Mersin University
Anabilim Dalı

Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı

Mersin University

186

Arşivlenen Tez

4

DOI Atanmış

2%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi koroner yoğun bakım ünitesindeki potansiyel ilaç etkileşim sıklığı ve klinik yansımaları

Gümüş MN. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi koroner yoğun bakım ünitesindeki potansiyel ilaç etkileşim sıklığı ve klinik yansımaları, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Yükseklisans Tezi, Van, 2019. Bu retrospektif çalışma, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi koroner yoğun bakım ünitesinde 01/06/2017-01/06/2018 tarihleri arasında yatış yapmış 1523 hastanın, gerekli izin ve onaylardan sonra hastane bilgi işlem biriminden alınan verileri ile yapılmıştır. Çalışma kriterleri olan, en az 24 saat yatış yapmış, aynı gün en az iki ilaç istemi yapılmış olmak, 18- 80 yaş aralığında olma şartlarını taşıyan 1016 hastanın bilgileri incelendi. 1016 hastanın 60382 adet ilacı tarandı. Drugbank.com ve medscape.com veri tabanından yapılan tarama sonucu 183 farklı etkileşen ilaç çiftinden oluşan toplam 4085 etkileşen ilaç çifti bulundu. En fazla bulunan etkileşen ilaç çiftinden 5 tanesi Asetilsalisik asit + Klopidogrel, Asetilsalisik asit + Metoprolol, Asetilsalisik asit + Bemiparin, Asetilsalisik asit + Enoksaparin, Pantoprozol + Klopidegrol olarak bulundu. Etkileşen ilaç kullanım sıklığının yatış süresine bağlı olmadığı; fakat yaşa ve kullanılan ilaç sayısına bağlı olduğu tespit edildi (p<0.005). İlaç sayısı arttıkça etkileşen ilaç sıklığında da artış gözlenmiştir. Hollanda'da yapılan farklı çalışmalarda etkileşen ilaç sıklığı bir çalışmada %40.4, diğer bir çalışamada %58 olarak tespit edilmişken Brezilya'da yapılan bir çalışmada ise bu oran %89 olarak bulunmuştur. Bizim çalışmamızda ise bu oran %72.5 olarak tespit edilmiştir. İlaç etkileşimine maruz kalan 72 hastanın koagülasyon testleri incelenmiş ve aPTT değerlerinde artış gözlenmiştir. Yüksek oranda bulunan ilaç-ilaç etkileşimlerini azaltmak ancak bir ekip çalışması sonucu olabilecektir. Hastane bilgi sistemine entegre edilebilecek ilaç etkileşimi uyarı sistemi, etkileşime dikkat ederek, hasta için yarar/zarar değerlendirilmesini yaptıktan sonra sonra reçete yazan bir doktor, doktorun gözden kaçırdığı etkileşme ihtimali olan ilaçları düzenleyecek bir eczacı ve uygulama esnasında etkileşebilen ilaçları bilen, etkileşecek ilaçları birlikte uygulamaktan kaçınan ve hasta merkezli çalışan bir hemşire ile olabilir. Aksi taktirde hangi önlem alınırsa alınsın yine de ilaç-ilaç etkileşimlerinin önüne geçilemeyecektir.

PolifarmasiYoğun bakımYoğun bakım üniteleri+3
Muhammed Nazif Gümüş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kortikosteron ile indüklenen fare depresyon modeli tedavisinde probiyotik ve timokinonun potansiyel sinerjik etkilerinin araştırılması

Türkmenoğlu B, Kortikosteron ile İndüklenen Fare Depresyon Modeli Tedavisinde, Probiyotik ve Timokinonun Potansiyel Sinerjik Etkilerinin Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Farmakoloji Anabilim Dalı (Tıp Programı), Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025 Depresyon, nörobiyolojik, davranışsal ve immünolojik mekanizmaların etkileşimi sonucunda gelişen yaygın bir ruhsal bozukluktur. Güncel çalışmalar, bağırsak mikrobiyotası, inflamasyon ve nöroplastisite süreçlerinin depresyon fizyopatolojisinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Bu doğrultuda yapılan çalışmada, kortikosteron ile depresyon modeli oluşturulan farelerde probiyotik (VSL#3) ve timokinonun (TQ) antidepresan etkilere sahip seçici serotonin geri alım inhibitörü olan fluoksetin ile birlikte veya ayrı uygulanmasının davranışsal, biyokimyasal düzeydeki etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 64 adet Swiss albino erkek fare sekiz gruba ayrılmıştır: kontrol, depresyon, depresyon + fluoksetin, depresyon + probiyotik, depresyon + timokinon, depresyon + probiyotik + fluoksetin, depresyon + timokinon + fluoksetin ve depresyon + timokinon + fluoksetin + Probiyotik. Depresyon modeli 21 gün boyunca 40 mg/kg dozunda subkutan kortikosteron uygulanarak oluşturulmuştur. Tedavi protokolleri literatür doğrultusunda dozlandırılmıştır. Davranışsal değerlendirmeler Zorlu Yüzme Testi (FST), Kuyruktan Asma Testi (TST) ve Sükroz Tercih Testi (STT) ile yapılmıştır. Biyokimyasal değerlendirmede TNF-α, IL-6, IL-1β, TAS, TOS ve Caspase-3 düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. Bulgularımıza göre, kortikosteron uygulanan depresyon grubunda hareketsizlik süreleri anlamlı düzeyde artmıştır (p<0.05). Probiyotik, timokinon ve fluoksetin uygulanan tüm tedavi gruplarında hareketsizlik süresi anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Sükroz tercih testinde depresyon grubunda anhedoni belirgin olup tedavi gruplarında düzelme gözlenmiştir (p<0.05). ELISA analizlerinde ise inflamatuvar ve oksidatif stres belirteçleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). Sonuçlar, probiyotik ve timokinonun, özellikle fluoksetin ile birlikte uygulandığında, depresyon davranışları üzerinde koruyucu ve iyileştirici etki gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, psikobiyotiklerin ve bitkisel etken maddelerin antidepresan tedavilere potansiyel katkılarını desteklemekte ve gelecekteki farmakolojik yaklaşımlar için önemli veriler sunmaktadır.

DepresyonFluoksetinKortizol+2
Büşra Nur Türkmenoğlu
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Depresyon modeli uygulanan farelerde fluoksetinin probiyotiklerle sinerjistik etkisinin araştırılması

Depresyon, bireyin duygudurum, bilişsel süreçler ve davranışsal örüntülerini derinden etkileyen, etiyolojisi çok boyutlu olan bir psikiyatrik bozukluktur. Antidepresan tedavilere karşı gelişen kısmi veya tam yanıtsızlık, alternatif yaklaşımların araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada, fluoksetin ve probiyotiklerin depresyon benzeri davranışlar üzerindeki tekil ve kombine etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada, sistemik kortikosteroid (5 mg/kg) uygulanarak depresyon benzeri davranışlar oluşturulmuş fare modeli kullanıldı. Seçilen probiyotik suşları günlük oral yolla verildi; fluoksetin ise standart dozda uygulandı. Tedavi etkilerinin değerlendirilmesi için Zorunlu Yüzme Testi, Kuyruktan Asma Testi ve Sukroz Tercih Testi kullanıldı. Davranışsal bulgular, serumda ELISA yöntemiyle ölçülen serotonin düzeyleri ve inflamatuar belirteçler (IL-6, TNF-α) ile desteklendi. Tedavi süreçleri sonunda probiyotik uygulamasının, tek başına fluoksetine kıyasla bazı davranışsal parametrelerde ek iyileşme sağladığı; kombine uygulamanın ise çaresizlik davranışı, anhedoni ve stres yanıtı üzerinde daha belirgin bir toparlanma oluşturduğu saptandı. Biyokimyasal analizlerde, özellikle kombine tedavi grubunda serotonin düzeylerinin arttığı ve inflamatuar belirteçlerin azaldığı belirlendi. Çalışmanın tüm gruplarında davranışsal ve fizyolojik değişikliklerin uyumlu olduğu gözlendi. Bu çalışma, probiyotiklerin depresyon tedavisinde tamamlayıcı bir seçenek olarak potansiyel taşıdığını göstermektedir. Fluoksetin ile probiyotiklerin kombine kullanımının daha güçlü terapötik etki oluşturabileceği yönünde kanıtlar elde edildi. Bulgular, mikrobiyota temelli yaklaşımların mevcut farmakolojik protokolleri destekleyebileceğini göstermekte ve gelecekteki klinik araştırmalara temel teşkil etmektedir.

DepresyonFluoksetinKortizol+1
Kübra Yalçın
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Antikolinerjik ilaç tedavisi alan üriner inkontinans tanılı hastalarda kullanılan ilaçların cinsel işleve etkisinin incelenmesi

Bu araştırmanın amacı, antikolinerjik ilaç tedavisi alan üriner inkontinans tanılı kadınlarda kullanılan ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkilerini ve bu etkinin menopoz durumuna göre farklılık gösterip göstermediğini incelemektir. Çalışmada mirabegron, tolterodin, duloksetin ve propiverin hidroklorür kullanan toplam dört ilaç grubu ile herhangi bir farmakolojik tedavi almayan kontrol grubu değerlendirilmiştir. Her grupta en fazla 25 hasta olmak üzere veri toplanmış, dahil edilme ve dışlanma kriterlerine göre örneklem oluşturulmuştur. Cinsel işlev düzeyi, sıklık, iletişim, doyum, kaçınma, dokunma, vajinismus ve orgazm bozukluğu gibi alt boyutlar üzerinden analiz edilmiştir. Bulgular, menopoz durumunun ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkisini belirgin biçimde değiştirebildiğini göstermiştir. Mirabegron kullanan hastalarda postmenopozal grubunun toplam cinsel işlev puanının daha yüksek olması ve bu dönemde özellikle hormon düzeylerinin gerilemesiylede partnerler arası cinsel işlevin olumsuz etkileyebileceğine işaret etmektedir. Tolterodin ve propiverin hidroklorür kullanılan gruplarda menopoz durumuna göre anlamlı bir fark saptanmamış; duloksetin grubunda ise post-menopozal kadınlarda cinsel işlev bozukluklarının daha belirgin hale gelmesine katkıda bulunmuş olabiliceği Kontrol grubunda premenopoz kadınların cinsel işlev düzeyleri postmenopoz gruba göre daha yüksek bulunmuştur. Genel olarak çalışma, antikolinerjik ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkilerinin menopozdan bağımsız değerlendirilemeyeceğini ve farmakolojik tedavi planlamasında menopoz durumunun dikkate alınmasının klinik açıdan önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Antikolesteremik ajanlarCinsel işlev bozukluğu-fizyolojikÜriner inkontinans
Özgül Yiğit
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farede lipopolisakkarit ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde alfa-7 nikotinik reseptör agonisti PNU-282987'nin, mezenter-portal perfüzyon ve organ hasarına etkileri

Sepsis enfeksiyona karşı düzensiz konak yanıtının neden olduğu yaşamı tehdit eden organ disfonksiyonudur. Dünya genelinde yoğun bakım ünitelerine en sık başvuru nedenleri arasındadır. Sepsis sistemik inflamasyon, hipoperfüzyon, karaciğer ve dalakta olmak üzere yaygın organ hasarı ile karakterizedir. Vasküler sistemin tonusu ve fizyolojik işlevi, sepsis ilişkili yanıt düzensizliği sebebiyle heterojen şekilde hasarlanır. Hipoperfüzyon sonucunda organ hasarı ve disfonksiyonu gözlenir. Kolinerjik antiinflamatuvar yolak, vagus sinir stimülasyonu ve alfa-7 nikotinik asetilkolin reseptörü (α7nAChR) aracılığıyla inflamatuvar yanıtları azaltır. Bu çalışmada, farede LPS (O111:B4) ile oluşturulan deneysel sepsis modelinde α7nAChR agonisti PNU-282987'nin mezenter arter ve portal ven kan akım hızı ile karaciğer ve dalak hasarına etkisi incelendi. PNU-282987 (i.p.) aynı dozda, LPS (i.p.) enjeksiyonundan 1 saat önce (LPS+PNU-pre) ve 1 saat sonra (LPS+PNU-post) farklı gruplara uygulanarak tedavideki etkileri karşılaştırıldı. LPS enjeksiyonundan 4 saat sonra anestezi altında kan akım hızı ölçümleri yapıldı. Histopatolojik değerlendirme ve ELISA analizleri için karaciğer ve dalak doku örnekleri toplandı. Oksidatif ve inflamatuvar yanıtlar için TNF-α, IL-1β, TAS ve TOS düzeyleri ölçüldü. Mezenter arter kan akım hızı LPS uygulanan hayvanlarda, salin grubuna göre anlamlı olarak azaldı. LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında ise LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Portal ven kan akım hızı LPS+PNU-post grubunda LPS ve LPS+PNU-pre gruplarına göre anlamlı olarak arttı. Karaciğer ve dalak örnekleri histopatolojik olarak incelendiğinde, LPS gruplarında oluşan doku hasarının LPS+PNU-post grubunda LPS+PNU-pre grubuna göre daha fazla azaldığı gözlendi. TNF-α ve IL-1β düzeylerinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Karaciğer TAS düzeyi LPS+PNU-pre ve LPS+PNU-post gruplarında LPS grubuna göre anlamlı olarak arttı. Dalak TOS düzeyi LPS grubunda salin grubuna göre anlamlı olarak artarken, LPS+PNU-pre grubunda LPS grubuna göre anlamlı olarak azaldı. Sonuçlarımız α7nAChR agonisti PNU-282987'nin deneysel sepsis modeli oluşturulmuş farelerde, azalmış kan akım hızını artırdığını, karaciğer ve dalak dokusundaki hasarı düzeltici yönde etkili olduğunu göstermektedir.

FarelerLipopolisakkaritlerPerfüzyon+4
Mukaddes İspirli Altınışık
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fizyolojik tabanlı farmakokinetik modelleme tekniği kullanılarak özel popülasyonlara doz ekstrapolasyonu

Fizyolojik tabanlı farmakokinetik(FTFK) modelleme, son dönemde ortaya çıkan 2 kavram olan model bilgilendirilmiş ilaç geliştirme ve model bilgilendirilmiş hassas dozlama kapsamında uygulaması giderek artan yeni nesil modelleme yöntemidir. FTFK modellemenin mekanistik doğası ve çok fazla içsel parametre işlemesi, empirik modelleme yöntemleri olan klasik farmakokinetik modelleme yöntemlerine göre en önemli avantajıdır. FTFK modelleme özellikle değişen fizyolojik ve anatomik ortamdaki farmakokinetik değişiklikleri ölçebilmektedir. FTFK modellemenin bu yeteneği sayesinde özellikle yetişkin sağlıklı(normal) popülasyondan özel popülasyonlara doz ekstrapolasyonu yapılabilmektedir. Böylelikle özel popülasyonların değişen farmakokinetik özellikleri ile ilgili ön veri oluşturulabilmektedir. Bu avantajlarından dolayı çalışmamızda FTFK modelleme kullanarak özel popülasyonda farmakokinetik profili belirlenip, doz ekstrapolasyonu yapılmıştır. İtrakonazol 3 metaboliti ile birlikte kendi metabolizma enzimini inhibe etmektedir. Bu oto-inhibisyon çoklu dozlarda ilaç akümülasyonuna ve yarılanma ömrünün uzamasına sebep olmaktadır. Böylece itrakonazol kompleks ve non-linear bir farmakokinetik profili sergiler. Ayrıca itrakonazol logP değeri 5'ten büyük bir kimyasal moleküldür. Bu durum yoğun lipofiliklik göstergesidir. Yoğun lipofilik ilaçlar, obez popülasyonlarda normal-kilolu popülasyonlardan daha fazla yağ dokusuna dağılarak hem yarılanma ömrünün beklenenden de daha fazla uzamasına hem de normal-kilolu popülasyona göre düşük plasma itrakonazol konsantrasyon profili sergilemesine sebep olur. Bu farmakokinetik özellikler obez popülasyonda etkin tedavi konsantrasyonlarına ulaşma süresinin gecikmesine sebep olmaktadır. Bu senaryoda itrakonazol için obez popülasyonda etkin tedaviye ulaşacak alternatif doz rejimi belirlenmesi (özellikle yükleme dozu) önem arz etmektedir. Çalışmamızda hem obez popülasyon hem de normal-kilolu popülasyon için etkin tedavi değerlerine erken dönemde ulaşacak alternatif doz rejimleri belirlendi. Alternatif doz rejimi uygulandığında obez popülasyonda itrakonazol 5. günde hedef tedavi çukur konsantrasyonuna ulaşmışken, etiket tedavisi uygulandığında 21 gün boyunca hedef tedavi çukur konsantrasyonuna ulaşılamamıştır. İtrakonazol etiketinde tedavi ve profilaksi için ayrı dozlama rejimleri bulunmamaktadır. Ancak 2018 yayınlanan meta-analiz İtrakonazol profilaksisi için 0,25 mg/L, tedavi için 0,5 mg/L hedef çukur konsantrasyonu tavsiye etmektedir. Özellikle oto-inhibisyon sebebiyle itrakonazol dozu artıkça hızlı bir şekilde toksik konsantrasyona çıkılma potansiyeli vardır. Itrakonazol çukur konsantrasyonu düşük tutulması toksik konsantrasyonlara çıkılmasına karşı bir önlem oluşturur. Çalışmamızda ayrıca alternatif profilaksi rejimleri belirlenmiştir. Böylece toksisite oranı alternatif tedavi rejimi simülasyonuna göre obez popülasyonda ortalama %13,4 azalabilirken, normal-kilolu popülasyonda toksisite oranı ortalama %15,2 azalabilir.

Burhaneddin Oktan
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ankara ilindeki inek sütlerinde glukokortikoid ilaçların kalıntılarının araştırılması

Glukokortikoidler, adrenal korteks tarafından üretilen, metabolizmayı etkileyen ve bağışıklık baskılayıcı ve antiinflamatuvar özelliklere sahip bir steroid hormon sınıfıdır. Sentetik glukokortikoidler, çiftlik hayvanlarında iltihaplı hastalıkları, kas-iskelet sistemi bozukluklarını ve çiftlik hayvanlarında yaygın olarak görülen diğer hastalıkları tedavi etmek, ayrıca yem alımını iyileştirmek ve çiftlik hayvanlarında büyümeyi desteklemek için yaygın olarak kullanılmaktadır. Süt endüstrisinde glukokortikoid veteriner ilaçlarının kötüye kullanımı süt güvenliğini tehdit edebilmekte ve dolayısıyla insan sağlığını etkileyebilmektedir. Glukokortikodilere uzun süreli maruziyet sonucu insanlarda, osteoporoz, miyopati, büyüme baskılanması, hiperglisemi, hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, saç dökülmesi, cilt atrofisi, katarakt, nöropsikiyatrik semptomlar gelişebilmektedir. Deksametazon, betametazon, prednizolon ve metilprednizolon, çiftlik hayvanlarında terapötik amaçlı kullanımına izin verilen glukokortikoidlerdir. Bu bileşikler için insan tüketimine sunulan sütte maksimum rezidü limitleri (MRL) Avrupa Birliği komisyon düzenlemeleri ile uyumlu olarak Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından belirlenmiştir. Sütte belirlenen MRL'ler betametazon ve deksametazon için 0,3 µg/kg, prednizolon için 6 µg/kg ve metilprednizolon için 2 µg/kg'dır. Bu çalışmada, Ankara ilinde ticari ve çiğ sütlerde glukokortikoid kalıntısı durumunu araştırmak için UHT süt (n=200), pastörize süt (n=200) ve çiğ süt (n=200) örnekleri dâhil olmak üzere 600 örnek toplanmıştır. Süt örnekleri 4 dk metot süresine sahip yüksek performanslı sıvı kromatografisi analiziyle birleştirilmiş bir tarama yöntemi kullanılarak MRL'e sahip glukokortikoidlerin herhangi birinin varlığı açısından analiz edilmiştir. Glukokortikoid kalıntısı tespit edilen örneklerin doğrulama analizleri sıvı kromatografi sıralı kütle spektrometrisi ile gerçekleştirilmiştir. Glukokortikoidlerin tespiti için uygulanan üç farklı ekstraksiyon yönteminden geri kazanımı en yüksek olan katı faz ekstraksiyon, çalışmanın ekstraksiyon yöntemi olarak seçilmiş ve 2021/808 EC rehberine göre valide edilmiştir. Tarama ve doğrulama metotları ≥0,996 doğrusallık, %94,2–101,7 aralığında geri kazanımlar ve %13,9≥ CV olarak ifade edilen kesinlik göstermiştir. Çalışma için UHT ve pastörize süt örnekleri yerel marketlerden ve çiğ süt örnekleri süt üretimi yapan çiftliklerden toplanmıştır. Analiz edilen örneklerden UHT ve pastörize süt örneklerinde ilgili bileşiklerin kalıntılarına rastlanmazken, bir adet çiğ süt örneğinde belirlenen MRL'in altında 4,18 ug/kg konsantrasyonda prednizolon tespit edilmiştir.

Pastörize sütÇiğ sütİlaç kalıntısı+1
Gülay Dudaklı
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vagal sinir uyarımı ve yüksek fruktoz tüketiminin sıçan alzheimer hastalığı modelinde nöropsikiyatrik semptomlar üzerine etkileri

Nöropsikiyatrik semptomlar (NPS), Alzheimer hastalığı (AH) tanısı alan hastaların neredeyse tamamında görülmesine rağmen etkili bir tedavileri yoktur. Son yıllarda epilepsi, depresyon ve migren tedavisinde kullanılan vagal sinir uyarısı (VSU), NPS'lerin tedavisinde bir alternatif olabilir. Fruktoz tüketiminin, AH etyolojisinde rolü olduğu gösterilmesine rağmen NPS'ler üzerine etkileri bilinmemektedir. Bu çalışmada, VSU ve YFMŞ tüketiminin AH modeli sıçanlarda görülen NPS'ler üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Alzheimer hastalığı modeli lateral ventriküllere β-amiloid enjeksiyonu ile yapılmıştır. AH modelinde, sıçanlar nöropsikiyatrik semptomlara benzer şekilde depresyon benzeri davranış, agresif davranışta azalma ve bellek bozuklukları göstermişlerdir. AH modeli sıçanlar 3 hafta yüksek fruktozlu mısır şurubu (YFMŞ-42) ile beslendikten sonra AH modeli sıçanlara göre agresyonda artış ve depresyon benzeri davranışlarda azalma göstermişlerdir. 14 gün boyunca vagal sinir uyarımı (VSU) uygulanması sıçanlarda, kilo alımını azaltıcı, antidepresan, anksiyolitik, agresif davranışı azaltıcı, lokomotor aktiviteyi ve bellek performansını artırıcı etkiler göstermiştir. Hipokampüste, VSU sonrasında kontrol grubunda NMDAR2B düzeyi %31 azalırken NMDAR2A düzeyi %91 artmıştır. VSU ile lokomotor aktivite artışı, NMDAR2B azalması ile ilişkili bulunmuştur. VSU'nun davranışsal etkilerinin tamamı Alzheimer hastalığı modeli sıçanlarda da görülmesine rağmen, NMDAR2A düzeyleri VSU uygulaması sonrasında artmamıştır. Bu sonuçlara göre VSU, Alzheimer hastalığı modeli uygulanan sıçanlarda NMDAR2A düzeyinden bağımsız bir mekanizma ile bu davranışsal etkileri göstermektedir. Bu tez, Alzheimer hastalığı modelinde görülen nöropsikiyatrik semptomların YFMŞ tüketimi ile arttığını ve tedavide kognitif fonksiyonların da düzelmesine katkı sağlayan VSU'nun etkili olduğunu göstermiştir.

Alzheimer hastalığıBelirti ve semptomlarFruktoz+5
Metin Yeşiltepe
Hacettepe University
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Melatoninin lipopolisakkarit ile indüklenmiş deneysel sepsis modelinde sıçan kardiyak fonksiyonu üzerine etkisi

Bu çalışmada antioksidan etkileri ile öne çıkan ve pleitropik bir endojen olan melatoninin sepsiste gelişen kardiyak disfonksiyona ve bir takım sepsis biyobelirteçlerine olan etkisi ve antioksidan kapasiteye katkısı incelenmiştir. Kalp fonksiyonunu değerlendirmek için Langendorff izole kalp perfüzyonu ve izole organ banyosu deney düzenekleri; biyokimyasal analizler için ELISA yöntemi kullanılmıştır. Langendorff deney düzeneğinde septik koşulların; kalbin kasılma ve gevşeme kapasitesini gösteren sol ventrikül basınç zaman eğrisinin zamana göre türevinin maksimum değerini azaltığı minimum değerini ise mutlak değerde azaltığı gösterilmiştir. Sol ventrikülün geliştirdiği basınç ve koroner akım hızı septik hayvanlarda anlamlı derecede düşmüştür. Septik hayvanlara melatonin uygulandığında bu negatif etkilerde düzelme görülmemiştir. Ancak aynı parametrelerin bazale göre değişimlerin gösterildiği grafiklerde, melatonin uygulanmış septik hayvanlarda, septik hayvanlara göre anlamlı derecede daha az oranda değişim ölçülmüştür. LPS verilmiş hayvanların kalplerinden izole edilen atriyumun isoproterenole verdiği yanıt sağlıklı dokuya göre anlamlı derecede artmıştır. İzole organ banyosundaki diğer parametrelerde anlamlı fark görülmedi. ELISA ile kalp, dalak, karaciğer ve serumdaki belirteçler tespit edildi. Septisteki majör biyobelirteçler olan IL1-β, IL-6 ve TNF-α seviyelerinde, melatonin verilmiş septik hayvan doku örneklerinde septik hayvanlara göre anlamlı derecede düşüş kaydedildi. Kardiyak disfonksiyon ile ilişkilendirilen ve sepsiste de artış gösteren IL-17 seviyesinin melatonin uygulanmış septik hayvanlarda azaldı. Melatonin sepsis ile azalan antioksidan kapasiteyi artırdı ve artan oksidan yükü ise azalttı.

KalpKalp fonksiyon testleriLipopolisakkaritler+4
Berna Kösekaya
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preeklampside ve gestasyonel hipertansiyonda CYP4f2, 4F3, 4A11, 2J2, 2C9, 2C19 ve solubl epoksit hidrolaz enzimlerinin genetik polimorfizmlerinin etkileri

Preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon (GH) annede ve bebekte morbidite ve mortaliteye neden olan hastalıklardır. Her iki hastalığın da patofizyolojisi henüz açık olarak ortaya konamamıştır. Preeklampsi ve GH yönünden yüksek riskli hastaların erken saptanması ve yakın takibi önemlidir. Preeklampsi ve GH risk faktörleri arasında genetik faktörler önemli yer tutar. Bu hastalıklarda rol oynayan genetik polimorfizmlerin saptanması, patofizyolojinin aydınlatılmasına yardımcı olabileceği gibi erken tanı ve tedavi için yol gösterici olabilir. 20-hidroksieikosatetraenoik asit (20-HETE), trofoblast göçünün inhibisyonundan, endotel disfonksiyonu ve hipertansiyondan sorumlu olduğu düşünülen bir vazokonstriktör endojen maddedir. CYP4F2, CYP4F3 ve CYP4A11 enzimleri araşidonik asiti 20-HETE'ye metabolize eder. Epoksieikosatrienoik asitler (EET) vazodilatör ve antiinflamatuvar etkileri olan mediyatörlerdir. EET'nin oluşumundan CYP2J2, CYP2C9 ve CYP2C19 enzimleri sorumludur. EET, solubl epoksit hidrolaz enzimi ile daha az aktif olan metaboliti dihidroksieikosatrienoik asite (DHET) metabolize olur. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyonda CYP4F2*3, CYP2J2*7, sEH rs751141, CYP2C19*2 ve *17, CYP2C9*2, *3, CYP4F3 rs3794987, CYP4A11 rs9333025 genetik polimorfizmlerinin etkilerinin incelenmesidir. Kontrol grubuna 155 sağlıklı gebe, çalışma grubuna 58 preeklampsi ve 110 gestasyonel hipertansiyon hastası dahil edildi. Genetik analizler polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon (RFLP) analizi yöntemi kullanılarak yapıldı. 20-HETE ve DHET düzeyleri sıvı kromatografi-kütle spektrometresi (LC-MS) kullanılarak ölçüldü. Kontrol, preeklampsi ve GH grupları arasında CYP2J2*7, CYP2C19*2 ve *17, CYP4F3 rs3794987 genetik polimorfizmlerinin alel sıklıklarının dağılımda anlamlı farklılık saptandı. DHET plazma düzeyleri, preeklampsi ve GH gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Bu gruplarda 20-HETE düzeyleri arasında farklılık saptanmadı. Sonuçlarımız, CYP2J2*7, CYP2C19*2 ve *17, CYP4F3 rs3794987 polimorfizmlerinin preeklampsi ve gestasyonel hipertansiyon hastalarının tanısı tedavi ve izleminde yararlı biyobelirteçler olabileceğini düşündürmektedir.

EnzimlerEpoksit hidrolazFarmakogenetik+6
Mert Can Ongun
Hacettepe University
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sigara bağımlılığında nikotinik kolinerjik reseptörler ve CYP2A6, CYP2B6, ilaç taşıyıcı proteini MDR1, nöronal nitrik oksit sentaz genetik polimorfizmlerinin etkileri

Sigara ve tütün kullanımı sağlık sorunlarına yol açar. Buna rağmen sigara kullanımı yaygındır. Bunun nedeni sigarada bulunan nikotinin bağımlılığa yol açmasıdır. Sigara bağımlılığının tedavisinde nikotin, bupropion ve vareniklin kullanılmaktadır. İlaçlı tedaviler sigara bırakma oranlarını ilaçsız girişimlere göre arttırmakla birlikte halen başarı oranları düşüktür. Sigara bıraktırma tedavilerinin başarısını arttırmak için farmakogenomik optimizasyon gerekebilir. Nikotin, beyinde nikotinik kolinerjik reseptörleri etkiler ve CYP2A6 enzimince önce kotinine, ardından trans-3′-hidroksikotinine çevrilerek metabolize edilir. CYP2B6 enzimi de nikotin metabolizmasına katkıda bulunur. İlaç taşıyıcı proteini MDR1 kan-beyin bariyerinde yaygın bulunan bir dışa-atım pompasıdır. Nöronal nitrik oksit sentaz sinir dokusunda nitrik oksit sentezinden sorumludur. Bu çalışmadaki amaç; CHRNA3 rs578776, CHRNA4 rs1044396-rs1044397, CHRNA5 rs16969968, CYP2A6*1A, *1B, *4, *9, CYP2B6 rs2279343, MDR1 rs1128503- rs2032582-rs1045642, nNOS ekzon 18-ekzon 29 polimorfizmlerinin Türk toplumunda sigara bağımlılığını ve sigara bırakma tedavilerinin başarı oranlarını nasıl etkilediğinin araştırılmasıdır. Sigara içen ve bu amaçla ilaç kullanan 130 birey ve sigara kullanmayan 130 birey çalışmaya dahil edildi. Nikotin bağımlılık düzeyleri Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi ile saptandı. Sigara kullanan 130 bireyden 70'si ağır nikotin bağımlısı, 60'sı orta ve hafif nikotin bağımlısı idi. Sigarayı bıraktırmak amacıyla 40 bireye nikotin replasman tedavisi, 47 bireye bupropion, 15 bireye bupropion+nikotin replasman tedavisi, 28 bireye vareniklin tedavisi başlandı. Tedaviden 12 hafta sonra bireyler telefon ile aranarak sigarayı bırakıp bırakamadıkları soruldu. Genetik analizler polimeraz zincir reaksiyonu ve restriksiyon analizi yöntemleri kullanılarak yapıldı. Nikotin metabolit oranı yüksek performanslı sıvı kromatografi kullanılarak ölçüldü. CHRNA4 rs1044396 AA genotipi (p=0,02), CHRNA5 rs16969968 A aleli (p=0,003), MDR1 rs1128503 T aleli (p=0,01) ve MDR1 rs2032582 T/A aleli (p=0,018), MDR1 TT-TT-TT haplotipi (p= 0,047) nikotin bağımlılığının orta ve hafif olması ile ilişkili bulundu. CHRNA3 rs578776 T aleli bupropion+NRT tedavisinde bırakma oranının azalması ile ilişkiliydi (p=0,033). nNOS ekzon 29 TT genotipi bupropion tedavisinde sigara bırakma oranının yüksek olması ile ilişkili bulundu (p=0,034). Bu bulgular CHRNA3 rs578776, CHRNA4 rs1044396, CHRNA5 rs16969968, MDR1 rs1128503, MDR1 rs2032582, nNOS ekzon 29 polimorfizmlerinin sigara bağımlılığı tedavisinin farmakogenomik optimizasyonunda yeni biyobelirteçler olarak katkı sağlayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Sigara, nikotin, bupropion, vareniklin, polimorfizm

BağımlılıkBupropionFarmakogenetik+6
Ahmet Müderrisoğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçan arka bacak damar yatağından siyatik sinir uyarımı ile salıverilen nöropeptid düzeylerinin ölçümü

İskelet kaslarının kasılması sonucu oluşan hiperemi, normal memelilerin dokularında görülen en büyük perfüzyon artışlarından birini temsil eder. Egzersiz sonrası meydana gelen hiperemi ve vazodilatasyon, egzersiz sonrası hipotansiyon (PEH) olarak adlandırılan fenomenin bir parçasıdır. Bu fenomenin altında yatan mekanizmalar tam olarak bilinmemekle beraber sempatik ve aferent sinir aktivitesindeki değişiklikler, barorefleks mekanizması, histamin, prostaglandinler, nitrik oksit, endojen opioid ve termoregülayon PEH'in oluşmasında etkili olabilecek olası mekanizmalardır. Ayrıca periferik sinirlerin de katkısı ileri sürülmüştür. Nitekim siyatik sinirin doğrudan elektriksel uyarılması, kan basıncında düşmeye neden olmuştur. Perivasküler lokalizasyonları gösterilen vazodilatör nöropeptidlerden CGRP, SP ve NKA'nın bu fenomende rolü önerilmiştir. Egzersiz sırasında meydana gelen birtakım değişikliklerin (ısı, pH değişikliği, CO2, stres vs.) de PEH'e neden olması olası görünmektedir. Bu tezde izole-perfüze sıçan arka bacak damar yatağında arka bacak kaslarını inerve eden motor sinirin elektriksel olarak uyarılması sonucunda gözlenen perfüzyon basıncındaki düşmenin doğasını "izole deneysel egzersiz" modeli uygulayarak araştırdık. Bu amaçla arka bacak damar yatağı bir bütün halinde izole edilip sıcaklığı 37°C'de sabit tutulan bir organ yatağında, %95 O2 + %5 CO2 ile sürekli gazlandırılan Krebs solüsyonuyla (5 mL/dk. perfüzyon hızında) perfüze edildi. Damar yatağı perfüzyon basıncı bir α-agonisti fenilefrin (2x10-5 M) ile artırıldı. Müteakiben damar endotelyal bütünlük asetilkolin (0.1 g) ile test edildi. Daha sonra motor sinir uyarılarak vazodilatör yanıtlar elde edildi. Ardından damar yatağından dökülen perfüzatlarda bahsi geçen nöropeptidlerin düzeyleri ELİSA kitleri ile ölçüldü. Bu işlem, aynı zamanda nöropeptid depletörü olduğu bildirilen kapsaisin varlığında da yapıldı ve bu şekilde sekonder veriler elde edildi. Motor sinir uyarılmasıyla küçük fakat tutarlı vazodilatör (%14) yanıtlar elde ettik. Gelişen cevabın frekans bağlı olmadığı görüldü. Arka bacak kaslarının direkt uyarılmasıyla de benzer şekilde vazodilatör cevaplar gözlemlendi (%17). Venöz efflüentten nöropeptid düzeylerinin ölçüldüğü deneylerde ilginç olarak sinir veya kas uyarımından sonra herhangi bir NKA düzeyleri elde edilemedi. Diğer taraftan SP ve CGRP düzeyleri teknik olarak ölçülemedi. Buna karşılık motor sinirlerin ve kasın uyarılmasından sonra venöz çıkıştan laktik asit düzeylerinde bir artış görüldü. İlginç olarak, bacak kaslarının doğrudan uyarılmasıyla elde edilen laktik asit düzeyleri daha yüksek bulundu.

BacakEgzersizHipotansiyon+5
M. Ismaıl Bazzaz
Mersin University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

3t3-l1 preadipositlerinin diferansiyasyon, proliferasyon, viabilite ve migrasyonu üzerinde apigenin'in etkisi: WNT yolağının olası katkısı

Obezitenin oluşumunda adiposit hipertrofisi ve preadipositlerin adipositlere diferansiye olması rol almaktadır. Maydanoz, kereviz, turunçgiller gibi meyve, sebze ve bitkilerde bulunan apigeninin, adiposit diferansiyasyonunu baskılayarak obeziteyi önleyebileceği bildirilmiştir. Ancak altında yatan mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır. Ayrıca, apigeninin preadipositlerin proliferasyonu ve migrasyonu üzerinde etkisini gösteren çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda apigeninin 3T3-L1 preadipositlerinde hücre proliferasyonu, diferansiyasyonu ve migrasyonu üzerine etkilerini incelemeyi ve oluşacak etkiye Wnt sinyal yolağının aracılık edip etmediğini araştırmayı amaçladık. Wnt inhibitörü olarak niklozamid kullanıldı. Hücre viabilite ve proliferasyonu MTT analizi ile, diferansiyasyon Oil Red O boyama ile değerlendirildi. Apigenin (2,5, 5 ve 10 μM) ve niklozamidin (0,25 μM) hücre canlılığı üzerinde anlamlı bir etkisi olmadı. Proliferasyon, diferansiyasyon ve migrasyon deneylerinde belirli zaman aralıklarında (diferansiyasyon deneylerinde diferansiyasyon protokolünün 0-4, 4-8 ve 0-8'nci; proliferasyon deneylerinde ise 0-2, 2-4 ve 0-4'ncü günleri boyunca; viabilite ve migrasyon deneylerinde 24, 48 ve 72 saat boyunca) niklozamid varlığında veya yokluğunda apigenin uygulandı. Apigenin 10 μM konsantrasyonda diferansiyasyonun tüm zaman noktalarında diferansiyasyonu anlamlı olarak baskıladı. Niklozamid ön uygulaması bu etkiyi ortadan kaldırdı. Proliferasyon sürecinin 0-2. ve 0-4'ncü günlerinde 10 μM apigenin uygulanması hücre proliferasyonunu anlamlı olarak azalttı. Niklozamid ön uygulaması bu etkiyi ortadan kaldırdı. Migrasyon deney serilerinde 24 saat boyunca apigenin ve/veya niklozamid uygulandığında migrasyonda anlamlı bir fark gözlenmedi. Apigenin 48 saat boyunca uygulandığında 2,5 ve 5 μM konsantrasyonda migrasyonda anlamlı bir artış gözlendi, ancak 10 μM apigenin uygulanması anlamlı bir etki göstermedi. Niklozamid ön uygulaması apigeninin 2,5 ve 5 μM konsantrasyonda oluşturduğu hücre migrasyonunu artırıcı etkisini ortadan kaldırdı. Apigenin 72 saat boyunca uygulandığında yalnızca 5 μM konsantrasyonda migrasyonda anlamlı bir artışa neden oldu. Bu etki niklozamid tarafından ortadan kaldırıldı. Bu bulgulara göre, apigeninin, 3T3-L1 preadiposit hücrelerinin canlılığını etkilemeden diferansiyasyonu ve proliferasyonunu baskıladığı; hücre migrasyonunu arttırdığı ve bu etkilere Wnt sinyal yolağı aktivasyonunun aracılık ediyor olabileceği düşünüldü. Bununla birlikte, bu varsayımların doğrulanması için daha detaylı çalışmalar gerekmektedir.

ApigeninMigrasyonNiklozamid+2
Tuğçe Coşkunca
Mersin University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Streptozotosin ile indüklenen diyabetik sıçanlarda safranalin antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri

Diabetes Mellitus en yaygın görülen metabolik hastalıklardan biridir. Diyabet tedavisinde oral hipoglisemik ilaçlar kullanılmakta; ancak bu ilaçların radikal bir tedavi sağlamaması ve advers etkileri nedeniyle yeni ajanlar halen araştırılmaktadır. Bitkisel kaynaklar, yeni antidiyabetik ajan keşfi için önemli bir araştırma konusudur. Safran bitkisi tedavi ve aromatik amaçlarla geleneksel tıpta sıklıkla kullanılmaktadır. Safran ekstresinin antidiyabetik etkileri in vivo ve in vitro metodlarla gösterilmiştir. Ancak safranın aktif bileşenlerinden olan safranalin antidiyabetik etki potansiyeline ilişkin literatürde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında safranalin antidiyabetik ve diyabetin sebep olduğu endotel hasara karşı potansiyel koruyucu etkinliği araştırılmıştır. Çalışmada 40 adet 4 aylık Wistar albino cinsi erkek sıçan; sağlıklı kontrol (SK), diyabet kontrol (DM), diyabet + safranal (0,5 mg/kg /gün), diyabet + safranal (0,75 mg/kg/gün), diyabet + safranal (1 mg/kg/gün) olarak beş gruba ayrılmıştır. SK grubu hariç 4 gruba STZ (50 mg/kg) i.p. yolla uygulanarak diyabet modeli oluşturulmuş ve sekiz hafta boyunca tedavi gruplarına safranal 0,5; 0,75 ve 1 mg/kg (i.p.) dozunda uygulanmıştır. İki haftada bir sıçanların kan glikoz düzeyi ve ağırlık ölçümleri yapılmıştır. Sekiz haftanın sonunda sakrifiye edilen sıçanların kan örneklerinde HbA1c ve insülin düzeyleri ölçülmüş, aort ve pankreas dokuları çıkarılmıştır. Pankreas dokularında immünohistokimyasal inceleme yapılmış, torasik aort dokularından alınan örneklerin bir bölümünde qRT-PCR ile VCAM-1 ve eNOS gen ekspresyonu düzeyleri, diğer bölümünde ise izole organ banyosunda gevşeme yanıtları incelenmiştir. STZ ile T1DM oluşturulan sıçanların, 3 farklı dozda safranal ile tedavisi sıçanların ağırlıklarını etkilememiş; kan glikoz ve HbA1c düzeylerini azaltmış, insülin düzeylerini ise arttırmıştır. Ayrıca safranal tedavisinin pankreas dokularında insülin antikoruyla boyanma şiddeti ve yaygınlığını arttırdığı bulunmuştur. qRT-PCR çalışmalarında safranal ile tedavi edilen sıçanların aortasında VCAM-1 protein ekspresyonunda azalma ve eNOS ekspresyonunda artış olduğu saptanmıştır. eNOS ekspresyonundaki artışa paralel olarak safranal tedavi grubu aort dokularında T1DM'li sıçan aortlarına göre asetilkolin daha fazla gevşeme oluşturmuştur. Sonuç olarak STZ ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda safranalin antidiyabetik etkileri ve diyabetin neden olduğu endotel disfonksiyona karşı koruyucu potansiyeli olabileceği gösterilmiştir.

Diabetes mellitusEndotel disfonksiyonuHayvan deneyleri+4
Ayten Demirci
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanlarda silibinin'in antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri

Diabetes mellitus (DM), insülin sekresyonunda ve/veya etkisinde görülen azalma sonucu ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. DM tedavisindeki ilerlemelere rağmen, terapötik hedeflere ulaşmak her zaman mümkün olmamaktadır. Bu durum hastaların DM tedavisine ek olarak "tamamlayıcı" tıbbi alternatiflere yönelmesine yol açmaktadır. Bitkisel tıbbi ürünleri içeren takviye gıdalar sağlıklı ve DM'li bireyler tarafından yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bu çalışmada sağlıklı ve streptozotosin (STZ) ile deneysel tip I diyabet (T1DM) oluşturulan sıçanlarda Silybum marianum bitkisinin aktif bileşenlerden olan silibinin'in antidiyabetik ve endotel disfonksiyonu üzerine etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 48 adet 350-440 g ağırlığında Wistar albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar sağlıklı kontrol (SK), diyabet kontrol (DMK), SLB30 (silibinin 30 mg/kg), SLB60 (silibinin 60 mg/kg), DM+SLB30 (diyabet + silibinin 30 mg/kg), DM+SLB60 (diyabet + silibinin 60 mg/kg) olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Deneysel T1DM modeli oluşturmak için DMK, DM+SLB30, DM+SLB60 gruplarına tek doz 50 mg/kg STZ uygulanmı ve STZ uygulamasından 72 saat sonra diyabet modeli doğrulanmıştır. SLB30, SLB60, DM+SLB30, DM+SLB60 grubu sıçanlara 8 hafta boyunca silibinin uygulaması 30 mg/kg ve 60 mg/kg olmak üzere iki farklı dozda gerçekleştirilmiştir. İki haftada bir kan glikoz düzeyi ve canlı ağırlık ölçümleri yapılmıştır. Sıçanlardan 8. haftanın sonunda anestezi altında aort, pankreas dokuları ve kan örnekleri alınmıştır. Torasik aort dokularında qRT-PCR ile VCAM-1 ve eNOS gen ekspresyon ölçümlerinin yanı sıra in vitro izole organ banyosunda asetilkoline bağlı gevşeme yanıtları incelenmiştir. Pankreas dokuları sıçan insülin antikoru kullanarak immunohistokimyasal olarak incelenmiştir. Alınan kan örneklerinden HbA1c ve insülin düzeyi ölçümü yapılmıştır. Silibinin tedavisi STZ ile T1DM oluşturulan sıçanlarda gelişen hiperglisemiyi ve HbA1c düzeylerini azaltmış, kandaki insülin seviyelerini ise artırmıştır. Bunun yanında, silibinin tedavisi alan T1DM'li sıçanların DMK'ya göre pankreas dokularında insülin antikoruyla boyanma şiddeti ve yaygınlığı artmıştır. Ayrıca silibinin eNOS ekspresyonunu arttırmış ve VCAM-1 ekspresyonunu azaltmıştır. eNOS ekspresyonundaki artışla paralel olarak asetilkolin, T1DM'li silibinin tedavi gruplarının aort dokularında DMK'ya göre daha fazla gevşeme oluşturmuştur. Çalışmada yüksek dozda silibinin tedavisi alan sağlıklı sıçanların eNOS ekspresyonlarında artış görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmadan elde ettiğimiz bulgular silibinin tedavisinin T1DM'de gelişen hiperglisemi, hipoinsülinemi, ağırlık kaybı ve pankreas hasarını iyileştirebileceğini ayrıca eNOS ekspresyonlarını artırarak hem sağlıklı hem T1DM'de endotel disfonksiyon üzerine koruyucu olabileceğini göstermektedir.

Diabetes mellitusEndotel disfonksiyonuHayvan deneyleri+4
Esra Ün Arslan
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Süpüratif akciğer hastalığı nedeniyle takip ve tedavi edilen çocuklarda ilaç uyumu ile yaşam kalitesinin ve uyumsuzluğa yol açan faktörlerin değerlendirilmesi

Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Göğüs Hastalıkları Kliniğinde takipte olan ve kontrol için başvuran süpüratif akciğer hastalığı tanısı almış çocukların, doktorlarının verdiği tedavilere uyum oranları ile yaşam kalitelerinin araştırılması ve tedavi uyumlarını etkileyen ve engelleyen faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanarak 8-12 yaş arası çocuklar, 13-18 yaş arası ergenler ve aileleriyle bir araştırma yapıldı. Toplamda 430 kişi olmak üzere, 215 hasta ve 215 ebeveyniyle görüşüldü. Çalışmanın detayları hastalara ve ebeveynlere anlatılarak gönüllü onam formu imzalatıldı. 8-12 yaş çocuklar ve 13-18 yaş ergenler için geçerlik ve güvenirlik çalışması yapılmış olan genel yaşam kalitesi ölçeği çocuk/ergen değerlendirme formu ve ebeveyn formu dolduruldu. Ayrıca ebeveynler için de yaşam kalitesi anketi ve çocuklarda ilaç uyumu, yaşam kalitesi ve uyumsuzluğa yol açan faktörlerin değerlendirilmesi için hazırlanan form uygulandı. Bu formlar doğrultusunda uygun istatiksel analizler yapılarak sonuçlar değerlendirildi. Ebeveynlerin verdikleri cevaplara göre çocukların %58,6'sı ilaçlarını düzenli kullanmaktadır; 8-12 ve 13-18 yaşındaki çocuklar karşılaştırıldığında, 13-18 yaş grubunda düzenli ilaç kullananların, ilaçları ve dozlarını bilenlerin önemli oranda daha yüksek olduğu bulunmuştur. Hastaların en önemli ilaç kullanmama nedeni ilacın kokusunu ve tadını sevmemesi; diğer iki en sık neden unutma ve sosyal hayatı etkilemesidir. Ebeveynlerin yaklaşık %88'i, çocukların her gün ilaç alması dolayısıyla üzüldüğünü, ayrıca çocukların günlük aktivitelerini ve hayat kalitesini etkilediğini ve yaklaşık %45'i arkadaşlarının ilaç alması konusunda düşüncelerini önemsediğini ifade etmiştir. Çocuk ve ebeveyne göre çocuk yaşam kalite puanları sosyodemografik özelliklere göre karşılaştırıldığında, aile tipinin önemli olduğu, çekirdek ailelerde sağlık kurumu, doktor/hemşireden ilaç ve kullanımları hakkında bilgi almanın daha fazla olduğu ve çocukların yaşam kalitesinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Gelir durumu yüksek olanlarda ilaçlar hakkında yeterli bilgi alanların, ilaçları ve dozlarını bilenlerin oranının ve yaşam kalitesinin anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. 8-12 yaş çocuk ve ebeveyne göre çocuk yaşam kalite puanları ilaç uyumu özelliklerine göre karşılaştırıldığında, bilgi kaynağı doktor/hemşire/sağlık kuruluşu olanlarda çocuk yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. 13-18 yaş için tedavide sorun yaşaması durumunda doktora danışanlarda ve bilgi kaynağı doktor/sağlık kuruluşu olanlarda yaşam kalitesi puanlarının daha yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç olarak, süpüratif akciğer hastalığında ilaç kullanan çocuklar ve ailelerinde yaş, gelir, aile tipi gibi sosyodemografik özellikler ve bilgi kaynakları ilaç uyumu ve yaşam kalitesi üzerinde etki gösterebilmektedir. Ayrıca, sürekli ilaç kullanımı çocukların günlük aktivitelerini ve yaşam kalitesini etkilemektedir.

Akciğer hastalıklarıBronşektaziKistik fibroz+5
Makbule Yaşar
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçanlarda deneysel parkinson hastalık modelinde TNF-alfa inhibitörlerinin rolü

Parkinson Hastalığı, ilk olarak 1817 yılında İngiliz doktor James Parkinson tarafından "An Essay on the Shaking Palsy" adlı makalede tanımlanmıştır. Parkinson hastalığı, bradikinezi, rijidite, tremor ve postural instabilite ile karakterize edilir ve Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biridir. Hastalığın oluşum süreci çeşitli mekanizmalara bağlıdır. Bunlardan en önemlisi nöroinflamasyondur ve hastalığın tüm sürecinde önemli bir rol oynar. Tümör nekroz faktörü (TNF), çeşitli reseptörlere bağlanarak hücre içi sinyallemeyi tetikleyen ve çeşitli biyolojik etkiler uygulayan güçlü bir proinflamatuar sitokin olarak bilinir. Günümüzde Parkinson hastalığı ile tümör nekroz faktörleri arasındaki ilişki tam olarak aydınlatılamamıştır. Yapılan çalışma sayısının kısıtlı olması nedeniyle TNF-alfa ile Parkinson hastalığı arasındaki ilişki tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada, 6-OHDA ile oluşturulan Parkinson hastalığı modelinde lokal olarak TNF-alfa inhibitörleri uygulanmıştır. Parkinson hastalığının cerrahi tedavisi mevcuttur. Bunun yanı sıra, farmakolojik tedavi sadece semptomların tedavisine yöneliktir. Bu çalışma ile nöroinflamasyonun TNF-alfa inhibitörleri ile durdurulabilmesi ve hastalığa karşı nöroprotektif bir tedavi yöntemi bulunmuştur ve ön çalışma niteliği taşımaktadır.

Hayvan deneyleriHidroksidopaminlerParkinson hastalığı+3
Rümeysa Köker
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik antidepresan kullanımının özofagus motilitesi üzerine in vitro etkilerinin araştırılması

Depresyon dünyada en sık gözlenen hastalıklardan biridir ve dünya üzerindeki prevelansı her geçen gün artmaktadır. Depresyonun tedavisinde klinikte en sık kullanılanlar ilaçlar arasında trisiklik antidepresanlar, seçici serotonin geri alım inhibitörleri ve seçici serotonin noradrenalin geri alım inhibitörleri yer almaktadır. Bu ilaçların santral sinir sistemi dışında, gastrointestinal sistem dahil birçok sistemi etkileyebildiği bilinmektedir. Çalışmamızda sıçanlarda kronik imipramin (trisiklik antidepresan), fluoksetin (seçici serotonin geri alım inhibitörü) ve venlafaksin (seçici serotonin noradrenalin geri alım inhibitörü) uygulamasının özofagus motilitesi üzerine in vitro etkilerini değerlendirmek amaçlandı. Çalışmamızda, 4-5 aylık toplam 32 adet erkek Wistar Albino sıçan kullanılmış olup; 8'er adet sıçandan oluşan 4 deney grubu (kontrol, imipramin, fluoksetin, venlafaksin) oluşturuldu. Deney gruplarına 14 gün boyunca ilaç uygulaması yapıldı. 15. gün özofagus ve gastroözofageal sfinkter düz kas segmentleri izole edilerek organ banyosu sisteminde agonist (karbakol, noradrenalin, serotonin ve KCL) aracılı kontraktil yanıtlar değerlendirildi. Çalışmamız sonucunda, sıçanlara kronik fluoksetin, venlafaksin ve imipramin uygulanmasının özofagus segmentlerinde ve gastroözofageal sfinkterde karbakol ve KCl aracılı kasılma yanıtları ile noradrenalin ve serotonin aracılı gevşeme yanıtlarını kontrole göre değiştirdiği görüldü. Farklı düz kas segmentlerinde, farklı agonist konsantrasyonlarında gözlenen kontraktil yanıt değişikliklerinde, düz kas segmentlerindeki yapısal farklılıklarının yanısıra kontraktil yanıtların düzenlenmesinde rol oynayan çeşitli mekanizmaların da rol oynamış olabileceği değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: özofagus, izole organ banyosu, imipramin, fluoksetin, venlafaksin, kontraktilite, düz kas

Nurullah Güçlü
Balıkesir University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

DUSP1 proteininin meme kanseri üzerindeki etkilerinin araştırılması

Mitogen-activated protein kinase (MAPK) ailesi hedef proteinlerinin serin ve treonin aminoasitlerini fosforile eden bir protein kinaz ailesidir. Bu protein kinazlar ERK, JNK, p38 olmak üzere üç temel alt aile şeklinde sınıflandırılabilir. MAPK ailesi hücre büyümesi, hücre proliferasyonu, mitoz, apoptozis gibi birçok hayati hücresel fonksiyonun düzenlenmesinde görev alır. Dual-specificity phosphatase (DUSP) ailesi MAPK'leri defosforile eden protein fosfataz ailesidir. Hedef proteinlerinin hem tirozin hem de serin/treonin rezidülerini defosforile edebilme yeteneklerinden dolayı bu proteinlere Çift Spesifik fosfataz ismi verilmiştir. Dual-specificity phosphatase 1 (DUSP1) MAPK aktivasyonunu düzenleyerek inflamasyon, apoptozis, hücre büyümesi, hücre proliferasyonu gibi birçok hücresel fonksiyonda rol alır. Çalışmamızda üçlü negatif meme kanseri olan MDA-MB-231 hücreleri kullanılmıştır. CRISPR/Cas9 yöntemi ile bu hücrelerde DUSP1 proteini ifadesi azaltılmıştır. Bu hücrelerde proliferasyon ve motilite deneyleri yapılmış, Western Blot yöntemi ile MAPK proteinlerinin ifadelerinde değişmeler değerlendirilmiştir. Proliferasyon deneyleri Incucyte live-cell analysis' sistemi ile yapılmıştır. Elde edilen proliferasyon eğrileri üzerinden hücrelerin ikiye katlanma zamanları ve maksimum hücre sayıları hesaplanmıştır. Hücre motilitesi 'Transwell migration assay' ve yara iyileşmesi deneyleri ile ölçülmüştür. Proliferasyon deneylerinde DUSP1 ifadesinin azalmasının hücrelerin proliferasyonunu azalttığı görülmüştür. Ek olarak DUSP1 inhibitörü olan BCI, MDA-MB231 hücrelerinde antiproliferatif etki göstermiştir. Bu antiproliferatif etki kontrol hücrelerinde daha fazladır. Bu durumun nedeninin, DUSP1-CRISPR hücrelerinde DUSP1 proteininin azalmasından kaynaklandığı ve azalmış DUSP1 ifadesi nedeniyle BCI'nın bu grupta daha az etkin olduğu düşünülmüştür. Ayrıca DUSP1 ifadesinin azalması bu hücrelerde sisplatinin antiproliferatif etkisinin artmasına neden olmuştur. Aynı sisplatin konsantrasyonunda DUSP1-CRISPR hücrelerinin ikiye katlanma zamanları kontrol hücrelerine göre daha fazla artmıştır. Yukarıdaki sonuçlara benzer şekilde DUSP1 inhibitörü olan BCI'nın kontrol hücrelerinde sisplatinin antiproliferatif etkisini DUSP1- CRİSPR grubuna göre daha fazla artırdığı görülmüştür. Bu sonuç da benzer şekilde bize, DUSP1-CRISPR hücrelerinde BCI'nın daha az etkili olmasının DUSP1 proteininin azalmasından kaynaklandığını düşündürmüştür. DUSP1-CRISPR uygulaması sonrasında hücrelerin migrasyon kapasiteleri yara iyileşme deneyi ve Transwell migrasyon deneyi ile değerlendirilmiştir. Bu deneyler sonucunda DUSP1-CRISPR uygulamasının hücrelerin migrasyon kapasitesini azalttığı görülmüştür. Bu sonuç DUSP1 düzeyinin azalmasının MDA-MB231 hücrelerinin hareketliliği ve metastaz yeteneğini azalttığını göstermektedir. p38 ve JNK inhibitörleri ile yapılan deneylerde, p38 inhibitörü SB202190'ın her iki hücre grubunda benzer düzeylerde proliferasyonu artırdığı görülmüştür. Sisplatin etkinliğinde, tedavisinde ve gelişen dirençte, p38 ve JNK'nın aktivitesinin rol aldığı düşünülmektedir. Sisplatin ve p38 inhibitörünün beraber verilmesi DUSP1-CRISPR hücrelerinde kontrol hücrelerine göre daha büyük bir proliferasyon artışına yol açmıştır. Bu durum DUSP1-CRISPR hücrelerinde görülen sisplatinin antiproliferatif etkisindeki artışın nedeninin, artmış p38 proteini aktivasyonundan kaynaklanabileceğini düşündürmüştür. Bu sonuçlar DUSP1 aktivitesindeki azalmanın dolaylı olarak p38 proteini aktivitesini değiştirerek sisplatine olan duyarlılığı ve tedaviye direnci etkileyebileceğini göstermektedir. Western blot sonuçlarına göre DUSP1-CRISPR hücrelerinde p38 ve JNK proteinlerinin fosforile/total protein oranlarında artış saptanmış bu artış ERK proteininde görülmemiştir. DUSP1 proteininin hedef seçiciliği düşünüldüğünde DUSP1 aktivitesindeki değişikliğin p38 ve JNK proteini üzerinden olabileceğini göstermektedir ve bu sonuç literatür ile uyumludur. Sonuç olarak DUSP1 proteini ifadesinin azalması MDA-MB231 kanser hücrelerinde, hücre hareketliliğini, migrasyonu ve proliferasyonunu azaltarak antikanser etkinlik göstermektedir. Ayrıca sonuçlarımız, sisplatine olan duyarlılıkta ve gelişen dirençte p38 aktivitesinin önemli olduğunu düşündürmüş ve DUSP1 inhibisyonu ile p38 aktivitesinin dolaylı olarak artırılmasıyla, sisplatin duyarlılığının ve antikanser etkinliğin arttırılabileceğini düşündürmüştür.

Gen ifadesiGenlerMeme hastalıkları+6
Sefa Metin
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Resveratrol'ün peripubertal sıçan epifiz plağında hidrokortizon ile oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması

Glukokortikoidler güçlü anti-inflamatuar özellikleri sayesinde pek çok inflamatuar hastalığın tedavisinde sıkça kullanılmaktadır. Fizyolojik ve farmakolojik etkilerini diğer steroid maddeler gibi hücre içinde yer alan nükleer reseptörü glukokortikoid reseptörüne (GR) bağlanarak göstermektedir. Bu reseptör insan vücudundaki hücrelerin neredeyse tamamında bulunduğundan terapötik dozlarda bile advers etkiler izlenebilmektedir. Kemik mineralizasyonunda bozulma ve boy uzamasının baskılanması çocukluk döneminde kronik steroid kullanımı ile görülebilen önemli advers etkilerdir. Glukokortikoidler kronik olarak kullanıldığında adrenokortikotropik horman (ACTH), büyüme hormonu (GH), tiroid stimülan hormon (TSH) ve lüteinizan hormonun (LH) hipofiz salınımını baskılamaktadır. Epifizyel kıkırdakta enkondral ossifikasyonu kontrol eden insülin benzeri büyüme faktörü-1'in (IGF-1) sentez ve salınımını azaltarak biyolojik aktivitesini azaltmaktadır. Sonuçta uzun dönem kullanımda osteoporotik değişikliklere ve boy uzamasında inhibisyona yol açmaktadır. Resveratrol ise fitoöstrojenik özelliğe sahip önemli bir antioksidan maddedir. Kardiyovasküler hastalık insidansını azaltıcı etkisiyle gündeme gelmiş ve sonrasında klinik ve preklinik çalışmalarla osteoporoz benzeri kemik patolojilerinde kemik sağlığı üzerine olumlu etkileri bildirilmiştir. Postmenopozal kadınlarda kemik mineral dansitesini arttırabildiği gösterilmiştir. Deneysel hayvan osteoporoz modellerinde osteoblastik kemik formasyonunu arttırıp osteoklastik rezorpsiyonu azaltabildiği, tavşan çalışmalarında epifiz kapanmasını geciktirerek tibia uzunluğunu arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda resveratrol'ün hidrokortizon ile epifiz plağında oluşturulan büyüme inhibisyonu üzerine koruyucu etkilerinin araştırılması için peripubertal dönem Wistar Albino sıçanlar biri kontrol grubunu oluşturmak üzere 6 gruba randomize edildi. Çalışma öncesi standart AP tibia radyografisi çekildikten sonra 10 gün boyunca sırasıyla 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon, 10 mg/kg/gün subkutan hidrokortizon + 50 mg/kg/gün orogastrik gavaj ile resveratrol ve resveratrol tek başına 10-50-100 mg/kg/gün dozlarında uygulanmıştır. Onuncu gün kontrol radyografisi çekildikten sonra sıçanlar sakrifiye edilerek kan örneklenmiş ve tibia kemikleri uygun koşullarda disseke edilerek histopatolojik değerlendirme için saklanmıştır. Toplanan kan örneklerinden kemik biyobelirteçleri sclerostin ve osteopontin "Enzyme-Linked Immuno Sorbent Assay" (ELISA) yöntemiyle ölçülmüştür. Patolojik örneklerde epifiz plağının kıkırdak zonları (resting, proliferatif, hipertrofik ve total zon) histomorfometrik olarak ölçülmüştür. İmmünohistokimyasal boyama yöntemiyle osteojenik zonda apoptoz belirteci kaspaz-3 ve bir transkripsiyon faktörü olan NF-κB p65 semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgulara göre 10 mg/kg/gün dozunda subkutan 10 gün uygulanan hidrokortizon radyografik olarak değerlendirilen tibia uzamasını kontrole göre anlamlı ölçüde azaltmıştır (%23.4 vs %15,1, p<0,001). Resveratrolün gavaj ile 50 mg/kg/gün dozunda 10 mg/kg/gün sc hidrokortizon ile birlikte verildiği grupta ise tibia uzama inhibisyonu ortadan kalkmıştır. Yapılan histomorfometrik ölçümlerde kontrol grubu referans alınarak yapılan karşılaştırmalarda hidrokortizon ve resveratrol 50 mg/kg (RSV50) gruplarında total zon kalınlığı belirgin olarak azalmış olarak belirlendi (554,95±17,14 μm, vs 483,74±14,66 μm, 384,91±20,52 μm, p<0,05, p<0,001). Resveratrol 50 mg/kg ve hidrokortizon 10 mg/kg birlikte uygulandığı grubun total zon ölçümü kontrol grubuna benzerdi. Resveratrol'ün tek başına uygulandığı gruplarda resting zon kontrolden belirgin olarak daha ince olarak belirlendi (p<0,05). Epifiz kıkırdağının distalinde kalan osteojenik zon kaspaz-3 ve NF-κB p65 ifadesi açısından değerlendirilmek üzere immünhistokimyasal olarak boyandı ve semikantitatif olarak değerlendirildi. Hidrokortizon 10 mg/kg ve resveratrol 100 mg/kg uygulanan gruplarda osteojenik alandaki apoptoz oranı kontrol grubundan daha yüksek bulundu. (p<0,05). NF-κB p65 ifadesi ise tüm gruplarda benzer olarak belirlendi. Kemik formasyonu inhibitörü sclerostinin kan düzeyi kontrol grubu ile kıyaslandığında yüksek doz resveratrol grubunda (100 mg/kg/gün) önemli ölçüde azalmış olarak saptandı (1.342 pg/ml (897-1.617), p<0,05)). Kemik mineralizasyon göstergesi olarak kabul edilen osteopontin kan düzeyi ise yüksek doz resveratrol grubunda kontrole kıyasla anlamlı derecede artmış olarak belirlendi (24.491 pg/ml (16.345-72.408), p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda subkutan 10 mg/kg/gün hidrokortizon ile tibia kemik uzamasında ve büyüme plağı total zon kalınlığında izlenen inhibisyon 50 mg/kg/gün oral resveratrol uygulanması ile geri döndürülmüştür. Resveratrolün 10-50-100 mg/kg/gün dozları tek başına radyografik tibia lineer uzamasını etkilemezken 50 mg/kg/gün dozunda büyüme plağı kalınlığında azalma oluşturmuştur. Hidrokortizonun gonadotropin sekresyonu inhibisyonu ve hücresel yaşlanmayı yavaşlatıcı etkisine karşı resveratrolün fitoöstrojenik özelliği ve kondrositlerdeki yaşlanmayı hızlandırıcı etkisinin bu durumu açıklayabileceği düşünülmüştür.

Adrenal korteks hormonlarıBüyümeBüyüme bozuklukları+6
Serkan Kemer
Ankara University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçan miyokardit modelinde Ang-(1-7)' nin kardiyoprotektif etkileri

Gençlerde daha sık görülmekle birlikte her yaştan bireyi etkileyebilen miyokarditin klinik bulgularının değişkenlik göstermesi nedeni ile görülme sıklığı %0.12- 12 arasındadır. Etiyolojik faktörler enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan nedenler olarak ikiye ayrılabilir. Miyokarditin patofizyolojisi çok açık olmamakla birlikte temel olarak yangısal bir hastalıktır. Miyokard kasının tutulumu ile birlikte kardiyomiyositlerin hücre iskeleti proteinlerinin bozulması ve sonuç olarak miyokardiyal hasar ortaya çıkışı söz konusudur. Sitokin aktivasyonu sonrası kardiyak proteinlere karşı ortaya çıkan antikorlar hasarı daha da şiddetlendirebilir. Doksorubisin gibi en yaygın kullanılan antrasiklin grubu antikanser ajanlarının neden olduğu kardiyotoksisite mekanizmaları arasında DNA hasarı, mitokondriyal disfonksiyon, oksidatif stres, otofaji ve metabolik inflamasyon yer alır. Otofaji, besin açlığı, metabolizmadaki değişiklikler, reaktif oksijen türleri (ROS) birikimi, enerji ve oksijen durumları için normal şartların yanında metabolik stres altındaki durumlarda da hücre ve doku homeostazını sağlamayı amaçlayan bir süreçtir. Farklı alt bölümleri içeren otofajide yer alan proteinler ve sitozolik bileşenler bu sürece katkıda bulunur. Renin Anjiyotensin Sistemi (RAS)' nin aktif bir bileşeni olan Anjiyotensin (1-7) [Ang-(1-7)], Anjiyotensin II (Ang II)' den anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE2) tarafından sentezlenir. Hücre membranında yerleşik G protein kenetli reseptörlerden biri olan Mas reseptörü ile etkileşerek etkisini gösterir. Yapılan çalışmalarda Ang-(1-7)' nin vazodilatör, anti-inflamatuar, antifibrotik, natriüretik etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada tek doz Doksorubisin ile oluşturulan sıçan miyokardit modelinde Ang-(1-7)' nin etkileri gerçek zamanlı PCR ve ELİSA analizlerinde elde edilen kalp ve serum örneklerinde araştırılmıştır. Çalışma sonunda Ang-(1-7) seviyelerinin yalnızca Doksorubisin verilen sıçanların kalp dokularında düşük ancak serumda yüksek olduğu, ACE2 seviyelerinin ise yalnızca Doksorubisin alan grupta kalp dokusunda anlamlı olarak azaldığı gösterilmiştir. Otofajik belirteçlerde gruplar arasında fark bulunmazken, Mas reseptör ekspresyonunun miyokardit oluşturulan gruplarda anlamlı olarak arttığı, AT1 reseptör ekspresyonunun ise Ang-(1-7) alan grupta anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Sonuç olarak Ang-(1-7) miyokardit modeli oluşturulan sıçanlarda etkisini otofaji bağımsız mekanizmalar üzerinden göstermektedir.

AnjiyotensinlerDoksorubisinHayvan deneyleri+3
Bahar Şenol
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

The effect of vitamin D3 on subtypes of S100 in Streptozotocin (STZ)-induced diabetic rat model

The International Diabetes Federation (IDF) Diabetes Atlas (2021) reveals a global diabetes prevalence of 10.5% among the adult population (20-79 years). Diabetes Mellitus (DM), characterized by elevated blood sugar levels, is a prevalent metabolic disorder stemming from intricate genetic and environmental factors and involves increased non-enzymatic glycation, leading to toxic glucose derivatives known as advanced glycation end products (AGEs). S100 proteins, damage-associated molecular pattern proteins expressed in various organs, play diverse physiological and pathological roles. AGEs and S100 proteins interaction with receptor for advanced glycation end products (RAGE), contribute to oxidative stress and inflammation, linking them to diabetes-related cognitive impairment. Vitamin D3 (Vit-D3), a secosteroid hormone, exerts genomic influences through vitamin D receptor (VDR) and rapid effects via cell membrane receptors like membrane-associated rapid response steroid-binding protein (MARRSBP), triggering neuroprotective and anti-inflammatory responses. In this study, in the diabetic rat model induced by a single dose of streptozotocin (STZ) (intraperitoneal injection of 65 mg/kg), the changes in S100 protein subtypes, S100B, and S100A8/A9 (calprotectin) in serum and hippocampus samples were assessed using ELISA, focusing on Vit-D3's impact. Also, cognitive changes were assessed through the eight-arm radial maze test (RAM). The results indicate that the hippocampal RAGE, calprotectin, S100B, and insulin, along with the serum level of calprotectin, significantly increased in both the STZ and Vit-D3 groups compared to the control group; however, a significant increase in serum RAGE levels was detected only in the STZ group. The rotarod test results indicated a significant decrease in the time spent on the spindle by the STZ group, and the RAM test revealed reduced correct arm choices and prolonged latency in the STZ group. The administration of Vit-D3 was observed to reduce the increased serum RAGE levels and reverse these negative effects on motor performance and memory. Keywords: Diabetes Mellitus, RAGE, Streptozotocin, S100, Vitamin D3.

Manar Mustafa Amın
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Investigation of ameliorative effects of 1,8 cineole on liver toxicity induced by Aroclor 1254 in rat model

In this study, the aim was to demonstrate the protective effect of 1,8 cineole against Aroclor 1254 (A1254)-induced liver toxicity in male rats and to elucidate the underlying mechanisms. Polychlorinated biphenyls (PCBs) are among the persistent organic pollutants (POPs) used globally and locally, with A1254 being a toxic substance that can cause serious damage in various organs such as the liver, brain, testes, ovaries, and lungs. 1,8 Cineole, a monoterpene, is known to possess significant pharmacological activities such as antimicrobial, antiviral, anticancer, and antioxidant effects. Thirty-two healthy young male Wistar albino rats (200–300 g) were used in this study. The animals were randomly divided into four equal groups: Control, Aroclor, Cineole, and Aroclor + Cineole (n=8). A1254 (1 mg/kg) or 1,8 cineole (100 mg/kg) was orally administered to the rats in corn oil for 30 days. After the experimental process was completed, liver tissues and sera were collected from the animals under anesthesia. The protective effect of 1,8 cineole against A1254-induced liver damage was demonstrated using ELISA, RT-PCR, histopathological analysis, and immunohistochemical evaluation methods. A1254 (1 mg/kg) administration increased the total oxidant status (TOS) level and triggered oxidative stress by decreasing total antioxidant status (TAS) in liver tissues. However, 1,8 cineole application significantly reduced TOS levels and increased TAS levels (p<0.05). A1254 increased the pro-apoptotic Bax gene expression in liver tissues, while cineole application significantly decreased Bax gene expression compared to the Aroclor group (p<0.05). Similarly, A1254 increased the gene expressions of pro-inflammatory cytokines TNF-α, IL-1β, and INF-γ in liver tissues, whereas cineole application significantly decreased the expression of these genes compared to the Aroclor group (p<0.05). Moreover, 1,8 cineole significantly reduced the histopathological changes associated with A1254-induced oxidative stress and inflammation in liver tissues (p<0.05). In conclusion, 1,8 cineole (100 mg/kg) may serve as a protective agent due to its anti-apoptotic effect, reduction of oxidative damage, anti-inflammatory efficacy, and mitigation of histopathological changes in rat liver tissues induced by A1254 (1 mg/kg).

ApoptosisOxidative damageOxidative stress+2
Hadıqa Arshad
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda mankozeb ile indüklenen hepatotoksisite ve nefrotoksisitede N-asetilsisteinin etkilerinin incelenmesi

Mankozeb, tarımda yaygın olarak kullanılan bir fungisittir. Bu bileşiğin uzun süreli maruziyetle karaciğer ve böbrek dokularında toksik etki oluşturabildiği bilinmektedir. N-asetilsistein (NAC) ise antioksidan özellikleri sayesinde çeşitli toksisitelerde koruyucu bir ajan olarak değerlendirilmektedir. Bu tez çalışmasında, mankozebin sıçanlarda oluşturduğu hepatotoksisite ve nefrotoksisiteye karşı NAC'ın olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Araştırmada toplam 32 adet yetişkin Wistar albino soyu erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar, randomize olarak Kontrol, Mankozeb (500 mg/kg), NAC (200 mg/kg) ve Mankozeb (500 mg/kg) + NAC (200 mg/kg) şeklinde dört gruba ayrılmıştır. Mankozeb oral gavaj ile her gün NAC ise intraperitoneal yolla haftada 2 gün olmak üzere 28 gün süresince uygulanmıştır. Süre sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek kan, karaciğer ve böbrek doku örnekleri alınmıştır. Oksidatif hasarın belirlenmesi amacıyla Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) ölçülmüştür. Mankozeb uygulamasıyla birlikte TOS düzeyinde artış, TAS düzeyinde ise azalma sonucu OSİ değerinin anlamlı şekilde yükseldiği belirlenmiştir (p˂0,05). NAC uygulaması bu parametrelerde anlamlı düzelme sağlamıştır (p˂0,05). Serum biyokimyasal analizlerde mankozeb grubunda ALT, AST, GGT, üre, kreatinin ve bilirubin değerlerinde belirgin yükselmeler saptanmıştır (p˂0,05). NAC uygulanan gruplarda bu parametrelerin değerleri sağlıklı kontrol grubu ile benzerdi (p>0,05). Mankozeb uygulanan gruplarda inflamasyona ve apoptoza bağlı genlerde (iNOS, COX-2, TNF-α, IL-1β, Bax, Kaspaz-3) ekspresyon artışı, anti-apoptotik Bcl-2 gen ekspresyonunda ise azalma tespit edilmiştir. NAC uygulaması ile bu gen ekspresyon seviyelerinde anlamlı düzelme kaydedilmiştir. Histopatolojik incelemelerde mankozeb grubunda karaciğer ve böbrek dokularında yapısal bozulmalar, hücre kayıpları, nekroz ve inflamatuar infiltrasyonlar gözlenmiştir. NAC ile bu dokularda histolojik bütünlüğün büyük ölçüde korunduğu ve hasarın hafifletildiği saptanmıştır. Sonuç olarak, NAC'ın antioksidan, antienflamatuvar ve antiapoptotik özellikleriyle mankozebin neden olduğu hepatotoksik ve nefrotoksik etkilere karşı koruyucu bir etkinliğe sahip olduğu ortaya konulmuştur.

Antifungal ajanlarBöbrekKaraciğer+2
Ali Çakırlı
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Glisil-glutamin (GLY-GLN)'in kronik kullanımının kronik hafif stres modelinde depresyon benzeri davranış üzerine etkisi: Etkide serotonerjik ve glutamaterjik nörotransmitter sistemlerin aracılığı

Depresyon tüm toplumlarda yaygın olarak görülen bir hastalıktır. Şu anda Dünya'da yaklaşık 400 milyon insanı etkilemektedir. Depresyon tedavisinde bugün kullanılan ilaçlar ile % 40 oranında cevap vermeyen bir hasta grubunun olması, tedavinin uzun sürmesi ve yaratmış olduğu ciddi yan etkiler değişik etki mekanizmasına sahip daha yenilikçi farmakolojik ajanlara ihtiyaç duyulmasına neden olmaktadır. Glisil-Glutamin (Gly-Gln), b-endorfin1-31'in yıkımı sonrasında sentezlenen iki amino asitli majör son ürünlerden birisidir. Gly-Gln ile ilgili daha önceden yapılan çalışmalarda, B-endorfin veya morfin ile oluşturulan solunum depresyonunun ve hipotansiyonun Gly-Gln tarafından azaltıldığı, morfin ile şartlandırılmış yer tercihini önlediği, morfine karşı gelişen toleransı, bağımlılığı ve yoksunluk sendromu bulgularını inhibe ettiği, beyinde serotonin düzeylerini anlamlı bir şekilde artırdığı tespit edilmiştir. Gly-Gln'in kronik depresyon üzerine olan muhtemel etkilerini taklit etmek amacıyla 250-300 gram ağırlığındaki erkek Sprague-Dawley cinsi sıçanlara 4 hafta boyunca her gün farklı bir stres kaynağı kullanılarak kronik hafif stres modeli uygulandı. Hayvanlar kontrol, stres ve Gly-Gln grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hayvanların stres düzeyleri ve Gly-Gln'in bu düzeylere olan etkileri davranışsal olarak püskürtme testi, bilye gömme testi, sukroz tercihi testi ve yükseltilmiş artı labirent testi kullanılarak değerlendirilirken, nörobiyolojik etkiler hipokampüste serotonin, prefrontal kortekste glutamat ve plazmada beyin kaynaklı nörotrofik faktör (Brain- drived neurotrophic factor; BDNF) düzeyleri ölçülerek değerlendirildi. Davranış çalışmalarının sonucuna bakıldığında intraserebroventriküler (isv) yolla kronik olarak verilen Gly-Gln'in depresyon benzeri davranışları, lokomotor aktivite üzerinde herhangi olumsuz bir etki yaratmadan, anlamlı bir şekilde azalttığı gösterildi.Çalışmanın nörokimyasal aşamasında ise, hipokampus ve prefrontal korteksten alınan dokularda, Gly-Gln'in stres sonucu azalan serotonin düzeylerini arttırdığı, artan glutamat düzeylerini ise anlamlı bir şekilde baskıladığı, ayrıca nörogenesis bakımından çok önemli olan BDNF düzeylerinde anlamlı bir yükselme yarattığı gösterildi. Sonuç olarak Gly-Gln'in kronik stres uygulanan hayvanlarda oluşan depresyon benzeri davranışlar üzerinde oldukça etkili bir antidepresan etkinliği olduğu gösterildi. Gly-Gln ile yapılacak ileriki çalışmalarda depresyon üzerindeki etkinliğini hangi mekanizmalar üzerinden gösterdiğinin ortaya konulmasıyla, depresyon hastalığının hala net olarak bilinmeyen patofizyolojisine de ışık tutulacaktır. Anahtar kelimeler: depresyon, kronik stres, Gly-Gln

DepresyonGlisilGlutamin+2
Gülce Sevdar Çeçen
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda kafa travması modelinde, beyinde ketaminin doza bağımlı olarak olası nöroprotektif etkisi

Amaç: Çalışmamızda immün-modülatör etkileri olan ketaminin sıçanlarda oluşturulan deneysel kafa travması modelinde nöroprotektif ve anti-inflamatuar etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Sıçanlar kontrol, travma ve ketamin uygulanan travma (Travma+10, Travma+20, Travma+40 ve Travma+60mg/kg ketamin) olmak üzere altı gruba (n: 6) ayrıldı. Travmadan sonra yedinci güne kadar her gün ketamin intraperitoneal uygulandı. Travma sonrası 24., 48. saat ile yedinci günlerde nörolojik muayene yapıldı. Travma sonrası 24.saatte ve yedinci günde serumdan IL-1β, IL-10, TNF-α düzeylerine bakıldı. Lipid peroksidaz (MDA), glutatyon peroksidaz, katalaz ve kaspaz-3; travma sonrası yedinci günde serumdan ve beyin dokusundan çalışıldı. Yedinci günde serumdan AST, ALT, ALP, BUN, kreatinin ve LDH çalışıldı. Beyin dokusunun histopatolojik değerlendirmesi için Hematoksilen-Eozin ve apopitoz için TUNEL boyama yapıldı. İstatistiksel analiz tek ve çift yönlü varyans analizi (ANOVA) yapıldı. Bulgular: Nörolojik muayene skorlarında yedinci günde ketamin 60mg/kg grubunda bozulma görülmüştür (p<0,05). Yedinci günde 40mg/kg ketamin grubunda IL-1β düzeyinde azalma görülmüştür (p<0,05). Glutatyon peroksidazın beyin düzeylerinde travma+60mg/kg ketamin dozunda diğer dozlara göre azalma görülmüştür (p<0,05). Travma+ketamin 60mg/kg dozunda, MDA yedinci gün beyin değerlerinde artış görülmüştür (p<0,001). Histopatolojik incelemelerde nekroz görülmüştür. Sonuç: Ketaminin 60mg/kg dozunda, nörolojik muayene skorları, IL-1β, beyin glutatyon peroksidaz ve MDA düzeylerine olumsuz etkide bulunmuştur. Ketamin 40mg/kg dozunda, IL-1β üzerine olumlu etkide bulunmuştur. Diğer dozlarda ketaminin faydalı veya zararlı etkisi gözlenmemiştir. En önemli bulgu olarak 60 mg/kg dozunun haricinde verdiğimiz dozlarda ketamin, travma sonrası gelişen hasarların daha da kötüleşmesini önleyerek koruyucu görev üstlenmiştir.

BeyinHayvan deneyleriKafa yaralanmaları+4
Emine Gülhan Gölcükcü Aydın
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

An investigation of the protective effect of berberine on vancomycin-induced nephrotoxicity in rats

Title: An Investigation of The Protective Effect of Berberine on Vancomycin-Induced Nephrotoxicity in Rats Introduction: One limitation of vancomycin use is its nephrotoxicity due to the high doses of vancomycin used to treat resistant infections. Berberine is a natural product with a broad pharmacological activity including anti-inflammatory and antioxidant potential effects. The reno-protective effect of BBR has been investigated against nephrotoxicity induced by VCM. Objective: biomarkers including Cr, BUN, KIM-1, SOD, MDA, IL-6, TNF-α, Bcl-2 and CAS-9 have been evaluated. Additionally, histological methods have been used. In this investigation, we have aimed to study the potential reno-protective effect of BBR against nephrotoxicity induced by VCM in wistar albino rats. Methods: In this study, 35 adult male Wistar Albino rats were randomly assigned into five groups, each containing seven rats. The control group received oral normal saline SF for eight days and SF intraperitoneally for seven days. The other groups were administered VCM dissolved in SF for seven days intraperitoneally. BBR was given by oral gavage for eight days, starting one day before the VCM administration. Three different doses of BBR (50mg/kg, 100mg/kg, and 200mg/kg) were used in the other groups. Result: The findings of the current investigation indicate that the administration of VCM has led to nephrotoxicity, as evidenced by elevated levels of inflammation and oxidative stress biomarkers, as well as significant histological damage. In addition, a minor increase of apoptosis biomarkers has been noted. However, VCM has showed insignificant apoptotic related kidney damage. The administration of BBR has shown the potential improvement of the oxidative stress and inflammation significantly and the reduction of apoptosis has not been significant. Conclusion: Our results have showed that BBR might has the potential to reduce the nephrotoxicity induced by the intraperitoneal administration of VCM at the dose of 400 mg/kg for seven days in male rats. Keywords: Vancomycin (VCM), Berberine (BBR), Nephrotoxicity, Rat

Anti inflammatory agentsAntioxidantsBerberine+5
Tarek Al Homsı
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bromokriptinin sıçanlarda streptozotosin-nikotinamid ile indüklenen tip 2 diyabet modelinde nöropati üzerine etkileri

Tip 2 diabetes mellitus(T2DM) büyümekte olan ciddi bir sağlık sorunudur. Bununla birlikte komplikasyonları ile ciddi oranlarda mortalite ve morbidite sebebi olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda diyabetin en sık görülen komplikasyonlarından biri olan diyabetik periferik nöropatide bromokriptinin olası faydalı etkilerini araştırmayı amaçladık. Streptozotosin-nikotinamid ile T2DM'li Wistar-albino sıçanlarda bromokriptinin etkinliğini gabapentin ile karşılaştırarak araştırdık. Bromokriptinin metabolik belirteçler ve mekanik allodiniyi, termal hiperaljeziyi ve soğuk allodiniyi değerlendirdiğimiz dinamik plantar test, termal plantar test ve soğuk plaka testinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme gözlemledik. Motor fonksiyonları değerlendirmek üzere lokomotor aktivite, rotarod ve ayak izi analizi testlerini gerçekleştirdik. Aynı zamanda T2DM'de bilişsel fonksiyonları değerlendirmek için morris su labirenti ve pasif sakınma testlerini gerçekleştirdik. Bromokriptinin etki mekanizmalarına yönelik yapılmış olan in vivo ve invitro sistemlerle yapılmış birçok çalışma bulunmaktadır. Bromokriptinin DPN üzerinde göstermiş olduğumuz olumlu etkilerinin mekanizmasınn aydınlatılması, hastalığı önleme ve tedavi edebilme kabiliyetinin değerlendirilmesi için daha fazla araştırma gerektiğini düşünmekteyiz.

Elif Erdoğan Erden
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda vinkristin ile oluşturulan periferik nöropati modelinde taxifolin tedavisinin rolü: NLRP3 aracı etkiler

Vinkristin özellikle pediatrik onkolojide sıklıkla kullanılan ve periferik nöropati yan etkisi sebebiyle tedavide aksaklıklara, hastaların yaşam kalitesinde azalmaya yol açan kemoterapötik bir ajandır. Yürüttüğümüz çalışmada vinkristinin sebep olduğu periferik nöropatiye ilişkin mekanizmalardan biri olan NLRP3 yolağı üzerinde taxifolinin etkilerini araştırmayı amaçladık. 32 adet Wistar albino erkek sıçan 8'erli 4 gruba ayrılmıştır. 1. grup kontrol grubu, 2. grup vinkristin (VCR) grubu, 3. grup vinkristin+taxifolin 25 mg/kg (VCR+TAX25) grubu, 4. grup vinkristin+taxifolin 50 mg/kg (VCR+TAX50) grubu olarak düzenlenmiştir. Bu gruplara belirlenen doz ve periyodda ilaç ve madde uygulamaları yapıldı. Çalışmamızda davranış testleri olarak mekanik allodini, termal hiperaljezi ve soğuk allodini testleri yapıldı. Motor fonksiyon ve koordinasyon değerlendirmeleri amaçlı ise aktivitemetre testi, rotarod testi ve ayak izi testi uygulandı. Motor iletim hızı değerlendirme amaçlı ise elektromiyografi (EMG) ölçümleri yapıldı. İmmünohistokimyasal olarak siyatik sinirde ve dorsal kök gangliyonlarında CD68, IL-1β, IL-18, NF-kB, NLRP3, Kaspaz-1 immünreaktivitesi değerlendirilmiştir. Ayrıca siyatik sinir, dorsal kök gangliyonları, karaciğer ve böbrekte histopatolojik değerlendirmeler yapılmıştır. Davranış deneyleri, motor koordinasyon deneyleri ve EMG'ye ait değerlendirmelerde VCR+TAX50 grubunda VCR grubuna göre anlamlı değişiklikler elde edilip kontrol grubuna benzerlik gösterirken, VCR+TAX25 grubunda oluşan modelde ise bu düzeyde etki görülmemiştir. Her iki grupta da bulgular siyatik sinire ait immünohistokimyasal değerlendirmelerle desteklenmiştir. Elde edilen tüm verilerle, kullandığımız yüksek doz taxifolinin analjezik ve antiallodinik etki gösterdiği ve bu etkilerin NLRP3 aracılı antiinflamatuar ve nöroproktektif etkisine bağlı olabileceği düşünülmüştür.

Barış Bulut
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İn vivo sıçanda miyokardiyal iskemi-reperfüzyon nekrozunda losartan, kaptopril ve anjiotensin II Tip 2 reseptör agonistinin (CGP42112A) etkileri

AMAÇ: Miyokardiyal iskemi-reperfüzyon (MI-R); trombolizis, anjioplasti ve koroner bypass cerrahisi ile ilişkili klinik bir problemdir. Anjiotensin II (Ang II), iskemi-reperfüzyon (I/R) hasarını da içeren çeşitli fizyopatolojik etkilere aracılık eder. Kalbi korumaya yönelik stratejiler I/R?da Ang II üretimi ve reseptör uyarımlarını azaltmanın etkisini incelemeye yönelmiştir. Bu çalışmanın amacı; ADE inhibitörü kaptopril, AT1 reseptör blokörü losartan ve AT2 reseptör agonisti CGP42112A?nın in vivo sıçan modelinde I/R?ın tetiklediği miyokardiyal infarkt alanı üzerine etkilerini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Nekroz oluşturmak için sol koroner arterin inen dalına 30 dk iskemi-iki saat reperfüzyon uygulandı. EKG değişikleri, kan basıncı ve kalp hızı deney boyunca kaydedildi. Kaptopril (3mg/kg), losartan (2mg/kg) ve CGP42112A (1mg/kg/dk) iskemiden 10 dk önce I.V. olarak başlanıp tüm iskemi boyunca devam edildi. Nekrotik doku, Trifenil Tetrazolyum Klorid (TTC) boyası ile tayin edildi. Nekroz ve risk sahasının hacmi İmage Tool 2.0 program aracılığı ile hesaplandı. BULGULAR: Nekroz/Risk alanını kontrole göre (%64±6) kaptopril (%46±4, p<0.05) ve losartan (%43±2, p<0.05) CGP42112A (%41±4, p<0.05), CGP42112A+kaptopril (%38±7, p<0.05) CGP42112A +losartan (%44±3, p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalttı. Gruplar arasında risk alanı açısından istatistiksel fark bulunmadı. SONUÇ: Bu sonuçlar, Ang II?nin Mİ/R hasarında önemli bir rol oynadığını desteklemektedir. Kaptopril ile Ang II yapımının blokajı, AT1 reseptörünün losartan ile kapatılması ve AT2 reseptör agonisti CGP42112A; I/R hasarı üzerine kalbi koruyucu bir etki gösterdi. Bu ilaçların terapotik başarısı, bunların hem plazma hem de dokudaki Ang II konsantrasyonunu azaltmakla beraber, Ang II?nin zararlı etkilerini AT1 reseptörü aracılığıyla bloke etmesine veya AT2 reseptör aktivasyonuna bağlıdır. Bununla beraber, bu ilaçların kalbi koruyucu etkisinde AT2 reseptör aktivasyonunu içeren bradikinin ve prostaglandin sinyal kaskatını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Anjiotensin II, kaptopril, losartan, AT2 reseptörü, CGP42112A, miyokardiyal iskemi-reperfüzyon, nekroz.

Anjiyotensin IIAntihipertansif ajanlarLosartan+5
Mustafa Sağır
İnönü University
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Miyokardiyal iskemi reperfüzyon hasarında melatoninin apoptoz, nekroptoz ve piroptoz üzerine etkileri; asprosinin rolü

Çalışmamızda apoptoz, nekroptoz ve piroptozun miyokardiyal iskemi reperfüzyon (IR) hasarındaki rolünün incelenmesi ve melatoninin bu hücre ölüm yolları ile asprosin düzeyleri üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla apoptozda merkezi bir rol oynayan apoptotik proteaz aktive edici faktör-1 (APAF1), nekroptozda görevli serin/treonin-protein kinaz 3 (RIPK3), hücre içi sinyal proteini, piroptozda rol alan gasdermin D (GSDMD) ve beyaz yağ dokusu tarafından salgılanan bir peptit adipokin olan asprosin düzeyleri incelendi. Spraque Dawley cinsi, 300-320 gr ağırlığında 42 adet erkek sıçan kullanıldı. IR uygulaması sol koroner artere 30 dakika iskemi, 120 dakika reperfüzyon olarak uygulandı. Melatonin ve çözücü intravenöz enjeksiyon ile juguler venden infüzyon pompası ile oklüzyondan sonra reperfüzyon boyunca verildi. Deney boyunca elektrokardiyografi (EKG), kan basıncı ve kalp hızı kaydedildi. Kardiyak doku APAF1, RIPK3 ve GSDMD düzeyleri Western Blot ile serum asprosin düzeyleri enzime bağlı immünosorban yöntem (ELISA) yöntemi ile analiz edildi. APAF1, RIPK3 ve GSDMD protein ekspresyon düzeyleri IR ile anlamlı arttı, melatonin ile anlamlı azaldı. Serum asprosin düzeyleri IR ile azaldı, melatonin uygulaması ile arttı. Miyokardiyal IR hasarının patofizyolojisinde apoptoz, nekroptoz ve piroptoz rol alabilir. Melatonin APAF1/RIPK3/GSDMD yolaklarını azaltarak ve asprosin düzeyini artırarak miyokardiyal IR hasarını azaltabilir.

Müge Demir Böler
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

L-name ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda fumaria officinalis ekstraktının kan basıncına etkisi

Bu çalışma, fumaria officinalis ekstraktının L-NAME ile hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncına etkisini geniş bir perspektif içerisinde ortaya koymak amacıyla tasarlanmıştır. Çalışmada 42 adet, 10 haftalık Wistar-Albino erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar eşit sayıda 6 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 4 hafta süreyle %0.9 izotonik NaCl çözeltisi i.p. uygulandı. HT grubuna hipertansiyon oluşturmak amacıyla NOS enzimi inhibitörü olan L-NAME, 40 mg/kg dozda %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde 4 hafta süreyle i.p. uygulandı. HT +FUM150mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 150 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulanadı. HT +FUM300mg grubuna L-NAME 40 mg/kg dozda i.p. yolla 4 hafta süreyle ve son 2 hafta ilave olarak 300 mg/kg/gün dozda Fumaria officinalis ekstraktı %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla uygulandı. FUM150mg grubuna fumaria officinalis ekstraktı 150 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. FUM300mg grubuna Fumaria officinalis ekstraktı 300 mg/kg/gün olacak şekilde %0.9 izotonik NaCl çözeltisinde çözülerek i.p. yolla 2 hafta boyunca uygulandı. Sıçanların 4. haftanın sonunda sistolik kan basıncı (SKB) değerleri ölçülerek kaydedildi. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. L-NAME ve fumaria officinalisin birlikte uygulandığı gruplarda SKB değerlerinin önemli ölçüde azaldığı görüldü. Fumaria grupları ve kontrol grubunda parametrelerde önemli bir değişim gözlenmedi. L-NAME grubu ile diğer gruplar arasında önemli ölçüde bir farklılık görüldü. Çalışmanın sonucu, Fumaria'nın 150 mg/kg ve 300 mg/kg dozlarının; L-NAME ile deneysel olarak hipertansiyon oluşturulan sıçanlarda kan basıncını düşürdüğünü göstermektedir.

Fumaria L.Fumaria officinalisHipertansiyon+4
Sezgin Topçam
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Merkezi yolla uygulanan üridin ve üridin nükleotidlerinin kardiyovasküler parametreler üzerine etkileri

Üridin, dolaşımda serbest halde veya nükleotidlerin yapısında bulunan endojen bir nükleoziddir. Bu çalışmada intraserebroventriküler (i.s.v.) yolla uygulanan üridin ve nükleotidlerinin kardiyovasküler parametrelere etkileri ile muhtemel etki mekanizmalarının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 120 adet 4-6 aylık Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Etki incelemesi için üridin, UMP, UDP ve UTP 0.1, 0.5 ve 1 mikromol (μmol) olmak üzere üç farklı dozda uygulanmıştır. Kan basıncı ve kalp hızı değerleri 60 dakika boyunca kaydedilmiştir. Mekanizma araştırmaları için üridin ve nükleotidlerinin en etkin bulunan dozunun enjeksiyonundan 15 dakika önce i.s.v. yolla P2Y reseptör antagonistleri (MRS2578, PPTN hidroklorür ve ARC-118925xx) enjekte edilerek kan basıncı ve kalp hızı kayıt altına alınmıştır. Ayrıca katekolaminler, oksitosin ve vazopressin analizleri için 0, 5, 10, 30 ve 60. dakikalarda kateter yoluyla kan toplanmıştır. Üridin ve UMP'nin kan basıncı ve kalp hızı üzerine anlamlı bir etkisi bulunamamıştır. UDP ve UTP'nin doz-yanıt gruplarında kalp hızını değiştirmediği, kan basıncını ise doza bağlı olarak anlamlı şekilde artırdığı bulunmuştur. P2Y reseptör antagonistleri ile ön tedaviler ise en etkin dozda (1 μmol) elde edilen kan basıncı artışını geri çevirmiştir. UDP ve UTP'nin en etkin dozunda serum vazopressin ve oksitosin düzeylerinin anlamlı olarak arttığı, katekolamin düzeylerinin ise değişmediği belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, merkezi yolla uygulanan UDP ve UTP'nin sıçanlarda kan basıncını anlamlı olarak artırdığını ve bu artışlara P2Y reseptör aktivasyonunun aracılık ettiğini literatürde ilk kez göstermektedir. Gözlenen etkilerin vazopressin ve oksitosin düzeylerindeki artışlarla ilişkili olması muhtemeldir. Bulgularımız, kan basıncının merkezi düzenlemesinde pirimidinerjik reseptör aktivasyonunun önemli bir mekanizma olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Üridin, üridin nükleotidleri, kan basıncı, kalp hızı, P2Y reseptörleri

Kalp hızıKan basıncıKardiyovasküler sistem+3
Berna Salman
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
DoktoraAçık ErişimEN

The role of NF-KB in the effect of fenofibrate on a mouse model of allergic asthma

Background/aim: Asthma is a chronic inflammatory disease of the airways that affects nearly 300 million people in the world. Asthma has a complex pathophysiology and about 5-10 % of patients are not fully responsive to the currently available treatments. The aim of this study is to investigate the involvement of NF-κB in the effects of fenofibrate on a mouse model of allergic asthma. Materials and methods: A total of 49 Balb/c mice were randomly distributed into 7 groups (n=7). Allergic asthma model was induced by administering intraperitoneal injections of ovalbumin, followed by provocation with inhaled ovalbumin. Fenofibrate was orally given in 3 different doses (1, 10 and 30 mg/kg) through days 21 to 30. On day 31, pulmonary function test using whole body plethysmography was performed. The mice were sacrificed 24 hours later. Blood samples were obtained, and serum of each sample was separated for IgE determination. Bronchoalveolar lavage fluid (BALF) and lung tissues were collected to measure IL-5 and IL-13. Nuclear extracts of lung tissues were employed to assess NF-κB p65 binding activity. Results: Penh values, IL-5 and IL-13 levels in BALF and lung tissues and IgE levels in serum were significantly increased in ovalbumin-sensitized and challenged mice. Administration of fenofibrate (10 and 30 mg/kg) demonstrated significantly lower Penh values. IL-13 levels in the BALF and lung tissues of FEN1 group were statistically significantly reduced. BALF and lung tissue IL-5 and IL-13 levels in mice treated with 10 and 30 mg/kg fenofibrate were statistically significantly diminished when compared to the OVA group. IgE levels in the serum of FEN30 group mice have shown a prominent reduction. NF-κB p65 binding activity was statistically significantly reduced in allergic mice treated with 30 mg/kg fenofibrate compared to mice sensitized and challenged with ovalbumin. Conclusions: The ameliorative effects of fenofibrate on airway inflammation and hyperreactivity may be due to its inhibition of NF-κB activity. Keywords: Allergic asthma, NF-κB, fenofibrate, ovalbumin, whole-body plethysmography.

AsthmaMiceFenofibrate+3
Ibraheem Akram Omar Omar
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yaşa bağlı ön uyaran aracılı inhibisyon (ÖUAİ) değişimlerinin irdelenmesi

Şizofreni hastalığı pozitif, negatif ve bilişsel belirtilerle seyreden önemli bir nöropsikyatrik hastalıktır. Kadın ve erkeklerde şizofreni görülme yaygınlığı eşittir. Erkeklerde başlangıç yaşı, kadınlara göre genellikle daha genç yaşlarda olmaktadır. Erişkinliğin gelişimsel yaşlarında sıklıkla ortaya çıkan hastalığın görülme sıklığının 15 ila 25 yaş arasında en yüksek olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada deneysel şizofreni çalışmalarında en sık kullanılan yöntemlerden biri olan ön uyaran aracılı inhibisyon (ÖUAİ) testi kullanılarak sıçanlar inhibisyon değerlerine göre 'düşük inhibisyonlu' ve 'yüksek inhibisyonlu' gruplara ayrıldı ve grupların zamana bağlı verdikleri yanıtlar araştırıldı. Zamana bağlı ÖUAİ yanıtlarının takibinden sonra sıçanlara akut ve subkronik (8 gün) antipsikotik enjeksiyonu yapıldı. Atipik antipsikotik yanıtları, düşük ve yüksek inhibisyonlu gruplarda hem akut hem de subkronik enjeksiyonlar sonrası ayrı ayrı ölçüldü. Subkronik enjeksiyon sonrasında tedavi etkinliğini gözlemlemek amacıyla haftalık ve iki haftalık takip ölçümleri alındı. Deneylerde doğumdan sonraki sekizinci hafta itibarıyla erkek Sprague Dawley ve Wistar Albino türü sıçanlar kullanıldı. Düşük ve yüksek inhibisyonlu olarak bazal gruplara ayrılan sıçanların zamansal olarak ÖUAİ yanıtları takip edildi. Zamana göre ÖUAİ yanıtları ölçülen gruplar arasında anlamlı farklılık elde edildi. Takip ölçümlerinin ardından, farmakolojik ajanların gruplara etkisini araştırmak için klozapin (5 mg/kg), apomorfin (1 mg/kg) ve MK-801 (0,1 mg/kg) kullanıldı. Sonuç olarak, çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgular genç ergenlik döneminde ortaya çıkan ÖUAİ de meydana gelen bozukluğun yaş değişkenine bağlı olarak uyumlu bir şekilde devam ettiğini göstermektedir. Elde ettiğimiz veriler, ÖUAİ deki bu bozukluğun yaş değişkenine bağlı olarak erken dönemde tespit edilebileceğini, şizofreni hastalığı açısından riskli grupların belirlenebileceğini ve bu grupların uygulanabilir tedavilere karşı verdikleri yanıtların incelenebileceğini düşündürmektedir.

KlozapinNöropsikiyatriYaş+2
Özlem Aktaş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

İzole tavşan alt özefagus sfinkterinde elektriksel alan uyarısı aracılı nörojenik kasılma yanıtları üzerine hidrojen sülfür'ün gevşetici etkisinin mekanizmasının araştırılması

H2S, gastrointestinal sistemde önemli bir fizyolojik inhibitör nörotransmitterdir. Son çalışmalar H2S'in farklı dokularda endojen olarak sentezlenebildiğini ve NO ile birçok dokuda etkileşime girdiğini göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, AÖS'nin EAU ile indüklenen nörojenik kontraktil yanıtlar üzerindeki H2S etkisine çeşitli K+ kanallarının ve NO katkısını araştırmaktır. Tavşan izole AÖS şeritlerinin EAU ile indüklenen kasılma yanıtları, Krebs-Henseleit çözeltileri içeren organ banyolarında kuvvet transdüserleri kullanılarak kaydedilmiştir. NaHS (H2S donörü, 10-6-3x10-3M), L-Sistein (H2S prekürsörü, 10-5-3x10-3M), PAG ve AOAA'nın (H2S sentez enzim inhibitörleri, 10-5-3x10-3M) kümülatif dozlarının NO bağımlı ve NO bağımsız (L-NAME varlığında) gruplarda EAU aracılı kasılma yanıtları üzerindeki etkileri değerlendirildi. Her bir grubun etkileri, Glibenklamid (KATP kanal blokörü), TEA (non-selektif K kanal blokörü), 4-AP (KV kanal blokörü) ve İberiotoksin (KCa kanal blokörü) varlığında tekrar değerlendirildi. Hem NO bağımlı hem de NO bağımsız gruplarda, NaHS, L-Sistein, PAG ve AOAA, EAU aracılı kasılma yanıtlarını önemli ölçüde azalttı. NO bağımlı grupta,NaHS ve L-Sistein'in etkisi 4-AP varlığında azaldı, ayrıca NaHS'nin etkisi NO bağımlı ve bağımsız grupta TEA varlığında azaldı. NO'dan bağımsız grupta, K+ kanal blokörleri L-Sistein ile indüklenen gevşemeleri değiştirmedi. K+ kanal blokörlerinin PAG ve AOAA'nın etkileri üzerinde etkisi olmamıştır. Ayrıca, NaHS 80-mM KCl ile indüklenen kasılmaları önemli ölçüde gevşetirken, L-Sistein, PAG ve AOAA gevşetmedi. Bu çalışmada H2S, EAU ile indüklenen kasılma yanıtlarının amplitüdlerini azaltmıştır. Bu sonuçlar, KV kanallarının ve NO'nun, alt özefagus sfinkter düz kası üzerindeki eksojen H2S ve endojen H2S öncüsü L-Sistein inhibitör etkisine önemli ölçüde katkıda bulunduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Hidrojen sülfür, l-sistein, potasyum kanalları, nitrik oksit, alt özefagus sfinkteri, elektriksel alan uyarısı

Elektrikle uyarmaHayvan deneyleriHidrojen sülfür+6
Ayşegül Koç
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnsan internal meme arterinde propofol ile indüklenen vazodilatasyonun etki mekanizmasının araştırılması: Potasyum kanallarının rolü

Propofol, anestezinin başlatılması ve sürdürülmesi amacıyla damar içine uygulanan anestezik bir maddedir. Ancak propofol damarlarda gevşeme oluşturarak hipotansiyona sebep olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, insan internal meme arterinde (İMA) propofolün damar gevşetici etki mekanizmasını araştırmaktır. Bu amaçla, İMA halkaları izole doku banyosuna asılarak gerilim değişiklikleri izometrik olarak kaydedildi. Potasyum klorür (KCl) ya da fenilefrin doku banyolarına eklenerek ön kasılma oluşturuldu. Ön kasılmalar stabil olduğunda propofol (1 μM, 10 μM, 100 μM) banyolara kümülatif olarak eklendi. İMA halkalarında propofolün KCl (45 mM), fenilefrin (1 µM), 5-hidroksitriptamin (5-HT, 30 µM) ve kalsiyum klorür (CaCl2, 10-2-10-5 M) ile oluşturulan kasılmalarda antagonistik etkisi araştırıldı. Propofolle oluşturulan gevşeme yanıtları; kalsiyuma duyarlı K+ kanal inhibitörleri olan tetraetilamonyum (TEA) ya da iberiotoksin, voltaja duyarlı K+ kanal inhibitörü 4-aminopridin, ATP-duyarlı K+ kanal inhibitörü glibenklamid, içeri doğrultucu K+ kanal inhibitörü baryum klorür (BaCl2) veya siklooksijenaz inhibitörü indometazin, nitrik oksit sentaz inhibitörü nitro-L-arginin metil ester (L-NAME) varlığında tekrar ölçüldü. Propofol (1 μM, 10 μM, 100 μM) inkübasyonu İMA bazal tonusunda herhangi bir değişikliğe neden olmadı. Propofolün 10 μM ve 100 μM konsantrasyonları KCl, fenilefrin, 5-HT ve CaCl2 ile oluşturulan kasılmaları anlamlı olarak engelledi (p<0.01). Propofol (1 μM, 10 μM, 100 μM) ile oluşturulan gevşemeler iberiotoksin ve TEA ile anlamlı olarak inhibe edilirken (p<0.001); 4-Aminopridin, glibenklamid, BaCl2, indometazin ve L-NAME ile herhangi bir değişim gözlenmedi. Propofol, İMA'da damar düz kası aracılı ve endotelyumdan bağımsız gevşeme oluşturdu. Sonuçlar, propofolün damar gevşetici etki mekanizmasının kalsiyuma duyarlı K+ kanal etkinliği ile ilişkili olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: BKCa, İnternal Meme Arteri, Potasyum Kanalları, Propofol

Potasyum kanallarıPropofolVazodilatasyon
Muhammed Fatih Doğan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Crohn hastalarında budesonid ile tedavi öncesi ve sonrasında inflamasyonla ilişkili mikroRNA ekspresyon seviyelerinin araştırılması

Crohn hastalığı, sindirim kanalını tutan tekrarlayan, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın oluşumunda immun sistem, çevresel ve genetik faktörlerin rol oynadığı düşünülmekte ancak etiyolojisi halen tam olarak bilinmemektedir. MikroRNA (miRNA) molekülleri hücre çoğalması, hücre farklılaşması, organogenez, apoptozis gibi hücresel olayları düzenleyen, kodlanmayan RNA molekülleridir. Anormal miRNA ekspresyonlarının kanserden, nörodejeneratif hastalıklara kadar birçok hastalığın etiyolojisinde rol oynadığı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalar, miRNA'ların inflamatuar süreçlerin düzenlenmesi ve inflamasyonla seyreden hastalıkların patogeneziyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bu çalışmada yeni tanı almış Crohn hastalarında budesonid ile tedavi öncesi ve sonrasında inflamasyonla ilişkili miR-744-3p, miR-320a ve miR-17-5p ekspresyon seviyeleri belirlenerek hastalığın patogenezi ve tedaviye verilen yanıttaki potansiyel etkileri incelendi. Çalışmamızda hafif aktiviteli ileoçekal Crohn hastalığı tanısı konmuş olan 20 hastadan budesonid tedavisi öncesi ve sonrasında alınan periferik kan örneklerinden ve 20 sağlıklı kontrol bireyin periferik kan örneklerinden elde edilen miRNA'ların ekspresyon seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) yöntemi ile analiz edilerek gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular değerlendirildiğinde, Crohn hasta grubunun budesonid ile tedavi öncesi ve sonrasına ait miRNA-744-3p, miRNA-17-5p ve miRNA-320a ekspresyon seviyeleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (tedavi öncesi sırasıyla p=0.000, p=0.000, p=0.004; tedavi sonrası sırasıyla p=0.000 p=0.000 p=0.002). Hasta grubunun tedavi öncesi ve tedavi sonrası miRNA ekspresyon seviyeleri arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Elde ettiğimiz sonuçlar, miRNA-744-3p, miRNA-320a ve miRNA-17-5p'nin Crohn hastalığı için tanısal spesifik biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini, ancak tedavi öncesi ve sonrası ekspresyon seviyelerinde farklılık olmaması, bu miRNA'ların tedavi yanıtı ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Bu çalışma sonuçlarının doğrulanması için daha büyük hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Biyobelirteçler-farmakolojikBudesonidCrohn hastalığı+4
Açelya Özgül
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Hızlı antijen testi uygulamasının antibiyotik reçetelenmesine etkisinin akılcı ilaç kullanımı kapsamında değerlendirilmesi

Hızlı Antijen Testi Uygulamasının Antibiyotik Reçetelenmesine Etkisinin Akılcı İlaç Kullanımı Kapsamında Değerlendirilmesi Hızlı antijen testi (HAT), A grubu Beta Hemolitik Streptokok Antijen varlığını saptamaya yönelik pratik bir testtir. HAT kullanımının, aile hekimlerinin ampirik antibiyotik reçetelemelerinde, akılcı ilaç kullanımına uygun ve farmakoekonomik olacağı öngörülerek planlanan bu çalışma, Kırıkkale ilinde 10 Aile Hekimliği biriminde HAT kullanılmayan 2015-2016 dönemleri ile HAT kullanılan 2017 yılı antibiyotik reçeteleme yaklaşımındaki davranış değişikliğini araştırmayı amaçlamıştır. HAT testi, Aile Hekimliklerinde 2017 Şubat ayında kullanılmaya başlandı. Kırıkkale'de görev yapan, yaklaşık 35000 nüfusa hitap eden 10 Aile Hekimliğinde, poliklinik ve reçete kayıtlarının yer aldığı Aile Hekimliği Bilgi Sisteminde (AHBS), Sağlık Bakanlığı'nın HAT kullanımı için sistemde öngördüğü ICD-10 tanılarına göre (Üst solunum yolu enfeksiyonlarını içeren), 2015, 2016 ve 2017 yılları Şubat, Mart, Nisan aylarında reçetelenen antibiyotik sayıları ve grupları saptandı. 10 Aile Hekiminin AHBS'de belirtilen dönemlerde istenen teşhisle reçetelenmiş olan antibiyotik sayı ve grupları kaydedildi. Antibiyotik reçetelenmesinde, HAT kullanılmayan 2015 ve2016 yılları arasında anlamlı bir fark görülmezken; HAT kullanılan 2017 yılı ile geçmiş iki yıl arasında düşüş yönünde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Bu çalışma, 10 Aile Hekimliği biriminde, 2015 ve 2016 yılları Şubat, Mart, Nisan ayları ile HAT kullanımı gerçekleşen 2017 yılı Şubat, Mart, Nisan aylarının karşılaştırılması sonucunda, 2017 yılında ilgili bölgedeki Aile Hekimlerinin antibiyotik reçetelemesinde anlamlı bir düşüş olduğunu göstermektedir. HAT kullanımı 2017 yılında antibiyotik reçetelenmesinde azalmaya neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: A grubu beta hemolitik streptokok, Aile hekimliği, Akılcı antibiyotik kullanımı, Farmakoekonomi, Hızlı antijen testi

Aile hekimliğiAkılcı ilaç kullanımıAntibiyotikler+6
Deniz Uzun
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Doku serbest radikal düzeyininin ölçümü için kullanılan 2',7' - diklorofloresin diasetat (DCFH-da) probunun doku içermeyen in vitro bir ortamda kullanılabilirliğinin araştırılması

Serbest radikallerin kararsız, kısa ömürlü ve reaktif yapıları nedeniyle biyolojik ve biyolojik olmayan ortamlarda tespit edilmeleri çok zordur. Floresan probları yüksek duyarlılığı, hücre zarından geçebilmeleri ve veri eldesindeki kolaylıkları nedeniyle reaktif türlerin tespitine yönelik en çok tercih edilen yöntemlerden biridir. Daha önce anabilim dalımızda sıçan kortikal dilimleri kullanılarak yapılan bir çalışmada 2', 7'- diklorofloresin diasetat (DCFH-DA) floresan bileşiği kullanılarak inkübasyon ortamında reaktif oksijen türleri (ROT) düzeyi ölçülürken beklenmedik bir şekilde bu probun doku içermeyen in vitro fizyolojik ortamda da floresan yoğunluğunda önemli artışa neden olduğu gözlemlenmişti. Bu sonuçtan hareketle yaptığımız çalışmada floresan şiddetindeki artışın olası mekanizması ve ortam koşullarına (konsantrasyon, pH, sıcaklık, süre vb.) bağlılığı test edildi. Daha sonra bazı antioksidan bileşiklerin floresan yoğunluğundaki artış üzerine etkisine bakılarak yöntemin in vitro kullanılabilirliği test edildi.Hidrojen peroksit konsantrasyonuna bağlı floresan şiddetindeki artışın yenidengözlenmesi sonrası; ortam pH' sının, oksijenin, sıcaklığın, inkübasyon süresinin ve inkübasyon ortamındaki maddelerin floresan şiddetini nasıl etkilediği test edildi. Ortam pH' sının bazikliğe kayması yanında, inkbasyon süresinin, oksijen varlığının floresans şiddetini arttırdığı gözlenirken, fizyolojik Krebs kompozisyonunda bulunan sodyum bikarbonatın gözlenen etkiden sorumlu olduğu saptandı. Diğer taraftan, inkübasyon ortamına eklenen bazı antioksidan bileşiklerin floresan şiddeti üzerine etkisi araştırılarak, yöntemin doku içermeyen in vitro koşullarda uygulanabilirliği test edildi.Sonuç olarak, çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgular a) esas itibari ile intrasellüler ortamdaki reaktif oksijen türlerinin saptanması amacı ile kullanılanDCFH-DA' nın doku içermeyen bir ortamda da kullanılabileceğini, b) ancak bunun inkübasyon koşulları ile yakından etkilendiği, c) dolayısıyla deneysel koşullarının standardize edilmesinin önemli olduğunu işaret etmektedir.

AntioksidanlarDokuFloresan+3
Nedim Numan Çağan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Poli ADP-riboz polimeraz inhibitörü olaparib'in nanotaşıyıcı ilaç şeklinin geliştirilmesi, karakterizasyonu ve SH-SY5Y nöroblastoma hücre hattında hidrojen peroksit ile oluşturulan hasara karşı etkilerinin incelenmesi

Poli (ADP-riboz) polimerazlar (PARP), organizmada hasar gören hücrelerin onarım mekanizmalarında rol oynayan enzimlerden biridir. PARP, DNA hasarının onarımına katılır, hücre farklılaşması ve apoptozuna kadar geçen süreçte farklı biyolojik yolaklarda görev alır. PARP inhibitörlerinden Olaparib'in farmasötik özelliklerine bakıldığında yağda ve suda çözünürlüğü düşük olduğundan (BCS sınıf 4) nanosüspansiyon şekline getirilmiştir. Bu çalışmada, FDA onaylı bir PARP inhibitörü olan Olaparib'in ve nanoformülasyonunun hidrojen peroksit (H2O2) ile oksidatif hasar oluşturulmuş insan nöroblastoma hücre hattı SH-SY5Y'ye uygulanarak, nöroblastomalar üzerindeki olası antioksidan ve sitoprotektif etkilerini araştırmak ve Olaparib'in bu etkilerini in vitro ortamda karşılaştırmalı olarak incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda Olaparib grubu (OLA) ve nanosüspanse şekilde verilen Olaparib grubu (NOLA) incelendiğinde NOLA 100 μM grubunun, 100 μM alfa lipoik asit grubuna (ALA) yakın derecede MDA seviyelerinin azalttığı görülmektedir. Yine 100 μM OLA ve NOLA gruplarının her ikisi de alfa lipoik aside benzer şekilde 3-NT ve LDH seviyelerini düşürmüştür. Elde ettiğimiz sonuçlara baktığımızda bazı parametreler açısından yüksek doz Olaparib uygulamasının alfa lipoik asite benzer derecede antioksidan ve sitoprotektif etkiler sergileyebileceğine ait bulgulara ulaşılmıştır. Ancak bu etkiler incelediğimiz tüm parametrelerce desteklenmemiştir. Bu açıdan PARP inhibitörleri ile yapılacak daha fazla bilimsel veriye ihtiyaç vardır. Çalışma sonuçları özellikle nanofarmasötiklerin Olaparib gibi yağda ve suda çözünürlüğü düşük olma potansiyeli taşıyan etkin maddeler için hücresel emilim ve hedefleme açısından umut verici olabileceğini göstermiştir.

EnzimlerHücre dizisiNöroblastom+6
Elif Baysalman
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ülseratif kolit hastalarında mesalazin ile tedaviden önce ve sonra inflamasyonla ilişkili mikroRNA düzeylerinin analizi

Ülseratif kolit (ÜK), kolonu rektumdan proksimale doğru sağlam kısım bırakmadan tutan, yüzeyel mukozal tutulum gösteren, remisyon ve alevlenmelerle seyreden, sindirim sistemi dışındaki sistemleri de tutan, etyolojisi tam olarak bilinmeyen kronik inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. MikroRNA (miRNA) molekülleri küçük kodlamayan RNA molekülleri olup; hücrelerin farklılaşması, proliferasyonu, metabolizması ve apoptozis gibi normal biyolojik işlevleri düzenlemektedir. MikroRNA ekspresyon düzeyindeki değişikliklerin kanser, viral hastalıklar, kardiyovasküler hastalıklar ve metabolik inflamasyonla ilişkili birçok hastalığın etyopatogenezinde önemli rol oynadıkları belirlenmiştir. Bu çalışmada, inflamasyonla ilişkili miR-744-3p, miR-320a ve miR-17-5p ekspresyon seviyelerinin ÜK hastalığında potansiyel biyobelirteç olarak kullanılıp kullanılamayacaklarını ve mesalazin tedavisine verilen yanıtla olan ilişkilerini değerlendirmek amaçlandı. Bu amaçla, çalışmaya yeni ÜK hastalığı tanısı almış 20 hasta ve yaş/cinsiyet uyumlu 20 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta grubunda mesalazin ile tedavi öncesi ve tedaviden 3 ay sonra, sağlıklı kontrol grubunda ise başvuru anında periferik kan örnekleri alındı. MikroRNA ekspresyon seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) yöntemi ile analiz edildi ve sonuçlar gruplar arasında istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgulara göre, hasta grubunun mesalazin ile tedavi öncesi ve tedavi sonrasındaki miRNA744-3p, miRNA-320a ve miRNA17-5p gen ekspresyon seviyeleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca, hasta grubunun tedavi öncesi ile tedavi sonrası miRNA ekspresyon seviyeleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak çalışmamızın bulguları, inflamasyonla ilişkili miRNA744-3p, miRNA-320a ve miRNA17-5p' nın ÜK hastalığı için spesifik biyobelirteçler olmadığını, mesalazin ile tedavi öncesi ve sonrası bu miRNA seviyelerinde farklılık bulunmadığını, dolayısıyla bu miRNA'ların mesalazin tedavi yanıtı ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Sonuçlarımızın doğrulanması için daha büyük hasta gruplarında çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.

Kolit-ülseratifMesalazinMikro RNA+2
Zeliha Merve Eroğlu
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Maternal CDP-kolin tedavisinin yenidoğan sıçan akciğer dokusu maturasyonu üzerine olası etkilerinin araştırılması

Bronkopulmoner Displazi (BPD), preterm doğumun en sık görülen komplikasyonlarındandır. Günümüzde antenatal betametazon, prematüre doğum ihtimali olan gebelere uygulanarak yenidoğanlarda ortaya çıkacak BPD hasarının önlenmesi amaçlanmaktadır. Ancak maternal steroid uygulaması bazı vakalarda yetersiz kalmakta ve alternatif tedavilere ihtiyaç duyulmaktadır. Fosfolipid sentezinde ortaya çıkan endojen bir molekül olan CDP-kolin'in, hiperoksiye maruz kalan yenidoğan sıçanlarda akciğer fosfolipid miktarını arttırdığı ve alveolarizasyonu düzelttiği bilinmektedir. Ancak, prenatal dönemde gebeye uygulanan CDP-kolin'in yenidoğan döneminde hiperoksik akciğer hasarı üzerine olan etkisi henüz incelenmemiştir. Ayrıca CDP-kolin'in bu modeldeki muhtemel etkinliği maternal steroid tedavisi ile kıyaslanmamış ve steroidle birlikte CDP-kolin uygulamasının etkileri değerlendirilmemiştir. Bu bilgiler ışığında maternal CDP-kolin uygulamasının hiperoksik akciğer hasarına maruz bırakılan yenidoğanlarda akciğer maturasyonu üzerine olan etkisinin ilk kez araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda gebe Spraque-Dawley sıçanlar gruplara ayrılarak betametazon ve/veya CDP-kolin enjeksiyonları yapılmıştır. Doğumdan sonra ise yavru sıçanlar hiperoksiye maruz bırakılarak hiperoksik akciğer hasarı oluşturulmuş ve annelerin aldığı betametazon ve/veya CDP-kolin tedavilerinin yavru sıçanlarda akciğer fosfolipid düzeyi, apoptotik hücre ölümü ve alveolarizasyon üzerine olan etkileri değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonuçları prenatal dönemde uygulanan CDP-kolin tedavisinin hiperoksik akciğer hasarı oluşturulan yenidoğan sıçan akciğer dokusunda total fosfolipid ve fosfatidilkolin düzeylerini artırdığını, apoptotik süreci baskıladığını ve alveolarizasyonu artırdığını göstermiştir. Ayrıca betametazon ile kombine edilen CDP-kolin tedavisinin bu ilaçların tek başlarına uygulanmasına göre akciğer fosfolipid düzeylerini anlamlı olarak daha fazla artırmış ve apoptotik hücre ölümünü daha kuvvetli baskılamıştır. Bu bulgular prenatal dönemde betametazon ile kombine edilen CDP-kolin tedavisinin yenidoğan hiperoksik akciğer hasarını daha etkin bir şekilde iyileştirme potansiyeli barındırdığına ve BPD'nin klinik tedavisinde betametazon ile CDP-kolin kombinasyonunun daha yararlı olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Bronkopulmoner displazi, betametazon, CDP-kolin, fosfolipid, yenidoğan sıçan

AkciğerAkciğer hastalıklarıBetametazon+5
Cansu Koç
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnsan aortasında transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları ile hipertansiyon arasındaki ilişkinin araştırılması

Yüksek prevalansa sahip olan arteriyel hipertansiyon (HT), kardiyovasküler hastalıkların gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. HT hastalarının büyük çoğunluğunu oluşturan primer HT patogenezi halen büyük ölçüde aydınlatılamadığından tedavi hedefleri de araştırmalara açık bir alandır. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları, membran potansiyelini veya hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu değiştirerek sinyal transdüksiyonunda önemli rol oynayan bir katyonik kanal sınıfıdır. Hücre kültürü ve deneysel hayvan modellerinde yapılan çalışmalarda TRP kanallarının HT'da rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışma, TRP kanallarının HT patogenezindeki rolünü ve tedavideki potansiyel yerini araştırmayı hedefleyen, insan vasküler dokusunda yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda, koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft cerrahisi yapılan kronik HT hastaları (n=59) ile HT öyküsü olmayan normotansif (n=22) hastalardan, santral kan basıncını en iyi yansıtan vasküler yapı olan asendan aorta doku örnekleri toplanarak TRP kanallarının mRNA seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Grupların demografik özellikleri, biyokimyasal parametreleri ve kullandıkları antihipertansif ilaç sayıları ve sınıfları ile eş zamanlı kardiyometabolik hastalıkları açısından alt grup analizleri yapılarak gen ekspresyon seviyeleri bu faktörlere göre değerlendirilmiştir. Çalışmada, TRPC1 ve TRPV3 mRNA ekspresyon seviyeleri açısından HT grubu ile kontrol grubu arasında farklılık bulunmazken, HT hastalarının TRPC6, TRPV1, TRPV2, TRPV4, TRPM8 mRNA ekspresyon seviyelerinin normotansif kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla; 0.2'ye karşı 1.05, 0.17'ye karşı 1.05, 0.31'e karşı 0.97, 0.29'a karşı 1.05, 0.35'e karşı 1.19). Sonuç olarak; TRP kanalları, HT patogenezinin aydınlatılması ve potansiyel bir tedavi hedefi olarak değerlendirilmesi daha etkili tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine olanak sağlayabilir.

AortGen ifadesiHipertansiyon+3
Algül Dilara Dokumacı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Akciğer kanserli hastalarda endotelyal nitrik oksit sentaz gen polimorfizmlerinin rolü

Akciğer kanseri, akciğer dokusunda kontrolsüz hücre çoğalmasıyla karakterize bir hastalıktır. Dünyada en sık görülen kanser türüdür. Akciğer kanserinin en yaygın nedenleri sigara, radon gazı, asbestoz, çevre kirleticileri ve genetik faktörlerdir. Nitrik oksit (NO) mutajenik ve karsinojenik aktiviteye sahiptir ve akciğer kanserinde önemli rol oynayabilir. Endotelyal NO, endotelyal NO sentaz (eNOS) aracılığıyla L-arjininden sentez edilmekte, apoptozu inhibe etmekte ve anjiogenez ve tümör hücre proliferasyonunu hızlandırmaktadır. Çalışmamızın amacı, eNOS geni intron 4 VNTR ve ekson 7-G894T (Glu298Asp) polimorfizmleri ve akciğer kanser riski arasındaki olası ilişki değerlendirmekti. Yüzyedi akciğer kanserli hasta ve 100 sağlıklı gönüllünün periferik kanlarından DNA izole edildi. Polimorfizmler polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve/veya Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) yöntemiyle tespit edildi. Çalışmamız eNOS geni intron 4 VNTR polimorfizmindeki bb genotip ve b alel sıklıklarının akciğer kanserli grupta kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğunu göstermiştir (p<0.05). Fakat, eNOS geni G894T polimorfizmi ve akciğer kanser riski arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Bu sonuçlar eNOS geni intron 4 VNTR polimorfizmindeki bb genotip ve b alel varlığının akciğer kanserinin gelişmesi için genetik risk faktörleri olabileceklerini göstermiştir. Bu bulguları doğrulamak için daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıKanser hastaları+5
Canan Koçer
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

RHO proteinleri gen polimorfizmleri ile primer açık açılı glokom arasındaki ilişkinin araştırılması

Primer açık açılı glokom (PAAG), irreversibl körlüğe neden olan multifaktöryel bir hastalıktır. Bu çalışmada, PAAG gelişiminde Rho proteinleri gen polimorfizmlerinin rolü olabileceği hipotezi test edilmiştir. Bu araştırmanın amacı, Türk toplumunda Rho proteinleri gen polimorfizmleri ile PAAG arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmaya 179 PAAG hastası ile benzer yaş ve cinsiyetteki 182 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alınmıştır. Periferik lökositlerden genomik DNA izole edilmiş ve RhoA (rs6784820, rs974495), RhoB (rs62121967, rs11541350), RhoC (rs11102522), RhoD (rs61891303, rs2282502) ve RND3 (RhoE) (rs112924194) genlerinin polimorfizmleri BioMark HD dinamik array sistemi kullanılarak real-time PCR ile belirlenmiştir. Genotip ve allel frekansları ki-kare veya Fisher'in kesin ki-kare testi ile değerlendirilmiş, SHEsis programı ile haplotip analizi yapılmıştır. Glokom grubunda ortalama intraoküler basınç anlamlı olarak yüksekti (28.7±6.6'ya karşı 13.5±3.4 mmHg, P<0.0001). Glokomlu hastalarda RhoA geni rs974495 polimorfizminin genotip dağılımı CC: %53.9, CT: %34.8 ve TT: %11.2 olarak bulundu. Bu dağılımlar kontrol grubuyla (CC: %52.2, CT: %45.6 ve TT: %2.2) karşılaştırıldığında TT genotipi ile ilgili anlamlı bir ilişki saptanmış olup (P=0.0021) glokom riskini 4.9 kat arttırmaktadır. Allel frekansları, haplotip analizi ve çalışılan diğer polimorfizmlerde anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Türk toplumunda PAAG ile RhoA geni rs974495 polimorfizmi arasında anlamlı ilişkinin bulunduğunu ilk defa ortaya koyan sonuçlarımız TT genotipine sahip olmanın PAAG için bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Anahtar sözcükler: Haplotip analizi, Polimorfizm, Primer açık açılı glokom, RhoA, Rho proteinleri

FarmakogenetikGlokom-geniş açılıGöz hastalıkları+4
Ahmet Saracaloğlu
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adana ilindeki insanların ilaç kullanım alışkanlıkları

Amaç: Akılcı olmayan ilaç kullanımı, tüm ülkelerin önemli sağlık sorunlarındandır. Ülkemizde de akılcı olmayan ilaç tüketimi alışkanlıkları ciddi bir sorun olup ilacın genel sağlık harcamaları içerisindeki payını da artırmaktadır. Çalışmamızın amacı; Adana ilindeki insanların ilaç kullanım alışkanlıklarının tanımlanması, insidansının saptanması ve veri tabanı oluşturulmasıdır.Gereç ve Yöntem: Adana ilinde planlanan örneklem büyüklüğü 1222 idi. Çalışmamız için aranacak telefon numaraları Adana ilindeki Türk Telekom santrallerinden seçilmiştir. Hazırladığımız Akılcı İlaç Kullanım Anketi görüşmeyi kabul eden 1111 kişiye telefonla uygulanmıştır.Bulgular: Görüştüğümüz kişilerin % 63,5'i kadın bulunmuştur. Kadınların yaş ortalaması 42,71 ± 14,1, erkeklerin yaş ortalaması 41,67 ± 15,8 bulunmuştur. Çalışmaya katılanların büyük çoğunluğu ilkokul mezunu kişiler, ev hanımları ve 25 yaş altı kişiler bulunmuştur. % 15,5'inin sosyal güvencesi yoktur. Katılanların % 57,2'si doktora danışmadan ilaç kullanmaktadırlar. Doktora danışmadan ilaç kullanan 635 kişiden 625 kişi (% 98,4) ağrı kesici, ateş düşürücü kullandığını söylemiştir . Katılımcıların % 8'i akraba, arkadaş, komşu tavsiyesiyle ilaç kullandıklarını belirtmişler, % 14,9'u akraba, arkadaş, komşularına ilaç tavsiye ettiklerini belirtmişlerdir. Tavsiye ile en çok kullanılan ilaç ve en çok tavsiye edilen ilaç ağrı kesiciler bulunmuştur. Katılımcıların % 30,5'i grip soğuk algınlığı durumlarında doktora sormadan antibiyotik kullandıklarını söylemişlerdir, % 47,9'u doktorun verdiği antibiyotikleri bitirmeden bıraktıklarını söylemişlerdir, % 85,8'i ilaçların son kullanma tarihlerine baktıklarını söylemişlerdir, % 28,9'u evde bulunsun düşüncesi ile ilaç yazdırdığını söylemişlerdir. Görüşülen kişilerin yarıya yakını ilaçların son kullanma tarihleri geçmişse çöpe attıklarını söylemişlerdir.Sonuç: Çalışmamıza katılan kişilerin tüm sorulara verdikleri yanıtları Akılcı İlaç Kullanım Skoruna göre puanlarını hesapladık. 100 üzerinden tüm bireylerin aldıkları ortalama puan 68,366 ± 13,5117 bulunmuştur. Bu da Adana ilindeki insanların akılcı ilaç kullanım bilgisinin yeterli olmadığını, halkın eğitimi ile bilinç düzeyinin artırılması gerektiğini düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Adana ili, Akılcı ilaç kullanımı, Telefonla anket

AdanaAnketlerMadde kullanım bozuklukları+2
Neslihan Pınar
Çukurova University
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Preeklampsi ile TRPM gen polimorfizmi arasındaki ilişkinin araştırılması

daha sonra doldurulacaktır

Zekiye Doğantürk
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Fare korpus kavernosum düz kasında hidrojen sülfür'ün gevşetici etki mekanizmasının araştırılması

Çalışmamızda, izole fare korpus kavernosum dokusunda hidrojen sülfür (H2S)?ün gevşetici etki mekanizması araştırıldı. Bu amaçla, fenilefrin ile kastırılmış izole fare korpus kavernosum dokularında L-sistein (10-6-10-3) ve H2S donörü sodyum hidrojen sülfür (NaHS;10-6-10-3) ile gevşeme yanıtları oluşturuldu. L-sistein (10-3 M) ile oluşan gevşeme yanıtları sistation beta sentaz inhibitörü aminooksiasetik asid ile etkilenmezken, sistation gama liyaz enzim inhibitörü D,L-proparjil glisin ile anlamlı olarak azaldı. Endotelyumsuz dokularda, NaHS ile oluşan gevşeme yanıtlarında bir değişiklik gözlenmedi. Nitrik oksid sentaz inhibitörü N?-nitro-L-arjinin (10-4 M), guanilil siklaz inhibitörü ODQ (10-4 M) ve bu inhibitörlerin kombinasyonu NaHS ile oluşan gevşeme yanıtlarını artırdı. Fosfodiesteraz inhibitörleri zaprinast ve sildenafil NaHS gevşeme yanıtlarını azalttı. Adenilil siklaz inhibitörleri NEM (2.5x10-5 M) veya SQ22536 (10-4 M) ile NaHS gevşeme yanıtlarında anlamlı bir azalma gözlendi. NaHS gevşemeleri, yüksek K+ (50mM), voltaja-bağımlı K+ kanal inhibitörü 4-aminopiridin (10-3 M), ATP?ye duyarlı-K+ kanal inhibitörü glibenklamid (10-5 M) ve içeri doğrultucu K+ kanal inhibitörü baryum klorür (10-5 M) varlığında anlamlı bir şekilde azaldı. Ancak, küçük kondüktanslı Ca2+ ile aktive edilen K+ kanal blokörü apamin, orta ve yüksek kondüktanslı Ca2+ ile aktive edilen K+ kanal blokörü karibdotoksin ve apamin + karibdotoksin kombinasyonu, NaHS ile dokularda oluşan gevşeme yanıtlarında bir değişiklik oluşturmadı. L-tipi Ca2+ kanal inhibitörü nifedipin (10-6 M) ve muskarinik reseptör blokörü atropin (10-6 M) NaHS gevşemelerini inhibe etti. Ancak, Na+-K+-ATPaz inhibitörü uvabain (10-4 M) NaHS gevşemelerini etkilemedi. Sonuç olarak, fare korpus kavernosum dokusunda endojen olarak H2S?in L-sistein?den , sistation gama liyaz enzimi aracılığıyla sentezlendiği, gevşetici etkisini endotelyum?dan bağımsız olarak direkt düz kas üzerinden; i)adenilil siklaz/cAMP, ii) K+ kanalları, iii) L-tipi voltaja-bağımlı Ca2+ kanalları ve iv) muskarinik reseptörler aracılığıyla gerçekleştirebileceği ve bu etkisinin NO/sGMP tarafından baskılandığı düşünülmektedir.

Corpus cavernosumFarelerHidrojen sülfür+3
Fatma Aydınoğlu
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçan prostat ve vas deferens düz kasları üzerinde ferula elaeochytris (çakşır)kök ekstresinin etkisi

Ferula L. maydanozgiller familyasından 185 türü olan bir çiçekli bitki cinsidir. Akdeniz bölgesinin doğusu ve Orta Asya'da yerleşim göstermektedir. Genelde kurak iklimlerde yetişir. Anadolu'da ÇAKŞIR/ÇAĞŞIR diye bilinen 23 Ferula türü bulunmaktadır. Anadolu'da bu bitkinin yaprak ve kök kısımları halk arasında keçi ve koyunların çiftleşmesini stimüle etmek için veya insanlarda kaynatılarak çay halinde afrodizyak amaçlı kullanılmaktadır. Ferula elaeochytris kök ekstresinin prostat ve vas deferens gibi fertilite üzerinde rol oynayan dokularda etkisi henüz gösterilmemiştir. Bu tez çalışmasında in vitro ortamda izole sıçan prostat ve vas deferens dokularında Ferula elaeochytris kök ekstresinin etkileri araştırılmaktadır. Sıçan vasdeferens ve prostat dokusunda Elektrik Saha Stimülasyonu (ESS) ile nörojenik kasılmalar oluşturulmuştur ve çakşır kök ekstresi adrenerjik ve purinerjik yolaklara bağlı kasılmaları doza bağımlı ve anlamlı bir şekilde inhibe etmiştir. Bu inhibisyon ortama dışardan ilave edilen kalsiyumun etkisi ile doza bağımlı bir şekilde tersine çevrilmiştir. Bulgularımız bu dokularda çakşır kökü ekstresine bağlı inhibisyon mekanizmasında kalsiyum kanallarının önemli rol alabileceğini düşündürmektedir. Çakşır kök ekstresine bağlı olarak vasdeferens hipoaktivitesinin, spermlerin naklini yavaşlatabileceğini ve erkeklerde infertiliteye neden olabileceğini düşündürmektedir. Afrodizyak olarak kullanılan bu bitki türünün bir yandan afrodizyak etkileri olduğu gösterilirken bir yandan da erkeklerde infertiliteye neden olabileceği konusu düşündürmektedir.

Elektrikle uyarmaFerula elaeochytrisKas-düz+4
Özge Öztürk
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00