Kütahya Dumlupınar University
Discipline

Political Science and Public Administration

Kütahya Dumlupınar University

1,492

Archived Theses

16

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Kürt sorununun çözümünde yakın dönem politikalarının analizi

Hazırlamış olduğum "Kürt Sorununun Çözümünde Yakın Dönem Politikalarının Analizi" konulu bu çalışmada hakkında yüzlerce kitap yazılan binlerce panel, oturum sempozyum düzenlenen yaklaşık yüz yıldır sorun olarak toplumun önünde duran çözülmek yerine, gün geçtikçe daha da karmaşık ve çözümsüz hale gelen "Kürt sorununu" ele almaktır. Kürt sorunu ülkemizin yaklaşık yüz yıllık sorunudur. Uzun yıllar varlığı kabul edilmemiş, sorunun adı geri kalmışlık sorunu, ülkemizin üzerinde iç ve dış güçlerin oyunu gibi tanımlamaları yapılan sorun, Cumhuriyetin kuruluşundan 2000'li yılların başlarına kadar güvenlik odaklı olarak çözülmeye çalışılmış, fakat bu yöntemle sorun ortadan kaldırılamadığı gibi daha da karmaşık hale gelmiştir. İş başına gelen hükümetler tarafından sorunun adı konulamamıştır. 2009 yılında görevde olan hükümet tarafından hem sorunun adı konulmuş sorunun Kürt sorunu olduğu kamuoyuna duyurulmuş bu tarihten sonra çözüm adına yoğun bir çalışma yürütülmüştür. Başlangıçta büyük ümitlerle sürdürülen bu süreç bölgede yaklaşık olarak üç yıla yakın bir süre çatışmasızlık sağlamış, sorunun çözümüne en çok yaklaşılan noktada çözüm süreci başarısızlığa uğramıştır. Ardından da bölgede terör çözüm süreci öncesindeki gibi yeniden başlamıştır.2009-2015 yılları arasında çözüm süreci döneminde çözüme yaklaşılmışken, sürecin sekteye uğraması/uğratılması talihsizlik olmuştur. Kürt sorununun çözümü yönündeki politikaların ele aldığım bu çalışmada Kürtlerin, tarihteki yerlerine ve kökenlerine kısaca değinerek, Osmanlı Devleti döneminde, Cumhuriyet'in erken döneminde ve 2000'li yıllara kadar Kürt sorunu üzerine yapılan çalışma ve dönemin gelişmelerine kısa olarak yer verdim. Ayrıca çözüm süreci diye yakın tarihimizde yer alan 2009-2015 dönemine ait gelişmelere biraz daha ayrıntılı olarak yer verdim. Son bölümde Kürt sorununun çözümü yönünde dile getirilen argümanlara değinerek bu argümanların kısa analizlerini yaptım. Anahtar kavramlar: Kürt sorunu, Çözüm Süreci, Terör, Mihraklar, Geri Kalmışlık.

Geri kalmışlıkKürt sorunuKürtler+2
Mahmut Üçağaç
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İslamcılıkta kırılma noktaları: Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub

Bu tez Mısır' da kurulmuş olan İhvan-ı Müslimin hareketinin lideri olan Hasan el-Benna ile hareketin ideoloğu olan Seyyid Kutub ekseninde, İslamcılık ideolojisinin belirli kavramlar çerçevesinde nasıl dönüşüme uğradığını analiz etmektedir. Çalışmanın amacı doğrultusunda İhvan-ı Müslimin hareketi bir çatı kabul edilerek İslamcılıkta gerçekleşen dönüşüm cihad, cahiliye, demokrasi ve devrim kavramları üzerinden incelenmiştir. İhvan-ı Müslimin hareketi çerçevesinde ele alınan bu çalışmada, İslamcılıktaki dönüşüm Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub' un yazılarının yanı sıra İhvan-ı Müslimin'in yapısında da tespit edilmiştir. Ayrıca, Hasan el-Benna açısından ılımlı olan bir takım düşüncelerin Seyyid Kutub'un şahsında keskinleştiği saptanmıştır. Bunun yanı sıra, İhvan-ı Müslim'in kuruluşundan Seyyid Kutub'un vefatına kadar olan zaman diliminde İslamcı bir kimliğin inşa edilmesini ve figürler ekseninde İslamcılığın nasıl dönüşüme uğradığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: İhvan-ı Müslimin, İslamcılık, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub.

Hasan el-BennaMüslüman KardeşlerSeyyid Kutub+1
Şeyda Buşra Atalan
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de anayasacılık anlayışı olarak tepkisellik (1960-1982 dönemi)

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan hemen sonra hazırlanarak yürürlüğe konulan 1924 Anayasası olsun veya darbelerden sonra yapılan 1961 ve 1982 anayasaları olsun kendilerinden önceki dönemlere bir tepki üzerine yapıldığı ileri sürülür. Bu çalışmanın amacı, Türk anayasacılığında tepkisellik meselesini ortaya koymaktır. Anayasa hukuku literatüründe yoğun bir şekilde ortaya atılan bu iddiaların geçerliliğini anayasaların içerik analiziyle test edilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda 1961 Anayasasının Demokrat Parti iktidarına açık bir tepki olarak yapılması; 1961 Anayasası lüks olarak değerlendirilerek 1971 ve 1973 yıllarında değiştirilmesi ve bununla yetinilmeyerek 1982 Anayasasının yapılması, bu çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır. Türk siyasal hayatında etkili olan tepkisel siyaset anlayışının, sonraki anayasa yapımlarında ve köklü anayasa değişikliği aşamalarına yansıdığı gözlenmektedir. Bu çalışmada varılan sonuç, Türk anayasal hareketlerinin her aşamasında bir tepkiselliğin sürekli var olduğudur. Günümüz Anayasal demokrasi arayışlarının en problemli yeri, uzun vadeli sistem yaratmaya yönelik kapsayıcı ve aklıselim yaklaşımlardan çok tepkisel anlayışın varlığını korumasıdır. Sürekli bir idealin arandığı anayasal düzende, tepkisel siyaset anlayışının somut bir yansıması olan tepkisel anayasacılık anlayışı ortadan kaldırılmadan getirilen yeni bir anayasa uzun vadede hiçbir şeye çözüm olmayacaktır. Demokrasinin teminatı olarak görülen anayasalar, aslında demokratik olmayan hükümlerin kendine yer bulduğu bir zemin haline gelmiştir. Bu nedenle öncelikli terk edilmesi gereken anlayış, çalışmanın konusunu oluşturan tepkisel bakış açısıdır. Anahtar Kelimeler: Anayasacılıkta tepkisellik, Anayasa yapımı, 1961 Anayasası, 1982 Anayasası, 1971-73 Anayasa değişiklikleri.

Anayasa 1961Anayasa 1982Anayasa+3
Cafer Okyay
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Laclau ve Mouffe'un radikal demokrasi teorisinde muhalefet olanakları

Liberalizm'in birey, evrensellik, temsil ve katılım ekseninde; Marksizm'in sınıf siyaset ve pratikler perspektifinde yaşadıkları krizler, toplumların üzerindeki iktidar baskılarının artmasına yol açmıştır. Siyasal alandaki devletin lehine genişleyen boşluğu doldurabilmesi için yeni bir özneye ihtiyaç duyulmaktadır. Aranan yeni özne, çatışmalarına rağmen farklılıkların eklemlenmelerinden ortaya çıkacaktır. Muhalifi inşa etmenin yöntemini bize Laclau ve Mouffe'un Agonistik Radikal Demokrasi Teorisi verir. Bu çalışma I. bölümünde Agonistik Radikal Demokrasi Teorisi'nin, içinden türediği krizleri ortaya koymayı amaçlar. II. bölümde birey, kolektif ve toplumun kimlikleri incelenecektir. Ardından yeni bir özne konumu olarak "Radikal Muhalif"i ortaya çıkaran yöntem ve ortaya çıkış koşulları değerlendirilecektir. Eşdeğerlik Zinciri, bir topluluğun üyelerinin bazı etik- politik ilkeler üzerinde anlaşmalarıyla kurulur. Bu üyelerin özelliği birbirinden oldukça farklı kimliklere de sahip olabilmeleridir. Böylece teorinin inşa ettiği muhalif özne artık tikel ve özcü bir kimlik değildir. Yeni bir hegemonik özne konumunun inşa edildiği bu süreçte zorunluluk kategorilerinin hiçbiri işlemez. Sürece olumsal bir yapılanma hakimdir. Bu yeni örgütlenme sürecinde bütün katılımcıların kimlikleri hegemonik kimliğe uyarlanır. Bu yapılanmada, toplumsal farklılıkların yeni bir biçimde, çatışmalarını sürdürerek bir çatı altında birleşmeleri tasarlanır. Anahtar Kavramlar: Muhalefet, Eşdeğerlik Zinciri, Hegemonik Eklemlenme, Radikal Muhalif

DemokrasiEşdeğerlikHegemonya+4
Gülay Doğan
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Necip Fazıl Kısakürek'in Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü'nün yapısal unsurlarının analizi

Türk siyasal hayatı, çok renkli tartışmalara ve simalara sahne olmuştur. Bu renkli simalardan birisi de Necip Fazıl Kısakürek'tir. Necip Fazıl Kısakürek'in fikirleri ve şiirleri Türkiye'de muhafazakâr ve milliyetçi siyaset geleneklerine sahip çevreler tarafından çok sık kullanılmaktadır. Bunun yanında genelde Türk sağının özelde de muhafazakâr-milliyetçi siyaset merkezlerinin kullandığı siyasal paradigmaların çoğunun kaynağının Necip Fazıl Kısakürek olduğu gözlemlenmektedir. Bu tezde Necip Fazıl Kısakürek'in siyasi hayatı, siyasal fikirleri ve ideal devlet ve toplum düzeni olarak ileri sürdüğü Büyük Doğu Devleti'nin yapısal unsurları analiz edilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu İdeolocya Örgüsü, Başyücelik Devleti, İslamcılık, Muhafazakârlık, Milliyetçilik

Başyücelik ModeliKısakürek, Necip FazılMilliyetçilik+5
Saltuk Buğrahan Yeğen
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İsmet İnönü döneminde Türkiye'de milli eğitim ve ideoloji (1938-1950)

Bu çalışma, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı yaptığı 1938-1950 yılları arasında Türkiye'de milli eğitim ve ideoloji ekseninde siyasal iktidar tarafından gerçekleştirilen çalışmaların, dönemin resmi ideolojisi olan Kemalizm'in hedefleriyle ne düzeyde örtüştüğünü, benzerlik ve farklılıklarını, ulus inşasına sunduğu katkıları ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu çalışmada eğitim, resmi ideolojinin inşasında hâkim iradenin belirlediği sınırlar içerisinde görevli bir ideolojik aygıt olarak ele alınmıştır. Başka bir ifadeyle eğitim, ideolojinin bir aracı olarak açıklanmış ve yapılan değerlendirmeler bu eksende gerçekleştirilmiştir. İdeoloji kavramı ise bir siyasi sistemi veya rejimi meşrulaştırmak amacıyla teşekkül eden, bireyi sosyal açıdan konumlandıran ve ortak bir bağlılık hissi yaratan fikirler kümesi olarak ele alınmıştır. Diğer yandan, Atatürk döneminde inşa edilmeye başlanan resmi ideolojinin İsmet İnönü döneminde milli eğitim özelinde izlediği seyir, dönem içerisinde gerçekleştirilen parti ve hükümet programları, Milli Eğitim Şûraları, Türk Tarih Kongreleri vb. çalışmalar incelenerek ele alınmıştır. Ayrıca İsmet İnönü'nün eğitime bakış açısı söylev ve demeçleri üzerinden yorumlanmaya çalışılmıştır. İsmet İnönü döneminde kurulan eğitim kurumlarından Köy Enstitüleri, resmi ideolojiye ve ulus inşasına sunduğu katkılar yönüyle ele alınmıştır. Çok partili siyasal hayatla beraber eğitim politikalarındaki dönüşüme değinilmiş, çalışmanın son bölümünde de bu dönüşümün eğitim kurumlarında müfredat ve öğretim programlarındaki değişime etkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Son olarak ilkokullarda okutulan tarih ve yurt bilgisi ders kitapları, eğitim ve ideoloji bağlamında incelenerek konu somutlaştırılmaya çalışılmıştır. Çalışma sonucunda İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde eğitim alanında yapılan çalışmalarda önceki döneme göre bazı farklılıklar görülmüş olsa da, resmi ideolojinin eğitim politikaları üzerinde etkisinin devam ettiği, gerek uygulanan politikalardan gerekse ders kitaplarında kullanılan ifadelerden anlaşılmaktadır. Anahtar Kavramlar: İdeoloji, Resmi İdeoloji, Eğitim, Kemalizm, İsmet İnönü

Cumhuriyet ideolojisiEğitimKemalizm+3
Erhan Semiz
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Martin Heidegger ve Simone de Beauvoir felsefesinde kadının varoluş imkânı

Kadının, varoluşunu gerçekleştirmesi ve kendi Ben'ini bulabilmesi, birçok araştırmanın konusu olmuştur. The Second Sex (İkinci Cins) de, Simone de Beauvoir'ın, kadının ikincil konumunda oluşunun nedenlerini ele aldığı bir eserdir. Simone de Beauvoir'ın, kadının nesne konumunda oluşuna dair yazdığı eserini diğer araştırmalardan ayıran en önemli şey; kadının kendisinin göstermiş olduğu rızaya vurgu yapmış olmasıdır. Bu sebepten dolayı, ona göre kadın, aslında bir suç ortağıdır. Bu çalışma da Beauvoir'ın yaklaşımından ilham alarak, Heidegger'in varoluş felsefesi ile bir sentez yapma girişimindedir. Çünkü Heidegger'in, özellikle Being and Time (Varlık ve Zaman) eserinde Varlık'ın varoluşu için sunduğu açıklamaların, Beauvoir'ın Varlık'ın sorumluluk alması gerektiği anlayışı ile benzer içerikleri barındırdığı düşünülmektedir. Son yıllarda, Beauvoir'ı, Sartre veya Hegel ile okumaktan ziyade Heidegger ile düşünmek, özellikle de yabancı literatürde revaçta olan bir durum olarak karşımızdadır. Bu yüzden, Beauvoir'ın kadına dair analizlerini Heidegger'in kavramları ile okumanın, kadının varoluşunu gerçekleştirmesine destek olabileceği düşünülmektedir. Kadının, tutsaklık alanında, pasif konumda aktif eylem içerisinde olduğu görüşü ile hareket eden bu çalışma, kadına bu alandan çıkabilmesi için varoluş yolları sunmayı planlamaktadır. Bunun için de, Heidegger'in 'Mitsein' ve 'das Man' alanında kurduğu ilişki üzerinden, feminizm ve kadın arasındaki ilişkiye değinilecektir. Bu ilişkiyi açıklarken de kadının, feminist duyguyu ve kavramları yaşamına dâhil etmesi gerektiğini savunan çalışmaların, kadının konumuna ne tür açılımlar yapabileceği tartışma konusu edilecektir. Anahtar Kelimeler: Heidegger, Beauvoir, Feminizm, Mitsein, İstekli Özgürlük

Beauvoir, Simone deFeminizmHeidegger, Martin+2
Nur Banu Çağatay
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Geleneksel kadın imgesinden kamusal alan tecrübelerine başörtülü kadın

Bu tez Türk modernleşme hareketinin tartışmalı görünümlerinden biri olan "başörtülü kadın"ın kamusal alana katılma sürecini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın bu amacı doğrultusunda ilk modernleşme hareketlerinin başladığı Osmanlı son döneminden 2000'li yıllara kadar geçen sürede yaşanılanlar dönemlere ayrılarak incelenmiştir. İncelemeler sonucunda görülmüştür ki başörtülü kadınların kamusal alanda var olma talepleri yalnızca laik bloğa karşı olmamış dindar hatta İslamcı erkeklere karşı da olmuştur. Bu konuda pek çok tartışma ve çatışma yaşanmıştır. Laik blokmodern toplum yapısını tehdit ettiği gerekçesiyle başörtülü kadını kamusal alanın dışında tutmak istemiştir. Dindar erkekler ise Müslüman bir kadının fıtratına en uygun olanın geleneksel roller (anne ve eş olarak kadın) olduğunu gerekçe göstermişler, yani dinsel gerekçelerle, başörtülü kadının kamusal alanda bulunmasına karşı bazı çekinceler öne sürmüşlerdir. 1980'li yıllarda başörtüsü yasaklarına karşı düzenlenen eylemlerle laik bloğun karşısına çıkmış olan "ikinci nesil örtünen kadınlar", 1990'lı yıllarda İslamcı siyasetin erkekleri ile karşı karşıya gelmişlerdir. 1980'lerde İslamcı hareketin tepkisel tavrının içinde ilerleyen ikinci nesil örtünen kadınlar, 1990'lı yıllarda İslamcı erkeklerin "denetiminden" kurtularak daha sivil bir söylem ortaya çıkarmışlardır. İslamcı erkeklerin kendilerine sundukları geleneksel roller eleştirel bir sorgulama ile ele alınmış; bu rollerin İslam'dan değil ataerkil geleneklerden kaynaklandığı vurgulanmıştır. İslamcı erkekleri eleştirmekten çekinmeyerek bu rolleri reddeden kadınlar, "tebliğ" ve "dava" gibi toplumsal kaygılardan uzaklaşarak daha çok kendileri üzerine düşünmeye başlamışlardır. Nitekim özel ve kamusal alanda karşılaşılan sorunları konuşmak adına pek çok platformun kurulup, konferans ve seminerin düzenlenmesi bu dönüşümün önemli bir göstergesidir

Baş örtüsüDindarlıkKadın imajı+6
Şeymanur Bolat
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Bir ideoloji olarak siyasi Siyonizm

Bu çalışmada Siyonizm'le ideoloji arasındaki ilişki incelenerek ideolojiler dünyasında Siyasi Siyonizm'in konumu tartışılacaktır. İdeoloji, bir Aydınlanma ürünü olarak sosyal bilimlerin en önemli kavramlarından olmakla birlikte oldukça geniş tanımlama alanı bulunan bir kavramdır. Bireyin katılımcılığı ve etkinliğinin her alanda söz konusu olmasıyla kitleleri ve devletleri yönetme noktasında ideoloji önemli bir sorumluluğu üstlenmektedir. Asırlardır sürgün edildikleri topraklardan uzakta yaşayan Yahudiler, bir gün mutlaka vaat edilmiş topraklara dönecekleri inancı ve hayaliyle yaşamışlardır. Nitekim Yahudilerin kutsal kaynaklarına göre bu ancak Mesih'in gelmesiyle mümkün olacaktır. Bu inanca gönülden bağlı kalarak yaşayan Yahudiler, diasporada maruz kaldıkları kötü muamelenin artması üzerine ortaya atılan Siyon'a dönüş (Siyonizm) fikirlerini sorgulamaya başlamışlardır. Özellikle milliyetçilik ideolojisinin kendisini hissettirdiği 19. yüzyılda ulus devlet fikri etrafında gelişen sosyo-politik hareketlilikten etkilenmişlerdir. Nitekim bu dönemde Theodor Herzl'in, Yahudilerin artık buhrandan kurtuluşunun bir Yahudi devletinin kurulmasıyla mümkün olacağı iddiası çerçevesinde savunduğu Siyonizm, onunla hiç olmadığı kadar ilgi çekmeye başlamış ve ideoloji anlamı kazanmıştır. Onun başlattığı bu hareket Siyasi Siyonizm olarak kabul edilmiştir. Ortadoğu'daki varlığı sürekli tartışılan, gayri insani politikalarıyla gündemden düşmeyen İsrail Devleti'nin kurucu ideolojisi olan Siyasi Siyonizm'in tanımlanması oldukça önemlidir. Bu noktada "Siyon'da Yahudi Devleti" hareketinin ilkeleri, söylemleri ve programlarıyla ideoloji kavramının özellikleri, tanımları ve kuramları karşılaştırıldığında Siyonizm'in bir ideoloji olduğu, siyasal ideolojilerden milliyetçilik ve faşizm ideolojileriyle iç içe olduğu değerlendirmelerinin yapılması mümkün olmaktadır.

Herzl, TheodorSiyasi SiyonizmSiyonizm+2
İbrahim Ethem Şenocak
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yönetişim kültürünün yerel siyasete etkileri: Çorum örneği

Bu çalışmanın temel amacı, YG21 hedefleri üzerinden Çorum'da valilik, il özel idaresi ve belediyenin birbirleri arasındaki bilgi alışverişini ve yetki paylaşımını incelemek; bu alışveriş ve paylaşımların boyutlarını tespit etmek ve yerel siyasete katkısını yorumlamaktır. Araştırmanın metodolojisi nitel yöntem, durum çalışması deseninde tümevarımla değerlendirilen veriler ışığında yarı yapılandırılmış görüşme ve söylem analizinin kesiştirilmesi ile ortaya konulmaktadır. Araştırma, Çorum merkez ilçede üç kurumun birbirleriyle ilişkilerinin gerçek ortamda nasıl olduğu; bu kurumların yalnızca yasal hükümlere göre mi yönetişim bilinciyle hareket ettikleri; ortak bir faaliyetin gerçekleştirilmesi hususunda anlaşmazlığa düşülen durumların neler olduğu; kurum yöneticilerinin kişisel tutumlarının yönetişim sürecinde üretilecek mal ve hizmetlerin başarısını ne ölçüde etkilediği; yetki paylaşımında kurumların birbirlerine karşı üstünlüklerinin olup olmadığı soruları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Kapsamı, YG21 hedefleri üzerinden Çorum'da yetki paylaşımının işlevselliğinin yerel kurumsal siyasete katkısının değerlendirilmesidir. Araştırma alanı Çorum'un merkez ilçesindeki kamu idareleriyle sınırlandırılmış olup araştırmada bu idarelerin birbirleriyle sıklıkla yönetişim bilinciyle hareket ettikleri; birlikte hareket edilmesi gerekli hizmetlerde hizmetin türüne göre kurum önceliğinin değiştiği; yönetişim bilinciyle hareket edilmesi için yasal hükümlerin yanında başvurulan başka yöntemlerin olduğu; anlaşmazlığa düşülen durumların kurumların merkeziyetçi ya da âdemi merkeziyetçi yapısına göre değiştiği; kurum yöneticilerinin kişisel tutumlarının yönetişim sürecinde üretilecek mal ve hizmetlerin başarısını doğrudan etkilediği; belediyenin aksine valilik ve il özel idaresinin diğer kurumlarla yetki paylaşımı yapmadıkları; belediyenin özerkliği dolayısıyla yönetişimde üstünlükleri olduğu gibi bulgulara ulaşılmıştır. Çalışma bölümlerinde sırasıyla yerel siyaset kavramı; yönetişim kavramı; G21'den YG21'e yerel siyasetin değişen gündemi; kamu idareleri ve ağ yönetişimi çerçevesinde Çorum örneği çalışılmıştır. Sonuç bölümündeyse tezin araştırıldığı sınırlılıklardaki durum ve hipotezlerinin doğru olup olmadığı değerlendirilmiştir.

Yerel siyasetYetki paylaşımıYönetişim+3
Nida Çolak
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Politik teoloji kavramı üzerinden Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihsel sürecine dair genel bir inceleme

Din ve siyaset kavramlarının her ne kadar modern devlet anlayışı sonucunda ayrı kaldığı öne sürülse bile bu durumun imkânsızlığı, politik teoloji kavramı üzerinden siyasi alanda dinin dönüşümü ile ifade edilmektedir. Politik teoloji bağlamında dinin araç haline getirilmesi, politika içerisinde kutsal olanın yerini değiştirmede büyük rol oynamıştır. Kutsal olana atfedilen yücelik zamanla kendini iktidara bırakarak, iktidarın eylemlerini sorgulanamaz bir şekilde meşru zemine oturtmuştur. Böylece modern devlet anlayışında yer alan kavramlar, içi boşaltılmış ve sekülerleştirilmiş teolojik kavramlar olarak yerini almaktadır. Dinin tamamen yok olmadığı siyasi alanda ortaya çıkan kavramlar, politik teoloji bağlamında din ve siyasetin karşılıklı olarak ifade edilişinde farklı formlara dönüşerek, toplumsal ve siyasi değişimlere sebebiyet veren hareketlerin dini barındıran ideolojiler haline gelmesine yardımcı olmaktadır. Dinin toplumların geleneksel teolojik yapısı ile dönüşümü sonrası sivil din, dini milliyetçilik gibi kavramlar o toplumun özelliklerini barındırarak ortaya çıkmıştır. Böylece, politik teoloji üzerinden ele alınan bu kavramlar hem siyasi altyapının hem de toplumun yönlendirilmesinde etkili olmuştur. Farklı formlarda da olsa kendini belli ettiği güncel siyaseti analiz etmede bize yardımcı olmaktadır. Din ve siyasetin politik teoloji açısından dönüşümünü ABD'nin tarihsel sürecinde ve ABD başkanlarının söylem ve politik kararlarında görmek mümkündür. Özellikle kilise ve devlet arasında ortaya çıkan çatışmaların Anayasal Dönem'le beraber dinin hangi formlarda kendini gösterdiği politik teoloji açısından önem arz etmektedir. Tanrı'nın kutsallığı ve dokunulmazlığı zamanla iktidara atfedilerek ona kutsallık ve meşruiyet alanı sağlamaktadır. Yapılan bu çalışmada, ABD tarihi, politik teoloji bağlamında incelenerek dinin siyaset üzerindeki dönüşümü açıklanmıştır. Dönemsel olarak değerlendirilen din, toplumda yer alan geleneksel teolojik kavramlarla etkileşim halinde varlığını korumaya devam etmiştir. Böylece politik teoloji bu dönüşümü ve etkileşimi analiz etmede bizlere yardımcı olmaktadır. ABD başkanlarının açılış konuşmalarında ve aldıkları politik kararlarda politik teoloji bağlamında dinin siyaset üzerindeki etkileşimi, dini motiflerin ve kutsala yapılan atıfların kullanımı bu çalışmada analiz edilmiştir. Böylelikle, başkanların söylemlerinde yer alan dini argümanların hem ulusu hem de siyasi yapıyı yönlendirmede etkili olduğu birçok konuşma örnekleriyle ele alınmıştır.

Amerika Birleşik DevletleriDinDin-siyaset ilişkileri+3
Büşra Kabil
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sivil Toplum Kuruluşları'nın yerel demokrasi sürecine katılımı: Çorum ili örneği

Günümüzde temsili demokrasi yerine artık katılımcı demokrasi, yani halkın da karar süreçlerine katılımı önem kazanmıştır. Bununla birlikte yönetim kavramı yerine, yönetişim kavramı yani yöneten ile yönetilenlerin yönetim sürecini birlikte gerçekleştirmeleri kabul görmektedir. Katılımcı demokrasinin en önemli aktörleri olan STK'lar vatandaş ile devlet arasında bir köprü bir sarkaç görevi görmektedir. Aynı zamanda STK'lar, halkın görüş ve taleplerinin karar vericilere aktarılmasında ve devletin uygulayacağı politikaların halka iletilmesinde aracı olurlar. Halkın temsilcisi ünvanı ile demokrasinin yönetim anlayışına yerleşmesinde, uygulanmasında ve korunmasında önemli bir görev üstlenmektedirler. Bu da demokrasinin var olması için STK'ların varlığına ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Yerel yönetimler, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olmaları ve kamusal hizmetlerin halka götürülmesinde en yakın birimler olması nedeniyle halkın yönetim süreçlerine katılımının ilk basamağını oluşturmaktadır. Bu durum yerel yönetimlerin yerel ihtiyaçların karşılanmasındaki önemini daha da artırmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin ve kentin diğer paydaşlarının katılımıyla oluşan Kent konseyleri yerel yönetimlerin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Kent konseyleri, yerel yöneticilerin çalışmalarını izleyerek, raporlar hazırlayarak ve bu raporları kamuoyu ile paylaşarak, kamuoyunun bilgilenmesini ve konunun tartışılmasını sağlayarak sürece katkıda bulunurlar. Bu çalışmada, Çorum'da faaliyet gösteren STK'ların, yerel yönetimlerin karar alma süreçlerinde ne derecede etkin olabildikleri, diğer bir ifadeyle yerel demokrasi sürecine ne ölçüde katılabildikleri ortaya konulmuştur. Bu amaçla yüz yüze anket tekniği uygulanmış, verilen cevaplar analiz edilmiş, elde edilen sonuçlar yorumlanarak durum tespiti yapılmış ve yapılması gerekenler konusunda öneride bulunulmuştur. Bundan sonraki süreçte ise karar alma süreçlerinde etkinliğin artırılabilmesi için STK'ların ve yerel yönetimlerin neler yapması gerektiği üzerinde durulmuştur. Çalışma genel olarak ele alındığında, anket verilerinden elde edilen sonuçlara göre yerel demokrasinin tahsis edilmesi, STK'ların yerel yönetimlerin karar alma süreçlerinde daha aktif görev almaları ile mümkün görülmektedir. Yerel yönetimlerin alacakları her kararda STK'ların görüşlerine önem vermesi, onların önerilerini dikkate alması, STK'ların da insan kaynakları ve maddi açısından güçlü olması yerel demokrasinin gelişmesine büyük ölçüde katkı sağlayabilecektir. Yerel yönetimlerin karar organlarında STK'lara kontenjan ayrılması ve STK'ların üye sayılarını artırması katılımcı demokrasi açısından elzem bir durum olarak görülmektedir. Ayrıca STK'ların siyasal etkilerden ve merkezi yönetimin baskısından uzak kalabildikleri ölçüde verimliliklerinin artacağı görüşü hâkim olmuştur. Çorum Kent Konseyi'nin bilinirliğinin ve faaliyetlerinin artırılması ile STK'ların aktif katılımı sağlanarak, STK'ların karşılaştıkları sorunların çözümünde yerel yöneticilere ulaşmasının daha kolay olacağı anlaşılmıştır. Bu değerlendirmeler ışığında, halk katılımının sağlanması, yerel demokrasinin gelişmesi ve yerel sorunların çözülmesinin, Çorum Kent Konseyi ve STK'ların iş birliği içerisinde faaliyet yürütmeleri neticesinde gerçekleşebileceğini ifade etmek mümkündür.

DemokrasiDemokratik tutumKent konseyleri+5
Gülistan Başcı
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Arap milliyetçiliğinin düşünsel temelleri

Bu çalışmada Arap Milliyetçiliği düşüncesinin hangi koşullarda nasıl şekillendiği ve temelinde neleri barındırdığı incelenecektir. Arap milliyetçiliği üç döneme ayrılarak değerlendirmek mümkündür. İlk dönem I. Dünya Savaşının sonuna kadar olan kısmı kapsamaktadır. Çalışmanın kapsamı ilk dönemdir. Arap dünyasında millet inşa süreci bazı tarihi olaylar ve sorunların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Hayali bir cemaat ve modern dönemin ürünü olan Arap milletinin kökenleri dini ve kültürel bağlara da dayandırılmaktadır. Kültürel milliyetçilik türüyle benzerlik göstermektedir. Arap milliyetçiliğinin Müslüman ve Hristiyan tebaa içerisinde ortaya çıkışının dayanakları ve yeni bir devlet isteği farklıdır. Dönemin Müslüman düşünürleri Osmanlı'nın son dönemde girdiği sürece bir çözüm aramaya girmiştir. Müslümanlar arasında hilafet makamının Araplara geçmesi ve âdem-i merkeziyet düşüncesi 19.yüzyılın sonlarına doğru ağırlık kazanırken, Hıristiyan Araplar arasında müstakil devlet ve millet olma eğilimi veya Avrupalı devletlerden hami tayin etme gibi düşünceler gelişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, asırlar boyunca başta Anadolu toprakları olmak üzere, bugün Ortadoğu, Balkanlar ve Afrika olarak tanımlanan alanlarda hâkim bir güç olmuştur. Geniş alanda hakimiyet sağlaması, Osmanlı toplumunun çeşitli etnik, dini gruplardan oluşmasını sağlamıştır. "Millet Sistemi" şeklinde bilinen bu toplumsal yapıda Osmanlı üst kimliğinin yanında etnik kimlikten ziyade dini cemaatlerinin kimliği önemlidir. 1798-1801 yılları arasında Fransa'nın Mısır'ı işgal etmesiyle Arap vilayetlerinde milliyetçilik ideolojisi yayılmaya başlamıştır. Mehmet Ali Paşa'nın reformları, Arap vilayetlerin Batılı devletlerle ticari ilişkilerinin gelişimi ve misyonerlik faaliyetleri, Arap kültürel uyanışının başlangıcıdır.19.yüzyılda giderek gücünü kaybeden Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan modernleşme süreci millet sisteminin çözülmesine zemin hazırlamıştır. Bu dönemde yaşanan ağır toprak kayıpları ve Balkanlar'da başlayan milliyetçi hareketler, zamanla Arap vilayetlerinde de kendini göstermiştir. 19.yüzyılın sonuna gelindiğinde elde kalan topraklarda yoğun olarak Türkler ve Araplar bulunmaktaydı. Dönemin Osmanlı yönetiminin elde kalan sınırlı toprak parçasını muhafaza etmek adına aldığı kararlar, merkezileştirme politikaları, Arap vilayetlerinde daha önceden de var olan huzursuzlukların artmasına sebep olmuştur. Son olarak I. Dünya Savaşının başlaması ikili ilişkileri çıkmaza sürüklemiştir. Bu bağlamda kültürel bir milliyetçilik türü olarak ortaya çıkan Arap milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ve pan-Arapçılık düşüncesinin gelişimi incelenecektir.

Arap kültürüArap milliyetçiliğiAraplar+4
Ece Hanım Sarıkaya
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Göçmenlere yönelik eğitim politikalarının entegrasyona etkisi: Türkiye ve Almanya örnekleri

Bu araştırma, çeşitli nedenlerle Türkiye'ye göç eden Suriyeliler ve Almanya'ya göç eden Türkiyelilerin göç ettikleri ülkelerde gördükleri eğitimin entegrasyon sürecine etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Göç, isteğe bağlı ya da zorunlu hangi sebeple gerçekleşmiş olursa olsun sonrasında yaşanan süreçler ciddi benzerlik göstermektedir. Zira göç sonrasında ev sahibi ve göç eden toplumlar bir şekilde etkileşime girerek yeniden bir toplumsal uyum dengesi sağlamak durumunda kalmaktadır. Uyum dengesinin yeniden sağlanması sürecine eğitimin etkisinin anlaşılmaya çalışıldığı bu çalışmada, Türkiye ve Almanya'dan toplam 30 katılımcıyla yarı yapılandırılmış mülakat yöntemiyle görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Salgın şartlarından dolayı görüşmelerin çoğu Whatsapp programı aracılığıyla görüntülü olarak uzaktan yapılmıştır. Görüşmeler sonucunda oluşturulan yazılı metinlerden temalar oluşturulmuş ve veriler analiz edilmiştir. Veri analizi sonucunda göçmenlerin yaşamlarında karşılaştıkları en temel sorunlardan birinin dil sorunu olduğu ve bu sorunun ancak nitelikli bir eğitim süreciyle aşılabileceği tespit edilmiştir. Bununla birlikte refah düzeyi yüksek bir ülke olan Almanya'daki Türkiye kökenli göçmenlerin göç ettikleri ülkeden memnuniyetlerinin oldukça yüksek düzeyde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum Almanya'nın uzun yıllardan beri göç ülkesi olmasından dolayı göçmenlere dönük eğitim, sağlık ve sosyal hizmet imkanlarını geliştirme konusunda ciddi mesafe aldığını göstermektedir. Öte yandan Türkiye'deki Suriye kökenli göçmenlerin göç ettikleri ülkeden genel olarak memnun olmadıkları sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum Türkiye'nin göçmenlere yönelik politikalarını yeni yeni oluşturmaya çalışan bir ülke olduğunu ve bu konuda henüz yolun başında olduğunu göstermektedir.

AlmanyaBütünleşmeEğitim politikaları+6
Yusuf Uslu
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Hukuki, siyasi ve demokratik boyutlarıyla Türkiye'de elektronik seçimin uygulanabilirliği

Seçimler, demokrasinin en önemli unsurları arasındadır. Bu nedenle seçimlerin uygulama süreci oldukça dikkat gerektiren bir meseledir. Bu çalışmada demokrasi konusu temel alınarak, seçim konusunda gerekli tüm detaylara yer verilmeye çalışılmış olup demokratik seçimlerin tanımı, kapsamı ve işleyişi ile seçim sistemleri enine boyuna aktarılmıştır. Daha sonra e-seçim'e giden süreçte teknolojinin topluma aktarılmasında önemli rol oynayan kavramlar incelenmiştir. Sonrasında e-seçim açısından önemli bir rol model olan e-devlet projesi uygulama ve işlevselliği açısından aktarılmıştır. Diğer bölümde e-seçim tanımı yapılarak, kısa tarihçesinden bahsedilmiştir. E-seçim sürecinin uygulamaya geçilmesi açısından önemli görülen boyutlardan bahsedildikten sonra e-seçim konusunda deneyim göstermiş ülkeler ele alınmıştır. Sonraki bölümde e-seçim sürecinin güvenilirlik bağlamında incelemesi yapılmıştır. Türkiye'de mevcut olarak kullanılan "Seçsis" uygulaması aktarıldıktan sonra iki farklı model incelenmiştir. İlk model incelemesinde Havelsan tarafından geliştirilen, fakat uygulamaya alınmayan e-sandık projesi ele alınmıştır. Bu proje belirli bir yerde yapılan e-seçim modeli türüne uygun olarak yerli ve milli yazılımla hazırlanmıştır. Proje ciddi uğraşlar sonucu yapıldığı ve uygulanması sonucunda seçimlerde hızlı sonuçların alınması, mükerrer oyların engellenmesi, güvenlik sağlanması, ekonomik tasarruf sağlanması vb. birçok faydayı da beraberinde getirmesi olası görülmektedir. Diğer model incelemesinde blockchain teknolojisi tabanlı e-seçim sistemi ise internet üzerinden yapılan oylama modeline uygun olarak alternatif bir uygulamadır. Bu teknoloji tamamen güvenlik odaklı ve merkeziyetsiz yapısı ile toplumun güven sorununu çözebilecek kabiliyettedir. Tüm bu bahsedilen konular ekseninde çalışmanın temel amacı Türkiye Cumhuriyeti özelinde e-seçimin uygulanması ile ortaya çıkacak problemlere hem çözüm önerileri sunmak hemde bir yol çizmek maksatlıdır. Şayet Türkiye'de e-seçim uygulanırsa teknolojinin iyi sentezlenmesi ve topluma aşılanması önemli görülmektedir. E-seçim ve teknoloji ayrılmaz bir parçadır.

Demokratik değerlerDemokratik eğilimElektronik+7
Sefa Baygül
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Ekolojik muhafazârlığın imkân ve sınırlılıkları üzerine bir değerlendirme

Ekolojik muhafazakârlık; çevre sorunlarına alternatif çözüm niteliği taşıyan felsefi bir görüş olarak ortaya çıkmıştır. Modernizm ile birlikte insan ve doğa arasındaki etkileşim sonucu çevresel tahribatlar artış göstermiştir. Çevre sorunlarına kayıtsız kalamayan ideolojilerden bir tanesi de muhafazakârlık olmuştur. Moderniteyle birlikte gelen yeniliklere karşı eleştirel tutum, muhafazakârlık ve ekolojiyi aynı paydada birleştirmiştir. Çalışmada "Ekoloji" bilimi tanımlanacak; ekolojinin içerisinde barındırdığı değerler göz önünde bulundurularak farklı ekolojist yaklaşımlar; Derin Ekoloji, Sosyal Ekoloji, Maneviyatçı/Dinsel Ekoloji açıklanacak ve bu sebeple ekolojinin sadece doğa (fen) bilimleri kapsamında değerlendirilmeyip sosyal bilimlerin de bir parçası olduğu kanısına ulaşılacaktır. "Ekoloji" ile "Yeşil Düşünce" arasındaki düşünsel farklılıklar açıklanarak Siyaset Bilimi literatüründeki tarihsel süreç incelenecektir. Ekoloji biliminin, sosyal bilimler içerisinde yer almasıyla birlikte Siyaset Biliminin de araştırma konusu oluşturmuştur. Bu yeni ideolojik oluşum "Ekolojik Muhafazakârlık" olarak literatürde yerini almıştır. Modern dünyanın düşünsel eylemleri sonucunda ortaya çıkan çağdaş siyasal bir ideoloji olan muhafazakarlık; yeniliklere mesafeli bir duruş sergilemekte olup aynı zamanda değişen ve dönüşen değerlere karşı da tedbirli davranılmasına yönelik vurgu yapmaktadır. Ekoloji biliminde modernitenin getirmiş olduğu yeniliklere eleştirel yaklaşılması, muhafazakâr ideoloji ile ekoloji bilimini ortak paydada birleştirmiştir. Bu çalışmada; literatürde yeni bir ideolojik oluşum olan "Ekolojik Muhafazakârlık" konusu, imkân ve sınırlılıklarıyla birlikte açıklanacaktır. Ekolojik Muhafazakârlığın İmkân ve Sınırlılıkları adlı çalışmada tanımlayıcı ve açıklayıcı anlatım yöntemleri kullanılacaktır. Ekolojik Muhafazakârlık; ideoloji ve çevrenin birleşimiyle interdisipliner bir araştırma konusunu oluşturmaktadır. Ekolojik Muhafazakârlığı, çevre sorunlarına alternatif çözüm sunan yeni bir ideolojik oluşum olarak değerlendirmek mümkün olacaktır. Yönetimde Muhafazakâr ideolojinin etkili olduğu İngiltere ve Türkiye'de, çevre politikaları ve çevre çalışmalarında teori ve pratik arasında farklılıklar bulunmaktadır. Teori ve pratik arasındaki bu farklılıklar, yeni ideolojik oluşumun sınırlılıkları kapsamında değerlendirilecektir. Muhafazakâr politikada çevre çalışmaları, günümüz çevre sorunlarının ekolojik bir kriz haline dönüşmesi, ekolojik muhafazakârlığın teori ve pratik arasındaki farklılıktan kaynaklandığını sonucuna ulaşılması yanlış bir tutum olmayacaktır. "Ekolojik Muhafazakârlığın İmkân ve Sınırlılıkları Üzerine Bir Değerlendirme" adlı çalışma, bugünün ve gelecekte yaşanması kaçınılmaz olan çevre sorunlarına alternatif bir çözüm niteliği taşıyan yeni bir ideolojik oluşumun tohumlarından oluşmaktadır. Dün, bugün ve yarının en büyük sorunlarının başında yer alan çevre sorunlarına ideolojiler de kayıtsız kalamamıştır. Muhafazakârlık, modern bir ideoloji olması yönünden bugünün yönetim biçimlerinde de etkili olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Muhafazakâr politikanın hâkim olduğu ülkelerde yapılan çevre çalışmalarının yetersiz kalması, çalışmanın merkezini oluşturmaktadır. Teori ve pratik arasındaki çelişkilere çözüm arayışları; ekolojik muhafazakârlığın başarılı bir düşünsel eylem haline dönüşmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Ekoloji, Muhafazakârlık, Çevre Sorunları, Ekolojik Muhafazakârlık

EkolojiEkolojik çevreMuhafazakarlık+6
Özlem Güneruz
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

27 Mayıs'tan 15 Temmuz'a, Türkiye'de gazetelerin askerî darbeler karşısındaki tavrı

Bu çalışmanın konusu, Cumhuriyet dönemi Türkiye siyasal hayatında gerçekleşen darbe ve darbe girişimlerinde süreç boyunca gazetelerin aldıkları tutumlardır. Çalışmaya 27 Mayıs 1960 Darbesi, 21-22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963'te Talat Aydemir öncülüğünde gerçekleşen darbe girişimleri, 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Darbesi, 28 Şubat 1997 Muhtırası ve 15 Temmuz 2016'daki darbe girişimi dâhil edilmiştir. Çalışmanın teorik arka plan konusuna ayrılan ilk bölümü ile sonuç bölümü haricinde geri kalan her bir bölümü, kronolojik bir sırayla, yukarıda sayılan darbe ve darbe girişimlerine ayrılmıştır. Her bir askerî müdahale, o müdahalenin gerçekleştiği dönemde Türkiye kamuoyunda öne çıkan, tirajı yüksek olanlar arasından seçilmiş en az beş gazete özelinde inceleme konusu edilmiş ve gazetelerin manşet, sürmanşet ve haber içerikleri ile köşe yazılarının açık içerikleri ele alınmıştır. Gazeteler, darbe ve darbe girişimlerinin gerçekleşmesinden bir ay öncesi ile bir ay sonrası arasında kalan iki aylık zaman zarfındaki yayınları üzerinden incelenmişlerdir. Çalışma boyunca öne sürülen temel argümanlar şunlardır: (I) Türkiye'de olağan dönemlerde demokrasinin savunuculuğu rolünü üstlenen gazeteler, darbe dönemlerinde çoğunlukla güç ve iktidar yanlısı bir tavır değişikliğine yönelmekte ve bir askerî müdahale girişiminin başarılı olup olmaması, o girişime karşı gazetelerin göstereceği tavrı da doğrudan etkileyebilmektedir. (II) Gazeteler, darbe dönemlerindeki yayınlarıyla, Türkiye'de darbe geleneğinin yerleşmesi ve bunun geniş kitleler tarafından on yıllar boyunca meşru görülmesinde kayda değer bir pay sahibidir. (III) Bununla birlikte, 1960'tan 2016'ya, gazetelerin darbeler karşısındaki tutumlarında zaman içerisinde belirgin bir dönüşümün yaşandığı ve ordunun siyasete müdahalesi konusunda çok daha duyarlı hâle geldikleri gözlemlenmektedir.

Askeri müdahaleBasınDemokrasi+5
Solmaz Karaman
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çorum Alaca'da Afgan çobanlar: Kültürel farklılık ve uyum

Göç, yıllar boyu savaş ve çatışmanın hâkim olduğu Afganistan için süreklilik arz eden bir olgudur. Tarih boyunca çeşitli ülkelere göç eden Afgan halkının göç ettiği ülkelerin içerisinde Türkiye'de yer almaktadır. Özellikle son dönemde Afgan göçmenlerin Türkiye'yi ilk sırada tercih ettiği görülmektedir. Bu çalışma Afganistan'dan Türkiye'ye yasa dışı yollarla giriş yapmış ve Çorum'un Alaca ilçesine yerleşmiş Afgan çobanların, gelinen bölgedeki yerli halk ile kültürel farklılık ve uyumlarını ortaya koymaktadır. Çalışma, Alaca merkez ve köylerde bulunan 15 Afgan çoban ve 23 Türk katılımcı ile derinlemesine görüşme tekniği kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmada Afgan çobanların göç güzergahları ve bu süreçte yaşanılan zorluklar, göç öncesi ve sonrası göçmen dayanışma ağlarının rolü, gelinen yere uyum sağlamada yerli halkın Afgan çobanlara tutumu, Afgan çobanların yapmış olduğu çobanlık mesleğinin uyum sürecine etkisi, kaçak olmalarından dolayı Alaca'da karşılaştıkları zorluklar, dil bilmenin avantajları ve dil sorununa yönelik çözümler, Afgan çobanların Alaca kültürüne bakışı ve yerli halkın Afgan çobanların kültürel değerlerine tutumu analiz edilmiştir. Afgan çobanların birçoğunun gelinen yere kolay uyum sağladıkları ancak kaçak olmalarından kaynaklı sağlık, ulaşım, barınma alanında birtakım sorunlarla karşı karşıya kaldıkları görülmüştür. Karşılaşılan bu sorunların, Alaca'nın küçük bir yerleşim yeri olması ve yanında çalıştıkları kişilerin nüfuz gücü ile aşılmaya çalışıldığı tespitler arasındadır. Tespitler arasında Türk kültürü ve Afgan kültürünün benzer olmasından kaynaklı Afgan çobanların birçoğunun kendisini Türk kültürüne daha yakın gördüğü ve Türk kültürel değerlerine önem verdikleri ortaya çıkmıştır. Yanı sıra Afgan çobanlar kendi kültürlerini gelinen bölgede yaşatmaya çalışmaktadır. Alaca halkının kültürel farklılıklara olumlu yaklaşımı Afgan çobanlarla kültürel çatışmaların önüne geçmektedir. Bu durum Alaca'nın çok kültürlü yapısından kaynaklanmaktadır. Ayrıca çok kültürlü yapı Afgan çobanların yerel halk ile iletişimini ve kültürleşme süreçlerini kolaylaştırmaktadır.

AfganlılarGöçlerKültür+6
Tansu Aktaş
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kadına yönelik dijital şiddet: Siber zorbalık

Bu çalışmanın amacı kadınların maruz kaldıkları dijital şiddete yönelik bir algılarının olup olmadığı, dijital şiddetin türünü, dijital şiddete maruz kalma sıklığını, dijital şiddetin hangi platformlar üzerinden gerçekleştiğini, dijital şiddete kim tarafından maruz bırakıldığı, dijital şiddete neden maruz bırakıldığı, dijital şiddetle baş etme yöntemlerini saptamaktır. Çalışma kapsamında araştırmacı tarafından hazırlanan Kadına Yönelik Dijital Şiddet-Siber Zorbalık anketi çevrimiçi (çevrimiçi) olarak katılımcılara aktarılmıştır. Kadına Yönelik Dijital Şiddet –Siber Zorbalık anketi edebiyat taraması ardından daha önce gerçekleştirilen araştırmalardan sorular derlenerek hazırlanmıştır. Çorum'da yaşayan 488 kadınla gerçekleştirilen anket analiz edilmiştir. Araştırma bulgularına göre, katılan kadınların neredeyse tamamına yakını dijital şiddete maruz kalmıştır. Kadınların dijital şiddet algılarının düşük olduğu birbirini destekleyici sorulara verilen cevaplarla ortaya konmuştur. Çorum'da yaşayan kadınların maruz kaldığı dijital şiddet türü küfür, tehdit ve hakarete uğrama ve ısrarlı takiptir. Dijital şiddete tanımadığı/anonim hesaplar tarafından maruz bırakılmış ve en çok Instagram üzerinden dijital şiddete uğradığı saptanmıştır. Diğer çalışmalarda görülen genellikle yakın çevreyle paylaşmama durumu Çorum örneğin tersi bir durum sergilemekte, kadınlar yaşadıkları dijital şiddeti yakın çevreleri ile paylaştıkları görülmektedir. Kadınların neredeyse tamamına yakını yaşadığı dijital şiddetin nedenini dini görüş, mezhep, siyasi görüş ve etnik kimliğine bağlamamaktadır. Cinsiyetinden kaynaklandığını düşünen kadın sayısı araştırmaya katılan kadın sayısının yarısına (%48,8) yakındır. Dijital şiddetle mücadele etme yöntemi olarak engelleme –bloklama, uygulama içinde şikâyet etme, ekran görüntüsü alma, güvenlik ayarlarını gözden geçirme olarak belirlenmiştir. Yaşanılan dijital şiddet karşısında hukuki yollara başvuran kadın sayısı oldukça düşük çıkmış, kadınlar genellikle kendi başlarına mücadele etme yöntemini benimsediği saptanmıştır. Bu tez çalışması boyunca kadınların dijital şiddet deneyimleri çok boyutlu ele alınıp incelenmiştir.

AtaerkilKadına yönelik şiddetKadınlar+5
Emine Kantar
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Faslı gelinler: Sosyo-kültürel uyum açısından Alaca örneği

Bu çalışma Faslı kadınların Türkiye'ye evlilik yoluyla göçünü analiz etmektedir. Çalışmanın alana dayalı kısmı, Çorum'un Alaca ilçesinde gerçekleştirilmiştir. Faslı gelinler ve ilgili yerel katılımcılarla derinlemesine görüşmeler yapılmış, kültürel uyum ve farklılıklara yönelik süreçler ortaya konmaya çalışılmıştır. Fas'tan Türkiye'ye gelin olarak gelen Faslı kadınların; Alaca'ya gelmelerinde etkili olan evlilik motivasyonları, geliş şekilleri, evliliğin beklentilerini karşılayıp karşılamadığı, kültürel uyumları, dil öğrenme durumları, Türk aile yapısına ilişkin düşünceleri, karşılaştıkları zorluklar ve uyum sağlama konusunda geliştirdikleri stratejileri, görüşmeler sonucundaki bulgularla anlamlandırılmıştır. Araştırma kapsamında 15'i Faslı 15'i Türk olmak üzere toplam 30 katılımcıyla yüz yüze ve çevrimiçi derinlemesine görüşme tekniği ile mülakatlar yapılmıştır. Çalışma sonucunda tezin amacına uygun, alana katkı sunacak bazı yorumlara ulaşılmıştır. Bunlar arasında öne çıkanları şu şekilde sıralamak mümkündür. (1) Faslı kadınların Türk erkeklerle dört farklı yolla evlendikleri ortaya çıkmıştır: komisyoncu aracılığıyla, akrabaların tavsiyesiyle, arkadaş tanıştırmasıyla ve internetten birbirini bulmayla gerçekleşen evlilikler. (2) Faslı kadınların Türk erkeklerle evlenmelerinde temel motivasyonlarının: daha iyi yaşam koşullarına sahip olma isteği, sosyal hareketlilikten kaynaklı imkânlara erişim kolaylığının umulması ve daha özgür/rahat davranılacağı düşüncesi olduğu görülmüştür. Bazı Faslı gelinler açısından "aşk ve sevgi" gibi gerekçeler olsa da genel olarak Faslı gelinlerin temel motivasyonlarının ekonomik olduğu anlaşılmaktadır. (3) Faslı gelinlerin Türk kültürüne yönelik ilgilerinin artmasında Türk dizilerinin etkileri belirgindir. (4) Yanı sıra Türkiye'yi tercih etme nedenlerinden biri de ortak dini değerlerdir. Faslı gelinlerin özellikle yaşadıkları uyum sorunlarını aşmak için geliştirdiği stratejilerinin, benzer dini inanç ve kültürel kodlara dayandırmaları konunun ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. (5) Faslı gelinler Alaca'da bazı sorunlar yaşasalar da Türkiye'de yaşama konusunda istekli görünmektedirler.

EvlilikFasGelin+7
Fatma Karaçizmeli
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Türk modernleşme tarihi çerçevesinde Demokrat Parti dönemi (1950-1960) eğitim politikalarının ideolojik içeriği üzerine bir inceleme

Bu çalışmada, Osmanlı-Türk modernleşmesinin ana etkeni olan eğitim politikaları, dönemin şartlarına bağlı kalarak büyük bir dönüşüm, gelişim Batılılaşmayla beraber sosyolojik ve ideolojik fraksiyonlara bölünmesi neticesinde, neden olduğu siyasal ve toplumsal değişimleri incelemek üzere hazırlanmıştır. Eğitim politikaları, son dönem Osmanlı ve Cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla birlikte büyük oranda bir Batılılaşmaya doğru evrilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin, içerisinde bulunduğu siyasi yalnızlıktan kurtulmak için Batı ile yakınlaşması nedeniyle demokratikleşme zorunluluğu, eğitim başta olmak üzere birçok noktada kendini hissettirmiştir. Milli, çağdaş ve seküler bir yönetim benimsetilme amacıyla tek parti iktidarının egemen olduğu 1923-1950 yılları, birçok olumlu-olumsuz zıt tezleri beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet dönemi Milli eğitim ideolojisi, büyük oranda bir okuma-yazma seferberliği ve dogmatik fikirlerden arınmaya sebebiyet verdiği için devrim niteliğinde uygulamalarının da olmasıyla, sosyolojik ve ideolojik etkenleri tüm toplumu olumlu ve olumsuz anlamda etkilediği gözlemlenmiştir. Dönemin toplumsal ve siyasal anlamda köklü değişime hazır olmaması nedeniyle de demokrasi dışı, tamamıyla bir üst zümrenin cılız bir halk söylemi üzerinden politika geliştirdiği ortaya konulmuştur. Özellikle bu dönemde; demokratik söylemler ışığında, despotik uygulamaların da yürütüldüğüne dair tezler kuvvet kazanmıştır. Türk siyasal hayatında demokrasinin pratiğe geçişi, tek parti (CHP) içerisindeki ekonomik bölünmeyle ortaya çıkan Demokrat Parti (DP) aracılığıyla olmuştur. Türk modernleşme tarihi çerçevesinde DP, halka mal edilen eğitim olgusunu kullanarak, liberal muhafazakâr nesil yetiştirme eğiliminde politikalar uygulanmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) halka benimsetmeye çalıştığı seküler ve çağdaş eğitim modeli, Demokrat Parti (DP) döneminde bir zümrenin etkisinde, çoğunlukla da halkın ve çeşitli aktörlerin istekleri doğrultusunda şekillenmiştir. DP'nin bu noktada iradeli bir politika geliştirememesi nedeniyle, demokratik bir yönetim olduğuna dair tezlerin yanında kukla bir yönetim olduğu da ortaya atılmıştır. Bu hareketler doğrultusunda eğitim faktörü, mevcut ve gelecek nesiller üzerinden sürekli bir değişiklik ve konum elde etme yarışına maruz kalmıştır. Cumhuriyet döneminde benimsetilmeye çalışılan seküler eğitim modeli, Demokrat Parti (DP) iktidarıyla dinsel, küresel ve sömürgeci aktörlerin yönlendirmeleriyle birden çok ideolojik formasyona bölünmüştür. Türkiye Cumhuriyeti'nde sağ-sol ikileminin neden olduğu muhafazakâr ve seküler söylemler, her hükümet değişikliği ile birlikte eğitimde de ideolojik bir çıkar alanına dönüşmektedir. Bu noktadan kaynaklanan olumsuz gelişmeler; Türk eğitim yapısında köklü bir reform, sistematik bir işleyiş ve çok yönlü bir kalkınmayı engellemektedir.

Demokrat PartiDin eğitimiEğitim politikaları+5
Yusuf Tak
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Küresel iklim değişikliğinde tarım ve bir çözüm önerisi olarak modern tarım uygulamaları

Küresel iklim değişikliğinin tek sorunlusu insan değildir. Fakat en büyük sorumluluk insanındır. Çevre, yüzyıllar boyunca olumsuz etkiye maruz kalmıştır. Bu etki Sanayi Devrimi öncesi doğal nitelikteyken Sanayi Devrimi sonrası yapay nitelik kazanmıştır. Sanayi Devrimi ve çeşitli insan faaliyetleriyle hız kazanan olumsuz çevresel etkiler, küresel boyutta felaketlere neden olmuştur. Sebep olduğu küresel iklim değişikliğinin farkına varan insanlık, uluslararası düzeyde çözümler üretmeye ve önlemler almaya çalışmıştır. Küresel iklim değişikliği birçok alanı olumsuz etkilemektedir. Fakat bu alanlar arasında tarımın yeri ayrıca önemlidir. Çünkü tarım ile küresel iklim değişikliği arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Küresel iklim değişikliği sonucunda meydana gelen kuraklık, yağış farklılığı, iklim kayması gibi olumsuz sonuçlar doğrudan tarımsal üretimi etkilemektedir. Buna karşılık tarımsal üretimdeki çevreye zararlı girdiler, sera gazı salınımı, verimsiz doğal kaynak kullanımı gibi hususlar küresel iklim değişikliğine negatif etki etmektedir. Ayrıca tarım; gıda güvencesi kapsamında da ayrıca önemlidir. Küresel iklim değişikliğiyle tarım arasındaki karşılıklı ilişki göz önünde bulundurulduğunda iklim değişikliğine uyumlu tarımsal üretimin önemi anlaşılmaktadır. Bunu sağlamak için modern tarım uygulamalarının tarımsal üretimde kullanılması gerekmektedir. Bu gelişmeler doğrultusunda çalışmanın amacı küresel iklim değişikliği ve uluslararası düzeyde alınan önlemlerin neler olduğunu tartışmaktır. Sonrasında küresel iklim değişikliğiyle tarım arasındaki ilişkinin ne olduğunu ortaya koymaktır. Son olarak küresel iklim değişikliğine uyum kapsamında modern tarım uygulamalarını ele almaktır. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak iklim değişikliğiyle ilgili literatür taraması yapılmıştır. Ardından küresel iklim değişikliği ve tarım kapsamında literatür taraması ve uzman kişilerin birikimlerine başvurulmuştur. Son olarak iklim değişikliğine uyumlu modern tarım uygulamalarını konu alan çalışmalar ve literatür taranmış ve çalışma kapsamında uygun bulunan tarımsal uygulamalar saptanmıştır. Toplanan veriler sonucunda iklim değişikliğine uygun modern tarımsal uygulamalara çalışma içerisinde yer verilmiştir. Sonuç olarak küresel iklim değişikliği çevresel bir felakettir ve tüm canlı yaşamını etkilemektedir. Tarım, küresel iklim değişikliği kapsamında önemli bir konumdadır. Tarım iklime bağımlı olduğu için iklim değişikliğinden doğrudan etkilenir. Fakat tarım küresel iklim değişikliğine neden olan unsurlar arasında da yer almaktadır. Tarımda kullanılan çevreye zararlı girdiler ve tarım kaynaklı sera gazı salınımları iklim değişikliğini hızlandırmaktadır. Dolayısıyla küresel iklim değişikliğine uyum kapsamında tarımın rolü önemlidir. Fakat daha çevreci tarımsal üretim yapabilmek için modern ve yeşil tarımsal üretim uygulamalarının hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Küresel ısınmaTarımTarım ürünleri+2
Neşet Kıcık
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Türk siyasal hayatında Türk milliyetçiliği bağlamında kadın söylemi (Ziya Gökalp, Hüseyin Nihal Atsız, Alparslan Türkeş)

Tarih boyunca toplumların bir ülkü doğrultusunda hareket ettikleri görülmektedir. Toplulukların gelişmesi ve devlet halini alarak, yapısını sürdürmesi, milliyetçilik düşüncesi ile sağlanabilmektedir. Türk toplumunun tarihine bakıldığında gelenek ve göreneklerinin ileriye taşındığının söylenmesi mümkündür. Türk toplumunda din, milliyetçilik, aile, ahlak gibi faktörlerin yer aldığı görülmektedir. Türk toplumuna özgü kadın ve erkek rolleri zamana göre farklılık göstermiştir. Türk toplumunda kadın her zaman saygı görmüş ve el üstünde tutulmuştur. Bu tezde genel itibariyle, Türk Siyasal Hayatı kapsamında 'Türk Milliyetçiliği" düşüncesinde reel politika ve düşünce geleğeninde etkin unsur olan Türk milliyetçiliği çerçevesinde kadına bakış konusu, inceleme konusu olacaktır. Kadın kavramının bu düşüncede yer alışı ve önemi tezin genel konusudur. Türk milliyetçiliğinde yer alan çalışmalar bazında kadına bakış konusunda eksikliklerin var olması ve bu eksikliklerin giderilmesi tezin genel amacını belirlemektedir. Türk milliyetçiliği düşüncesinde kadın figürünün önde olmadığına dair yaklaşımlar temel alınarak kadın figürlerinin incelenmesi amacını taşımaktadır. Tez önem açısından, konunun bugüne kadar yüzeysel bir şekilde reel politik açıdan ele alınması ve ayrıca bir bilimsel çalışmanın eksikliğinin var olması sebebiyle önemlidir. Tez konusu bilimsel çalışmaların eksikliği sebebiyle önemlidir. Türk siyasal hayatı açısından incelenen kadın figürleri gelecek çalışmalara bir ışık tutacaktır. Bu tezle birlikte kadının siyasal katılım açısından incelenmesi önemli bir sonuç doğuracaktır. Konuyla ilgili genel bir tespit yapılarak yorumsamacı nitel araştırma ve literatür taraması yöntemi kullanılacaktır. Konuyla ilgili genel bir hipotez oluşturulacak ve yapılan özel çalışmayla bu hipotezin doğruluğu ve yanlışlığı test edilecektir. Bu kapsamda eleştirel düşüncelere değinilip hipotezle bağlantılı olarak da bir sonuca ulaşılacaktır. 'Türkçülük', 'Milliyetçilik', 'Turancılık', 'Ülkücülük', 'Asena' kavramları üzerinden tarihsel analiz yapılacaktır. "Türk Milliyetçiliği" 1912 sonrasında reel politik güç haline gelmeye başlamıştır. 1920'lerde Kemalist milliyetçilik noktasına gelmiştir. Cumhuriyet döneminde milliyetçilikler farklı düşünce şekliyle kendisini göstermiştir. 1940'lı yıllardan sonra çok partili hayata geçiş sürecinde Türk milliyetçiliği hareket olarak reel politik hareket içinde etkin olmaya başlamıştır. Türk milliyetçiliği içerisinde kadın faktörünün incelenmesi Türk siyasal hayatındaki kadın etkisinden bağımsız olarak düşünülemez ancak milliyetçi ideolojinin kadına yönelik özel bir bakış açısının olduğu da gerçektir. Çalışmada bu bakış açısı ortaya konulacaktır. "Türk Milliyetçiliği" genel bir anlam ifade etmektedir. Tez farklı tür milliyetçilikler dahil edilmeden reel politikada kendisini "Türk Milliyetçisi" olarak adlandıran ve o şekilde partileşen siyasal hareketle sınırlıdır. Bu hareketin başladığı 1940'lı yıllar çerçevesinde içerisinde kadın söylemi üzerinde durulacaktır. Anahtar Kavramlar: Millet, Milliyetçilik, Türk Milliyetçiliği, Toplumsal Cinsiyet, Kadın

Atsız, Hüseyin NihalGökalp, ZiyaKadınlar+7
Sedanur Erdoğan
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Suriyeli göçmenler karşısında siyasi partilerin söylemleri ve yerel yönetim uygulamaları: Çorum, Amasya ve Sinop Belediyelerinin faaliyetleri

2011 yılı ile birlikte Suriye'de başlayan çatışma ve baskı ortamı milyonlarca insanın yaşamını olumsuz etkilemiştir. Bu doğrultuda insanlar öncelikli olarak komşu ülkelere oradan da farklı ülkelere göç etmişlerdir. Komşu ülke konumunda olan Türkiye, Suriye 'de yaşanan bu olumsuz duruma kayıtsız kalmamış ve sınır kapılarını açmıştır. Bu durum milyonlarca insanın Türkiye sınırlarına gelmesiyle sonuçlanmıştır. Böylelikle merkezi yönetimin göç sürecindeki rolü değişmiş, yerel yönetimlere düşecek görevler artmıştır. Onun için yerel yönetimler göç yönetimine dair sürece dahil edilmek istenmiş ancak maddi ve yasal düzenleme eksiklikleri süreci olumsuz etkilemiştir. Diğer yandan Türkiye'ye gelen Suriyeli göçmenler AKP, CHP ve MHP'nin politikalarında yer bulmaya başlamıştır. Belediyelerin göç yönetimini de etkileyen bu politikalar; Sinop, Amasya ve Çorum belediyelerinde farklı uygulamalara ve söylemlere neden olmuştur. Bu doğrultuda oluşturulan çalışma Çorum, Amasya ve Sinop Belediyelerinin Suriyeli sığınmacılara yönelik uygulamalarını ve söylemlerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Sosyal uyumUluslararası göçZorunlu göç
Turgut Döven
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Dünya'da büyük koalisyon örnekleri ve Türkiye'de uygulanabilirliği

Büyük koalisyon kriz dönemlerinde farklı ideolojik görüşlere sahip iki büyük partinin veya birbirine yakın oy oranına sahip birden fazla partinin bir amaç etrafında bir araya gelerek koalisyon oluşturmasıdır. Bu tür koalisyonlar kriz dönemlerinde ortaya çıkmakta ve son çare olarak görülmektedir. Almanya, Avusturya ve İtalya gibi Avrupa ülkelerinde yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Türkiye'nin ilk koalisyon tecrübesi 1961 yılında bir büyük koalisyon örneğidir. Türkiye'de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesi ile birlikte, partiler arasındaki ittifakların önemi artmıştır. Büyük koalisyon her ne kadar parlamenter sisteme özgü gibi düşünülse de başkanlık sistemlerinde de uygulanabilmesi mümkündür. Bu çalışma, dünyadaki büyük koalisyon örneklerinden bahsederek Türkiye'de büyük koalisyon uygulamasının olup olamayacağını tartışmaktadır. Türkiye'de büyük koalisyon önünde teorik bir engel olmamakla birlikte, son yıllarda siyasetteki üslup, kutuplaşma, siyaset ve demokrasi kültürü, büyük koalisyon önündeki fiili engeller olarak ortaya çıkmaktadır.

Canan Demirci
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Düzensiz göç bağlamında insan ticareti ve göçmen kaçakçılığı kavramlarının incelenmesi

Göç, günümüzde geçmiş halinden oldukça farklı olup değişen türleri ve yöntemleriyle yeniden yorumlanmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyaç duyulan alan göçün yeni bir türü olan düzensiz göç kısmıdır. Bu çalışmada öncelikle düzensiz göçün tanımı ve düzensiz göçün, geçici koruma, mülteci, şartlı mülteci gibi kavramlardan farklı olduğu anlatılmıştır. Yine bu çalışmada düzensiz göçün sebepleri de incelenmiştir. Düzensiz göçün, insan ticareti ve göçmen kaçakçılığı ile olan bağlantısı ortaya çıkarılmıştır. Yaşadığı ülkede kayıtsız ve yasal olmayan şekilde barınan yabancıların, insan tacirlerinin ve göçmen kaçakçılarının ilk sırada irtibata geçeceği kişiler olabileceği kanaatine varılmıştır. Düzensiz göç incelenirken, düzensiz göçün Türkiye'deki durumu ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Türkiye bulunmuş olduğu konum itibariyle Avrupa'ya geçişlerde transit ülke, umudunu Avrupa'dan kesenler ve ülkesine göre ekonomik açıdan avantajlı olanlar için de hedef ülke durumundadır. Bu çalışmada Türkiye'nin düzensiz göçe maruz kaldığı ilk on ülke de incelenmiştir. İncelenen ülkelerden gelen insanların çoğunluğunun ekonomik göçmen olduğu, çok az kısmının da siyasi ve dini sebeplerden dolayı göç ettikleri sonucuna varılmıştır. Türkiye'ye yapılan göçlerin incelenmesinde Suriye'den gelen yabancıların durumu ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Türkiye'de bulunan kayıtlı Suriyelilerin düzensiz göçün dışında olduğu ve geçici koruma kapsamında Türkiye'de kaldıkları, ülkelerindeki durumların düzelmesinin akabinde ülkelerine gidebilecekleri anlatılmıştır. Bu çalışma nitel bir çalışma olup, çalışma içerisinde kullanılan grafik ve şekiller içlerinde nicel verileri de barındırmaktadır. Bu grafik ve şekillerle Türkiye'de yasal olan ve yasal olmayan göçmenlerin verilerine ulaşmak amaçlanmıştır. Ulaşılan veriler ile yapılan değerlendirmelerde Türkiye'deki düzensiz göçün, düzenli göçte uygulanan politikalardan da etkilendiği, Türkiye'nin düzenli göç politikasını yeniden revize etmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.

Mehmet Oğuztav
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi döneminde sosyalizm tartışmaları

Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), "Meclis Hükümeti Sistemi"ni benimseyerek; yasama, yürütme ve yargı organlarını kendi bünyesinde toplamış ve "güçler birliği" ilkesini kabul etmiştir. TBMM Başkanı Mustafa Kemal, hem Meclisin (yasama) hem de hükümetin (yürütme) başkanlığını yapmıştır. Tezin konusu; Birinci TBMM döneminde yaşanan sosyalizm tartışmalarıdır. Konu, 1920-1923 Yılları arasında, Türkiye başta olmak üzere, çeşitli ülkelerde yaşanan, Birinci TBMM ve sosyalizmle bağlantılı olarak Türkiye'yi etkileyen olayları kapsamaktadır. Tezin kavramsal çerçevesini oluşturan temel terimler; Birinci TBMM, Mustafa Kemal, Müdafaa-i Hukuk Grubu, İkinci Grup, Sosyalizm, Komünizm, Bolşevizm, Yeşil Ordu Cemiyeti, Türkiye Komünist Fırkası, Halk Zümresi, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, Enver Paşa ve Mustafa Suphi'dir. Tez, "nitel" araştırma yöntemi ile oluşturulmuştur. Tezde, nitel araştırma yöntemi veri analiz tekniklerinden birisi olan; literatür taraması, doküman belge analizi ve biyografik veri toplama tekniklerinin bileşiminden oluşan, veri çeşitlemesi tekniği kullanılmıştır. Veri çeşitlemesi tekniğinin kullanılma nedeni, Birinci TBMM dönemiyle ilgili verileri en sağlıklı biçimde elde edebilmektir. Tezde, Birinci TBMM ile ilgili genel bilgiler elde edilmiş ve bu bilgiler ışığında Meclisin niteliği, milletvekillerinin sosyo-ekonomik durumu ve siyasal tercihleri belirlenmiştir. Yapılan incelemelerde; Birinci TBMM döneminde mecliste bulunan sosyalist milletvekillerinin, çoğu zaman susturulduğu, dışlandığı ve birçoğunun yargılandığı görülmüştür. Ancak, ilk meclis olmasına rağmen; farklı siyasi grupları bünyesinde barındıran, farklı sosyo-ekonomik ve kültürel özelliklere sahip milletvekillerinden oluşan ve çok sesli bir meclis olan Birinci TBMM'nin, her türlü olumsuzluğa rağmen, Türkiye tarihinin en demokratik meclisi olduğu anlaşılmıştır. Birinci TBMM; Bolşevik Devrimin, etkilerini Rusya dışında da göstermeye başladığı bir dönemde açılmış ve Bolşevik Devriminden etkilenmiştir. Başta Mustafa Suphi olmak üzere Türk komünistler, komünizmi Türkiye'ye getirebilmek için mücadele etmişler; ancak, başarılı olamamışlardır. RFSSC Yönetimi, Türkiye'nin iktidar mücadelesinde, Mustafa Kemal yerine Enver Paşa'yı desteklemiştir. Ayrıca, RFSSC, komünizmi, Türkiye'ye yaymaya çalışırken, görev verdiği Türk Devrimcilerine sahip çıkmamış, onları yalnız bırakmıştır. Mustafa Suphi'nin öldürülmesine, Nazım Bey'in bakanlıktan alınmasına, diğer Türk komünistlerin İstiklal Mahkemelerinde yargılanmasına ve ceza almasına yeterince tepki göstermemiştir. RFSSC, anti-emperyalist olarak nitelediği Türk Devrimine, karşılıksız yardım yapmıştır. Yapılan karşılıksız yardımlar, Mustafa Kemal'in elini güçlendirirken, Türk Komünistlerini zor durumda bırakmıştır. 1920 Yılından itibaren mecliste komünizmle ilgili tartışmalar yaşanmış; komünist milletvekillerine baskı yapılmıştır. Ancak, komünistlere yönelik baskılar, 1921 Yılında üst düzeye çıkmıştır.

Eray Köroğlu
Hitit University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Küreselleşme olgusunun ulus devletin egemenlik rolüne etkisi

Küreselleşme, dünya genelinde ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda artan etkileşim, bağlantılar ve bütünleşme sürecini ifade eder. Bu süreç, ulus devletlerin geleneksel egemenlik rollerini etkileyen ve dönüştüren önemli bir faktördür. Öncelikle küreselleşmenin ulus devlet üzerindeki etkileri incelendiğinde; ekonomik alanda ulus devletlerin sermaye akımları, ticaret anlaşmaları ve çok uluslu şirketler aracılığıyla giderek daha fazla birbirine bağlı hale geldiği görülmektedir. Bu durum, ulus devletlerin ekonomik politikalarını belirleme ve uygulama yetilerini sınırlandırmaktadır. Ulus devletler küresel ekonomik sistem içinde yer alırken ulusal ekonomik kararlarının küresel piyasaların beklentilerine uygun olması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Siyasi alanda ise ulus devletler, uluslararası kuruluşlar ve anlaşmalar aracılığıyla birçok konuda egemenliklerinden feragat etmek zorunda kalmaktadır. Özellikle uluslararası insan hakları standartları, çevre koruma politikaları ve güvenlik meseleleri gibi konularda, ulus devletler uluslararası normlara uymak zorunda kalmakta ve yerel karar alma yetilerini sınırlandırmaktadır. Kültürel alanda ise küreselleşme, iletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve kültürel alışverişin artmasıyla birlikte ulus devletlerin kültürel kimliklerini koruma çabalarını zorlaştırmaktadır. Popüler kültür, moda, müzik ve film endüstrisi gibi alanlarda küresel akımlar ulusal kültürel değerler ile rekabet etmektedir. Bu durum ulus devletlerin kültürel politika oluşturma ve koruma konusundaki etkinliklerini zora sokmaktadır. Sonuç olarak, küreselleşmenin hız kazandığı günümüz dünyasında ulus devletlerin egemenlik rolleri giderek değişim göstermekte ve sınırlanmaktadır. Diğer yandan küreselleşme sayesinde, uluslararası sistemde, ulus devletlerin daha etkin ve rekabetçi hale dönüştüğünü ve varolmaya devam edeceklerini savunanlar da mevcuttur. Ulus devletler, küresel aktörlerle daha fazla etkileşim içinde olmak zorunda kalarak egemenliklerini dengelemeye çalışmaktadır. Bu süreç, ulus devletlerin mevcut yapılarını ve politikalarını gözden geçirmelerini gerektirmekte ve gelecekte uluslararası iş birliği ve etkileşimi daha da önemli hale getirmektedir. Bu çalışmada, ulus devletin küreselleşme süreciyle birlikte egemenlik rolünün zayıflayıp zayıflamadığına ve ulus devletin güç kazanıp kazanmadığına dair temel argümanlara ulaşılmıştır.

Milli egemenlikUlus-devlet
Pelin Erbil İyibil
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Siyasal, ekonomik ve toplumsal krizlerde ırkçı milliyetçiliğin yükselişi: Almanya örneği

Almanya tarihi iki dünya savaşıyla özleştirilse de Alman tarihinin her dönenimde görülen yegâne olgu ırkçı milliyetçiliktir. Almanya krizler ve bunun akabinde ortaya çıkan ırkçılığın en net görüldüğü ülkedir. Alman tarihi, ırkçı milliyetçiliğin kronik bir sorun haline gelmesine şahitlik etmiştir. Almanya'da yaşanan ırkçı milliyetçiliğin tarihsel olaylara dayanmaktadır. Özellikle iki dünya savaşı arası dönem ve İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanan krizler ırkçı milliyetçiliği yükseltmiş ve soykırıma neden olmuştur. Bu bağlamda Almanya'da ırkçı milliyetçilik siyasal, ekonomik ve toplumsal krizlerle yükselmektedir. Bu çalışma Almanya örneği üzerinden kriz durumlarında ırkçı milliyetçiliğin yükselişe geçmesini incelemektedir. Irkçı milliyetçiliğin Almanya tarihi incelenerek ekonomik, siyasi ve toplumsal krizlerle yükselişe geçtiğinin ortaya konulması; çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Almanya'da ırkçı milliyetçiliğin, ülkenin yaşadığı ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerin sonucu olarak yükselmesi, çalışmanın temel önermesidir. Bu amaçla, ilk olarak ırkçılık, milliyetçilik ve kriz kavramlarına değinilecektir. Daha sonra Almanya'da ırkçı milliyetçiliğin ortaya çıktığı tarihsel temelle değinilecektir. Ardından da Almanya'da ırkçı milliyetçiliğin yükselişe geçmesinde önemli etkisi olan krizler ele alınacaktır. Birinci Dünya Savaşı, 1929 Büyük Ekonomik Buhranı, İkinci Dünya Savaşı, 1960-1970 İşçi Göçü, 1979 Petrol Krizi, 1989 sonrası iki Almanya'nın birleşme dönemi, 2008 Küresel Ekonomik Kriz, Göç Krizi ve Pandemi Krizi Almanya'da ırkçı milliyetçiliğin yükselişi bağlamında incelenecektir.

Yusuf Gazi Çelik
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Yahya Kemal Beyatlı'dan Ahmet Hamdi Tanpınar'a uzanan muhafazakârlık köprüsü ve yol ayrımları

Bu çalışma, Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ı, bir ideoloji olarak muhafazakârlık ekseninde kıyaslama amacındadır. Yahya Kemal Beyatlı, sanata karşı yaklaşımı, düşünce yazıları, şiirlerinde seçtiği konular itibariyle milliyetçi muhafazakâr çizgiye yakın konumlanmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar ise estetist ve sanatkâr yönüyle sanata yaklaşmış ve güzelliği önceleyen karakteriyle toplumsal meselelere eğilmiştir. Onların toplumsal meselelere yaklaşımlarındaki ayrımlar, benzer yönlerindeki açı farklılıklarından kaynaklanmıştır. Yahya Kemal Beyatlı, sahip olduğu sanat gücüyle 'eski'yi önceleyip daha ulusal nitelikte eserler ortaya koyarken, Ahmet Hamdi Tanpınar ise yine sahip olduğu benzer sanat gücüyle daha küresel ölçekteki değerlere yönelmiş ve sağlıklı bir 'yeni'ye kavuşmayı arzu etmiştir. Dört ana bölümden oluşan bu çalışmanın birinci bölümünde muhafazakârlığın dünyadaki ve Türkiye'deki gelişiminin ana hatlarıyla izahı; ikinci bölümünde Yahya Kemal Beyatlı'nın, üçüncü bölümünde ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ideolojik ve politik açıdan nerede konumlandığının tespiti; dördüncü ve son bölümde ise iki aydının ideolojik ve politik yönden mukayesesi hedeflenmiştir.

Mustafa Şimşek
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Şarkiyatçılık: Aydınlanma Dönemi'nde 'öteki' problemi

Bu çalışmada şarkiyatçılığın ortaya çıkışı, gelişimi ve tarih sahnesinde çok önemli bir konumu olan Aydınlanma Dönemi'nde nasıl bir noktaya geldiği ve Aydınlanma Dönemi'nin siyasi düşünceler tarihine damga vuran iki düşünürü Voltaire ve Montesquieu'nün Doğu ve Doğulular hakkındaki düşüncelerinin 'ötekileştirme' ile ilgisi incelenmektedir. Şarkiyatçılığın dünü ve bugünü için temel iki varsayım bulunmaktadır: Birincisi şarkiyatçıların, Batılı düşünür ve araştırmacıların büyük bir kısmının savunduğu üzere şarkiyatçılığın bilimsel bir disiplin olarak Doğu bilimi olduğudur. Bunun tam karşısında duran ikinci temel varsayım ise şarkiyatçılığın bilimsel bir disiplinden ziyade Doğuluları, Müslümanları, Türkleri ötekileştiren bir alan olduğudur. Çalışmamızın birinci temel tezi de şarkiyatçılığın bilimsel bir disiplinden ziyade Doğu'yu ve İslam'ı ötekileştiren bir alan olduğudur. Aydınlanma Dönemi'nde şarkiyatçılık konusunda ise Aydınlanma düşünürlerinin kendi alanlarında bir ekol olarak kabul edilmesine karşın bu düşünürlerin çoğunun şarkiyatçılık alanında savundukları nesnellik, akılcılık, özgürlük, hoşgörü ve benzeri ilkeleri göz ardı edip, Doğu'yu ve Doğuluları ötekileştirdikleri ve Aydınlanma Dönemi'nin şarkiyatçı anlayışının, modern şarkiyatçılığın temeli olduğu çalışmamızın ikinci temel tezidir. Bu bağlamda çalışmanın temel amacı bilimsel ve düşünsel açıdan bir devrim niteliği taşıyan Aydınlanma Dönemi'nin insanlığa bu denli katkıda bulunan bir dönem olmasının yanında 'ötekileştirme' gibi olumsuz bir yanının bulunduğunun ve Aydınlanmanın iki önemli düşünürü olan Voltaire ve Montesquieu'nün şarkiyatçılığın ötekileştirme düşüncesi ile diğer toplumları incelediğinin ortaya konmasıdır. Bu çerçevede çalışmamız Aydınlanma Dönemi ve şarkiyatçılık ilişkisi üzerine odaklandığı için ana temamız olan şarkiyatçılık, Aydınlanma Dönemi ile sınırlandırılmıştır. Bu bağlamda çalışmamızda ilk olarak şarkiyatçılık üzerine yapılmış çalışmalar incelenmiştir. Ardından Aydınlanma Dönemi üzerine yapılmış çalışmalar incelenmiş ve bu çalışmalar Doğu'ya, İslam'a, Osmanlı'ya yani ötekine dair düşünceler, yorumlar ve tasvirler nitel içerik analizi tekniğiyle analiz edilmiştir. Literatüre baktığımızda Aydınlanma Dönemi ve şarkiyatçılık üzerine yapılmış çok sayıda çalışma vardır. Ancak bunların büyük bir kısmı iki konunun da ayrı ayrı çalışıldığı çalışmalardır. Bu yüzden bu iki konuyu birleştirmesi ve Voltaire ve Montesquieu'nün Doğu'nun şarkiyatçı anlayışla ötekileştirilmesi konusunda kendilerinden sonraki düşünürlere ve modern şarkiyatçılığa etkilerinin ortaya konması açısından çalışmamız diğer çalışmalardan farklılaşmaktadır.

İsa Onur Göktürk
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu felsefesinin temelleri

Bu çalışma, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu felsefesinin temelini oluşturan düşünsel kaynakları Emile Durkheim, Jean-Jacques Rousseau ve sosyal pozitivizm üzerinden analiz etmeyi amaçlamaktadır. Temel argümanımız, söz konusu düşünürlerin fikirlerinin Erken Cumhuriyet Dönemi boyunca evrimsel bir gelişim gösterdiği ve bu evrimin her aşamasında pozitivizmin bilimsel dünya görüşü ve düzen içerisinde ilerleme anlayışının belirleyici bir rol oynadığıdır. Erken Cumhuriyet Dönemi, çalışmada 1920'ler (1919-1928) ve 1930'lar (1928-1938) olmak üzere iki farklı aşamada ele alınmıştır. Cumhuriyetin kuruluşunun ilk evresi olan 1920'li yıllar, Türkiye'de modern ulus-devletin kurumsal yapısının ve yurttaşlık anlayışının tesis edilmeye çalışıldığı bir dönemi ifade etmektedir. Bu dönemde, pozitivizminin bilimsel yöntem ve rasyonaliteye odaklanan yaklaşımı ile düzen içinde ilerleme mottosu, toplumsal dönüşüm ve modernleşme politikalarına rehberlik etmiştir. Jean-Jacques Rousseau'nun milli/genel iradenin tek, bölünmez ve devredilemez ilkelerinden esinle yeni devletin egemenlik anlayışı şekillenmiş; ayrıca bu ilke, ulusal birlik ve ortak amaçların vurgulanmasına katkı sağlamıştır. Öte yandan Ziya Gökalp tarafından ülkemize tanıtılan ve Emile Durkheim'dan ilham alan solidarizm ise sınıfsal ayrışmayı reddeden, bireyler arasında dayanışma ve uyumu önceleyen bir toplumsal modelin inşasını desteklemiştir. Cumhuriyet temellerinin atıldığı bu evrede, bahsedilen üç düşünsel yaklaşım hem toplumsal bütünleşmenin sağlanmasında hem de bireylerin yeni ulus-devlet anlayışına entegrasyonunda eklektik bir biçimde etkili olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşunun ikinci evresi olan 1930'lu yıllarda ise, pozitivizmin bilimsel dünya görüşü ve düzen içinde ilerleme anlayışından hareket edilmeye devam edilmiş olmakla birlikte, 1920'lerden süregelen düşünsel yaklaşımda önemli bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu nedenle kültür politikalarına öncelik verilmiş; tarih, antropoloji, arkeoloji, etnoloji ve dilbilim gibi bilim dallarına yönelerek ulusal kimliğin, bilimsel temeller üzerinden tahkim edilmesi amaçlanmıştır. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi önemli çıkışlar, bu çalışmaların ideolojik zeminini oluşturmuş; Eugéne Pittard'ın Avrasyacı tezlerinden hareketle ulusun kökenlerine dair yeni bir anlatı inşa edilerek Batı'ya karşı özgün bir kimlik arayışı hedeflenmiştir.

Ali Çelik
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kamu yönetiminde hesap verebilirlik ve denetim mekanizmaları: Türkiye'de eğitim kurumları özelinde CİMER uygulaması

21. yüzyılda teknolojinin hızlı bir şekilde ivme kazanması, kamu hizmetlerinin sunumunda dijital uygulamaların gelişimini zorunlu hale getirmiştir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER), vatandaşların kamu kurumlarına erişimini kolaylaştıran bir mekanizma olarak ön plana çıkmıştır. Kamu yönetiminde hesap verebilirlik, şeffaflık ve katılım ilkelerini destekleyen kurumsal bir araç olan CİMER uygulamasının işlevselliği, çalışma kapsamında okullar özelinden incelenmeye çalışılmıştır. 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle birlikte BİMER (Başbakanlık İletişim Merkezi) yerini CİMER'e bırakmıştır. CİMER vatandaşların talep, öneri, şikâyet ve bilgi edinme isteklerini kolay ve hızlı bir şekilde ilgili birimlere ulaştırabilmelerine imkân sağlamaktadır. Okullar özelinde CİMER, katılım ve hesap verebilirliği arttırırken bir taraftan da okul idarecileri üzerinde baskı oluşturabileceği gibi ayrıca idarecileri veli-öğretmen-üst yönetim-öğrenci gibi paydaşlar arasında denge kurmaya yönlendirmektedir. CİMER eğitim hizmetlerinin sunulması noktasında bazı açılardan katılıma olanak tanısa da okul idarecilerinin karar alma süreçlerinde tereddüt yaşaması, mesleki baskı ve idari açıdan istikrar gibi hususlarda olumsuz durumlara yol açabileceği görülmektedir. Bu kapsamda eğitim gibi hassas kamu hizmeti alanlarında, CİMER'in şikâyet mekanizması gibi algılanmasının önüne geçilmeli ve gerekirse yapısal anlamda düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. CİMER başvuruları, eğitim kurumlarında hesap verilebilirliğin işlevselliğini ortaya koymakta olup, bu işlevselliğin kurumsallaşması denetim mekanizmalarının etkinliği ile mümkündür. Eğitim sisteminin sunumunda ve hizmetin uygulanması noktasında denetime gereksinim duyulmaktadır. Bu geri dönütleri yerine getiren en önemli sistem denetimdir. Eğitim sisteminin eksik yönlerinin işleyişi hakkında bilgi sahibi olmak, çözüm önerileri geliştirmek için gereklidir. Eğitim sisteminde denetim uygulamalarının faydası ve eksik yönlerinin tespit edilmesi amacıyla ülkelerdeki eğitimde denetim uygulamalarının karşılaştırılması yapılmıştır. Türkiye'nin eğitim sisteminde uyguladığı denetim sistemi Almanya, Fransa ve İngiltere ülkeleri ile karşılaştırılmalı olarak sunulmuştur. Karşılaştırma sonucunda elde edilen bulgular Almanya, Fransa ve İngiltere eğitim denetim sistemi ile Türkiye denetim sisteminin benzerlikleri ve farklılıkları ortaya çıkarılmış ve Türkiye denetim sisteminin eksik yönlerinin bulunarak sisteme katkı sağlaması hedeflenmiştir.

Elif Demir
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Türk mülki idare sisteminde 2000 sonrası yaşanan dönüşüm

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğundan günümüze kadar etkinliği ve verimliliği daha fazla olan bir yönetim sistemi oluşturma çabasına girmiş ve yapılmaya çalışılan yeni yönetim sistemi içerisinde mülki idarede bu bağlamda çeşitli dönüşümler yaşanmıştır. Yaşanan değişim ve dönüşüm sadece iç dinamiklerin etkisiyle değil dış dinamikler olarak değerlendirebileceğimiz uluslararası örgütlerin sağladığı krediler aracılığıyla da gerçekleşmiştir. Kamu yönetiminin yeni dünya düzeninde eski yapısının yetersiz kalışı idari yapının nasıl revize edilmesi gerektiği konusunda birçok çalışma yapılmasına neden olmuştur. 2000'li yıllara kadar yapılan araştırmaların, raporların çoğunluğu yüzeysel kalmış ve uygulama kısmında başarılı olamamıştır. 2002 seçimleri sonrasında tek bir partinin iktidar oluşu kamu yönetiminde yapılmak istenen dönüşümünün daha hızlı ve etkin bir şekilde yapılabilmesini kolaylaştırmıştır. Süreç içerisinde yönetim alanında yapılan reformlar hemen hemen tüm örgüt yapısında değişikliği beraberinde getirmiştir. Ülke yönetiminde kamu örgütlerinin halka hizmet sunumunda etkinlik ve verimliliğin arttırılması, halkın hizmet sunumu konusunda memnuniyetinin sağlanması amaçlanmıştır. Yasal düzenlemelerle gerçekleştirilmeye çalışılan bu dönüşüm çoğunlukla merkezi yönetimin ağırlığının yerel yönetimlere doğru kaydığı bir yapı sergilemektedir. Ancak çeşitli nedenlerden dolayı benimsenen düşünce yapısından vazgeçilmiştir. 2002 ve 2011 yılları arasında iç ve dış etkenlerden dolayı yerelleşme ağırlıklı bir politika izlenirken 2011 yılından daha sonraki dönemde ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik sorunlardan kaynaklı merkezileşmenin ağırlıkta olduğu bir politika neticesinde yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bu çalışmada mülki idarenin tanımı, tarihsel olarak gelişimi açıklandıktan sonra 2000'li yıllar sonrasında çeşitli kamu politikalarının etkisiyle yaşamış olduğu dönüşüm çerçevesinde yerel yönetimlerle ilişkisi ve yerel yönetimler karşısında konumunun ne olacağı, mülki idarenin etkinliğinin ilerleyen zamanlarda nasıl bir durum alacağına ilişkin sorulara cevap bulunulmaya ve öneriler getirilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kavramlar: Kamu Yönetimi, Mülki İdare, Yerel Yönetimler, Merkezileşme, Yerelleşme

Gülten Şahbaz
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sivil toplum örgütlerinde kadınların katılım kararlarını yönlendiren faktörler: Türkiye Kamu-Sen Konfederasyonu örneği

Kadınların sivil toplum kuruluşlarında kurumsal karar alma süreçlerine ve faaliyetlere katılımlarının temsili oranı yakalayamayacak ölçüde düşük olması hem Türkiye'de hem de dünyada hala önemli bir sorundur. Siyasatte kadın temsilindeki açığa dair oldukça geniş bir uluslararası literatür bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar çocuk ve aile sorumlulukları, finansal yetersizlikler, öz yeterlilik duygusundaki eksiklik, kız çocuklarının erken yaşam deneyimleri, cinsiyete dayalı normlar, ilgi ve bilgi eksikliği gibi başlıkları temel sebepler olarak tespit etmişlerdir. Ancak sivil toplum kuruluşlarının iç yapılanmalarındaki kadın temsilinin açığına dair yeterince çalışma bulunmamaktadır. Var olan çalışmalar ağırlıklı olarak işçi sendikalarına ve kadın yöneticilere odaklanmaktadır. Sivil toplum örgütlerine üye olan ancak eylemliliğe aktif olarak katılmayan kadınları yönlendiren faktörlerle ilgili literatürde bir açık vardır. Sebep ne olursa olsun kadınların temsilindeki eksiklik aynı zamanda demokratik süreçlerde bir işlevsizlik yaratır. Bu tezin ilk amacı, Türkiye'de kadınların sivil topluma katılımının önündeki kişisel ve kurumsal engelleri tespit etmektir. İkinci olarak, toplumsal cinsiyet normlarından kaynaklanan katılım engellerini belirlemeye odaklanıyoruz. Son olarak, kadınları katılmaya teşvik eden kolaylaştırıcıları ve kadınların kurumlardan beklentilerini anlamayı amaçlıyoruz. Bu tez, kadınların sivil toplumda eylemlere ve karar alma mekanizmalarına katılımlarını yönlendiren faktörleri tespit etmek için Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonunun 11 sendikasıyla işbirliği yapılarak yürütülmüş geniş kapsamlı bir saha çalışmasına dayanmaktadır. Bu bağlamda Türkiye genelinde 11 iş kolundan, 97 sendika üyesi kadın kamu çalışanıyla yarı yapılandırılmış yüz yüze görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Temsili verilere dayanılarak Türkiye'de sendikal faaliyetlerde kadınların katılımındaki düşüklüğün arkasındaki bazı temel nedenler açıklanmaya çalışılmıştır. Kadınları katılmaya motive eden unsurları ve kadınların sendikalardan beklentilerini tespit etmeye odaklanılmıştır. Toplumsal cinsiyet normlarının dışlayıcı etkileri, ataerkil kültürel yapı, asimetrik özel yaşam sorumlulukları ve bilgi eksikliği, kadınların sendikal faaliyetlere ve yönetime katılmayı tercih etmemelerinin nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Sivil toplum kurumlarındaki erkek yöneticilerin ve üyelerin desteklerinin ve özellikle eşlerin sağladığı desteğin, kadınları katılmaya en çok teşvik eden iki unsur olduğu ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, sivil toplum kuruluşlarında kadın katılımındaki düşüklüğün en temel nedeni, kurumsal yapılarda ve kültürel pratiklerde sürekli yeniden üretilen toplumsal cinsiyet normlarıdır. Bu normların yarattığı önyargılar da kadınların karar alma süreçlerine erişimini sınırlamaktadır.

Gülay Doğan
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

2030 sürdürülebilir kalkınma hedeflerinde yerel yönetimlerin rolü: Çorum Belediyesi örneği

Bu çalışma, Birleşmiş Milletler tarafından 2015 yılında kabul edilen 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'nin yerel yönetimler düzeyinde uygulanması konusunu Çorum Belediyesi örneği üzerinden incelemektedir. Sürdürülebilir kalkınma hedefleri, yoksulluğun ortadan kaldırılması, gezegenin korunması ve tüm insanların barış ve refah içinde yaşamasını sağlamak için oluşturulmuş küresel bir eylem çağrısıdır. Bu hedeflere ulaşmada yerel yönetimlerin rolü kritik öneme sahip kabul edilmektedir. Çalışmada, literatür taraması ve alan çalışması yöntemlerinden yararlanılarak Sürdürülebilir Kalkınma kavramının tarihsel gelişimi ve kapsamı ile bu hedefler doğrultusunda yerel yönetimlerin, özellikle belediyelerin üstlendiği rol ve yürüttükleri çalışmalar kapsamlı bir biçimde değerlendirilmektedir. Çalışmanın özgün katkısı ise Çorum Belediyesi'nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin hayata geçirilmesi doğrultusunda gerçekleştirdiği projeleri, uygulamaları ve bu süreçte karşılaştığı zorlukları sistematik bir yaklaşımla analiz etmesidir. Araştırma sonuçları, Çorum Belediyesi'nin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yönelik çalışmalarının özellikle sürdürülebilir şehirler, temiz su, sanitasyon ve yenilenebilir enerji alanlarında yoğunlaştığını göstermektedir. Bununla birlikte çalışma, belediyenin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yönelik çalışmalarının, finansal kaynak yetersizliği, teknik kapasite eksikliği ve kurumlar arası koordinasyon problemleri gibi çeşitli yapısal sorunlar nedeniyle sınırlı kaldığı tespit etmektedir. Bu kapsamda çalışma, yerel yönetimlerin sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşmada daha etkin rol oynayabilmeleri için politika önerileri sunmayı amaçlamaktadır.

Kubilay Mantı
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıkta şiddet: Çalışanlar, hastalar ve yöneticiler üzerine bir durum çalışması

Bu tez çalışması, sağlıkta şiddet olgusunu; hekimler, hasta/hasta yakınları ve yöneticiler perspektifinden değerlendirmekte, böylece şiddetin arka planındaki nedenleri ve meydana gelmesinde etkili olan faktörleri derinlemesine inceleyerek, şiddete karşı kapsamlı çözüm önerileri geliştirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında sağlıkta şiddetin nedenleri, hekim-hasta/hasta yakını arası çatışmalar baz alınarak hekimlerin mesleki tecrübeleri, hasta ve hasta yakınlarının hizmet alım sürecinde karşılaştıkları zorluklara ilişkin algı ve tutumları açısından, yöneticiler açısından ise, görev aldıkları yönetim kademesi bağlamında değerlendirilmektedir. Ayrıca, Türkiye'de sağlıkta şiddeti önlemeye yönelik yürürlükte olan mevcut politika ve uygulamaların etkililiğini yöneticiler bakış açısıyla değerlendirilerek, politikaların yapısal yeterlilikleri ve uygulama düzeyindeki sorunları analiz edilmektedir. Bu çalışmada "örnek olay deseni" benimsenmiş, bu desen çerçevesinde veri çeşitlemesi yöntemine dayalı olarak literatür incelemesi, gözlem ve görüşme gibi veri toplama yöntemleri kullanılmıştır. Çalışmanın evrenini Amasya ilindeki bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servis ve Poliklinik Birimleri oluştururken, örneklem ise amaçlı örnekleme yöntemiyle; acil servis ve polikliniklerde sorun yaşayan ve Hasta Hakları Birimi'ne (HHB) başvuran hasta ve hasta yakınları, ilgili birimlerde görev yapan hekimler, kurum yöneticileri ile bağlı il müdürlüğü ve mülki idare amirliği temsilcilerinden seçilmiştir. Sağlıkta şiddet olgusunu çok boyutlu ele alabilmek amacıyla hasta/hasta yakınları, hekimler ve yöneticilere yönelik üç ayrı yarı-yapılandırılmış görüşme formu hazırlanmış, ilk iki grupta şiddetin arka planındaki nedenler ve meydana gelmesinde etkili olan faktörler, yöneticilerde ise sağlıkta şiddetin nedenleri, mevcut politikaların etkililiği ve şiddetin önlenebilmesine yönelik öneriler değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler içerik analizine tabi tutulmuş, yapılan analiz sonucunda; sağlıkta şiddetin nedenleri, hasta ve yakınları açısından sağlık hizmetine erişimde yaşanan aksaklıklar, kişiler arası iletişim bozuklukları, hekimler açısından kurumsal destek eksikliği, iletişim sorunları, mesleki rolün değersizleştirilmesi ve toplumsal algıdaki olumsuzluklar, yöneticiler açısından ise şiddeti önlemeye yönelik kurumsal altyapı yetersizliği, şiddetin kaynağına yönelik olmayan önleyici politikalar, iletişim eksiklikleri gibi kurumsal ve yapısal sorunların birleşiminden kaynaklandığı tespit edilmiştir. Bununla birlikte, yöneticilerin değerlendirmelerine göre, Türkiye'de mevcut politika ve uygulamaların sağlıkta şiddeti önlemede yetersiz kaldığı; özellikle şiddet üreten yapısal sorunlara müdahale eden bütüncül politikaların eksikliği, hukuki yaptırımların uygulanması noktasında eksiklik, kurum içi ve kurumlar arası koordinasyon eksiklikleri, müdahale mekanizmalarının reaktif yaklaşım çerçevesinde oluşturulması gibi faktörler uygulamaların etkisini azaltmaktadır. Bu bağlamda, sağlıkta şiddetle mücadelede daha kapsamlı, bütüncül ve sürdürülebilir stratejilere ihtiyaç duyulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kavramlar: Şiddet, Sağlıkta Şiddet, Sağlık Politikaları, Sağlıkta Şiddeti Önleme

Bireysel şiddetSağlık politikasıSağlıkta şiddet
Bilal Günay
Hitit University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Doğu-batı bağlamında kentleşme sürecine ilişkin eleştirel bir yaklaşım

Kentler, tarih boyunca insanoğlunun askeri, ekonomik, siyasal ve entelektüel ilgisini çekmiş, onu anlamak, onun içerisinde yer almak ve dahası onu merak etmek arsında gidip gelen duygularla kentler inşa edip yıkmışlardır. Kentlerin etkileri, ona bakanda kendisini hayran bırakan özelliklerinde kendisini göstermektedir. Dünyanın yedi harikasının tümünün kentlerde olması bu açıdan tesadüf değildir.En yaratıcı fikirlerin ortaya atıldığı, en güzel binaların inşa edildiği mekânlar olan kentleri anlamak oldukça karmaşık ve zor bir süreçtir. Çalışmada kentler tarihsellikleri içerisinde yaşadıkları çelişkileri, gelişimleri ve mücadeleleri içerisinde ele alınmaktadır. Kent tarihi, siyasal bir açıdan ele alınan ve çifte standarda açık bir özellik göstermektedir. Bu çifte standardı üreten, batı merkezli modernist yaklaşımın uzantısı olarak değerlendirilebilir. Çalışma içerisinde kentleşme süreçlerinin anlatımında yalnız batı kentlerini kapsayan kısmı eleştirilmiş, doğu kentlerinin tarihsel gerçekliği ortaya konmaya çalışılmıştır.Kentlilik bilincinin oluşumu ve kentlerin siyasi karakteri, doğu batı ekseninde meydana gelen karşıtlığın hem nedeni hem de sonucu olarak ifade edilecektir. Çalışmada doğunun tarihsel konumu ve doğu kentlerine bakış bu bağlamda eleştirilerek, doğu kentlerinin özelliklerine değinilmiştir.İnsanoğlunun doğaya en büyük meydan okuması olarak kentler, zaferleri, yenilgileri, inanışları simgeleyen büyük bir imaj olarak, insanoğlunun tarihi kadar eski, yaşanılan zaman kadar güncel ve geleceği hayal etmek kadar fantastiktir.Anahtar Kelimeler: Demokrasi, Kentleşme, Küreselleşme, Modernizm, Post-modernizm, Sanayi Devrimi, Oryantalizm.

DemokrasiEndüstrileşmeKentleşme+4
Hakan Uman
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Savunma ve iç güvenlik alanında özel askeri danışmanlık şirketleri ve uluslararası güvenlik

Askeri ve güvenlik işlevlerinin yaygın olarak dış kaynak kullanımı son yıllarda önemli bir olgu haline gelmiştir. Gelişen bu yeni endüstri, doğası gereği ulus ötesidir ve çok hızlı bir şekilde büyümektedir. Özel askeri endüstrinin yükselişi çeşitli müşterilere askeri ve güvenlik alanında hizmetler sunan özel askeri şirketlerin, Soğuk Savaş sonrası dönemde net kurumsal yapılar olarak ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Paralı asker kavramının olumsuz çağrışımı nedeniyle günümüz özel askeri şirketleri kendilerine meşru bir kamu rolü edinebilmek adına tüzel kişiliklerini dönüştürmüş, devlet kurumları ve uluslararası kuruluşlar için bir dizi askeri ve güvenlik hizmetleri yürüterek daha görünür hale gelmiştir. Özel askeri danışmanlık şirketleri, özel askeri endüstrisi içerisinde ordunun temel misyonuna en yakın hizmet sağlayıcı sektördür. Cephe hattı savaşına doğrudan katılmayan, savunma ve iç güvenlik alanında hizmet sunan özel askeri danışmanlık şirketleri, müşterilerine stratejik tavsiyeler, eğitim ve operasyonel hizmetler sunarak stratejik ve taktik ortamlarını yeniden şekillendirebilmekte, askeri yetenek ve kabiliyetlerde dönüştürücü bir kazanım yaratabilmektedir. Günümüzde çoğu özel askeri şirket danışmanlık alanında hizmet vermektedir. Başarısız devletler silahlı kuvvetlerinin yeniden yapılandırılmasında özel askeri danışmanlık şirketlerinden hizmet talep ederken, güçlü devletler için bu şirketler dış politika hedeflerinin yürütülmesinde uygun maliyetli ve politik çözümler sunmaktadır. Özel askeri danışmanlık şirketlerinin savunma politikaları üzerindeki dolaylı etkileri, bilgi analizi ve düzenleme yetkisi pratik güvenlik gündemini belirleme gücünü giderek artırmaktadır. Bu çalışmada, tematik olarak özel askeri danışmanlık şirketlerinin hizmet kapsamını, rollerini, merkezi olan devletle olan ilişkilerini ve bu bağlamda uluslararası güvenliğe olası etkileri incelenmiştir. Bu nedenle etki alanları, faaliyetleri ve kurumsal yapılarına odaklanılmış özel askeri danışmanlık şirketlerinin kapsamlı ve yapısal analizine dayalı bir araştırma sunulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada tarihsel, betimsel araştırma yöntemleri ile belgeye dayalı veri analizi yapılmıştır.

Askeri danışmanlık şirketleriDanışmanlık şirketleriGüvenlik+5
Ayşe Dere
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yerel siyasette mahalle muhtarlarının yeri ve önemi "Antakya örneği"

Devletin vatandaşa sunmakla yükümlü olduğu hizmetler özelliklerine göre merkezi ve yerinden yönetimler olmak üzere iki birim tarafından yerine getirilmektedir. Yerel hizmet birimi olan yerinden yönetimler, vatandaşların mahalli müşterek niteliğindeki ihtiyaçlarını karşılayarak birlik ve bütünlük içerisinde bir yaşam sürmelerini sağlamaktadır. Özgür ve demokratik bir toplumun inşasında çok önemli olan yerinden yönetimler yerel halkın ihtiyaçlarını, merkezi yönetime göre daha hızlı saptayıp, üretilen hizmetlerin verimli olmasını sağlaması bakımından çok önemlidir. Yerinden yönetimler içerisinde sayılmayan ancak merkezi yönetimin ve yerinden yönetimlerin yardımcısı olarak görülen mahalleler, tüzel kişiliği olmayan ve ilk basamakta yer alan en küçük yönetsel birim olarak karşımıza çıkmaktadır. Temeli çok eskiye dayanan, halka en yakın yönetim birimi olan mahalleler ve yönetiminde bulunan mahalle muhtarları geçmişten günümüze dek mahalle sakinlerinin mahalli müşterek niteliğindeki ihtiyaçlarını çözüme kavuşturan önemli bir yapı olmuştur. Yerel siyasetin belirlenmesinde önemli bir yeri olan geçmişten günümüze kadar belirli dönemlerde kaldırılıp yaşanan sorunlar neticesinde yeniden kurulan mahalle muhtarlığı, çok partili hayata geçiş döneminde de merkezi iktidarın keyfine ve politikalarına bağlı bir yapı olarak, yerel siyasette bir araç olarak kullanılmaya devam edileceği ifade edilmiştir. Fakat gelişen Türkiye, çıkarılan yasalar ve yeni gelen hükümetler mahalle muhtarlarının yerel siyasetteki yeri ve öneminde değişiklikler yaşanmasına neden olmuştur. Bu çalışmada gelişen ve değişen Türkiye'de halka en yakın yönetim birimi olan, yerel siyasetin yönünü belirlemede önemli bir aktör olarak karşımıza çıkan muhtarların yerel siyasetteki yeri ve öneminin ne olduğu irdelenecektir. Çalışmanın tezleri; Antakya ilçesinde muhtarlar siyasi partiler tarafından çok önemli olup, yerel siyaseti inşa eden bir yapıdır. Antakya ilçesinde muhtarlar siyasi partiler tarafından yerel seçimlerde bir araç olarak kullanılmaktadır. Çalışmanın yöntemi ise tarihsel, betimsel araştırma yöntemleri uygulanarak, derinlemesine görüşme ve belgeye dayalı veri analizi yapılacaktır. Bu doğrultuda mahalle muhtarları ile gerçekleştirilen derin görüşmeler neticesinde elde edilen veriler incelenerek sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır.

Hatay-AntakyaMahallelerMuhtarlar+2
Gurbet Aslanoğlu
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

21. yüzyılda 'duygu politikası': Sara Ahmed ve Martha Nussbaum arasında bir karşılaştırma

Bu çalışmanın amacı duygu politikalarını incelemektir. Bu inceleme liberal ve radikal yaklaşımların karşılaştırılması ile yapılmıştır. Birinci bölümde duygu kavramının tanımı ve politika ile olan ilişkisi ele alınmıştır. Geçmişten günümüze duygu kavramına dair tartışmaların nasıl geliştiğine değinilmiştir. İkinci bölümde Sara Ahmed'in duygu politikasına dair düşünceleri incelenmiştir. Duygu politikalarının kültürel, siyasi, toplumsal hayatın inşasında rolüne değinilmiştir. Üçüncü bölümde Martha Nussabum'un duygu politikasına dair görüşleri açıklanmıştır. Liberal toplumun inşasında yararlı ve zararlı duyguların analizi yapılmıştır. Sonuç bölümünde bu iki düşünürün yaklaşımlarını benzer ve farklı taraflarına değinilmiştir.

21. yüzyılAhmed, SaraDuygu politikası+4
Turan Şenlik
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessEN

Limits of extraterritorial jurisdiction at sea: An analysis on interception of vessels embarked with illegal migrants or asylum seekers

Although it has gradually been deprived of its initial dominance, the principle of freedom of the high seas has long been and still is a basic principle of the current maritime law. The freedom of high seas does not only belong to coastal State but also to landlocked States. The principle provides all States including non-recognized free navigation. Moreover, the right to overflight as well as laying cables, pipelines, and enjoyment of the sea resources are not subject to the exclusive jurisdiction of certain State or States. The usage of high seas is considered as in the character of res communis. Even if migration and crimes committed upon seas are long-standing incidents, recent development in navigation and struggles in many regions have escalated smuggling and trafficking activities. Migration has become one of the most common incidents to be faced in these seas. Recent incidents in the Mediterranean Sea demonstrate the weakness of international rules and their enforcement. It is also evident that international provisions are also failing to protect the migrants' fundamental rights including the right to life. Rescue operations for persons in imminent danger and interdictions against vessels carrying illegal migrants have unveiled absence of necessary regulations, or inadequate interpretation of some of them. In order to protect migrants' life and fundamental rights, it is required that international bodies must act proactively. Push back strategy from the maritime frontier and seaworthy boat practice for migrants upon the seas are the contemporary technics which clashed with the non-refoulement principle and the fundamental rights of the migrants. Extraterritorial application of right to life and non-refoulement are essential tools and responsibilities in migrant smuggling and interception measures in this regard.

Maritime areasLaw of the seaSea transportation+7
Selahattin Doğan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessEN

Intractable conflicts and logic of attack: ungoverned spaces in Somalia and implication on national and regional security

The situation in Somalia has over the last three decades transformed rapidly from a domestic conflict into a regional security crisis characterized by terrorism, cross border kidnappings, human trafficking, piracy, migration and assassinations. While there is growing concern over the conflict's impact on the region, the humanitarian situation in the country which has seen the death of over half a million people and millions others displaced often overshadow academic research conducted in the region and preoccupy efforts of peace ambassadors. This thesis aims to examine how and why the situation in Somalia affects domestic and regional security in the Horn of Africa. The study adopts a qualitative study approach by interrogating official government reports, academic and media publications as well as documents from non -governmental organizations. It uses information from various conflict reporting databases to analyze the trend and actors involved in attacks within Somalia and the region. The thesis consists of six chapters, it begins by examining the Somalian conflict within the context of complexity and ungoverned space theories. In this chapter the methodology adopted in the study is also discussed in detail. The second chapter examines the clan configuration among Somali communities and the origins of 'soft -bond' networks which have shaped the nature of the conflict. The third chapter of the thesis explores the colonial and historical origins of instabilities in Somalia as well as the history of peace efforts and why they failed. In chapter four, I asses the complexity of the conflict in Somalia and discuss the logic of attack and the transformation of the conflict over the years. Chapter five discusses the implications of the Somalian conflict on national and regional security, while chapter six which is also the findings section discusses the nexus between the Somalian conflict and the socio -economic, political and cohesion aspects of the society. The study argues that the impact of the situation in Somalia on the region is aggravated by three issues often overlooked. One is the emergence of ungoverned spaces in the country that allows criminal groups to recruit, train and carry attacks within and outside the country. Second is the transformation of the conflict itself from a civil war into organized crime making the situation intractable. This has not only continued to pose serious security threats to Somalia and her neighboring countries but also undermined peace efforts as perpetuators of these criminal activities continue to benefit from the instability in the country. The third element that has made the conflict adopt a regional dimension is the perception of the involvement by regional countries in the crisis which continues to influence the logic of attack in the country. The study identifies these three issues as critical barriers to peace in the Horn of Africa.

SecurityIntrusionSomalia+3
Israel Nyaburi Nyader
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Human rights violations and the failure of the democratic transition in Myanmar

This thesis examines the practices of human rights violations in terms of democratic transition in Myanmar. This study argues that the democratic transition of Myanmar is ruptured through the violations of human rights, with the oppression over the opposition and ethnicity politics, predominantly occurred after the military has seized the power as coups (d'état) two times in 1962 and on the 1st February 2021. The coup ends up with a civil war, the rejection of the democratic election results, and disclaiming of the minority's rights. The study problematizes the challenges Myanmar encounter in democratic transition evident by the human rights violations, in the case of Rohingya Muslims. Rohingya Muslims are remained stateless according to 1982 citizenship law and Rohingyas were not recognized as a minority in Myanmar. These facts make Rohingya pretty fragile to human violations. The research employs qualitative research design in a descriptive way and aims at mapping the violation of the human rights and practices minorities rights in Myanmar as the region witnesses an ongoing democratic transition in which dreadful challenges led to political uncertainty. Struggling political crises mainly show up as consecutive military coups, causing humanitarian crises with a lack of deliberation, which is a requirement of a democratic regime. Keywords: Democracy, Human Rights Violations, Myanmar, Military, Minority Rights. Rohingya,

Military interventionMinority rightsDemocracy+4
Abdu Shukkur
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessEN

Federalism in Somalia: Debates on the culture and the power distribution

This thesis examines whether Somalia is federal state or not, as well if the Somali government allows division of power to its member states. This thesis problematizes whether clan-based Somalia society with ethnic diversity appropriate federalism, departing from the concepts of division of power, between the central government and federal states. Therefore, this study looks at how the institutions function politically, by recalling all previously written literatures and the necessary sources, such as, articles, books. Somalia embraced federalism officially in 2012, but had practiced since 2000 by different transitional governments. The objective of this research is to question to what limits federalism is operated in Somalia, then study and discuss how culture and society in Somalia find a place in federalism, so the main questions of this thesis are. Is Somalia a federal state? Is Somalia adopting division of power? Finally, the research will also bring up the discussion on federalism with a society with tribal and ethnic diversity in the continent of Africa. Numerous countries operate federalism such as Nigeria, Senegal, Uganda, Ethiopia in Africa. These countries achieved to practice federalism to some extent, for instance division of power, giving some power to member states, provided social compatibility, functioned with their institutional organization. This study aims at giving an insight to the upcoming researchers, policy makers, political science scholars, and international organizations specially those put efforts in understanding the experience of federalism in the whole Horn of Africa. Keywords: Somali, division of power, ethnicity, federalism, culture.

EthnicityFederalismDivivsion of powers+2
Abdıkarın Ahmed Omar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Siyasal sistemlerde üst düzey devlet yöneticilerinin atanması: Örnek ülke incelemeleri

Yönetim sistemleri veya siyasal sistemler, devletlerin ve kurumların yönetimi için hükmetme gücünün kimin elinde nasıl bulunacağını belirleyerek ortaya çıkan ve gelişen devlet iktidarı türlerini ifade etmektedir. Çeşitli hükümet sistemlerini oluşturmak için geçmiş çağlardan beri sınıflandırmalar mevcuttur. Herhangi bir zamanda varlığını gösteren ve işleyen siyasal kurumların oluşturduğu yapı siyasal sistemlerdir. Bu kurumlar arasında etkileşim ve koordineli bir çalışma söz konusudur. Siyasal sistem ülkenin kültürel, sosyal, ekonomik ve diğer yapıları ile etkileşim halindedir. Fakat kurumlar bir devletin sadece yapısını oluşturur, genel özelliklerini ise seçim sistemleri, siyasal güçleri, partilerin yapısı, vatandaşların siyasete katılımı gibi etmenler oluşturur. Üst düzey devlet yöneticisi, devlet kurumların da ilgili olduğu alt birimlerde mevzuatlar ile ilgili uygulamaları denetler ve benzer görevleri yürütürler. Demokrasi, dünyadaki tüm devlet ve bireylerin kurum veya devlet politikasını şekillendirmek için sahip olduğu yönetim biçimidir. Demokrasi ölçümleri 1970'den beri Freedom House, 2006 yılından bu yana The Economist tarafından yapılmaktadır. Demokrasi endeksleri hükümetlerin siyasal katılımlarını, siyasal özgürlüklerini ve seçim süreçlerini inceleyerek hazırlanmaktadır. Demokrasi sınıflandırması açısından ülkeler; tam demokrasiler, kusurlu demokrasiler, hibrit rejimler ve demokratik olmayan rejimler olarak kategorize edilmektedir. Bu çalışmada, demokrasi sınıflandırmalarına göre ülkelerde üst düzey devlet yöneticilerinin atanması incelenecektir. Çalışmanın hipotezi; siyasal sistemlerde farklı demokratikleşme düzeylerine göre üst düzey devlet yöneticilerinin atanmasında çeşitlilikler olduğudur. Çalışmanın yöntemi, betimsel ve tarihsel araştırma yöntemleri ve belgeye dayalı veri analizidir. Bu çerçevede The Economist'e göre demokratikleşme puanları üzerinden veriler incelenerek sonuca ulaşılacaktır.

DemokrasiDevlet idaresiKamu yönetimi+3
Şeyma Şiraz
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Dünyada ve Türkiye'de ceza infaz kurumlarının yönetsel açıdan dönüşümü: Kavramsal bir araştırma

Bu çalışmada ceza infaz kurumlarının tarihsel gelişimi ve yapısı hakkında ayrıntılı bir şekilde araştırma yapılmış ve ceza infaz kurumlarında yönetim sürecine ilişkin detaylı bilgi verilmiştir. Bu araştırmada, geniş bir biçimde literatür araştırması yapılarak ceza infaz kurumları hakkında bilgiler verilmiş olup, yönetim süreci ele alınmıştır. Bu araştırma sürecinde, literatürde yer alan ve ceza infaz kurumlarını ele alan tez çalışmaları, kitap, makaleler dikkate değer bir biçimde incelenerek kaynak taraması yapılmıştır. Aynı zamanda cezaevi ile ilgili çıkan yasa, tüzük, yönetmelik gibi kaynaklara da tezde yer verilmiştir. Bu kaynaklara dayanarak hükümlü ve tutukluların işledikleri suç türleri, ceza infaz sistemleri, cezaevlerinde yaşanan asayiş sorunları, ceza infaz kurumunda bulunan servislerin mahkûmlara yönelik iyileştirme ve onları ıslah etme çabaları ele alınmıştır. Bu araştırmanın amacı, ceza infaz kurumlarının tarihi geçmişi, yapısı ile ilgili literatürde var olan bilgileri ortaya koymak ve yönetim biçimleri hakkında bilgiler vermektir. Bu araştırma, kavramsal bir araştırma olup, literatürde var olan kaynakların kapsamlı bir şekilde taranması ile gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte araştırma detaylarının ortaya çıkarılması için, güncel olan; kanun, tüzük ve yönetmeliklerden de faydalanılmıştır. Veri tabanındaki bilgilerin istatistikleri alınmış ve bu alınan veriler tablo yardımıyla verilmiştir. Araştırmada taranan kaynaklardan ve diğer kanun, tüzük ve yönetmeliklerden ve araştırmanın bulgularından elde edilen bilgiler ışığından ortaya çıkan sonuçlar, tasnif edilerek tezin sonucu ortaya koyulmuştur.

CezaCeza infaz kurumlarıDönüşüm+5
Erkan Akturan
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Suriye'deki güvenli bölgelerde sosyal ve kültürel değişim

Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde oluşturduğu güvenli bölge meselesi, özellikle Suriyeli mültecilerin karmaşık durumu içinde uluslararası aktörlerin bu güvenli bölgeye ilişkin vizyonunun netliği konusunda belirsizlik olmasına rağmen, Suriye meselesinde en öne çıkan konulardan biri haline gelmiştir. Ancak, Suriye'nin çeşitli bölgelerinden güvenlik ve dini yaşam koşullarından kaçarak bu güvenli bölgeye sığın mas , bu bölgenin Suriyeliler için güvenli bir sığınak olarak önemini teyit etmektedir. Bu araştırmanın varsayımı ülkedeki farklı sosyal ve kültürel geçmişlere sahip insanların inşa edilen güvenli bölgelere sığınması sonucu sosyal ve kültürel sorunların ortaya çıkması ve muhtemel değişim sürecinin sancılı olmasıdır. Bu varsayım temelinde çalışmada sığınmacı sonucu oluşan yeni nüfus bileşenine odaklanılacak ve bunun sonucunda ortaya çıkan zorluklar ele alınarak çözüm önerileri sunulacaktır. Bu amaçla, Suriye'nin kuzeyindeki güvenli bölgenin oluşumuna yol açan siyasi, güvenlik, sosyal ve ekonomik gerçeklikleri ve olaylar tartışılacaktır. Anahtar kelimeler: Güvenli Bölge, Suriye, Sosyal ve Kültürel Değişim

Mohammad Eyad Babtjı
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

2015 yılından sonra Türkiye'nin sınır ötesi askeri güç kullanımının iç siyasete etkileri

2011 yılında başlayan Arap Baharının etkisiyle Ortadoğu ülkelerini etkisi altına alan ve Güney sınırımızda yer alan Suriye içerinde baş gösteren iç karışıkların sonucunda ülkemize gelen yoğun göçün ve terör saldırılarının önlenmesi açısından, BM'nin 51. maddesi uyarınca başlatılan harekatlar ile, 2015 yılında kısmen "Şah Fırat Operasyonu" ile başlayan harekatların, "2016 Fırat Kalkanı, 2017 İdlip Operasyonu, 2018 Zeytin Dalı Harekâtı, 2019 Barış Pınarı Harekâtı, 2020 yılında ise halen devam eden Bahar Kalkanı Harekâtı" ile devam etmekte olup, Türkiye sınır güvenliğini koruma adına önemli adımlar atılmıştır. Türkiye, yapılan sınır ötesi askeri güç kullanımlarında Türk Savunma Sanayi'nin geliştirmiş olduğu yerli ve milli olarak üretilen teçhizatları kullanmıştır. Genel olarak bakılacak olursa; gerçekleşen operasyonların başarılı olması ve olumlu sonuçların meydana gelmesi neticesi olarak iç politika ekseninde, siyasi partilerinin seçim beyannamelerinde yapılan operasyonların olumlu ve olumsuz görüş bildiren partiler ele alınmış ve siyasi partilerin iç politika ekseninde etkin rol oynama çabası ele alınarak bu çalışma yapılmıştır.

Askeri harekatlarAskeri müdahaleSiyasi partiler+5
Ali Avşaroğlu
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Toplumsal hareketlere katılımda duyguların rol ve etkileri

Bu araştırma, toplumsal hareketleri ve bu hareketler içerisinde yer alan kişilerin (aktivistler) profillerini, sahip oldukları duygular üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda araştırma çeşitli toplumsal hareketlere katılmış gönüllülük esasına dayalı olarak 181 kişi ile yürütülmüştür. Veriler; Sosyal Kişilik Özellikleri (SKÖ), Bireysel Özellikler, Güven Duygusu, Öfke Duygusu, Dışlanmışlık ve Hayal Kırıklığı Duygusu, Umut(suzluk) Duygusu, Korku Duygusu, Güncel Politika/Siyasete İlgi Konusu, Toplumsal Duyarlılık/Farkındalık ve Toplumsal Hareketler ölçekleri ile elde edilmiştir. Araştırma değişkenleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla SPSS (Statistical Package for the Social Sciences Version 25.0.0; SPSS Inc., Chicago, IL, ABD) programı kullanılmıştır. Araştırmanın sonunda katılımcıların yaşı ve cinsiyetinin SKÖ, bireysel özellikler, öfke duygusu, dışlanmışlık ve hayal kırıklığı duygusu, umut(suzluk) duygusu, korku duygusu ve güncel politika/siyasete ilgi konusu gibi hususlarda grup ortalama düzeylerini etkilediği görülmüştür. Ayrıca katılımcı bireyin çalıştığı sektörün; sosyal kişilik özelliklerini, umut(suzluk) duygusunu ve toplumsal hareketler grup ortalama düzeylerini etkilerken; gelirin, SKÖ ve toplumsal hareketlerin grup ortalama düzeylerini de etkilediği ve yaşanılan şehrin, toplumsal duyarlılık/farkındalık bakımından grup ortalama düzeyleri üzerinde yine benzer şekilde etkili olduğu görülmüştür. Bunun yanında medeni durumun, SKÖ, öfke duygusu ve güncel politika/siyasete ilgi konusunda grup ortalama düzeylerini etkilediği görülmüştür. Ek olarak ailedeki kişi sayısı ve eğitim durumunun ise hiçbir değişkeni etkilemediği tespit edilmiştir.

DuyguDışlanmışlıkGüven+7
Nur Baştiryaki
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00