
384
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Stres ve egzersize bağlı olarak beyinde ve davranışlarda meydana gelen fizyopatolojik değişikliklerin araştırılması
1. ÖZET Stres; homeostazisin bozulmasında etkili olan hafıza gibi içsel faktörlerden ve tehdit gibi çevresel etkilerden kaynaklanan uyaranlara karşı geliştirilen beyin-vücut reaksiyonu olarak tanımlanabilir. Stresörlerin varlığında homeostazisin korunması için endokrin, sinir ve immun sistemleri kapsayan kompleks bir stres yanıtı ortaya çıkmaktadır. Yapılan çalışmalarda belirtildiği üzere stres; stresörlerin etki süresine bağlı olarak birey üzerinde çeşitli sağlık sorunlarına yol açabilmektedir Egzersiz ise fiziksel durumu iyileştirmek ve devamlı hale getirebilmek için düzenli tekrarlar şeklinde yapılan fiziksel aktivite olarak açıklanmaktadır. Egzersizin olumlu fiziksel etkilerinin yanında fizyolojik ve psikolojik yararlarının da olduğu yapılan çalışmalar ile ortaya konulmuştur. Bu çalışmada, stres ve egzersizin kognitif, afektif ve seksüel işlevler üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Tüm gruplara uygulanan davranış testlerinin yanında, stres ve egzersizin beyinde meydana gelen stres mekanizmasına doğrudan veya dolaylı olarak etkisi olduğu kabul edilen, nörotransmitterler ve nöropeptidlere ait reseptörlere ilişkin gen ifadelerindeki değişiklikler belirlenmiştir. Böylelikle stres ve egzersizin etkilerinin altında yatan hücresel mekanizmaların da ayrıntılı bir şekilde ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmada seksüel olgunluğa erişmiş (3 aylık) 40 adet Sprague-Dawley ırkı erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar; Kontrol, Egzersiz, Stres, ve Stres+Egzersiz olmak üzere, her biri 10 hayvandan oluşan 4 gruba ayrılmıştır. Stres modeli için kısıtlama aparatı kullanılarak kronik stres oluşturulmuştur. Tüm gruplara çalışma süresince belirlenen zamanlarda davranış testleri uygulanarak kayıt altına alınmıştır. Çalışmanın sonunda, immünofloresan ve gen ifadesi analizi için uygun yöntemler kullanılarak beyin örnekleri toplanmıştır. Elde edilen beyin örneklerinde Hipotalamusun arkuat nükleusunda (ARC) kisspeptin ekspresyonları immünofloresan yöntemle incelenmiştir. Ayrıca hipotalamus, hipokampus, prefrontal korteks ve korpus striatum bölgelerinde de stres ve egzersizle ilişkili gen ifadeleri Real Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu yöntemiyle (RT-PCR) analiz edilmiştir. Yapılan davranış test sonuçlarına bakıldığında; hareketsizlik ile indüklenmiş stres grubunda anksiyete ve depresyon belirteçlerinin diğer gruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak arttığı gözlenmiştir. Cinsel davranış test sonuçlarına göre ise stres oluşturulmuş grupta ejakülasyon ile sonuçlanmış başarılı cinsel performansın anlamlı düzeyde azaldığı görülmüştür. Bu hayvanlara egzersiz yaptırıldığında ise verilerin olumlu yönde değiştiği gözlenmiştir. Çalışmada gerçekleştirilen arkuat nükleusta kisspeptin ekspresyonlarındaki değişimler ve gen ifadesi analiziyle ortaya konulan sonuçlar, davranış testleriyle gösterilen etkilerin altında yatan mekanizmaları açıklayıcı niteliktedir. Sonuç olarak; stres oluşumu ile afektif, kognitif ve cinsel işlevlerde ortaya çıkan gerilemenin egzersiz uygulaması ile olumlu yönde değiştiği gösterilirken, değişimlerin altında yatan genetik ve hücresel mekanizmalara ait aydınlatıcı bilgilere ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Stres, egzersiz, beyin, davranış.
Rat ince bağırsağında oluşturulan deneysel iskemik reperfüzyon hasarlanma modelinde gelişen organ hasarlanması üzerine vasküler endoteliyal büyüme faktörünün (VEGF) etkisi
Rat İnce Bağırsağında Oluşturulan Deneysel İskemik Reperfüzyon Hasarlanma Modelinde Gelişen Organ Hasarlanması Üzerine Vasküler Endoteliyal Büyüme Faktörünün (VEGF) EtkisiHücresel fonksiyonlar için kan akımının yeterli olmadığı durumlarda iskemi ortaya çıkmaktadır. Bağırsak dokusunun iskemi-reperfüzyon hasarı yüksek mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir faktördür. Paradoksal olarak, iskemik dokunun kan akımının restorasyonu ek olarak reperfüzyon hasarı olarak bilinen hücre hasarlanmasına neden olmaktadır.Anjiyogenik faktör olan vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) embriyo ve yetişkinde birçok neovaskülerizasyon prosesinde yer almaktadır. Ayrıca VEGF yeni damar oluşumu, devamlılığı ve vasküler yatakların fonksiyonlarında gereklidirler.Yapmış olduğumuz bu çalışmada 30 adet Wistar Albino erkek ratlar kullanılmıştır. 30 adet rat her bir grupta n sayısı 6 olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Bu gruplar: 1-Kontrol, 2-VEGF, 3-İskemi-Reperfüzyon, 4-İskemi-Reperfüzyon-VEGF, 5-VEGF-İskemi-Reperfüzyon grupları şeklinde belirlenmiştir. Kontrol grubunda sadece cerrahi prosedür uygulanmıştır. VEGF grubunda cerrahi prosedürü takiben tek doz intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) enjeksiyonu uygulanmıştır. İskemi-reperfüzyon ve tedavi gruplarında, cerrahi prosedür ve mesenterik arterin 90 dakika süresince klipajı uygulanmıştır. İskemi-reperfüzyon/VEGF grubunda reperfüzyon süreci öncesinde tek doz intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) enjeksiyonu yapılmıştır. VEGF/İskemi-reperfüzyon grubunda ise tek doz intravenöz VEGF (0,8 ?g/kg) enjeksiyonu 90 dakikalık iskemi periyodu öncesinde uygulanmıştır. İskemi periyodundan 4 saat sonra hayvanlar feda edilerek kan ve doku numuneleri alınmıştır. Bütün prosedürler anestezi altında gerçekleştirilmiştir.Dokularda biyokimyasal ve immünohistokimyasal analizler yapılmıştır. Yine kan örnekleri biyokimyasal analizler için alınmıştır.Çalışmada elde ettiğimiz biyokimyasal analiz sonuçları ve histolojik incelemeler korele bulunmuştur. İstatistiksel açıdan gruplar arası anlamlı farklılıkların olup olmadığı Mann-Whitney U testi kullanılarak belirlenmiştir.Sonuç olarak, elde ettiğimiz bulgular, özelikle iskemi öncesi verilen VEGF'nün intestinal iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine koruyucu etkilerinin olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: İskemi-Reperfüzyon, İntestinal İskemi-Reperfüzyon Hasarı, Oksidatif Stres, Serbest Radikaller, Antioksidanlar.
Sıçanlarda agomelatin uygulamasının uterus kontraksiyonları ve gebelik süresi üzerine etkisi
Agomelatin melatonerjik etkinliğe sahip bir antidepresandır. Gebelikte kullanım açısından B katagorisinde olması ve melatoninin daha önce yapılan çalışmalarda gebelik ve üreme fizyolojisi üzerinde önemli etkinliğe sahip olması, melatonerjik bir ajan olan agomelatinin gebelik ve üreme fizyolojisi üzerinde melatonin benzeri veya faklı etkinğinin var olup olmadığının sorgulanmasına ihtiyaç doğurmuştur. Bu bilgiler ışığında bu çalışmada temel amacımız, agomelatinin gebelik öncesi ve gebeliğin farklı dönemlerinde kullanımının uterin kontraksiyonlar, siklus değişimi, bir batındaki fetal sayı ve doğumun başlama süresi üzerine olası etkinliğinin incelenmesi olmuştur. Bu amaçla çalışmamızda ortalama 200-250 g ağırlığında 74 adet Wistar Albino cinsi sıçanlar kullanılmıştır. Diöstrusta dekapite edilen gruplarda 7'şer hayvandan oluşturulurken, gebe bırakılan ve doğumda dekapite edilen deney gruplarımız ise 10'ar hayvandan oluşturularak 8 farklı deney grubu oluşturulmuştur. Çalışma sonucunda dekapitasyon sonrası alınan kan örneklerinde oksitosin, progesteron, östrojen ve prostoglandin E düzeyleri ELİSA yöntemiyle incelendi. Çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre; kronik agomelatin kullanan sıçanlarda diöstrus evresinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde uzadığı, progesteron seviyerinin de kontrole göre arttığı fakat istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı tespit edildi. Uterin kontraksiyonlar üzerinde agomelatin tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı inhibisyona yol açmıştır. Fetal sayının kontrol grubuna göre diğer tüm gruplarda arttığı görülmüştür. Ayrıca, agomelatinin gebelik öncesi dönemdeki kronik kullanımıyla birlikte gebelik süresi boyunca kullanımının oksitosin ve östrojen düzeylerini azaltarak doğumu geciktirdiği tespit edildi. Sonuç olarak agomelatinin uterin kontraksiyonlar üzerinde inhibitör etkiye sahip olduğu, kronik kullanımının diöstrus süresini uzattığı, fetal sayıyı arttırdığı ve gebelik süresini uzattığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Agomelatin, miyometrium, kontraksiyon, gebe, doğum, sıçan
Dişi farelerde cinsel siklusun farklı evrelerinde kisspeptinin bazı beyin bölgelerinde immünofloresan yöntemle görüntülenmesi
Bu tez çalışmasıyla, dişi farelerin cinsel dönemlerinin östrus, diöstrus ve proöstrus fazlarında hipotalamusun arkuat nükleus (ARC), paraventriküler nükleus (PVN), dorsomedial nükleus (DMN) ve ventromedial nükleus (VMN) bölgelerinde kisspeptin ekspresyonunun immünofloresan yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda bu çalışmayla, dişi farelerin belirlenen cinsel dönemlerde, ilgili hipotalamik bölgelerde immünofloresan yöntemle belirlenen kisspeptin salınımlarının etkilediği fizyolojik mekanizmaların belirlenmesi ve bu bölgelerin immünofloresan görüntülenmesinin literatüre kazandırılması hedeflenmiştir. Belirlenen amaç doğrultusunda yapılan çalışmayla, beyin dokusunda farklı östrus fazlarındaki kisspeptin ekspresyonunun varlığı immünofloresan yöntemi ile tespit edilmiş ve kisspeptin salgılayan beyin bölgelerinin etkilediği fizyolojik mekanizmaların kisspeptin ekspresyonuyla bağlantısı açığa çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışmada, 40 adet ortalama ağırlığı 35-40 gram olan 5-6 aylık Balb/c ırkı dişi fare kullanılmıştır. Tüm dişi farelere, ortalama 3 östrus döngüsü olacak şekilde her gün saat 10.00-12.00 arasında 15 gün süreyle vajinal smear ile siklus takibi yapılmıştır. Ardından düzenli siklus gösteren toplam 21 adet hayvan seçilmiş ve östrus fazlarına göre 3 gruba ayrılmıştır (diöstrus proöstrus, östrus ve grupları olmak üzere, n=7). Östrus, proöstrus ve diöstrus fazında olan hayvanlar, herhangi bir anestezik madde uygulamadan dekapite edilmiştir ve ardından beyin dokuları kuru buzda dondurulmuştur. Beyin dokusundan kesitler alınıp, floresan boyama basamakları uygulanmıştır. Çalışmanın sonunda, hipotalamusun ARC, PVN, DMN ve VMN çekirdeklerinde kisspeptin yoğunluğu hesaplanmıştır. ARC'de de östrus grubunun diöstrus grubuna göre kisspeptin yoğunluğunun istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. PVN'de kisspeptin yoğunluğu, istatistiksel olarak değerlendirildiğinde gruplara göre anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. DMN ve VMN bölgelerinde, östrus ve proöstrus grupları diöstrus grubuna göre kıyaslandığında kisspeptin yoğunluğunun istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. Sonuç olarak, bu çalışmayla dişi farelerin östrus, diöstrus ve proöstrus dönemlerinde hipotalamik ARC, PVN, DMN ve VMN ve bölgelerinde kisspeptin yoğunluğunun farklı olduğu tespit edilmiştir.
Tüketici egzersizin egzersiz eğitimli ve eğitimsiz sıçanlarda kas sitokini IL-6 ve oksidatif stres üzerine etkileri
Şiddetli bir fiziksel aktivitenin organizmada düşük yoğunluklu bir inflamasyon yanıtı ve kas hasarı oluşturduğu bilinmektedir.Bu araştırmada uzun süreli (kronik) egzersiz eğitimi yapmış sıçanlarla akut olarak koşturulan sıçanlar tüketici egzersize zorlanmışlardır. Kaslarda meydana gelen hasar, kasın bu hasara verdiği immün yanıt (IL-6) ve bu hasardan sorumlu olduğu ileri sürülen serbest oksijen radikalleri her iki grupta, tükenmeden hemen sonra, 1 gün sonra ve 3 gün sonra feda edilen deneklerde karşılaştırılmıştır.Kas hasarı ve IL-6 immünreaktivitesi, histolojik ve immünohistokimyasal; oksidan (MDA), antioksidan (GSH ve RSH) ve nitrik oksit düzeyleri, spektrofotometrik yöntemlerle, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Fizyoloji Laboratuarlarında tayin edilmiştir.Akut olarak koşturulan sıçanların kaslarında inflamasyon bulguları, IL-6 immünreaktivitesi ve oksidanlar, kronik egzersizden sonra tüketilen gruba nazaran daha yüksek; antioksidanlar ise düşük düzeyde bulunmuştur. Her iki grupta da tükenmeden hemen sonra kas hasarının başladığı; IL-6 ve oksidanların da kontrollere göre anlamlı olarak arttığı görülmüş; ancak en yüksek derecede hasar bulgusu, IL-6 immünreaktivitesi ve oksidan düzeyleri tükenmeden 1 gün sonra incelenen gruplarda ortaya çıkmıştır.Tükenmeden 3 gün sonra IL-6 ve oksidan düzeylerinin kronik egzersiz eğitimli sıçanlarda azaldığı ve kontroller düzeyine yaklaştığı saptanmıştır. Akut koşturulan grupta ise, IL-6 tutulumu azalmakla birlikte, plazma oksidan ve nitrik oksit düzeyleri kontrollere nazaran anlamlı olarak yüksek; antioksidan düzeyleri düşük kalmaya devam etmiştir. Bu grupta iyileşme sürecinin, egzersiz eğitimli gruba nazaran daha yavaş geliştiği izlenimi ortaya çıkmıştır.Sonuç olarak, uzun süreli egzersiz eğitimi, pro-inflamatuvar sitokinlerin ve serbest radikallerin artışını sınırlandırarak tüketici egzersizin yol açtığı kas hasarının düşük seviyelerde kalmasını sağlamıştır. Kasta zorlanmaya bağlı hasarın tükenme egzersizinden hemen sonra değil de bir gün sonra en şiddetli düzeye çıkması, IL-6 ve oksidan düzeylerinin de bu seyri takip etmesi, akut yaralanmada bu pro-inflamatuvar faktörlerin bir başka ajan tarafından, büyük olasılıkla da kortizol tarafından baskılandığını ve bir gün sonra, kortizol etkisinin azalması ile inflamasyonun şiddetlendiğini akla getirmektedir.Anahtar Kelimeler: Tüketici egzersiz, Myokinler, Oksidanlar, Kas hasarı
Puberte ve üremenin nöroendokrin kontrolünde kisspeptin, RFRP-3 ve Nesfatin-1'in etkileşimi üzerine deneysel araştırmalar
Araştırmamızda kisspeptin ve nesfatin-1'in dişi sıçanlarda üreme fonksiyonu ve enerji rezervi üzerine etkisinin yanı sıra RF9'un (RFRP3/GnIH antagonisti) ve p234'ün (kisspeptin reseptör (kiss1r) antagonisti) modülatör etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bunun için 21 günlük sütten kesilmiş Spraque-Dawley dişi yavru sıçanlar kullanılmıştır. Hayvanlara intraserebroventriküler (ICV) enjeksiyon için kanüller anestezi altında takıldıktan sonra, 23. günden 60. güne kadar, kisspeptin, kisspeptin+p234, p234, RF9, RF9+p234, nesfatin-1 ve nesfatin-1+p234 günlük ICV olarak enjekte edilmiştir. Kisspeptin, RF9 ve nesfatin-1'in LH salgılanmasını artırdığı, p234'ün tek başına bazal LH düzeyine etki etmediği fakat kisspeptin, RF9 ve nesfatin ile birlikte uygulandığında ise LH düzeyinin anlamlı şekilde düştüğü görüldü. Kisspeptin, RF9 ve nesfatin uygulanan hayvanlarda pubertenin morfolojik işareti olan vajinal açıklığın erken başladığı, p234 ile geciken pubertenin kisspeptin, RF9 ve nesfatin-1 ile kombine edildiği gruplarda ise kontrol grubu ile aynı seviyeye döndüğü tespit edildi. Kisspeptin ve nesfatin gıda alımında azalma ve canlı ağırlık artışını azaltıcı etki oluştururken, RF9'un ise canlı ağırlık artışına etki etmeksizin gıda alımında azalma meydana getirdiği görüldü. Bu veriler, kiss1r antagonisti p234 ile kisspeptinin yanı sıra, ilk kez, GnIH/RFRP-3 antagonisti RF9'un ve kısmen nesfatin-1'in gonadal aks ve enerji rezervinin düzenlenmesiyle ilgili etkilerinin değiştirilebildiğini göstermektedir.
Sıçan Aort'unda kasılma-gevşeme mekanizması üzerine nesfatin-1'in etkileri
Nesfatin-1, son dönemlerde keşfedilen önemli endokrin ve metabolik işlevleri olduğu düşünülen muhtemel yeni bir metabolik hormondur. Bu bilgiler ışığında yapılan çalışmada 4-6 aylık 200-250 gram ağırlığındaki erkek Wistar cinsi sıçanlarda nesfatin-1'in sıçan aort kontraksiyonları üzerindeki olası etkisi araştırılmıştır. Çalışmada sıçan aortuna, 0.1, 1 ve 10 nM dozlarda kümülatif olmayan uygulamalarla nesfatin-1'in izometrik kontraksiyonlar üzerindeki doz bağımlı etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Ayrıca bu uygulamanın sıçan aort dokusundaki değişimde immüno-histokimyasal boyama yöntemiyle histolojik olarak gösterildi. Çalışmanın sonucundanesfatin-1'in farklı dozlarda doz bağımlı olarak sıçan aort kontraksiyonlarını inhibe ettiği ve uygulamanın sıçan aortunda immüno-histokimyasal değişimlere neden olduğu gözlendi. Kasılma ve gevşeme gerilim yüzdeleri açısından 0.1 nM nesfatin uygulanan gurupta istatistiksel olarak herhangi bir farklılık oluşturmaz iken,1 nM ve 10 nM dozlarda ise istatiksel olarak anlamlı faklılıklar ortaya çıktı(p<0.05). 1 ve 10 nM doz uygulamasında aort kontraksiyon ve relaksasyonlarını kasılma ve gevşeme peryodunda istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edildi (p<0.05 ). Çalışma sonucunda elde edilen bulgular nesfatin-1' in doz bağımlı olarak sıçan aort kontraksiyon ve gevşeme protokollerinin her ikisine de inhibisyon yaptığı gözlenmiştir ayrıca nesfatin uygulamasının doz bağımlı bu etkileri histolojik olarak doku düzeyinde de tespit edilmiştir.
Farklı tip antidepresanların dişi sıçanlarda puberte üzerindeki etkileri
Bu tez çalışmasında, farklı antidepresan gruplarında yer alan paroksetin, bupropiyon ve agomelatinin dişi sıçanlarda puberteye geçiş üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca, antidepresanların beslenme davranışı, ağırlık değişimi, serum luteinizan hormon (LH), folikül uyarıcı hormon (FSH), östradiyol ve leptin düzeyleri ve üreme organları üzerindeki etkileri de değerlendirilmiştir. Çalışmada toplam 40 adet Spraque-Dawley cinsi dişi sıçan kullanılmış ve her grupta 10 hayvan olacak şekilde 4 grup oluşturulmuştur (kontrol, paroksetin, bupropiyon ve agomelatin). Postnatal 21. günden 90. güne kadar oral gavaj ile her gün; 3.6 mg/kg paroksetin, 17 mg/kg bupropiyon ve 10 mg/kg agomelatin uygulaması yapılmıştır. Benzer şekilde kontrol grubuna ise serum fizyolojik verilmiştir. Uygulama süresince, tüm gruplarda yer alan sıçanların; pubertenin morfolojik belirteci olan vajinal açılma günleri, günlük olarak tükettikleri yem ve su miktarı ile ağırlık değişimleri belirlenmiştir. Çalışma sonunda, sıçanlardan alınan kan örnekleri ile LH, FSH, östradiyol ve leptin seviyeleri belirlenmiş ve ayrıca hayvanların uterus ve ovaryum dokularının histopatolojik incelemesi yapılmıştır. Paroksetin ve agomelatin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında pubertenin anlamlı bir şekilde daha erken başladığı görülmüştür. Her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, bupropiyon grubunun puberteye giriş günü medyanının kontrol grubuna göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Ayrıca antidepresanların, gıda alımını ve vücut ağırlığını farklı günlerde değiştirdiği görülmüştür. Kontrol grubuna göre, serum LH, FSH ve leptin düzeylerinde anlamlı bir farklılık olmadığı fakat agomelatin grubunda östradiyol düzeyinde anlamlı bir artış olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, antidepresanların uterus ve ovaryum dokularında çeşitli morfolojik değişimlere neden olduğu da görülmüştür. Sonuç olarak, ilk kez bu tez çalışması ile farklı etki mekanizmalarına sahip olan ve antidepresan olarak kullanılan paroksetin, bupropiyon ve agomelatinin kronik uygulamasının dişi sıçanlarda puberteyle birlikte bazı üreme parametrelerini etkileme potansiyeline sahip olduğu görülmüştür.
Antidepresan olarak kullanılan bupropiyon, paroksetin ve agomelatinin erkek sıçanlarda puberteye geçiş üzerindeki etkileri
Yapılan çalışmada selektif serotonin geri alım inhibitörü (SSRI) paroksetin, dopamin-norepinefrin geri alım inhibitörü bupropiyon ve melatonin agonisti agomelatinin erkek sıçanlarda puberteye giriş, üreme parametreleri ve beslenme davranışına olan etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 21 günlük Spraque-Dawley cinsi erkek yavru sıçanlar kullanılmıştır. Hayvanlara post-natal 21.günden 90.güne kadar gastrik gavaj yoluyla paroksetin, bupropiyon ve agomelatin verilmiştir. Uygulama sürecinde, gıda alımı, su tüketimi ve vücut ağırlığında hiçbir grupta kontrol grubuna göre farklılık bulunmadı. Yapılan değerlendirmelerde puberte giriş günü ve giriş ağırlığında kontrol grubuna göre herhangi bir farklılık meydana gelmediği tespit edildi. Serum gonadotropin seviyeleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, FSH seviyelerinde bir değişim meydana gelmediği, LH seviyesinin ise sadece bupropiyon grubunda anlamlı ölçüde arttığı belirlendi. Leptin seviyelerinde uygulama gruplarında kontrole göre bir değişim olmadığı görüldü. Testosteron seviyelerinde ise bupropiyon ve agomelatin gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir artış meydana geldiği tespit edildi. Sperm parametreleri değerlendirildiğinde tüm gruplarda sperm sayısının kontrol grubuna göre anlamlı oranda azaldığı, toplam sperm anomalisinin arttığı, sperm motilitesinin ise sadece bupropiyon grubunda azaldığı belirlendi. Elde edilen sonuçlar, paroksetin bupropiyon ve agomelatinin erkek sıçanlarda puberteye giriş ve beslenme davranışı üzerine etkisinin olmadığını, sperm parametrelerini ise olumsuz yönde etkilediğini göstermiştir. Çalışmamız paroksetin, bupropiyon ve agomelatinin puberteye girişe nasıl etki ettiğine dair yapılan ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır.
Egzersiz zamanının vücut metabolik, kardiyovasküler, endokrin ve oksidan–antioksidan sistemleri üzerine olan etkilerinin antrenmanlı ve sedanterlerde karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Fiziksel aktivite ve düzenli egzersiz çalışması insan sağlığını geliştirmek için önemlidir. Ama egzersiz oksidan ve antioksidan sistem arasındaki dengeyi bozma yoluyla zararlı da olabilmektedir. Optimal egzersiz yoğunluğu ve süresi ile ilgili araştırmacılar arasında fikir birliği olmasına rağmen kardiyopulmoner ve metabolik sistemleri geliştirmek için etkili olan egzersiz zamanı ile ilgili tatmin edici bilgiler ise bulunmamaktadır. Bu çalışmada; başlangıç olarak irisin ve nesfatin-1'i etkileyen enerji düzenleyici sistem yollarında optimal egzersiz zamanı incelenmiştir. Daha sonra günün farklı zamanlarında yapılan egzersize cevapta kalp ve iskelet kasının oksidan-antioksidan sistem arasındaki olası ilişkisinin araştırılmasıyla ilgilenilmiştir. On dört sedanter ve on dört antrenmanlı erkek denek farklı günlerde sabah (8:00-10:00 s), öğlen sonu (14:00-16:00) ve gece (20:00-22:00) gerçekleşen 3 futbol oyununa katılmışlardır. Venöz kan örnekleri (5ml) oyundan önce ve hemen sonra alınmıştır. İrisin, nesfatin-1, NADPH oksidaz (Nikotinamid Adenin Dinükleotid Fosfat Oksidaz), TOS (Total Oksidan Seviye), TAS (Total Antioksidan Seviye) ve glutatyon düzeyleri ELISA (Enzim İşaretli-İmmunosorbent Analiz) yöntemiyle ölçülmüştür. ADMA (Asimetrik Dimetil Arjinin) ve MDA (Malondialdehit) analizi için HPLC; (Yüksek Basınçlı Sıvı Kromatografisi), CK (Kreatin Kinaz) ve CK-MB (Kreatin Kinaz-MB) düzeyini ölçmek için oto analizör kullanılmıştır. Nesfatin-1 sadece gece egzersizinde artarken, irisin her iki gupta da tüm zamanlardaki egzersizlerde önemli oranda artmıştır. Vücudun oksidatif stresini yansıtan NADPH oksidaz, TOS ve MDA düzeyleri 3 oyun boyunca her iki grupta da önemli oranda artmıştır fakat sedanter grupta özellikle de gece egzersizinde çok daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Kardiyovasküler sistemdeki oksidatif stresi yansıtan ADMA, CK ve CK-MB tüm egzersizlerde her iki grupta da artmıştır fakat sedanter grupta yine özellikle gece egzersizinde çok daha fazla artmıştır. Vücut antioksidan sistemi yansıtan TAS tüm oyunlarda her iki grupta da azalmıştır. Diğer bir güçlü antioksidan olan glutatyon sabah ve öğlen sonu oyunlarında her iki grupta da azalmıştır fakat her iki grupta gece egzersizinden sonra önemli oranda artmıştır. İrisin egzersiz ile ilgili hormon iken nesfatin-1 egzersiz ile ilgili bir hormon gibi görünmemektedir ve sadece gece artmıştır. Fakat egzersiz zamanı özellikle de gece egzersizi oksidan-antioksidan sistemler arasındaki dengeyi önemli derecede etkilemektedir. Metabolik ve kardiyovasküler sisteminde zayıflık olan kişilerin eğlence ya da boş zaman aktiviteleri için bile olsa gece egzersiz yapmaktan kaçınmaları önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gece egzersizleri, Oksidatif stres, Egzersiz zamanı, Metabolizma, Kardiyovasküler sistem
Egzersiz sırasında anaerobik eşik ve solunum kompanzasyon parametrelerinin akciğer gaz değişim performansları üzerine etkilerinin belirlenmesi
Artan yüke karşı yapılan egzersiz testi aerobik fitnes değerlendirilmesinde sıklıkla kullanılmaktadır. Aerobik-anaerobik metabolizma değişim bölgesini tanımlayan anaerobik eşik (AE) ve egzersiz hiperventilasyonun başladığı nokta olan solunum kompanzasyon noktası (SKN) bireylerin solunum (VE), O2 alımı (VO2) ve CO2 atılımı (VCO2) gibi sistem fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılan iki önemli kriterdir. Artan yüke karşı yapılan egzersiz testi sırasında VE/VO2 ve VE/VCO2 arasındaki ilişki ventilasyon, perfüzyon ve solunumun etkinliği ile ilgili önemli prognostik bilgi sağlamaktadır. Bu çalışmada optimal solunum etkinliğini belirlemek için artan yüke karşı yapılan egzersiz testleri ve sabit yük egzersiz testleri sırasındaki VE ile VO2 ve VE ile VCO2 arasındaki ilişki karşılaştırmalı olarak incelendi. Toplam 11 erkek denek elektromanyetik bisiklet ergometre ile artan yükse karşı yapılan egzersiz testine (15 Wdk) katılarak AE, SKN ve maksimal egzersiz kapasiteleri belirlendi. Bundan sonra her denek iş gücü AE nin %25 altı (W<%25AE), AE de (WAE) ve SKN'de olmak üzere 3 tane sabit yük egzersiz testine katıldılar. Egzersiz sırasında solunum ve gaz değişim parametreleri solunumdan solunuma gaz analizörü ile ölçüldü. AE V-slope metodu ile ölçüldü. Artan yüke karşı yapılan egzersiz testi sırasında en düşük VE/VO2 (26.2±0.9) ve VE/VCO2 (25.7±0.8) değerleri AE de bulundu. Buna karşılık sabit yük egzersiz testlerinde VE/VO2 değerleri 26.4±0.7 (W<%25AE) 29.1±0.9 (WAE ) 30.8±1.2 (WSKN) ve VE/VCO2 değerleri 27.3±0.5 (W<%25AE) 29.2±0.8 (WAE) 31.8±1.2 (WSKN) sistematik olarak yüksek bulundular. Fakat sabit yük testlerinin ilk 4 dakikası içinde en düşük VE/VO2 (21.5±0.7, 23.3±0.9 ve 22.2±1.0) ve VE/VCO2 (25.1±0.5, 25.0±0.5 ve 25.4±0.7) değerleri artan yüke karşı yapılan test ile benzer bulundular. Sonuç olarak VE/VO2 ve VE/VCO2 maksimal efor sarf edilmeden kolaylıkla sabit yük egzersiz testi ile de ölçülebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Anaerobik Eşik, Solunum Kompanzasyon Noktası, Aerobik Fitnes, Egzersiz Testi
Nesfatin-1'in sıçan duyusal nöronlarında kalsiyum sinyalleşmesi üzerine etkisi
Nesfatin-1; son yıllarda keşfedilen, nükleobindin 2 (NUCB2) 'nin postranslasyonel işlenmesinden elde edilen anoreksijenik hipotalamik bir polipeptittir. Birçok çalışma nesfatin-1'in, enerji metabolizmasına ek olarak ağrı sinyalleri de dahil olmak üzere somatosensorial ve visseral transmisyonda rol aldığını göstermektedir. Bu çalışmanın amacı; neonatal sıçanların kültüre edilmiş dorsal kök gangliyon nöronlarında (DKG) nesfatin-1 'in intrasellüler kalsiyum seviyeleri ([Ca+2]i) üzerine etkilerini araştırarak, periferal nöronal sinyallerin iletiminde olası rolünü keşfetmektir. Nesfatin-1'in DKG nöronlarında [Ca+2]i üzerine etkileri in vitro kalsiyum görüntüleme sistemi kullanılarak araştırıldı. DKG nöronları; 1-2 günlük neonatal Wistar sıçanlarından alınan ganglionların enzimatik ve mekanik ayrıştırma işlemini takiben primer kültürde yetiştirildi. Bu tez çalışması ile fura-2 bazlı kalsiyum görüntüleme sistemi tekniği kullanılarak, nesfatin-1 'in [Ca+2]i üzerine etkileri ve protein kinaz C (PKC) aracılı yolağının rolü incelendi. Nesfatin-1 kültüre DKG nöronlarında [Ca+2]i'i artırdı. Hücreler nesfatin-1 uygulaması öncesinde pertussis toksin ile muamele edildiğinde [Ca+2]i meydana gelen artış ortadan kalktı. Protein kinaz C inhibitörü chelerythrine chloride, nesfatin-1 ile indüklenmiş [Ca+2]i daki artışı baskılamıştır. Bu tez çalışmasının sonuçları; nesfatin-1'in kültüre edilmiş DKG nöronlarında protein kinaz C aktivasyonuna bağlı olarak, G-protein bağlantılı reseptör ile etkileştiğini ve bu sayede [Ca+2]i artışına sebep olduğunu göstermektedir.
Anaerobik eşikteki iş gücünde yapılan egzersizin irisin, nesfatin-1 ve oksidatif stres üzerine olan etkilerinin belirlenmesi
ÖZET Fiziksel aktivite ve düzenli egzersiz enerji-metabolizma dengesi ve oksidatif stress üzerindeki düzenleyici etkileri aracılığı ile insan sağlığı açısından öneme sahiptir. Bu çalışmada; akut aerobik egzersizin enerji ile ilgili hormonlar olan irisin ve nesfatin-1'e ve oksidan-antioksidan sistemler üzerine etkileri antrenmanlı ve sedanter deneklerde karşılaştırılmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Toplam 28 (n=14 antemanlı, n=14 sedanter) erkek denek saat 08:00 ve 10:00 arasında 45 dk lık aerobik koşu egzersizine katıldılar. Venöz kan örnekleri (5 ml) başlangıç ve testin sonunda alındılar. İrisin, nesfatin-1, glutatyon düzeyleri Enzim İşaretli-İmmunosorbent Analiz (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA) ve Malondialdehit (MDA) analizi Yüksek Basınçlı Sıvı Kromatografisi (HPLC) ile yapıldı. Akut aerobik egzersiz sonunda nesfatin-1 seviyesinde her iki grupta da anlamlı değişme olmadı. İrisin seviyesi ise her iki gruptaki tüm deneklerde artış gösterdi. Oksidatif stres düzeyi göstergesi olan ADMA ve MDA akut aerobik egzersiz sonunda her iki grupta da önemli oranda artış göstermiştir. Antioksidan göstergesi olan glutatyon ise her iki grupta da azalmıştır. Nesfatin-1 egzersizle ilgili hormon değildir fakat irisinin egzersiz ile alakalı hormondur. Ayrıca oksidan-antioksidan sistemlerin dengesi akut aerobik egzersiz ile önemli derecede etkilemektedir. Bu etkilenme sedanter deneklerde daha yüksek olarak görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Akut aerobik egzersiz, Metabolizma, Oksidatif stres, İrisin, Nesfatin-1.
Sıçanlarda ginkgo biloba'nın epileptiform aktivite ve davranışa etkileri
Ginkgo biloba'nın standardize yaprak ekstresi olan EGb 761, özellikle bilişsel performansın artırılması başta olmak üzere bazı modern tıp ve ayrıca tamamlayıcı tıp uygulamalarında yoğun olarak kullanılmaktadır. Sunulan çalışmada, EGb 761'in erkek Wistar sıçanlarda pikrotoksin (PTX) ile oluşturulan deneysel epilepsi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında 6 deney grubuna ayrılan Wistar sıçanlara 14 gün boyunca serum fizyolojik, 50, 100, 200 mg/kg EGb 761, 300 mg/kg sodyum valproat veya 100 mg/kg topiramat uygulandı. PTX (10 μg, i.c.v.) ile oluşturulan epileptiform aktivite elektrofizyolojik yöntem ile izlendi ve kaydedildi. Elde edilen bulgulara göre 200 mg/kg EGb 761 uygulaması PTX ile oluşturulan epileptiform aktivitenin spike frekansını anlamlı düzeyde artırdı (p=0.032). Ayrıca EGb 761 uygulamasının doza bağlı olarak spike amplitüdünü artırdığı ve epileptiform aktivitenin latensini azalttığı saptanmakla birlikte bu etkilerin istatistiksel açıdan anlamlı olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak Ginkgo biloba özütü EGb 761, PTX ile oluşturulan epileptiform aktiviteyi artırmaktadır. Bu nedenle Ginkgo biloba'nın nöronal ekstabilite ve epilepsi üzerindeki etkisinin farklı deneysel modeller ve moleküler teknikler kullanılarak daha ayrıntılı olarak araştırılması önerilmektedir.
Epilepside ağrı duyarlılığının genetik absans epilepsili sıçanlar kullanılarak in-vivo ve in-vitro incelenmesi
Epilepsiyi karakterize eden spontan nöbetleri oluşturan fizyopatolojik süreç nöronların uyarılabilme eşiğindeki çoğu kez nedeni bilinmeyen düşmedir. Ancak nöronları aniden anormal aşırı elektirksel deşarja yönelten patofizyolojik mekanizmalar halen net olarak anlaşılamamıştır. İnteriktal dönemde sakin görülen bu nöronların aslında normal nöronlardan farklı olması akla uygun görünmektedir. Epilepsilerin sıklıkla birlikte bulunduğu komorbid durum başağrıları ve ağrılı sendromlardır. Bu komorbiditenin sebebi ise henüz bilinmemektedir. Diğer taraftan epilepside interiktal dönemde ağrıya duyarlılık konusunda bilimsel bir araştırma olmadığı görülmektedir. Eğer epilepsili hayvanlarda kontrollerine oranla fizyolojik ağrı algılanmasında farklılıklar saptanırsa, interiktal dönemde sakin gözüken kortiko-talamik ağlarda aslında canlının bazı fizyolojik yanıtlarının normalden sapmasına yol açan bir değişimin de olduğu öne sürülebilecektir. Bu doktora tezinde genetic absans epilepsili sıçanlar kullanılarak epilepside interiktal ağrı eşiğinin kontrolleri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Deneyler için 2 grup oluşturulmuştur. Bağımsız grupta 8 adet erkek epilepsi gelişmiş 8 aylık WAG/Rij sıçanın ağrı eşik değerleri, 8 adet yaş ve cins aynı olan epilepsisi olmayan Wistar sıçanlarınki ile karşılaştırılmıştır. Bağımlı grupta ise deneylere sıçanlar epilepsi gelişmeden once 2 aylıklarken başlanıp, aynı hayvanlarda epilepsi geliştikten sonraki dönemde (8 aylık) ölçümler tekrarlanmıştır. Bağımlı grupta 12 adet erkek WAG/Rij ve 11 adet yaş ve cins aynı olan kontrol Wistar sıçanlar kullanılmıştır. Tüm sıçanlara genel anestezi sonrası stereotaksik cihaz ile epidural olarak 2 adet aktif tripolar EEG elektrodu sol hemisfer frontal ve pariyetal kortekslere ve referans elektrod ise orta hat serebellumun üzerine yerleştirilerek en az 10 gün iyileşmeleri beklendikten sonra interiktal ağrı eşiği ölçümleri yapılmıştır. Ağrı eşiği değerleri uyanık hareketli sıçanlarda senkronize video-EEG monitorizasyon sistemi kullanılarak interiktal evre belirlenerek ölçülmüştür. Ağrı eşiği ölçümü ise in vivo termal plantar analjezimetre ile yapılmıştır. Sağ ve sol arka ayaklardan, en az 15 dk aralıklı 2 şer kez alınan eşik değerlerinin ortalamaları alınarak ağrı eşiği latansları belirlenmiştir. WAG Rij ve Wistar sıçanlar arasında ağrı duyarlılığı arasındaki olası farka, peripheral nosiseptörlerin olası katkısını irdelemek üzere dorsal kök gangliyon (DKG) nöronları, enzimatik işlem ve mekanik uygulamalarla ayrıştırılarak cam lamellere ekilerek ve kalsiyuma duyarlı flüoresan boya olan fura-2 AM (1 uM) ile yüklenerek bakılmıştır. Her bir nöronun hücre içi kalsiyum yanıtları oransal esaslı standart flüoresan kalsiyum görüntüleme tekniği ile hesaplanmıştır. Kalsiyum yanıtları membran depolarizasyonu (hücre dışına 30 mM KCl ekleyerek) ile uyarılmıştır. Bağımsız gruplardaki latans değerleri, 8 aylık epilepsili sıçanların interiktal ağrı eşiğinin kontrollerine oranla anlamlı düzeyde düşük olduğunu göstermiştir [sırası ile 3, 0 ve 4, 5 sn (P=0,001)]. Bağımlı gruplarda ağrı eşiği değerleri, sıçanlar hem epilepsinin henüz gelişmediği 2 aylıklarken [sırası ile epilepside ve kontrolde, 2,7 ve 3,1 sn (P=0,036) ] hem de epilepsi geliştikten sonra 8 aylıklarken [sırası ile epilepside ve kontrolde, 2,8 ve 3,9 sn (P=0.00014)] epilepsisiz kontrollerine oranla anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. KCl ile membrane depolarizasyonu hücre içi serbest kalsiyum düzeyinde anlamlı artışa yol açmış ancak, Wistar ve WAG/Rij sıçanlardan izole edilen DKG hücrelerinin membrane depolarizasyonuna cevaben bu kalsiyum artışları arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Bu bulgular genetik absans epilepsili sıçanların nöbetsiz dönemde ağrıya karşı aşırı uyarılabilir olduklarını ve aşırı uyarılabilirliğin DKG düzeyinde olmadığını göstermesi açısından önemli görülmektedir.
Genç sedanter bireylerde tip 1 lif oranı yüksek kaslara yönelik yapılan ilerleyici dirençli egzersizin aerobik kapasiteye etkisinin incelenmesi
Aerobik kapasite bireylerin fiziksel uygunluk düzeyini hem belirleyen hem de sınırlayan önemli bir kriterdir. Aerobik egzersizler bu kapasitenin gelişimi için önemli bir anahtar olmakla birlikte bu egzersizlerin uygulanması her birey için her zaman mümkün olmamaktadır. Bu çalışmada aerobik egzersizlere bir alternatif olarak, tip 1 lif içeriği en yüksek olan ve oksidatif özellik gösteren beş farklı kasa yönelik yapılan ilerleyici dirençli egzersiz programının genç sedanter bireylerde aerobik kapasiteye etkisi incelenmiştir. Araştırma uluslararası fiziksel aktivite anketi (UFAA) skoruna göre sedanter oldukları belirlenen 36 gönüllü ile gerçekleştirildi. Antropometrik ölçüm ve bioempedans yöntemi ile vücut kitle indeksi ve yağsız vücut ağırlığı gibi veriler elde edildi. Aerobik kapasitenin belirlenmesi için kardiyopulmoner egzersiz testi uygulanarak, VO2 maks ve anaerobik eşik zamanı ölçüldü, ayrıca solunum yedeği gibi bazı ilişkili parametreler saptandı. Altı hafta süren bu araştırmada gönüllüler üç gruba ayrılarak, birinci gruba beş kasa (soleus, tibialis anterior, biceps femoris, adduktor magnus ve vastus medialis) yönelik ilerleyici dirençli egzersiz programı, diğerine maksimal kalp hızının %65-75'inde yürüyüş egzersizi yaptırıldı. Kontrol grubu ise herhangi bir egzersiz yapmadı. Tip 1 lif ağırlıklı kaslara yönelik ilerleyici dirençli egzersiz ile VO2 maks'da, aynı süreli yürüyüş egzersizi yapan gruba ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde artış tespit edildi. (p=0.032, p=0.02). Solunum yedeği ilerleyici dirençli egzersiz grubunda başlangıçta %51.5 iken %38.7'ye düştü. Anaerobik eşik zamanı dirençli egzersiz grubunda 12:31±03:56 dk iken 13:45±03:00 dk oldu. Ancak yürüyüş grubu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılık tespit edilemedi (p=0.561, p=0.194). Bu bulgular bu egzersiz protokolünün yürüyüş, yüzme gibi aerobik egzersizleri yapamayan bireylerde faydalı olabileceğini düşündürmektedir.
Ratlarda; düşük, orta ve yüksek derecede gürültünün stres parametreleri ve sperm kalitesindeki değişiklikler üzerine etkisi
Bu çalışma gürültünün hangi düzeyinin oksidatif strese neden olduğunu ortaya koymak ve gürültünün oluşturacağı oksidatif stresin sperm kalitesine ne derece etkisi olduğu araştırmak için yapılmıştır. Çalışmada her grupta 7 olmak üzere 28 adet Wistar-Albino ırkı 2,5-3 aylık erkek ratlar kullanılmıştır. 1. Grup boş düzenekte bekletilen kontrol grubudur. 2. Grup 8.000 ile 32,000 hertz frekansta ve şiddeti 60 dB olan düşük seviyede gürültüye maruz bırakılan gruptur. 3. Grup 8.000 ile 32,000 hertz frekansta ve şiddeti 80 dB olan orta seviyede gürültüye maruz bırakılan gruptur. 4. Grup 8.000 ile 32,000 hertz frekansta ve şiddeti 100 dB olan yüksek seviyede gürültüye maruz bırakılan gruptur. Hayvanlar sese 60 gün boyunca akşam 7'den sabah 7'ye kadar 12 saat maruz bırakılmıştır. 60 gün sonunda kan ve sperma örnekleri alınarak incelenmiştir. Kan örnekleri santrifüj edildikten sonra, elde edilecek hemolizatta lipid peroksidasyon göstergesi olan MDA antioksidan enzimlerinden GSH, GSH-Px ve katalaz enzimleri ölçülmüştür. Sperma örneklerinde motilite, yoğunluk ve anarmol spermatazon oranları tespit edilmiştir. Yüksek derecede gürültü sonucunda lipid peroksidasyonunun göstergesi olan MDA düzeyinin artması, CAT düzeyleri ile GSH-Px aktivitesinin artmış olması oksidatif stres oluştuğunu göstermektedir. Düşük ve orta derecede gürültü sonucunda da CAT düzeyleri ile GSH-Px aktivitesi artmaktadır. Sonuç olarak özellikle yüksek derecede gürültü uygulaması ile oluşan oksidatif stres, başta lipid peroksidasyonu olmak üzere hücre düzeyinde çeşitli hasarlara neden olabileceği kanısını taşımaktayız. Gürültü sonucu oluşan oksidatif stresin sperm kalitesi üzerine etkisine bakıldığında, çalışmamızda orta ve yüksek derecede gürültüye maruz kalan sıçanların anormal spermatozoon oranı artmaktadır. Bu da sperm kalitesinin düştüğünü göstermektedir.
Büyüme faktörleri ve düşük molekül ağırlıklı heparinlerin anjiyogenez üzerine kısa-orta-uzun dönem etkilerinin civciv koryoallantoik membran yöntemi ile araştırılması
Anjiyogenez, daha önce varolanın dışında yeni kapillerin oluşumudur. Anjiyogenezde vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) endotelyal hücrelerin, epidermal büyüme faktörü (EGF) ise epidermal hücrelerin aktivasyonu, migrasyonu ve proliferasyonuna yol açar. Düşük molekül ağırlıklı heparinler (DMAH) anjiyogenez büyüme faktörlerini (VEGF), bazik fibroblast büyüme faktörü (bFGF) ve onların inhibitörlerinin sentezini düzenleyerek etki ederler. Civciv koryoallantoik membran (CAM) embriyonik koryon ve allantoinden oluşan, ekstraembriyonik bir membrandır. Yumurta fertilizasyonunun dördüncü gününde oluşmaya başlar anjiyogenez ve antianjiyogenez çalışmalarında kullanılmaktadır. Bu çalışmada DMAH'lerden tinzaparin, enoksaparin ve bemiparin'in anjiyogenik ve antianjiyogenik etkilerinin araştırılmasını amaç edinmiştir ve CAM yöntemi kullanılmıştır. Çalışma altı gruptan oluşmakta ve her grupta yedi fertilize yumurta bulunmaktadır. Kontrol grubu agaroz, VEGF inhibitörü bevacizumab ve EGF inhibitörü setuksimab, DMAH ise bemiparin, enoksaparin ve tinzaparinden oluşmaktadır. Grupların değerlendirmesi, topikal uygulama sonrası 0-12-24-36. saatler olmak üzere kısa, orta, uzun dönemlerde damar uzunluk ve kavşaklarının değişimine bakılmıştır. Damar uzunluk ve kavşaklarının hesaplanması Angioquant ve İmageJ programları ile gerçekleştirilmiştir. Damar uzunluk değişimi grup karşılaştırmalarında ilaç uygulamasından 12 saat sonra enoksaparin, agaroza p=0.029, bemiparine p=0.035 ve setuksimaba p=0.047 ile anlamlı fark göstermiştir. Agaroz ve ilaç karşılaştırması sonucu 36 saat sonra bevacizumab p=0.015, setuksimab p=0.035 ve enoksaparin p=0.002 ile istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Damar kavşak değişim manuel analizi sonucu enoksaparin ilaç uygulamasından 12 saat sonra p=0.025 ve 36 saat sonra p=0.04 ile agaroz grubuna oranla anlamlı farklılık göstermiştir. Bu çalışmanın sonucunda DMAH'lerin antianjiyogenik etkinliğinin olabileceği, antianjiyogenik etkinin molekül ağırlığının büyüklüğü ile bir bağlantı kurulamayacağı, ayrıca CAM modelinde antianjiyogenik etki ilaç uygulamasından 36 saat sonra daha sağlıklı sonuçlara ulaşılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Diyabetik nöropati ve egzersiz: Diyabetik nöropatik ağrıya irisinin etkileri üzerine deneysel inceleme
Periferik nöropati, periferal sinir sisteminde hasarlanmayla karakterize nörodejeneratif bir durumdur. Yaygın nedenlerinden biri diabetes mellitus olan bu duruma, ilerleyen süreçte nöropatik ağrı sıklıkla eşlik eder. Nöropatik ağrının mevcut tedavi seçeneklerinin yetersiz etkinlikleri ve belirgin yan etkileri, daha etkin ve güvenli tedavi seçenekleri geliştirmek için ağrıyı kontrol eden endojen mekanizmaların irdelenmesini ve etkinliğinden yararlanılma olasılığını cazip fikir ve hedef haline getirmiştir. Egzersizin nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde etkili olabileceği ileri sürülmektedir ancak etki mekanizması bilinmemektedir. Egzersize bağlı olarak salınan ve egzersiz hormonu olarak tanımlanan irisinin egzersizin sağlık üzerinde faydalı etkilerine aracılık etme potansiyeli düşünülmekle birlikte, nöropatik ağrı üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu tez çalışmasının amacı, irisinin nöropatik ağrı üzerine olası etkilerini irdelemektir. Bu amaçla egzersiz yoluyla endojen irisin salıverilmesinin tetiklenmesine ilave olarak, eksojen uygulanan irisinin diyabetik nöropatik ağrı üzerine etkilerinin davranışsal ağrı modelinde incelenmesi hedeflenmiştir. Ayrıca, egzersiz/irisinin periferal duyusal nöronlarda "hücresel ağrı sinyalleşmesi" üzerine etkisi, acı biberin etken maddesi kapsaisin ile uyarı yapılarak irdelenmiştir. Araştırma için 60 adet Spraque Dawley cinsi erişkin erkek sıçan; kontrol, egzersiz (düşük ve yüksek şiddet egzersiz), diyabet, diyabet + düşük şiddetli egzersiz, diyabet + yüksek şiddetli egzersiz şeklinde gruplandırıldı. Streptozotosin ile diyabet indüklenmesinden sonra, egzersiz grubundaki hayvanlara 8 hafta boyunca haftada 5 gün süre ile düşük (0.5 km/s 30 dk) ve yüksek şiddetli (1 km/s 60 dk) egzersiz yaptırıldı. Termal ve mekanik ağrı eşikleri 0., 4., 6. ve 8. haftalarda ölçüldü. Egzersiz gruplarının 4. ve 8. haftada, kontrol ve diyabet gruplarının ise 8. hafta sonunda serum irisin seviyeleri ölçüldü. Diyabetli grupta termal ve mekanik ağrı latansının uzadığı saptandı. Egzersiz yapan gruptaki sıçanlarda termal ağrı latansları 8. haftanın sonunda diyabetli gruba göre anlamlı düzeyde düştüğü belirlendi (p <0.05). Diyabetli hayvanların mekanik ağrı eşikleri ise 6. haftadan itibaren hem düşük hem de yüksek şiddetli egzersiz gruplarında normale dönmeye başladı. Termal ve mekanik ağrı eşikleri üzerine egzersiz şiddetinin etkileri arasında anlamlı bir fark yoktu. İrisin seviyesinin diyabetli grupta anlamlı derecede düştüğü; egzersiz yapan gruplarda ise yükseldiği tespit edildi. Serum irisin seviyesinin, yüksek şiddetli egzersiz grubunda düşük şiddetli gruba göre sadece 4. haftada anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu tespit edildi. Diyabetli gruplara 1, 10 ve 20 µg/kg, kontrol grubuna 10 µg/kg irisin intraperitonal uygulanarak 0, 15, 30, 60 ve 90. dakikalarda termal ağrı eşikleri ölçüldü. Eksojen irisin uygulamasına cevaben, kontrol grubunda ağrı eşikleri değişmezken, tüm dozlarda 60. dakikada ağrı latansının eksojen irisin uygulaması sonucu diyabetli gruba göre azaldığı görüldü. Sonuç olarak, egzersizle salınması tetiklenen irisinin mevcut deneysel modelde diyabetik nöropatik ağrı gelişimini önleyemediği ancak ilerleyen sürede nöropatik ağrı latansını normale doğru döndürdüğü tespit edildi. Periferal duyusal nöronlarda kalsiyum sinyalleşme verileri, irisinin periferal ağrı duyarlılığını etkilemediğini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: Diyabet, Egzersiz, İrisin, Kalsiyum, Nörodejenerasyon, Nöropatik Ağrı
Melatoninin diabetik sıçanlarda depresyon benzeri davranış ve AGE düzeylerine etkisi
Diyabette depresyon ve anksiyete gibi nöropsikiyatrik hastalıklar sıklıkla gözlenmektedir. Çeşitli çalışmalarda depresyon ve anskiyete ile ilişkili beyin alanları olan hipokampüs ve prefrontal korteks (PFC)'de advanced glycation end product (AGE) düzeylerinin arttığı gösterilmiştir. Amacımız diyabetik sıçanlarda antioksidan ve antiinflamatuar etkileri bilinen melatoninin anksiyete ve depresyon benzeri davranış ile hipokampüs ve PFC'de AGE ve S100 kalsiyum bağlayıcı protein B (S100B) düzeyleri üzerine etkisini incelemektir. Çalışmamızda 36 adet erkek Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı ve streptozotosin (STZ) (60 mg / kg) ile diyabet oluşturulduktan sonra 4 hafta süre ile melatonin (10mg/kg) uygulandı. Hayvanlar; 1) diyabet+melatonin uygulanan grup (n:10), 2) diyabetik kontrol (n:10), 3) normoglisemik kontrol (n:8), 4) normoglisemik+ melatonin uygulanan grup (n:8) olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplara, elevated plus maze (EPM) testi ve zorlu yüzme testi (FST) uygulanarak anksiyete ve depresyon benzeri davranışları test edildi. AGE ve S100B düzeyleri alınan hipokampüs ve PFC örneklerinden ELISA ile ölçüldü. Gruplar arasındaki farklar Kruskal-Wallis ile, ardından post-hoc Bonferroni testi ile gruplar içindeki farklar değerlendirildi. Davranış testlerinin sonuçlarına göre diyabetik sıçanlarda anksiyete ve depresyon benzeri davranışların arttığı fakat melatonin uygulanan diyabetik sıçanlarda her iki davranışın da azaldığı görülmüştür. Çalışmamızda diyabetle PFC'de ve hipokampüste AGE düzeylerinin arttığı, S100B içeriğinin ise azaldığı görülmüştür. Diyabette melatonin uygulaması ile bu alanlardaki AGE düzeylerini azalttığı ve S100B seviyelerinin ise korunduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, diyabet ile ilgili davranış değişiklikleri melatonin ile engellenebilmiştir. Melatoninin antidepresan ve anksiyolitik etkilerini beyin dokularında AGE düzeylerini düşürerek ve S100B düzeylerini koruyarak oluşturduğu ilk kez çalışmamızda gösterildi.
Deneysel hiperhomosisteinemi oluşturulmuş sıçanlarda nar (Punica granatum L.) çiçeğinin plazma ve beyin dokularında oksidan sistemler üzerindeki etkilerinin araştırılması
Hiperhomosisteinemi (hHcy), serbest radikal üretimi ve reaktif gliozis gibi beyin hasarı durumları için önemli bir risk faktörüdür. Punica granatum L. (Narçiçeği) ise güçlü bir antioksidan olarak bilinmektedir. Bu çalışmada, kronik hHcy oluşturulan ratlarda homosisteinin oksidan-antioksidan sistemler ve reaktif gliozis üzerindeki etkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca NÇ'nin hHcy ile indüklenmiş oksidatif strese karşı muhtemel koruyucu etkinliği belirlenmiştir.Çalışmada toplam 21 adet yetişkin Wistar cinsi erkek rat kullanılmıştır. Kontrol grubundaki hayvanlar (n=7) 6 hafta boyunca sadece normal rat yemiyle beslenmiştir. 2. gruba (n=7) 6 hafta boyunca normal beslenmelerine ilaveten içme sularına 1,5 g/kg/gün dozda L-metiyonin katılarak kronik hHcy oluşturulmuştur. 3. gruba ise (n=7) aynı yolla hHcy oluşturularak 500 mg/kg/gün dozda NÇ ekstresi, pellet halindeki standart yem içinde verilmiştir. Altı haftalık deney periyodunun sonunda tüm ratlar dekapite edilerek kan örnekleri ve beyin dokuları elde edilmiştir.hHcy grubunda lipid peroksidasyon göstergesi olan parametreler artarken, NÇ uygulanmasının bu parametreleri anlamlı şekilde düşürdüğü gözlenmiştir. hHcy'nin beyindeki reaktif gliozis göstergeleri olan glial fibriler asidik protein ile S100 proteini düzeylerini ve nöron spesifik enolaz aktivitesini artırdığı, NÇ'nin ise bu artışları önlediği belirlenmiştir.Sonuç olarak NÇ'nin beyin dokularında hHcy'nin yol açtığı lipid peroksidasyonu azalttığı, antioksidan aktiviteyi artırdığı ve reaktif gliozisi engellediği ortaya konmuştur. Bu sonuçlara dayanarak NÇ'nin rat beyin dokularında nöroprotektif etkilere sahip olduğu ifade edilebilir.Anahtar Kelimeler: Hiperhomosisteinemi, narçiçeği, oksidan-antioksidan sistemler, reaktif gliozis, rat.
Farklı hücre kültürlerinde gadolinyum ve gadolinyum şelatlarının hücre içi kalsiyum üzerine etkisinin araştırılması
Gadolinyum (Gd+3) canlılarda eser miktarlarda bulunan, metabolik rolü bilinmeyen ve kalsiyum kanallarını inhibe ettiği gösterilmiş nadir bir toprak metaldir. Organik ligand moleküllerinin Gd+3 etrafında bir kompleks oluşturduğu bir şelasyon süreci ile Gadolinyum'lu MR Kontrast Ajanları (GMRKA) oluşturulur. GMRKA'ların metabolik koşullarda gadolinyum iyonlarını serbestleyerek ayrıştığı hipotezi nedeniyle farklı sinir doku hücre kültürlerinde serbest gadolinyum ve GMRKA'ların hücre içi kalsiyumu üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmada sıçan dorsal kök gangliyon (DKG) ve trigeminal gangliyon (TG) hücreleri ile GT1 7 (ölümsüz GnRH nöronları) hücreleri kullanıldı. Hücre içi kalsiyum sinyalleri DKG ile TG hücrelerinde KCl+ ve GT1 7 hücrelerinde melatonin ile non spesifik depolarizasyonla hücreler uyarılmaya çalışıldı ve indüklenen kalsiyum sinyalleri üzerine gadolinyum ve GMRKA'ların etkileri incelendi. GMRKA'lar ve moleküler gadolinyum 0,1 mmol/kg ortam konsantrasyonu oluşturulacak şekilde aynı pH ve sıcaklık değerlerinde hazırlanılarak kalsiyuma duyarlı floresan boya Fura 2 AM ile boyanmış hücre kültürlerine uygulanarak değerlendirme yapıldı.Sıçan DKG ve TG nöron kültürlerinde hücre dışına uygulanan Gd+3 ve gadodiamid hücre içi bazal kalsiyum düzeylerinde Gd+3 daha fazla olmak üzere anlamlı azalma meydana getirirken meglumin gadoterat anlamlı bir etki göstermedi. Gd+3'nin etkisi geri dönüşümsüz iken gadodiamid ile geri dönüşüm tama yakın idi. GT1 7 hücre kültürlerinde Gd+3 ve gadodiamid DKG ve TG'lerdekine benzer etki gösterirken meglumin gadoterat da Gd+3 ve gadodiamid ile karşılaştırılamayacak derecede hafif formda olmakla birlikte gadodiamid benzeri etki göstermiştir.Sonuç olarak, bazı gadolinyum şelatlarının gadolinyumu fizyolojik şartlarda serbestleyip hücre içi kalsiyum düzeylerini değiştirerek dokulardaki muhtemel toksik etkilerinin oluşmasına sebep olabileceği kanısına varılmıştır.
Fare kohlear çekirdekteki bazı nöronların elektrofizyolojik özellikleri ve bu nöronlardakiTRPM2 katyon kanalı üzerine çalışma
Kohlear çekirdek nöronları, farklı anatomik ve fiziksel özelliklere sahip nöronları olan, işitsel bilgileri çeşitli yönleriyle ayıklayarak üst merkezlere ileten birimdir. Bu çalışmada 16 günlük Balb C farelerin beyin kesitlerinden ventral kohlear çekirdeğinde bulunan bushy ve stellate nöronlarının aktif ve pasif zar özelliklerini belirlenmesi ve TRPM2 katyon kanalının elektrofizyolojik olarak karakterizasyonu amaçlanmıştır. TRPM2 transient reseptör potansiyel melastatin ailesine ait Ca+2 iyonuna geçirgen bir katyon kanalı olup, oksidatif stres ürünleriyle aktive olurlar.Stellate nöronu sürekli bir ateşleme desenine sahiptir, pasif zar özellikleri sırasıyla; membran potansiyeli -64,5 ± 3,37 mV, input direnci 231 ± 116 M?, zaman sabiti 6,17 ± 4,1 ms ve kapasitans 0,27 ± 0,14 µF/cm2 olarak bulunmuştur.Bushy nöronu tek bir ateşleme desenine sahiptir, pasif zar özellikleri sırasıyla; membran potansiyeli -63,6 ± 5,54 mV, input direnci 308 ± 185 M?, zaman sabiti 4,6 ± 3,3 ms ve kapasitans 0,17 ± 0,05 µF/cm2 olarak bulunmuştur.Stellate ve bushy nöronlarına TRPM2 katyon kanal agonisti olan hidrojen peroksit uygulaması sonrasında, bushy nöronunda 14 ± 2,06 mV hiperpolarize edici bir etki gözlenirken stellate nöronunda 21 ± 6,35 mV'luk hiperpolarize edici bir etki gözlenmiştir.Stellate ve bushy nöronlarına TRPM2 katyon kanal antagonisti olan katalaz uygulaması sonrasında, bushy nöronunda 4 ± 1,14 mV'luk depolarize edici bir etki, stellate nöronunda ise 9 ± 3,4 mV'luk depolarize edici bir etki gözlenmiştir.Sonuç olarak bu çalışmada kohlear çekirdekteki stellate ve bushy nöronlarının pasif ve aktif zar özellikleri belirlendi. Ancak kullanmış olduğumuz agonist ve antagonistler ile TRPM2 katyon kanalı elektrofizyolojik olarak karakterize edilememiştir.
Apelinin sıçanlarda gebelik ve doğum sürecindeki muhtemel rolünün araştırılması
ÖZETApelin, endokrin ve metabolik işlevlerde önemli fizyolojik etkilere sahiptir. Bu çalışmada gebelik ve laktasyon dönemlerindeki sıçanlarda plazma apelin düzeyleri ve gebe sıçan miyometriyumunda apelinin kontraksiyonlar üzerindeki etkisi araştırılmıştır.Çalışmada kontrol (diöstrus dönemi), gebelin 12., 18. ve 28. günüyle laktasyonun 2. ve 10 günündeki sıçanlarda plazma apelin konsantrasyonları ELISA yöntemiyle belirlendi. Ayrıca, gebeliğin 21. günündeki sıçan uterusunda, apelinin 0.01, 0.1, 1 ve 10 M dozlarının izometrik kontraksiyonlar üzerindeki etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Kalsiyumsuz ortamda ve protein kinaz C inhibitörüyle önmuamele edilmiş şartlarda apelinin uterus kontraksiyonlarını indükleyip indüklemediği araştırıldı.Plazma apelin düzeyleri diöstrusta ve gebeliğin 12., 18. ve 21. günlerinde sırasıyla 120.2±10.9 ng/ml,101.9±14.5 ng/ml, 151.1±31.7 ng/ml ve 235.8±46.5 ng/ml olarak belirlenirken, laktasyonun 2. ve 10. günlerinde 111.4±19.2 ng/ml ve 143.3±13.2 ng/ml olarak ölçüldü. 21 günlük gebe grubundaki apelin düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). 2 günlük laktasyon grubundaki apelin konsantrasyonu anlamlı derecede düşüktü (p<0.05). Miyometriyum deneylerinde ise apelinin kasılmaları indüklediği gözlendi. Kasılma frekansı 0.01 M, 1 M ve 10 M dozlarda istatiksel olarak anlamlı olarak yüksekti (p<0.01). Ayrıca 1 ve 10 M doz uygulamasında kontraksiyonların genliği istatiksel olarak anlamlı derecede arttı (sırasıyla, p<0.05 ve p<0.01). Kalsiyumsuz ortamda apelin uygulanması kasılmaları indükledi. Protein kinaz C inhibitörüyle önmuamele sonrası apelin uygulandığında herhangi bir kasılma gözlenmedi.Bu araştırmanın bulguları sıçanlarda apelin düzeyinin gebeliğin sonunda arttığını ve hormonun uterus kontraksiyonlarını indüklediğini göstermektedir. Bu etki hücre içi Ca+2 salıverilmesi aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu süreçte protein kinaz C yolağı rol oynamaktadır. Bu bulgular apelinin, sıçanlarda doğum sürecinin başlamasında rol oynayan endojen bir peptit olabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Apelin, Miyometriyum, Plazma apelin düzeyi, İn vitro kontraksiyon ve Sıçan
Karaciğer fibrozisli ratlarda kuersetinin homosistein düzeyi ve koroner damar hasarı üzerine etkisi
u çalışma, deneysel olarak karaciğer fibrozisi oluşturulan ratların plazma homosistein düzeyi ve koroner arterlerdeki yapısal değişimleri incelemek ve bu değişimler üzerine kuersetinin etkilerini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla 40 Spraque-Dawley rat 4 grup olarak ayrıldı: 1. Grup: (Kontrol grubu, n=10, zeytinyağı), 2. Grup: [Karbon Tetra Klorür (CCl4) grubu, n=10, 0.25 mg/kg CCl4], 3. Grup: [Kuersetin grubu (K), n=10, 150 mg/kg kuersetin], 4. Grup: [Karbon Tetra Klorür (CCl4)+Kuersetin (K) grubu, n=10]. Uygulamalar 10 hafta boyunca günlük olarak ratlara gavaj yoluyla yapıldı. Plazma malondialdehit (MDA) ve homosistein düzeyleri belirlendi, karaciğer ve koroner damarlardaki patolojik değişimler incelendi. Plazma MDA (P<0.05) ve homosistein (P<0.01) değerleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında 2. grup?da önemli derecede artmış, 3. ve 4. grup?da azalmıştır. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, 2. grup ratların koroner damarlarında fibrinoid ve vakuoler dejenerasyon, perivasküler bağ doku artışı ve endotel hücrelerinde ayrılmalar tespit edildi. 4. grupta ise 2. gruba göre dejeneratif değişimler ve perivasküler bağ doku artışının daha hafif olduğu gözlendi. Sonuç olarak, CCl4 ün sebep olduğu MDA artışı karaciğerde hasara ve bu hasar da plazma homosistein düzeyinde artışa, koroner damarlarda patolojik lezyonlara neden olmuştur. Öte yandan CCl4+K uygulaması plazma homosistein ve MDA düzeyleri ile koroner arterlerdeki patolojik lezyonların derecesini azalttı. Anahtar Kelimeler: Aterosiklerozis, Homosistein, Kuersetin, Rat.
Sıçan ince barsak iskemi reperfüzyon modelinde agmatinin etkileri
İnce barsağın iskemi reperfüzyonunun (İ/R), barsakta mukozal ve yapısal bütünlüğü bozmasının yanı sıra barsak motilitesinde ve elektriksel aktivitesinde değişikliklere neden olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Amacımız agmatinin intestinal İ/R hasarındaki etkilerini incelemektir. Çalışmamızda 32 adet yetişkin erkek Wistar-Albino sıçan rastgele 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar 1) kontrol grubu; 2) İ/R grubu; 3) agmatin uygulanan kontrol grubu; 4) İ/R ve agmatin uygulanan gruptur. İnce barsaklarda iskemi superior mezenterik arterin (SMA) 30 dk. süreyle klemplenmesi ile oluşturuldu. Sonrasında 3 saat süreyle dokular reperfüze edildi. Agmatin 10 mg/kg dozunda reperfüzyon öncesi intraperitoneal uygulandı. Deney sonunda terminal ileum dokuları alınarak izole organ banyosunda karbakol ve potasyum klorüre (KCl) olan kontraksiyon yanıtları değerlendirildi. Ayrıca dokuda malondialdehid (MDA), indirgenmiş glutatyon (GSH) ve miyeloperoksidaz (MPO) düzeyleri ölçüldü ve histopatolojik değişiklikler incelendi. İmmünohistokimyasal olarak indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) yapımı ve plazmada proinflamatuar sitokin (TNF?, IL-1 ?, IFN-?, MCP-1, GMCSF ve IL-4) düzeyleri belirlendi. İ/R grubunda kontraksiyon yanıtlarının kontrol grubuna göre azaldığı görülmüştür. Agmatin uygulaması azalan kontraksiyon yanıtlarını önemli ölçüde düzeltmiştir. İ/R grubunda MDA ve MPO seviyelerinin arttığı, GSH seviyesinin azaldığı, histolojik hasarın çok şiddetli olduğu görülmüştür. Agmatin MDA ve MPO seviyelerini azaltıp, GSH seviyesini ve histolojik hasarı düzeltmede etkili olmuştur. İ/R grubunda artan iNOS, IL-1? ve IFN-? düzeyi agmatinle azalmıştır. Çalışmamızda agmatin intestinal İ/R hasarında kontraktil yanıtları düzenleyerek, biyokimyasal parametreleri, histolojik hasarı ve sistemik inflamatuar yanıtı iyileştirerek koruyucu etki göstermiştir. Bu etkinin oksidatif stresi, proinflamatuar sitokin düzeylerini ve iNOS yapımını azaltma ile ortaya çıkardığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: intestinal kontraktilite; intestinal iskemi reperfüzyon hasarı; agmatin
Farklı yoğunluktaki sabit yük egzersiz testlerinin vücut metabolizması ve substrat kullanımları üzerine etkilerinin belirlenmesi
Vücut substrat kullanımında uygun yağ yakım bölgesini belirlemek için 5 farklı sabit yük egzersiz testi karşılaştırılmalı olarak incelendi. Yedi sedanter erkek denek lokal etik komite iznini okuyup imzaladıktan sonra çalışmaya katıldılar. Başlangıçta denekler anaerobik eşik (AE), solunum kompanzasyon noktası (SKN) ve maksimal egzesiz kapasitesinin (Wmax) belirlenmesi için bisiklet ergometre ile artan yüke karşı yapılan egzersiz testine (15 W/dk) katıldılar. Sonra her denek 5 farklı sabit yük egzersiz tesine katıldılar (30 dk): AE'nin %25 altı, AE' de, SKN' de, AE'nin %25 üstünde ve AE'nin %100 üstünde. Solunum ve pulmoner gaz değişim parametreleri nefesten-nefese değerlendirildi. Metabolik değişim solunum katsayısı (RQ) ile belirlendi. AE ve SKN V-Slope ve diğer konvensiyonel metotlar ile belirlendi. Verilerin analizinde Paired Resti kullanılmıştır. Yağ oksidasyon oranı SKN de (0.917±0.04), AE'nin %25 altı (0.952±0.01) ve AE'ye (0.950±0.02) göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). RQ, AE'nin %25 üstü (1.046±0.03) ve AE'nin %100 üstü (1.530±0.09) iş güçlerinde düzenli olarak arttı.Egzersiz yoğunluğu arttıkça (AE'nin % 25 altından AE'ye ve SKN'ye) yağ oksidasyonunun artmasına neden olmaktır. Ama SKN'nin üstündeki iş gücü artışı anaerobik glikoliz sayesinde karbonhidrat oksidasyonunun artışıyla sonuçlanmaktadır. SKN'de yapılan iş gücüdeki yağ oksidasyonunun artışı, klinik bilimleri için önemli bir egzersiz protokolüdür.Anahtar Kelimeler: Egzersiz Testi, Metabolizma, Anaerobik Eşik, Solunum Katsayısı.
Ratlarda benzo(A)pirenin homosistein seviyesi ile lipit parametreleri üzerindeki etkisi
Bu çalışmada, ratlara benzo(a)piren (BaP) uygulamasının plazma homosistein seviyesi, lipit parametreleri ve koroner damarlar üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, yaklaşık 200-250 gr. ağırlığında 8-10 haftalık 17 adet Wistar albino dişi rat iki gruba ayrıldı. Bu gruplar; 1.Grup (Kontrol Grubu, plasebo olarak tricapyrilin), 2. Grup (BaP Grubu: tricapyrilin içinde çözdürülen 3,4 benzo(a)pyren ) deri altı yolla 10 mg tek doz BaP uygulandı. Uygulamadan 10 hafta sonra 12 saatlik açlık periyodundan sonra kan örnekleri eter anestezisi altında kalpten punksiyonla alındı. Alınan kan örneklerinden, Plazmadan homosistein düzeyi, total kolesterol, trigliserit, LDL, VLDL ve HDL düzeyleri ile koroner damarlardaki patolojik değişimler incelendi. Elde edilen sonuçlara göre; gruplar arasında BaP verilen grupta total kolesterol, trigliserit, LDL, VLDL ve HDL düzeylerinde istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmasına rağmen (p<0.05), homosistein seviyesinde anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Gruplara ait ortalama damar çapları ve damar duvarı kalınlık değerleri arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (P>0.05). Deneme grubunda ise epikardiyal koroner arterlerin musküler katmanındaki kas hücrelerinde vakuoler dejenerasyon ve belirgin olarak peri-arteriyoler bağ doku artışı belirlendi. Sonuç olarak, BaP?ın lipit paremetreleri ile homosistein seviyesi üzerindeki belirlenen etkileri, kalp damar hastalıklarının etiyolojisine önemli katkılar yapacağı kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Homosistein, Benzo(a)piren, BaP, Aterosklerozis, Lipit parametreleri.
Poliklorlu bifeniller ve pestisitlerin insan lenfosit kültüründe immünofenotip ve Th1/Th2 polarizasyonuna etkileri
Pestisitler tarımda zararlılarla savaşmak, poliklorlu bifeniller (PCB' ler) ise endüstriyel kullanım amacıyla üretilmişlerdir. PCB ve pestisitlerin biyoakümülatif özellikte oldukları bilinmektedir. Bu bileşenlerin nörotoksik, kanserojenik, immün sistem baskılayıcı ve endokrin bozucu etkileri olduğu farklı çalışmalarda gösterilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, PCB 52, PCB 77, endosulfan ve kloropirifosun insan lenfosit hücre kültüründe; Th1/Th2 polarizasyonuna ve immüno fenotip üzerine olan etkilerini incelemekti. Bu çalışmada, izole edilen insan lenfositleri 8 gönüllünün venöz kan örneklerinden hazırlandı. Kan örnekleri alınarak lenfosit izolasyonu gerçekleştirildi ve hücre kültür plaklarına aynı yoğunlukta ekim yapıldı. Hazırlanan dört ayrı lenfosit hücre kültürüne sırasıyla PCB 52 (0.1l), PCB 77 (1l), endosulfan (1l) ve kloropirifos (10l) uygulandı. Bu deneyler konkanavalinA (KonA) içeren ve içermeyen medyumda ayrı ayrı tekrar edildi. PCB ve pestisit uygulamasından sonra 24 ve 48 saatin sonunda 0.3 mL supernatant alınd. ELISA yöntemiyle IL-13, IFN-γ ve TGF-β seviyelerindeki değişiklikler tespit edildi. Deneylerin sonunda tüm kuyucuklardaki lenfositler tekrar besi ile muamele edildi ve yüzey immünofenotip yüzey belirteçleri flow sitometri ile belirlendi. PCB' ler Th1 ve B hücrelerinde CD23, CD4+25 ve TGF-β ekspresyonu seviyelerinde anlamlı bir artışa sebep oldu. Pestistlerin özellikle de kloropirifosun lenfosit hücre kültüründe CD4+CD30 seviyesinde artışa sebep oldu. Th2 polarizasyonunu baskılayıcı etkisi gözlendi. Sonuçlarımız, PCB' lerin immün cevabı Th1 yönünde, pestisitlerin ise Th2 yönünde değiştirebileceğini göstermektedir.
İmmortalize rHypoE-7 hücrelerinde RFRP-3 salgılanmasının leptin tarafından kontrolü üzerine in vitro çalışmalar
Hipotalamik RFamid peptidler, gonadotropin-inhibe edici hormon (GnIH) ve ortolog peptitler, ilk olarak memelilerde keşfedilmiş olup RFamide peptit süperailesine (RFRP-3) aittir ve bu peptitler, hipotalamus-hipofiz-gonadal (HHG) üreme aksının önemli düzenleyicileri arasında gösterilmektedir. GnIH sadece üreme fonksiyonlarıyla ilişkili olmayıp aynı zamanda gıda alımının düzenlenmesinde de rol oynadığından yağ hücrelerinde üretilen leptinin RFRP-3 nöronları üzerinde bir etkiye sahip olduğu ileri sürülmüştür. Sıçan rHypoE-7 hücre hattı, nöroendokrin faktörlerin RFRP-3 nöronları üzerindeki etkisini ortaya çıkarmak için geliştirilmiş bir modeldir. Leptinin besin alımı ve üreme üzerindeki etkisini RFRP-3 aracılığıyla gösterip göstermediğini belirlemek için leptin ile muamele görmüş rHypoE-7 hücrelerinde hücre içi serbest kalsiyum ([Ca+2]i) değişiklikleri incelenmiştir. Bu çalışmanın amacı, leptinin immortalize rHypoE-7 hücrelerindeki RFRP-3 üzerine etkisini in vitro olarak incelemektir. Çalışmada RFRP-3 salgılayan rHypoE-7 hücreleri kullanıldı. Leptinin rHypoE-7 hücrelerinde RFRP-3 salgılanması ve [Ca+2]i sinyalleşmesi üzerindeki etkileri incelendi. rHypoE-7 hücreleri Ca+2 duyarlı floresan boya ile yüklendi ve [Ca+2]i cevapları floresan görüntüleme sistemi kulanılarak 340/380 nm oranındaki değişikliklerle belirlendi. Medyumdaki GnIH konsantrasyonunu belirlemek için ELISA yöntemi kullanıldı. Bu çalışma sonunda leptinin, immortalize RFRP-3 nöronlarında [Ca+2]i değiştirdiği gösterilmiştir. Bu da leptinin, gonadotropin serbestleştirici hormon (GnRH) aktivitesini RFRP-3 nöronları aracılı düzenleyebileceğini açıkça göstermektedir.
Antrene ve sedanter genç erkeklerde submaksimal bir egzersizin plazma sitokin, oksidan ve antioksidan düzeylerine etkisi
Son yıllarda egzersizde, iskelet kasının interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-10 (I L-10) gibi, myokin adı da verilen bazı sitokinleri ürettiği saptanmıştır. IL-6, egzersize immünolojik ve metabolik yanıtları modüle eder; IL-10 ise anti-inflamatuvar bir sitokindir. Egzersiz aynı zamanda, hücre hasarında rol oynayan reaktif oksijen türlerinin (ROS) ve onlara karşı savunmayı sağlayan antioksidanların üretimini de etkiler.Bu çalışmada profesyonel bir futbol takımından seçilen genç sporcular ile aynı yaşta erkek öğrencilerden seçilen sedanterlerde anaerobik eşiğe kadar yapılan bir egzersiz testinin plazma sitokin, oksidan ve antioksidan düzeylerine etkisi saptanmaya çalışıldı. Araştırma için Hacettepe Üniversitesi Etik Kurulu'ndan izin alındı. Tüm katılımcılardan anaerobik eşiğe ulaşana kadar yapılan `Çok Aşamalı Mekik Koşu Testi'nin öncesinde, sonrasında ve 24 saat sonrasında hepsi sabah erken saatlerde olmak üzere kan örnekleri alındı. Plazma IL-6 ve IL-10 tayini ELISA yöntemi ile; oksidan, antioksidan ve NO tayini ise spektrofotometrik yöntemle Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi laboratuvarlarında yapıldı.Anaerobik eşik şiddetine kadar koşu her iki gurupta da sistemik bir sitokin yanıtı oluşturmadı (p>0.05). Oksidanlar egzersizden sonra sedanter gurupta daha çok olmak üzere her iki gurupta da arttı (p<0.05). Antioksidanların düzeyi egzersiz sonrası her iki gurupta da anlamlı derecede azalırken (p<0.05), sporcularda 24 saat sonra bazal seviyeye geri döndüğü, sedanterlerde geri dönüş olmadığı görüldü. NO düzeylerine bakıldığında ise sporcuların 24 saat sonrası değerleri daha yüksek bulunmasına rağmen fark anlamlı değildi. (p>0.05).Sonuç olarak, submaksimal bir egzersiz plazma oksidan ve antioksidan düzeylerini etkilerken, sitokinleri etkilememiştir. Antrene gurupta egzersizden 24 saat sonra oksidan ve anti oksidan düzeyleri bazal seviyeye dönerken sedanter gurupta böyle bir toparlanma görülmemiştir.
Doğumdan puberte dönemine kadar 4-cpa' ya maruz kalan sıçanlarda karaciğer oksidan ve antioksidan sistemlerinin incelemesi
4-CPA, indol astik asit (IAA) gibi davranan, yapay, fenoksi asetik asit türevi oksinlerdendir. Özellikle domates üretiminde yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca bitkilerde bıraktıkları kalıntılar nedeniyle istenmeyen etkilere neden olmaktadırlar.Literatürde 4-CPA ile ilgili çeşitli toksisite çalışmaları bulunmaktadır. Bunların çoğunluğu üreme ve endokrin sistem üzerine yoğunlaşmıştır. 4-CPA' nın uygun doz ve uygun zamanda kullanılmaması durumunda hepatoselüler nekroza neden olduğu ifade edilmektedir. Aynı zamanda puberte öncesi dönemde uygulanan 4-CPA' nın karaciğer dokusunda cinsiyete bağlı olmaksızın lipid peroksidasyonunu ve inflamatuar reaksiyonları arttırdığını gösteren bir çalışma da mevcuttur.Bu bilgiler ışığı altında çalışmamızda doğumdan puberte dönemine kadar 4-CPA' ya maruz kalan sıçanlarda karaciğer oksidan ve antioksidan olayları incelemeyi amaçladık.Araştırmamızda, yeni doğmuş, Wistar Albino cinsi 12 erkek, 12 dişi sıçan kullanıldı. Bunlar 4 gruba ayrıldılar.E20 (n=6): Doğumdan sonraki süt emme döneminde ( 20 gün) annelerine 25 mg/kg/gün 4-CPA verilen erkek sıçanlarE50 (n=6): Doğumdan puberte dönemine kadar ( 50 gün) 25 mg/kg/gün 4-CPA'ya maruz kalan erkek sıçanlarD20 (n=6): Doğumdan sonraki süt emme döneminde ( 20 gün) annelerine 25 mg/kg/gün 4-CPA verilen dişi sıçanlarD50 (n=6): Doğumdan puberte dönemine kadar ( 50 gün) 25 mg/kg/gün 4-CPA'ya maruz kalan dişi sıçanlarD20 ve E20 grubundaki dişi ve erkek yavrular, laktasyon dönemindeki annelerinden, anne sütü aracılığı ile 20 gün boyunca bu oksini almış oldular. D50 ve E50 gruplarındaki deneklere ise süt emme döneminden itibaren sonra da 30 günlük puberte döneminde oral olarak 25 mg/kg/gün 4-CPA verilemye devam edildi. Son uygulamadan 24 saat sonra intramuskuler (IM)Rompun+Ketamin (50+60-100mg/kg) anestezisi ile denekler feda edildi. Dokudaki lipid peroksidasyonunun göstergesi olarak kabul edilen MDA düzeyi, TBARS madde oluşum yöntemi ile, antioksidan kapasitenin göstergesi olan GSH ve protein tiyol düzeyi spektrofotmetrik yöntemle, nitrit nitrat toplamı olan NOx düzeyi ise Griess yöntemi ile ölçüldü. Sonuçlar Anova ve Mann- Whitney U testleri ile değerlendirildi. P< 0.05 değerleri anlamlı kabul edildi.Araştırmamızda 4-CPA' ya maruz kalan erkek deneklerin hem 20 günlük süt emme döneminde hem de 50 günlük ergenlik döneminde lipid peroksidasyon değerlerinin dişilerden daha yüksek olduğu saptandı.Karaciğer dokusu tiyol düzeylerinin ise dişilerde daha yüksek bulunması, bu deneklerdeki düşük MDA düzeyleri ile uyumlu bir bulgu olarak yorumlandı. Her iki cinsiyette de 20 günlük süt emme dönemindeki deneklerin karaciğer dokusu tiyol düzeylerinin 50 gün uygulama yapılanlara kıyasla önemli derecede yüksek olduğu görüldü.20 gün ve 50 gün 4-CPA' ya maruz kalan deneklerin NOx düzeylerinde ise fark saptanmadı. Ancak değerlerin normal seviyenin yaklaşık yarısı düzeyinde olması dikkat çekmiştir.Bu bulgular laktasyon döneminde 4-CPA verilen bir annenin sütü ile beslenen yavrularında karaciğer oksidan ve antioksidan sistemlerinin, ergenlik döneminden itibaren maruz kalanlara kıyasla daha ileri derecede etkilendiğini düşündürmektedir.
Ekstrakorporal dolaşımın oksidan ve antioksidan sistemler üzerine etkisi
Kardiyopulmoner bypas (KPB) günümüzde cerrahi gereksinimi olan pekçok kardiyovasküler hastalığın tedavisinde kullanılma zorunluluğu bulunan bir yöntemdir.Kardiyak cerrahi ve KPB sonrasında morbidite ve mortalitenin temel belirleyicilerinden biri işlemler sırasında ve sonrasında oluşan oksidan strestir. Bu süreçlerdeki mekanizmalar halen net olarak açıklığa kavuşmamıştır.Çalışma G.Ü.T.F Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Koroner Arter Bypas Greftleme operasyonuna alınan yaşları 42 ile 70 arasında değişen 22 hastada gerçekleştirildi.Hastalardan sırasıyla operasyon öncesi yoğun bakım (A), anestezi altında (B), dolaşımın pompaya girişinden sonra (C), aortaya kros klemp konulması sonrası (D), aortadan kros klembin kaldırılması sonrası (E), dolaşımın pompadan çıkışı sonrası (F) ve operasyon sonrası yoğun bakım (G) evresi olmak üzere operasyonun yedi farklı döneminde kan örnekleri alındı.Oksidan stresi göstermesi açısından Malonildialdehid (MDA) ve NOx (Nitrit+Nitrat), antioksidan göstergesi olarak Total Sülfidril Grubu (RSH) düzeylerine bakıldı.MDA ve NOx düzeyleri A ve B evrelerinde düşük iken, C evresi ile beraber artmaya başladı, F evresinde en üst düzeye ulaştı ve G evresinde azalma gösterdi. RSH düzeylerinde ise evrelerdeki MDA ile negatif korelasyon gösteren azalmalar görüldü. En düşük RSH değeri F evresinde tespit edildi. G evresinde ise değerler yükselmeye başladı.Malondialdehit ve RSH düzeyleri, cerrahi travmanın ve Ekstrakorporal dolaşımın (ED) fizyolojik olmayan yüzeylerinin yarattığı oksidan stres ve antioksidan kapasite azalması ile uyumlu idi. NOx düzeylerinin artışı ise yapılan cerrahi işlemler sonucu endotelin mekanik olarak uyarılması ve ED'ın yapay yüzeylerinde dolaşan eritrositlerin mekanik strese maruz kalarak eNOS eksprese etmesi sonucunda olabilir. İleriki çalışmalarda NOS, S-nitrosohemoglobin ya da nitrosilhemoglobinin de araştırılması daha kesin yorumların yapılabilmesi açısından faydalı olacaktır.
Ghrelin, leptin ve melatonin hormonlarının erkek sıçanlarda hipokampustaki katekolaminerjik nörotransmiter düzeylerine etkilerinin araştırılması
Hipokampus, belleğin konsolidasyonunda rol oynayan limbik sistemin önemli bir bölgesidir. Noradrenalin (NA) ve dopamin (DA)'in hipokampustaki nöronal aktivitede önemli rolleri olduğu bilinmektedir. Ghrelin, leptin ve melatonin ve hormonları ise hipokampal hafızada düzenleyici etkilere sahiptirler. Bu çalışma yetişkin erkek sıçanlarda santral yolla uygulanan bu hormonların, sağ ve sol hipokampus bölgelerinde katekolamin seviyeleri üzerindeki olası etkilerini belirlemek için gerçekleştirilmiştir.Kloral hidratla anestezi uygulanan yetişkin erkek sıçanlara intraserebroventriküler yolla ghrelin, leptin ve melatonin hormonları uygulanmıştır. Uygulamalardan 20 dk sonra hayvanlar dekapite edilerek beyin dokularından sağ ve sol hipokampus bölgeleri insizyonla çıkarılmıştır. Homojenizasyondan sonra süpernatantlara Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi ve Elektrokimyasal Dedektör kullanılarak NA ve metaboliti dihidroksifenilglikol ile DA ve metaboliti dihidroksifenilasetik asit düzeyleri analiz edilmiştir. Bulgular Mann Whitney-U Testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.Leptin uygulaması hipopkampusta katekolamin düzeylerinde anlamlı bir değişikliğe neden olmamıştır. İntrerserebroventriküler yolla uygulanan ghrelin kontrol gurubuyla karşılaştırıldığında, sağ hipokampusta DA düzeyini azaltmış (P<0.05) sol hipokampusta ise NA seviyesini arttırmıştır (P<0.05). Melatonin kendi çözücü gurubuyla karşılaştırıldığında sağ hipokampusta NA ve metaboliti dihidroksifenilglikol konsantrasyonlarını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşürmüştür (p<0.05). Yine melatonin, sol hipokampusta NA (p<0.01) ve sol hipokampusta dihidroksifenilasetik asit (p<0.05) düzeylerini azaltmıştır.Sonuç olarak, çalışmanın bulguları ghrelin ve melatonin hormonlarının hipokampusta katekolaminerjik nörotransmitter salıverilmesi üzerinde modülatör rol oynayabileceğini göstermektedir. Bu durum, hipokampal nöronal aktivite üzerindeki ghrelin ve melatonin hormonlarının bilinen etkilerinde katekolaminerjik modülasyonun da etkili olabileceğini ortaya koymaktadır.
Sıçanlarda prenatal dönemde oluşturulan hiperhomosisteineminin nöral plastisite ve bilişsel fonksiyonlara etkisi
Homosistein (Hcy) metiyonin metabolizması sırasında ortaya çıkan, sülfür içeren bir amino asittir. Hayvan çalışmalarında hiperhomosisteineminin oksidatif stres, apoptozis, nöroplastisite ve nöral gelişim bozukluğunda rolü olduğu ve bilişsel disfonksiyona yol açtığı bildirilmiştir. Hiperhomosisteineminin gebe sıçan yavrularının beyinlerindeki etkilerini değerlendirmek amacıyla çalışma gerçekleştirildi.Çalışmada gebe Wistar albino sıçanlar Hcy ve kontrol grubu olarak ikiye ayrıldı. Gebelerden elde edilen yavruların yarısı doğumdan sonra (postnatal 1.gün; PNG-1) sakrifiye edilerek beyin dokularında lipit peroksidasyon ürünleri (LPO; Malondialdehit+4-hidroksi alkenal olarak), glutatyon (GSH), DNA fragmentasyonu, p53 mRNA ekspresyon düzeyi, Bcl-2 protein düzeyi, glial fibriler asidik protein (GFAP), S100B proteini, nöral hücre adezyon molekülleri (NCAM) ve polisialize NCAM (PSA-NCAM) ekspresyon düzeyleri tayin edildi. Geri kalan yavrular postnatal 82. güne (PNG-82) kadar normal beslenmeyle büyütüldü; bu erişkin yavrulara öğrenme testlerinden Morris water maze (MWM) testi uygulandıktan sonra sakrifiye edilerek hipokampusta NCAM, PSA-NCAM, GFAP, S100B düzeyleri tayin edildi.Gebe sıçanların günlük içme sularına metiyonin konulması gebeliğin sonunda ölçülen plazma hcy seviyesini kontrole göre anlamlı olarak arttırdı (Kontrol: 6 µM/L ve Hcy grup: 26 µM/L; P<0.001).Hiperhomosisteinemik gebe sıçanların bir günlük yavrularının beyin homojenatlarında kontrole göre LPO ürünleri özellikle mitokondride daha belirgin olmak üzere artmıştı (mitokondrial fraksiyon için p<0.001, nükleer fraksiyon için p<0.001, sitozolik fraksiyon için p<0.01). Homosistein grubunda DNA fragmentasyonu tespit edildi. Homosistein grubunda kontrole göre Bcl-2 protein düzeyinde azalma (mitokondrial fraksiyon için p<0.001, nükleer fraksiyon için p<0.05), ve p53 mRNA ekspresyonunda artış (p<0.001), GFAP protein ekspresyonunda azalma (p<0.01) ve S100B protein ekspresyonunda azalma (p<0.001), NCAM ve PSA-NCAM ekspresyon paterninde farklılık gözlendi. Hcy grubunda NCAM 140 ve PSA-NCAM ekspresyonu kontrole göre anlamlı olarak düşüktü (Her ikisi için p<0.001). Homosistein grubu genç erişkin yavrularında NCAM 180 ekspresyonu kontrole göre anlamlı olarak düşüktü (p<0.001), GFAP ve S100B düzeyleri farklı değildi. Erişkin yavrulara uygulanan MWM testinde ise Hcy grubunda kontrole göre uzaysal öğrenme ve hafıza konsolidasyonunda bozulma tespit edildi.Sonuç olarak, bulgular, yüksek homosistein düzeyine maruz kalan gebe sıçan yavrularının beyinlerinde oksidatif stres, apoptozis ve nöroplastisitede bozukluklar oluştuğunu ve genç erişkin yavrularda gecikmiş beyin maturasyonuna bağlı bazı bilişsel bozukluklara yol açtığını göstermektedir.
Nosisepsiyonda pürinerjik P2Y12 reseptörlerinin rolü üzerine deneysel çalışmalar
Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2002 yılında yaklaşık 177 milyon olan ve 2025 yılı itibari ile dünyada yaklaşık 300 milyon insanı etkilemesi beklenen diyabet hastalarının yaklaşık yarısında, uzun sürede (kan şekerinin düzenlenme düzeyine de bağlı olarak) nöropati gelişmektedir. Ağrılı diyabetik nöropati gelişmiş ülkelerdeki en sık nöropati nedenidir.Diyabetik nöropatinin sebepleri tam olarak anlaşılmış değildir ve etkin ideal bir tedavisi halen yoktur. Bu tez çalışmasında nöropatik ağrı patofizyolojisinde P2Y12 reseptör alt tipinin olası rolü ile bu reseptörün selektif antagonisti olan klopidogrel ve MRS 2395'in ağrılı diyabetik nöropatide olası tedavi edici rolleri incelendi.Dorsal kök gangliyonları (DKG) 1-2 günlük yeni doğan sıçanların dekapitasyonundan sonra enzimatik ve mekanik işlemlerle tek hücrelere ayrıştırıldı. Flüoresan kalsiyum görüntüleme çalışmaları yapılarak klopidogrel ve MRS 2395'in hücre içi serbest kalsiyum seviyelerine etkisi incelendi. Her iki ajan da doz bağımlı olarak hücre içi serbest kalsiyum miktarında belirgin artış meydana getirdi.İn vivo deneylerde hot plate analjezimetre kullanılarak nosiseptif davranış latansından ağrı eşiği belirlendi. Klopidogrel ve MRS 2395 (1, 10 ve 30 mg/kg) diyabetik nöropati oluşturulan farelerde doz bağımlı olarak ağrı eşiğini önemli ölçüde artırdı.Sonuç olarak; antitrombotik ilaç olarak yaygın kullanıma sahip klopidogrel ile yeni keşfedilen MRS 2395'in in vitro deneylerde hücre içi kalsiyum oranlarında artış oluşturduğu ve in vivo deneylerde de ağrı eşiğini yükselttiği görülmektedir. Bu bulgular klopidogrel ve MRS 2395'in nöropatik ağrı tedavisinde terapötik potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir.
Farelerde doğal ve senkroznize menstrual döngünün evrelendirilmesi
Bu araştırmada farenin estrous öncesi ve sonrası evrelerini içeren histolojik bir atlas oluşturulmasına, estrous senkronizasyonu na ve vazektomili hayvan oluşturulmasına çalışılmıştır. Çalışmanın amacı daha sonra yapmayı planladığımız insanlarda in vitro fertilizasyon uygulamasına geçmeden önce, materyal olarak seçtiğimiz faredeki temel üreme sistemine makroskobik ve mikroskobik anatomisi ile fizyolojisini aydınlatılması, gerekli becerinin kazanıl ması ve böylece in vitro fertilizasyon uygulamasına geçmeden önce ge rekli ön çalışmaların tamamlanma sı cır. Çalışmada, farelerdeki, estrouz döngüsünün doğal senkronizasyo nu için 50 tane dişi fare 15 gün süre ile birarada tutulmuş ve sonra bu farelerden alman vajinal simir örneklerinin değerlendirilmesi so nucu, doğal estrous senkrooizasyonvnun oluşmadığı gözlenmiştir. Farelerin estrous döngüleri arasında farmakolojik senkronizasyon oluşturmak amacıyla, iki döngü boyvnca FSH/LH ve HCG hormonları, veri len deney şemasına uygun olarak enjekte edilmiş ve sonuçların değerlen dirilmesi sonucunda, farelerde senkronizasyonun oluştuğu ve ?" 100' nün estrus evresinde olduğu bulunmuştur. Çalışmamızın diğer bir basacağında farmakolojik senkronizasyon oluşturulmuş farelerden' çikerilan ^ajina, ektoservix, uterus, ovaryum ve ovidukt fimbriasından doku preprratları hazırlanmış ve mikroskopta incelenmiştir.
Kontrollü kabin üretimi ve farelerde farklı oksijen yoğunluklarının viabilite ile fertilite üzerine olan etkileri
ÖZET %59 %10, %20, %4Q, gibi dört ayrı oksijen yoğunluğu nun memelilerin viabilite ve fertilitesi üzerine olan etki leri farelerde araştırılmıştır. Bu çalışma için çevre parametrelerinin (ışık, ısı, basınç, nem ve gaz karışım yoğunlukları) denetlenip, değiş tirilebileceği kontrol kabinlerinin üretimi hedef alınmış ve üretilen bu kabinlerin etkinlik ve yeterlilikleri kanıtlan mıştır. Viabilite yönünden farklı oksijen yoğunluklarına ya şam cevabı, cinsiyete bağımlı, farklılık göstermekte olup, erkeklerde ölüm, dişilerden anlamlı olarak fazladır «ve yük sek ölüm oranı, %A-0 ile %10'luk ortamlarda meydana gelmek tedir. Dişilerde en yüksek ölüm oranı, %10'luk oksijen kon santrasyonunda görülmekte olup, %5 ve %40'lık kabinlerde, ölüm oranı eşittir. Her dört oksijen yoğunluğunda, gebeliğin meydana gel mesine karşın, gebelik yüzdesi, %40'lık ortamda %50 'ye düş mekte, %5'lik ortamda %33'e inen bu oran, %10'luk ortamda en alt değer olan %17 'ye ulaşmaktadır. İlginç olan husus, bu erken ölümün gerek hipoksi, (%10) gerek hiperoksi (%40) için erkeklerde daha fazla oran da görünmesidir. %5'lik oksijen ortamında, erkekte görülen ölüm oranı, normal gruptan farklı değildir. Burada bir di ğer ilginç gözlemimiz de,%10'luk oksijen kabinlerinde erkek5 i farelerin ölümüyle, daha sonra iki kez eklenen erkeklerin, 24 saat içinde ölmüş olmalarıdır. Cinsiyet arasında, dişi lehine olan bu farklılık, dişfi hayvanların hipoksiye karşı telafi mekanizmalarına sahip olma kuramı ile açıklanamaz. Zira hiperoksik koşullarda erkek cins üzerine hipoksi gibi etki yapmakta, ek olarak daha ağır hipoksik koşullarda (%5'lik oksijen) cinsiyet arası fark kaybolmaktadır-. Dişi ölümleri, kontrol grubuna göre, diğer bütün gruplarda anlamlı bir artış göstermekle beraber ileri dere cede hipoksi (%5 02) ve hiperoksi (%40 02) eşit etki yap maktadır. Dişi ölümünü en fazla artıran düzeyi, biz %10 ok sijen konsantrasyonu olarak aaptadık. Tablo IlI'de görüle ceği gibi, bu düzeyde yoğunluk, erkek cinsiyet için."de en öldürücü seviyeyi oluşturmaktadır. Ancak daha geniş popu- lasyonlarm sonuçları alındıktan sonra bu gözlemin açıklan ması olası olacaktır. Çalışmamızın fertiliteye yönelik 2. grubunda, bütün deney kaf e elerindeki dişiler gebe kalmıştır. Bu da fekon- dasyonun kullanılan farklı oksijen yoğunluklarında mümkün olduğunu göstermektedir. Ancak, Tablo III 'den kolayca sap tanacak husus i A ayrı oksijen konsantrasyonunda pozitif olan gebeliğin, yüzde gebelik açısından farklılık arzetti- ğidir. Kontrol grubunda en yüksek olan (%83) gebelik oranı, hipersksik ortamda keskin bir düşüşle %50'ye inmekte, %5'lik oksijen konsantrasyonunda %33'e düşen gebelik oranı, yine %10'luk oksijen konsantrasyonunda^en düşük seviye olan %17'e52 ulaşmaktadır. *, Doğum, çalışmamızın' içinde olduğumuz evresinde sadece kontrol grubunda gerçekleşmiştir. Farklı oksijen konsantras yonlarında gebeliğin daha geç ve daha düşük oranda gerçek leşmesi, deneklerin akut darbeyi atlatıp, gerekli uyum iş- lergelerini geliştirmek için zaman kaybetmeleriyle açıklana bilir. Bu işlergelerin ayrıntıları ve farklı Op yoğunlukla rında tutulmuş hayvanların çeşitli doku ve beyinlerine ait ultra mikroskopik değişiklikler ve öğrenme yetileri bir baş ka yayında ele alınacaktır.
İmmünolojik gebelik testi üretimi
Bu araştırmada idrardaki HCG varlığını saptayan immünolojik gebe lik testleri için gerekli olan gerecin üretilmesine çalışılmıştır. Çalışmanın amacı pratik, kolay, ucuz ve güvenilir bir yöntem ge liştirerek anılan testin yurt içinde üretilmesi ve ülkemize bu konuda ba ğımlılıktan kurtarmayı hedeflemesidir. Antijen olarak ticarette satılan insan koryonik gonadotropin kul lanılarak tavşanlarda anti-HCG antikorları üretilmiştir. Bu. tavşan anti korları gebelik için immünolojik bir test olarak hemaglütinasyon inhibis- yon yönteminde kullanılmıştır. Hemaglütanasyon inhibisyon yöntemi için ayrıca tannik asitle işlenmiş ve HCG ile duyarlı hale getirilmiş koyun eritrositleri hazırlanmıştır. Üretilen gereç ve kontrol olarak Ortho firmasının ticari kiti olan Gravindex kiti kullanılarak 25 idrar örneğinde eş zamanlı immünolojik ge belik testi uygulanmıştır. Alınan sonuçlara göre her iki test arasında tam bir uyum olup, her iki testte yalancı pozitif sonuçlara rastlanmamış tır.
Apelinin sıçanlarda in vitro uterus kasılmaları üzerindeki etkisinin araştırılması
Yeni bir hormon olan apelin mide, yağ dokusu, kalp gibi birçok organın yanısıra özellikle beyinde hipotalamustan sekrete edilmektedir. Endokrin sistem, kardiyovasküler sistem ve metabolik işlevler gibi birçok vücut fonksiyonunda olası etkileri henüz araştırılma aşamasında olan apelin için, üreme sistemi de önemli bir hedef bölgedir. Bu çalışmada apelinin uterus kontraksiyonları üzerindeki olası etkileri araştırılmıştır.Çalışmada diöstrus dönemindeki dişi yetişkin Wistar türü (n=12) sıçanlardan elde edilen miyometriyum şeritleri, içinde Krebs çözeltisi bulunan izole organ banyosuna yerleştirildi. 1 gr gerim altında spontan kasılmalar gözlendi. İzometrik miyometriyum kasılmaları üzerinde 0.01 ?M, 0.1 ?M, 1 ?M ve 10 ?M konsantrasyonlardaki apelinin etkisi araştırıldı. 1 ?M ve 10 ?M konsantrasyonlarda uygulanan apelinin kontraksiyonların frekansını anlamlı düzeyde artırdığı görüldü (p<0.05 ve p<0.001). Sadece 10 ?M konsantrasyondaki apelin uygulamasından sonra kontraksiyonların genliği anlamlı düzeyde arttı (p<0.01). Benzer deney protokolü Ca+2 bulunmayan Krebs çözeltisi kullanılarak tekrarlandı. Bu grupta da 10 ?M apelinin uterus kasılmalarını indüklediği gözlendi.Bu araştırmanın sonuçları apelinin sıçan uterusunda kontraksiyonları belirgin olarak indüklediğini göstermektedir. Kalsiyumsuz ortamda da aynı etkinin görülmesi, apelinin hücre içi depolardan Ca+2 salıverilmesini indükleyerek kontraksiyonları stimüle ettiğini düşündürmektedir.
Tavşanın ağız mukoza kesi yara iyileşmesinde antioksidan mekanizma ve nitrat düzeyleri
Yara iyileşmesi epitelyal, endotelyal, inflamatuvar hücrelerin, trombositlerin ve fibroblastların bir araya gelerek belli bir sıra ve düzen içerisinde fonksiyonlarını yapmalarıyla gerçekleşir. Reaktif oksijen ürünleri (ROS) olarak adlandırılan, organizmada sürekli olarak fizyolojik ve patolojik süreçte rol alan bu ürünler özellikle antioksidanlarla dengelenmediği bazı durumlarda organizma için zararlı olabilmektedir. ROS yara iyileşme sürecinin tüm basamakları ile ilgilidir. Aminoguanidine (AMG), selektif olarak iNOS aktivitesini inhibe eden antioksidan özellikte, lokal ve sistemik inflamasyonların azaltılmasında kullanılabilen bir maddedir. Bu çalışmada tavşan ağız kesi yarasının iyileşme sürecinde AMG uygulamasının (100 mg/kg/3gün) yumuşak dokuda ve plazma da malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH), nitrik oksit (NO) üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.AMG lokal formülasyon ve subkütan (sc) uygulama olarak 2 farklı yoldan verilmiştir. Çalışmada üç grup bulunmaktadır. Grup I ( n=6 ) sağda kesi yarası, Grup II (n=6 )sağda kesi yarası. Lokal AMG (12.7 mg içeren PEG'li boncuklar) Grup III 8n=6) sc AMG 100 mg/kg/ 3 gün. Lokal uygulanan polietilen glikol (PEG)'li boncukların kullanılmasında ki amaç kontrollü salımı sağlamaktır.Tavşanlarda aynı çenenin sol tarafına hiçbir cerrahi işlem yapılmamış ancak kesi yarasının kontrolü olarak doku numuneleri alınmıştır.Grup I yara doku MDA düzeyleri, yara yapılmamış sağlam (I-sağlam) doku ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmış bulundu (7.50±3.37 nmol/gr doku, 2.90±0.25 nmol/gr doku, p<0.05). Çalışmamızda grup II ve III yara doku MDA düzeyleri grup I yara ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak azaldı (2.13±0.21 nmol/gr doku 2.20±0.56 nmol/gr doku, 7.50±3.37 nmol/gr doku, p<0.05).Grup II ve III plazma MDA düzeyi grup I ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak azalmış bulundu (0.31±0.12 nmol/ml, 0.36±0.15 nmol/ml, 0.98±0.18 nmol/ml p<0.05).Grup I yara doku GSH düzeyleri yara yapılmamış sağlam (I-sağlam) doku ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmış bulundu (0.76±0.01 ?mol/gr doku, 0.57±0.05 ?mol/gr doku, p<0.05). Grup II ve III yara doku GSH düzeyleri grup I ile karşılaştırıldığında GSH düzeyi artmış olmakla beraber bu artış anlamlı bulunmadı (p>0.05). Ancak grup III plazma sülfidril bileşikleri (RSH) grup I ve II ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmış bulundu (476.4±67.2 nmol/ml, 278.1±117.8, nmol/ml, 359.3± 51.1 nmol/ml, p<0.05).Çalışmamızda yara NOx düzeyi gruplar arasında farklılık göstermedi. Ancak grupların sağlam taraflarında grup III gerek grup I gerekse grup II ile karşılaştırıldığında doku anlamlı olarak azalmış bulundu (39.24±12.0 µmol/gr doku, 181.96±83 µmol/gr doku, 107.49±46 µmol/gr doku p<0.05).Grup II ve III Plazma NOx düzeyi grup I ile karşılaştırıldığın da anlamlı olarak azalmış bulundu (29.02±8.15 µM, 24±11.35 µM, 50.62± 14.78, µM p<0.05).Histolojik incelemelerde grup II yara dokusunda minimal düzeyde reepitalizasyon söz konusu iken, grup III yarada fibroblast aktivasyonun da ve kollajen lif yapımında belirgin artış dikkati çekti.Sonuç olarak; bu çalışmadan elde edilen bulgularla sc AMG uygulamasının kesi yarasında lokal AMG uygulamasına göre yara iyileşmesinde daha etkili olduğunu saptadık. Tüm veriler göz önüne alınarak; kesi yarasında sc ve lokal AMG uygulamasının yara iyileşmesinde lipit peroksidasyonu azaltarak yararlı olabileceğini söylemek olasıdır. AMG ile oral mukoza, kemik ve dental implantlar da bu konuda daha ileri çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Tavşan, kesi yarası, yara iyileşmesi, nitrik oksit, aminoguanidin, oksidatif stres, antioksidan savunma
Ehrlich asit tümörü implante edilen deneklerde oksidan stresin incelenmesi
Bu çalışmada Ehrlich Asit Tümörü (EAT) oluşturulmuş farelerin karaciğer dokularında vitamin C ve E' nin, koruma ve/veya tedavi amaçlı etkileri araştırıldı. Değişikliklerin saptanması için karaciğer dokusundaki malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) ve süperoksit dismutaz (SOD) düzeyleri incelendi.Çalışma da 36 adet 2,5-3 aylık Swiss Albino erkek fareler kullanıldı. Denekler 4 gruba ayrıldı ve gruplara aşağıdaki uygulamalar 10 gün süre ile İP olarak yapıldı: 1. grup; tümörlü kontrol (SF), 2. grup; tümörlü vitamin C (200 mg/kg/gün), 3. grup; tümörlü vitamin E (40mg/kg/gün), 4. grup; tümörlü vitamin C ve E (200 mg/kg/gün C vitamini ve 40mg/kg/gün E vitamini) grubu.Deneklerin ortalama % vücut ağırlığı değişiklikleri hesaplandı ve istatistiksel olarak karşılaştırıldı, fark anlamsız bulundu (P>0.05). Deneklerin ortalama tümör dokusu ağırlığı ve karaciğer ağırlıkları yapılan gruplar arası karşılaştırmalarda önemsiz bulundu (P>0.05).Üç farklı tedavi grubunun karaciğer MDA düzeylerinin kontrollerle kıyasla düşük olduğu görüldü (p<0.05). Vitamin tedavisinin EAT' li farelerin karaciğerinde GSH düzeylerini anlamlı şekilde arttırdığı saptandı (p<0.05). Deneklerin karaciğer dokularında ölçülen SOD değişiklikleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak çalışmamızda ?-tokoferol ve AA tedavisi uygulanan EAT' li deneklerin karaciğerlerinde ROS ürünü MDA' nın azaldığı, GSH düzeylerinin arttığı, SOD düzeylerinin ise değişmediği görülmüştür. Bu vitaminlerin uygulanmasının tümör gelişiminde ROS artışına bağlı olarak hayati organlarda görülen etkilerin yanı sıra tümör hücrelerinin adesive ve invaziv davranışlarının da etkilenebileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Vitamin C, vitamin E, serbest radikaller, antioksidanlar, oksidatif stres.
Poli klorlu bifenillerin dişi sıçanlarda kemik dokusu, paratiroid hormonu, kalsitonin ve kemik dönüşüm parametreleri üzerine etkileri
1. ÖZET Poli klorlu bifeniller (PCB) endüstriyel amaçla üretilmiş ve doğada kalıcı oldukları belirlendikten sonra dünyanın birçok ülkesinde üretimleri yasaklanmıştır. Ancak, PCB içeren birçok ürün bugün hala kullanımda olduğu için çevre ve insan sağlığını tehdit etmektedir. Kimyasal kararlılıkları ve lipofilik özellikleri nedeniyle doğada ve canlı organizmada birikme eğilimi gösterirler. Bugüne kadar PCBlerin toksik, kanserojenik, imrnun baskılayıcı ve endokrin bozucu dahil birçok etkileri araştırılmıştır. Ancak, kemik dokusu üzerine etkilerini inceleyen araştırma sayısı yok denecek kadar azdır. Bu çalışmanın amacı, ticari PCB karışımları olan Aroclor 1221 (A1221) ve 1254 (A1254) ile östradiolün kemik dönüşüm belirteçleri olan deoksipiridinolin (DPD), osteokalsin, alkalen fosfataz (ALP), kalsitonin, paratiroid hormon (PTH) ve kalsiyum (Ca) ile inorganik fosfat seviyeleri üzerine etkileri; ayrıca kemik mineral yoğunluğuna (KMY) ve kemiğin histolojik yapısı üzerine etkilerini intak ve ovariektomize (OVX) sıçan modellerinde araştırmaktı. Deneylerde 200-220g ağırlığında dişi Wistar sıçanlar kullanıldı. Birinci deney düzeninde toplam 33 intak sıçan, dört gruba ayrıldı. Bunlara gün aşın olarak ve 46 gün süreyle subkutan yolla sırasıyla %4'lük DMSO, A1221 (10mg/kg), A1254 (10mg/kg) ve östradiol (30ug/kg) uygulandı, ikinci modelde kullanılan toplam 33 sıçan bilateral olarak OVX edildi ve dört ayrı gruba ayrıldı. Birinci gruptaki sham OVX sıçanlara taşıt solüsyonu, diğer gruplara ise sırasıyla A 1221, Al 254 ve östradiol gün aşın olarak 34 gün süreyle uygulandı. İdrar DPD seviyeleri ELISA yöntemiyle; serum osteokalsin, kalsitonin ve PTH seviyeleri immunoradiometrik metotla; ALP, Ca ve inorganik fosfat düzeyleri Olympusmarka kitler kullanılarak otoanalizörde ölçüldü. Diseksiyonla çıkartılan L2 vertebralann histolojik yapısı ışık mikroskobuyla incelendi. Femur ve tibia KMY değerleri kemik dansitometrisi ile belirlendi. İntak modelde Al 221 veya Al 254 uygulaması DPD, osteokalsin, kalsitonin, PTH, inorganik fosfat seviyeleri ile femur ve tibia KMY' de anlamlı değişiklikler oluşturmadı, fakat Ca ve ALP düzeylerinde artışlar gözlendi. Östradiol DPD, osteokalsin, ALP düzeylerinde azalmaya neden olurken, kalsitonin, PTH, Ca seviyelerinde ve tibia KMY'da anlamlı artışlara neden oldu. İntak kontrol değerlerine göre, sham OVX grubu DPD, osteokalsin ve kalsitonin düzeylerinde artış, Ca seviyesinde ise anlamlı azalma belirlendi. OVX sıçanlara Al 221 uygulaması idrar DPD seviyesinde azalmaya, inorganik fosfat ve femur KMY'da artışa neden oldu, osteokalsin, kalsitonin, PTH, Ca, ALP düzeylerinde ve tibia KMY'da anlamlı bir değişiklik oluşturmadı. A1254 ise DPD ve PTH düzeylerini anlamlı şekilde yükseltirken, L2 vertebra dokusunu da önemli oranda etkiledi. Östradiol uygulaması DPD, osteokalsin, kalsitonin seviyelerinde azalmaya, Ca, inorganik fosfat femur ile femur ve tibia KMY değerlerinde anlamlı artışa neden oldu. Sonuç olarak, A1221 ve A1254 kemik formasyon ve rezorbsiyonu üzerine etkilerinin olduğu, A1254'ün özellikle östrojen yokluğunda kemik organik matriks kaybım artırdığı kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: PCB, DPD, osteokalsin, PTH, kalsitonin, östradiol
İzole sıçan miyometriyumunda metabolik inhibisyon ve kasılabilme: Hücre içi kalsiyum homeostazisinin rolü
Bu çalışmada, izole sıçan miyometriyumunda metabolikinhibisyona bağlı gelişen kontraktilite değişikliklerinde hücre içi kalsiyumhomeostazisinin rolünün incelenmesi amaçlanmıştır.Servikal dislokasyondan sonra, virjin sprague dawley cinsi dişisıçanlardan miyometriyum kesitleri alınarak içerisinde 37ºC'de (pH 7.4)krebs solüsyonu bulunan ve % 95 O2 - % 5 CO2 ile sürekli gazlandırılanizole organ banyosuna asıldı. Kaslar 20 mM KCl ile standardize edildi.Farklı gruplar halinde potasyum siyanür (KCN), dinitrofenol (DNF),dantrolen sodyum (Dantrolen-Na) ve etilen glikol tetra asetik asit (EGTA)organ banyosuna uygulanarak izometrik kontraksiyonların frekans veamplitütlerine olan etkileri 10 dakikalık periyotlar halinde değerlendirildi.Sonuçların istatistiksel değerlendirilmesinde sırasıyla ikilikarşılaştırmalarda student-t testi, üçlü karşılaştırmalarda ise Kruskall-Wallis varyans analiz testi kullanıldı.KCN (0.3 mM) ile DNF (0.8 mM)'nin kontrol kaydının ardındanortama ilave edilmesi ile kontraksiyonlarda hemen başlayan belirgin birinhibisyon meydana geldi (n=8). 10 µM dantrolen-Na hem KCN (0.3 mM,n=8) hem de DNF (0.8 mM, n=6)' nin inhibitör etkisini zayıflattı. EGTA'nın1 mM'lık konsantrasyonu ise hem KCN (0.3 mM, n=7) hem de DNF (0.8mM, n=6) inhibitör etkisini düşük düzeyde azalttı. Dantrolen-Na ileEGTA'nın etkileri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında dantrolen-Na'nınoluşan inhibitör etkiyi EGTA'ya göre çok daha belirgin bir şekildezayıflattığı görüldü.Bu çalışmanın bulgularında, metabolik inhibisyona bağlı gelişenkontraktil inhibisyonda, hücre içi Ca++ salınımındaki değişiklerin rolüolduğu ve hücre içi depolardan Ca++ salınımının engellenmesi ile hücre içiserbest Ca++'nın bağlanması gibi uygulamaların Ca++ homeostazisinideğiştirerek kasılmalardaki inhibitör etkinin, kısmen de olsa geridöndürülebildiği gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: Miyometriyum, metabolik stres, KCN, DNF,dantrolen-Na, EGTA.
Sıçanlarda oluşturulan hiperhomosisteineminin farklı beyin bölgelerindeki nöronal ve glial markırlara etkisi
T.CFIRAT ÜNIVERSITESISAĞLIK BILIMLERI ENSTITÜSÜTIP FAKÜLTESI FİZYOLOJİ ANABILIMDALISIÇANLARDA OLUŞTURULAR HİPERHOMOSİSTEİNEMİNİN FARKLI BEYİNBÖLGELERİNDEKİ NÖRONAL VE GLİAL MARKIRLARA ETKESİMehmet ÖZERDanışmanProf. Dr. Gıyassettin BAYDAŞÖZETHomosistein; esansiyel amino asit olan methioninin metabolizması esnasında oluşansülfür içeren bir amino asittir. Homosisteinin en önemli etkilerinden birinin oksidan stresiprovake ederek hatta antioksidan savunmayı azaltarak gerçekleştirdiği savunulmaktadır.Homosisteinin uygulanması beyin dokusunda serbest radikal oluşumunu hızlandırarak lipidperoksidasyonuna neden olduğu saptanmıştır. Beyin disfonksiyonu ve hiperhomosisteinemiarasındaki nedensel bağlantı konusunda bilgiler azdır. Total plazma homosistein seviyesininmetabolizmadaki kofaktörlerin doku seviyesinde eksiklikleri yansıtmada hem de yaşlılardakibilişsel performansı değerlendirmede tutarlı bir gösterge olduğu yapılan çalışmalardagösterilmiştir. Hiperhomosisteinemi eksikliği durumunda nöral kök hücre proliferasyonundabozulma, sitozolik kalsiyum artışı, DNA sentezinde bozulma yoluyla apoptozisi indükleme,glutamat reseptörlerinin aşırı stimulasyonu yoluyla nörotoksisite, sinaptik disfonksiyon,nöronal enerji metabolizmasında bozulmaya neden olduğunu gösteren bazı çalışmalar vardır.Bu çalışma; sıçanlarda hiperhomosisteinemi oluşturarak hipokampus ve kortekste nöronalmarker olan nöron spesifik enolaz (NSE), glial markerlar olan glial fibriler asedik protein(GFAP) ve S100B'nin western blot yöntemi kullanılarak homosisteinin yüksekkonsantrasyonlarda nöronal toksisiteyi nasıl etkilediği gösterilmiştir. Nöral plastisite vebilişsel fonksiyonlara etkisini, ayrıca kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olanhomosisteinin lipid peroksidasyonu (LPO) ve glutatyon (GSH) düzeylerinde meydana gelendeğişiklikleri ve bu değişiklikleri önlemede melatoninin etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçlakontrol, homosistein, melatonin uygulanmış homosistein grubu ratların hipokampus vekorteksinde S100B, GFAP ve NSE miktarları ölçülmüştür. Gruplar arasındaki farklılıklar çiftyönlü varyans analizi kullanılarak hesaplanmıştır. Elde edilen sonuçlar homosistein grubununhipokampus ve korteksinde kontrole göre GFAP yüksek bulunmuştur (P<0.001). Melatoninuygulaması GFAP seviyesinin yükselmesini engellemiştir (P<0.05). Homosistein uygulamasıile kortekste S100B protein seviyesinde kontrol grubuna göre belirgin yüksek olduğugözlenmiştir (P<0.01). Buna karşılık hipokampusta S100B protein seviyesinde belirgin birartış gözlenmemiştir (P>0.05). Melatonin uygulaması belirgin olarak hiperhomosisteinemisonucu uyarılan S100B artışını engellemiştir (P<0.01).Kontrol, homosistein ve homosistein+melatonin grublarındaki NSE miktarlarındaönemli bir değişiklik görülmemiştir.Sonuç olarak bu çalışmamızda artan glial markırların LPO miktarı ile orantılı olduğu,glial reaktivitenin homosistein uygulanmasıyla meydana gelen oksidan stres ile ilişkiliolabileceği tesbit edilmiştir. Homosisteinin LPO'yu artırdığı plazma ve dokulardaki antioksidan enzim düzeylerini azaltıcı yönde bir etki gösterdiği sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: Homosistein, hipokampus, korteks, S100B, GFAP, NSE, melatonin
Yaşlanma sürecinde pankreas dokusunda NOx, MDA, GSH düzeyleri ve melatoninin etkisi
Bu deneysel çalışmada melatoninin (10mg/kg sc 7 gün) genç (4 aylık n=16) ve orta yaşlı (14 aylık n=20) sıçanlarda pankreas dokusunda MDA, NOx ve GSH düzeyleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. Genç (n=8) ve orta yaşlı (n=10) sıçanların kontrol grupları karşılaştırıldığında, pankreas MDA düzeyleri arasında yaşlanma ile anlamlı artış bulundu (sırasıyla; 2.64±0.2 nmol/g, 5.47±0.9 nmol/g; p= 0.03). Pankreas NOx ve GSH düzeyleri, hem genç ve hem de orta yaşlı sıçanların kontrol grubunda birbirinden farksızdı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, genç (n=8) sıçanların deney grubunda pankreas GSH düzeyi anlamlı olarak artmıştır (sırasıyla; 1.08±0.07 mikromol/g, 1.33±0.08 mikromol/g; p= 0.04). Genç sıçanların kontrol grubu ile deney grubu arasında NOx ve MDA düzeyleri açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Orta yaşlı sıçanlar da ise, kontrol ve melatonin (n=10) grubu karşılaştırıldığında; pankreas NOx (sırasıyla; 51.4±6.3 mikromol/g, 31.4±4.0 mikromol/g; p= 0.02) düzeyinde anlamlı azalma, pankreas GSH düzeyinde (sırasıyla; 1.03±0.07 mikromol/g 1.99 ± 0.07 mikromol/g; p= 0.0001) anlamlı artma bulunur iken; pankreas MDA düzeyindeki azalma anlamlı bulunmamıştır.Sonuç olarak yaşlanma ile pankreas dokusunda serbest radikaller artarken; antioksidan savunma kapasitesinin azaldığı belirlenmiştir. Melatoninin ekzojen olarak verilmesinin; pankreas dokusunda serbest radikal düzeyini azalttığı ve antioksidan savunma sistemini güçlendirdiği söylenebilir.
Melatoninin sıçan timus hücre kültürlerinde Th1/Th2 dengesi üzerine etkileri
MELATONİNİN SIÇAN TİMUS HÜCRE KÜLTÜRLERİNDE Th1/Th2 DENGESİ ÜZERİNEETKİLERİZafer ŞAHİNÖZETİmmün sistem ve melatoninin (MT) ana kaynağı olan pineal bez arasında karşılıklı bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Farklıhayvan türlerinde MT'nin immünomodülatör etkiye sahip olduğu rapor edilmiştir. Ancak MT'nin ve aynı zamanda onun temelkaynağı olan pineal bezin timositlere ve sitokin sekresyonu profiline etkisi iyi anlaşılamamıştır. Bu nedenle, çalışmamızda intak vesham-pinealektomi'den (Pnx) ibaret olan Pnx yapılmamış grup ve Pnx yapılmış sıçanların timus hücre kültürlerinde T helper 1/Thelper 2 (Th1/Th2) lenfosit dengesine MT'nin etkisini araştırmayı amaçladık.Sitokin üretim profilini belirlemek için deneyler, 10 µg/ml concanavalin A (Con A) ile uyarılmış ve uyarılmamış timositlerdegerçekleştirildi. İnterferon-gamma (IFN-γ) (Th1 hücreleri tarafından üretilir), interlökin (IL)-4 ve IL-10 (Th2 hücreleri tarafındanüretilir) seviyeleri, süpernatantlar MT'nin iki farklı konsantrasyonlarıyla (10 ve 100 µM) muamele edildikten, 0 ve 24 saat sonraölçüldü. IFN-γ seviyesi, Pnx yapılmış sıçanlarda, hem Con A ile uyarılmış hem de uyarılmamış 24 saat medyumlarında anlamlışekilde arttı. Buna karşın, IL-10 seviyesi ise Pnx'li sıçanların Con A'lı ve Con A'sız gruplarında anlamlı şekilde azaldı. MT'nin100 µM konsantrasyonu, Pnx'in IFN-γ ve IL-10 seviyelerine olan etkilerini düzeltti ancak, MT'nin 10 µM'lık dozu etkisizdi;kontrol ve MT uygulanmış gruplar arasında IFN-γ ve IL-10 seviyelerinde anlamlı farklılık yoktu.Sonuçlarımız, Pnx yapılmasıyla sitokin üretim profilinin anlamlı bir şekilde Th1 yönüne doğru kaydığını, MT'nin 100 µMdozunun uygulanmasıyla IFN-γ seviyesinin azalması ve IL-10 seviyesinin artmasının, Th2 baskınlığının bir işareti olarak kabuledilebileceğini ve bu etkinin doz bağımlı bir şekilde MT ile ilişkili olabileceğini göstermektedir.
Ovariektomize ve diabetik ratlarda E vitamini ve 17-β estradiolün lipit peroksidasyon seviyesi ile hematolojik ve plazma lipit değerleri üzerine etkileri
Bu çalışmada, ovariektomili ve diabetli ratlarda östrojen ve E vitamininplazma glikoz, lipit profili, lipit peroksidasyonu ve bazı hematolojikparametreler üzerindeki etkileri araştırıldı. Bu amaçla, 70 Wistar Albino türüdişi ratlardan 7 grup oluşturuldu. Bu gruplar; 1. kontrol, 2. ovariektomi +diabet, 3. ovariektomi + diabet + östrojen, 4. ovariektomi + diabet + östrojen +E vitamini, 5. ovariektomi, 6. ovariektomi + östrojen ve 7. ovariektomi +östrojen + E vitamini olarak ayrıldı.3. ve 6. gruplara 40mg/kg/gün 17-β Estradiol, 4. ve 7. gruplara40mg/kg/gün 17-β Estradiol ile beraber 100mg/kg/gün E vitamini 28 günboyunca uygulandı.Elde edilen sonuçlara göre, kan glikoz seviyesi 2. grupta artmış(p<0.05), 3. ve 4. gruplarda östrojen ve E vitaminin etkisiyle azalmıştır(p<0.05).Total kolesterol, LDL, VLDL, trigliserit seviyeleri 2. grupta diabetinetkisiyle artmasına rağmen (p<0.05), HDL seviyesi azalmıştır (p<0.05). 3 ve 4.gruplarda östrojen ve E vitaminin etkisiyle HDL seviyesi artmış (p<0.05), totalkolesterol, LDL, VLDL, trigliserit seviyeleri ise azalmıştır (p<0.05). 5. gruptaHDL seviyesi azalmış (p<0.05), diğer lipit değerleri ise artmıştır (p<0.05). 6ve 7. gruplarda östrojen ve E vitaminin etkisiyle HDL seviyesi artmış (p<0.05),diğer lipit paremetreleri ise azalmıştır (p<0.05).Plazma ve eritrosit MDA seviyeleri, 2. grupta diabetin etkisiyle artmış(p<0.05), 4. grupta ise, östrojen ve E vitaminin etkisiyle azalmıştır (p<0.05).Ayrıca 5. grupta MDA seviyelerinde artış olmasına rağmen, östrojen ve Evitamini uygulanan 7. grupta bir azalma olmuştur (p<0.05). Östrojen uygulanan3. ve 6. gruplarda plazma ve eritrosit MDA seviyelerinde, istatistiksel olarakanlamlı bir fark bulunmamıştır.HbA1c miktarı 2. grupta diabetin etkisiyle artmış olduğu (p<0.05), 3 ve4. gruplarda ise östrojen ve E vitaminin etkisiyle azaldığı (p<0.05) tespitedilmiştir.Eritrosit sayısı ve hemoglobin miktarında, istatistiksel olarak anlamlı birfarklılık gözlenmemişir.Hematokrit değer, 2 ve 5. gruplarda artarken, 3, 4, 6 ve 7. gruplarda iseazalmıştır (p<0.05).Lökosit sayısı, ovariektomili 5, 6 ve 7. gruplara kıyasla, ovariektomi vediabetli 2, 3 ve 4. gruplarda artmıştır (p<0.05).Sonuç olarak, veriler değerlendirildiğinde; ovariektomize veovariektomize + diabetik ratlarda, bozulan lipit ve karbonhidrat tablosuna bağlıgelişen ateroskleroz riski, östrojen ve östrojen + E vitamini uygulanması ileazalabileceği ifade edilebilir.Anahtar Kelimeler: Diabet, Ovarektomi, lipit profili, HbA1c, östrojen, Evitamini ve Lipit Peroksidasyon.
Puberte dönemine kadar 4-CPA (4-klorofenoksi asetik asit)'ya maruz kalan sıçanların karaciğer dokusundaki oksidan olayların incelenmesi.
Bitki Büyümesi Düzenleyici Hormonlar (BBDH) bitkinin büyüme, gelişme ve diğer fizyolojik olaylarını olumlu ya da olumsuz etkileyebilen maddelerdir. Bu hormonlar günümüz koşullarında verimi, dayanıklılığı arttırmak ve ürün kalitesini yükseltmek amacıyla sıklıkla kullanılmaktadır4-Klorofenoksi asetik asit (4-CPA) seralarda özellikle domates üretiminde en fazla kullanılan BBDH' lardan biridir. BBDH' larının dozu ve uygulama zamanı verim açısından önemlidir. Aşırı doz ve uygun olmayan zamanda kullanım bitki büyümesini olumsuz etkilemektedir. Ayrıca bitkilerde bıraktıkları kalıntılar nedeniyle insan sağlığı üzerinde de istenmeyen etkilere neden olabilmektedir. Bu etkilenmede cinsiyet ve yaş faktörünün de önemli olduğu bilinmektedirLiteratürde 4-CPA ile ilgili çeşitli toksisite çalışmaları bulunmaktadır. Bu çalışmalar özellikle üreme sistemi ve endokrin sistem üzerine yoğunlaşmıştır. Nitekim puberte dönemine kadar 4-CPA' ya maruz kalan dişi ve erkek sıçanlarda, üreme organlarının gelişimini olumsuz yönde etkilediği, doz bağımlı üreme organlarına apoptozise neden olduğu literatürde gösterilmiştirKaraciğer, metabolik aktivitenin en fazla olduğu dokudur ve yüksek doz 4-CPA maruziyetinin hepatosellüler nekroza neden olduğu ifade edilmektedir. . Ancak 4-CPA ile oksidan olaylar arasındaki ilişkiyi gösteren bir çalışmaya literatürde rastlanmadıBu bilgiler ışığında, çalışmamızda puberte dönemine kadar değişik dozlarda 4- CPA' ya maruz kalan dişi ve erkek sıçanların karaciğer dokusunda oksidan ve antioksidan olayları incelemeyi amaçladıkÇalışmada 20 günlük 40 erkek, 40 dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlarda kendi içlerinde 5 gruba ayrıldı.Grup 1. Kontrol (n=8) : Herhangi bir uygulama yapılmadıGrup 2. SF kontrol (n=8) : Serum fizyolojik verildi (0.5 ml/gün)Grup 3. (n=8) : 0.5 ml SF içinde çözünmüş 25 mg/kg/gün 4-CPAGrup 4. (n=8) : 0.5 ml SF içinde çözünmüş 50 mg/kg/gün 4-CPAGrup 5. (n=8) : 0.5 ml SF içinde çözünmüş 100 mg/kg/gün4-CPAUygulamalar oral yoldan, 30 gün süre ile yapıldı. 30. uygulamadan 1 gün sonra hayvanlar Rompun+Ketamin (50+60-100mg/kg) anestezisi altında feda edildi. Karaciğer dokusunda oksidan stresin göstergesi malondialdehit (MDA) ve doğal antioksidan glutatyon (GSH) düzeyleri spektrofotometrik yöntemle, NOx düzeyi (nitrat+nitrit) ise Griess yöntemi ile çalışıldı. Sonuçlar, Anova ve Mann-Whitney U testleri ile değerlendirildi. P ? 0.05 değerleri anlamlı kabul edildiHer iki cinste de kontrol ve SF grupları arasında MDA, GSH ve NOx düzeyleri açısından bir fark tespit edilmedi. 4-CPA uygulaması doz bağımlı olarak MDA ve Nox düzeylerinde artışa, GSH düzeylerinde ise azalmaya neden olduBulgularımız doğrultusunda puberte öncesi dönemde uygulanan 4- CPA' nın karaciğer dokusunda cinsiyete bağlı olmaksızın lipid peroksidasyonunu ve muhtemelen inflamatuar reaksiyonları arttırdığı söylenebilir.
Endosulfan, cypermethrin, 2,4-D ve trifluralinin androjenik ve anti-androjenik etkilerinin ratlarda hershberger metoduyla araştırılması
Endokrin bozucuların (EDC) insan saglıgı, hayvanlar ve çevre üzerindeki potansiyel zararlı etkileri, önemli bir halk saglıgı problemi olarak üzerinde durulan bir konu haline gelmistir. Bu çalısma; Türkiye'de yaygın olarak kullanılan ve dogada uzun süre kalma potansiyeline sahip organoklorlu (Endosulfan) ve pyrethroid (Cypermethrin) pestisitler ile herbisitlerin (2,4-D ve Trifluralin) Hershberger metodu ile peri-pubertal erkek rat modelinde serum LH ve FSH düzeyleri ile androjen duyarlı dokular (prostat, bulbouretral bezler, seminal veziküller, m. Levator ani) üzerine androjenik ve anti-androjenik etkilerini arastırmak amacıyla planlandı. Çalısmada toplam 56 adet peri-pubertal 42 günlük erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. lk grup sham kastrasyon olarak ayrıldı. Geriye kalan toplam 49 adet rat xylazin+ketamin anestezisi altında total olarak (testisler + epididimis) kastre edildi. On günlük iyilesme süresinin sonunda ratların vücut agırlıkları belirlendi ve yedi gruba daha ayrıldı: Kastrasyon grubu; Testosteron propiyonat (TP) grubu (0.5 mg/kg/gün s.c. TP); TP+Flutamide grubu (25 mg/kg/gün, oral gavaj); TP+Endosulfan grubu (10 mg/kg/gün, oral gavaj); TP+2,4-D grubu (10 mg/kg/gün, oral gavaj); TP+Cypermethrin grubu (20 mg/kg/gün, oral gavaj); TP+Trifluralin grubu (15 mg/kg/gün, oral gavaj). On günlük uygulamaların sonunda tüm hayvanların vücut agırlıkları tekrar belirlendi. Son uygulamadan 24 saat sonra ratlar dekapite edildi ve kan örnekleri toplandı. Tüm hayvanların prostat bezi, bulbouretral (cowper) bezleri, seminal veziküller ve musculus levator ani (mLA) ile karaciger ve böbrekleri hemen diseksiyon ile çıkartıldı ve tartıldı. Serum testosteron, LH ve FSH düzeyleri ELISA yöntemi ile belirlendi. Kastrasyon, tüm androjen-duyarlı doku agırlıklarında azalmaya neden olurken (p<0.001); kastre edilen hayvanlara TP uygulanması bu dokuların agırlıklarının sham grubu degerlerine dönmesini sagladı (p<0.001). Endosulfan, Cypermethrin ve Trifluralin androjen-duyarlı dokulardan bulbouretral bez agırlıklarında TP grubuna göre anlamlı azalmaya yol açarken (p<0.01); 2,4-D ise seminal vezikül agırlıklarında TP grubuna göre anlamlı artıs olusturdu (p<0.01). Uygulanan test bilesiklerinden hiçbiri prostat ve m. Levator ani agırlıklarında TP grubuna göre anlamlı bir fark olusturmadı (p>0.05). 2,4-D, Cypermethrin ve Trifluralin serum FSH düzeylerinde anlamlı artısa yol açarken; serum LH düzeylerindeki artıs sadece Trifluralin grubunda istatistiksel olarak anlamlı idi. Sonuç olarak; bu çalısmadan elde edilen bulgular, Hershberger metodunda Endosulfan, Cypermethrin ve Trifluralin'in bulbouretral bez üzerinde antiandrojenik; 2,4-D'nin ise seminal vezikül üzerinde androjenik etkilere sahip olabilecegini göstermistir. Bu çevresel kirleticilerin erkek üreme fonksiyonlarını olumsuz yönde etkileyebilecegi öngörülebilir. Anahtar Kelimeler: Endokrin bozucular (EDC), Endosulfan, Cypermethrin, 2,4-D, Trifluralin, Hershberger assay.