Karadeniz Technical University
Discipline

Nöroşirürji Anabilim Dalı

Karadeniz Technical University

17

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

17 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord travmalarında ATP MgCl2'ün akut dönem etkilerinin araştırılması

Ertuğrul Çakır
Karadeniz Technical University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber dar kanal nedeniyle posterior dekompresyon uygulanan hastalarda uzun dönem klinik ve radyolojik sonuçlar

Adem Can
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Menenjitin tanısı ve prognozun tahmininde beyin omurilik sıvısının laktatının rolü

Teoman Erdoğan
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebrovasküler hadiselere sekonder yapılan dekompresif kraniektomilerin retrospektif olarak incelenmesi

Serebrovasküler hastalıklar (inme) dünyada maligniteler ve kardiyak hastalıklardan sonra en sık ölüm sebebidir. Çalışmamızda serebrovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan dekompresif kraniektomi yönteminin hastaların sağkalımları ve operasyon sonrası dönemde hayat kalitelerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2010-2020 yılları arasında inme geçirmiş ve kliniğimizde dekompresyon cerrahisi uygulanan 54 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, inmeye sebep olan vasküler yapı, etkilenen hemisfer, preoperatif ve postoperatif dönem muayeneleri, motor defisitleri, görüntülemeleri, uygulanan cerrahi sonrası hayatta kalımları kaydedildi. Kraniektomi alanları postoperatif BBT'lerinden hesaplandı. Hastaların %53,7'si erkekti. Yaş ortalamaları 64,87±12,61 olarak belirlendi. Hastaların %46,3'ü 65 yaş ve altındaydı. %59,3'ünde hastaların sağ hemisferlerinin etkilendiği görüldü. Hastaların oklüde olan arter dağılımlarına bakıldığında %85,2'si OSA, %14,8'i ise IKA'ydı. Hastaların preop GKS puanları ile mortaliteleri karşılaştırıldığında operasyona daha düşük GKS ile giren hastalarda mortalite oranının daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p<0,05). Hastaların preop dönemde çekilen BBT'lerinde bazal sisternlerinin açık olup olmadığı değerlendirilmiş olup bazal sisternleri açık olan hastalarda mortalite oranının daha düşük olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı. Dekompresyon cerrahisi inme sonrası gelişen kitle etkisi ve ödem için medikal tedaviye yeterli cevap alınamayan olgularda hayat kurtarıcı bir cerrahi olup uzun yıllardır uygulanmaktadır. Bizler de çalışmamızda dekompresyon cerrahisinin doğru hasta ve doğru zamanda uygulandığında hastalar için yararlı bir işlem olduğunu gözlemledik.

CerrahiDekompresyonRetrospektif çalışmalar+4
Fazlı Oğuzhan Durak
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik subdural hematomların cerrahi sonuçlarının retrospektif incelenmesi

Kronik subdural hematom beyin cerrahisi pratiğinde sık rastlanan kafaiçi kanama tiplerinden biridir. Kronik subdural hematom tedavisinde uygulanacak cerrahi teknik için ortak bir davranış biçimi henüz kabul görmemiştir. Sıklıkla twist-drill kraniostomi, burr-hole kraniostomi ve kraniotomi cerrahi teknikleri uygulanmaktadır.1 Burr-hole kraniostomi, hematomun olduğu tarafa 1 yada 2 adet burr-hole açılarak hematomun boşaltılması, dünyada en popüler cerrahi teknik olmuştur. 1 Bütün cerrahi tekniklerin amacı serebral hemisferlerin dekompresyonunu sağlamak ve minimal morbidite ve mortalite ile rekürrensi önlemektir. Son 20 yılda kronik subdural hematomun burr-hole ile boşaltılması sonrasında kaviteye dren konulmasının rekürrensi azalttığı fikri kabul görmüştür. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde 2007-2018 yılları arasında kronik subdural hematom tanısıyla ameliyat edilen 87 hasta seçilerek fakültemizin nöroşirurji arşivinden hasta epikrizlerine ulaşılarak retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, travma öyküsü, komorbiditeleri, antikoagülan yada antiagregan kullanımları, ameliyat öncesi ve sonrası GSS (glaskow sonuç skalalası), BT görüntülemesinde hematomun karekteristik görünümü (düşük dansiteli, isodens, karışık dansitede), hematomun tek taraflı yada çift taraflı olmasına, membran tipine göre (tek tabakalı, çift tabakalı yada multipl tabakalı), preoperatif ve postoperatif orta hat şiftine, ameliyatta açılan burr-hole sayılarına, dren kullanımı ve kullanılan dren tipine göre değerlendirildi. Hastalar subgaleal dren konulan grup, subdural dren konulan grup ve drensiz grup olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Radyoloji biriminde dren takılan hastalara postop 1. gün dren yerinin görülmesi ve olası komplikasyonları değerlendirmek amacıyla kontrol BT çekildi. Ameliyat sonrası hastalara 3.ayda ve 6.ayda kontrol Kranyal BT çekildi ve poliklinik kontrolüne çağırılarak muayene edildi. Rekürrens, kontrol görüntülemelerde hematom hacminin artması ve hastanın semptomlarının devam etmesi olarak tanımlandı. Dren konulmayan grupta %26,9 rekürrens oranı saptanırken, subdural alana dren konulan grupta %20 ve subgaleal alana dren konulan grupta %13,3 oranında rekürrens izlendi. Rekürrens izlenen olguların 8 tanesinde (%40) tek membranlı subdural hematom, 11 tanesinde (%55) çift membranlı subdural hematom, 1 tanesinde (%5) multipl membranlı subdural hematom izlendi. Membran tiplerine göre hastalar karşılaştırıldığında çift membranlı subdural hematom nedeniyle ameliyat edilen hastalarda diğerlerine kıyasla daha çok rekürrens olduğu saptandı. (p=0,043) Sonuç istatiksel olarak anlamlı bulundu. Çalışmamızda rekürrens izlenen 20 hastanın 6'sında (%30) ameliyat öncesi dönemde antiagregan kullanımı mevcuttu. 1 (%5) hastada ise ameliyat öncesi dönemde antikoagülan kullanımı mevcuttu ve rekürrens izlendi. Sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p=0,581 antiagregan tedavi alan hastalar, p=0,640 antikoagülan tedavi alan hastalar) Rekürrens izlenen 20 hastadan 1 hasta (%5) tek burr-hole açılarak, 15 hasta (%75) 2 burr-hole açılarak, 4 (%20) hasta 3 veya daha fazla burr-hole açılarak ameliyat edildiği anlaşıldı. Gruplar arasında rekürrens açısından burr-hole sayısı ile ilişki saptanmadı. Sonuç istatiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,177) Sonuç olarak kronik subdural hematom tanılı hastalarda kaviteye dren konulması rekürrensi azaltmaktadır ve subgaleal alana dren konulması subdural alana dren konulmasına kıyasla mortalitesinin ve rekürrensin daha az olması nedeniyle tercih edilen bir yöntemdir. Ameliyat öncesi olguların radyolojik görüntülemeleri incelendiğinde, literatürde ve çalışmamızda elde edilen veriler ışığında membran tipleri ve hematom dansitesi değerlendirilerek rekürrens hakkında fikir sahibi olunabilir. Geniş popülasyonlarla ve daha fazla dren konulan hasta sayısıyla beraber bu sonucun desteklenmesi ve randomize prospektif çalışmalarla daha güçlü kanıtlar edinilerek mevcut sonuçlarla karşılaştırılması gerekmektedir.

Utku Özgen
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nöroşirurjide üç boyutlu yazıcı kullanımıyla kranioplasti uygulamaları

Giriş: Teknolojik gelişmelerle beraber üç boyutlu (3B) yazıcılar tıp alanında daha fazla kullanılmaktadır ve bu teknolojiden kişiye özel implant üretimi yapılarak faydalanılmaktadır. Bizim çalışmamızda üç boyutlu modelleme ve üç boyutlu yazıcı teknolojisini kullanarak hastaya özel implant kalıbı oluşturmak ve kliniğimizdeki uygun kranioplasti operasyonlarında bu kalıplardan faydalanarak cerrahi tekniği geliştirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde kranioplasti uygulanan 20 hasta çalışmaya dahil edildi. 3B yazıcı ile hazırlanan kalıplar, hazırlanma prensibi ve uygulama tekniklerine göre altı farklı şekilde kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 20 hastadan 16 (%80) hasta erkek, 4 (%20) hasta kadındır. Hastaların yaş ortalamaları 38,00 ± 16,27 idi. Ölçülen hastaların kranial defekt alanlarının ortalaması 5927,70 ± 2983,12 mm2 olarak hesaplandı. En sık tercih ettiğimiz teknik ile opere edilen hastalar, çalışmadaki diğer tekniklerin kullanıldığı hastalarla karşılaştırıldı. Kranioplasti operasyon süresi seçilen grupta ortalama 100,83 ± 2,04 dk olarak saptanmışken diğer gruplardaki hastaların ortalamasının 111,42 ± 15,74 dk olduğu görüldü ve bu sonuç istatistiksel açıdan anlamlı olarak değerlendirildi (p=0,043). Sonuç: 3D yazıcı teknolojisi kraniyoplasti prosedüründe cerrah için paha biçilmez bir araç olabilir. Çalışmamızda bu tekniğin kullanılması, daha kısa ameliyat süresi ile tatmin edici kozmetik sonuçlara yol açmıştır.

Cerrahi-plastikKafa yaralanmalarıProtezler ve implantlar+3
Rifat Saygın Altınağ
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel global serebral iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenol'ün beyin dokusu üzerine etkilerinin araştırılması

Deneysel Global Serebral İskemi-Reperfüzyon Hasarında Dekspantenol'ün Beyin Dokusu Üzerine Etkilerinin Araştırılması Amaç: Bu çalışmada deneysel global serebral iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenolün koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal/Metot: Çalışmada ağırlıkları 200 - 250 gram arasında olan, 3 - 4 aylık 32 adet dişi Wistar-Albino rat kullanıldı ve ratlar herbiri 8 er hayvan içeren 4 gruba ayrıldı. Grup 1 Sham grubu. Grup 2, bilateral karotid arterlerin klemplenmesi ile 30 dk serebral iskemi, ardından 72 saat reperfüzyon oluşturulan ve ilaç uygulanmayan grup (IR). Grup 3, 30 dk serebral iskeminin ardından 72 saat reperfüzyon boyunca günde 1 defa 500 mg/kg dekspantenol uygulanan grup (IR+DXP). Grup 4,serebral iskemi yapılmadan 3 gün öncesinden başlayarak günde 1 defa 500 mg/kg dekspantenol uygulanan grup (DXP+IR) . 72 saat reperfüzyon sonunda ratlar rota-rot, akselere-rot testlerinin yapılmasının ardından dekapite edilerek beyin dokuları çıkartıldı, histopatolojik olarak incelendi ve doku biyokimyasal parametleri (SOD, CAT, GPx, GSH, MDA) değerlendirildi. Bulgular: Rota-rot, akselere-rot testleri ile motor beceri fonksiyonlarındaki değişimler IR grubunda Sham grubuna göre bozulurken, IR+DXP ve DXP+IR grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak düzeldi. (p<0,05) CAT, SOD ve GPx enzimlerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0,05). MDA, IR grubunda Sham grubuna göre artarken, IR+DXP grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak azaldı. (p<0,05) GSH seviyesi IR grubunda Sham grubuna göre azalırken IR+DXP grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0,05). Histopatolojik olarak beyin dokuları nöronal dejenerasyon açısından değerlendirildi, IR grubunda Sham grubuna göre dejenere nöron sayısı belirgin olarak artarken, IR+DXP grubunda IR grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. (p<0,05) Sonuç: Histopatolojik, motor beceri testleri ve serebral dokunun biyokimyasal parametrelerinin sonuçları birlikte değerlendirildiğinde, iskemi sonrası ve reperfüzyon boyunca dekspantenol tedavisi uygulanan IR+DXP grubunda dekspantenolün nöroprotektif bir etkisi olabileceği düşünüldü. Serebral iskemiden önce dekspantenol tedavisi uygulanan DXP+IR grubunun ise sonuçlarda her ne kadar nisbi bir iyileşmeye neden olsa da bu iyileşme istatistiksel olarak anlamlı bulunmadığı için serebral iskemi öncesi verilen dekspantenolün nöroprotektif etkisi olmadığı kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Dekspantenol, serebral iskemi, reperfüzyon hasarı, rat beyni

Sarp Şahin
İnönü University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travması modelinde dekspantenolün nöroprotektif etkililiğinin araştırılması

Deneysel Kafa Travması Modelinde Dekspantenol'ün Nöroprotektif Etkililiğinin Araştırılması Amaç: Travmatik beyin hasarı sonrasında gelişen inflamasyon, apopitoz ve oksidatif stres beyin dokusundaki hasarın şiddetlenmesine yol açmaktadır. Nöroprotektif etkileri bilinen dekspantenolün çeşitli deneysel modellerde ve iskemik hastalıklarda yararlı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada travmatik beyin hasarı modelinde dekspantenolün (DXP) olası antiinflamatuar, antiapopitotik, antioksidan ve nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmada yaklaşık 6 aylık, 220-285 gr. ağırlığında 36 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Bütün ratlar, hazırlanan kafa travması modeli düzeneğinde parietal bölge üzerine 50cm yükseklikten180 derece açıyla, 350 gr. ağırlık düşürülerek, kapalı kafa travması oluşturuldu. Ratlar kontrol grubunda (Grup-1) 8,travma grubunda (Grup-2) 10, travma+ DXP grubunda (Grup-3) 10 ve DXP grubunda( Grup-4) 8adet olacak şekilde 4 grupta incelendi. Kontrol grubunda kafa travması oluştuulmadı ve DPX uygulanmadı.Grup-2 de kafa travması oluşturuldu fakat DXP uygulanmadı. Grup-3'te kafa travmasıoluşturulan ratlara30.dakika, 6. saat, 12. saat, 24 saat, 36. saat ve 48. saatlerinde toplam 6 kez DXP 500 mg/kg dozunda intraperitoneal(ip) olarak uygulandı. 4.gruba kafa travması oluşturulmadan Grup-3 ile eş zamanlı olarak DXP intraperitoneal (ip) verilerek çalışma yapıldı. Tüm ratlardan 72 saat sonra biyokimyasal inceleme için kan örnekleri alındı. Kan örnekleri alındıktan sonra ratlar genel anestezi altında dekapite edildi. Dekapite edilen ratlardan immünohistokimyasal ve histopatolojik inceleme için serebral doku örnekleri alındı. Bulgular: Travma sonrası beyin dokusunda değerlendirilen sitokin markerlarında artış bulundu.Malondialdehit ve glutatyon redüktaz düzeylerinin travma sonrası DXP verilen grupta travma grubuna göre daha düşük olduğu bulundu (p<0.05). Ayrıca süperoksid dismutaz,glutatyon peroksidaz ve katalaz düzeylerinin travma sonrası DXP verilen grupta travma grubuna göre daha anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı.(p<0.05) Histolojik değerlendirmede travma sonrası DXP verilen Grup-sadece travma grubuna kıyaslandığındabeyin dokusunda piamater tabakasında konjesyon, hücre infiltrasyonu, vasküler konjesyon, hemoraji ve nöron dejenerasyonun belirgin derecede azalma gösterdiği belirlendi. Sonuç: Sıçanlarda kafa travması sonrasıDXP'nin histolojik ve oksidatif değişiklikler açısından nörolojik iyileşmede faydalı olduğugörülmektedir.Grup-4'teki sıçanların beyin dokularına oksidatif hasar ve apoptoz baskılandığı sonucuna ulaşıldı. DXP'nin travmatik beyin hasarındaki olası terapötik etkisi açısından daha fazla değerlendirilmesi gerekmektedir.

DekspantenolHayvan deneyleriKafa+4
Durmuş Emre Karatoprak
İnönü University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanma modelinde Edaravone'un nöroprotektif etkisinin araştırılması

Omurilik travması önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir ve spinal kord yaralanması sonrası hayatta kalanların yarısından fazlası normal yaşantısına geri dönememektedirler. Bu durum toplumda önemli bir işgücü kaybına neden olmaktadır. Günümüzde total lezyonlu olgularda, metilprednizolon dışında nörolojik fonksiyonu düzeltebilecek etkili tedavi yoktur. Omurilikte yaralanmaya yol açan nedenler olarak bildirilen travma, hipoksi, hipoglisemi, epilepsi, toksinler, nörodejeneratif hastalıklar, tümör ya da diğer patofizyolojik olayların tümünde yaralanmalar benzer özellikler göstermektedir. Yapılan deneysel çalışmalarda, travma sonrası gelişen omurilik hasarında kompleks fizyopatolojik mekanizmaların rol oynadığı ve hasarın primer ve sekonder olarak iki aşamada geliştiği gösterilmiştir. Travmanın şiddeti ve oluş şekline bağlı olarak ortaya çıkan omurilik yaralanması primer hasar olarak adlandırılmaktadır. Travma sonrası büyük miktarda akson kaybı ile sonlanan patofizyolojik olaylar süreci ise sekonder hasar olarak adlandırılmaktadır. Omurilikte yaralanma sonrası dejenerasyonu başlatan en önemli faktör lipit peroksidasyonudur. Klinik gözlemler spinal kord lezyonunun sekonder yaralanma ile büyüdüğünü gösterir. Altta yatan moleküler ve hücresel mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. Mevcut kanıtlar serbest oksijen radikal oluşumu ve membran lipitlerinin peroksidasyonunun rol oynadığını göstermektedir. Edaravone (MCI-186, 3-metil-1-fenil-2- pirazolin-5-one) hidroksi radikallerinin iyi bir toplayıcısıdır ve demir kaynaklı peroksidasyon hasarını azaltmaktadır. Direk koruyucu etkisinin yanısıra edaravone;anti-inflamatuar ve immunregülatuar özellikleri olan IL-10 salınımını güçlü bir şekilde uyarır. Spinal kord hasarı ile IL-10 salınımı arasındaki ilişki rapor edilmiştir. Bundan dolayı edaravone ile tedavinin, IL- 10 salınımını artırarak bu negatif regülasyonun önüne geçebileceği düşünülür. Literatürde deneysel olarak oluşturulan spinal kord travmasında edaravone'un nöroprotektif etkisi yeterince çalışılmamıştır. Bu çalışma ratlarda oluşturulan deneysel travma modelinde antioksidan, antienflamatuvar etkileri olan edaravone'un nöroprotektif etkinliği araştırılmak amaçlı yapılmıştır. Çalışmamızda 24 adet (230-270 gr) Wistar albino rat kullanıldı. Genel anestezi altında yüksekten ağırlık düşürme modeli ile akut spinal kord travması oluşturuldu. Ratlar randomize olarak kontrol grubu, travma grubu, edaravone tedavi grubu olarak üç gruba ayrıldı. Ratlar 1. hafta sonunda sakrifiye edilerek omurilik ödem oranı ve travmatize omurilik bölgeleri histopatolojik olarak incelendi. Travma grubu ile karşılaştırıldığında tedavi grubunda ödem oranlarının ve 57 histopatolojik inceleme sonrası hasarlı alan oranlarının daha düşük olduğu belirlendi. Grupların tümünde 1. hafta sonunda nörolojik iyileşme izlendi. Ancak, travma grubu ile karşılaştırıldığında tedavi grubunda bu oran istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç olarak, incelenen tüm parametreler akut spinal kord travması sonrası edaravone'un nöroprotektif etkisi olduğunu göstermektedir. Bu özelliği dolayısıyla edaravone'un travmatik spinal kord hasarlanması olan hastalarda kullanılabilmesi için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini ve elde edilen sonuçların daha sonra yapılacak klinik çalışmalar için temel oluşturacağını düşünmekteyiz.

Ali Alper Takmaz
İnönü University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fare kafa travması modelinde deksmedetomidinin inflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Doğal bağışıklık sistemi, steril inflamasyonda hasarlı hücreler tarafından salınan ve inflamatuar yanıtı başlatan "damage-associated molecular patterns" (DAMPs) tarafından aktive edilir. İnflamazom adı verilen sitozolik multiprotein komplekslerinin aktive olması aktif kaspaz-1 oluşumunu, kaspaz-1 ise prointerlökin-1β ve 18'in matür formlarına dönüşümünü sağlar. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Deksmedetomidin (DEX), antiinflamatuar etkileri birçok deneysel hayvan modellerinde gösterilmiş, solunum baskılanmasına neden olmadan ağrı kesici ve sedasyon etkileri olan, güçlü ve selektif bir α2-adrenoseptör (adrenerjik reseptör) agonistidir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde antiinflamatuar ve sedatif dozlarda verilen intraperitoneal DEX'in, 3. günde inflamasyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 4 ayrı grup ve her grupta 5 adet Swiss Albino fare (n=5) olacak şekilde toplam 20 adet fare kullanılmıştır. 5'i sham grubu, 5'i kontrol grubu, 10 tanesi ise deney grubu olarak ayrılmıştır. Farelere 9 cm yükseklikten 80 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplarına ise intraperitoneal sırasıyla 40 ve 200 µg/kg DEX enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 3. gün sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immünhistokimyasal bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: 40 µg/kg dozunda verilen DEX ile nörolojik olarak anlamlı bir iyileşme sağlandığı (p=0,024), 200 µg/kg DEX verildiğinde ise iyileşmenin istatistiksel olarak anlamlılığa yakın olduğu görülmüştür (p=0,06). IL-1b sinyal pozitifliği, 200 µg/kg DEX verilen grupta anlamlı olarak azalmıştır (p=0,028). Iba-1 (İyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör molekül-1) ile işaretlenen mikrogliaların hasarlı bölgeye göçünün, kontrol grubuna göre 200 µg/kg DEX verilen grupta daha az olduğu görülmektedir (p=0,031). 40 ve 200 µg/kg DEX verilen gruplarda kontrol grubuna göre aktif mikroglia sayısı da anlamlı olarak azalmıştır (p=0,0357 ve p=0,0357). T lenfosit infiltrasyonu değerlendirildiğinde, 40 µg/kg DEX verilen grupta kontrol grubuna göre CD3 + hücre sayısının anlamlı olarak daha az olduğu görülmüştür (p=0,05). Kontrol grubu, 40 ve 200 µg/kg DEX verilen gruplar ile karşılaştırıldığında NLRP3 sinyali ilaç verilen gruplarda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,031 ve p=0,031). Son olarak, histopatolojik incelemelerde, DEX verilen deney gruplarında sitotoksik ödemin azaldığı görülmüştür. Sonuç: Fare kafa travması modelinde DEX kullanımı, nöroinflamasyon ve mikroglial aktivasyonu inhibe ederek nörolojik fonksiyonlarda düzelmeye katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Travmatik beyin hasarı, inflamasyon, inflamazom, mikroglia

DeksmedetomidinFarelerHayvan deneyleri+4
Dicle Karakaya
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Selektif trans-arteryal mikrokateterizasyon yöntemi ile parçalanabilir nişasta mikrokürecikleri kullanılarak geçici serebral iskemi modeli oluşturulması ve intrakarotid sodyum tiyopentalin geçici iskemi üzerine olan etkilerinin araştırılması

Gökten, M. Selektif trans-arteryal mikrokateterizasyon yöntemi ile parçalanabilir nişasta mikrokürecikleri kullanılarak geçici serebral iskemi modeli oluşturulması ve intrakarotid sodyum tiyopentalin geçici iskemi üzerine olan etkilerinin araştırılması Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroşirürji Uzmanlık Tezi, Ankara, 2018. Selektif trans-arteryal mikrokateterizasyon yöntemi ile vasküler yapılar içerisine parçalanabilir nişasta mikroküreciklerinin kemoterapötik ajanlarla kullanımı uzun senelerdir kullanılmakta olan bir tedavi yöntemidir. Bu uygulamanın klinik hedefi hedef dokuda yüksek dozda ilaç konsantrasyonu sağlanırken, bu yüksek konsantrasyonlara rağmen düşük sistemik yan etki görülmesini sağlamaktır. Ayrıca nişasta molekülleriyle arteryal embolizasyonun sağlanması ve tümör dokusunun beslenmesinin bozulması hedeflenmektedir. Beyin dokusunun iskemiye olan hassaslığı yapılan çalışmalarla bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütünün tanımına göre inme; yirmi dört saatten uzun süren, ölüme ya da nörolojik defisite yol açan, vasküler nedenler dışında bir sebep bulunamayan, beyin fonksiyonlarının fokal veya total kaybı ile karakterize tablodur. İnme ölüm sebepleri içerisinde üçüncü ve sakatlık yönünden de birinci sırada olan hastalık grubudur. Serebrovasküler hastalıkların % 80-85'ini oluşturan iskemik inme, nörolojik hastalıklar içerisinde en sık görülen ve en çok ölüme neden olan hastalıktır. Serebral iskeminin klinik pratikteki önemi, değişik biçimlerdeki deneysel iskemi modellerinin geliştirilmesini gündeme getirmiştir. Odaktaki hücreler, genellikle hızla reperfüzyon sağlanılamazsa aynı şekilde kalırlar. Penumbranın içerdiği hücreler ise risk altında oldukları halde en az 4-8 saat yaşayabilir durumda olabilmektedir. Penumbradaki hücreler, reperfüzyon veya ilaçlarla kurtarılabilir ve penumbral alana doğru infarktın genişlemesi engellenebilir. Sodyum tiyopentalin iskemi sürecine etkisi daha önceki çalışmalarda intravenöz yolla bir çok makalede ortaya konmuştur. Ancak intravenöz verilen tiyopentalin gerek yan etkileri gerekse kontrolünün zor olmasından dolayı kullanımı yaygınlaşamamıştır. Bu çalışmadaki amacımız tiyopentalin intrakarotid olarak intraarteriyel yoldan daha düşük dozlarda da verilerek serebral supresyonu sağlamak ve iskemi süreci üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Bu yöntemin başarılı olması durumunda akut inme geçiren hastalarda intrakarotid olarak uygulanan trombolitik tedavi yanında tiyopental uygulamasının yaygınlaştırılarak iskemi süreci sırasında iskemi süresini uzatmak ve mortalite ve morbiditenin azaltılması hedeflenmektedir.

Beyin iskemisiElektroensefalografiKarotis arterleri+5
Murat Gökten
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

18ß-glycyrrhetinik asid'in deneysel subaraknoid kanama modelinde vazospazm üzerine etkisinin araştırılması

Bu çalışmada, antioksidan savunma sistemini indükleme özelliği olan 18ß- glycyrrhetinik asid in, deneysel subaraknoid kanama modelinde meydana gelen vazospazmı engelleyici ve vazospazma bağlı oluşacak iskemi/reperfüzyon beyin hasarını azaltıcı etkisini görmeyi amaçladık. Bu çalışmada ortalama ağırlıkları 250 gr olan 28 adet Spraque-Dawley cinsi sıçan kontrol, SAK, SAK+GA50, SAK+GA100 gruplarına ayrılarak; SAK, SAK+GA50 ,SAK+GA 100 gruplarındaki sıçanlara sisterna manga ponksiyonu yapıldı.SAK+GA100 gurubuna 100 mg/kg; SAK+GA50 grubuna 50 mg/kg olacak şekilde GA verildi. Sıçanlara 30.dakika,12.saat. 24.saatte gavaj yolu ile mısır yağında çözülmüş GA verildi.Sıçanlar 48.saatte sakrifiye edildi. Histopatolojik incelemede GA uygulamalarının baziler arterde meydana gelen ve SAK'ın neden olduğu değişiklikleri doz bağlı olarak anlamlı düzeyde tersine çevirdiği belirlendi. Işık mikroskobu ile incelemelerinde damar duvar kalınlıklarındaki artışın gerilediği ve baziler arter çapı ve lümen çapında artış olduğu görüldü.Elde edilen sonuçların istatiksel olarak anlamlı olduğu ve çalışmamız sonucunda elde edilen biyokimyasal değerlerle korelasyon içinde olduğu görüldü. Biz tüm bu bulgular ışığında, calışmamızda GA'in deneysel SAK modelinde oluşan vazospazm medikal tedavisinde efektif olabileceğini düşünmekteyiz.

AntioksidanlarBeyin iskemisiEtyoloji+5
Ahmet Yardım
İnönü University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel alzheimer hastalığı modelinde aposininin (apocynın) uzaysal öğrenme, denge ve bellek fonksiyonlarına etkisinin değerlendirilmesi

DENEYSEL ALZHEİMER HASTALIĞI MODELİNDE APOSİNİN'İN UZAYSAL ÖĞRENME, DENGE VE BELLEK FONKSİYONLARINA ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Amaç: Bu çalışmada intraserebroventriküler Streptozotosin verilerek oluşturulan deneysel Alzheimer Hastalığında; uzaysal öğrenme, denge ve bellek fonksiyon kaybının bir antioksidan olan ve intraperitonal olarak verilen Aposinin ile tedavisi amaçlanmıştır. Tedavi girişiminin etkisi water-maze, rota-rod, akselere-rod testi, parankimde MDA-GSH analizi, kanda rutin biokimya, histopatolojik olarak hematoksilen-eosin ve transmission elektron mikroskop ile değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 200-275 gram arasında değişen 35 dişi ve 35 erkek Wistar-Albino sıçan kullanıldı. 50 rata aynı seanslarda toplam 20 mikrolitre stereotaktik yöntemle bilateral yapay BOS ta çözünmüş 3 mg/kg intraserebroventriküler STZ verildi. 20 rata ise aynı hacimde bilateral yapay BOS enjeksiyonu yapıldı. İntraserebroventriküler STZ enjeksiyonu yapılmış sıçanlardan, işlem sonrası 21. günde yaşayan 34 rata, kontrol grubundan yaşayan 16 rata water maze ve rota-rod akselere-rod testleri yapıldı. İşlemlere uyumlu olan ve yapılan test sonuçları deneysel AH ile uyumlu olan 15 rat ilaç grubunu, 14 rat kontrol grubunu oluşturdu. İlaç ve kontrol grupları rastgele iki gruba ayrıldı. Bir gruba intraperitonal 10 mg/kg dan aposinin tedavisi, diğer gruba ise aynı hacimde serum fizyolojik verildi. Tedavi tamamlandıktan sonra deneklere water maze, rota-rod, akselere-rod testi tekrar edildi. Ardından ratlar sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen ratların kanında rutin biokimya bakıldı. Beyin parankimi hasarsız olarak çıkartılıp iki hemisfere ayrıldı. Bir hemisferden MDA-GSH analizi, diğerinden histopatolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Deneysel AH grubları ile kontrol grubları arasında yapılan rota-rod, akselere-rod testinde tedavi öncesi 5 rpm, 10 rpm, 20 rpm, 30 rpm, 40 rpm, akselere 4 dk arasında belirgin fark bulundu. Tedavi sonrası aposinin tedavisi verilmemiş AH grubunda 30-40 rpmlerde fark saptandı. Yapılan water maze testinde ise tedavi öncesi platforma ilk geliş zamanında kontrol grubu lehine fark saptandı. Tedavi sonrası gruplar arasında bir fark görülmedi. Deneklerin kanında çalışılan rutin biyokimya ve beyin parankiminde bakılan GSH arasında fark saptanmadı. Beyin parankiminde bakılan MDA arasındaki fark anlamlıydı. Hemotoksilen-eosin ve TEM histopatolojik incelemesinde aposinin tedavisi alan grupta tedavi almayan gruba göre belirgin olarak daha az nicelikte AH'na ait histopatolojik bulgular saptanmıştır. Bu bulgular kontrol grubunda görülmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada, ratlara İCV STZ verilerek oluşan oksidatif stresin AH için uygun bir model olduğu görülmüştür. Bu modelde oluşan beyin hasarı tedavisinde Aposininin olumlu etkisi olduğu Water-maze, rota-rod, akselere-rod, histopatolojik testler ve biyokimyasal analiz ile görülmüştür. İleri testler ile desteklendikten sonra aposinin tedavisinin günümüzdeki AH tedavi yöntemlerine ek bir seçenek sağlayabileceği kanısına varılmıştır.

Alzheimer hastalığıStereotaksik teknikler
Yener Akyuva
İnönü University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel subaraknoid kanama sonrası vazospazm modelinde sertralinin etkinliğinin araştırılması

Subaraknoid kanama (SAK) sonrası gelişen vazospazm, etyolojisi ve sonuçları bakımından henüz net olarak aydınlatılamamış bir tablodur. SAK sonrası gelişen vazospazm ile ilgili birçok teori olup, bunlardan bir tanesi de proinflamatuvar ajanların artışı, antioksidan ajanların ise azalmasıdır. Sıçanlarda yapılmış deneysel çalışmalarda, sertralin kullanımı sonrası alınan kan değerlerinde proinflamatuvar parametrelerden olan TNF-α ve IL-1β düzeylerinde anlamlı derecede azalma olduğu tespit edilmiştir. Bu bilgilerden yola çıkılarak sertralinin deneysel SAK modelinde ortaya çıkan vazospazm tedavisindeki etkinliği araştırıldı. Çalışmada, daha önce herhangi bir çalışmada kullanılmamış, sağlıklı ve ağırlıkları 250-350 gr arasında değişen erişkin Spraque-Dawley ırkı erkek rat kullanıldı. Kontrol grubu n=5,diğer gruplar ise n=6 olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. 1.grup kontrol grubu , grup 4 sertralin grubu olarak oluşturuldu. Grup 2 ve 3'e ise hayvanların sisterna magnalarına otolog arteriyel kan verilerek SAK meydana getirildi. Daha sonra tüm hayvanlara geniş kraniektomi yapılarak beyin, beyincik ve beyin sapları total çıkarıldı. Ardından tüm hayvanların beyin dokusundan kesitler alınarak bunların 40X büyütmede fotoğrafları çekildi. Bu dokulardan mononükleer hücre infiltrasyonu, vasküler konjesyon ve nöron dejenerasyonu incelemesi yapıldı. Elde edilen değerlere göre oluşturulan deneysel SAK modelinde sertralin kullanımının mononükleer hücre infiltrasyonu, vasküler konjesyon ve nöron dejenerasyonunu istatiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edildi. Ayrıca hayvan çalışmalarında SSRI' ların nörogenezisi ve hipokampustan nörotrofinlerin salınmasını arttırdığı gösterilmiştir. Tüm bu bulgular ışığında yapılan bu çalışma neticesinde Sertralin'in deneysel SAK modelinde oluşan vazospazmın çözülmesi üzerinde etkili olduğu kanısına varıldı.

Beyin hastalıklarıSerebral hemorajiSerebrovasküler dolaşım+3
Veysel Kıyak
İnönü University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel siyatik sinir travmatik hasarı modelinde bevacizumabın tedavi edici etkisinin araştırılması

Giriş-Amaç: Periferik sinir hasarları günümüzde kişilerin motor ve duyusal fonksiyon bozukluklarına sebep olabilen ve sinir hasarının tedavisinin zorluğu nedeniyle halen büyük bir sorun olan bir durumdur. Artan endüstrileşme ile birlikte periferik sinir hasarları toplumumuzda önemli ve sık karşılaşılan yaralanmalardan biri haline gelmiştir. Bu yaralanma türü hastalar için psikolojik, maddi ve işlevsel kayıplara sebep olması nedeniyle zorlu bir süreç olur. Kişinin fonksiyonel olarak iş göremezliğine sebep olabileceği için toplumu maddi olarak etkileyip aynı zamanda iş gücü kaybına sebep olabilmektedir. Bu yüzden günümüzde yeni çıkan moleküller periferik sinir hasarlarının tedavisinde denenmekte ve hastalar için bir umut olabilmektedir. Periferik sinir hasarının seviyesine göre hastalarda duyusal ve motor fonksiyon bozuklukları gelişebilir. Bu bozuklukların altında yatan sebep ise sinir hasarı ve hasarın düzeyidir. Hasarın ardından akut ve kronik belirtiler zaman içinde oluşur.Nadiren olsa da (hasarın düzeyi ve kişinin rejeneratif kapasitesine bağlı olarak) kendiliğinden iyileşme olabilir. Bu hasarın prognozu hakkında kestirimde bulunmak ve tanı amacıyla histolojik inceleme ve elektrofizyolojik testler (ve bazı durumlarda da sinirin bütünlüğünü tespit etmek amacıyla manyetik rezonans gibi görüntüleme yöntemleri de) uygulanmaktadır. Hasar sonrası, sinirin distal ve proksimal kısımlarında histopatolojik değişimler oluşur. Periferik sinir hasarı sonrası fonksiyonel iyileşme genellikle iyi düzeyde değildir; fakat merkezi sinir sistemine kıyasla periferik sinir sisteminde rejenerasyon mümkündür. Ancak, bu kendiliğinden olmaz veya kendiliğinden olan süreç yavaştır. Dolayısıyla, bu rejenerasyona katkı sağlayabilecek farmakolojik tedavi uygulamalarının ortaya konulmasına yönelik çalışmalar son derece önemlidir. Bir periferik sinirin işlevine devam edebilmesi için periferik sinirin merkezi sinir sistemindeki hücre gövdesi ile bağlantısının olması ve yeterli oksijen desteğinin sağlanması gerekmektedir. Sinirde oluşan iskemi durumunda kan sinir bariyerinin bozulması ile ortaya çıkan oksidatif stress ve lipit peroksidasyonu sonucu birçok biyokimyasal ve patolojik değişiklik oluşmaktadır. Bu durumla alakalı birçok ilaç deneyi yapılmıştır ancak tam olarak sonuç alınamamıştır. Yapılan çalışmalarda vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) anjiopoetinler sayesinde sinir sistemi üzerinde nöroprotektif etkisinin olduğu görülmüş olup vasküler permeabilite artışına yol açarak sinir dokularının oksijenlenmesinde ve dolayısıyla rejenerasyonunda etkisi oldugu kanıtlanmıştır. VEGF antagonistlerinin de yapılan bir çok çalışmada ödemi azaltarak, serbest radikal oluşumunu engelleyerek, skar dokusu oluşumunu engelleyerek veya dejenerasyonu engelleyerek dokuların iyileşmesinde etkili olduğu görülmüştür. Hasarlanan bir sinir sistemi bölgesinde anjiyogenezin yararlı etkisi olduğu bilinmekle beraber aşırı anjiyogenezin zararlı olacağı bildirilmiş, iyileşme için limitli bir anjiyogez gerekli olduğu gösterilmiştir. Anti VEGF tedavisinin limitli bir anjiyogenez sağlayarak sinir sistemi patolojileri üzerine olumlu etkisi olabileceği düşünülmüştür. Anti VEGF tedavinin bu sebeplerden ötürü periferik sinir hasarlanmalarında nöroprotektif etkisinin olabileceği düşünülmüştür. Gereç ve Yöntem: Çalışmada her grupta 10 adet (n=10) olacak şekilde 4 grupta toplam 40 adet Wistar Albino sıçan kullanılmıştır. Gruplar kontrol grubu, travma grubu, orta doz bevacizumab uygulanan grup, yüksek doz bevacizumab uygulanan grup olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Tüm deneklere motor koordinasyon testeleri (Rotarod), termal plantar testler ve sağ alt ekstremite EMG testleri yapılmıştır. Sonrasında sıçanlara sağ siyatik sinire klipleme ile sinir hasarı modeli oluşturulmuştur. Kontrol grubuna ise siyatik sinir diseksiyonunun ardından herhangi bir hasar uygulanmamış ve katlar kapatılmıştır. Tedavi gruplarına travmadan hemen sonra, yedinci gün ve ondördüncü gün Bevacizumab(Anti VEGF) tedavisi verilmiştir. Bu tedavilerin dozları orta doz tedavi grubuna 5mg/kg yüksek doz tedavi grubuna ise 10mg/kg Bevacizumab (Anti VEGF) hesaplanıp intraperitoneal yol ile uygulanmıştır. Tüm gruplar işlemlerden sonra 21 gün boyunca bakıma alınmıştır. Sıçanlar 21. gününde tekrar motor koordinasyon testlerine, termal plantar teste ve EMG ölçümlerine tabi tutulmuş, ardından dekapitasyon yöntemi ile sakrifikasyon işlemi yapılmış, sağ siyatik sinirleri travma oluşturulan alanın 1 cm proksimal ve 1 cm distal yönünde çıkartılmıştır ve histopatolojik olarak incelenmiştir. Bulgular: Bevacizumab (Anti VEGF), siyatik sinir travma hasarı modelinde uygun dozlarda kullanıldığında skar dokusunun gelişmesini azaltmakta, anjiyogenezi sınırlandırmakta, ödemi azaltmakta, dejenerasyonu azaltmakta ve sinir hasarına nöroprotektif etki sağlayarak sinirin iyileşmesine olumlu yönde etki etmektedir. Yapılan testlerde veistatistiksel analizlerde travma grubu ile yüksek doz ve orta doz tedavi alan gruplar arasında anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Orta doz tedavi alan ve yüksek doz tedavi alan gruplar ile kontrol grubu arasında ise benzerlikler bulunmuştur. Bevacizumab' ın ödem, inflamasyon ve dejenerasyonu azalttığı histopatolojik olarak görülmüştür Sonuç: Sonuç olarak periferik sinir travma hasarı modelinde, Bevacizumab(Anti VEGF) tedavisi, kontrollü bir anjiyogenez sağlayarak, dejenerasyonu azaltarak, ödem miktarını azaltarak sinir hasarının iyileşmesi yönünde etkisi olmuştur. Anahtar Kelimeler: Siyatik sinir, Periferik sinir, Bevacizumab, Anti VEGF, Dejenerasyon, Ödem, Anjiyogenez.

AnjiyogenezBevacizumabHayvan deneyleri+6
Sercan Aydın
Karadeniz Technical University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trigeminal nevralji in vitro modeli olarak sıçan trigeminal sinir hücreleri üzerine bevacizumabın tedavi edici etkisinin araştırılması

Giriş-Amaç Trigeminal nevralji (TGN), kişinin yaşam kalitesini düşüren şiddetli ağrılar ile karakterize nöropatik hastalıktır. Teşhisinin zor olması ve bulguların farklı hastalıklarla karışması sebebiyle, hastalığın görülme oranlarının raporlananlara göre yüksek olduğu düşünülmektedir. Trigeminal nevralji (TGN) günümüzde halen büyük bir sorun teşkil etmekte ve tedavisinde en çok zorlanılan hastalıklardan biri olmaya devam etmektedir. Bu durum hem hastalar hem de toplum için hem psikolojik hem de maddi bir sorundur. Bu yüzden günümüzde yeni çıkan moleküller Trigeminal nevralji tedavisinde denenmekte ve umut olabilmektedir. Trigeminal nevraljide nedenler kesin olmamakla beraber başlangıçta primer olarak herhangi bir lezyonun ya da yapının sinire bası yapması sonucunda trigeminal sinir hücreleri ve etrafındaki nöronlar hasarlanır. Bu durum hücresel düzeydeki inflamatuar kaskadları başlatır. Trigeminal sinirin ihtiyaç duyduğu perfüzyonu bozar ve bu hipoksik durum nöronlarda yapısal hasar meydana getirir. Primer hasardan sonra başlayan ve zamanla devam edebilen bir dizi hücresel değişiklikler oluşur ve genellikle birbiri ardına gelişir. Bu süreçler sonunda trigeminal sinir beslenmesi ve miyelinizasyonu bozulur, ödem gelişir. Demiyelinizasyon sonucu nöronlarda aşırı uyarılabilirlik meydan gelir ve bunun sonucunda ağrı gelişir. Sinir hücrelerinde yenilenme için çalışmalar başlar ancak zayıftır. Genel olarak deneysel tedaviler sekonder hasarı engelleme ve nörorejenerasyona katkı sağlamaya yöneliktir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sekonder hasar ve iyileşme dönemindeki en önemli durumlardan bir tanesi basının, ödemin azaltılması bir diğeri de revaskülarizasyon ile hem hasarlı bölgedeki yeniden kanlanmayı ve hücresel düzeyde beslenmeyi sağlamak hem de hasarlı alanındaki serbest radikalleri ve zararlı maddeleri uzaklaştırmaktır. Hedef trigeminal sinirin mikrosirkülasyon bozukluğunu ortadan kaldırmak ve perinöral perfüzyonu geliştirmek yani dolaşım bozukluğunu düzeltmektir. Ancak bu dönemde meydana gelen revaskülarizasyonun belirli bir dengede olması gerekir, hasarlı alanda yeterli perfüzyonun olmaması da gereğinden fazla olması da bir sorundur. VEGF (Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü) türündeki ilaçlar bu hasar modellerinde daha önce deneysel olarak kullanılmış ve vaskülarizasyonu arttırarak sekonder hasarı azaltıcı etkileri, hasarlanan nöral dokularda nöroprotektif yönde etkileri de gösterilmiştir. Ancak son zamanlarda Anti VEGF türündeki ilaçların da gereğinden fazla olan vaskülarizasyonu engelleyerek iyileşme üzerinde pozitif yönde etki edebileceği düşünülmüştür. Bu etkilerini basitçe hasar sonrası ödemi azaltarak oksijenin ve enerji kaynaklarının hücrelere iletimini kolaylaştırarak yaptığı, limitli bir anjiyogenez sağlayarak sinir hücrelerinin beslenmesinde verimliliği arttırarak yaptığı, böylece nöroprotektif etkilerinin olabileceği düşünülmüştür ancak litaratürde bu konuda yeterli bilgi ve yayın bulunmamaktadır. Gereç&Yöntem: Deneyde 10 adet sıçan kullanılmıştır. Dekapitasyon sonrası trigeminal ganglionları (TG) çıkartıldıktan sonra hücre kültür protokolleri yapılmıştır. Hücreler ayrıştırıldıktan sonra steril şekilde normoglisemik (NG), hiperosmolar (HPO) ve hiperglisemik (HPG) ortamlar oluşturulup xcelligence sisteminde pleytlere 100-200 hücre olacak şekilde yerleştirilmiş ve hücrelerin adhezyonu, büyümesi ve proliferasyonu için RTCA (Real Time Cell Analysis) yazılımına göre 24 saate kadar biyosensör elektrotlar aracılığı ile empedans ölçümleri gerçekleştirilmiştir. 24 saat sonunda NGF (Nerve Growth Faktör) verilmiş ve empedans ölçümleri 24 saat daha devam etmiştir. 48.saat sonunda her ortama bevacizumab doz 1 (0.025 mg/ml), bevacuzimab doz 2 (0,25 mg/ml), bevacuzimab doz 3 (1 mg/ml), bevacuzimab doz 4 (2.5 mg/ml) şeklinde tedavi dozları verilmiş ve her 15 dakikada bir empedans ölçümleri RTCA yazılımıyla 160 saat sonuna kadar devam edilmiştir. Bulgular: NG ortamda tüm bevacizumab tedavi dozlarının negatif etkinliğinin olmadığı gösterilmiş ancak bunun yanında doz 4 de hücre indeksinde pozitif yönde anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p<0.05). Her ne kadar istatiksel olarak sadece doz 4 ile diğer gruplar arasında anlamlı farklılık olsa da doz arttıkça hücre indeksinde pozitif yönde bir artış olduğu görülmüştür.HPO ortamda bevacizumab tedavisinin tüm tedavi şekillerinde negatif etkisinin olmadığı gösterilmiş ancak hücre indekslerinde doz bağımlı olarak anlamlı farklılık saptanmış olup pozitif etkinliği gösterilmiştir. Her ne kadar istatiksel olarak tüm dozlar arasında anlamlı farklılık olmasa da doz arttıkça hücre indeksinde pozitif yönde bir artış olduğu görülmüştür. HPG ortamda bevacizumab tedavisinin tüm tedavi şekillerinde negatif etkisinin olmadığı gösterilmiş ancak hücre indekslerinde doz bağımlı olarak anlamlı farklılık saptanmış olup pozitif etkinliği gösterilmiştir. Her ne kadar istatiksel olarak tüm dozlar arasında anlamlı farklılık olmasa da doz arttıkça hücre indeksinde pozitif yönde bir artış olduğu görülmüştür. Sonuç: Anti VEGF tedavisinin trigeminal nevraljide nöronal rejenerasyona katkı sağlayabileceği, fonksiyonel nöronları koruyarak sekonder hasarı azaltıcı ya da sınırlayıcı etkisinin olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Trigeminal nevralji, Bevacizumab, Anti VEGF, Nörorejenerasyon, xcelligence

BevacizumabNevraljiNörodejeneratif hastalıklar+4
Kaan Kırımlı
Karadeniz Technical University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal kord yaralanması epidemiyoloji ve prognozu, Doğu Karadeniz Bölgesinden tek kurum çalışması

Giriş & Amaç: Bu çalışmada, hastanemizde opere edilmiş spinal kord yaralanması ve travmatik vertebra fraktürü olan hastaların epidemiyolojik ve klinik verilerinin sunulması, etiyolojik faktörlerin ve yüksek riskli grupların tanımlanması amaçlandı. Gereç & Yöntem: Ocak 2012 ile Ekim 2023 tarihleri arasında spinal travma nedeniyle hastanemize başvuran veya sevk edilen ve bu nedenle opere edilen 650 hasta retrospektif olarak incelendi. Opere oldukları yıl, opere oldukları ay ve mevsim, yaş, cinsiyet, servis ve yoğun bakım yatış süresi, hastaneye başvuru nedeni, reoperasyon durumu ve varsa nedeni, yaralanma türü, spinal yaralanma bölgesi ve vertebra seviyesi, vertebra fraktür çeşidi, spinal yaralanmaya eşlik eden ek travmatik patolojiler, akut ölüm oranı ve ASIA evrelemesine göre fonksiyonel grubu kaydedildi. Bu esnada olguların hastanede yattıkları süre içerisinde tutulan hastane kayıtları ve periyodik rutin kontrollerde elde edilen veriler incelendi. Bulgular: Hastaların %60'ı (n:390) erkek, %40'ı (n:260) kadındı. Erkek/kadın oranı 1.5/1 idi. Ortanca yaş 53 olup ortalama yaş 50,11±18,68 olarak hesaplandı. Ortalama servis yatış süresi 7,48 ± 7,3 iken ortalama yoğun bakım yatış süresi 11.47 ± 16.46 gün idi. En çok operasyon yapılan yıl 66'şar hasta (%10,2) ile 2020 ve 2022 yılları idi. Operasyon oranı en yüksek olan mevsim %35,8 (n:233) oran ile yaz mevsimi idi. En çok operasyon yapılan ay ise %13.5(n:88) oran ile ağustostu. En çok opere edilen yaş grubu %20,6 (n:134) oran ile 46-55 yaş grubuydu. Hastaneye en sık başvuru nedeni %47,8 (n:311) oran ile yüksekten düşmeydi. Hastaların %14,2'sine(n:92) reoperasyon ihtiyacı duyulmuştu. %1,8(n:12) oranında dar kanal zemininde gelişen santral kord sendromu ve %0,9(n:6) oranında vertebra yaralanması olmaksızın sadece travmatik disk mevcuttu. Vertebra yaralanmasının en yüksek oranda görüldüğü vertebra bölgesi %33,27 (219) oran ile torakal vertebralardı. Seviye bazında bakıldığında ise en yüksek oran %17,5 (n:115) oran ile L1 vertebraydı. Servikal vertebralarda %13,4 (n:87) oran ile en çok dislokasyon şeklinde ayrışma mevcutken torakal ve lomber vertebralarda sırasıyla %17,2 (n:112) ve %17,1 (n:111) oran ile kompresyon fraktürü mevcuttu. Spinal yaralanmalara %35,4(n:230) oran ile en çok travmatik toraks patolojileri eşlik etmekteydi. Toraks patolojilerinden sonra ise %21,8 (n:142) oran ile ortopedik patolojiler ve %12,5 (n:81) oran ile crush sendromu gelmekteydi. Hastaların %41,2'si (n:268) travmadan sonraki ilk 24 saat içinde opere edilmişti. Cerrahi yaklaşım kararı %89,2(n:579) oranla sadece posterior yaklaşım lehineydi. Kurumumuza başvurduktan sonraki ilk muayenelerinde hastaların %54,6'sı (n:355) normal duyu ve motor fonksiyona sahipti (ASIA E). %11,4'ünde (n:74) ise komplet spinal yaralanma mevcuttu (ASIA A). Son yapılan nörolojik muayenelerinde ise ASIA A oranı %10,8 (n:70), ASIA B,C,D oranı %33,2(n:214), ASIA E oranı ise %56,3 (n:366) idi. Hastanedeki takip süresince meydana gelen ölüm oranı %3,7 (n:24) idi. Hastaların operasyondan önceki ASIA skoru ve son muayenelerindeki ASIA skorları kıyaslandığında, skorda iyileşme olan ve skorda kötüleşme olan veya değişim olmayan gruplar arasında yaş dağılımı ve operasyon zamanı anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05). Cerrahi yaklaşım tarzları değerlendirildiğinde kombine yaklaşım grubunda yoğun bakım yatış süresi anterior ve posterior yaklaşımdan anlamlı derecede yüksektir (p<0,05). Anterior ve posterior yaklaşım gruplarında yoğun bakım yatış süresi anlamlı (p > 0.05) farklılık göstermemiştir. Yara yeri revizyonu veya apse boşaltımı yapılan ve yapılmayan hastalarda yaş grupları, cinsiyet dağılımı ve vertebra yaralanma bölgesi anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,05) Sonuç: Spinal kord yaralanmalarının önemli bir kısmı aslında önlenebilir sebeplerden oluşmaktaydı. Bu yaralanmaların epidemiyolojik, klinik ve demografik özelliklerinin incelenmesi, en sık karşılaşılan etiyolojik faktörlerin ve risk gruplarının tespit edilmesini sağlayarak, yaralanmaları önleyici bireysel ve toplumsal tedbirlerin alınmasına olanak tanıyacaktır. Anahtar Kelimeler: spinal kord yaralanması, travma, epidemiyoloji.

Oğuzhan Çamlıca
Karadeniz Technical University
2024
00