Karadeniz Technical University
Faculty

Faculty of Medicine

Karadeniz Technical University

773

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta metakognisyonlar ve otomatik düşünceler

Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) kronik seyirli, mesleki ve sosyal işlev kaybına yol açan psikiyatrik bir bozukluktur. Lee ve Kwon yaptıkları çalışmalar sonucunda bilişsel teoriyi temel alarak obsesyonları otojen ve reaktif obsesyonlar olarak iki ayrı grupta incelemişlerdir. Bu çalışmada otojen ve reaktif obsesyonu olan OKB hastaları ve sağlıklı kontroller üstbilişler ve otomatik düşünceler alanında farklılıklar açısından karşılaştırılacaktır. Ayrıca cinsiyet, eğitim düzeyi, yaşanılan yer , aile öyküsü, alınan tedaviler açısından anksiyete ve depresyon düzeyleri otojen ve reaktif gruplar arasında fark olup olmadığı incelenecektir. Yöntem: Araştırmada çalışma grubu olarak, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğine Şubat 2014 - Aralık 2014 ayaktan başvuran, OKB tanısı konulan hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden, uygunluk ölçütlerini karşılayan hastalar ve sağlıklı kontroller alınmıştır. Hastalar çalışma hakkında bilgilendirilerek katılımları için yazılı onamları alınmıştır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu 2014/6 karar numarası ile etik kurul onayı alınmıştır. Hasta grubu primer obsesyon içerikleri ve buna karşılık sahip oldukları kompulsiyon içeriklerine göre ilgili literatür doğrultusunda YBOKÖ belirti kontrol listesi ile yapılan değerlendirmelerde primer obsesyon olarak saldırganlık, dini ya da cinsel obsesyonlardan birine ya da birkaçına sahip olan hastalar otojen gruba dahil edilmiştir Primer obsesyon olarak kirlenme, kuşku, simetri, veya biriktirme obsesyonlarından birine ya da birkaçına sahip hastalar reaktif gruba dâhil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, DSM-IV için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I),Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, (Y- BOKÖ) Üstbiliş (metakognisyon) Ölçeği (ÜBÖ), Otomatik Düşünceler Ölçeği (ODÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) Türkçe olarak uygulanmıştır. Otojen reaktif ve sağlıklı kontrol grupları sosyodemografik veriler, YBOKÖ, ÜBÖ, ODÖ, BDÖ, BAÖ'nden aldıkları puanlar açısından karşılaştırılmışlardır. Bulgular: Gruplar arasında, yaş, medeni durum eğitim düzeyi yaşanılan yer gelir düzeyi açısından farklılık bulunmadı. Otojen grupta erkek cinsiyet reaktif gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Otojen grupta en sık gözlenen obsesyonun saldırganlık, reaktif grupta ise kirlenme en sık obsesyon olarak belirlendi. Reaktif gruptaki hastaların en yaygın kompulsiyonların temizleme/yıkama, otojen gruba bakıldığında ise zihinsel/mental olduğu belirlendi. Alınan edaviler açısından otojen ve reaktif grup arasında anlamlı fark tespit edilemedi. Tüm ölçek puanları OKB grubunda sağlıklı kontrol grubundan anlamlı yüksek bulunmuştur. Ancak otojen ve reaktif grup arasında ÜBO "kontrol edilemezlik ve tehlike" ve "düşüneleri kontrol ihtiyacı" alt ölçekleri ve ODÖ "izolasyon" alt ölçeği otojen grupta istatistiksel olarak anlamlı yüksektir. Sonuç: Sonuç olarak çalışmada otojen ve reaktif grup arasında metakognisyonlar ve otomatik düşünceler açısından farklar tespit ettik. Daha fazla rahatsız edici, hakkında daha az konuşulmak istenen ve zihinde belirmesi için daha az uyarana ihtiyaç duyan, daha tekrarlayıcı ve suçluluk duygusuna yol açtığı bilinen obsesyonlar olan otojen grubun düşüncelerin kontrol edilemeyeceğine ve cezalandırılma ve sorumlu olma temalarını içeren olumsuz inançları kontrol altına alma ihtiyacına dair inançlarında, yalnızlık ve izolasyon otomatik düşüncelerinde reaktif gruba göre artış olduğu tespit edilmiştir. Bulduğumuz sonuçlar OKB'nin alt tiplerini belirlemede önerilen gruplandırmanın yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Bu alt tiplendirme OKB' nin gelişimini anlamak, semptomları tanımlamak ve etkin tedavinin kullanılmasına olanak vermesi açısından önemli görünmektedir

İlkay Keleş Altun
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trabzon i̇linde mide kanserli hastalarin epidemiyolojik analizi

Trabzonİlinde Mide KanserliHastalarının Epidemiyolojik Analizi Dünyada bir yıl içinde yeni mide kanseri tanısı konan hasta sayısı bir milyon dolayındadır. Tüm dünyada kansere bağlı ölüm nedenleri arasında mide kanseri üçüncü sırada yer almaktadır. Mide kanseri ülkemizde de ciddi bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada2004-2013 yılları arasında K.T.Ü Tıp Fakültesi Farabi Hastanesine başvuran, mide kanseri tanısı konan 18-70 yaş aralığındaki hastaların retrospektif olarakepidemiyolojik bulgularının (yaş, cinsiyet, risk faktörleri, tanı anındaki evre…vb) incelenmesi hedeflendi. Çalışmamızda ayrıca Hp pozitifliği, son 10 yılda Hp eradikasyon oranındaki artış vebu durumun midekanser lokalizasyonuna etkisi incelendi.Hastalarımız 2004-2008 (ilk 5 yıl) ve 2009-2013 (son 5 yıl) yılları olmak üzere 2 gruba ayrıldı ve gruplar arası kıyaslamalar yapıldı. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre, mide kanserisıklığı 50 yaşından sonra artmakta ve 50-60 yaşları arasında en yüksek seviyeye ulaşmaktadır. Hastalarımızın %77'sinin 50 yaş üzerinde olduğu görülmüş olup, hastaların %68'inin evre IV'de olduğu tespit edilmiştir. Hp ile mide kanseri arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Hp distal yerleşimlitümörlerde proksimal yerleşimlitümörlere göre daha sık bulunmaktadır. Bizim çalışmamızdada Hp pozitifliği ile distal yerleşimli veintestinal tip mide kanseri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ve benzer şekilde, intestinal tip midekanseriile atrofik gastrit ve/veya intestinal metaplazi arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki olduğunu tespit ettik. Yapılan çalışmalara göre, gelişmiş ülkelerde distal mide kanserinsidansının Hp prevalansındaki azalmaya paralel olarak düştüğü buna karşılık proksimal mide kanserinin arttığıgösterilmiştir. Çalışmamızda Hp sıklığının yıllar içinde giderek azaldığı tespit edildi.Ayrıca, Hp negatif hastalarda proksimal yerleşimlimide kanseryüzdesinin giderek arttığı tespit edilmiştir. Tüm dünyada Hp sıklığının giderek azalmasına bağlı olarak mide kanserinin distalden proksimale doğru kayacağı şeklinde öngörü yapılabilir.Çalışmamızdaki verilere göre Hp eradikasyonununartmasıyla birlikte mide proksimal adenokanser vakalarında artış olduğu gözlenmiştir.Bu nedenle Hp tedavi endikasyonlarının doğru belirlenmesi son derece önemlidir. Çalışmamızın retrospektif olması ve hasta sayısının az olması nedeniyle kesin ve net yorumlar yapmak mümkün değildir. Hp eradikasyonunun uzun dönem sonuçları ve mide kanseri ile ilişkilerini daha net ortaya koymak için prospektif ve randomize-kontrollü çalışmalara gereksinim olduğu kanısına varılmıştır.

Şencay Yıldız
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarında özürlülük gelişiminin belirleyicileri

Amaç: Multiple skleroz (MS), genç popülasyonda en yaygın görülen, santral sinir sisteminde (SSS) demiyelinizasyon ve aksonal dejenerasyonla seyreden otoimmun, kronik inflamatuar ve dejeneratif bir hastalıktır. MS hastalığının prognozu oldukça değişkendir. Hastalığın erken evresindeki bazı demografik ve klinik değişkenlerin hastalığın prognozu üzerine etki gösterdiği saptanmıştır. Bu çalışmada amaç, ataklarla seyreden başlangıç şekline sahip relapsing remitting multiple skleroz (RRMS) ve sekonder progresif multiple skleroz (SPMS) hastalarında, hastalığın erken evrelerinde geri dönüşümsüz özürlülük gelişimiyle ilişkili klinik ve demografik faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi MS polikliniğinde MSBase veritabanına kayıtlı olan, McDonald 2010 kriterlerine göre RRMS ve SPMS tanısı alan 741 hastanın dahil edildiği, demografik ve klinik değişkenlerin retrospektif olarak değerlendirildiği bir çalışmadır. Hastaların cinsiyetleri, başlangıç yaşları, klinik olarak bir veya birden fazla bölgede görülen semptom (monosemptomatik ya da polisemptomatik) şeklinde başlangıç şekilleri, ilk atak tipleri, hastalığının başlangıcından sonraki ilk beş yıldaki atak sayıları, ilk iki atak arası süreleri, immunmodulatör veya immunsupresif tedavi başlanma zamanları, sigara kullanımı ve sigara içenlerde günlük içilen sigara miktarları değerlendirildi. Çalışmamızda hastaların demografik ve klinik özelliklerine göre özürlülük gelişimine kadar geçen sürenin analizinde Kaplan Meier analizini kullandık. Kaplan Meier analizi ile EDSS 4'e (yardıma gerek olmadan yürüyüşte kısıtlanma), EDSS 6'ya (tek taraflı destek ile yürüme) ve EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma olmak üzere üç EDSS sonlanım noktasını değerlendirdik. Ayrıca bu çalışmada demografik ve klinik değişkenlere göre EDSS 4'e, EDSS 6'ya, EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma ve sekonder progresif faza ulaşma sonlanım noktalarının karşılaştırılmasında Ki- kare testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların %87'si (n=645) RRMS ve %13'ü (n=96) SPMS tanılıdır. RRMS hastalarının %65.3'ü (n=421) kadın %34.7'si (n=224) erkekti. SPMS hastalarının ise %67.7'si (n=65) kadın, %32.3'ü (n=31) ise erkekti. 741 MS hastasının 228'inin (%30.8) EDSS 4'e, 131'inin (%17.7) EDSS 6'ya ulaştığı saptandı. EDSS 4' e ulaşan hastaların ise 123'ünün (%53.9) EDSS 6'ya ulaştığı saptandı. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, ataklarla seyreden başlangıç şekline sahip MS hastalarında hastalığın uzun dönem seyri üzerine etki eden faktörler; başlangıç yaşının 40'ın üzerinde olması, ilk atak tipinin mesane-bağırsak sistemine ait olması, başlangıç şeklinin polisemptomatik olması, ilk iki atak arası sürenin iki yıldan kısa olması, hastalığın başlangıcından itibaren beş yıl içindeki atak sayısının 4 ve üzeri olmasıdır. Çalışmamızda sigara kullanımının ve hastalık modifiye edici tedavilerin iki yıldan sonra başlanmasının EDSS 4'e ve EDSS 6'ya ulaşma süresini etkilemediği ancak EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma süresini kısalttığı ve EDSS 4'ten EDSS 6'ya ulaşma süresi üzerine anlamlı bir etkisi olduğu gözlenmiştir. Cinsiyetin ve sigara içenlerde günlük içilen sigara miktarının EDSS 4'e, EDSS 6'ya ve EDSS 4'ten 6'ya ulaşma süresini etkilemediği saptanmıştır. Sonuçlar: Bu retrospektif çalışma, MS hastalığının erken evresindeki bazı demografik ve klinik değişkenlerin özürlülük gelişiminde güçlü belirleyiciler olduğunu göstermektedir. Bu değişkenler; başlangıç yaşının 40'nın üzerinde olması, ilk atak tipinin mesane-bağırsak sistemine ait olması, polisemptomatik başlangıç şekli, ilk iki atak arası sürenin iki yılın altında olması ve ilk beş yıl içindeki atak sayısının dört ve üzerinde olmasıdır. Anahtar Kelimeler: Multiple Skleroz (MS), Expanded Disability Status Scale (EDSS), özürlülük, demografik ve klinik belirleyiciler, prognoz

Fatma Kara
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yanıkta staz zonunun kurtarılmasında plateletten zengin plazma(PRP)nın etkinliği

Yanık; geçmişten bugüne insanlığın en büyük problemlerinden biri olmuştur. Yanık tedavisi zor, yüksek maliyetli ve hastalar için ağrılıdır. Yanık ayrıca kalıcı kötü kozmetik izlere yol açmakta ve ciddi iş gücü kaybına neden olmaktadır. Yanık patofizyolojisindeki gelişmelere bağlı olarak yanık ciltte oluşan yanık zonları tarif edilmiş ve tedaviler buna göre şekillenmeye başlamıştır. Bu zonlar; koagulasyon, staz ve hiperemi zonudur. Hiperemi zonu normalde kendiliğinden iyileşebilen zondur. Koagulasyon zonunun tedavisi debridman ve oluşan defektin deri grefti ile onarımıdır. İlk 24-48 saatte yanık tedavisi iyi yönetilirse staz zonu kurtarılabilir; aksi takdirde nekroze olur. İlerleyen iskemi, inflamasyon ve apoptozisin staz zonunda nekroza yol açtığı iyi bilinmektedir. Büyüme faktörleri ile fibroplazi, epitelizasyon ve neovaskülarizasyonu arttıran; antiinflamatuar özellikler gösteren plateletten zengin plazma (PRP) bu çalışmada kurtarıcı ajan olarak kullanılmıştır. Bu çalışmada; 20 adet Yeni Zelanda türü dişi tavşan kullanıldı. Her bir grupta on tavşan olacak şekilde iki gruba ayrılan tavşanların sağ kulaklarına kaynar suda 15 dk bekletilerek ısıtılmış pirinç plaklar 20 sn süre dokundurularak yanık oluşturuldu. Deney grubundaki tavşanların sağ kulaklarında staz zonlarına tek doz PRP enjekte edilirken; diğer gruptaki tavşanlara aynı miktarda serum fizyolojik enjekte edildi. Yanık sonrası 72.saatte sintigrafik değerlendirmeyi takiben tavşanların sağ kulakları immünohistokimyasal inceleme için eksize edildi. Histopatolojik olarak reepitelizasyon, nötrofil infiltrasyonu, fibroblast proliferasyonu, anjiogenez, makrofaj dansitesi, apoptozis oranlarının ölçümü ve Image J programı ile staz zonu alan ölçümleri yapıldı. Histopatolojik sonuçlar ve fotoanaliz sonuçları Mann Whitney U ve student-T testleri ile değerlendirildi. Deney grubunda staz zonu alan ölçümleri, reepitelizasyon, nötrofil infiltrasyonu, fibroblast proliferasyonu ve apoptozis oranları yönlerinden anlamlı bulundu. Akut yanıkta PRP uygulaması staz zonunda yüksek anti-apoptotik ve anti-inflamatuar etki göstermiştir. Staz zonunun kurtarılmasında PRP epitelyal dokuda ve bağ dokusunda yüksek rejenerasyon sağlamıştır. Sonuç olarak; PRP tedavisinin apoptozisi ve inflamasyonun yıkıcı etkilerini azaltarak staz zonunun kurtarılmasında anlamlı etkinlik göstermiştir. PRP ileri çalışmalarla değerlendirildikten sonra klinik kullanımda yer alacaktır.

Alper Ural
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel iskemik inme modelinde etil pirüvat ve n asetil sistein uygulamasının beyinde oluşan iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olan koruyucu etkisinin incelenmesi

Amaç: İnme dünyada koroner arter hastalığı ve kanserden sonra üçüncü ana ölüm sebebi olup, sakatlığa yol açan hastalıklar arasında ise birinci sıradadır. Acil servise inme ile başvuran hastaların erken tanısı, tedavi ve komplikasyonların önlenmesi açısından önemlidir. Bu çalışmada NAC ve etilpiruvatın iskemi / reperfüzyon hasarını önlemedeki etkinlğini; SCUBE1, IMA ve MDA ölçümleri ile ve histopatolojik değerlendirme ile göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma etik kurul izni alındıktan sonra ortalama 250 gr ağırlığında ratlar üzerinde deneysel olarak yapılmıştır. Her bir deney grubunda 7 adet dişi rat olmak üzere toplam 21 adet dişi rat (toplam 3 grup) kullanıldı. Akut iskemi oluşturulan değişik grup ratlarda prosedür sonrasında kan ve doku örnekleri alınmıştır. İskemi oluşturulan ve kontrol grubu ratlarda SCUBE1, İMA, MDA düzeyleri çalışılmış. Elde edilen beyin dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Bulgular: Grup 1'in ,grup 2 ve grup 3 e göre dejeneratif nöron yüzdesi daha fazladır (p değerleri sırasıyla pa = 0.003, pc =0.003). Grup 3 ve grup 4 arasında da anlamlı fark bulunup (p=0.004), NAC verilen grubun dejeneratif nöron yüzdesi etilpirüvat grubuna göre anlamlı ölçüde düşük olduğu bulundu. Gruplar arası SCUBE1, IMA ve MDA düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda akut iskemik inmeli hastalarda uygulanan trombolitik tedavi ile birlikte NAC ve etilpirüvatın kullanımının iskemi reperfüzyon hasarını önlediği önlediği sonucuna varılmıştır Anahtar kelimeler: iskemi reperfüzyon hasarı, nöroprotektif ajan, N asetilsistein ,etilpirüvat, akut serebrovasküler olay, trombolitik tedavi

Özgen Gönenç Çekiç
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise deli bal zehirlenmesiyle başvuran hastaların kan, idrar ve yemiş oldukları ballardaki grayanotoksin düzeylerinin değerlendirilmesi

Giriş: R. ponticum ve R. luteum bitkilerinin nektarlarından beslenen arıların ürettiği ve grayanotoksin içeren bala 'Deli Bal', 'Tutan Bal' ya da 'Orman Gülü Balı' denir. Orman gülü balından oluşan zehirlenmelerde hem baldaki toksin seviyesi hem de zehirlenmiş kişilerin vücut sıvılarında bu toksinin düzeyini gösteren çalışma bulunmamaktadır. Method: Üniversite hastanesi Acil Servisinde Eylül 2013 ve Şubat 2015 tarihleri arasında deli bal zehirlenmesi tanısı konulan 25 vaka çalışmaya dahil edildi. Hastalardan tüketmiş oldukları deli bal numuneleri temin edildi. Hastaların kan, idrar örnekleri acil servise başvurduklarında tedavi sırasında alındı. Eş zamanlı olarak hastaların başvuru sırasındaki klinik verileri çalışma formuna işlendi. GTX 1 ve GTX 3 seviyeleri hastaların kan, idrar ve tüketilen bal örneklerinden eş zamanlı olarak LC-MS/MS sistemiyle analiz edildi. Bulgular: Hastaların %60 ında baş dönmesi, %56 da bulantı, % 28 kusma, %44 ünde senkop görüldü. Ortalama sistolik kan basıncı 85,40 mmHg, diyastolik kan basıncı 51,60 mmHg idi. kalp hızı 42,68/dk idi. Hastaların kan ortalama GTX 1 miktarı 4,82 ng/mL, GTX 3 miktarı 6,56 ng/mL; idrar ortalama GTX 1 miktarı 0,036 g/mL, GTX 3 miktarı 0,391 g/mL; tüketilen deli ballardaki ortalama GTX 1 miktarı 8,73 g/gr, GTX 3 miktarı 27,60 g/gr idi. SKB≤90mmHg ve SKB>90mmHg olan hastaların kan, idrar ve yedikleri ballardaki GTX seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Kalp hızı <50/dk olan hastaların kan, idrar ve yedikleri ballardaki GTX seviyeleri arasında ilişki bulunmadı. Kalp hızı ≥50/dk olan hastaların hiçbirinde GTX 3 saptanmadı (p=0,00). Sonuç: Bu tanımlayıcı çalışma ile ilk kez deli bal zehirlenmeli hastaların vücut sıvılarında grayanotoksin seviyeleri gösterildi. Hastaların kan grayanotoksin düzeyleri ve klinik verileri arasında ilişki kurulamadı.

Ali Aygün
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif neoplazilerde JAK-2 V617F mutasyon yükünün prognostik faktörlerle ilişkisi

Philadelphia Kromozomu Negatif Myeloproliferatif Neoplazilerde JAK-2 Mutasyon Yükünün Prognostik Faktörlerle İlişkisi Amaç: Janus Kinaz (JAK-2 V617F) gen mutasyonunun tesbit edilmesi; Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıkların patogenezi ile ilgili mekanizmaların anlaşılmasını, tanı yöntemlerinin geliştirilmesini ve tedavi için alternatifler oluşturulmasını sağlamıştır. Yapılan çalışmalarda; JAK-2 V617F gen mutasyon yükü ile Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıkların tanı anındaki yaş, tromboz öyküsü, lökositoz, kaşıntı ve organomegali gibi bazı semptom ve bulguların ilişkisine değinilmektedir. Biz de çalışmamızda Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıklar olarak takip ettiğimiz primer myelofibrozis, esansiyel trombositemi ve polisitemia vera hastalarında JAK-2 V617F gen mutasyon yükünün; klinik, laboratuvar ve prognostik faktörlerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif hastalıklarda tedavi planı hastanın risk grubu temel alınarak yapılmaktadır. JAK-2 V617F gen mutasyon yükünün, hastalıkların risk grubu ile ilikisinin saptanması hastalarda en uygun tedavi yaklaşımının seçilmesine olanak sağlayabilir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniveristesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Polikliniğinde Ocak 2011 ile Şubat 2015 tarihleri arasında değerlendirilen ve 2008 DSÖ tanı kriterlerine göre 63 esansiyel trombositemi, 30 polisitemia vera ve 6 primer myelofibroz tanılı toplamda 99 hasta dahil edildi. Bütün hastaların periferik kan granülositlerinde JAK2 V617F mutasyon analizi, "LightCycler FastStart DNA Master Hybridization Probe" (Roche Diagnostics kullanıma hazır reaksiyon karışımı, Berlin, Almanya) ile test edilerek, Real Time (RT)- PCR (gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu) yöntemi ile gerçekleştirildi. Bulgular: ET hastalarında JAK-2 V617F gen mutasyonu ile lokosit, nötrofil, bazofil sayıları arasında pozitif korelasyon saptandı (sırasıyla p=0,003; 0,004; 0,037), lenfosit sayıları arasında ise negatif korelasyon saptandı ( p=0.004). PMF hastalarında JAK-2 V617F gen mutasyon yükü ile tam kan sayımındaki monosit sayısı arasında negatif korelasyon saptandı. (p=0.20) Sonuç: Philadelphia kromozomu negatif myeloproliferatif neoplazilerde JAK-2 V617F mutasyon yükünün prognostik faktörlerle ilişkisinin araştırıldığı bu çalışmada istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Bu sorunun yanıtı ancak prospektif düzenlenmiş, homojen hasta gruplarıyla ve uzun süreli takip ile yapılacak çok merkezli çalışmalarla mümkündür. Anahtar sözcükler: Myeloproliferatif hastalıklar, JAK-2 V617F gen mutasyon yükü, prognostik faktörler,

Nuh Kaya
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise renal kolikle gelen hastalarda intravenöz ve nebülize fentanilin etkinliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Acil servise renal kolikle başvuran hastalarda nebülize fentanilin analjezik etkinliğinin ve güvenirliğinin değerlendirilmesi ve intravenöz (IV) fentanil ile karşılaştırılması. Gereç ve Yöntem: Retrospektif bir çalışma olarak planlanan bu çalışmada acil servise renal kolikle başvuran hastalara verilen 1.5 µg/kg IV fentanil ve 3 µg/kg nebülize fentanilin etkinliği karşılaştırıldı. İlaçların etkinlikleri vizüel analog skala ve 4 nokta sözel ağrı skalası ile 0., 15. ve 30. dakikalarda değerlendirildi. Gelişen yan etkiler ve kurtarıcı ilaç ihtiyacı da çalışma sonunda kaydedildi. Bulgular: 162 hasta çalışmaya uygunluk açısından değerlendirilmiş ve 115 hasta son analizde değerlendirilmiştir. Bu hastaların 62 tanesi IV fentanil grubunda iken 53 tanesi nebülize fentanil grubunda idi. Hastaların ortalama±SD yaşları 34.3±10.5 olarak hesaplandı ve hastaların 83 tanesi (%72.2) erkek olarak bulundu. İlaç uygulandıktan sonra ölçülen ortalama skor azalmaları 15 dakika içinde intravenöz fentanil grubunda 39.3 mm (%25-75, 22.75 - 55.5), nebülize fentanil grubunda 17.4 mm (%25-75, –2 - 31); 30 dakika içinde intravenöz fentanil grubunda 47.4 mm (%25-75, 26.25 – 71), nebülize fentanil grubunda 31.1 mm (%25-75, 10.5 - 52.5) ve 15-30 dakikalar arasında intravenöz fentanil grubunda 8.1 mm (%25-75, –1 - 19.25), nebülize fentanil grubunda 13.8 mm (%25-75, 0 - 24.5) olarak hesaplandı. Ağrı azalma skorları için iki grup arasında 0-15 ve 0-30 dakikalar arasında anlamlı fark tespit edilirken (sırası ile p < 0.0001 ve p = 0.004) 15-30 dakikalar arasında iki grup arasında anlamlı fark izlenmedi (p = 0.443). Kurtarıcı ilaç ihtiyacı IV fentanil alan hastaların 23'ünde (%37.1) olurken nebülize fentanil alanların 29'unda (%54.7) kurtarıcı ilaç gerekmiştir ve iki grup arasına belirgin fark saptanmamıştır (p=0.058). IV fentanil alan hastaların 14'ünde (%22.6) yan etki görülürken nebülize fentanil alanların 5'inde (%9.4) yan etki izlendi ve her iki grup arasında belirgin fark tespit edilmedi (p = 0.058). Sonuç: Nebülize fentanil acil servise renal kolikle başvuran hastaların tedavisinde etkilidir. IV fentanil nebülize fentanile göre daha hızlı etkilidir ve analjezik etkisi daha güçlüdür. IV fentanilin nebülize fentanile kurtarıcı ilaç ihtiyacı açısından bir üstünlüğü yoktur. IV fentanil nebülize forma göre yan etki açısından göreceli olarak daha risklidir. Anahtar Kelimeler: Renal kolik, acil servis, fentanil, nebülize fentanil

Melih İmamoğlu
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal dekspantenol uygulamasının ratlardaki travmatik timpanik membran perforasyonunda iyileşmeye etkisi

Bu çalışmanın amacı, yara iyileştirici olarak sıkça kullanılan dekspantenol'ün TM perforasyonu kapanması üzerine etkilerini perforasyonun iyileşme zamanı ve histopatolojik açıdan inceleyerek araştırmaktır. Toplamda 17 erişkin rat sıçan kullanılmıştır. Her 2 TM pars tensa kısımlarına 2 mm çapında perforasyon oluşturulmuştur. Ratların sağ timpanik membranları perfore edildikten sonra 2 gün dekspantenol damlatılmış, kontrol grubu olan sol kulaklara ise herhangi bir ajan uygulanmamıştır. Timpanik membranlar 3. 5.ve 7. günlerde otomikroskopik olarak muayene edilmiştir. Kapanma günleri takip edilmiştir. 14.günde ratlar dekapite edilerek TM spesmenleri histopatolojik olarak incelenmiştir. Epiteliyal ve mukozal tabakalar incelenmiş, LP neovaskülarizasyonu, fibroblastik aktivitesi, kolajenizasyon oranları ve inflamatuar hücre varlığı değerlendirilmiştir Dekspantenol uygulanan timpanik membran perforasyonları daha erken kapanmıştır. Çalışmamızın ikinci aşamasında yapılan histopatolojik incelemede çalışma grubunda LP kollajenizasyon pozitifliği kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p=0.002). Çalışma grubunda LP fibroblastik aktivite pozitifliği daha fazla bulunmasına rağmen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0.177) Bulgularımıza göre dekspantenolün timpanik membran perforasyonlarında iyileşmeyi hızlandırdığı ve bir perforasyon sekeli olan atrofik membran tedavisinde de etkili olabileceği düşünülmektedir.

Sinem Demirdelen
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer açık açılı glokomlularda tıbbi tedaviyle koroid kalınlığı ve oküler nabız amplitüdündeki değişiklikler

Amaç: Primer açık açılı glokom (PAAG) olgularında tedavide kullanılan ilaçların koroid kalınlığı (KK) ve oküler nabız amplitüdü (ONA) üzerindeki etkilerini araştırmak. Materyal ve Metod: Çalışma Aralık 2013-Haziran 2015 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Yeni tanı konulmuş 41 PAAG olgusunun 67 gözü ve 26 sağlıklı gönüllünün 52 gözü prospektif olarak değerlendirildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı ve tedavi olarak Grup I'e % 0.03 bimatoprost, Grup II'ye de % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu başlandı. Tedavi başlangıcından sonra tüm olgulara 2, 4, 8. haftalarda kontrol muayeneleri yapıldı. Tüm muayenelerde olgulara Pascal Dinamik Kontur Tonometre (DKT) ile göz içi basıncı (GİB) ve ONA ölçümü, optik kohorens tomografi (OKT) ile subfoveal KK, peripapiller retina sinir lifi kalınlığı (RNFL) ve gangliyon hücre kompleksi (GCC) analizini içeren ayrıntılı oftalmolojik muayene yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 51.76±13.4 olan, 37'si kadın (% 55.2) 30'u erkek (% 44.8) 67 olgunun 119 gözü dahil edildi. Tedavi öncesi Grup I, Grup II ve kontrol grubunun sırasıyla ortalama GİB değerleri 25.5±4.7 / 25.1±5.2 / 16.1±2.9 mm Hg, ortalama ONA değerleri 3.7±1 / 3.6±1.4 / 2.4±0.6 mm Hg ve ortalama KK değerleri 269.4±83 / 264.5±84.4 / 320.1±56.6 μm olarak ölçülmüştür. Tedavi sonrası son muayenede Grup I, Grup II ve kontrol grubunun sırasıyla ortalama GİB değerleri 18.3±2.6 / 18.1±3.4 / 15.7±2.9 mm Hg, ortalama ONA değerleri 2.9±1.2 / 2.8±1.5 / 2.3±0.8 mm Hg ve ortalama KK değerleri 290.2±87.3 / 271.8±82.5 / 319.3±56.8 μm olarak ölçülmüştür. Tedavi sonrası % 0.03 bimatoprost ile % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu kullanan olgularda benzer ve anlamlı GİB ve ONA düşüşü olduğu tespit edildi (hepsi için p<0.001). Grup I ile Grup II arasında GİB ve ONA değişimi açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p=0.998, p=0.993). Tedavi sonrası % 0.03 bimatoprost ile % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu kullanan olgularda istatistiksel olarak anlamlı KK artışı tespit edildi (sırasıyla p<0.001, p=0.003). KK değişimi açısından glokom grupları (Grup I, Grup II) ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (sırasıyla p<0.001, p=0.031). Ayrıca % 0.03 bimatoprost kullanan olgularda % 0.5 timolol + % 1 brinzolamid sabit kombinasyonu kullanan olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla KK artışı tespit edildi (p=0.048). Sonuç: Bimatoprost ve timolol + brinzolamid sabit kombinasyonu kullanımıyla GİB ve ONA düşüşü benzer düzeydeydi. Bununla birlikte bu ilaçların, özellikle bimatoprostta daha bariz olmak üzere KK'da anlamlı artışa sebep olduğu görülmüştür.

Ahmet Kalkışım
Karadeniz Technical University
2015
00