
427
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Bel ağrılı olgularda sinir mobilizasyonun yürüme ve ayakta duruş parametrelerine etkisi
Bel ağrısı toplumda en çok görülen sağlık problemlerindendir. Ağrı, fonksiyonel yetersizlikler, yürüme ve denge bozuklukları bel ağrısında sık rastlanan semptomlardandır. Bel ağrısında sinir mobilizasyon tekniklerinin etkilerini araştıran randomize-kontrollü çalışma sayısı oldukça azdır. Bu çalışmanın amacı, bel ağrılı olgularda sinir mobilizasyonun yürüme ve ayakta duruş parametrelerine etkisini araştırmaktı. Çalışmamıza 20 bel problemi tanısına sahip çalışma grubu (yaş ortalaması 39.45±8.55 yıl), 21 bel problemi tanısına sahip kontrol grubu (yaş ortalaması 38.33±9.70 yıl) ve 19 sağlıklı kontrol grubu (yaş ortalaması 35.94±9.70 yıl) olmak üzere 60 olgu dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan olguların demografik özellikleri kaydedilmiş ve çalışma ve kontrol gruplarında, ağrı şiddetinin değerlendirilmesi için Vizüel Analog Skalası, düz bacak kaldırma testi açısı, fonksiyonel düzeyleri saptamak için Oswestry Özürlülük Skalası tedavi öncesi ve sonrası uygulanmıştır. Yürüme ve ayakta duruş parametrelerinin ölçümü için Zebris-FDM-2 platformu kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarının vizüel analog skalası ve Oswestry özürlülük skalası ölçümlerinde tedavi öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Çalışma ve sağlıklı kontrol gruplarının düz bacak kaldırma testi ölçümlerinde anlamlı artış olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sallanma ve çift destek fazı yüzdesi parametrelerinde üç grupta da ölçümler arasında anlamlı farklılık gösterdiği (p<0.05) fakat grupların birbirine üstünlüğünün olmadığı bulunmuştur(p>0.05). Çalışma sonucunda sinir mobilizasyonun ağrısız kalça fleksiyonu açısı ve fonksiyonelliğin arttırılması, ve ağrının azaltılmasında etkili bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Sinir mobilizasyonu ile yürüme ve ayakta duruş parametrelerinde kazanımlar elde edilmiştir. Sinir mobilizasyon teknikleri bel ağrısının tedavisinde rutin olarak kullanılabilir. Farklı sinir mobilizasyon tekniklerinin değişik seans ve sayıda uygulanacağı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Tip II diyabetli bireylerde fiziksel ve pulmoner fonksiyonların incelenmesi
Çalışmamız tip II diyabetli bireylerin fiziksel ve pulmoner fonksiyonların incelemek için planlanmıştır. Katılımcıları değerlendirmek üzere Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA), 6 dakika yürüme testi (6DYT), solunum fonksiyon testi (SFT), Charlson Komorbidite indeksi ve Cornell Kas iskelet Sistemi Rahatsızlıkları Anketi (KİSRA) uygulanmıştır. Bu çalışmaya 58 tip II diyabetli (yaş ortalaması 53,32 ± 5,86 yıl) ve 52 nondiyabetik (yaş ortalaması 51,40 ± 5,79 yıl) olmak üzere toplam 110 katılımcı dâhil edilmiştir. Çalışma sonucunda çalışma ve kontrol grubuna ait 6DYT mesafeleri sırasıyla 507,2 ±51,70 m ve 532,23 ± 50,32 m olarak tespit edilmiştir ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubuna ait solunum fonksiyon testi parametreleri incelendiğinde sırasıyla FVC 2,82 ± 0,74 L ve 3,23 ± 0,84 L, FEV1 2,30 ± 0,57 L ve 2,57 ± 0,60 L olarak bulunmuştur (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubuna ait komorbidite skoru sırasıyla 1,83 ± 0,82 ve 0,12 ± 0,32 olarak saptanmıştır (p<0,05). Çalışma grubunda mevcut değişkenler arası ilişki incelendiğinde; VKİ ile kas iskelet sistemi rahatsızlıkları (KİSR) arasında pozitif yönde anlamlı (r=0,423, p=0,001), VKİ ile yürüme mesafesi arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r=-0,457, p=0,000). Bu çalışmanın sonuçları tip II diyabetin fonksiyonel kapasite, solunum fonksiyonları ve komorbid hastalıklar üzerine negatif yönde etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Tip II diyabet, fiziksel aktivite düzeyi, fonksiyonel kapasite, solunum fonksiyonları, komorbidite, kas iskelet sistemi rahatsızlıkları
Diz osteoartritli hastalarda fiziksel performans, fonksiyonel durum, yürüme ve denge parametrelerinin incelenmesi
Bu çalışma, evre 2 ve 3 diz OA'lı bireyler ile sağlıklı bireylerin ağrı, fiziksel performans, fonksiyonel durum, yürüme ve denge parametrelerini incelemek amacı ile yapılmıştır. Çalışmaya ACR (American College of Rheumatology) kriterlerine göre evre 2 düzeyinde 17 (yaş ortalaması 49,24±8,22yıl), evre 3 düzeyinde 17 (yaş ortalaması 45,47±4,27yıl) diz OA'lı kadın ve sağlıklı 34 kadın (yaş ortalaması 47,35±6,73yıl) olmak üzere toplam 68 kişi dahil edilmiştir. Demografik veriler kaydedildikten sonra çalışmaya katılan tüm bireylerin ağrı şiddeti (Görsel Analog Skalası), Q açısı, normal eklem hareketi (gonyometre), fiziksel performans testleri (Otur Kalk Testi, Kalk ve Yürü Testi, 20 metre yürüme testi), yaşam kalitesi (Nottingham Sağlık Profili), fonksiyonel durum(WOMAC Osteoartrit İndeksi), denge (Berg Denge Ölçeği) ve yürüme parametreleri (Zebris-FDM-2 platformu) değerlendirilmiştir. Çalışma ve kontrol grubu karşılaştırıldığında; ağrı şiddeti, normal eklem hareketi, fiziksel performans testleri, denge, yaşam kalitesi, fonksiyonel durum ve yürüyüş parametreleri açısından çalışma grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Aynı zamanda Evre 2 diz OA'lı bireyler ile evre 3 diz OA'lı bireylerin ağrı şiddeti ve yaşam kalitesi ağrı alt skalasında Evre 2 lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları diz OA'lı kişilerin ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi ile ilişkili sağlık durumlarının sağlıklı kişilere göre olumsuz yönde etkilendiğini, ancak farklı 2 evredeki osteoartritli bireylerin ölçüm sonuçlarının benzer olduğunu (yaşam kalitesi ile ilişkili ağrı değerlendirmesi dışında) göstermiştir. Bu çalışmanın sonucu diz osteoartritli bireylerin günlük yaşamlarının sağlıklı bireylere göre farklı boyutlarda olumsuz yönde etkilendiğini göstermesi açısından önemlidir. Bu nedenle bu hastaların değerlendirme ölçeklerinin seçilmesinde ve tedavinin planlanması aşamasında hastalık modelinden ziyade bireye özgü yaklaşım modelinin göz önünde bulundurulması oldukça önemlidir.
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda pulmoner, fiziksel ve psikososyal fonksiyonların incelenmesi
Serebral palsili çocuklarda günlük yaşama çocuk katılımı ölçeği'nin türkçe adaptasyonu, geçerlik ve güvenirliği
Giriş ve Amaç: Serebral palsili çocuklarda günlük yaşam aktivitelerine katılımı değerlendirmek, etkin rehabilitasyon uygulamaları için kritik öneme sahiptir. SP gibi hastalıklarda aktivitelere katılımı objektif olarak ölçmek için standartlaştırılmış fonksiyonel değerlendirme ölçekleri kullanılmalıdır. Bu çalışmanın amacı, Child Engagement in Daily Life Measure (CEDL)'yi Türkçeye çevirmek ve Türkçe CEDL'nin SP'li çocuklarda kültürel adaptasyonu, güvenirliği ve geçerliği dahil olmak üzere psikometrik özelliklerini belirlemektir. Materyal ve Metod: Çalışmaya 1,5-12 yaş arası 273 SP'li çocuk, 100 sağlıklı çocuk ve ebeveynleri katıldı. Ebeveynler, Aile ve Rekreasyonel Aktivitelere Katılım (11 madde) ve Öz Bakım Performansı (18 madde) bölümlerini içeren CEDL ölçeğini doldurdu. SP'li çocukların kaba motor ve el beceri düzeyleri (GMFCS ve MACS) kaydedildi. CEDL'nin güvenirliği iç tutarlılık ve test-tekrar test güvenirliği ile, içsel yapı geçerliği Rasch analizi ile ve dışsal geçerliği bilinen gruplar yöntemi ile değerlendirildi. CEDL'nin bilinen grup geçerliği, SP'li çocukların yaşlarına göre GMFCS ve MACS düzeyleri ile literatürden elde edilen sonuçlar arasındaki hipotez kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: CEDL'nin iç tutarlılığı yüksek olup, Cronbach alfa değerleri 0,89 ile 0,98 arasında değişmektedir; test-tekrar test güvenirliği, aile ve rekreasyonel aktivitelere katılım sıklığı için yüksek (SKK = 0.827, %95GA = 0.723-0.895), hoşlanma durumu için orta-yüksek (SKK = 0.778, %95GA = 0,647-0,864) ve öz bakım için oldukça yüksekti (SKK = 0,97, %95GA = 0.948-0.982). Ölçekteki sorular iyi bir uyuma ve mantıksal bir hiyerarşik sıralamaya sahipti. SP'li çocukların aile ve rekreasyonel aktivitelere katılma sıklığı, hoşlanma durumu ve öz bakım performansı sağlıklı yaşıtlarına göre düşük olup, kaba motor ve el beceri düzeyine göre değişmekteydi. Sonuç: CEDL'in Türkçe versiyonu olan Günlük Yaşama Çocuk Katılımı Ölçümü 1,5-12 yaş arası SP'li çocuklarda katılımı ölçmek için kullanılabilecek yeterli psikometrik özelliklere sahip, geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Anahtar Kelimeler: Serebral palsi, katılım, öz bakım, güvenirlik, geçerlik
Boyun ağrılı spondiloartritli hastalarda ağrı ve fonksiyon üzerine konvansiyonel fizik tedavi modaliteleri ve kinezyolojik bantlama tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
AMAÇ Bu tez çalışmasında amaç, boyun ağrılı spondiloartrit (SpA) hastalarında egzersiz, Kinezyolojik bantlama (KB) ve konvansiyonel fizik tedavi (FT) modalitelerinin ağrı ve fonksiyonel durum açısından etkinliğinin karşılaştırılmasıdır. GEREÇ ve YÖNTEM Çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinden takip edilen ve inflamatuar karakterde boyun ağrısı olan 18-65 yaş arası spondiloartrit hastaları dahil edildi. Son 3 ay içerisinde mevcut medikal tedavisinde değişiklik yapılanlar, servikal disk hernisi ile uyumlu semptomları olanlar, servikal bölgeden travma veya operasyon öyküsü olanlar, malignitesi, sistemik enfeksiyonu veya bilinen psikiyatrik bozukluğu olanlar, tedavi uygulanacak olan bölgede yara veya enfeksiyonu olanlar, KB bandına karşı alerjik reaksiyonu olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar 3 farklı gruba randomize edildi ve birinci gruba yalnızca ev egzersiz programı verildi. İkinci gruba 3 hafta sürecek şekilde 15 seans konvansiyonel FT modaliteleri uygulandı ve ev egzersiz programı verildi. Üçüncü gruba 3 hafta boyunca haftada iki kez değiştirilmek üzere boyun bölgesine KB tedavisi uygulandı ve ev egzersiz programı verildi. Değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası 3. hafta ve 3. ayda; Görsel Analog Skala (VAS), Boyun Ağrı ve Özürlülük Skoru (BAÖS), Kopenhag Boyun Fonksiyonel Özürlülük Skalası (KBFÖS), Spondiloartritler için Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ-S), Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFI), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMI) testleri kullanılarak ve goniometre ile boyun eklem hareket açıklıkları (EHA) ölçülerek yapıldı. BULGULAR Çalışmaya 43 hasta alındı (Egzersiz grubu:14, Konvansiyonel FT grubu:14, KB grubu:15). Çalışmaya alınan olguların demografik özellikleri karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sadece egzersiz verilen grupta grup içi değerlendirmelerde kontroller arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. ay kontrollerinde konvansiyonel FT grubuna göre boyun ekstansiyonu ve sağ rotasyonu değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı artma saptandı. Kinezyolojik bantlama uygulanan grupta grup içi değerlendirmelerde yapılan kontrollerde anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. haftaki kontrollerde egzersiz grubuna göre VAS ağrı skoru değerlerinde tedavi öncesine göre azalma saptandı. Konvansiyel FT uyguladığımız grupta grup içi değerlendirmelerde 3. hafta kontrollerinde BASFI ve VAS değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı azalma saptandı. Gruplararası karşılaştırmalarda, 3. haftaki kontrollerde egzersiz grubuna göre VAS, BASDAI ve BASFI değerlerinde tedavi öncesine göre anlamlı azalma saptandı. SONUÇ SpA'lı hastaların boyun ağrısı ve kısıtlılığının tedavisinde verilen egzersiz programının istatistiksel olarak anlamlı olmasa da eklem hareket açıklığı üzerine olumlu etkileri saptanmıştır. Egzersiz programına ek olarak uygulanan KB tedavisi ağrıyı azaltmada faydalı olmaktadır. Konvansiyonel FT yöntemleri ile egzersiz programı birlikte uygulandığında ise ağrı ve fonksiyonel durumda iyileşme görülmektedir. Boyun şikayeti olan SpA'lı hastalarda nonfarmakolojik yöntemler iyi birer tedavi alternatifi olabilir.
Spondiloartrit hastalarının egzersizin yararları hakkında farkındalıklarının ve egzersiz yapmalarına engel olan faktörlerin araştırılması
Amaçlar: Bu tezin amacı Spondiloartrit (SpA) hastalarının fizik aktivite düzeyini ve egzersizden algıladığı yarar ve engelleri belirlemek ve bunları toplum kontrolleriyle kıyaslamaktır. İkinci amaç SpA hastalarında egzersizden algılanan yarar ve engellerle demografik özellikler, ilaçlar, hastalık aktivitesi, işlevsellik, mobilite, psikolojik durum, yaşam kalitesi ve eşlik eden hastalıkların ilişkisini araştırmaktır. Hastalar ve yöntemler: Bu kesitsel çalışmaya Uluslararası Spondiloartrit Değerlendirme Topluluğu (ASAS) kriterlerini karşılayan SpA hastaları ve toplum kontrolleri alındı. Egzersiz algısı Egzersiz Yarar Engel Ölçeği (EBBS) ile değerlendirildi. Fizik aktivite düzeyi Uluslararası Fizik Aktivite Ölçeği-Kısa Form (IPAQ-S) ile belirlendi. Sıklıkla belirtilen egzersiz tipleri ve geçen hafta egzersiz yapma süreleri sorgulandı. Katılımcılar yorgunluk, psikolojik durum ve yaşam kalitesini değerlendiren anketler doldurdu. Hastalar ayrıca hastalık aktivitesi, işlevsellik ve mobilite açısından sorgulandı. Hastalık parametreleri ile egzersizden algılanan yarar ve engellerin korelasyonları analiz edildi. Bulgular: İki yüz hasta (118 erkek, 82 kadın) ve 100 kontrol (50 erkek, 50 kadın) çalışmaya alındı. "Egzersiz beni yoruyor" ve "Egzersiz çok fazla zamanımı alır" gibi bazı engel ifadelerine hastalar kontrollere göre daha çok katıldı. Hastaların hastalık aktiviteleri, fonksiyonellik ve mobilite skorları, yorgunluk, psikolojik durumları ve yaşam kalitesi kötüleştikçe egzersize karşı algıladıkları engeller arttı. Hasta ve kontrollerin fizik aktivite düzeyleri ve yürüyüş süreleri benzerdi. Hastalar germe egzersizleri, kontroller aerobik egzersizler için daha çok zaman harcıyordu. Hastaların fizik aktivite düzeyi ile hastalık aktivitesi arasında bir korelasyon saptanmadı. Hastaların psikolojik durumları ve yaşam kalitesinde kötüleşme ve vücut kitle indekslerinde artış, fizik aktivite düzeylerinde azalma ile ilişkiliydi. Sonuçlar: Hastaların hastalık parametreleri kötüleştikçe egzersize daha çok engel bildirmektedir. SpA hastalarının egzersiz yapma alışkanlığını arttırmak için hekimler hastaların kişisel olarak egzersiz için bildirdiği engellere odaklanmalıdır.
Ağrıyla ilişkili sakatlık indeksinin Türkçe sürümünün geçerlilik ve güveniirliği
Bu çalışma Ağrıyla ilişkili Sakatlık İndeksi (AİSİ)'nin Türk toplumuna uyarlanması, geçerlik ve güvenilirliğinin araştırması amacıyla planlandı.Bu amaçla, polikliniğimize başvurmuş ACR kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı almış, diz AP/LATERAL mukayeseli grafileri mevcut olan 151 hasta çalışmaya alındı. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Tüm olgular tek bir fiziksel tedavi ve rehabilitasyon doktoru tarafından ayrıntılı şekilde muayene edildi. Olguların istirahatte, harekette ve muayene esnasında olan ağrıları visüel anolog skala ile değerlendirildi. Yine tek bir doktor tarafından vakaların mevcut diz grafileri Kellgren-Lawrence derecelendirmesine göre evrelendirildi.Tüm katılımcılara tek bir doktor tarafından AİSİ, WOMAC, SF-36 anketleri okunarak, katılımcıların anketleri doldurması sağlanmıştır.Test-tekrar test güvenilirliğin belirlenmesi amacıyla katılımcılardan 103 hastaya ilk değerlendirmeden 5 gün sonra tekrar AİSİ uygulandı.Ölçeğin güvenilirliği; iç tutarlılık, ve test-tekrar test güvenilirliği ile değerlendirilmiş ve elde edilen bulgular ölçeğin Türkçe formunun iyi derecede güvenilir olduğunu göstermiştir.Geçerlik analizinde AİSİ'nin, SF-36 ve WOMAC'ın benzer alt skalaları ile korelasyonunun oldukça yüksek olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak; bizim çalışmamız AİSİ'nin Türk toplumunda yüksek derecede geçerli ve güvenilir olduğunu göstermiştir.
Yerleşmiş romatoid artrit hastalarında kardiyovasküler risk ile fonksiyonel yetersizlik ve hastalık aktivitesi arasındaki ilişki
Romatoid artrit (RA), fonksiyonel yetersizlik ve sakatlıkla sonuçlanan sistemik otoimmün bir hastalıktır. RA'da stabil anjina, koroner arter hastalıkları, miyokard infarktüsü, kalp yetmezliği ve inme gibi kardiyovasküler hastalıkları (KVH) en çok morbidite ve mortalite nedenidir. RA hastaların %40-50'sinin ölüm nedeni KVH'tır. KVH prevalansının, kronik inflamasyon ve immünolojik düzensizliğe bağlı olarak, kronik ve yerleşmiş RA hastalarında erken ve orta RA'ya göre daha fazla olduğu gösterilmiştir.Çalışmamızdaki birinci amaç romatoid artrit hastalarının hastalık aktivitesi ve fonksiyonel durum ile kardiyovasküler risk arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesidir. İkinci amacımız Framingham risk skoru ile kardiyovasküler risk açısından RA hastalarını kontrol grubu ile karşılaştırmaktır.Fizik Tedavi Ve Rehabilitasyon Kliniği'nde 1987 Amerikan Romatoloji Birliği kriterlerini karşılayan 74 RA hastası ve 39 kişilik de kontrol grubu alınmıştır. Yaş, sigara, diyabet, kolesterol ve kan basıncı ölçümleri değerlendirilerek Framingham risk skoru hesaplandı, RA hastalarına DAS-28 (Hastalık Aktivite İndeksi-28) ve Sağlık Degerlendirme Anketinin kısa formu (HAQ-DI) uygulandı.Vaka ve kontrol grubundaki olguların Framingham skoru arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Vaka grubundaki olguların ESH (eritrosit sedimentasyon hızı), sistolik ve diastolik kan basıncı ortalamaları, kontrol grubundaki olgulara göre anlamlı olarak yüksekti. CRP (C-Reaktif Protein) ve kolesterol düzeyleri açısından fark yoktu. Vaka grubundaki olguların DAS-28 ortalaması 3,855 ± 1,224; HAQ ortalaması 0,642 ± 0,705 olarak bulundu. Vaka grubundaki olguların DAS-28, HAQ, CRP, ESH ve hastalık süresinin Framingham skoru ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı değildi.İnflamatuar artriti olan hastalarda, geleneksel risk faktörlerine ek olarak hastalığa özgü başka risk faktörlerini de içeren yeni risk skoru hesaplamalarına gereksinim vardır. Daha geniş örneklem grubunun alınması ve uzun süreli prospektif çalışmaların yapılmasıyla daha anlamlı sonuçlara ulaşılabilecektir.
Farklı aktivite düzeylerine sahip olan allerjik astımlı çocukların solunum ve egzersiz kapasitelerinin değerlendirilmesi
6.TURKÇE ÖZET : Çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Pediatrik Allerji Bilim Dalı Polikliniğinde allerjik astım tanısı konan çocuklar kullanılmıştır. Çocuklar şu kriterlere göre seçilmiştir: Ayda 2 nöbetin altında nöbet geçiren, allerjik astım dışında başka bir kronik akciğer hastalığı olmayan ve tedavi altında bulunan sedanter durumdaki allerjik astımlı çocuklardan seçilmiştir. Bu çocuklar 5 gruba ayrılmıştır : Yaş ortalamaları (11. 44+1. 68), boy ortalamaları (1.45+0.09) ve kilo ortalamaları (36.98+9. 34)olarak çalışmaya alınmıştır. İlk 3 çalışma grubu (A,B,C grupları) 35 (A), 35 (B) ve 27 (C) kişiden oluşan allerjik astımlı çocuktan, diğer 2 grup: D ve E çalışma grubu ise 25' er kişilik normal kontrol grubundan oluşmuştur. İstatistiksel analizler, Çukurova Üniversitesi Bilgi İşlem Merkezi'nde IBM bilgisayarında SPSSX Paket Programında TTesti Groups (Gruplar arası TTest) ve Statistics All yöntemleri ile yapılmıştır. Yakın zamana kadar, astmatik çocukların fiziksel aktivite yapmaları konusunda kaygı duyuluyordu. 1980 den sonra bazı çalışmalarda fiziksel aktivite programlarının, hastaların fiziksel uygunluklarını geliştirmede tavsiye edilen unsurlar arasına girdi. Fiziksel aktiviteler ve egzersiz antrenmanlarının, hiç bir komplikasyona neden olmadan astmatik çocukların normal kardiopulmoner dayanıklılıklarını ve fiziksel uygunluklarını geliştirdiği yapılan araştırmalarda gözlenmiştir (29). Bu çalışmada, farklı aktivite düzeylerine sahip astımlı çocukların solunum ve egzersiz kapasiteleri, bisiklet ergometresi (814 kefeli tipi Monark Ergometrik Bisiklet) testi (PWC 170; fiziksel çalışma kapasitesi) ve flowmate (Flowmateplus) marka 2500 model spirometre aleti ile ölçülmüştür. Astımlı çocuklar ile normal kontrol grubu arasında solunum fonksiyon testleri, fiziksel çalışma kapasiteleri açısından anlamlı bir farklılık söz konusudur. Allerjik astımlı olup, fiziksel aktivite yapan çocuklar ile sedanter astımlı çocuklar arasında da PWC170 (fiziksel çalışma kapasitesi) testi, FEV1 (Zorlu ekspiratuvar volüm), VC (Vital kapasite), MVV (Maximum volünter ventilasyon) 79anlamlı bir farkın olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, Allerjik astımlı çocukların aktivitelerinin kısıtlanmaması, medikal tedavi ile birlikte astımlı çocuklara uygun egzersiz programlarının da uygulanması gerektiğini vurgulamaktayız. 7. İNGİLİZCE ÖZET (ABSTRACT) : Children at the Allergy Policlinic Unit, Department of Medicine, Çukurova University who had allergic asthma were the subjects of this study. The children were selected according to the following criteria : sedantary children under treatment who had no more than two asthma crisis per month and who had only allergic asthma as a chronical lung disease. The children were divided into five groups, and were categorized according to their age (11.44+1.68), height (1.45+0.09) and weight average (36.98+9.34). The first 3 groups (A,B,C) consisted of 35 (A), 35 (B) and 27 (C) subjects, who had allergic asthma. The other two groups D and E (control groups) consisted of 50 subjects; 25 in group D, and 25 in group E. For the statistical analysis, SPSSX Package Programs TTest Groups (T-test between groups) and Statistics All Method were used. Until recently, physical activity for asthmatic children has been generally discouraged. Since 1980, some studies have recommended physical activity programs for improving fitness in such patients. Research has shown that physical activity and exercise training normalize cardio-pulmonary endurance and improve physical fitness without causing any complication in asthmatic children (29). In this study, the pulmoner and exercise capacity of asthmatic children with different degrees of activity were measured. For the measurement of pulmoner and exercise capacity of this children, 814 monark cycle ergometer test (PWCi7o= Physical Working Gapasity) and flowmateplus model spirometer were used. Significant differences were found between the astmatic children's groups and the control groups in respect to pulmoner function test and physical working capacity: mean of the control 80
Tekrarlayan üriner sistem taşı olan idiyopatik hiperkalsiürik hastalarda kemik kütlesinin değerlendirilmesi
Amaç: Üriner sistem taş hastalığı ve idiyopatik hiperkalsiürisi olan bazı hastalarda kemik mineral yoğunluğunun azalmış olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı üriner sistem taş hastalığı olan kişilerde idrar kalsiyum atılımının yüksek olmasının kemik mineral yoğunluğu üzerindeki etkilerini değerlendirmekti.Gereç ve Yöntem: Üriner sistem taş hastalığı olan 53 (48 erkek ve 5 premenapozal kadın) yetişkin hastanın arasında hiperkalsiüri (günlük idrar kalsiyum atılımı > 200 mg) 31 hastada (29 erkek ve 2 premenopozal kadın) saptandı. Bu hastalar çalışma grubu, idrar kalsiyum atılımı normal olan kişiler ise kontrol grubu olarak sınıflandırıldı. İki grupta lomber vertebra, femur boynu ve total femur kemik mineral yoğunlukları ölçüldü. Kemik mineral yoğunluğu dual energy x-ray absorbtiometry (DEXA) yöntemi ile ölçüldü. Hasta ve kontrol grubunun BMD ve T değerleri karşılaştırıldı. Her iki grubda serum kalsiyum, C-telopeptid, osteokalsin, parathormon, alkalen fosfataz, 25 (OH) D3 değerlerine bakıldı.Bulgular: Lomber vertebra kemik mineral yoğunluğu ölçümlerinde çalışma grubunun osteopeni ve osteoporoz riski kontrol grubuna göre ortalama 4,5 kat yüksek bulundu. Femur boyun ve total femur ölçümlerinde ise, çalışma grubunda, kontrol grubuna göre osteopeni ve osteoporoz riskinde anlamlı artış saptanmadı. İdrar kalsiyumu yüksek olan hastalarda vücut kitle indeksi (BMI) ortalaması, idrar kalsiyumu normal olan gruba göre anlamlı derecede artmıştı. Her iki grup arasında kemik döngüsü belirteçlerinin düzeyleri arasında farklılık saptanmadı.Sonuç: Üriner sistem taşı olan hastalar idiyopatik hiperkalsiüri açısından araştırılmalı ve idrar kalsiyum atılımı yüksek olan kişilerde özellikle vertebrada osteopeni ve osteoporoz olabileceği akılda tutulmalıdır.Anahtar Sözcükler: BMI, DEXA, İdiyopatik hiperkalsiüri, Osteoporoz, Üriner sistem taş hastalığı,
Yaşlılarda yüksek doz intramusküler kolekalsiferol ile oral kolekalsiferolün vitamin D düzeyleri ve fiziksel performans üzerine etkileri
Amaç: Vitamin D eksikliği veya yetersizliği olan yaşlılarda yüksek doz intramusküler ve oral kolekalsiferolün Vitamin D düzeyleri, kas kuvveti ve fiziksel performans üzerine etkilerini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Huzurevinde yaşayan 65 yaş ve üzeri ambulatuvar 116 kişi değerlendirildi. Çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan 66 hastanın demografik ve tanımlayıcı verileri sorgulandı. Serum 25(OH)D seviyesi ? 10 ng/ml eksiklik, 10-29 ng/ml arası yetersizlik olarak alındı. Vitamin D eksikliği/yetersizliği bulunan bireyler 600,000 IU kolekalsiferolün uygulanma şekline göre İM ve Oral gruplara randomize edildi. Kolekalsiferol tedavisi sonrası hastalar 6. ve 12. haftalarda takip edildi. Biyokimyasal tetkikleri başlangıç, 6. ve 12. haftalarda yapıldı. Başlangıç ve 12. haftada MicroFET3 manuel kas gücü ölçüm cihazı ile kuadriseps kas gücü ölçümü ve Kısa Fiziksel Performans Testi (SPPB) ile fiziksel performansları değerlendirildi.Bulgular: Bireylerin (n=116) % 37,1'inde (n=43) eksiklik, % 57,8'inde yetersizlik (n=67) bulundu. Yalnızca % 5,2 (n=6) kişide vitamin D seviyesi yeterliydi. Çalışmaya alınan hastaların (n=66) % 42,4'ünde (n=28) eksiklik, % 57,6'sında (n=38) yetersizlik mevcuttu. Kolekalsiferol tedavisi sonrası her iki grupta 6. ve 12. haftalarda vitamin D seviyelerinde anlamlı artış tespit edildi. 12. haftadaki artış İM grupta Oral gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,003). Kolekalsiferol tedavisi sonrası kuadriseps kas gücü ve fiziksel performans skorlarında 12. haftada anlamlı iyileşme saptandı. Ancak kuadriseps kas gücü, fiziksel performans testleri ve Vitamin D seviyeleri arasında korelasyon gösterilemedi.Sonuç: Vitamin D eksikliği yaşlılarda, özellikle huzurevlerinde yaşayanlarda sık görülmektedir. Vitamin D nöromusküler fonksiyonlarda önemli rol oynadığından 65 yaş ve üzeri bireyler optimal düzeylerin sağlanması açısından öncelikli olarak değerlendirilmelidir. Özellikle yaşlılarda günlük tedavilere uyumun düşük olması nedeniyle vitamin D'nin periyodik olarak yüksek dozda uygulanması güvenilir ve etkin bir tedavi seçeneğidir.Anahtar sözcükler: Vitamin D, yaşlılar, kas gücü, fiziksel performans
Diz osteoartritinde terapötik ultrasonun etkinliği
ÖZETAmaç: Diz osteoartritinde (OA) terapötik ultrason uygulamasının ağrı, fonksiyon ve günlük yaşam aktiviteleri üzerine etkisini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya diz osteoartritli 78 kadın hasta dahil edildi. Hastalar terapötik ultrason (US) ve sham ultrason (Sham) şeklinde iki gruba randomize edildiler. US sürekli modda, 5 dakika, 1 MHz frekansında, 1 watt/cm2 yoğunluğunda toplam 10 seans uygulandı. Tüm hastalara korunma önerileri ve ev egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesinde, tedavinin 2. ve 12. haftasında Vizüel Analog Skala (VAS), Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi (WOMAC), 50 metre yürüme süresi ve Nottingham Sağlık Profili (NHP) ile değerlendirildiler.Bulgular: Çalışmayı 70 hasta tamamladı. Hastaların 50 metre yürüme sürelerinde ve NHP anketinde anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. VAS değerlerinde her iki grupta belirgin azalma saptandı ve bu azalma US grubunda daha belirgindi (p=0,016). Gruplar arasındaki fark anlamlı olmamakla birlikte US grubunda WOMAC ağrı (p=0,009), günlük yaşam aktivitesi (p=0,018) ve total skorlarda (p=0,015) belirgin iyileşme saptanırken, sham grubunda değişiklik saptanmadı. US tedavisi sırasında ve izlem süresince hiçbir yan etki gözlenmedi.Sonuç: Terapötik US tedavisi diz OA'lı hastalarda ağrının azaltılması ve günlük yaşam aktivitelerinin düzelmesinde etkin ve güvenilir bir yaklaşım olabilir ve etkinliği 12. haftada devam etmektedir.Anahtar sözcükler: Diz, osteoartrit, terapötik ultrason, WOMAC
Geriatrik bireylerde üst ekstremite fonksiyonları ile denge arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma yaşlı bireylerin üst ekstremite fonksiyonları ile dengeleri arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya yaş ortalaması 69,10 ± 4,20 yıl olan 80 gönüllü birey dahil edilmiştir. Bireylerin fiziksel ve sosyodemografik bilgileri ile tanımlayıcı özellikleri kaydedilmiştir. Bilişsel fonksiyonları Mini Mental Durum Testi; üst ekstremite fonksiyonları Jamar El Dinamometresi, 9 Delikli Peg Testi (9-DPT), Purdue Pegboard Testi ve Jebsen Taylor El Fonksiyon Testi (JTEFT); dengeleri Berg Denge Ölçeği (BDÖ), Tinetti Denge Testi (TDT), Tek Ayak Üzerinde Durma Testi (TAÜDT) ve Biodex Denge Sistemi (BDS) ile değerlendirilmiştir. Yaşam kalitesi ise Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Yaşlı Modülü (WHOQOL-OLD) kullanılarak belirlenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre sağ taraf kavrama kuvveti ile denge testleri arasında yalnızca BDS Anteroposterior Statik Denge Sonucu (APSDS) hariç ve sol taraf kavrama kuvveti ile BDS dinamik ölçümlerin tümü ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin 9-DPT ve Purdue Pegboard Testi sonuçları ile BDÖ, TDT ve TAÜDT ölçüm sonuçları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin 9-DPT sağ taraf takma puanları ile tüm BDS sonuçları, sağ taraf çıkarma puanları ile Mediolateral Statik Denge Sonucu (MLSDS) ve Overall Stability Dinamik Denge Sonucu (OSDDS) arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). 9-DPT sol taraf takma puanları ile BDS sonuçları arasında anteroposterior ölçümler hariç diğer ölçümler ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). 9-DPT sol taraf çıkarma puanları ile BDS sonuçlarından yalnızca OSDDS ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin Purdue Pegboard Test 2 puanları ile BDS arasında yalnızca anteroposterior sonuçlar hariç anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Purdue Pegboard Testi 3 puanları ile BDS arasında yalnızca OSDDS ve Mediolateral Dinamik Denge Sonucu (MLDDS) arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Purdue Pegboard Testi 4 puanları ile BDS arasında APSDS hariç anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Purdue Pegboard Test 5 puanları ile BDS arasında yalnızca dinamik ölçümler ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin sağ taraf JTEFT 1 puanı ile BDÖ arasında ve sağ taraf JTEFT 4 ile sağ taraf TAÜDT sonucu hariç tüm BDÖ, TDT ve TAÜDT sonuçları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). JTEFT 1 sonuçları ile BDS arasında yalnızca statik ölçümler ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). JTEFT 2 sonuçları ile BDS arasında sağ taraf ile Overall Stability Statik Denge Sonucu (OSSDS) ve APSDS ile ve sol taraf ile tüm statik sonuçlar arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). JTEFT 3 sonuçları ile BDS arasında sağ tarafta yalnızca APSDS hariç anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol tarafta ise APDDS ve MLDDS ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Bireylerin sağ taraf JTEFT 4 puanı ile BDS sonuçları arasında APSDS hariç anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol taraf JTEFT 4 puanı ile BDS sonuçları arasında OSSDS, APSDS ve OSDDS hariç anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sağ taraf JTEFT 5 puanı ile BDS arasında OSDDS hariç anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol taraf JTEFT 5 puanı ile BDS sonuçları arasında MLSDS ve OSDDS hariç anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sağ taraf JTEFT 6 puanı ile BDS sonuçları arasında OSSDS ve MLSDS ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol taraf JTEFT 6 puanı ile BDS sonuçları arasında OSSDS, MLSDS ve MLDDS ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sol taraf JTEFT 7 puanı ile BDS arasında MLSDS ile anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca bireylerin üst ekstremite fonksiyonları ile yaşam kalitesi arasında anlamlı ilişki olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Elde ettiğimiz bu sonuçlar doğrultusunda yaşlı bireylerin üst ekstremite fonksiyonlarının dengelerini etkileyen önemli bir faktör olduğu bulunmuştur.
Diplejik ve hemiplejik serebral palsili çocuklarda fonksiyonel yürüme, denge ve fonksiyonel bağımsızlığın karşılaştırılması
Serebral palsi (SP) beynin kas tonusunu, kaba ve ince motor yetenekleri, denge kontrolü ve duruşu kontrol eden bölümlerinde oluşan beyin hasarına neden olarak hastaların yürüme yeteneklerini, dengesini ve fonksiyonel aktivitelerdeki başarısını etkiler. Bu çalışma hemiplejik ve diplejik serebral palsili çocuklarda fonksiyonel yürüme, denge ve fonksiyonel bağımsızlığı karşılaştırmayı amaçlamıştır. Irak'ın Wasit eyaletindeki üç hastanede serebral palsili 60 çocuğu içeren kesitsel bir çalışma yapıldı. Kaba Motor Fonksiyon Sınıflama Sistemi (KMFSS) düzey I-III olarak sınıflandırılan, 0-18 yaş arası 30 diplejik ve 30 hemiplejik hastanın demografik bilgileri kaydedildi. Hastalar Gillette Fonksiyonel Yürüyüş Değerlendirme Anketi (FYDA), Pediatrik Denge Ölçeği (PDÖ) ve Çocuklar için Bağımsızlık Ölçütü (WeeFIM) ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz sonucunda, WeeFIM'de anlamlı bir fark olmamasına rağmen (p>0.05), FYDA ve PDÖ'de gruplar arasında anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). WeeFIM'in öz bakım ve kognitif alt grupları, gruplar arasında anlamlı farklılık gösterirken (p<0.05), diğer alt gruplar istatistiksel olarak anlamlı değildir (p > 0.05). Hemiplejik serebral palsili çocuklar, diplejik serebral palsili çocuklara göre yürüme, denge ve alt ekstremite fonksiyonlarında daha iyi bulunmuştur.
Lateral epikondilit tedavisinde düşük doz dekstroz proloterapi yüksek doz dekstroz proloterapi kadar etkin midir? -çift kör- ultrason eşliğinde- randomize kontrollü çalışma
Lateral epikondilit, ön kol ekstansör kasların humerus lateral epikondiline bağlantı noktasında oluşan bir entesopatidir. Dirsek lateral ağrısının en sık sebebidir. Kadınlarda, dominant elde ve 3.-5. dekadda daha sıktır. Ön kolda tekrarlayan supinasyon-pronasyon ile el bilek ekstansör kaslarının aşırı kullanımı en önemli nedensel faktör olarak kabul edilir. Başlıca semptomları; ön veya üst kola yayılabilen dirsek ağrısıdır. Lateral epikondilde hassasiyet,ağrı, el kavrama kuvvetinde zayıflama, günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlanma izlenebilir. İlk basamak tedavi olan konservatif tedavide; istirahat, breysleme, fiziksel tıp modaliteleri ve enjeksiyon tedavileri yer alır. Enjeksiyon tedavileri arasında; son yıllarda önem kazanan, yan etkisi ve maliyeti düşük proloterapi enjeksiyonları vardır. Proloterapi, hedef dokuda inflamasyonu aktive edecek olan osmotik/iritan solüsyonların ağrılı ligament, tendon yapışma yerlerine ve eklem aralığına enjeksiyonu ile uygulanan rejeneratif bir tedavidir. %10 dekstrozdan daha düşük konsantrasyonlarda uygulanan solüsyonların, inflamasyon olmadan hücre ve doku proliferasyonu oluştuğu düşünülmektedir. Bu çalışma kronik lateral epikondilit tedavisinde proloterapi enjeksiyonunun klinik iyileşme, ağrı, el kavrama gücü, basınç-ağrı eşiği ve fonksiyonellik üzerindeki etkinliğini araştırmak, enjeksiyonun 12.hafta sonuçlarını saptamak, %5 düşük doz dekstroz ve %15 yüksek doz dekstroz proloterapi enjeksiyonunu etkinlik, yan etki ve komplikasyon olarak karşılaştırmak amacıyla randomize kontrollü, çift kör olarak planlandı. Çalışmaya kronik lateral epikondiliti olan 39 adet kadın, 21 adet erkek toplam 60 hasta alındı. Hastalar 3 gruba randomize edildi. Randomize olarak belirlenen gruplardan; Grup 1'e %5 dekstroz solüsyonu (%5 Dekstroz PrT), Grup 2'ye %15 dekstroz solüsyonu (%15 Dekstroz PrT) ve 3. gruba %0,9 salin solüsyonu 0. hafta, 3. hafta ve 6. haftada, 3'er hafta ara ile, 3'er kez, çift kör olarak enjeksiyonlar uygulandı. Ön kol ekstansörlerinin entezislerine ve anuler ligamana, kas iskelet sistemi ultrasonu eşliğinde,1 ml solüsyon ile enjeksiyon yapıldı. Hastalara ev egzersiz programı verildi. Hastaların yaş, cinsiyet, meslek bilgileri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, ameliyat öyküsü, baskın elleri, hastalık olan taraf ekstremite, semptomların süresi kaydedildi. Hastalar 0, 3 ve 12. haftalarda klinik parametreler (El kavrama gücü, basınç-ağrı eşiği, VAS-İ, VAS-A, Quick-DASH) ile değerlendirildi. Hastalık Global Değerlendirme anketi 3 ve 12. haftalarda kullanıldı. Yan etki ve komplikasyon gelişimi takip edildi. Araştırmaya katılan tüm hastaların yaş ortalaması 44,30±10,31 yıldı, %65'i (n=39) kadın, %35'i (n=21) erkekti. Hastaların %93,3'ünün dominant tarafı sağdı ve sağ dominant kolun etkilenme oranı %76,6 idi. Yaş, cinsiyet, şikâyet süresi, dominant ve etkilenen taraf, meslek, açısından gruplar arasında istatistiksel fark tespit edilmedi (p>0.05). Tedavi öncesinde gruplar arasında VAS-İ, VAS-A, Quick-DASH, algometre değerleri arasında fark saptanmadı (p>0.05). VAS-İ ve VAS-A; Grup 2'de 3. haftada azalma diğer gruplara göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0.05). VAS-İ'de, Grup 1 ve 3 arasında 3. haftada fark tespit edilmedi (p>0.05). 12. haftada ise Grup 1 ve 2 arasında VAS-İ'de anlamlı fark bulunmazken (p>0.05), bu değerdeki azalma her 2 grupta Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Grup 1'de 0. haftaya göre 12.haftada ve 3. ile 12. haftalar arasında VAS-A'da anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Grup 3'te tedavi öncesi ve sonrası VAS-İ, VAS-A, el kavrama kuvvetinde anlamlı fark bulunmadı(p>0.05). El kavrama kuvvetinde; 0. ve 3. haftalarda gruplar arası fark izlenmedi (p>0.05). Grup 2'de el kavrama kuvvetinde 12. haftada diğer gruplara göre anlamlı artış saptandı (p<0.05). Grup 1'de 0. haftaya göre 3. ve 12. haftalarda el kavrama kuvvetinde anlamlı artış saptandı (p<0.05). Algometre skorunda; Grup 1 ve 2'de 0. haftaya göre 3. ve 12. haftalarda anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Grup 1 ve 2'de 3. haftada anlamlı fark saptanmazken, Grup 2'de 12. haftada anlamlı fark saptandı (p<0.05). Grup 3'te algometre skorunda 0. hafta ile 12. hafta arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05). Quick-DASH skorunda; Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre 3. ve 12. haftada anlamlı fark saptandı. Grup 1 ve 2'de 0. haftaya göre 3. ve 12. haftalarda anlamlı azalma saptandı (p<0.05). Hastalık Global Değerlendirme skorunda 3. ve 12. haftada, Grup 1 ve 2'de Grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Gruplar arasında yan etki ve komplikasyon olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak kronik lateral epikondilit tedavisinde %5 ve %15 Dekstroz PrT ağrı azaltılmasında, el kavrama kuvvetinde ve fonksiyonellikte artışta %0,9 salin enjeksiyonuna göre etkindir. %5 ve %15 Dekstroz PrT birbiri ile kıyaslandığında %15 Dekstroz PrT'nin 12. haftada el kavrama kuvvetindeki ve algometre skorlarındaki artışta, erken dönemde (3. haftada) istirahat ve aktivite ağrısında daha etkin olduğu, her iki enjeksiyon arasında Quick-DASH, Hastalık Global Değerlendirme skorlarında, yan etki ve komplikasyon farkının olmadığı tespit edildi. %15 Dekstroz PrT'nin daha erken dönemde ağrıyı azalttığını ve el kavrama kuvveti ile algometre skoru artışında 12. haftada %5 Dekstroz PrT'ye göre daha etkin olduğunu tespit ettiğimiz bu çalışmaya dayanarak lateral epikondilit tedavisinde %15 Dekstroz PrT enjeksiyonunu önermekteyiz. Ancak proloterapi enjeksiyonu dozlarının karşılaştırıldığı ve uzun dönem takiplerle desteklendiği çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnme sonrası hastalarda gövde performansı ile üst ekstremite fonksiyonları, denge, fonksiyonel mobilite ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkinin araştırılması
İnme, uzun süreli sakatlığın nedeni olarak halk sağlığı üzerinde büyük etkisi olan bir merkezi sinir sistemi hastalığıdır ve merkezi sinir sisteminin travmatik olmayan, fokal vasküler kaynaklı bir yaralanmasıdır ve tipik olarak kalıcı hasara neden olur İnme genellikle iskemik inme ve hemorajik inme olmak üzere iki şekilde ortaya çıkan nörolojik bir hastalıktır. İnmenin yan etkilerinden biri gövdede oluşan ağrı ve güçsüzlüktür ve bunun üst ekstremite ve denge fonksiyonlarıyla ilişkilendirilmesidir. İnme sonrası gövde performansı ile üst ekstremite fonksiyonları, denge, fonksiyonel aktiviteler ve günlük yaşam aktiviteleri arasındaki ilişkiyi araştıran bu çalışma, gövde performansı ile diğer fonksiyonlar arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çalışma Al-Nejaf Eğitim Hastanesinde 50 hastada yapılmıştır. (Erkek=35 ve kadın=15) yaşları (65) yıl üzerinde olan inme sonrası hemiplejisi olan hastalar bu çalışmaya gönüllü olarak dahil edilmiştir. Katılımcılar Al Necef eğitim hastanesindeki nörolojik kliniklerden seçilmiştir. Gövde Bozukluğu Ölçeği (GBÖ), Zamanlı kalk ve Yürü Testi (ZKYT), Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ), Berg Denge Skalası (BDS), Jebsen-Taylor El Fonksiyon Testi (JTHFT), Fugl-Meyer Değerlendirmesi (FMD), Wolf Motor Fonksiyon Testi (WMFT) sonuç ölçümleri olarak kullanılır. xi Yapılan istatistiksel analiz sonucunda GBÖ ile ZKYT, BDS, FIM, JTEFT, WMFT ve FMD (eklem hareket açıklığı ve eklem ağrısı hariç) arasında anlamlı bir bilişki saptanmamıştır (p>0,05). Bu çalışmanın sonucuna göre inme sonrası hemiplejik bireylerde gövde performansı ile üst ekstremite fonksiyonları, denge, fonksiyonel aktivite (eklem hareket açıklığı ve eklem ağrısı hariç) ve günlük yaşam aktiviteleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir. İnme hastalarında yürüyüşün yeniden kazanılması, üst ekstremitenin fonksiyonel kullanımı ve günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığın arttırılabilmesi için en erken dönemden itibaren gövde kontrolü kazanılmaya çalışılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Comparison of high-intensity laser and low-intensity laser therapy in patients with lumbar disc herniation
Introduction: Lumbar Disc Herniation (LDH) is a fragment of the disc nucleus that is pushed out of the annulus, into the spinal canal through a tear or rupture in the annulus. The disc presses on spinal nerves, often producing pain, It is the lumbar region of the spine that often suffers from herniated discs. Nearly all herniated lumbar discs occur between the fourth and fifth lumbar vertebrae (L4-L5) or (L5-S1). One of the most common reasons for back discomfort and even sciatica is a lumbar disc herniation. Objective: In order to better understand how effective high-intensity therapy and low-level laser therapy are for persons suffering from a herniated lumbar disc, this study compares the two treatment modalities. However, there is a lack of evaluation in previous studies. Methods: In Iraq's Al-Diwaniyah Governorate, this study was carried out at Al-Diwaniyah Teaching Hospital and Al-Hamza General Hospital. Sixty patients with Magnetic Resonance Imaging confirmed lumbar disc herniation, computed tomography (36 males and 24 females) aged between (18-65y) participated. The subjects randomly assigned to participate in one of three treatment groups: high-intensity laser therapy (1064 nm, 7 w), low-level laser therapy (904 nm, 500 mw ), or a placebo laser with exercise 10 sessions total. The visual analogue scale (VAS), the Oswestry Disability Index (ODI), the Roland-Morris Disability (RMD), and the Schober's test used for evaluation the efficacy of therapy. Both pre- and post-irradiation measurements were taken. Results: According to the statistical analysis, it was found that there was a significant improvement in the group treated with HILT in the outcome measures ( VAS at rest p=0.004, VAS at activity p=0.010, ODI p=0.021, RMD p=0.036 ). As for the group that was treated with LLLT, we did not find significant differences in some parameters. Conclusion: The HILT group showed better improvement in all parameters than the LLLT group, specifically in controlling pain and returning to normal life faster. Keywords: HILT, Lumbar Disc Herniation, Low Back Pain, VAS.
The effect of extracorporeal shock wave therapy (ESWT) on spasticity and upper limb functionality in stroke patients
Spasticity is a sign or symptom of a stroke, and it can last for days or even months. Studies show that spasticity affects about 38% of people who have had a stroke. People who have had a stroke can use Extracorporeal shockwave therapy to help with spasticity, pain, and improving the way their upper limbs work. Extracorporeal shockwave therapy (ESWT) is a series of single sonic pulses with high peak pressure (100 MPa), fast pressure rise (10 ns), and short duration (10 ls) that are sent to the target area by a generator and have an energy density of between 0.003 and 0.89 mJ/mm2. Radial ESWT (rESWT) has low to medium energy, a lower peak pressure (0.1 MPa), a longer rise time (50 ls), and lasts longer than focused ESWT (200–2000 ls). In Iraq, the Wasit Disabled Rehabilitation Center has 48 patients. The people who signed up were split into two groups, A and B. Each group had 24 people. In Group A, which used conventional physiotherapy, there were 20 men and 4 women. Group B used rESWT along with conventional therapy (16 men and 8 women). As ways to measure the outcome, we use the Modified Ashowrth Scale (MAS) score, the Fugl-Meyer Assessment-Upper Extremity (FMA-UE), and the Range of Motion. In statistical analysis, there were significant improvement in both groups of patients whom treated with ESWT and without ESWT in FMA-UE. P˂0.001. It is found that ESWT has no effect on spasticity and upper extremity functionality in stroke patients. Keywords: Stroke, Spasticity, Upper limb function, Extracorporeal Shock Wave Therapy, Fugl Meyer Assessment, Range of Motion.
Serebral palsili çocukların fonksiyonelliği ile ebeveynlerinin kas iskelet sistemi ağrısı, yorgunluk ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Serebral Palsi'li (SP) çocuğu olan ebeveynlerin çocuğunun bakımını sağlarken hem fiziksel hem de ruhsal olarak olumsuz etkilenebildikleri bilinmektedir. Ancak bu çalışmada, SP'li çocuğa sahip ebeveynlerin bedensel ve duygusal durumları ile çocuklarının fonksiyonellik seviyesi arasında nasıl bir ilişki olduğu ortaya çıkarılmak istenmiştir. Bu çalışmanın amacı SP'li çocukların fonksiyonelliğini değerlendirmek ve ebeveynlerinin kas iskelet sistemi ağrısı, yorgunluk ve yaşam kalitesini ölçüp aradaki ilişkiyi değerlendirmektir. Kendilerine SP teşhisi konmuş 4 – 18 yaş arası, ayakta durabilen ve yürüyebilen çocuklar çalışmaya dâhil edildi. Ebeveynler, çocuğun günlük karar vermesinden ve bakımından sorumlu olan kişiyse ve SP teşhisi konan çocuklar onlarla birlikte yaşıyor ise çalışmaya dâhil edildi. Ebeveynlerden ana anketleri tamamlamadan önce yaşları, eğitim düzeyleri, çalışma durumları ve medeni durumları ilgili bazı demografik bilgiler toplanıldı. SP'li çocukların fonksiyonel durumlarını sınıflandırmak için Kaba Motor Fonksiyon Sınıflandırma Sistemi (KMFSS), fonksiyonelliğini değerlendirmek için Pediatrik Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçümü (PFBÖ), günlük yaşam aktivitelerindeki fonksiyonel dengelerini değerlendirmek için Pediatrik Denge Skalası (PDS), fonksiyonel yürüme süresini değerlendirmek için Süreli Kalk Yürü Testi (SKYT) kullanıldı. Ebeveynlerde ise kas iskelet sistemi ağrısını değerlendirmek için Genişletilmiş Nordic Kas İskelet Ağrı Sistemi Anketi, yorgunluğunu değerlendirmek için Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ), yaşam kalitesini değerlendirmek için ise Nottingham sağlık profili (NSP) kullanıldı. Sonuç olarak; SP'li çocukların fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri ile ebeveynlerinin kas iskelet sistemi ağrı durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). SP'li çocukların fonksiyonellik düzeyleri ile ebeveynlerinin yaşam kalitesi ve yorgunluk düzeyi arasında anlamlı bir ilişki görülmemiştir. Ayrıca ebeveynlerin kas iskelet sistemi ağrıyan bölge sayıları arttıkça yaşam kalitesinin azaldığı ve yorgunluk düzeylerinin daha yüksek görüldüğü ortaya çıkmıştır. Bu çalışmamızın SP'li çocukların tedavi planlamalarının yanı sıra ebeveynlerinin de rehabilitasyonunda fiziksel ve ruhsal iyiliklerinin arıttırılmasına yönelik çalışmalar yapılmasına yarar sağlayacağını düşünmekteyiz. Kasım 2022, 64 Sayfa. Anahtar Kelimeler: Ağrı, ebeveyn, serebral palsi, yaşam kalitesi, yorgunluk.
Postmenopozal kadınlarda osteosarkopeni sıklığı ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Postmenopozal kadınlarda osteosarkopeni sıklığı ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi Amaç: Postmenopozal kadınlarda osteosarkopeni (OSP) sıklığı ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi. Materyal-metod: Nisan 2018-Eylül 2018 tarihleri arasında osteoporoz kliniğine başvuran 710 postmenopozal kadın hastadan çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 150 hasta değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, FRAX kırık riski ve OSP risk faktörleri sorgulandı. DXA ile ölçülen vücut kompozisyonu ve kemik mineral yoğunluğu, el sıkma gücü (ESG) (Jamar) ve fiziksel performans testleri kaydedildi. Sarkopeni (SP) tanısı Avrupa Sarkopeni Çalışma Grubu (EWGSOP) kriterlerine göre, osteopeni/osteoporoz (OP) tanısı WHO kriterlerine göre kondu. Bulgular: Hastalarımızın %68'i (n=102) sarkopenik, %60'ı (n=90) osteopenikti. SP/OP olmayan 10 hasta analize dahil edilmedi ve ileri analizler 140 hasta üzerinden yapıldı. Hastalarımızın yaş ortalamaları 64,14(8,9) ve BMI 30,02(5,1) idi. FRAX kırık riski 8,94(7,1) olarak hesaplandı. Lomber T skoru -2,19(1,12), iskelet kas indeksi (SMI) 4,98(0,7) idi. Hastalarımızın %64,2'sinde (n=90) OSP mevcuttu. OSP risk faktörleri arasında yetersiz protein alımı, yetersiz Ca alımı ve düşük fiziksel aktivite yüksek oranda bulundu. Hasta grubumuzun verileri OSP, sadece SP ve sadece OP gruplarına göre analiz edildiğinde, OSP grubunun daha ileri yaşta olduğu, BMI, SMI, ESG ve fiziksel performans değerlerinin daha düşük olduğu bulundu. ESG'nin OSP açısından belirleyici olduğu ve bu değerdeki her 1 birimlik düşüşün, OSP olma riskini 1,162 kat arttırdığı bulundu. Sonuç: Postmenopozal kadınlarda OSP prevalansı yüksek olarak bulundu. Osteoporotik hastaların değerlendirilmesinde OSP açısından farkındalığının artması, basit bir tarama yöntemi olarak ESG'nin kullanılması ve sarkopeni tedavisinin (egzersiz, nutrisyonel tedavi ve farmakolojik tedaviler gibi) osteoporozun önlenmesi ve tedavisinde önemli bir bileşen olarak dikkate alınması önerilir. Anahtar kelimeler: El sıkma gücü, Osteopeni, Osteosarkopeni, Postmenopozal osteoporoz, Sarkopeni
Diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastalarında aerobik egzersizin kan glikoz değerleri laktat düzeyleri ve egzersiz kapasitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç : Çalışmamızın amacı diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastalarında aerobik egzersizin egzersiz kapasitesi üzerine etkilerinin incelenmesi, diyabetik ve diyabetik olmayan koroner arter hastaların karşılaştırılması ve hiperglisemi, egzersiz ve laktat arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem : Çalışmamıza Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Kardiyoloji Kliniğinde tedavisi ve takibi yapılan 24 diyabetik koroner arter hastası ve 24 diyabetik olmayan koroner arter hastası dahil edildi. Diyabetik grupta 6 hasta, izole KAH grubunda 9 hasta çeşitli nedenlerle çalışmayı tamamlayamadı. Hastaların rehabilitasyon programı öncesi demografik özellikleri, özgeçmişi ve kullandığı ilaçlar sorgulandı. Kardiyoloji kliniğinde ekokardiyografileri çekildi. Egzersiz öncesi bazal EKG'leri değerlendirildi. Genel durum muayeneleri ayrıntılı olarak yapıldı ve egzersiz öncesi her hasta diyetisyene yönlendirildi. Hastalar; 6 dakika yürüme testi (6MWT), hayat kalitesi değerlendirme formu (SF-36), Egzersizin yararları/engelleri ölçeği (EBBS), Uluslararası fiziksel aktivite anketi (IPAQ), Sağlık değerlendirme anketi (HAQ) ile değerlendirildi. Hastaların rehabilitasyon programı öncesi koşubandında kardiyopulmoner egzersiz testi yapıldı ve Vo2 maksimum düzeyleri hesaplandı. Kardiyopulmoner egzersiz testi sonunda maksimal yorgunluğa ulaşıldığında laktat seviyeleri ölçüldü. Hastalar Vo2max'ın %40-80 arasında, egzersiz şiddeti kademeli arttırılarak haftada 3 gün olmak üzere 6 hafta boyunca toplamda 18 seans antrenman programına alındı. Egzersiz öncesi ve sonrası plazma glikoz parametreleri, kolesterol değerleri incelendi. Hastaların antrenman programı sonrası kardiyopulmoner egzersiz testi tekrar yapıldı ve sonuçlar karşılaştırıldı. Rehabilitasyon başlangıcından 3 ay sonra Hba1c ölçümü yapıldı ve başlangıç değerleriyle karşılaştırıldı. Bulgular : Tüm hastalarda KPET verilerinden egzersiz süresi, eğim ve hızda (iş yükünde) ve 6 dakika yürüme testinde anlamlı artış saptandı. Vo2max ve diğer KPET parametrelerinde anlamlı artış saptanmadı. Gruplar birbiriyle karşılaştırıldığında izole KAH grubunda yürüme testi mesafesinde anlamlı daha fazla artış saptandı (p=0,026*). Tüm hastalarda total kolesterol değerlerinde anlamlı azalma saptandı (0,017*). Diyabetik grupta açlık kan şekeri ve Hba1c değerlerinde anlamlı azalma saptanmadı. Diyabetik grupta tedavi sonrası anlamlı olmasa da kardiyopulmoner egzersiz testi sırasında maksimal yorgunluğa ulaşıldığında ölçülen laktat değerlerinde azalma saptandı. Bazal FEV1, FVC değerleri diyabetik grupta anlamlı olmasa da daha düşük saptandı (p = 0.16, p = 0.09). Tüm hastalarda SF-36 total skor, ağrı ve vitalite alt başlıklarında artış saptandı (p=0,001*, p=0,015*, p= 0,005*). Gruplar kendi içinde değerlendirildiğinde izole KAH grubunda ağrı alt skalasında anlamlı artma saptandı (p=0,03*). Sonuçlar : Bu çalışmada aerobik egzersiz ile KAH'lı hastaların egzersiz testi süresi, iş yükü ve yürüme mesafesinin arttığını gösterdik. Fakat fonksiyonel kapasitedeki bu artışı Vo2max'da gösteremedik. Koroner arter hastalığı değiştirilebilir risk faktörlerinden hiperkolesterolemide iyileşme sağladık. Hba1c değerlerinde anlamlı iyileşme saptayamadık. Hastaların diyetine dikkat etmemiş olmamalarının sonuçlarımızı etkilediği düşüncesindeyiz. Egzersiz tedavisi sonrası diyabetik grupta kardiyopulmoner egzersiz testi sırasında maksimal yorgunluğa ulaşıldığında ölçülen laktat değerlerinde düşme saptadık. Aerobik kapasite artışının laktat seviyelerindeki gerilemeye sebep olabileceği düşüncesindeyiz. Diyabetik hastalarda sıkı glisemik kontrol ve düzenli egzersiz ile akciğer fonksiyonel kapasitesi iyileştirilebilmektedir. Kardiyak rehabilitasyonla tüm koroner arter hastalarının yaşam kalitesinde iyileşme sağladık, ek olarak diyabetik olmayan hastalarda ağrı hissinde iyileşme sağladık. Anahtar kelimeler : koroner arter, aerobik egzersiz, diyabet, laktat
Kronik bel ağrılı hastalarda spinal dekompresyon tedavisinin ağrı ve fonksiyona etkisinin araştırılması
Çalışmamız Kronik bel ağrılı hastalarda ağrıyı, engelliliği azaltmada ve yaşam kalitesini arttırmada Spinal Dekompresyon tedavsinin etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya 18-65 yaş arası 39 bel ağrılı bireyler randomize olarak kontrol ve çalışma grubuna alındı. Tedaviler öncesinde, ortasında ve sonunda; McGill Melzack Ağrı Anketi (MPQ), Algometre Basınç Ağrı Eşiği Değerlendirmesi, Oswestry Özürlülük indeksi (OÖİ), Modifiye Schober testi, El Parmak Ucu Zemin Testi (EPZM), Düz Bacak Kaldırma Testi (DBKT), SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği değerlendirmeleri yapıldı. Çalışma grubunda ilk iki hafta 5 gün, ikinci 2 hafta 3 er gün, son iki hafta ise 2 gün olmak üzere 6 hafta süren Spinal Dekompresyon tedavisi, tens stimulasyonu, sıcak uygulaması ve US uygulanırken, kontrol grubuna 6 hafta boyunca, tens uygulaması, ultrason ve sıcak uygulama yapıldı. Çalışmamızda, tedavi süresince grupları kendi içlerinde değerlendirdiğimizde; MPQ sonuçları her iki grupta da tedavi ortasından itibaren benzer biçimde azaldı (p<0,05). Çalışma grubunda tedavi ortasından itibaren belirlenen noktalardaki ağrı hassasiyeti daha çok azalmaya başlarken; kontrol grubunda bu gelişme tedavi sonunda görüldü (p<0,05). Çalışma grubunda EPZM ve DBKT değerleri tedavi ortasından itibaren gelişme gösterirken tedavi sonunda her iki grupta da gelişmeler benzerdi. (p<0,05). OÖİ ve M. Schober sonuçları da her iki grupta benzer olarak azaldı (p<0,05). SF-36 alt parametrelerinde Genel Sağlık Algısı dışında (p>0,05) tüm parametreler her iki grupta da gelişme gösterdi (p<0,05). Genel Sağlık Algısı alt parametresi değeri ise hem tedavi ortasındaki hem tedavi sonundaki değerlendirmede çalışma grubunda gelişme gösterdi (p<0,05). Gruplar arası karşılaştırmada ise çalışma grubunda tedavi ortasında olumlu gelişmeler görülse de tedavi sonunda her iki grupta da sonuçlar benzerdi (p>0,05). Çalışma sonunda; Spinal Decompresyon tedavisinin kronik bel ağrısı tedavisinde ağrıya erken müdehalede etkili olacağının kanaatindeyiz
Geriatrik bireylerde postür ve solunum egzersizlerinin denge ve vücut farkındalığına etkisi
Yaşlı bireylerin sağlığını korumak ve aktif yaşam tarzını benimsetmek için fiziksel aktivite ve egzersizin rolü gittikçe önem kazanmaktadır. Bu çalışma geriatrik bireylerde postür ve solunum egzersizlerin denge ve vücut farkındalığına etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmamıza 65 yaş üstü (yaş ortalaması 70,11±5,25 yıl) sağlıklı 80 geriatrik birey dâhil edildi. Bireyler basit randomizasyon yöntem ile egzersiz (n=40) ve fiziksel aktivite danışmanlığı (n=40) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Fiziksel aktivite danışmanlığı grubuna günde 30 dakika yürüyüş yapılması söylendi. Egzersiz grubuna haftada 3 gün günde 1 defa 8 hafta süreyle postür ve solunum egzersizleri verildi. Bireyler tedavi öncesi ve sonrası denge ve vücut farkındalığı açısından değerlendirildi. Fiziksel aktiviteyi değerlendirmek için Yaşlılar İçin Fiziksel Aktivite Ölçeği (PASE), yaşam kalitesini değerlendirmek için Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği (EQ-5D) ve (EQ-5D) VAS skoru, Vücut farkındalığı için Vücut Farkındalık Anketi (VFA) ve Berg Denge Ölçeği kullanıldı. Çalışmanın bulgularına göre egzersiz ve fiziksel aktivite danışmanlığı grubu için fiziksel aktivite düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu tespit edilmiştir (p<0,05).Egzersiz grubu için vücut farkındalığı düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğu (p<0,05); fiziksel aktivite danışmanlığı grubu için istatistiksel olarak anlamlı bir değişim olmadığı tespit edilmiştir (p<0,05). Egzersiz ve fiziksel aktivite danışmanlığı grubu için denge düzeylerinde ve yaşam kalitesi düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Tüm ölçümlerde egzersiz ve fiziksel aktivite danışmanlığı grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı görülmüştür (p>0,05). Bu çalışmanın sonucunda egzersiz ve yürüyüşün fiziksel aktivite düzeyleri, bireyin dengesi ve yaşam kalitesi açısından aynı etkiye sahip olduğu, vücut farkındalığı için sadece egzersiz yapan bireylerde fiziksel aktivite danışmanlığı grubuna göre daha yararlı etki gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Geriatrik bireylerde yürüyüş ve egzersiz programlarının fiziksel aktivitenin artırılması, vücut farkındalığının geliştirilmesi ve sağlıklı yaşlanma süreçleri açısından bireylere katkı sağlayacağı görüşündeyiz.
Şanlıurfa ilindeki serebral palsili çocukların ailelerinin ayak-ayak bileği ortezi kullanım beklentilerinin incelenmesi
Bu çalışma Şanlıurfa ilinde yaşayan ayak-ayak bileği ortezi (AFO) kullanan, Serebral Palsi (SP)'Ii çocukların ailelerinin beklentilerini incelemek amacıyla yapıldı. Çalışmaya, Şanlıurfa ilinde yaşayan, farklı özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde tedavi gören, yaşları 3-18 yıl arasında değişen, AFO kullanan 120 SP'li çocukların ebeveynleri ve fizyoterapistleri dahil edildi. Çalışmamızda, fizyoterapistler için "Fizyoterapist Sorgulama Formu", ebeveynler için ise "Ebeveyn Sorgulama Formu" kullanıldı. Fizyoterapistlere uygulanan sorgulama formunda, hastanın tedavisi, ortez ve ortez kullanımına yönelik sorular yer alırken, ebeveyn sorgulama formunda ebeveynlerin sosyoekonomik durumları, ortez ve rehabilitasyona yönelik bilgi seviyeleri, ortezden beklentileri, ortez kullanma alışkanlıkları ve ailenin ortezden memnuniyeti gibi sorular yer aldı. Ebeveynlerin sosyo-demografik özellikleri sorgulandığında, en çok ilkokul mezunu oldukları, aylık kazançlarının 5000 Tl altında olduğu, daha çok şehirde ikamet ettikleri ve %55 oranında sosyal güvenceye sahip oldukları belirlendi. SP'li çocukların en fazla yürüme ortezi kullandıkları, bunu gece ortezinin takip ettiği saptandı. Gece AFO'su kullanım süresinin daha fazla olduğu bulundu. Çocukların gece ve yürüyüş AFO'ları kullanım süreleri aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05), düzenli kullanıp kullanmama durumu açısından gece ve yürüyüş AFO'sunun benzer olduğu görüldü (p>0,05). Çalışmanın sonucunda; ebeveynlerin SP hastalığı, tedavi ve rehabilitasyon süreci ve ortez kullanımına yönelik bilgilerinin artırılmasında fizyoterapistlere büyük görevler düştüğü görüşüne varıldı. Çocukların ortezlerini kullanırken yaşadıkları problemlerin en aza indirilmesi için aile ve rehabilitasyon merkezleri uyum içinde olmalıdırlar.
Semptomatik ve asemptomatik Halluks valgus hastalarında fizyoterapi programının yürüme, denge ve plantar basınç üzerine etkisi
Bu araştırmanın amacı, semptomatik ve asemptomatik kadın hallux valgus (HV) hastalarında kombine fizyoterapi programının yürüme, denge, postüral salınım ve basınç dağılımı üzerine etkisini araştırmaktır. Araştırma, Fırat Üniversitesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı'nda HV tanısı alan 30 – 65 yaş aralığındaki 62 kadın ile yapıldı. Bireyler ağrı düzeylerine göre iki gruba ayrıldı. Vizüel Analog Skala (VAS)'na göre 3 puanın üzerinde olanlar Grup 1 (n=31), 3 puanın altında alanlar ise Grup 2 (n=31) olarak belirlendi. Her iki gruba 8 hafta boyunca haftanın 3 günü kuvvetlendirme, germe, ROM egzersizlerini ve mobilizasyon tekniklerini içeren aynı fizyoterapi programı uygulandı. Halluks valgus açısı gonyometrik ölçüm; yürüme analizi, denge ve plantar basınç dağılımı Win-Track ayak basınç plakası; ayak ayak bileği ile ilgili sorunların günlük yaşama etkisi FAOS ayak – ayak bileği araştırması; yaşam kalitesi Manchester Oxford Ayak Anketi (MOAA); ayaktaki ağrı düzeyini ve ayak fonksiyonuna etkisi Ayak Fonksiyon İndexi (AFİ); ayakkabı uygunluğu Ayakkabı Değerlendirme Ölçeği (ADÖ); fonksiyonel egzersiz kapasitesi 6 dk yürüme testi ile tedavi öncesi ve sonrasında değerlendirildi. Fizyoterapi programı sonrası Grup 1'de sağ ve sol HV açısı azaldı (p<0,05), Grup 2'de sol HV açısı azalırken (p<0,05) sağ HV değişim gözlenmedi (p>0,05). HV açısının farkları karşılaştırıldığında gruplar arasında fark bulunmadı (p>0,05). Fizyoterapi programı sonrası her iki grupta da ağrı azalırken yaşam kalitesi ve GYA düzeylerinde artış sağlandı (p<0,05). Farklar karşılaştırıldığında her üç parametrede de Grup 1 elde edilen farkın Grup 2'den fazla olduğu saptandı (p<0,05). Fizyoterapi programı sonrası iki grupta da harcanan enerji miktarında azalma belirlenirken (p>0,05), farklar karşılaştırıldığında gruplar arasında fark gözlenmedi (p>0,05). Yürüyüşün diğer zaman mesafe özellikleri açısından eğitim sonrası ve farklar karşılaştırıldığında değişim gözlenmedi (p>0,05). Denge parametresinde her iki grupta tedavi sonrası ayak açısında değişim gözlenmezken (p>0,05), ortalama salınım hızında azalma belirlendi (p<0,05). Denge parameteresinin farkları karşılaştırıldığında gruplar arasında fark bulunmadı (p>0,05). Fizyoterapi programı sonrası plantar basınç parametrelerinden ayak ortalama basıncı Grup 1'de azalırken (p>0,05), Grup 2'de değişim gözlenmedi (p>0,05). Her iki grupta plantar basıncın diğer parametrelerinde fizyoterapi programı sonrası değişim gözlenmedi (p>0,05), farklar karşılaştırıldığında her iki gruptaki farkların benzer olduğu belirlendi (p>0,05). Uyguladığımız fizyoterapi programının HV açısı, ağrı, yaşam kalitesi, GYA açısnından semptom gösteren HV hastalarında daha etkili olduğu, diğer parametreler açısından ağrılı ve ağrısız HV hastalarında etkili olmadığını belirlendi. Özellikle Ağrılı HV hastalarında HV açısı, ağrı, yaşam kalitesi, GYA parametrelerinde düzelme sağlanması için kombine fizyoterapi programlarının uygulanmasının faydalı olacağı görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Halluks valgus, ağrı, yürüme, denge, plantar basınç.
Fibromyaljide sarkopeni değerlendirimi ve ev egzersiz programının etkinliği
Amaç: ACR 2016 tanı kriterlerine göre FMS tanısı olan olguların sarkopeni bakımından klinik ve US ile objektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca sarkopeni için etkinliği önemle vurgulanan germe ve güçlendirme egzersizin etkinliği irdelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 01 Ocak 2022- 1 Eylül 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniklerine başvuran FMS ACR 2016 tanı kriterlerine göre FMS olarak sınıflandırılan 60 hasta dahil edilmiştir. Polikliniğe başvuran hastalardan çalışmaya katılmayı kabul edenler, internet aracılığıyla ulaşılan randomizasyon şemasına göre 2 gruba ayrıldı. Bu gruplardan birine hekim tarafından uygulamalı gösterilen ve görsel kartlarla desteklenen kontrollü ev egzersiz programı verildi. Diğer gruba serbest ve denetimsiz egzersiz yapmaları söylendi. Sadece sözel olarak düzenli egzersiz yapmaları önerildi. Hastalar başlangıç ve 12 haftalık egzersiz tedavisi sonrası US ile kas kalınlığı ölçümü, dinamometre ile el kavrama kuvveti, altı metre yürüme hızı testi, beş defa oturup kalkma testi, zamanlı kalk ve yürü testi, BDÖ, FEA, EBSS ile değerlendirildi. Bulgular: Sosyodemografik verileri incelendiğinde gruplar arası fark saptanmadı. Kasların US ile değerlendirilmesi sonucunda tedavi sonrasında gruplar arası fark saptanmadı. Ancak kas kalınlığının egzersiz sonrası ve öncesi değerleri farkının gruplar arası karşılaştırılmasında biseps braki ve kuadriseps femoris kasında kontrollü egzersiz grubu lehine anlamlı fark saptandı. Bunlara ek olarak kontrollü egzersiz grubunda hastaların grup içi değerlendirilmesinde kas kalınlığı artışı saptandı. El kavrama kuvveti izlem sonrası kontrollü egzersiz grubunda hem grup içi hem de gruplar arası karşılaştırmada daha anlamlı gelişme gösterdi. Fiziksel fonksiyon değerlendirme testlerinde anlamlı artışlar saptandı. BDÖ ve FEA skorlarında kontrollü egzersiz grubunda anlamlı azalma saptandı. Sonuç: Hastaların kontrollü ev egzersizi programı sonrası US ile ölçülen kas kalınlığında artış, fiziksel performansında artış, depresyon düzeyinde azalma ve FEA sonuçlarında azalma meydana gelmiştir. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji Sendromu, Sarkopeni, Ultrason, Egzersiz
Stres üriner inkontinansı olan bireylerde pelvik taban kas egzersizlerine ek olarak uygulanan vücut farkındalığı egzersizlerinin yaşam kalitesi ve inkontinans parametrelerine etkisi
Ebrar Akkurt, Stres Üriner İnkontinansı Olan Bireylerde Pelvik Taban Kas Egzersizlerine Ek Olarak Uygulanan Vücut Farkındalığı Egzersizlerinin Yaşam Kalitesi ve İnkontinans Parametrelerine Etkisi, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep 2024. Bu tez çalışmasının amacı stres inkontinanası olan bireylerde pelvik taban kas egzersizlerine (PTKE) ek olarak uygulanan vücut farkındalık egzersizlerinin (VFT) yaşam kalitesi ve inkontinans parametrelerine etkisini incelemektir. Çalışmaya yaşları 18-65 yaş arasında değişen 25 katılımcı dahil edildi.Bireyler, basit randomizayon yöntemiyle pelvik taban kas egzersizleri grubu ve pelvik taban kas egzersizleri ile birlikte vücut farkındalık terapisi olmak üzere iki gruba ayrıldı. Egzersizler haftada 3 gün (2 gün yüz yüze 1 gün online olacak şekilde) 8 hafta boyunca uygulandı. Çalışmaya katılan bireylerin yaşam kaliteleri King Sağlık Anketi (KSA) ve Uluslararası Kontinans Etki Anketi Kısa Formu (ICIQ-SF) ile değerlendirildi. Bireylerin inkontinans şiddeti, İnkontinans Şiddet İndeksi (İŞİ), Ürogenital Distres Envanteri (UDE-6), İnkontinans Etki Anketi (IIQ-7) ve pelvik taban sağlığı hakkındaki bilgileri Pelvik Taban Sağlığı Bilgi Testi (PTSBT) ile değerlendirildi. Egzersiz sonrası iyileşme dereceleri ise Global Algılanan Etki (GAE) ölçeği kullanılarak belirlendi. Pelvik taban kas tonusu ise Biofeedback cihazı ile maksimum istemli kas kontraksiyonu ve gevşeme tonu değerlendirildi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda tüm gruplarda inkontinanas şiddetinin azaldığı, yaşam kalitesinin arttığı ve algılanan iyileşme ölçeğinde bireylerin SUİ semptomlarının iyileştikleri görüldü (p<0.05). Her iki tedavinin de SUİ tedavisinde birbiri yerine kullanılabileceği, klinikte çalışan fizyoterapistler için hastanın uyumuna göre her iki egzersizi de seçebileceği düşünülmektedir. Bireyerlerin yüzeyel emg- biofeedback cihazı ile ölçülen pelvik taban kas kuvvetleri artmış fakat gruplar arasında anlamlı bir fark yoktur. Ayrıca, daha uzun vadeli takiplerin yapıldığı çalışmaların, gruplar arasındaki potansiyel farklılıkları belirlemeye yardımcı olabileceğini düşünüyoruz.
Çalışanlarda işe bağlı kas-iskelet sorunları
Çalışanlarda işe bağlı kas-iskelet sorunları AMAÇ: Çalışmamızda, erişkin çalışanlarında işe bağlı kas-iskelet sistemi hastalıkları sıklığı ve risk etmenlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışanların demografik özellikleri, çalışma ortamında olan fiziksel ve psikososyal maruziyetler ile işe bağlı kas-iskelet sistemi hastalıkları arasındaki ilişkiler incelendi. Ayrıca İKİH' ın (işe bağlı kas iskelet sistemi hastalıkları-sorunları) yaşam kalitesi üzerine etkisi araştırılacaktır. GEREÇ YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Organize Sanayi bölgesinde buzdolabı fabrikasında çalışan 18 yaşından büyük, gece-gündüz vardiyası ve dönüşümlü çalışma alanı olan mavi yakalılar ve beyaz yakalı 250 kişi alındı. Çalışmaya katılan çalışanların demografik özellikleri, ek hastalık bilgileri, çalışma koşulları(çalışma saati, iş yerinde ve meslekte geçen süre vb) sorgulandı. Çalışanların İKİH varlığı ve vücut bölgesi dağılımını araştırmak için Standardize İskandinav Kas-İskelet Sistemi anketi uygulandı. Çalışanların maruz kaldıkları fiziksel risk düzeyini ölçmek amacıylada Hızlı Maruziyet Değerlendirme(HMD) anketinin türkçeye çevrilmiş versiyonu ve psikososyal risk etmenlerini ölçmek amacıyla İsveç iş yükü-kontrol-destek ölçeği uygulandı. Çalışanların yaşam kalitesi, yaşam kalitesini değerlendirme ölçeği(kısa form SF-36)ile değerlendirildi. Çalışmaya katılan bir hekim tarafından ve ankete katılanlar tarafından doldurulacaklardır. Anket çalışmasından elde edilen bilgiler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 15 programına kaydedilip değerlendirildi. BULGULAR: Çalışanların 208'i(%83) mavi yakalı 42'si(%17) beyaz yakalıydı. Çalışanların %85 'i erkek %15 i kadındı. Çalışmamızda İKİH(İşe Bağlı Kas İskelet Sistemi Hastalıkları-Sorunları) sıklığı %72.1(178 kişide) bulundu. En sık etkilenen bölge bel bölgesiydi(%20). Bunu boyun(%17) ve omuz(%12) bölgeleri izledi. Mavi ve beyaz yakalılar arasında İKİH sıklığı açından fark yoktu(p:0.971). İKİH sıklığı; meslek geçen süre(yıl)(p:0.000), iş yerinde geçen süre(yıl)(P:0.000), yaş(P:0.000), ek hastalık öyküsü varlığı (p:0.026), sigara kullanımı(paket yıl)(p0.007), VKİ(P:0.026), iş stresi(0.000) ve iş yükü(0.002) arttıkça artıyordu. İş kontrolü(P:0.007), eğitim durumu(P:0.001), düzenli egzersiz yapmak (p:0.017) ile İKİH varlığı arasında ters yönde ilişki vardı. HMD(Hızlı Maruziyet Değerlendirme) ölçeğine göre vücut bölgelerinde maruziyetin büyük kısmı yüksek veya çok yüksekti. HMD anketinde orta ve üstü maruziyet düzeyi risk olarak kabul edildiğinde boyun hariç tüm vücut bölgeleri yakınmaları ile maruziyet düzeyi arasında ilişkili saptandı. İşveç İş Yükü-Kontrol-Destek anketi değerlendirmesinde boyun ağrısı etkeni olarak iş stresi etkili bulundu(p:0.005). Eğitim düzeyinin artmasıyla doktora başvurma azalıyordu(p: 0.016). Mavi yakalıların beyaz yakalılara kıyasla daha fazla rapor aldıkları(p0.012) ve bunun da çoğunun kısa süreli(1-7 gün) olduğu saptandı. Raporların temel nedeni omurga ve omuz ağrıları olarak bulundu. Ağrısı olanların fiziksel komponent skoru(FKS)(p:0.000) ve mental komponent skoru(MKS)(p: 0.016) düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu. Çalışmamızda çalışma alanı(p:0.971), cinsiyet(p: 0.847), sigara kullanımı öyküsü(p0.052), titreşim(p:0.320) ve folkfilt (p:0.081) kullanımı ile İKİH ilişkisi bulunmadı. SONUÇ: İş sağlığı ve güvenli bakımından orta düzeyde riskli kabul edilen ancak HMD yöntemine göre yüksek veya çok yüksek(vücut bölgeleri maruziyeti) maruziyet bulunduğu iş yerinde İKİH sıklığı %72.1'di ve oldukça yüksekti. Çalışmamızda çalışanların esas kas iskelet sistemi sorunu olarak omurga şikayetleri(özellikle bel ve boyun) ön plandaydı. Bu çalışmada kişisel, fiziksel, psikososyal risk etmenleri ile İKİH arasında anlamlı ilişki saptandı. İş yerlerinde İKİH'na etken olabilecek tüm risk etmenleri araştırılmalı ve maruziyet düzeyleri belirlenip koruyucu önlemler alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: İş sağlığı, işe bağlı kas-iskelet sorunları, hızlı maruziyet değerlendirme, işveç iş yükü-kontrol-destek anketi, kısa form-36, ergonomi, çalışma alanı, beyaz eşya
Sağlık hizmetleri personelinde ayak fonksiyonel bozukluğunun klinik, fonksiyonel ölçekler, pedobarometrik değerlendirmeler ile belirlenmesi ve ev egzersiz programının etkileri (tek merkezde )
Amaç: Çalışmamızdaki amacımız uzun süre ayakta ve oturarak çalışan sağlık personelinde ayak ağrısının klinik, fonksiyonel ve pedobarografik olarak değerlendirilmesi ve ev egzersiz programının ayak ağrısı üzerine etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Celal Bayar Hafsa Sultan Hastanesinde çalışan hemşire, sekreter ve personelden ayak ağrısı olan yaşları 22- 54 arasında değişen 100 hastane çalışanı dahil edildi. Katılımcılar 2 gruba ayrıldı. 1. Grup oturarak çalışan ev egzersiz programı verilen grup, 2. Grup ayakta çalışan ev egzersiz programı verilen gruptur. Tüm katılımcılar sırasıyla demografik değerlendirme, antropometrik ve fiziksel ölçümler( boy, kilo, vücut kitle indeksi vs.), Ayak Postür İndeksi Değerlendirmesi, Visuel Analog Skala(VAS), Ayak & Ayak Bileği Özürlülük Endeksi (FADI) Skoru, Beck Depresyon Ölçeği, Yaşam Kalite İndeksi (SF -36) ile değerlendirildi. Katılımcıların ayak bileği eklem hareket açıklığı (ROM) ölçümleri, dorsifleksiyon-plantar fleksiyon, inversiyon-eversiyon şeklinde inklinometre ile ölçüldü. Ayak bileği kas gücü değerlendirmeleri dorsifleksiyon-plantar fleksiyon inversiyon-eversiyon şeklinde manuel kas testi ile yapıldı. Sonrasında tüm katılımcılara standart ev egzersiz programı verildi ve 3 ay sonra kontrol muayeneleri yapılarak sonuçlar değerlendirildi. Bulgular: Egzersiz sonrası her iki grupta SF-36 skorunun alt gruplarında, VAS skorlarında, FADI skorlarında düzelme (p<0,05), Beck depresyon ölçeğinde de oturarak çalışan grupta anlamlı düzelme saptandı (p:0,019). EHA değerleri egzersiz sonrası tüm gruplarda arttı ancak her iki grupta özellikle ayak bileği plantar fleksiyon ve dorsifleksiyonda anlamlı artışlar gözlendi (p<0,05). Plantar basınçlarda egzersiz sonrası ayakta ve oturarak çalışan grupta dinamik maksimum basınç değerlerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır. Statik basınç değerlerine baktığımızda ayakta çalışan grupta statik ön ayak orta basınçlarında anlamlı azalma saptanmış(p: 0,028, p: 0,029 sırasıyla sağ ve sol ayak için), oturarak çalışan grupta anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç: Kas iskelet sistem sorunlarından birisi olan ayak ağrısının hastane çalışanlarında sık rastlanan bir durum olduğunu ve 3 aylık ev egzersiz programı sonrası her iki grupta VAS skorlarında, FADI skorlarında ve SF-36 yaşam kalitesi alt gruplarında anlamlı düzelmeler saptadık.
Ankilozan spondilit ile VEGF (Vasküler Endotelial Growth Faktör), IL-6 (İnterlökin-6) gen polimorfizmleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, VEGF ve IL-6 gen polimorfizmlerinin AS'ye yatkınlıktaki rollerinin araştırılması ile klinik, laboratuar ve radyolojik bulgularla olan ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Modifiye New York kriterlerine göre AS tanısı alan erişkin hastalar çalışmaya alındı. Sistemik hastalığı olan ve AS dışında başka bir inflamatuvar romatizmal hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Sağlıklı gönüllüler kontrol grubu olarak alındı. Hastaların demografik ve klinik değerlendirmeleri kaydedildi. Olguların periferik kanlarından DNA'ları izole edildi. Özgün primerler ile istenilen bölgeler PCR ile çoğaltıldı. PCR ürünlerine, Nla III (IL-6) ve BsmFI (VEGF) ile enzim kesimi yapıldı. %3'lük jelde yürütülerek UV altında görüntülendiler. IL-6 -174 G/C ve VEGF +405 G/C polimorfizmleri hasta ve kontrol grubunda belirlendi. İstatiksel veri analizi için SPSS 15.0 programı kullanıldı. IL-6 ve VEGF polimorfizmleri hasta ve kontrol grubunda ki-kare testi kullanılarak belirlendi. Tüm fizik muayene ölçümleri ve değerlendirme skalalarının kendi içlerinde karşılaştırılması Mann-Whitney U Testi ve Pearson korelasyon yöntemi kullanılarak yapıldı. Gen polimorfizmleri ile fizik muayene bulgularının ve fonksiyonel değerlendirme skalalarının karşılaştırılması Kruskal-Wallis Testi ile yapıldı. Elde edilen veriler için p<0.05 olan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Çalışmaya 71 AS'li ve 74 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Çalışmaya alınan hasta grubunun (61 erkek, 10 bayan) yaş ortalaması 37,6 (SS:10,6), kontrol grubunun (49 erkek, 25 bayan) yaş ortalaması 40,3(SS:9,9) olarak bulundu. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05).IL-6 polimorfizmine 71 AS ve 74 sağlıklı kontrol olgusunda bakıldı. VEGF polimorfizmine 64 AS ve 63 sağlıklı kontrol olgusunda bakıldı. İncelenen 71 AS'li hastada IL-6 GG genotipi; 19 hastada (%26.8), GC; 38 hastada (%53.5), CC; 14 hastada (%17.9) saptandı. 74 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubunda ise GG genotipi 41 olguda (%55.4), GC genotipi 31 olguda (%41.9), CC genotipi 2 olguda (%2.7) bulundu. 64 hastada bakılan VEGF gen polimorfizminde GG genotipi; 14 hastada (%21.9), GC; 38 hastada (%59.4), CC; 12 hastada (%18.8) saptandı. 63 olgudan oluşan kontrol grubunda ise GG genotipi 23 olguda (%36.5), GC genotipi 34 olguda (%54.0), CC genotipi 6 olguda (%9.5) bulundu. Genotip dağılımları hasta ve kontrol grubunda farklılık göstermedi. Genotip dağılımları ile klinik, laboratuvar ve radyolojik parametreler arasında istatiksel olarak anlamlı olabilecek bağlantı saptanmadıÇalışmamızda IL-6 -174 G/C ve VEGF +405 G/C polimorfizmleri ile AS arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ancak IL-6 GC genotipi kontrol grubuna göre hasta grubunda %50'nin üzerinde ve aile öyküsü olanlarda ise %60 oranında saptandı. Radyolojik hasar şiddetini gösteren BASRI toplam puanının aile öyküsü bulunan ve GC genotipi saptananlarda 7,9 gibi daha yüksek değerlerde saptandı.Sonuç: IL-6 GC genotipinin kontrol grubuna oranla hasta grubunda ve ayrıca hasta grubu içinde de aile öyküsü olanlarda daha yüksek oranlarda saptanması bu genotipin genetik yatkınlıkta etkili olabileceğini göstermektedir. BASRI toplam puanının da bu genotipte daha yüksek saptanması hastalık şiddetinin öngörülmesinde rolü olabileceğini de düşündürmektedir. AS'de IL-6 -174 G/C ve VEGF +405 G/C polimorfizmlerinin rolünü belirlemede daha güçlü kanıtlar elde etmek için geniş hasta popülasyonlarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Vasküler endoteliyal büyüme faktörü, İnterlökin-6, ankilozan spondilit, polimorfizm.
Romatoid artrit ve ankilozan spondilitte servikal tutulum ve bunun üst ekstremite tutulumları ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, romatoid artrit ve ankilozan spondilitte servikal tutulum ve bu tutulumların üst ekstremite tutulumlarıyla klinik, radyolojik ve fonksiyonel ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Modifiye New York kriterlerine göre AS, 1987 ACR kriterlerine göre RA tanısı alan erişkin hastalar çalışmaya alındı. RA ve AS dışında başka bir inflamatuvar romatizmal hastalığı, malignitesi, gebeliği, belirgin nörolojik defisiti, birden fazla romatizmal hastalığı olanlar ile çalışmaya katılmak istemeyen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların demografik ve klinik değerlendirmeleri kaydedildi. Servikal ve üst ekstremite muayenelerinde ağrı ve kısıtlılıkları değerlendirildi. RA'lı hastalara kontrastlı ve AS'li hastalara kontrastsız olarak servikal MRG incelemesi yapıldı. RA hastalarından 2 tanesine ve 1 AS hastasına klostrofobisi olması, 3 AS hastasına pozisyon verilemediği için MRG çekilemedi. MR görüntüleri T1 ve T2 sekanslarda sagittal, koronal ve aksiyel kesitlerde alındı. Hastaların lateral pozisyonda servikal hiperfleksiyon ve ekstansiyon grafileri, anteroposterior pozisyonda el-el bilek, dirsek ve omuz grafileri çekildi. RA'lı hastalarda el-el bilek grafisi Sharp-Genant skorlama sistemine göre skorlandı. Omuz ve dirsek grafisinde erozyon ve darlık değerlendirildi. Servikal MRG ve hiperfleksiyon-ekstansiyon grafilerinde atlanto-aksiyel subluksasyon, erozyon, darlık ve MRG'de ek olarak kontrast tutulumu değerlendirildi. AS'li hastaların servikal grafileri Berlin x-ray skorlama sistemine göre, servikal MRG'leri ASspiMRI-c skorlama sistemine göre skorlandı. Dirsek, omuz ve el-el bilek grafisinde erozyon ve darlık değerlendirildi. Her iki hastalıkta üst ekstremite dizabilitesi QuickDASH değerlendirme anketi, el dizabilitesi DHİ ve boyundaki dizabilite BDİ ile değerlendirildi, yaşam kalitesi RA'da RAQoL, AS'de ASQoL ile, hastalık aktivitesi RA'da DAS28, AS'de BASDAI ile değerlendirildi. AS'de fonksiyonel değerlendirme için BASFI kullanıldı. El becerisi Purdue Pegboard, el kavrama kuvveti el dinamometresi (Jamar), parmak kavrama kuvveti ise pinçmetre ile değerlendirildi. İstatiksel veri analizi için SPSS 16.0 programı kullanıldı. Normallik sınamasına göre, normal dağılım gösteren veriler için parametrik testlerden bağımsız gruplarda t testi ve normal dağılım göstermeyen veriler için nonparametrik testlerden Mann-Whitney U testi kullanıldı. Veriler arasındaki ilişkiye bakmak için ise Pearson korelasyonu, tek değişkenli ve çok değişkenli lineer regresyon analizi yapıldı. Elde edilen veriler için p<0.05 olan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Romatoid artritli hastalarda, servikal görüntüleme ile üst ekstremite klinik, radyolojik ve fonksiyonel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Servikal hareketlerle pinçmetre (p<0.05), DHİ (p<0.05) ve QuickDASH (p<0.01) arasında anlamlı ilişki saptandı. Boyun ağrısı ile Purdue Pegboard sağ el ve assembly (p<0.05), Jamar sağ el (p<0.05), QuickDASH (p<0.01), Pinçmetre sol el lateral ve tip pinç, sağ el chuck pinç (p<0.05), bütün DHİ (p<0.01) değerleri arasında anlamlı ilişki saptandı. BDİ ile Purdue Pegboard sağ, her iki el ve assembly (p<0.05), her iki el Jamar (p<0.01), tüm Pinçmetre değerleri (p<0.05), DHİ (p<0.01) değerleri ve QuickDASH (p<0.01) skoru ile anlamlı ilişki saptandı. Ankilozan spondilitli hastalarda, servikal görüntüleme ile omuz ve el bilek grafileri (p<0.01), servikal grafi ile bütün Purdue Pegboard testleri (p<0.05) ve servikal MRG ile Purdue Pegboard assembly testi (p<0.05) arasında ilişki saptandı. Servikal hareketlerle omuz (p<0.05) ve el bilek grafileri (p<0.01), bütün Purdue Pegboard testleri (p<0.01) arasında, sola lateral fleksiyon ile Jamar sağ el değeri (p<0.05) ve QuickDASH skoru (p<0.05) arasında anlamlı ilişki saptandı. Boyun ağrısı ile DHİ toplam ve faktör 1 (p<0.01), faktör 2 skorları (p<0.05) ve QuickDASH skoru (p<0.01) arasında anlamlı ilişki saptandı. BDİ ile Purdue Pegboard sol el değeri (p<0.05) ve tüm Jamar (p<0.05) değerleri ve sol el parmak ucu pinç hariç diğer Pinçmetre değerleri (p<0.05), DHİ toplam, faktör 1 ve faktör 2 skorları (p<0.01), QuickDASH skorları (p<0.01) arasında anlamlı ilişki saptandı.Sonuç: Romatoid artrit ve ankilozan spondilitte boyun ağrısı, boyun dizabilitesi ve servikal hareketlerdeki kısıtlılıklarla özellikle üst ekstremitede gelişen dizabilite ve elin fonksiyonları arasında anlamlı ilişkiler gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, ankilozan spondilit, servikal tutulum, üst ekstremite tutulumu, el
Romatoid artritte hastalık progresyonunun radyografik klinik ve laboratuar parametrelerle değerlendirilmesi
Dünya nüfusunun yaklaşık %1'ini etkileyen, en yaygın otoimmün hastalıklardan biri olan Romatoid Artrit (RA), gecikmiş tanı ve tedavi sonucunda engelliliğe, yaşam kalitesinin azalmasına ve hatta erken ölüme sebep olabilir. RA tanısının erken konulması ve ilerleyişinin önceden belirlenmesi son yıllarda üzerinde yoğun araştırma yapılan önemli bir konudur. Çünkü ancak erken tanı ve progresyonun önceden belirlenmesi ile etkin tedaviler uygulanıp mortalite ve morbiditenin önüne geçilebilir.Çalışmamızda 5 yıldan daha az hastalık süresi olan hastalarda 6 aylık takip sürecinde klinik, laboratuar ve radyolojik değerlendirme ile hastalığın progresyonunu ve buna etki eden faktörleri araştırmayı amaçladık.Çalışmaya hastalık süresi 5 yıldan daha az olan 41 RA hastası ve 40 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Her hasta 0, 3 ve 6. aylarda ayrıntılı fizik muayene ile sonrasında laboratuvar ve radyolojik parametrelerle değerlendirildiler.Klinik değerlendirmede sabah tutukluğu süresi, aktivite ve istirahat ağrısı (VAS), hekim ve hasta global değerlendirmesi (VAS) sorgulandı. Ayrıntılı fizik muayene ile hassas eklem ve şiş eklem sayısı belirlendi. Hastalık aktivitesi için DAS 28 hesaplandı. Fonksiyonel değerlendirme için HAQ kullanıldı. Laboratuarda Anti MCV, Anti CCP ve RF analizi yapıldı. Her hastaya başlangıç ve 6. aylarda el- el bilek radyografisi, başlangıç, 3. ve 6. aylarda MR görüntüleme uygulandı. Radyografiler modifiye Sharp Van der Heijde skorlama sistemine göre, MR görüntüleri ise OMERACT RAMRIS skorlama sistemine göre skorlandırıldı.6. ayda hem MR görüntüleme ile hem de radyografi ile saptanan erozyon skorlarının arttığı gözlendi. 6. ayda radyolojik erozyonlarla arasında korelasyon saptanan tek laboratuvar parametresi Anti MVC idi. Çalışma boyunca tüm takiplerde Anti CCP, Anti MCV ve RF arasında anlamlı korelâsyon saptandı. 6. ayda hem MR görüntüleme hem de konvansiyonel radyografi ile saptanan erozyon skorlarının Anti MCV pozitif hasta grubunda negatif gruba kıyasla daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca Anti MCV, Anti CCP ve RF pozitif hasta gruplarında negatif gruplara kıyasla Sharp VDH erozyon skorlarında anlamlı artış saptandı. Anti CCP ve Anti MCV antikorlarının RA' da tanısal değeri yanı sıra tedavi kararını etkileyebilecek potansiyele sahip birer belirteç oldukları düşünülebilir. Ancak Anti CCP ve RF' nin izlem boyunca bazı dönemlerde klinik ve radyoloji ile tutarlı olmayan ilişkiler gösterdiği gözlendi. Buna karşın Anti MCV' de benzer bir tutarsızlık saptanmadı. Bu bulgularımıza dayanarak Anti MCV' nin erken tanıdan ziyade radyolojik olarak kötü prognozu ayırt etmede daha tutarlı bir tetkik olduğu kanısına varılabilir.
Romatoid artrit hastalık aktivitesinin değerlendirilmesinde dinamik MRG, serum anjiogenik faktör düzeyleri ve VEGF gen ekspresyonunun araştırılması
Amaç: Çalışmamızda RA'lı hastalarda eş zamanlı olarak anjiogenez belirteçlerinin serum seviyelerini ve periferik kan VEGF gen ekspresyon düzeylerini saptayarak, RA hastalık aktivasyonunun hem konvansiyonel indeksleri (klinik, laboratuvar ve radyolojik), hem de dinamik kontrastlı MR parametreleri ile ilişkilerini değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 40 RA hastası ve 20 sağlıklı kontrol eş zamanlı olarak serum anjiogenez belirteçlerinin ((VEGF, ang-1, ang-2, tie-2) ve VEGF gen ekspresyon düzeyi çalışıldı ve 40 RA hastası ve 7 kontrole el bilek dinamik kontrastlı MR görüntülemesi yapıldı. Görüntülerin analizi sonucu elde edilen sinyal zaman eğrisinden REE ve REt değerleri hesaplandı. 40 RA hastasının her iki el ?el bilek ve ayak direkt grafileri modifiye Sharp Van der Heijde skorlama sistemine göre skorlandı. Hastalık aktivitesi klinik ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi.Klinik değerlendirmede sabah tutukluğu süresi, hastanın ağrı değerlendirmesi (VAS), hekim ve hasta global değerlendirmesi (VAS) sorgulandı. Hassas eklem ve şiş eklem sayısı belirlendi. Hastalık aktivitesi için DAS 28, Ritchie skoru hesaplandı. Fonksiyonel değerlendirme için HAQ kullanıldı. Laboratuvarda anti CCP, RF, ESH ve HsCRP analizi yapıldı.Bulgular: Çalışmamızda RA hastalarında, serum VEGF ve VEGF gen ekspresyon düzeyleri, dinamik kontrastlı MR görüntüleme parametreleri REE ve REt değerleri kontrollerden anlamlı olarak yüksek saptandı. Hastalık süresine göre yapılan alt grup analizlerinde sadece serum VEGF düzeyinde geç hastalık döneminde, erken hastalık dönemine göre anlamlı yükseklik saptandı. DAS 28'e göre alt grup analizlerinde orta ve yüksek aktiviteli hastalar arasında ise sadece REE değeri için anlamlı fark saptandı. VEGF değeri yüksek aktiviteli hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek saptanmıştır. Geç hastalık döneminde serum VEGF düzeyi ile REE arasında anlamlı korelasyon saptandı. REE ve REt parametreleri tedavi almayan hastalarda anlamlı olarak daha yüksekti. Laboratuvar parametrelerinden anti-CCP ile ang-1 arasında, klinik hastalık aktivite parametrelerinden DAS 28, HAQ, ritchie skoru ile REE ve REt arasında, geç hastalık döneminde serum VEGF düzeyi ile SVH total ve erozyon skoru arasında anlamlı korelasyon saptandı.Sonuç ve öneriler: Sonuçlarımız, RA hastalarında serum VGEF, VEGF gen ekspresyon düzeylerinin ve dinamik konrastlı MR REE ve REt parametrelerinin neovaskülarizasyonu yansıtmada kullanılışlılığını göstermiştir. Klinik aktivite parametreleri DAS 28, HAQ, ritchie skoru ile dinamik MR parametreleri REE ve REt arasında korelasyonun saptanması ve yüksek aktiviteli hastalarda REE değerinin anlamlı olarak yüksek olması, tedavi almayan hastalarda REE ve REt değerlerinin tedavi alan hastalara göre daha yüksek olması dinamik kontrastlı MR'ın hastalık aktivitesini ve tedavinin etkilerini değerlendirmede kullanışlılığını desteklemektedir. Anjiogenez belirteçlerinden VEGF'in hastalık süresi ile korele olarak artış göstermesi, geç hastalık döneminde daha yüksek saptanması, VEGF ile SVH total ve erozyon skoru, ang-1 ile anti-CCP arasında saptanan korelasyonlar, anjiogenez belirteçlerinin hastalık aktivitesi yanında eroziv ve destrüktif değişiklikleri öngörme ve hastalık progresyonu değerlendirmede bir parametre olabileceğini göstermektedir.
Kronik bel ağrısı olan hastalarda pulse magnetik alan tedavisinin etkinlik ve güvenirliği
Bu çalışma kronik bel ağrılarında pulse magnetik alan tedavisi ve konvansiyonel fizik tedavinin etkinliğini karşılaştırmak amacı ile yapılmıştır. Çalışmaya kronik mekanik bel ağrısı olan, 18–65 yaş arası 62 hasta alındı. 31 kişilik iki gruba ayrılan hastalar 3 hafta süreyle, haftada 5 gün tedaviye alındı. Birinci gruba 30 dk 38.0 mT yoğunluğunda pulse manyetik alan (0-166 Hz frekansında), ikinci gruba 20 dk hotpack, 20 dk TENS (50-100 frekansında ve sabit akımda, akım şiddeti hastanın tolere edebileceği dozda),5 dk Ultrason, 1 Mhz frekansında, 1.5 w/cm2 yoğunluğunda uygulandı. Tüm hastalara lomber stabilizasyon, fleksiyon, ekstansiyon, mobilizasyon ve germeden oluşan egzersiz programı verildi. Hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ay vizuel analog skala(VAS), Roland Morris Engellilik Anketi(RMEA), Revize Oswestry Bel Ağrısı Skalası(ROBAS), lomber fleksiyon, ekstansiyon, lateral fleksiyon eklem hareket açıklığı, lomber schober ölçümleri ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan gruplar arasında yaş, boy, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi değerleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Her iki grupta tedavi öncesine göre tedavi sonrası ve tedavi sonrası 1. ayda VAS ağrı skorlarında (p< 0.05), Roland Morris Engellilik Anketi skorlarında (p< 0.05), Revize Oswestry Bel Ağrısı Skalası skorlarında (p< 0.05) anlamlı bir azalma tespit edilirken, gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lomber fleksiyon, ekstansiyon, lateral fleksiyon eklem hareket açıklığı ve lomber schober ölçümlerinde (p< 0.05) anlamlı bir artış gözlenirken, gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Sonuç olarak kronik bel ağrısında, pulse manyetik alan tedavisinin klinik ve fonksiyonel iyileşme sağladığı ve konvansiyonel tedavi kadar etkili olduğu gösterildi. Anahtar kelimeler: Kronik Mekanik Bel Ağrısı, Pulse Elektromanyetik Alan, Konvansiyonel Tedavi
Ankilozan spondilit hastalarında fetuina,İnterlökin-18, Endotelin-1 ve sICAM-1düzeyi ve anti-TNF-α tedaviler ile ilişkisi
Amaç: Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında Fetuin-a (Fet-A), İnterlökin-18 (IL-18), Endotelin-1 (ET-1) ve Çözünebilir intersellüler adezyon molekülü-1 (sICAM-1) düzeylerinin sağlıklı kontrollerle farklı olup olmadığını araştırmak; yine Anti-Tümör Nekroz Faktör-α (Anti-TNF-α) tedavi alan ve almayan AS hastalarındaki Fet-A, İL-18, ET-1 ve sICAM-1 düzeylerini karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı/Romatoloji polikliniğine başvuran 100 AS hastası ve 49 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastaların klinik ve sosyodemografik verileri kaydedildi. Hasta ve kontrol grubunda Enzyme-linked İmmunosorbent Assay (ELİSA) yöntemi ile Fet-A, İL-18, ET-1 ve sICAM-1 düzeyleri araştırıldı. Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), Bath Ankilozan Spondilit Radyolojik İndeksi (BASRİ), Görsel Analog Ölçeği (VAS), Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Ölçeği (ASQoL), Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) skorları uygulandı. Bulgular: Hasta grupları ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve hastalık süresi açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Anti-TNF-α tedavi almayan hasta grubunda, Anti-TNF-α alan ve kontrol grubuna göre ET-1, IL-18 ve s-ICAM-1 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Biyolojik tedavi almayan grubun Fet-A düzeyi, tedavi alan gruba göre anlamlı yüksekti. Hasta gruplarının klinik değerlendirme ve laboratuvar ölçümleri karşılaştırıldığında TNF-α blokajı yapılmayan grubun VAS, CRP, BASDAİ, BASFİ, ASQoL, HAQ düzeyleri Anti-TNF-α tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Her iki grubun BASMİ ve BASRİ ölçümlerinde biyolojik tedavi almayan grubun ölçümleri daha yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. HLA-B27 pozitif ve negatif olan grupların klinik ve kan parametre özelliklerinin karşılaştırılmasında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. Sonuç: Anti-TNF-α tedavi almayan hasta grubunda, tedavi alan ve kontrol grubuna göre ET-1, IL-18 ve sICAM-1 düzeylerinin anlamlı olarak yüksek bulunması bu sitokinlerin hem tanı koymada hem de hastalık izleminde kullanılabileceğini düşündürmektedir. HLA-B27 pozitif ve negatif olan hastalar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Cinsiyete göre gruplandırılan hastalarda da anlamlı farklılık gözlenmedi.
Fibromiyalji sendromlu hastalarda sitokinlerin monosit ekspresyon düzeyleri
Fibromiyalji Sendromu (FMS); üç aydan uzun süren yaygın kas ağrıları, yorgunluk ve uyku bozukluğu ile seyreden hassas noktaların tanıda önemli yer aldığı kronik bir ağrı sendromudur. Oluşumunda birçok mekanizma öne sürülmekle birlikte etyopatogenezinde önde gelen teorilerden biri sitokinlerin rolü olduğudur. Çalışmamızda; hasta ve sağlıklı kadınlarda IL-1ß, IL-6, IL-8 ve TNF-? nın monosit ekspresyon düzeylerini belirlemeyi amaçladık.Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi FTR AD polikliniğine başvuran 68 FMS hastası ve 40 sağlıklı kadın dahil edildi. Her iki grup için; menapoz durumu, medeni hali, gebelik sayısı, canlı doğum sayısı, çocuk sayısı, boy, kilo, VKİ, hastalık tanı süresi, eğitim durumu, geçirilmiş cerrahi öykü, eşlik eden sistemik hastalık, kullandığı ilaçlar, sigara ve alkol alışkanlığı, hassas nokta sayısı, VAS, FIQ, HAM-A ve HAM-D, MYES ve NHP' yi içeren detaylı form dolduruldu. Hasta ve kontrol gruplarından 08.30-09.30 saatleri arasında EDTA ? lı tüplere alınan tam kan PBMC' nde TNF- ? , IL-6, IL-8, IL-1 ? ekspresyonu FACS Flow Sitometri cihazında okutularak çalışıldı.Çalışmaya alınan 68 FMS hastasının ve 40 kontrol grubunun hepsi kadın olup yaş ortalamaları, VKİ' si ve diğer demografik verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). FMS hastalarında; eklemlerde sabah sertliği, kronik ağrı, yansıyan ağrı, yorgunluk dinlendirmeyen uyku, ekstremitelerde subjektif şişlik öyküsü, parestezi, sıkıntı, başağrısı, dismenore, irritabl kolon sendromu, depresyon görülme oranı kontrol grubuna göre daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). FMS' li hasta grubunda hastanın hastalık şiddetini global değerlendirme skoru, doktorun hastalık şiddetini global değerlendirme skoru, VAS, HAM-A ve HAM-D, FIQ, MYES toplam skoru, NHP-total subskor değerleri kontrol grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0,001).Çalışmamız FMS' li hastalarda sitokinlerin monositlerden ekspresyonu açısından anlamlı fark bulmamakla birlikte (p>0,05), bu konuyla ilgili serum ve PBMC ilişkili ölçümlerin birlikte yapıldığı daha detaylı çalışmalar gerektiğini ortaya koymaktadır.
Romatoid artritli hastalarda anti TNF ve DMARD tedavi sonuçlarının hastalık aktivite ve iyileşme kriterlerine göre karşılaştırılması
Romatoid artrit (RA), etiyolojisi bilinmeyen, öncelikli olarak eklemleri tutan, kronik, sistemik inflamatuar bir hastalıktır. RA tedavisinde DMARD'lar etkili olmakla birlikte halen birçok hastada hastalık aktivitesi tam olarak kontrol edilememektedir. RA tedavisinde yeni gelişmeler klasik tedaviye yanıtsız hastalar için alternatif tedavi seçenekleri sağlamıştır. Günümüzde anti TNF ajanlar en sık kullanılan yeni ilaçlardırFiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kliniğinde izlenen RA'lı hastaların dosyaları incelendi. 24 haftalık verileri eksiksiz olan 75 romatoid artritli hasta alındı. Hastaların demografik özellikleri, hastalık süresi ile klinik ve rutin laboratuar değerlendirilmeleri dosyaları incelenerek öğrenildi. Hastalar kombine anti TNF alan 37 hasta ve sadece DMARD alan 38 hasta olmak üzere 2 ayrı grupta incelendi. Hastaların DAS28, VAS ve HAQ parametreleri hesaplandı. Tedavi etkinliği ACR20, 50 ve 70 kriterleri ile belirlendiÇalışmamızda gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Anti-TNF ve DMARD kullanan hastalarda yaş ortalaması sırasıyla 50.27±7.9 ve 46.79±8.6 olarak hesaplanmıştır. Gruplar arasında tedavi öncesinde bakılan tez parametrelerinden sadece HAQ arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Gruplar arasında bakılan tedavi öncesi ve sonrası tez parametreleri her iki grupta da azalma göstermektedir ancak bu azalma anti TNF tedavisi alan grupta istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Her iki grup arasında 6. ay kontrollerinde bakılan DAS28, VAS, HAQ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Çalışmamızda anti TNF ve DMARD alan grupta ACR20, 50 ve 70 değerleri sırası ile %81-%44, %54-%15, %22-%0 olarak saptanmıştır (p<0.001Sonuç olarak anti TNF ilaçlar hastalık aktivitesini azaltmada, fonksiyonel özürlülüğü iyileştirmede ve ACR yanıtlarında DMARD kullanımına göre daha etkili bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, anti TNF, DMARD, ACR20-70
Kronik boyun ve bel ağrısı olan hastalarda fentanilin ağrı ve yaşam kalitesi üzerine etkinliği
Ağrı, var olan veya olası doku hasarına eşlik eden veya bu hasar ile tanımlanabilen, hoşa gitmeyen duyusal ve emosyonel bir deneyimdir. Kronik ağrı, beklenenden daha uzun süre veya doku iyileşme süreci tamamlandıktan sonra da devam eden ağrıdır. Bu süre farklı kaynaklarda 3 veya 6 ay olarak tanımlanmaktadır. Adjuvan analjezikler ve fentanil kronik ağrıda başvurulan tedaviler arasında sayılabilir.Çalışmamıza, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniğine bel ve boyun ağrısı şikayetiyle başvuran, klinik ve radyolojik bulgulara göre servikal disk hernisi ya da lomber disk hernisi tanısı konulan 50 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, kullandıkları ilaçlar, dozları ve kullanma süreleri ile eşlik eden diğer hastalıkları sorgulandı. Yaşam kalitesi Kısa form 36 (KF 36), ağrı şiddeti ise Görsel Analog Skala (GAS) ile değerlendirildi. İlk değerlendirmeden sonra tüm hastalara transdermal fentanil 12 ?g/saat dozunda uygulandı.Bel ve boyun ağrısı olan iki grup hastada yaş ortalaması sırasıyla 43.6±10.5 ve 48.7±10.6 yıl olarak hesaplandı. Gruplar arasında yaş, cinsiyet dağılımı, tedavi öncesi eritrosit sedimantasyon hızı (ESH) ve C reaktif protein (CRP) değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05).Servikal disk hernili hastalarda KF 36 ölçeğinin emosyonel rol kısıtlanması, fiziksel fonksiyonlar, fiziksel rol kısıtlanması ve ağrı alt başlık skorları ile GAS skorunda tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (p=0.020, p<0.001, p=0.005, p=0.007, p<0.001).Lomber disk hernisi olan hastaların KF 36 ölçeğinin sosyal fonksiyon, fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlanması ve ağrı alt başlıkları ortalama skorları ile GAS skoru ortalama değerlerinde tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.001, p=0.002, p=0.045, p<0.001, p<0.001).Çalışma sonuçlarımız kronik boyun ve bel ağrısı tedavisinde 12 ?g/saat dozunda kullanılan fentanilin hem ağrı şiddeti hem yaşam kalitesi üzerine etkili bir tedavi olduğunu göstermiştir. Kronik ağrı tedavisinde konvansiyonel analjezik tedavilerle sonuç alınamadığında fentanil etkili bir tedavi seçeneği olarak kabul edilebilir.Anahtar kelimeler: Kronik ağrı, Fentanil, Opioidler
Karpal tünel sendromulu hastalarda masaj tedavisinin etkinliği
Masaj tedavisi, Karpal Tünel Sendromunun (KTS) alternatif tedavi seçeneklerinden biridir.Bu çalışma, KTS'de `'Madenci El Masaj Tekniği (MEMT)'' ile uygulanan masaj tedavisinin klinik ve elektrofizyolojik parametrelere olan etkisini araştırmak ve bu etkileri splint tedavisi ile karşılaştırmak amacıyla planlandı.Çalışmamıza, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran, KTS tanısı konmuş 70 hasta dahil edildi. Hastalar masaj tedavisi (n=35) ve splint tedavisi (n=35) gruplarına randomize edildi. Gruplardaki hastalar demografik özellikleri açısından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark görülmedi.Her iki gruba da geceleri kullanılmak üzere el splint tedavisi verildi. Masaj tedavisi grubuna ilave olarak haftada bir gün uzman doktor tarafından uygulamalı olarak anlatılan ve diğer günler kendi kendilerine uygulamaları istenen, 3-5 dakika süren el masaj tedavisi uygulandı. Ayrıca her iki gruba tendon ve sinir kaydırma egzersizleri verildi. Hastalar tedavinin başında ve 6. haftasında Global Hasta Değerlendirmesi (GHD), Global Doktor Değerlendirmesi (GDD), El Kavrama Gücü (EKG) skorları ve elektronörofizyolojik parametreler ile değerlendirildiler.Çalışmanın sonunda, her iki grupta da GHD, GDD ve EKG skorlarında istatistiksel olarak anlamlı düzelme görüldü.Gruplar tedavi sonrası karşılaştırıldığında, aynı skorlarda elde edilen düzelme açısından masaj tedavisi grubunun splint tedavisi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha üstün olduğu saptandı.Elektronörofizyolojik parametrelere bakıldığında ise masaj tedavisi grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzelme elde edilirken, splint tedavisi grubunda düzelme görülmedi.Çalışmamız KTS'de MEMT ile uygulanan masaj tedavisinin, klinik ve elektrofizyolojik parametreler üzerine etkili ve güvenilir bir tedavi yöntemi olarak kabul edilebileceğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: Karpal tünel sendromu, Masaj tedavisi, Madenci el masaj tekniği, Splint.
Osteoporoz hasta takip sisteminin osteoporozlu hastaların tedavi uyumu ve yaşam kalitesine etkileri
Osteoporoz; kemik kitlesinin azalması ve kemik kalitesinin bozulması ile karakterize kronik seyirli bir hastalıktır. Uzun süreli tedavi gerektirmesi nedeniyle hastaların ilaç tedavisine uyumları ve yaşam kaliteleri düşüktür. Biz bu çalışma ile ilaç uyumunun özellikle azaldığı; günlük, haftalık ve aylık grupta tedavi alan OP' lu hastaların, Fizakademi OP Hasta Takip Sistemi yardımıyla telefonla aranarak ilaç zamanlarının hatırlatılmasının ilaç uyumuna ve yaşam kalitesine etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 233 osteoporoz hastası alındı. Dışlama kriterlerine göre 200 hasta (173 kadın, 27 erkek) ile çalışmaya devam edildi. Günlük, haftalık ve aylık grup olmak üzere hastalar 3 eşit gruba ayrıldı. Tüm hastalara osteoporoz anket formu dolduruldu, ilaç almaları gerektiği Fizakademi hasta takip programı yardımıyla telefon ile hatırlatıldı. Aylık MPR düzeyleri hesaplandı. Başlangıç, 3. ve 6.aylarda Qualeffo-41 ile yaşam kalitesine bakıldı.Başlangıca göre 6 aylık süre içinde MPR düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p<0,05) ve paralel olarak yaşam kalitesi ve MPR arasında istatistiksel olarak anlamlı ters korelasyon saptandı (r = -0.246 (p<0.001)).Sonuç olarak, osteoporoz tedavisi uzun zaman alabilen kronik bir hastalık olup, kırık riskini artırmasından, sosyal, psikolojik, ekonomik ve fiziksel boyutları ile yaşam kalitesine olumsuz etkileri olmasından dolayı önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu nedenle ilaç tedavisine uyum büyük önem arz etmektedir. Hasta yaşının, eğitim seviyesinin ve kullanılan ilacın doz aralığının özellikle uzun doz aralıklı ilaç rejimlerinin ve hasta ilaç hatırlatma programlarının uyum üzerine etkili olduğunu ve uyumun artması ile paralel olarak yaşam kalitesinin de arttığını söyleyebiliriz. İlaç tedavisine uyumsuzluk varsa nedeni tam olarak araştırılmalı, çözüm üretilmeli ve hasta ilaç hatırlatma sistemine alınmalıdır. Aksi halde hastanın tedavi süresi içerisinde hastaya fayda sağlanamayacağı gibi sosyal ve tıbbi zararlara, ekonomik kayıplara neden olunabileceği unutulmamalıdır.
Osteoporozun erkeklerdeki yaşam kalitesi üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Osteoporoz kemik kütlesinde azalma ve kemik mikromimarisinde bozulma sonucu kırıklara neden olabilen ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen bir hastalıktır. Çalışmanın amacı morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalık olan osteoporozda yaşam kalitesini ve yaşam kalitesi üzerine etkili faktörleri değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya lomber ve femur boynu kemik mineral yoğunlukları dual enerji X-ray absorbsiyometre ile ölçülen ve sonucunda osteoporoz saptanan 113 erkekten oluşan olgu grubu ile her iki bölge kemik mineral yoğunlukları normal bulunan katılımcılardan oluşturulan 67 kişilik kontrol grubuna dahil edildi. Her iki gruba sosyodemografik özellikler ve osteoporoz risk faktörlerini sorgulayan soru formu ve yaşam kalitesi ölçekleri uygulandı. İstatistiksel analizde ikili karsılastırmalar t testi, çoklu karşılastırmalar tek yönlü varyans analizi ve lineer regresyon analizi, sürekli değiskenler arasındaki ilişki Pearson korelasyon analizi ile degerlendirildi. p<0,05 değerleri anlamlı kabul edildi.Bulgular: Osteoporozlu erkeklerde hem lomber hem de femur boynu kemik mineral yoğunluklarının sigara, alkol kullananlarda daha düşük saptandı (p<0,001). Osteoporozun hem SF-36, hem de QUALEFFO-41 ile ölçülen yaşam kalitesini düşürdüğü saptanmıştır. Yaşam kalitesinin; sigara, alkol kullanımı, kırık öyküsü ve günlük yetersiz kalsiyum alımının ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0,05).Sonuç: Osteoporozlu olgular taranarak düşük yaşam kalitesi açısından risk altındaki kişilerin tanımlanması, osteoporoz risk faktörleri ve korunma yöntemleri konusunda kişilerin bilgilendirilmesi ve yaşam tarzı değişikliklerinin desteklenmesi gereklidir.Anahtar Kelimeler: Yaşam kalitesi, osteoporoz, risk faktörleri, ölçek
Postmenapozal kadınlarda kemik mineral yoğunluğu üzerine doğum sayısının etkisi
Amaç: Önemli bir halk sağlığı problemi olan osteoporoz için tanımlanmış bir çok risk faktörü bulunmaktadır. Kadınların reprodüktif dönemlerine ait çeşitli özellikleri de osteoporoz gelişimini etkileyebilmektedir. Biz bu çalışmada reprodüktif faktörlerden doğum sayısının postmenapozal osteoporoz gelişimi için bir risk faktörü olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran postmenapozal dönemdeki 328 kadın üzerinde gerçekleştirildi. Sekonder osteoporozu ve risk faktörleri olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastalar doğum sayılarına göre hiç doğurmayanlar, 1-2 doğum yapanlar, 3-4 doğum yapanlar ile 5 ve üzeri doğum yapanlar olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve kemik mineral yoğunluğu ölçümleri femur boynu ve lomber vertebra (L1-L4) bölgelerinden yapıldı. Çalışmanın istatistiksel analizleri için PASW (sürüm 18) programı kullanıldı.Bulgular: Yapılan değerlendirmeler sonucunda doğum sayısı ile hem femur boynu hem de lomber vertebra kemik mineral yoğunluğu arasında negatif yönde bir korelasyon bulundu (p=0.002, p=0.010, sırasıyla). Hastalar yaş gruplarına göre incelendiğinde doğum sayısı ile kemik mineral yoğunluğu arasında sadece 50-60 yaş grubunda anlamlı bir ilişki tespit edildi (p<0.05). Doğum sayısı ile osteoporotik kırık arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.797).Sonuç: Artmış doğum sayısının kemik mineral yoğunluğunu azaltan bir faktör olduğu bulundu. Postmenapozal dönemdeki kadınlarda osteoporoz için risk faktörleri sorgulanırken doğum sayısının da sorgulanmasıyla osteoporozun erken tanı ve tedavisinin yapılabileceğini düşünmekteyiz. Bu konuyla ilgili yapılan çalışmalardan farklı sonuçların çıkması nedeniyle bu konunun tam aydınlatılabilmesi için yeni çalışmaların yapılması gerektiğini de düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Doğum Sayısı, Kemik Mineral Yoğunluğu, Postmenapozal Osteoporoz
Ultrasonografi romatoid artritli hastalarda median ve ulnar sinirin subklinik tutulumunu saptayabilir mi?
Romatoid Artrit?te (RA) %65-85 sıklıkta subklinik nöropati görülebileceği bildirilmektedir. Periferik sinir tutulumuna ait klinik belirti ve bulgusu olmayan RA?lı hastalarda elektrofizyolojik ve histolojik değişiklikler saptanabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda median ve ulnar sinir tutulumuna ait belirti ve bulgusu olmayan RA?lı hastalar ile sağlıklı gönüllüler arasında median ve ulnar sinir kesitsel alanında fark olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında 2.8 mm² fark bulabilmek için %80 güç ve %5 yanılma payı ile her gruba 38 vaka alınmasına karar verildi. Median ve ulnar nöropatiye ait belirti ve bulgusu olmayan 38 RA hastası ve 38 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcılar ultrasonografik olarak değerlendirildi (General Electric Logiq P5 cihazı, 8-12 MHz yüksek frekanslı prob). M-KA ve u-KA ölçümü karpal tünelin girişinde pisiform kemik hizasında değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubu arasında sağ m-KA, sol m-KA, sağ u-KA ve sol u-KA karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı (p değerleri sırasıyla 0.19, 0.18, 0.75 ve 0.56). Dominant elde m-KA ve u-KA ile yaş, boy, kilo ve hastalık süresi arasında anlamlı korelasyon saptanmadı . RA?lı hastaların %24?ünde, kontrol grubunun %14?ünde median sinir kesit alanı >10mm² bulundu. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.20). RA hastalarının ve kontrol grubunun ultrasonografik m-KA ve u-KA ölçümlerinde benzer değerler elde edildi. Ancak elde edilen sonuçlar subklinik tutulumu ekarte ettirmez.
İnmeli hastalarda ayak ve ayak bileğine uygulanan kinezyo bantlama tekniğinin denge üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışma inmeli hastaların dengelerini benzer yaştaki bireylerin dengeleri ile karşılaştırmak ve inmeli hastalarda kinezyo bantlama tekniğinin denge üzerine etkilerini incelemek amacı ile planlandı. Çalışmaya inme tanısı konmuş, Modifiye Rankin Ölçeğine göre ?3 olan ve yaş ortalaması 53 (44-63) yıl olan 19 inmeli hasta ile yaş ortalaması 52 (40.75-61.75) yıl olan 16 sağlıklı olgu alındı. Olguların dengeleri Bilgisayarli Dinamik Postürografi (Neurocom International, Inc Clackamas, SMART Balance Master) ile değerlendirildi. Denge analizlerinde; Duyu Organizasyon Testi, Adaptasyon Testi, Kararlılık Sınırları Testi ve Ritmik Ağırlık Aktarma Testi kullanıldı. İnmeli hastalar ile benzer yaştaki bireylerin dengelerini karşılaştırmak için yapılan incelemelerde Duyu Organizasyon Testinde, Adaptasyon Testinde, Kararlılık Sınırları Testinin; son nokta mesafesi, maksimum sapma, doğrusal kontrol parametrelerinde, Ritmik Ağırlık Aktarma Testinin; öne, arkaya ağırlık aktarma parametrelerinde istatistiksel olarak fark gözlenirken (p<0.05) diğer parametrelerde fark bulunamadı (p>0.05). İnmeli hastalarda kinezyo bantlama uygulaması ile kinezyo bantlama uygulaması olmadan yapılan denge analiz sonuçları karşılaştırıldığında Duyu Organizasyon testinin 3, 4, 5 ve 6. durumlarında ki denge puanlarında ve bileşik denge puanında gelişme olduğu (p<0.05), strateji puanı açısından bu gelişmenin 1, 3 ve 5. durumlarda ortaya çıktığı gözlendi (p<0.05). Sonuç olarak, kinezyo bantlama uygulaması ile Duyu Organizasyon Test parametrelerinde olumlu gelişmeler görülmekle birlikte, Adaptasyon Testi, Kararlılık Sınırları Testi ve Ritmik Ağırlık Aktarma Test sonuçlarının kinezyo bant uygulamasının inmeli hastalarda dengeyi geliştirdiği veya etkisiz olduğu ile ilgili kesin kanıtlar vermediği görüldü. Çalışmamızda ayrıca inmeli hastalarda denge test sonuçlarına öğrenme etkisini incelemek amacıyla, inmeli olgular basit randomizasyon yöntemi ile iki gruba ayrıldı. Test sonuçlarına göre öğrenme etkisinin olmadığı görüldü (p>0.05).
Gonartrozlu hastalarda hamstrı?ng/kuadrı?seps tork oranlarının ı?zokı?netı?k dı?namometre ı?le deg?erlendı?rı?lmesı? ve sag?lıklı bı?reylerle kıyaslanması
Osteoartrit (OA) du?nyada en yaygın go?ru?len eklem hastalıg?ıdır. İnsidansı ve prevalansı yaş ile artar. Diz en sık etkilenen eklemlerden biridir. OA eklem kıkırdag?ı ile subkondral kemikte yapım ve yıkım olayları arasındaki normal dengenin bozulması sonucu geliG?en kronik bir hastalıktır. Ag?rı ve fiziksel yetersizlik en o?nemli semptomlardır.Diz OA patogenezinde kas disfonksiyonunun yer aldıg?ını go?steren araştırmalar mevcuttur . Son yıllarda, diz eklemi ile ilgili kas kuvveti o?zelliklerinin tanımlanmasında konsantrik ya da eksantrik kasılmalar kullanılarak hesaplanan konvansiyonel H/K (Hamstring konsantrik/Kuadriseps konsantrik ya da Hamstring eksantrik/Kuadriseps eksantrik) tork oranlarının yerine fonksiyonel H/K tork oranlarının (fleksiyon ic?in Hamstring konsantrik/Kuadriseps eksantrik; Hkon/Keks, ekstansiyon ic?in Hamstring eksantrik/Kuadriseps konsantrik; Keks/Hkon) kullanılması o?nerilmektedir. Ancak bilgimize go?re, diz OA'inde fonksiyonel H/K oranlarını veren ve bu oranları sag?lıklı kontrollerle kıyaslayan yayın yoktur. Bu nedenle biz c?alışmamızda bunu araştırmayı amac?ladık.C?alışmaya, 50-80 yaG? arası, 20 sag?lıklı kadın go?nu?llu? ile radyolojik evresi 2-3 olan, primer diz osteoartritli 20 kadın hasta alındı. Vaka ve kontrol gruplarına 20'şer olgu alınmasına yapılan gu?c? analizi ile karar verildi. İzokinetik dinamometre kullanılarak, olguların hamstring ve kuadriseps kasları konsantrik ve eksantrik pik tork o?lc?u?mleri yapıldı. Test protokolu? olarak her iki gruba da 90°/sn hızda 5 kez maksimal konsantrik-eksantrik ekstansiyon ve 5 kez de konsantrik-eksantrik fleksiyon yaptırıldı. Daha sonra fonksiyonel H/K oranları manuel olarak hesaplandı.İki grup arasında yaş, boy vu?cut ag?ırlıg?ı ve vu?cut kitle indeksi ortalama deg?erleri yo?nu?nden anlamlı fark izlenmedi. Kontrol grubuna go?re vaka grubunun hamstring konsantrik ve eksantrik ile kuadriseps konsantrik pik tork deg?erleri istatistiksel anlamlı olarak daha du?G?u?k bulundu (p<0,05). Gruplar arasında kuadriseps eksantrik pik torku yo?nu?nden istatistiksel olarak anlamlı farklılık go?ru?lmedi (p>0,05). Kontrol grubuna go?re vaka grubunun ekstansiyon ic?in H/K oranı (Hamstring eksantrik/ Kuadriseps konsantrik pik tork oranı) anlamlı olarak daha yu?ksek bulunurken, fleksiyon ic?in H/K oranı (Hamstring konsantrik/ Kuadriseps eksantrik pik tork oranı) ise istatistiksel anlamlı olarak daha du?G?u?k bulunmuştur (p<0,05).Sonuc? olarak; c?alışmamızda diz osteoartritli hastalarda hem kuadrisepste hem de hamstringlerde gu?c?su?zlu?k saptanmıG?tır. Kuadrisepslerin yalnız konsantrik kasılma modunda gu?c?su?zlu?k bulunurken hamstringlerin hem konsantrik hem de eksantrik kasılma modunda gu?c?su?zlu?k go?ru?lmu?ştu?r. Hamstring ve kuadriseps kaslarının konsantrik ve eksantrik kuvvetleri o?lc?u?mu?nu?n fonksiyonel H/K oranı ile kombine edilmesi diz fonksiyonunun analiz edilmesine, patolojik durumların nedenlerinin anlaşılması ve o?nleyici-tedavi edici yaklaG?ımları oluşturulmasına katkıda bulunabilir.
Romatoid el ve semptomatik el osteoartritinin sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ve el fonksiyonu üzerine etkisi
Romatoid artrit (RA) ve el osteoartriti (OA) gibi el-el bileği tutulumu ve el fonksiyonunda bozulmaya neden olabilecek hastalığa sahip kişilerin el ve el bileğindeki kısıtlılık ve yetersizliklerin belirlenmesi ve el fonksiyonlarının yakından takip edilmesi önemlidir. Bu çalışmanın amacı romatoid el ve semptomatik el osteoartritinin günlük yaşam aktivitesi ve el fonksiyonları üzerine etkilerinin karşılaştırmalı değerlendirmesini yapmaktır.Bu çalışmaya Amerikan Romatoloji Derneği (ACR) tanı-sınıflama kriterlerini karşılayan 20 romatoid artritli hasta (Grup 1), 21 el osteoartritli hasta (Grup 2) ve 20 sağlıklı bireyden (Grup 3) oluşan kontrol grubu olmak üzere toplam 61 kadın birey çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri kaydedildi. Ağrı, Likert ağrı skalasına göre değerlendirildi. El OA'li hasta grubunda nodül varlığı ve sayısı, RA'li hasta grubunda ise el-el bileği deformiteleri ve tüm bireylerin hassas eklem sayısı kaydedildi. RA hastalarının hastalık aktivitesi Hastalık Aktivite Skoru (DAS28) ile belirlendi. Her iki elin kavrama ve tutma güçleri Jamar dinamometresi ve pinchmetre ile ölçüldü. El fonksiyonlarındaki yetersizlik Duruöz El Anketi (DEA) ve Jebsen Taylor El Beceri Testi (JTEBT) ile değerlendirildi. Günlük yaşam aktivitesi Sağlık Değerlendirme Anketi (SDA) ile değerlendirildi.Grup 1, Grup 2 ve Grup 3 arasında demografik özellikler açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). SDA, DEA, Ortanca Jebsen total skoru el kavrama gücü ortancası bakımından Grup 1 ve 2 arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). SDA ve DEA ortancasının Grup 3'de Grup 1 ve 2'ye göre azalmış olduğu ve Jebsen el beceri testi total skoru ortancasının ise daha kısa olduğu saptandı (p<0.05). Grup 1'in parmakucu tutma, anahtar tutma ve palmar tutma gücü ortancası Grup 3'den istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Grup 2 ile Grup 1 ve Grup 2 ile Grup 3 arasında tutma gücü ortancaları bakımından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı ( p>0.05). SDA skorunu en fazla etkileyen parametrenin Grup 1'de palmar tutma gücü, Grup 2 `de hassas eklem sayısı, DEA'yı en fazla etkileyen değişken ise Grup 1'de el kavrama gücü, Grup 2'de hassas eklem sayısıydı. Grup 1 ve 2'de Jebsen toplam skorunu en fazla etkileyen parametre eğitim süresiydi.RA ve el OA'li hastaların kavrama ve tutma güçlerinin azaldığı, el fonksiyonları ve yaşam kalitelerinin bozulduğu saptanmıştır. Hastalar yakından takip edilmeli, eklemleri koruyucu ve günlük yaşam aktivitelerini kolaylaştırıcı yardımcı cihazlar konusunda bilgilendirilmelidir.
Vitamin D eksikliğinde alt ekstremite izokinetik kas güçleri ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
ÖZETGünümüzde Vitamin D eksikliği nerdeyse epidemi niteliğini kazanmıştır. Vitamin D kas ve iskelet sistemleri yanında diğer birçok sistemde de hayati fonksiyona sahiptir. Osteomalazideki kas güçsüzlüğü kas metabolizmasınınbozulmasındandır ve Vitamin D tedavisine yanıt verir. Bu çalışmada Vitamin D eksikliğinin alt ekstremite proksimal kas güçleri ile dayanıklılığı etkileyip etkilemediğini araştırmak ve Vitamin D eksikliğinin yaşam kalitesi üzerine etkilerini incelemek amaçlandı. Çalışmaya Vitamin D düzeyi ?12 ng/mL 32 kontrol ve <12 ng/mL olan 32 hasta alındı. Tüm katılımcılarda WHOQOL-BREF ile yaşam kalitesi değerlendirilirken kas-iskelet sistemi performansının niceliksel ve objektif ölçümüne olanak sağlayan izokinetik test ile diz kaslarının kuvveti ve yorgunluk indeksi değerlendirildi. Katılımcılardan Vitamin D seviyesi <12 ng/mL olan grupta 6 DYT mesafesi ve WHOQOL-BREF ölçeğine göre psikolojik ve sosyal alanlarda skorlar daha düşüktü (p<0.05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte diz çevresi izokinetik kas güçleri diğer gruba göre daha düşük, yorgunluk indeks değeri daha yüksek bulundu. İzokinetik cihazla ölçülen kas güçleri ve yorgunluk indeks değerinde anlamlı fark olmayışının nedenleri olarak katılımcıların çoğunun genç yaşta olması, cihaza yeterince uyum sağlayamamaları ve ölçüm yönteminin hassasiyetinin yeterli olmayabileceği düşünüldü. Bu bulgular ışığında, Vitamin D eksikliğinin yaşam kalitesinde bozulmaya ve fonksiyonel kapasitede azalmaya neden olduğu sonucuna varıldı..
Diz osteoartritli hastalardaki nöropatik ağrının d vitamini ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı diz osteoartriti olan hastalardaki nöropatik ağrının D vitamini ile ilişkisini değerlendirmekdir. Amerikan Romatoloji Cemiyeti'nin diz osteoartriti tanı kriterlerini karşılayan 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların diz radyografileri çekildi ve Kellgren ve Lawrence'ın radyolojik evreleme skalasına göre değerlendirilerek evre 1, 2, 3,4 düzeyinde olan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların ağrı, fonksiyon ve yaşam kalitesi sorgulamaları için vizüel analog skala (VAS), The Western Ontario and Mcmaster Universities Osteoarthritis İndeks (WOMAC), Lequesne Diz Osteoartrit İndeksi kullanıldı. Nöropatik ağrı durumu painDETECT anketi ile değerlendirildi. Hastaların rutin kontrolleri için bakılmış olan tam kan sayımı, kan sedimentasyon değerleri, serum CRP, ALT, AST, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, parathormon, ferritin, TSH ve D vitamini seviyeleri kaydedildi. Yüz osteoartriti(OA)'li hastanın 62'sinde (%62) D vitamini eksikliği tespit edildi, 38'inde (%38) ise D vitamini seviyesi normal sınırlardaydı. PainDETECT anket değerlendirme sonuçlarına göre hastaların 58'inde nöropatik ağrı bileşeni negatif iken, 12'sinde belirsiz ve 30'unda pozitifti. Bu sonuçlara göre hastalar nöropatik ağrısı olmayan grup ve nöropatik ağrısı olan grup (nöropatik ağrı bileşeni belirsiz ve pozitif olan hastalar) olarak sınıflandırıldı. İki grup arasında D vitamini düzeyi açısından anlamlı farklılık gözlenmedi (p=0,664). Nöropatik ağrısı olan grupta WOMAC ağrı, tutukluk ve total alt başlıklarında nöropatik ağrısı olmayan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek skorlar elde edildi (sırasıyla p=0,006 p=0,005 p=0,008). Nöropatik ağrısı olan grupta lequesne indeks değerleri anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,000). Sonuç olarak diz osteoartritli hastalardaki nöropatik ağrının D vitamini ile ilişkisini araştırdığımız çalışmamızda, nöropatik ağrı ile vitamin D arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır ancak, nöropatik ağrı varlığının diz osteoartritli hastalarda ağrı şiddetini arttırdığı ve hastaların fonksiyon ve hayat kalitelerinde azalmaya yol açtığı bulunmuştur.
Behçet hastalığı'nda uzun latanslı refleksler ve kortikal geçiş zamanı
Amaç: Behçet hastalığı (BH); temel patolojik özelliği vaskülit olan multisistem inflamatuvar bir hastalıktır. Nörolojik tutulum değişik çalışmalarda %5-49 oranında rapor edilmiş ve erken tanı ile uygun tedavinin merkezi sinir sistemi (MSS) tutulumunun progresyonunun önlenmesinde önemi vurgulanmıştır. Son yapılan çalışmalarda Behçet hastalarında özellikle motor yolağın tutulduğu subklinik nörolojik tutulumun da olabileceği gösterilmiştir. Uzun latanslı refleks II (ULR II ) yanıtı hem inen hem de çıkan nöral yolağın bütünlüğü hakkında bilgi verirken, bu parametre üzerinden hesaplanan kortikal geçiş zamanının (KGZ)'da, ULR II'nin santral transkortikal iletim zamanını yansıttığı düşünülmektedir. Bu bilgilerden hareketle bu çalışmada, klinik olarak nörolojik tutulumu olmayan Behçet hastalarında ULR II ve KGZ'nin ne şekilde etkilendiğini incelemek primer amaç olarak belirlenmiştir. Metod: Çalışmaya nörolojik semptom ve bulgusu olmayan 37 Behçet hastası alınarak her birinde bilateral olarak üst ekstremite abduktor pollisis brevis kası ve median sinir kullanılarak ULR II, somatosensoriyel uyarılmış potansiyel (SUP), motor uyarılmış potansiyel (MUP) çalışması yapıldı. ULR II çalışmasıyle elde edilen H refleks başlangıç latansı kullanılarak ULR II-H refleksi latans farkı, kortikal ve servikal SUP tepe latans farkından santral duysal iletim zamanı (SDİZ), kortikal ve servikal MUP başlangıç latans farkından santral motor iletim zamanı (SMİZ) hesaplandı. KGZ, LLR II başlangıç latansından, kortikal SUP (N20) tepe latansı ile kortikal MUP başlangıç latansı toplamının çıkarılması ile elde edildi. Veriler 22 sağlıklı kontrol grubunun verileri ile karşılaştırıldı. Bulgular: İki grup arasında H refleksi başlangıç latansı, N20 tepe latansı, SDİZ, kortikal MUP başlangıç latansı ve SMİZ bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). ULR II başlangıç latansı, ULR II-H refleksi latans farkı ve KGZ değerleri ise Behçet grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p<0,001, p<0,001 ve p=0,003). Sonuç: ULR II, ULR-H refleksi latans farkı ve KGZ parametreleri BH'da subklinik nörolojik tutulumun değerlendirilmesinde yol gösterici olabilir.