Recep Tayyip Erdogan University
Discipline

Thoracic Surgery

Recep Tayyip Erdogan University

31

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

31 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Videotorakoskopi yapılan hastalarda multimedya destekli hasta eğitiminin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkisi

Preoperatif multimedya destekli hasta bilgilendirmesi postoperatif ağrı, anksiyete ve hatta postoperatif komplikasyonlar açısından olumlu etkiler göstermektedir. Bu çalışmanın amacı VATS yapılan hastalarda cerrahi öncesinde sözel ve yazılı bilgilendirmeye ek olarak uygulanan multimedya destekli bilgilendirmenin postoperatif ağrı ve anksiyete üzerine etkilerini saptamaktır. VATS yapılan 50 hasta çalışmaya alındı ve iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da bazal STAT-T testi operasyon öncesi ve sonrası STAI-S testi uygulandı. Multimedya bilgilendirme grubuna (MBG) ~6 dakikalık bilgilendirme videosu izletildi ve STAI-S testi tekrarlandı. Hastaların demografik verileri, cerrahi özellikleri, SFT değerleri, vital bulguları, VAS skorları ve analjezik tüketimleri kaydedildi. Her iki grup arasında demografik veriler, cerrahi özellikler ve SFT değerleri arasında anlamlı fark yoktu. STAI-T, preop STAI-S ve postop STAI-S skorları arasında anlamlı fark mevcut idi (sırasıyla, p=0,002; p=0,001; p<0,0001). Kontrol grubunda postop STAI-S skorları anlamlı düzeyde azalırken MBG'nda bu değişim izlenmedi (sırasıyla, p=0,010; p=0,656). Vital bulgulardan nabız parametresinde MBG'nda anlamlı değişim saptandı (p<0,0001). VAS skorları ve analjezik dozları açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Gruplar içerisindeki 3 günlük değişime bakıldığında tümünde anlamlı düzeyde azalma saptanırken, kontrol grubunda Tramadol dozundaki değişim anlamlı bulunmadı (p=0,115). Çalışmamızda preoperatif multimedya bilgilendirmenin anksiyete üzerine etkisi olmasa da, postoperatif ağrı üzerine kısmen etkili olduğu sonucuna ulaştık.

AnksiyeteAğrıAğrı-postoperatif+6
Adem Gencer
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastalarda sentinel lenf nodlarının intraoperatif peritümoral Tc 99m nanokolloid injeksiyonu ve gama kamera ile saptanarak, tutulumunun mediastinal yayılımın değerlendirilmesinde ve diseksiyonundaki öneminin araştırılması

Arife Ayten
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer spontan pnömotoraks gelişen bireylerde haller indeksi ve diğer risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada, Primer Spontan Pnömotoraks (PSP) gelişim riskinin değerlendirilmesinde Haller İndeksi (HI) ve diğer demografik, klinik ve radyolojik risk faktörlerinin etkilerini belirlemek amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde 2019-2025 yılları arasında yürütülen retrospektif, kesitsel, vaka-kontrol çalışmasına, PSP tanısı almış 224 hasta ve aynı yaş grubundan (18-35 yaş) 197 kontrol bireyi dahil edilmiştir. Sekonder spontan pnömotoraks, travmatik pnömotoraks, iyatrojenik pnömotoraks, konjenital pnömotoraks, toraks maligniteleri, sendromik veya genetik hastalık öyküsü olan bireyler çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi (BMI), sigara kullanım durumu gibi demografik ve klinik verileri ile anteroposterior çap ve lateral çap ölçümleri PACS sisteminden elde edilmiştir. Haller İndeksi, lateral çapın anteroposterior çapa bölünmesiyle hesaplanmıştır. İstatistiksel analizlerde Shapiro-Wilk normallik testi sonrasında, normal dağılım gösteren değişkenler için Student's t-testi, göstermeyenler için Mann-Whitney U testi, kategorik değişkenler için ise Ki-kare testi kullanılmıştır. PSP gelişimini öngören bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılmış, modelin sınıflama başarısı ROC eğrileri ve AUC değeri ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Toplam 421 bireyin (PSP: 224; Kontrol: 197) verileri analiz edilmiştir. PSP grubundaki bireylerin kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede daha genç (p<0.001), daha zayıf (p<0.001) ve daha uzun boylu (p<0.001) olduğu saptanmıştır. Ayrıca, PSP grubunun BMI değerleri de anlamlı derecede düşük (p<0.001) bulunmuştur. Cinsiyet dağılımında, PSP grubunun %84,8'inin erkek olduğu (kontrol: %61,4 erkek, p<0.001) ve sigara kullanım oranının da PSP grubunda anlamlı biçimde yüksek (p<0.001) olduğu belirlenmiştir. Radyolojik ölçümlerde, PSP grubunda anteroposterior çapı (p<0.001) ve lateral çap (p<0.001) anlamlı derecede daha geniş iken, Haller İndeksi (p<0.005) anlamlı derecede daha düşük çıkmıştır. Lojistik regresyon analizinde, lateral çapın (OR=14.88; p<0.0001) PSP gelişimi için anlamlı bir risk faktörü olduğu; yaş (OR=0.40; p=0.0032), kilo (OR=0.13; p<0.0001) ve Haller İndeksi'nin (OR=0.28; p=0.0006) ise koruyucu faktörler olduğu belirlenmiştir. Boy uzunluğu, sigara kullanımı ve cinsiyetin PSP gelişimi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi gösterilememiştir. Modelin öngörü performansı yüksek olup, AUC değeri 0,89 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Bu çalışma, PSP'nin genç, erkek, uzun boylu, düşük vücut ağırlığına ve düşük vücut kitle indeksine sahip bireylerde daha sık görüldüğünü ortaya koymuştur. Geniş lateral çapın PSP gelişimi için bağımsız bir risk faktörü olduğu; yaş, kilo ve Haller İndeksi'nin ise koruyucu etkileri olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, torasik yapının morfolojik özelliklerinin PSP patofizyolojisinde rol oynayabileceğini ve bu demografik ve anatomik parametrelerin PSP'ye yatkın bireylerin belirlenmesinde, tanı ve tedavi süreçlerinin kişiye özel planlanmasında değerli katkılar sağlayabileceğini göstermektedir.

Muhammed Yavuz Haktanır
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde TH17'nin sağ kalım ve nüks ile ilişkisi

Amaç: IL-17 pozitif hücrelerin varlığı, çeşitli kanserlerde olduğu gibi akciğer kanserinde de gözlenmektedir. TH17 hücresinin akciğer kanserinde oynadığı rol halen netleştirilememekle birlikte genellikle kısa sağ kalım ve kötü prognoz ile ilişkilendirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, KHDAK hastalarında IL-17'nin prognostik önemini belirlemek, KHDAK dokularında ve kanda IL-17 ekspresyonu ile nüks ve sağ kalım arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: IL-17'nin ekspresyonu, KHDAK 39 hastanın -80°C' de arşivlenmiş tümörlü ve sağlıklı dokusunda immünohistokimya ile ve KHDAK 41 hastanın -80°C' de arşivlenmiş periferik kan örneğinden serumda ELISA ile analiz edildi. IL-17 ekspresyonu ile klinik parametreler arasındaki korelasyonu analiz etmek için χ2 testi kullanıldı. IL-17 ekspresyonu ile genel sağkalım ve hastalıksız sağ kalım arasındaki korelasyonu analiz etmek için Kaplan- Meier yöntemi kullanıldı. Bulgular: Tümörlü dokuda sağlıklı dokuya göre daha yüksek düzeylerde IL-17A tespit edildi. Sağlıklı ve tümörlü dokusunda IL-17A bakılan 39 KHDAK hastasının %51,3'ünde, serumda IL-17A bakılan 41 hastanın %47,6'sında yüksek IL-17 ekspresyonu gözlendi. Hastalardan %38,4'ü adenokarsinom, %50,6'sı skuamoz hücreli karsinom tanısı almıştı. Sağlıklı ve tümörlü dokularda IL-17A bakılan hastaların %23,1'i, serumda IL-17A bakılan hastaların %34,1'i ileri evrede olarak değerlendirildi. IL-17A'nın skuamoz hücreli akciğer kanserinde adenokarsinoma göre anlamlı olarak daha yüksek düzeylerde eksprese edildiği gözlendi. Dokuda yapılan analizlerde erken evre hastalıkta düşük IL-17A düzeyleri daha uzun hastalıksız ve genel sağ kalım süreleri ile ilişkili bulundu. İleri evre hasta grubunda ise adenokarsinomdan farklı olarak skuamoz hücreli akciğer kanseri tanısı olan hastalarda istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte IL-17A düzeyleri yüksek olan hastaların düşük olanlara göre hastalıksız sağ kalım süreleri daha uzun saptandı. Sonuç: IL-17A, akciğer kanserinin histopatolojik tanı ve TNM evresine göre hastalıksız sağ kalımda ve akciğer kanseri metastazında rol oynayan bir immun sistem temel düzenleyicisidir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGen ifadesi+4
Kamran Alıyev
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner kontüzyon modeli oluşturulan ratlarda glutamin ve arjinin tedavisinin inflamatuvar yanıta etkisi

Amaç: Biz çalışmamızda; immuno-inflamatuar yanıtta önemli rolu olan glutamin ve/veya arjinin tedavisinin deneysel travma modelinde etkili olup olmadığını histopatolojik olarak değerlendirdik. Çalışmamızın amacı pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun azalması için erken dönemde glutamin ve/veya arjinin tedavisinin etkinliğinin araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişkin, dişi ve ortalama 460 gr ağırlığında Wistar Albino ratlar kullanıldı. Ratlar rastgele olarak beş gruba bölünerek; sham ve travma gruplarında 3, arjinin, glutamin ve glutamin+arjinin gruplarında 6'şer olmak üzere randomize olarak gruplar oluşturuldu. İlk gruptaki ratlara travma uygulanmazken, diğer grup ratlara Raghavendran ve ark.'nın tariflediği izole bilateral pulmoner kontüzyon modelinin modifiye şekli ile kontüzyon uygulandı. İlk gruptaki ratlara herhangi tedavi uygulanmazken, ikinci grup ratlara intraperitoneal (i.p) %0,9 serum fizyolojik uygulandı. Üçüncü grup ratlara i.p glutamin, dördüncü grup ratlara i.p arjinin ve son tedavi grubundaki ratlara glutamin + arjinin tedavisi i.p olarak uygulandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden üç gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede üç farklı parametre; inflamasyon yoğunluğu, intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Travma ile glutamin ve arjinin gruplarının karşılıklı analizinde; hem glutamin hem de arjinin grubunda her üç histopatolojik parametrede iyileşme izlenmiş ve istatistiksel olarak 2 anlamlılık saptanmıştır. Ratlarda glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi sonucunda iki molekülde de benzer etkiler olduğu görüldü. Tedavi alt gruplarının değerlendirilmesinde, glutamin ve arjininin tedavide birlikte uygulanması, glutamine göre intraalveolar hemoraji ve alveolar konjesyon açısından benzer etkiler göstermesine rağmen, parankimal inflamasyon yoğunluğu açısından tek glutamin tedavisine göre daha olumsuz sonuçlara neden olduğu görüldü. Her üç skorlamada da; Glutamin ve arjininin tedavisinin birlikte uygulandığı ratlarda, tek başına arjinin tedavisine göre daha az etkili olduğu görüldü. Sonuç: Pulmoner kontüzyon sonrası oluşan inflamasyonun tedavisinde; glutamin ve arjininin ayrı ayrı verilmesi ile faydalı sonuçlar izlenmesine rağmen, bu iki molekülün kombine uygulanmasının diğer tedavi gruplarına kıyasla daha az etkili olduğunu saptadık.

AkciğerArjininGlutamin+5
Shukur Musayev
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnterstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan hastalarda gelişen postoperatif pulmoner komplikasyonların incelenmesi

İnterstisyel Akciğer Hastalığı Ön Tanısıyla Akciğer Biyopsisi Yapılan Hastalarda Gelişen Postoperatif Pulmoner Komplikasyonların İncelenmesi Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde interstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan ve patoloji sonucu interstisyel akciğer hastalığı ile uyumlu çıkan hastalardan postoperatif 1 hafta-1 aylık dönemde gelişen postoperatif komplikasyonların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 1 Ocak 2017 - 31 Aralık 2022 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda interstisyel akciğer hastalığı ön tanısıyla akciğer biyopsisi yapılan ve patoloji sonucu interstisyel akciğer hastalığı ile uyumlu çıkan hastalar hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak taranmış ve klinik izlemlerine, patoloji sonuçlarına, preoperatif solunum fonksiyon testlerine ve radyolojik görüntülemelerine ulaşılabilinen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplam 140 hasta dahil edildi.Hastaların yaş ortalaması 56,96 ± 11,18 yıl olup, hastaların %50,7'si (n=71) kadın ve %49,3'ü (n=69) erkekti. Hastaların %52,1'i (n=73) 60 yaşın altındaydı. Hastaların beden kitle indeksi ortalaması 28,89 ± 5,33 idi. Hastaların %50'si (n=70) sigara içmiyorken %50'si (n=70) operasyon zamanından önce sigara içmiş veya hala içmeye devam etmekteydi. Hastaların ortalama sigara içme miktarı 16,54±23,68 p/yıl olarak saptandı. Hastaların %74,3'ünün (n=104) en az bir adet komorbiditesi mevcuttu. Hastalardaki postoperatif en sık patolojik tanılar; % 26,4 UİP (n=37), % 17,9 HSP (n=25), % 15,7 NSİP (n=22) olarak saptandı. Hastaların %5'inde (n=7) ise yetersiz örnek nedeniyle tanı konulamadığı saptandı. Hastaların % 40'ının (n=56) operasyonunun VATS ile yapıldığı saptandı. Hastaların biyopsi lokalizasyonları olarak en sık (n=99, % 71) sağ akciğer her 3 lobundan biyopsi yapıldığı saptandı. Hastaların biyopsi tarafları incelendiğinde; % 88'inin (n=123) sağ akciğerden yapıldığı saptandı. Hastaların % 57,2'sinin (n=79) FEV1 yüzdesinin % 80 ve üzerinde olduğu, % 63'ünün (n=87) FVC yüzdesinin % 80'in altında iken olduğu saptandı. Hastaların postoperatif dönemde hastanede yatış sürelerinin ortalaması 5,9±3,62 gün idi. Hastaların %62,9'unun (n=88) hastanede yatış süresi 5 gün ve altında olduğu saptandı. Hastaların % 22,1'inde (n=31) en az bir tane postoperatif komplikasyon gelişmiş olduğu görüldü. Bu komplikasyonlardan en sık görülenler; uzamış hava kaçağı % 6,4 (n=9), pnömoni % 7,1 (n=10), dispne % 5 (n=7) idi. Ayrıca 3 tane de (% 2,1) mortalite olduğu görüldü. Hastaların cinsiyeti,yaşı, beden kitle indeksi, sigara içme durumu, komorditeleri, patolojik tanıları, operasyon şekli, biyopsi tarafı ile komplikasyon gelişme durumu arasında anlamlı bir ilişki olmadığı saptandı. Komplikasyon gelişmeyen hastalarda, komplikasyon gelişen hastalara göre FEV1 yüzdesinin ve FVC değerinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi ( p= 0,018, p=0,023). Komplikasyon gelişen hastalarda, komplikasyon gelişmeyen hastalara göre hastanede yatış süresinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi ( p= 0,000). Sonuç: İAH, geniş spektrumlu ve karmaşık bir hastalık grubudur. Tanı koyma sürecinden tedavi planlanmasına kadar geçen süreç zor olduğu gibi sonuç alma açısından da klinisyenleri çaresiz bırakabilmektedir. Tanı koyma genellikle multidisipliner bir yaklaşım gerektirmektedir. Klinik ve radyolojik olarak tanı koymada başarısız olunması halinde son çare görülen akciğer biyopsisi ile patolojik tanısının konulmasında bile ciddi zorluklar yaşanmaktadır. Akciğer biyopsisi de İAH'da parankimal tutulumların yaygın olduğu düşünülürse postoperatif dönemde ciddi komplikasyon riskini barındırmaktadır. Bu konuda yapılacak daha geniş çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnterstisyel akciğer hastalıkları, Akciğer biyopsisi, Postoperatif komplikasyonlar

Emin Ünal
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda cerrahi öncesi FDG-PET/BT tümör SUVmax değerinin cerrahi sonrası lenfovasküler invazyon varlığı ve sağkalım ile ilişkisinin araştırılması

Akciğer kanseri grubunun tanı anında %56.5'inin uzak metastaz yaptığı görülür. Tümör dokusu etrafında bulunan kan ya da lenfatik sistem damarlarının endotel tabakasında tümöral hücrelerin görülmesi LVİ olarak adlandırılır. LVİ varlığı hastada erken metastaz, kötü prognoz belirtisi olarak kabul edilir. LVİ varlığının erken tahmin edilebilir olması halinde hastalarda metastaz risk oranının azalacağı ve sağkalım üzerine olumlu etki edeceği düşünülerek, retrosektif olarak bu çalışma yapıldı. Çalışmaya ameliyat öncesi FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri bilinen, ameliyat sonrası patolojik tanısı KHDAK gelen hastalar alındı. KHDAK tanılı hastalar, LVİ varlığına göre gruplandırıldı, LVİ varlığı ile FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri arasında bir orantısallık olup olmadığı araştırıldı. Retrospektif olarak yaptığımız bu çalışmada kliniğimizde 01.01.2014-20.02.2023 tarihleri arasında ameliyat edilen, ameliyat öncesi FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri bilinen, ameliyat sonrası patoloji tanısı KHDAK gelen toplam 376 hasta değerlendirildi. Bu hastalar LVİ varlığı olanlar ve olmayanlar, KHDAK'nin histolojik alt tiplerinden adenokarsinom-YHK-büyük hücreli karsinom ve diğerleri olmak üzere 3 grup şeklinde, kadın-erkek cinsiyetleri, tanı koyulma yaşları, tümör boyutu, cerrahi sonrası 5 yıllık sağkalım ve genel sağkalım oranları, FGD-PET/BT tümör SUVmax değerleri incelenerek bu çalışma yapıldı. Bu grupların istatistiksel analizinde IBM SPSS Statitics Data Editör 2023 kullanıldı. Çalışmadaki sonuçların yarıdan fazlasının literatürdeki benzer çalışmaların sonuçları ile az uyuştuğu görüldü. Buna sebep olarak sigara öyküsünün sorgulanmaması, tümör lokalizasyonu ve yapılan cerrahi işlemin türünün ve rezeksiyon şeklinin belirtilmemesi, cerrahi sonrası onkolojik tedavi durumunun değerlendirilmemesi, hastalığın evresinin belirtilmemesi ek hastalık durumunun belirtilmemesi vb. düşünüldü. Yine de literatürdeki benzer çalışmalar incelendiğinde LVİ varlığının metastaz ve kötü prognozun belirtisi olduğu görüldü. Ayrıca FGD-PET/BT tümör SUVmax değeri ile LVİ varlığının korelasyon gösterdiğini belirten araştırmalar literatürde görüldü. Çalışmamızın literatüre faydalı olacağı düşünüldü.

Sadullah Aksoy
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larıngotrakeal stenoz nedenıyle rezeksıyon yapılan hastalarda yaşam kalıtesının araştırılması

Amaç: Bu çalışmada kliniğimize LTS ve TS nedeniyle başvuran hastalaların rezeksiyon öncesi ve sonrası kliniklerinin karşılaştırılması, operasyondan sonra gelişen komplikasyonların araştırılması, uzun dönemde nefes darlığı, ses kısıklığı, yutma sorunları açısından yaşam kalitelerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 -Mayıs 2023 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'na LTS ve TS tanısıyla başvuran, cerrahi rezeksiyon veya RB ile dilatasyon yöntemleriyle tedavi edilen hastalar hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak tarandı. Klinik izlemlerine, radyolojik görüntülerine ulaşılan ve kayıtlı telefonlarından ulaşılarak anket yapılabilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 54 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 43,72±17,71 yıl olup, hastaların %40,7'ü (n=22) kadın, %59,3'si (n=32) erkekti. Hastaların %94'inde (n=51) uzamış entübasyona bağlı stenoz geliştiği saptandı. Stenotik segment uzunluğu ortalama 18,65±10,33 mm, ortalama entübasyon süresi ortalama 16,01±8,75 gün olarak saptandı. Hastaların %26'sında (n=14) LTR, %44'ünde (n=24) TR, %30'unda (n=16) RB ile dilatasyon yapıldı. Postoperatif dönemde komplikasyon gelişme oranı LTR yapılan hastalarda %50 (n=7), TR yapılan hastalarda %8,3 (n=2) olarak saptandı (p: 0,004). Postoperatif dönemde restenoz gelişme oranı LTR yapılan hastalarda %42,9 (n=6), TR yapılan hastalarda %4,2 (n=1) olarak saptandı (p: 0,003). Postoperatif dönemde VAS skor ortalaması LTR yapılan hastalarda 2,64±2,98, TR yapılan hastalarda 0,96±1,83, RB yapılan hastalarda 3,63±2,80 olarak saptandı (p: 0,005). SİYKÖ'ün fiziksel fonksiyonel alt boyut ortalama puanı LTR yapılan hastalarda 74,4±24,18 saptanarak TR ve RB yapılan hastalara göre daha düşük sesle ilgili yaşam kalitesine sahip olduğu saptandı (p:0,005). SİYKÖ'ün fiziksel fonksiyonel alt boyut ortalama puanı trakeostomize hastalarda (84,65±18,48) saptanarak trakeostomize olmayan hastalara göre daha düşük sesle ilgili yaşam kalitesine sahip olduğu saptandı (p: 0,009). Yaşam Kalitesi SF-36 kısa formun 8 alt ölçeklerin fiziksel fonksiyon, ruhsal sağlık, genel sağlık alt boyutlarında LTR, TR yapılan hastaların ortama skorları RB yapılan hastalara göre daha iyi olarak sonuçlandı. Sonuç: Özellikle laringeal bölgenin kompleks bir yapıya sahip olması nedeniyle hastalarda cerrahi rezeksiyon sonrası ses kısıklığı, yutma problemlerin gelişmesine ve yaşam kalitesinin olumsuz etkilemesine neden olmaktadır. Çalışmamızdaki LTR yapılan hastaların uzun dönemdeki hem sesle ilgli yaşam kalitesi hem genel yaşam kalitesi açısından TR yapılan hastalara göre daha düşük olduğu saptandı. Cerrahi tedavi genellikle başarılı bir sonuca varmasına rağmen LTS gelişen hastaların ses ve yutmayla ilgili sorunların daha fazla gelişmesi nedeniyle hastaların hem preoperatif hem postoperatif dönemde daha dikkatli yakın takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. LTR, TR yapılan hastaların yaşam kalitesini ayrıntılı şekilde değerlendiren az sayıda bildiriler mevcut olup çalışmamızla literatüre katkı sağlamayı amaçladık.

Goomaral Bayarsaıkhan
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer karsinomu nedeniyle lobektomi yapılan hastalarda postoperatif erken dönemde nötrofil lenfosit ve platelet lenfosit oranının sağkalıma etkisi

Giriş ve Amaç: Akciğer kanseri, kanser ile ilişkili ölümlerin önde gelen sebeplerindendir. Küçük hücre dışı akciğer kanserinde erken evrede cerrahi tedavi uygulanmaktadır. Tedavi sonrası prognoz ve sağkalım süreleri çeşitli faktörlere bağlı olarak değişmektedir. Bu çalışmada sağkalım üzerine ön gördürücü etkisi olabilecek faktörleri tespit etmek ve nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranlarının etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde 01.01.2016 ile 31.12.2022 tarihleri arasında ameliyat edilip küçük hücre dışı akciğer kanseri tanısı alan 257 hasta retrospektif olarak hastane bilgi yönetim sisteminden alınarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların çoğunluğunun erken evre olduğu, ortalama sağkalım süresinin yaklaşık 5,8 yıl olduğu görüldü. Tek değişkenli analizlerde kadınların, sigara içmeyenlerin, sol üst lob tümörlerinin daha iyi sağkalım ile; büyük hücreli karsinomun, ileri evrenin, eşlik eden kardiyovasküler hastalıkların, kronik böbrek hastalığının, patolojik lenf nodu tutulumunun, yüksek post-op nötrofil/lenfosit oranı ve düşük post-op hemoglobin değerlerinin kötü sağkalım ile ilişkili olduğu görüldü. Çok değişkenli analizlerde post-op NLR artışının, post-op hemoglobin düşüşünün, erkek cinsiyetin, hipertansiyonun bağımsız prediktif özelliği olduğu görüldü. Sonuç: Küçük hücre dışı akciğer kanserinde post-op nötrofil/lenfosit oranı ve post-op hemoglobin düzeylerinin sağkalım ön görme açısından cinsiyet ve komorbiditelerle birlikte kullanılması uygundur. Anahtar kelimeler: Küçük hücre dışı akciğer kanseri, nötrofil/lenfosit oranı, sağkalım.

Elerki Aksaray
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda lober ve sublober rezeksiyonların sağkalıma etkisi

Amaç: Çalışmamızda Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda küçük hücre dışı akciğer kanseri hastalarında yapılan lober ve sublober rezeksiyonun kıyaslanması ve sağkalım üzerine etkisinin araştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına 01.11.1999 ile 31.10.2020 yılları arasında başvuran ve preoperatif ve intraoperatif akciğer kanseri tanısı alan ve akciğer rezeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelenerek KHDAK tanısı olan ve rezeksiyon yapılan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda hastalar genel olarak 2 gruba ayrılmıştır. Bunlar; KHDAK tanılı lober rezeksiyon ve sublober rezeksiyon yapılan hasta grupları şeklinde ayrılmıştır. Bu hastaların genel sağkalımları karşılaştırılmıştır. KHDAK tanılı hastalarda lober ve sublober rezeksiyonun sağkalıma etkisine bakılmıştır. Bu hasta grubunda yaş ve cinsiyetin, tümörün histopatojik tipinin, kitlenin yerinin, yapılan rezeksiyonun, ek hastalıklarının , hastanın onkolojik tedavi alıp almamasının, tümörün boyutunun sağkalıma etkisinin olup olmamasını analiz edilmiştir. Genel sağkalım sürelerinin incelenmesinde Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapılmıştır. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi (p) 0.05 olarak alındı. Bulgular: Araştırma kapsamında 01.11.1999 ile 31.10.2020 yılları arasında olan Akdeniz Üniverstitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına başvurmuş ve akciğer kanseri tanısı preoperatif veya intraoperatif konulmuş, rezeksiyon uygulanmış 1158 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Bunların içinden kriterlerimize uygun 416 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Hastaların cinsiyetine göre değişkenine bakıldığında %20,9 kadın, % 79,1 erkek olarak hesaplanmıştır. Yaş grubuna göre bakıldığında hastaların %40,6'sı 18-60 yaş arası hastalar, %37,5 61-70 yaş arası hastalar, %21,9 ise 71 yaş ve üstü hastalardan ibarettir. Hastaların tümör histolojisine göre bakıldığında % 37,7 sküamöz hücre tipi, %59,3 adenokarsinom hücre tipi ve % 3 ise diğer patoloji hücre tiplerine aittir. 9. TNM sınıflamasına göre tümörün boyutuna göre bakıldığında %35,8 T1, T2 yüzde değeri %47,1, T3 yüzde değeri %9,3 ve T4 %7,6 olarak tespit edilmiştir. Ameliyattan sonra adjuvan kemoterapi alan hastalar %25,3 , adjuvan kemoterapi almayan hastalar ise %74,7 olarak belirlenmiştir. Sadece RT alan 8 hasta tespit edildi. Sublober rezeksiyon yapılan hastalarda cerrahi sınır yeterli olduğu için RT verilmemiş olduğu görüldü. Hem KT hem RT alan hastaların sayısı ise 13 olarak belirlendi. Çalışmaya alınan 416 hastanın 329'u erkek 87'si kadındı. Rezeksiyon uygulanan hastaların 310'una lober rezeksiyonlar ve 106'sına sublober rezeksiyonlar uygulanmıştı. Evreye göre sınıflandırmada 131 hasta 1A (%31,4), 119 hasta 1B (%28,6), 45 hasta 2A (%10,8) ,69 hasta 2B (%16,5) , 43 hasta 3A (%10,3) ve 9 hasta 3B ( % 2,1) olarak sınıflandırıldı. Lober ve sublober rezeksiyon yapılan hastaların sağkalım açısından aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı. T1 ve T2 evresinde olanlarda ortalama yaşam süresi bakımından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. T3 ve T4 evresinde olan hastalarda ise sublober rezeksiyon yapılan hastalarda yeterli sayıda hasta bulunmadığından anlamlı bir istatistik yapılamadı. Hastaların evrelerine göre sağkalım süreleri incelendiğinde, evre 1B olan hastalardan lobektomi uygulananların ortalama yaşam süresinin sublober rezeksiyon uygulanan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görülmüştür. Hastalar parankim cerrahi sınır uzaklıklarına göre karşılaştırıldıklarında, lobektomi uygulananların ortalama yaşam sürelerinin parankim cerrahi sınır uzaklığı 0-5 mm olan sublober rezeksiyon uygulananlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: KHDAK'nin cerrahi tedavisinde farklı cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Genel olarak KHDAK hastalarda sublober rezeksiyonların uzun dönem sağkalım sonuçları açısından tedavi için doğru seçenek olabileceği , özellikle 61 yaş üzeri ,T1-T2 tümörlerde cerrahi sınır uzaklığı olarak 5mm'den daha fazla bir mesafe bırakılarak sublober rezeksiyon yapıldığında tedavi için yeterli olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK), lobektomi, sublober rezeksiyon, sağkalım

Şahan Erdoğan
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri tanısıyla opere olmuş olguların mediastinal evrelemesinde yapay zeka kullanımı

Amaç: Primer akciğer karsinomu dünyada kanser sebepli ölümlerin en sık sebebidir. Doğru ve hızlı evreleme ile hastaların sağkalımını arttırmak mümkündür. Uzak metastazların belirlenmesinde yüksek sensitivite ve spesifite ile sonuç veren yöntemler olmasına rağmen mediastinal lenf nodu metastazının belirlenmesinde non-invaziv yöntemlerin spesifitesi düşüktür. Bu çalışmamızın amacı mediastinal lenf nodu metastazını yüksek doğrulukla saptayan bir yapay zeka modeli belirlemektir. Hastalar ve yöntemler: İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda primer küçük hücreli dışı akciğer karsinomu tanısı olan ve mediastinal evreleme amacıyla standart servikal mediastinoskopi yapılan toplam 472 hasta çalışmaya dahil edildi. Yapay zeka sınıflandırma algoritmaları, yapay zeka görüntü işleme yöntemleri ve SPSS Neural Network ile hastaların radyolojik görüntülemeleri ve mediastinal lenf nodlarının uzun aksı, kısa aksı, kitlenin SUVmax değeri, mediastinal lenf nodlarının SUVmax değeri, kitle ve mediastinal lenf nodlarının SUVmax oranı, PET-BT'den operasyona geçen gün sayısı, kitle boyutu, hiler SUVmax değeri, yaş, cinsiyet, adenokarsinom tanısı ve taraf bilgilerini kullanarak farklı yapay zeka modelleri oluşturuldu. Bu modellerin sensitivite, spesifite ve doğruluk oranları ile birlikte F1 skoru değerlendirildi. Bulgular: Yapay zeka ile görüntü işleme modeli mediastinal lenf nodu metastazlarını tespit etmede yetersiz kaldı. Yapay zeka ile görüntü işleme algoritmasının sensitivite, spesifite ve doğruluk oranları sırasıyla % 0, % 100 ve % 50 olarak saptandı. SPSS Neural Network analizinde ise aynı oranlar % 71.4, % 96.8, % 92.3 olarak belirlendi. Aynı değerler SMOTE uygulanmış lojistik regresyon analizinde % 92.3, % 91.2, % 91.5 ve F1 skoru 0.85 olarak belirlendi. En başarılı yapay zeka modeli olan Linear SVM modelinde ise bu değerler sırasıyla % 88.5, % 98.5, % 95.7 olacak şekilde en yüksek oranlara ulaşıldı. Benzer şekilde en yüksek F1 skoru 0.92 olarak Linear SVM yönteminde saptandı. Sonuç: Linear SVM modeli ile oluşturulacak yapay zeka modeli küçük hücreli dışı akciğer karsinomunda mediastinal lenf bezi metastazını değerlendirmede yüksek doğruluk oranı ve güvenle kullanılabilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+5
Eren Erdoğdu
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri tanısıyla sleeve veya konvansiyonel lobektomi uygulanan olguların karşılaştırılması: Propensity skor

Amaç: Sleeve lobektomi akciğerde merkezi yerleşimli tümörlerde parankim koruyucu bir cerrahi prosedürdür. Bu çalışmamızda küçük hücreli dışı akciğer kanseri nedeni ile kliniğimizde konvansiyonel veya sleeve lobektomi uygulanmış hastalarımızın genel özellikler, postoperatif sonuçlar, sağkalımlar ve prognostik faktörler açısından karşılaştırılması amaçlandı. Hastalar ve Yöntem: Ocak 2002 ve Ocak 2020 tarihleri arasında kliniğimizde patolojisi skuamöz hücreli karsinom ve adenokarsinom tanıları alan 196 sleeve lobektomi ve 280 konvansiyonel (standart) lobektomi uygulanan toplam 476 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş ortalaması 60.5 ± 9.2 iken 392 (% 82.4) erkek ve 84 (% 17.6) kadın hasta idi. Konvansiyonel lobektomi (KL) uygulanan olgularda 169 (% 60.4) hastaya sağ taraf cerrahisi yapılırken sleeve lobektomilerde (SL) 134 (% 68.4) hastaya sağ taraf cerrahisi yapıldı. KL grubunda 187 (% 66.8) hasta N0, 63 (% 22.5) N1 ve 30 (% 10.7) hasta N2 durumunda idi. SL grubunda ise 100 (% 51) hasta N0, 78 (% 39.8) N1 ve 18 (% 9.2) hasta N2 idi. Bu iki ayrı cerrahi teknik uygulanan hastalar; demografik özellikler, morbidite, mortalite, sağkalım ve evreleme açısından karşılaştırmalı analizi ve propensity skor eşleştirilmesi yapıldı. Bulgular: KL grupta T evresinin ileri olması komplikasyon gelişimi açısından anlamlı saptandı (p<0.0001). SL grubunda ise 60 yaş üstü olmak (p=0.005) ve neoadjuvan tedavi almak (p=0.012) komplikasyon gelişimi açısından anlamlı olduğu saptandı. Propensity skor eşleştirmesinde; KL ve SL grupları arasında komplikasyon gelişimi (p=0.605) ve postoperatif mortalite (p=0.723) açısından anlamlı fark saptanmadı. Propensity skor eşleştirilmesinde; beş yıllık sağkalım konvansiyonel grupta % 55 saptanırken sleeve grubunda sağkalım % 49 olarak saptandı (p=0.482). Multivaryan analizinde KL grubunda yaşın altmışın üzerinde olması (p=0.003), FEV1 yüzdesinin seksen dördün altında olması (p=0.019) ve perinöral invazyon varlığı (p=0.044) kötü prognostik faktör iken SL grubunda yaşın altmışın üzerinde olması (p=0.028), prognostik faktör varlığı (p=0.018) ve perinöral invazyon varlığı (p<0.0001) kötü prognostik faktör olarak saptandı. Sonuç: Bronşiyal sleeve lobektomi onkolojik açıdan uygun vakalarda konvansiyonel lobektomilere göre daha yüksek bir mortalite yaratmadan güvenle uygulanabilecek bir prosedürdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde cerrahi ve onkolojik açıdan uygun ise bronşiyal sleeve lobektomi güvenle tercih edilebilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğer+5
Melike Güler Ülker
İstanbul University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Pulmoner fizyoterapinin böbrek alıcılarında fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Böbrek transplantasyonu (BTx) sonrası uygulanan solunum fizyoterapisi ve güçlendirme egzersizlerinin, solunum, fiziksel performans, vücut kompozisyonu ve yaşam kalitesi (YK) üzerine etkisinin incelenmesidir. Yöntem: Antalya Medikalpark Hastanesi'ne ilk kez böbrek transplantasyonu olmak üzere başvuran 53 hastanın, preoperatif dönemde 6 dakika yürüme testi (6 DYT) skorları, zorlu ekspirasyonun 1.saniyesinde ölçülen solunum hacmi (FEV1) değerleri, el kavrama kuvvetleri, vücut kompozisyonu ölçümü verileri ve Kısa Form 36 Ölçeği (KF-36) ile yaşam kalitesi skorları kaydedilmiştir. Hastalar randomize şekilde iki gruba ayrılmıştır. Deney grubundaki hastalarla (n=27) taburculuğa kadar solunum egzersizi; taburculuktan sonra 2 hafta süresince solunum egzersizleri ile beraber haftada 3 gün alt ve üst ekstremite kuvvetlendirme egzersizleri çalışılmıştır. Kontrol grubuna (n=26) ise standart bakım uygulanmıştır. Postoperatif 3. Haftanın sonunda ölçümler tekrar edilmiş, gruplar arasında ilk ve son ölçümler arasındaki değişim miktarı istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Her iki grubun demografik bulguları karşılaştırıldığında benzerdi. KF-36'nın fiziksel fonksiyon alt parametresinin BTx sonrası deney grubunda BTx öncesine göre anlamlı olarak arttığı; kontrol grubunda ise azaldığı görülmüştür. Her iki grupta da 6 DYT, FEV 1 değerlerinin ve yaşam kalitesi ölçeğinin fiziksel rol güçlüğü , emosyonel rol güçlüğü, ruhsal sağlık, enerji/canlılık, genel sağlık alt parametreleri skorlarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı ancak gruplar arasında anlamlı bir farklılık olmadığı görülmüştür. Hem kontrol hem deney grubunda KF-36 YK ölçeğinin ağrı alt parametresi skorlarının ve kavrama kuvvetlerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değişmediği gözlenmiştir. Sonuç: BTx'den sonra 3 hafta boyunca uygulanan erken bir solunum fizyoterapisi ve kuvvetlendirme programının, hastaların yaşam kalitesini ve fiziksel fonksiyonlarını anlamlı olarak iyileştirdiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: pulmoner rehabilitasyon, böbrek transplantasyonu, postoperatif egzersiz.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliFizik tedavi+6
Zuhal Zeydan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserinde skip metastazların sağkalıma etkisi

Amaç: Bu çalışmada akciğer kanseri tanısı ile rezeksiyon yapılan hastalar arasından ipsilateral mediastinal metastatik lenf nodlarının (N2) bir alt grubu skip metastazlar (N1 negatif, N2 pozitif) olarak belirlendi. Saptanan skip metastazın yerinin, sayısının, tümörün histopatolojik tipinin ve yapılan ameliyatın tümörün hangi lobda olmasının sağkalıma etkisini araştırmak amaçlandı. Non-skip (N1 pozitif ile N2) hasta grubuyla genel sağkalımını karşılaştırmak amaç olarak belirlendi. Materyal ve Metod: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalına Ocak 2000 ile Mart 2022 yılları arasında başvuran, akciğer kanseri tanısı alan ve akciğer rezeksiyonu yapılan hastalar retrospektif olarak incelenerek N2 pozitif hastalar içerisinden N1 negatif N2 pozitif hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmamızda hastalar 2 gruba ayrıldı. Bunlar; N1 pozitif ile N2 pozitif hastalar ve N1 negatif olup N2 pozitif hasta grupları şeklinde ayrıldı. Bu hastaların genel sağkalımları karşılaştırıldı. Skip metastazlı hastalarda metastatik lenf nodunun yerinin, sayısının, sağkalıma etkisine bakıldı. Genel sağkalım sürelerinin incelenmesinde Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi (p) 0.05 olarak alındı. Bulgular: Araştırma kapsamında Ocak 2000 ile Mart 2022 arasında olan Akdeniz Üniverstitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'na başvurmuş ve akciğer kanseri tanısı konulan ve rezeksiyon uygulanmış 1158 hasta retrospektif olarak incelendi. Bunların içinden postoperatif patolojik N2 pozitif tanı alan hastalar içerisinden 45 skip metastaz ( N1 negatif N2 pozitif ) tanılı hastalar araştırmaya dâhil edildi. Hastaların cinsiyetine göre değişkenine bakıldığında %24,4 kadın, % 75,6 erkek olarak hesaplanmıştır. Yaş grubuna göre bakıldığında hastaların %31,1 50 yaş altı, %33,3, 50-65 yaş arası hastalar, %35,6 ise 65 yaş üstü hastalardan ibarettir. Hastaların tümör histolojisine göre bakıldığında % 57,8 sküamöz hücre tipi, %31,1 adenokarsinom hücre tipi ve % 11,1 ise diğer patoloji hücre tiplerine aittir. 8 TNM sınıflamasına göre tümörün boyutuna göre bakıldığında %33,3 T1, T2 yüzde değeri %26,7, T3 yüzde değeri %17,8 ve T4 %22,2 olarak tespit edilmiştir. Ameliyattan sonra adjuvan kemoterapi alan hastalar %82,2, adjuvan kemoterapi almayan hastalar ise %17,8 olarak belirlenmiştir. Skip metastaz grubu hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %34,5, medyan sağkalım süreleri ise 35,99 ay (%95 GA: 29,04-42,96) olarak hesaplanmıştır. Non-skip hastaların 5 yıllık sağkalım oranı %31,3, medyan sağkalım süreleri ise 35,99 ay (%95 GA: 24,61-47,38) olarak hesaplanmıştır. Her iki grubun sağkalım oranları arasındaki kıyaslamasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Mediasten lenf nodu pozitif olan akciğer kanserli hastaların tedavisinde cerrahi tedavinin yeri konusunda halen ortak sonuca varılamadı. Çalışmamızda cerrahi uygulanmış skip metastazlı hastaların sağkalıma etkisini karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Skip metastazlı hastaların opere edilmesi halen daha tartışılmaktadır. Skip metastazlı hastaların lenf nodlarında bulunan metastaz sıklığına göre, primer tümörün lokalizasyonuna göre, yapılan cerrahi işlemine ve tümörün histopatolojik tipine göre karşılaştırıldığında hastaların sağkalım oranları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. 7 nolu lenf nodu istasyonunda metastaz saptanmasıyla sağkalım arasında anlamlı farklılık vardır. Skip metastazlı hasta gruplarının incelenmesi için daha geniş hasta gruplarıyla çalışmaların gerekliliği ortaya konuldu. Anahtar Kelimeler: Akciğer Kanseri, N2, Mediastinal Lenf Nodu, Skip N2, Sağkalım.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıLenf nodları+3
Fırdovsı Farhadzada
Akdeniz University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Mental retardasyonlu bireylerde solunum kas eğitiminin etkinliğinin incelenmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı mental retardasyonlu bireylerde solunum kas eğitiminin solunum kas gücü, egzersiz kapasitesi, anksiyete-depresyon düzeyi ve fonksiyonel mobilite üzerine etkilerinin incelenmesidir. Yöntem: Bu çalışma 7/24 yatılı hizmet veren bir rehabilitasyon merkezinde yapılmıştır. Çalışmaya hafif veya orta mental retardasyon tanısı almış 36 birey dahil edilmiştir. Gruplar kontrol (n=18) ve çalışma grubu (n=18) olarak randomize şekilde iki gruba ayrılmıştır. Çalışmaya dahil edilen bireylerin fiziksel özellikleri, MIP ve MEP değerleri, 6 dakika yürüyüş testi (6 DYT), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ), süreli kalk yürü testi skorları kaydedilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm olgular 12 hafta süresince haftada iki gün fizyoterapi ve rehabilitasyon programına alınmıştır. Kontrol grubuna aeorobik egzersiz uygulanmıştır. Çalışma grubuna ise aerobik egzersizle beraber solunum kas eğitimi verilmiştir. Çalışmanın başında ve sonunda değerlendirmeler tekrar edilmiştir. Gruplar arasında, ilk ve son değerlendirmeler arasındaki değişim istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Her iki grubun demografik verileri karşılaştırıldığında benzerdi. MIP ve MEP değerleri 12 haftalık egzersiz programı sonrasında kontrol ve çalışma grubunda anlamlı olarak arttığı görülmüştür. Kontrol ve çalışma grubu arasında ise MIP değerinin çalışma grubu lehine anlamlı olarak artış gösterdiği görülmüştür. Gruplar arasında MEP değerinde anlamlı fark görülmemiştir. Her iki grupta da 6 DYT mesafesinde anlamlı düzeyde artış olmuştur. Fakat gruplar arasında anlamlı fark görülmemiştir. HADÖ ölçeğinin anksiyete ve depresyon paremetrelerinde, süreli kalk yürü testi süresinde her iki grupta da anlamlı bir azalma olmuştur. Fakat gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Sonuç: Mental retardasyonlu bireylere verilen solunum kas eğitimi, solunum kas gücünü, egzersiz kapasitesini, anksiyete-depresyon düzeyini ve fonksiyonel mobiliteyi anlamlı olarak iyileştirdiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: mental retardasyon, solunum kas eğitimi, fonksiyonel mobilite, anksiyete ve depresyon, egzersiz kapasitesi

AnksiyeteDepresyonHasta eğitimi+3
Demet Çağanay Demir
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pozi̇ti̇f sivi balansinin yoğun bakimda yatan hastalarda akci̇ğerler- ekstübasyon üzeri̇ne etki̇si̇

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Anestezi Yoğun bakım I-II-III, Dahiliye Yoğun Bakım ve Göğüs Cerrahi Yoğun Bakımında en az 72 saat mekanik ventilasyon desteği gerektiren ve klinik olarak sepsis ve septik şok tanısı alan hastaların demografik bilgileri, mekanik ventilasyon sürelerini, sıvı balanslarını ve mortalitesini araştırmaktır. Yöntem: Hastaların tıbbi dosyalarıdan, hemşire gözlemlerinden, hastane ve yoğun bakım ünitesi elektronik kayıt dosyalarından demografik veriler, kullanılan ilaçlar, invaziv mekanik ventilasyon süresi, vital bulguları, kan gazı ve laboratuar değerleri, aldığı-çıkardığı takibi değerlendirildi (pozitif, negatif, dengede). Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 50 hastanın 26 'sı(52.00) erkek(E), 24'ü(48.00) kadın(K) idi. Yaş ortalaması 66.58±16.25 idi. Kronik hastalık varlığı 40(%80) hastada tespit edilmiş olup bunlardan 13 ' ü(%13.50) Hipertansiyon, 11' i (%27.50) DM, 8 'i (%20.00) KOAH,8'İ(%20) diğer tanılar olarak bulundu. Toplam 50 hastanın sıvı dengeleri incelendiğinde 42 'si (%84.00) pozitifde, 6 'sı (%12.00) negatifde, 2'si (%4.00) dengededir. Bu 50 hastanın 42 (%84.00) beslenememiş, 1 'i (%2.04)enteral, 6 'sı (%12.24 ) paranteral beslenebilmiştir. YB kalış süreleri 9.80± 7.14 gün olarak bulundu. APACHE II skoru 25.99± 4.68, GKS skoru 6.73±2.21, SOFA skoru 7.85±1.86 olarak bulundu. Çalışmaya dahil edilen toplam 50 hastanın 11 (%22) tanesinde ARDS geliştigi tespit edildi Sonuç: Mekanik ventilasyon, yoğun bakım ünitelerinde uygulanan sepsis ve septik şok hastalarında vazgeçilmez bir tedavi yöntemi olmakla birlikte, komplikasyon gelişme riskini ve mortalite oranını da arttıran bir yöntemdir. Biz bu çalışma da pozitif sıvı balansı olan hastaların negatif sıvı balansına sahip hastalara kıyasla daha uzun süre mekanik ventilasyonda kaldığını ve mortalitesinin daha fazla olduğu tespit ettik. Bu çalışmada pozitif sıvı yüklü hastaların 11 tanesinde ARDS geliştiği gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: yoğun bakım, mekanik ventilasyon, sepsis-septik şok, sıvı balansı

MortaliteSepsisVentilasyon+4
Deniz Sönmez
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Torakotomi ile pulmoner rezeksiyon yapılan hastalarda preoperatif dönemde yapılan solunum rehabilitasyonunun postoperatif morbidite üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Torakotomi ile pulmoner rezeksiyon yapılan hastalarda cerrahi öncesi ve sonrasında uygulanan kısa süreli yoğun pulmoner rehabilitasyonun, bu hastalardaki akciğer fonksiyonları, komplikasyon oranları ve hastanede kalış süresine etkilerini incelemek Yöntem: Torakotomi ile pulmoner rezeksiyon uygulanacak 60 hasta çalışmaya dahil edildi ve randomize şekilde iki gruba ayrıldı. Çalışma grubundaki hastalara, preoperatif dönemde 7 gün boyunca günde 3 saat olarak yoğun pulmoner rehabilitasyon uygulandı. Kontrol grubuna ise standart bakım uygulandı. Postoperatif dönemde her iki grubada pulmoner rehabilitasyon uygulandı. Gruplar; spirometrik akciğer fonksiyonları, solunum parametreleri, kan gazı parametreleri, komplikasyon oranları ve hastanede kalış süreleri ile karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grubun demografik bulguları karşılaştırıldığında benzerdi. Operasyon öncesi solunum fonksiyon ve kan gazı parametreleri benzerdi (p>0,05). Cerrahi sonrasında her iki gruba da yapılan solunum parametreleri (FEV1, FVC) ve kan gazı (pO2, pCO2) parametreleri karşılaştırıldığında anlamlı bi farka rastlanmadı. Her iki grup komplikasyon oranları açısından karşılaştırıldığında, çalışma grubunda komplikasyon gelişmeme yüzdesi daha yüksek tespit edilmiştir (p=0,028). Diğer komplikasyonlara göre torakotomilerden sonra sık görülen ve hastanede daha uzun süre kalmayı gerektiren uzamış hava kaçağı gelişme oranı çalışma grubunda anlamlı derece de düşük tespit edilmiştir (p=0,005). Hastanede kalış süresi karşılaştırıldığında, çalışma grubunda anlamlı derecede kısa bulunmuştur (p=0,001). Çalışma grubunda hastaların sigara paket yıla göre yapılan karşılaştırmalarında, sigara kullanmayan hastaların hastanede kalış süresi sigara>20 paket/yıl olan hastalara göre daha düşük tespit edilmiştir (p=0,019). Sonuç: Çalışmadan elde edilen veriler değerlendirildiğinde torakotomi ve pulmoner rezeksiyon yapılan hastalara preoperatif dönemde uygulanan pulmoner rehabilitasyonun, solunum fonksiyonlarını iyileştirdiği, postoperatif komplikasyon oranını düşürdüğü ve hastanede kalış süresini kısalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Torakotomi, pulmoner rehabilitasyon, postoperatif morbidite

AkciğerCerrahi-akciğerMorbidite+4
Hatice Kökez
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Torakotomi sonrası konnektif doku masajı uygulamasının ağrı üzerine olan etkilerinin incelenmesi-randomize kontrollü çalışma

Amaç: Bu çalışmanın amacı; torakotomi yapılan hastalara uygulanan konnektif doku masajının ağrı, yaşam kalitesi, analjezi kullanım miktarı ve hastanede kalış süreleri üzerine olan etkilerini incelemektir. Yöntem: Randomize kontrollü prospektif özelliklerde olan bu araştırma Ağustos 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi'nde posterolateral torakotomi yöntemi ile ameliyat edilen ve araştırma kriterlerine uyan 27 kontrol, 27 çalışma olmak üzere toplamda 54 hasta üzerinde yapılmıştır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Görsel Analog Skalası (Visual Analogue Scale-VAS), Kısa Form 36 (Short Form 36; SF-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği ve analjezik ilaç kullanım bilgileri formu kullanılarak toplanmıştır. Preoperatif dönemde ve postoperatif 0. gün, 1. gün, 2. gün., 3. gün, 4. gün, 5. gün, 6. gün, 7. Gün hastaların ağrı şiddetleri, toplam alınan analjezi ve miktarları kaydedilmiştir. Ayrıca preoperatif dönemde ve postoperatif 7. günde SF-36 yaşam kalitesi ölçeği kullanılarak yaşam kalitesi değerlendirilmiştir. Her iki gruba da standart medikal tedavi, bakım ve pulmoner rehabilitasyon programı uygulanmıştır. Çalışma grubuna ek olarak postoperatif 1. gün, 2. gün., 3. gün, 4. gün, 5. gün günde 1 seans toplamda 5 seans konnektif doku masajı uygulanmıştır. Bulgular: Postoperatif 0. gün ve 1. gün her iki gruptaki hastaların VAS ortalamalarının benzer ve oldukça yüksek olduğu; postoperatif diğer günlerde ise çalışma grubunun VAS ortalamalarının, kontrol grubunun VAS ortalamalarına göre daha düşük olduğu görülmektedir. Operasyon sonrası 7. gün çalışma grubundaki hastaların yaşam kalitesi seviyesi kontrol grubuna göre daha iyi olduğu bulunmuştur. Her iki gruptaki hastaların analjezik kullanım miktarları postoperatif 0. günden postoperatif 7. güne doğru azalmıştır ve çalışma grubundaki hastalar daha az analjezik ilaç kullanmışlardır. Ayrıca kontrol grubundaki hastalar daha uzun süre hastanede kalmışlardır. Sonuç: Araştırma sonuçları; torakotomi sonrası uygulanan konnektif doku masajının postoperatif ağrı seviyesini, analjezik ilaç kullanım miktarını, hastanede kalış süresini azaltırken ve yaşam kalitesini arttırdığını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: ağrı, konnektif doku masajı, torakotomi, yaşam kalitesi

AğrıAğrı-postoperatifBağ doku+5
Neriman Temel Aksu
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Posttorakotomi dönemde uygulanan standart rehabilitasyona ilave olarak aerobika ve lung flute kullanımının karşılaştırmalı çalışması

Amaç: Bu çalışmada torakotomi yapılan hastalara cerrahi sonrasında uygulanan standart pulmoner rehabilitasyon yöntemlerine ilave olarak uygulanan Aerobika ve lung flüt cihazı kullanılmasının hemodinamik denge, solunum fonksiyon testleri, ve kan gazları üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Çalışma randomize olarak seçilen ve 3 gruba ayrılan toplam 60 hasta üzerinde yapıldı. Grup 1 (Kontrol grubu); standart rehabilitasyon uygulanan 20 hasta, Grup 2 (Çalışma grubu 1); post-operatif dönemde 7 gün süre ile standart rehabilitasyona ilave olarak Lung Flüte uygulanan 20 hasta, Grup 3 (Çalışma grubu 2); post-operatif dönemde 7 gün süre ile standart rehabilitasyona ilave olarak Aerobika uygulanan 20 hasta olarak belirlendi. Post-operatif rehabilitasyon her 3 grubada aynı zaman olan cerrahi sonrası ekstübe edildikten sonra başlandı ve grup 2 ve grup 3 hastalara standart rehabilitasyona ilave olarak 15 dakika Aerobika ve Lung Flüte uygulaması eklendi. Her 3 grub hastadan da kan gazları, SFT, hemodinamik bulgular, hastanede kalış süresi ve komplikasyon oranları ölçülerek karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular:Hastaların yaş ortalaması 53,8±9 dur.Hastaların yoğum bakımda kalış süresi 3(1-6) olarak bulunmuştur.Toplam 20(%33,3) hastada komplikasyon gelişmiştir. %25'inde atelaktazi, %15'inde pnömoni ve %13,3'ünde hava kaçağı görülmüştür.FEV 1 ve FVC değerlerinin her üç grupta da anlamlı bir şekilde arttığı görülmüştür (p<0,001).Hastaların PO2 değeri ve saturasyonu her üç grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artış gösterdiği belirlenmiştir (p<0,05). Kendi aralarında karşılaştıklarında ise 24. ve 48. saat Ph, PCO, HCO3, nabız, solunum, saturasyon, ateş ve SKB değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Standart rehabilitasyon grubunda komplikasyon görülme yüzdesinin (%45) daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0,377). Sonuç: Çalışma sonucunda Lung flute ve Aerobika cihazlarının standart rehabilitasyon ile birlikte kullanımının postoperatif komplikasyon oluşumunu önleyeceği sonucuna varılmıştır. 3gruptada uygulanan rehabilitasyon tekniklerinin postoperatif kan gazı, solunum fonksiyon testleri ve hemodinamik parametreleri üzerinde olumlu etkisi ispatlanmıştır. AnahtarKelimeler:Fizyoterapi,torakotomi,solunum,balgam,komplikasyon

BalgamFizik tedaviPostoperatif dönem+4
Hamiyet Balcı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus kanserli hastalarda operasyon ve prognostik faktörlerin incelenmesi

Özofagus kanserleri oldukça agresif seyreden ve kötü prognoza sahip olan malignitelerdir. Malignitelere bağlı en önemli ölüm sebepleri içinde yer almaktadır. Özofagus kanserlerinde primer tedavi cerrahi olup cerrahi sonrasında nüks ve sağkalımı etkileyen faktörler ek tedavi gereksinimini de belirlemektedir. Çalışmamızda 2008-2018 yılları arasında kliniğimizde özofagus kanseri tanısı alıp özofajektomi uygulanan 50 olgunun patoloji sonuçları incelenerek prognostik faktörler belirlendi. Opere edilen bu hastalarda sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri araştırmak amacıyla; cinsiyet, yaş, tümör boyutu, histolojik ve makroskopik tipi, tümör evresi, T ve N kategorileri, total rezeke edilen lenf nodu sayısı ve metastatik lenf nodu oranı, diferansiasyon derecesi, vasküler ve perinöral invazyon, proksimal cerrahi sınır uzunluğu, adjuvan tedavi ve postoperatif komplikasyon varlığı prognostik parametre olarak belirlenip değerlendirildi. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucu radikal cerrahi sonrasında tümör boyutu <3 cm olanlar, makroskopik tipi ülseratif-infiltratif olmayan ESCC patolojisindeki olgular, evre1, pT1-2, pN0 olan olgular, iyi diferansiye gruplar, perinöral invazyonu olmayan hastalar, metastatik lenf nodu oranı < 0.2, proksimal cerrahi sınır uzunluğu 5-10 cm olan olgular ve postoperatif komplikasyon gelişmeyen olguların 5 yıllık sağkalım oranlarının yüksek olduğu görülmüştür.

CerrahiNeoplazmlarPrognoz+3
Sermin Tayfun
Akdeniz University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboembolinin vitamin-D düzeyi ve kardiyak parametrelerle olan ilişkisi

Bu tez çalışmasında Vitamin D'nin pulmoner tromboemboli ile olan ilişkisini ve diğer kardiyak belirteçlerle korelasyonunu belirlemeyi amaçladık. Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde pulmoner tromboemboli tanısı konulan 38 hasta ve 35 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Bilinen kalp hastalığı, astım, kanser, obezite (BKİ: 30'un üstünde olanlar ) ve depresyon tanısı olanlar çalışmaya alınmadı. Hasta ve kontrol grubunda yaş, cinsiyet ve BKİ değerleri eşdeğer olmasına dikkat edildi. İstatistiksel analiz SPSS 22.0 programı ile t testi, non-parametrik testlerden Many White U testi, ki kare testi ve korelasyon için bivariate Pearson testleri kullanılarak yapıldı. PTE hastalardaki D-Dimer, vitamin D düzeyleri ve kardiyak parametrelerden CK, CK-MB, troponin ve pro-BNP düzeyleri sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldı. PTE hasta grubunda kontrol grubuna göre kardiyak parametrelerden CK, CK-MB ve troponin düzeyleri daha yüksek saptandı. Fakat bu yükseklik istatiksel anlamlılık seviyesine ulaşmadı. (p>0.05). D-Dimer düzeyleri PTE grubunda belirgin yüksek saptandı (p<0.001). Pro- BNP seviyeleri yine PTE grubunda oldukça yüksek bulundu (p=0.009). Vitamin D düzeyleri pulmoner tromboemboli grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre belirgin seviyede düşük saptandı (p<0.001). Kadın PTE hastalarında ve kontrollerde D vitamini düzeyleri erkeklere göre daha düşük seviyede idi. İlaveten submasif PTE'lilerde nonmasif PTE'lilere göre D vitamin seviyesi daha düşük saptandı. Sonuç olarak, çalışmamızda D vitamin seviyesinin düşüklüğü ile PTE gelişimi arasında ilişki bulundu, fakat bu ilişkinin doğrulanabilmesi için daha çok sayıda hastayı içeren çok merkezli prospektif çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, D vitamini

Emboli-yağKalp fonksiyon testleriNatriüretik ajanlar+4
Betül Arı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserlerinde anatomik vats rezeksiyonları yapılan hastalarda sağkalımı etkileyen faktörler

ÖZET Arka Plan: Akciğer kanseri dünya çapında kansere bağlı ölümlerin en sık nedenidir. Erkeklerde en sık, kadınlarda ise meme ve kolorektal tümörlerden sonra üçüncü sıklıkta görülen tümördür. İlerleyen teknoloji ile beraber akciğer kanseri vakaları daha erken evrede yakalanabilmekte, bu da video yardımlı torakoskopik cerrahi gibi minimal invazif işlemlerin popüleritesini arttırmaktadır. Amaç: Çalışmamızın amacı primer akciğer kanseri nedeni ile video yardımlı torakoskopik anatomik rezeksiyon olan hastaların sağkalımlarınıa ve prognozlarına etki eden faktörleri araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Haziran 2006-Ocak 2018 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda primer akciğer karsinomu tanısı ile Video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) anatomik rezeksiyon uygulanmış hastalar retrospektif olarak prospektif kayıt yapılmış bilgi bankası üzerinden incelendi. Cinsiyet, yaş, hastalığın klinik ve patolojik evreleri, sitolojik tanı, yapılan anatomik akciğer rezeksiyonu, drenaj ve hastanede kalış süreleri, komplikasyonlar araştırıldı. Dosyasına tam ulaşılamayan ve datası eksik olan hastalar çalışma dışı bırakılarak 204 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Primer akciğer karsinomu nedeni ile VATS anatomik rezeksiyon uygulanan hastaların yaş ortalaması 69±10 olarak bulundu. Hastaların 141 tanesi erkek, 63 tanesi kadın toplam 204 hasta çalışmaya dahil edildi. Preoperatif solunum parametreleri değerlendirildiğinde hastaların ortalama FEV1 değeri 2440±705 ml (%90±21) idi. Ortalama DLCO değerleri %91±24 idi. Hastaların ortalama yatış süreleri 7.29±5.6 gün olarak belirlendi. En sık görülen komplikasyonlar %14.2 ile pnömoni ve sonrasında %6.9 ile atrial fibrilasyon olarak belirlendi. Ortalama sağkalım süresi 104±4.5 ay, 5 yıllık sağkalım %85.6 olarak belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmamızda primer akciğer kanseri nedeni ile VATS anatomik rezeksiyon uygulanan hastaların sağkalımında yaş, preoperatif FEV1 değeri, hastane kalış süresi, postoperatif komplikasyon gelişimi, tümörün histopatolojik tanısı ve hastalığın evresinin sağkalım değerlendirmesinde istatiksel olarak anlamlı fark yarattığı belirlendi. Perioperatif torakotomiye dönülmesinin ve segmentektomi – lobektomi arasındaki farkın sağkalım üzerinde belirli bir etkisi olmadığı sonucuna varıldı.

AdenokarsinomAkciğer neoplazmlarıGöğüs cerrahisi+6
Rıza Berk Çimenoğlu
İstanbul University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere edilen akciğer kanserli hastalarda preoperatif nötrofil/lenfosit oranının (Nlo) sağ kalım üzerine etkisi ve sağ kalımı değerlendirmede pet/ct suvmax değeri ile korelasyonu

Amaç: Akciğer kanserinin uzun dönem sağ kalım oranlarının düşük olması nedeniyle, daha erken tanınmasına ve tedavisinde yeni yöntemlere ihtiyaç vardır. Son yıllarda, yarı kantitatif 18F-FDG PET parametreleri ve nötrofil/lenfosit (NLO) oranı da prognozu tahmin etmede kullanılan yeni parametrelerdir. Akciğer kanseri ve birçok kanser türünde, düşük sağ kalım oranları ile ilişkili bağımsız ve kolay yapılabilen prognostik belirteçler olarak tanımlanmışlardır. Bu nedenle yaptığımız bu çalışmada, hastalarda sağ kalım sonuçlarının daha iyi tahmin edilmesi, doğru ve güvenilir ipuçları sağlamak amacıyla operasyon öncesi bakılan nötrofil/lenfosit (NLO) oranı ile PET/CT'nin bir parametresi olan SUVmax'ın korele olarak kullanılmasının, sağ kalım tahminleri üzerine olan prognostik değerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2010-2017 yılları arasında KHDAK nedeniyle opere edilen 244 hasta retrospektif olarak incelendi. NLO, SUVmax ve NLO-SUVmax korelasyonunun yaş, cinsiyet, cerrahi yaklaşım, histopatolojik subtip ve evre değişkenlerine bağlı olarak sağ kalım oranları ile ilişkisi değerlendirildi. Kolerasyon için Spearman korelasyon katsayısı testi, sağ kalım analizi için Kaplan–Meier metodu kullanıldı. Çok değişkenli sağ kalım analizinde Cox Regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: NLO değerinin belirlenen cut-off değerinin (2.235.) altındaki ve üstündeki değerlerin yaş, cinsiyet, cerrahi yaklaşım, histopatolojik alt tip, evre, T skoru, N skoru ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu saptandı. SUVmax değerinin belirlenen cut-off değerinin (12,3) altındaki ve üstündeki değerlerin yaş, cinsiyet, cerrahi yaklaşım, histopatolojik alt tip, evre, T skoru, N skoru ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu saptandı. Sonuç: KHDAK'li hastaların rutin klinik ve preoperatif değerlendirmesine NLO ve SUVmax değerleri ile NLO-SUVmax korelasyonunun eklenmesi, uygun tanı ve uygun tedavi protokollerinin belirlenmesine, belki de cerrahi tanı ile ilgili girişimlerin azalmasına ve hastalığın prognozunun tahmin edilmesine katkıda bulunacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Nötrofil/Lenfosit Oranı, SUVmax, Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, Sağ kalım

Akciğer hastalıklarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerNeoplazmlar+5
Mehmet Ağar
İnönü University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Matriks metalloproteinazların spontan pnömotoraks etiyolojisi üzerine etkileri

Amaç: MMP-2, MMP-6, MMP-7, MMP-9 enzimlerinin ve bu enzimlerin serumda bulunan nonspesifik inhibitörü olan A2Mg'nin spontan pnömotoraks etiyolojisi üzerine etkisinin araştırılması. Gereç ve Yöntem: 18-25 yaş aralığı, 26-45 yaş aralığı ve 46-80 yaş aralığındaki spontan pnömotoraks nedeniyle Göğüs Cerrahisi kliniğimizde tedavisi yapılan hastalardan alının rutin biyokimya kanlarında MMP-2, MMP-6, MMP-7, MMP-9 ve A2Mg seviyeleri aynı yaş grubundaki spontan pnömotoraks öyküsü olmayan kontrol grubundan alınan kanlardakilerle istatistiki olarak karşılaştırıldı. Kategorik veriler arasındaki ilişkiler ki-kare testi ve Fisher's Exacts Test ile değerlendirildi. Normal dağılım göstermeyen değişkenler ise Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testi ile değerlendirildi. Bulgular: 18-25 yaş aralığında MMP-2, MMP-6, MMP-9 enzim seviyelerinin yüksekliği spontan pnömotoraks ile ilişkili bulunmuştur. 26-45 yaş aralığında MMP-6 enzim seviyelesinin yüksekliği spontan pnömotoraks ile ilişkili bulunmuştur. 46-80 yaş aralığında MMP-6, MMP-7, MMP-9 enzim seviyelerinin yüksekliği spontan pnömotoraks ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Spontan pnömotoraks etiyolojisinde MMP-2, MMP-6, MMP-7, MMP-9 enzimlerinin bulunabileceği ve daha çok genç yaş grubunda altta yatan akciğer hastalığı bulunmayan hastalarda görüldüğü şeklinde tanımlanan primer spontan pnömotoraksta altta yatan bir patoloji olabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Spontan pnömotoraks, matriks metalloproteinaz, etiyoloji, göğüs cerrahisi.

Ali Meram
Recep Tayyip Erdogan University · Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks travması nedeniyleacil servise başvuran hastalarınbaşvuru süreleri ve travma şekli ile morbidite ve mortalite arasındaki ilişki

Amaç: Bu çalışmamızda, toraks travmalı hastaların analizi yapılarak, bu hastaların acil servise başvuru süresi ve maruz kaldıkları travma şekilleri ile mortalite ve morbiditeleri arasındaki ilişki irdelenmiştir. Böylece, çalışmanın yapıldığı bölgedeki popülasyonun toraks travma karakteri ile sonuçlarının küçük ölçekte yansıtılması amaçlanmıştır. Ayrıca, bu hastaların optimal tedavi stratejisinin en hızlı ve en etkin biçimde nasıl uygulanabileceği ve yönetimindeki olası yeni unsurların öngörülmesi hedeflenmiştir. Materyal ve Metod: Çalışmaya Aralık 2012 ile Ağustos 2013 tarihleri arasında T.C Sağlık Bakanlığı Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne toraks travması nedeniyle başvuran/refere edilen 248 hasta dahil edildi. Hastaların anamnez, laboratuar bulguları, görüntüleme yöntemleri, takip ve tedavi çizelgeleri gözden geçirilerek; yaş, cinsiyet, travma etiyolojisi, travmalı hastanın hastaneye geliş süresi, hastanın başvuru şekli, toraks travmasının karakteri, eşlik eden travmalar, tedavi yaklaşımı, komplikasyonlar ve hastanede yatış süresi analiz edilerek, morbidite ve mortalite araındaki ilişki incelendi. Bulgular: Olguların travma maruziyetinden sonra acil servise başvuru süresi ortalama 6,5 saat idi. Hastaların %30,2'sinde pnömotoraks, %23,8'inde hemotoraks ve %13,3'ünde görülen hemopnomotoraks tespit edildi. Hastalarımzın %71,4'ine konservatif tedavi uygulanırken, 58 (% 23.3) hastaya tüp torakostomi ve 3 (1.2) hastaya major toraks cerrahisi uygulandı. Yaşın artması ile beraber kot fraktürü sayısındaki artma arasında istatiksel olarak anlamlı artış tespit edildi (p<0,01). Ayrıca kot fraktürü sayısı daha fazla olan hastalarda hastanede yatış süresinin, kosta fraktürü sayısı daha az olan hastalara göre istatiksel olarak anlamlı oranda artış gösterdiği görüldü (p<0,05). Travma nedeniyle kaybedilen hastaların büyük kısmının 25 dakika ve altında hastane acil servisine başvurdukları görülürken, bu hastaların başvuru süreleri ile hayatta kalan hastaların başvuru süreleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark tespit edilemedi (p>0,05). Sonuç: Günümüzde sağlık kuruluşlarına başvuru imkan ve hızındaki artışa paralel olarak toraks travmalı hastaların erken tanı alma ve müdahale olasılığının yükselmiş olduğu söylenebilir. Bu hastaların değerlendirilmesinde, maruz kalınan travma şeklinin bölgesel özellikler ile ilişkili olabileceği bilgisi tanı ve tedavi aşamasında yaralı olabilir. Toraks travmalı hastaların acil servise makul sürelerde başvurması ve erken müdahalenin yapılabilmesi bu hastaların morbiditesinin azalmasına katkı sağladığı sonucu küçük bir hasta grubunu içerse de bizim çalışmanın bir sonucu olarak söylenebilir.

Ahmet Acıpayam
Recep Tayyip Erdogan University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda preoperatif ve postoperatif psikiyatrik değerlendirme

Akciğer Kanseri Nedeniyle Opere Edilen Hastalarda Preoperatif ve Postoperatif Psikiyatrik Değerlendirme Amaç: Akciğer kanseri nedeniyle opere edilen hastaların preoperatif ve postoperatif psikiyatrik durumlarının değerlendirmesi amaçlandı. Yöntem: Akciğer kanseri tanısı veya ön tanısıyla kliniğimizde opere edilen 25 hastada gerçekleştirilen prospektif çalışmada, hastaların psikiyatrik durumlarının değerlendirilmesinde; preoperatif dönemde, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II; EORTC QLO C-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği; Algılanan Aile Desteği; Stres Termometresi ve Hastane Anksiyete Depresyon ölçekleri ile; postoperatif 1. ayda Algılanan Aile Desteği; Stres Termometresi ve EORTC QLO C-30 Yaşam Kalitesi ölçekleri kullanıldı. Bulgular: Hastaların 17'si (%68) erkek, 8'i (%32) kadın olup yaş ortalaması 61±8,9 (38-81) idi. Hastalar depresyon açısından %44, anksiyete açısından %28 risk altında bulundu. Anksiyete açısından cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p=0,088); kadınlarda erkeklere göre daha yüksek depresyon oranları (p=0,03) saptandı. Preoperatif stres düzeyi yüksek olanlarda, yaşam kalitesi değerlendirildiği EORTC QLQ C-30 ölçeğinde; duygusal işlevlerle ilgili yaşam kalitesi alt boyutunun (p=0,09) ve yaşam kalitesi sosyal işlevlerle ilgili alt boyutunun azaldığı (p=0,17), uykusuzluk (p=0,012) ve iştah kaybının arttığı (p=0,038) bulundu. Preoperatif anksiyete düzeyi ile EORTC QLQ C-30 yaşam kalitesi ölçeği karşılaştırıldığında; anksiyetesi olmayan hastalarda olanlara göre yaşam kalitesi genel işlevsellik (p=0,019) ve duygusal işlevsellik skorlarının (p=0,015) daha yüksek olduğu, dolayısıyla bu alanlarda yaşam kalitelerinin düştüğü; diyare puanlarının (p=0,024) daha düşük olduğu için bu alanda yaşam kalitelerinin arttığı; anksiyetesi olan hastalarda dispne (p=0,043) ve uykusuzluk (p=0,037) puanlarının arttığı, dolayısıyla bu alanda yaşam kalitesinin azaldığı bulundu. Preoperatif depresyon varlığı ile EORTC QLQ C-30 karşılaştırıldığında; depresyonun olmadığı durumlarda genel yaşam kalitesi skorunun arttığı (p=0,018) dolayısıyla genel yaşam kalitesinin arttığı; yaşam kalitesi fiziksel işlevsellik (p=0,05), genel işlevsellik (p=0,031), zihinsel işlevsellik (p=0,023) ve duygusal işlevsellik skorlarının (p=0,006) daha yüksek olduğu, dolayısıyla bu alanlarda yaşam kalitelerinin düştüğü; depresyon varlığında ise sosyal işlevsellik (p=0,037) ve uykusuzluk puanlarının arttığı, dolayısıyla bu alanda yaşam kalitelerinin azaldığı bulundu. Anksiyete skoru düşük olan 18 hastanın 5'inde (%27,8); skoru yüksek olan 7 hastanın ise 3'ünde (%42,9) postoperatif komplikasyon izlendi. Benzer şekilde, depresyon skoru düşük olan 14 hastanın 3'ünde (%21,4); skoru yüksek olan 11 hastanın ise 5'inde (%45,5) postoperatif komplikasyon saptandı. Ameliyat öncesi stres düzeyi düşük olan hastaların %40'ında; stres düzeyi yüksek olanların ise %30'unda postoperatif komplikasyon saptandı. Preoperatif malignite tanısı olmayanlarda anksiyete skoru, malignite tanısı olanlardan daha yüksekti. Kadın hastaların tümünde preoperatif stres düzeyi yüksek bulunurken, erkek hastaların %70,6'sında bu düzey yüksek bulundu. Preoperatif uygulanan ölçekler cinsiyet ile karşılaştırıldığında, preoperatif stres düzeyinin (p=0,045), depresyon varlığının (p=0,030) ve uykusuzluğun (p=0,033) kadınlarda erkeklerden daha yüksek olduğu bulunurken; yaşam kalitesinin duygusal (p=0,003) ve sosyal (p=0,000) işlevler alanlarının erkeklerde kadınlara göre daha kötü olduğu saptandı. Genel değerlendirme yapıldığında, operasyonun postoperatif yaşam kalitesini azalttığı (p=0,046), halsizliği arttırdığı (p=0,036) saptandı. Sonuç: Sonuçlar hastaların yaşadıkları psikososyal zorlanmalar ve tedaviye uyumları açısından önemli ipuçları vermektedir. Akciğer kanseri nedeniyle operasyon planlanan hastalar preoperatif dönemde, hastane anksiyete-depresyon ölçeği ve stres termometresi ile değerlendirilmelidir. Stres düzeyi yüksek olan, anksiyete ve depresyon açısından risk altında bulunan hastalardan preoperatif psikiyatri konsültasyonu istenmelidir. Olgulara psikososyal destek ve tedavi verilmesinin, yaşam kalitesini arttıracağı ve postoperatif komplikasyonları azaltacağı kanısındayız. Bu konuda daha kapsamlı, çok merkezli çalışmaların yapılması, akciğer kanserli hastalarda psikiyatrik bozuklukların ve ilişkili faktörlerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlayacaktır.

Akciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğerNeoplazmlar+4
Yeliz Sarıarslan Erol
Ege University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus kanserlerinde minimal invaziv özofajektominin etkinliği

Bu çalışmada özofagus kanserlerinde minimal invaziv özofajektominin etkinliği araştırılmıştır. Kliniğimizde Eylül 2013 ve Ocak 2017 yılları arasında özofagus kanseri nedeniyle yatırılıp minimal invaziv özofajektomi planlanan ardışık toplam 75 hasta prospektif olarak değerlendirildi. İntraoperatif olarak inoperabl kabul edilerek rezeksiyon yapılamayan yedi hasta çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların tamamına minimal invaziv özofajektomi uygulandı. Hastaların 24'ü erkek (%35.3) ve 44'ü (%64.7) kadındı. Ortalama yaş 55.2±10.2 (32-75 yaş) idi. En sık semptom disfaji (%95.5) ve kilo kaybı (%38.23) idi. Hastalardan 54'ünde (%79.41) yassı hücreli karsinom, beşinde (%7.35) adenokarsinom ve dokuz hastada özofagus kanserinin diğer formları bulunmaktaydı. Altmışüç hastaya (%92.6) minimal invaziv özofajektomi intratorasik anastomoz, beş hastaya (%7.4) ise minimal invaziv özofajektomi boyun anastomozu uygulanmıştır. Altmışsekiz hastanın 23'ünde (%33.8) neoadjuvan kemoradyoterapi uygulanmıştı. Ortalama operasyon süresi 262.7±32.9 dakika idi (195-330 dakika). Ortalama intraoperatif kanama miktarı 115.07±190.68 ml idi (10-800 ml). Hastaların 36'sında (%52.9) peroperatif, erken postoperatif ve geç postoperatif dönemde komplikasyon gelişti. Postoperatif komplikasyonlarda anastomoz kaçak oranı %13.2 (yedi hasta) ve pulmoner komplikasyon oranı %22.05 (15 hasta) idi. Diyabetes mellitus ve hipertansiyonu olan iki hastamızda mortalite görülürken, 30 günlük mortalite %1.47, hastane mortalitesi %2.9 olarak tespit edildi. Ortalama hastanede yatış süresi 11.3±8.4 gün (8-44) idi. Ortalama sağkalım süresi 31.50±1.99 ay idi. Çalışmamızda bir yıllık genel sağkalım olasılığı %89.77, iki yıllık genel sağkalım olasılığı %64.2 idi. Minimal invaziv özofajektomi, düşük mortalite, kabul edilebilir morbidite, kısa operasyon süresi ve kısa hastanede yatış süresi ile güvenli ve tercih edilebilir yöntem olup, özofagus kanserlerinin tedavisinde rutin bir yaklaşım haline gelmiştir. Yakın bir zamanda yapılacak çok merkezli çalışmalar, minimal invaziv özofajektominin yararlarını tanımlamada daha da yardımcı olacaktır.

Cerrahi işlemler-minimal girişimselCerrahi-kulak-burun-boğazCerrahi-sindirim sistemi+3
Coşkun Daharlı
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Toraks travmaları

Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde 1996-2000 yıllan arasında toraks travması nedeniyle yatarak tedavi gören. 592 olguyu kapsayan bu çalışmada hastalar retrospektif olarak yaş, cins, etiyolojik neden, eşlik eden organ yaralanması, uygulanan tedavi, komplikasyon gelişimi ve mortalite açısından incelendi. Olguların 449'unda (%75.8) kunt toraks travması, 143'ûnde (%24.2) ise penetran toraks travması mevcuttu. Olguların 497'si (%84) erkek, 95'i (%16) kadındı. Ortalama yaş 43.1 ( 1-85 yaş arasında) idi. Olguların 448'inde (%75.7) kot fraktürü, 55'inde (%9.2) klavikula fraktürü, 31'inde (%5.2) skapula fraktürü ve 20'sinde _(%3.4) sternum fraktürü tespit edildi. Ayrıca 79 olguda (%13.3) yelken göğüs teşhis edildi. En sık intratorasik komplikasyonlar 158 olguyla (%26.7) pnömotoraks ve 119 olguyla (%20.1) hemotoraks idi. Ekstratorasik patolojiler içerisinde ekstremite fraktürleri 63 olguyla (%10.6) ilk sıradaydı. Olgulardan 339'u (%57.2) tüp torakostomiyie,190'ı (%32.1) konservatif metodlarla tedavi edildi. Cerrahi müdahale 99 (%16.7) olguya uygulandı. En çok uygulanan cerrahi yöntemler torakotomi (%5.6) ve laparatomi (%4.7) idi. Morbidite 109 (%18.4) olguda tespit edildi. Atelektazi %6 ile en sık gözlenen morbidite nedeniydi. Olgulardan 38'i (%6.4) mortaliteyle sonuçlandı. En sık mortalite nedeni 7 olguyla (%1.2) multiorgan yetmezliği idi. Yatış süresi 2-93 gün (ortalama kunt travmalarda 9.6, penetran travmalarda 7.9) arasında tespit edildi. 59

Celal Tekinbaş
Atatürk University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezitenin akciğer kanseri nedeni ile lobektomi yapılmış hastalarda prognz üzerine etkisi

Bu çalışmada, akciğer kanseri nedeniyle lobektomi uygulanan hastalarda obezitenin prognoz üzerindeki etkileri araştırılmıştır. 2010-2017 yılları arasında küçük hücreli dışı akciğer kanseri nedeni ile lobektomi yapılan, patolojik evreleri 2a ve 3a arasında olan, ek malignitesi olmayan ve neoadjuvan kemoterapi almayan 71 hasta incelenmiştir. Hastane bilgi sistemi (HBS) üzerinden elde edilen veriler, obezite ile cerrahi süre, hastanede kalış süresi, yaşam süresi, uzamış yatış oranı, ameliyat sonrası komplikasyonlar ve survey süresi arasındaki ilişkileri değerlendirmek amacıyla analiz edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, BMI'daki artışın cerrahi süre üzerinde azalma ile ilişkilendirildiği ancak bu ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlemlenmiştir. Aynı zamanda, BMI'daki artışın hastanede kalış süresinde genel bir düşüşe neden olduğu ancak bu düşüşün istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir. VKİ'nin artışıyla birlikte obez hastaların yaşam sürelerinin normal ve şişman grubundakilere göre daha uzun olduğu ve bu farkın istatistiksel olarak önemli olduğu tespit edilmiştir. VKİ'deki artışa bağlı olarak uzamış yatış oranında azalma gözlemlenmiş ancak gruplar arasındaki farkın anlamlı olmadığı saptanmıştır. Ameliyat sonrası 5 yıldan az yaşayan hastalarda VKİ ile komplikasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki belirlenmemiştir. Ayrıca, VKİ'si yüksek olan hastalarda ameliyat süresinin daha kısa olduğu ancak istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. VKİ'si yüksek hastalarda ameliyat sonrası hastanede kalış süresinin daha kısa olduğu ancak istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir.

Halil Kolcu
Ondokuz Mayıs University
2023
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezektabl tanısız akciğer lezyonlarında lobektomi kararının belirlenmesinde radyolojik ve klinik bulguların rolü

AMAÇ: Akciğer kanseri dünyada en sık görülen kanser türüdür. Erkeklerde kansere bağlı ölümlerde ilk sırada, kadınlarda ise meme ve kolorektal kanserden sonra üçüncü sıradadır. Bu nedenle, akciğer kanseri hastalarında tanı ve tedavi sürecinin iyi yönetilmesi gerekmektedir. Akciğer kanserinde en iyi küratif tedavi anatomik cerrahi rezeksiyon ve sistematik lenf nodu diseksiyonudur. Dolayısıyla tespit edilen akciğer lezyonlarının doğru bir şekilde değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Günümüzde akciğer lezyonlarının tanısında görüntüleme yöntemlerinin kullanımı giderek artmıştır ve elde edilen radyolojik bulgular hastaların tedavi planlanması ve yönetimi için önemli bir kaynak sağlamaktadır. Bu çalışmanın amacı, rezektabl akciğer lezyonlarında lobektomi kararının belirlenmesinde radyolojik ve klinik bulguların rolünü ortaya koymaktır. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamız retrospektif ve gözlemsel olarak tasarlandı. Ocak 2014- Nisan 2023 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde klinik ve radyolojik veriler ışığında lobektomi veya wedge rezeksiyon yapılan 135 hastaya ait verilerin analizi yapıldı. Tanısız akciğer lezyonu olan, transtorasik ince iğne aspirasyon biyopsisi veya bronkoskopik endobronşial ultrasonografi yöntemiyle tanı konulamayan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Bu analizde klinik değişkenler yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, ekstrapulmoner kanser öyküsü, ailede akciğer kanseri öyküsü, kronik obstrüktif akciğer hastalığı / idiopatik pulmoner fibrozis varlığı; radyolojik değişkenler ise lezyonun boyutu, kenar özellikleri, lezyonun iç yapısı, lezyonun çevre dokular ile olan ilişkisi ve nükleer inceleme sonuçları olarak belirlenmiştir. BULGULAR: Çalışmaya 114 erkek, 21 kadın hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 60.8 ± 11.5 olarak bulunmuştur. Hastaların 74'ünde malign lezyon, 61' inde benign lezyon görülmüştür. Benign lezyonlarda en sık tanı nekrozitan granülomatöz inflamasyon iken, malign lezyonlarda en sık tanı adenokanser olarak bulunmuştur. Çalışmada kullanılan parametreler benign ve malign lezyonlar üzerinden karşılaştırıldığında yaş, lezyonun yerleşim yeri, plevral çekinti varlığı, pozitron emisyon tomografisi ve bilgisayarlı tomografi (PET-BT) de orta-yüksek standardize edilmiş maksimum tutulum (SUVmax) düzeyleri malignite ile ilişkili bulunmuş, buna karşılık sigara kullanımı, ailede kanser öyküsü olması, ekstrapulmoner kanser varlığı, lezyonun spiküler kenar özelliği ve atenüasyon karakteri açısından malign ve benign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. SONUÇ: Akciğer lezyonlarının doğru bir şekilde değerlendirilerek olası malignitenin en kısa zamanda belirlenmesi ve doğru tedavi stratejilerinin uygulaması büyük önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasında, tanısız akciğer lezyonlarının değerlendirilmesi ve tedavi planlaması süreçlerinde klinik ve radyolojik verilerin kritik rolü incelenmiştir. Elde edilen bulgular, pulmoner lezyonların doğru ve etkili bir şekilde yönetilmesi için önemli bilgiler sunmaktadır. Bu durum, pulmoner lezyonların tedavi planlaması aşamasında bireyselleştirilmiş bir yaklaşımın gerekliliğini vurgulamaktadır. Her hasta kendine özgüdür ve tedavi stratejileri, klinik ve radyolojik bulgulara dayalı olarak özelleştirilmelidir. Sonuç olarak, pulmoner lezyonların değerlendirilmesi ve tedavi planlanması süreçlerinde klinik ve radyolojik verilerin birlikte değerlendirilmesi gereklidir. Bu, hastaların tedavi stratejilerini optimize etmede önemli bir adımdır ve en iyi tedavi sonuçlarına ulaşılmasına yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: akciğer lezyonları, klinik bulgular, radyolojik bulgular, lobektomi

Burcu Öksüz Güngör
Karadeniz Technical University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yedi yıllık şilotoraks olgularının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Şilotoraks nadir görülen bir plevral efüzyon sebebi olmakla beraber etkin tedavi edilmediği takdirde yüksek mortalite ve morbiditeyle seyreden klinik bir durumdur. Etiyolojisinde en sık travmatik ve malign sebepler karşımıza çıkmaktadır. Tedavisinde en sık kullanılan yöntemler konservatif ve cerrahi uygulamalardır. Cerrahi tedavinin başarı oranı yüksektir. Son yıllarda girişimsel tedavi yapan merkez sayısının artmasıyla girişimsel uygulamalar da yaygınlık kazanmıştır. Kliniğimizde üç tedavi yöntemi de ayrı ayrı veya birlikte uygulanmış olup sonuçlarını ortaya çıkarmak amacıyla bu retrospektif çalışma planlanmıştır. Materyal ve Metot: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2017-2023 yılları arasında şilotoraks tanısıyla takip ve tedavi edilen 39 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastaların verileri tıbbi kayıtlarından retrospektif olarak belirlendi. Veriler cinsiyet, yaş, etyoloji, taraf, nüks, şilotoraks trigliserit düzeyi, tanı aldığı gün toplam göğüs tüpü drenaj miktarı, tedavi süresi, tedavi yöntemi ve mortalite oranlarını içeriyordu. Veriler birbiriyle kıyaslandı ve istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 20'si (%51,3) erkek, 19'u (%48,7) kadın olup toplam 39 kişiydi. Yaş ortalaması 58,2 idi. Şilotoraks hastaların %66,7'sinde sağ, %23,1'inde sol tarafta iken %10,3'ünde bilateraldi. Tanı aldığı gün toplam göğüs tüpü drenajları ortalaması 871,8 dl ve trigliserit seviyeleri ortalaması 579,9 mg/dl idi Etiyolojiler incelendiğinde %43,6'sı iatrojenik, %41'i malignite, %5,1'i travmatik, %10,3 ü diğer nedenler şeklindeydi. Hastaların %30,8'ine konservatif, %25,6'sına cerrahi, %23,1'ine girişimsel işlem ve %20,5'ine ise kombine tedavi uygulandı. Cerrahi ve girişimsel işlem uygulanan hastaların çoğunda başlangıçta konservatif tedavi uygulandı ancak tedavi başarısızlıkla sonuçlandı. Kombine tedavi ise cerrahi ve girişimsel tedavilerin beraber uygulandığı veya bu tedavilerden fayda görmeyip tekrar konservatif yöntemlerle tedavi olan hastaları kapsıyordu. Tedavisi başarı ile sonuçlanan hastaların %38,9'u konservatif, %36,1'i cerrahi ve %25'i ise girişimsel işlemden fayda gördü. Konservatif tedavi alanların %45,2'sinde, cerrahi tedavi alanların %76,5'inde, girişimsel tedavi alanların %56,3'ünde başarılı olunmuştur. Tedavi olan hastaların %7,7'sinde takibinde nüks görülmüş olup nüksleri de tedavi edildi. Ortalama tedavi süresi 20,4 gündü. Tedavi süresince hastaların %7,7'si exitus olup bu hastalardaki tedavi başarısız kabul edildi. Etiyolojiyle tedavi süresi, uygulanan tedavi yöntemi, taraf, cinsiyet ve nüks arasında istatiksiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Tedavi yöntemiyle tedavi süresi ve mortalite açısından ise istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Drenaj ve trigliserit seviyeleriyle tedavi süresi ve tedavi yöntemi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Şilotoraks tedavisine konservatif yöntemle başlanan olguların tedavi oranı %50'ye yakındır, ancak birçok hastada tek başına bu uygulama yeterli olmamaktadır. Girişimsel işlemler, uygulayan merkezlerin yaygınlaşması ve daha az invaziv olduğundan dolayı konservatif tedaviyle birlikte uygulanabilir. Lenfatik sistemin etkin görüntülenmesi ve kateterizasyonu gibi sorunlar göz önünde bulundurulduğunda cerrahi tedavi öncesi uygulamak başarı oranını artırabilir. Genel olarak şilotoraksta başarı oranı en yüksek tedavi cerrahidir. Doğru zamanlama ve teknikle cerrahi uygulanan hastaların tedavi şansı yüksektir. İlk cerrahiden sonra şilotoraksı düzelmeyen hastalarda plöredez uygulanabileceği gibi ikinci bir cerrahiyle kimyasal ve mekanik plöredez birlikteliği de düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Şilotoraks, konservatif, girişimsel, cerrahi

Zeki Oğuzhan Bayraklı
Karadeniz Technical University
2024
00