Selçuk University
Anabilim Dalı

Veterinerlik Farmakoloji ve Toksikolojisi Anabilim Dalı

Selçuk University

73

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Terapötik dozda atipik antipsikotik kullanımının gündüz uykululuğu üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı atipik antipsikotik ilaçların terapötik dozda kullanımının gündüz uykululuğu ve bu yan etkiye bağlı yaşam kalitesi üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmaya her grupta 60 gönüllü olacak şekilde hasta ve kontrol grubu olmak üzere iki grup ve toplam 120 gönüllü dahil edildi. Hasta grubu; Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi psikiyatri kliniğinde yatan ve dahil-dışlanma kriterlerine uygun olan 60 gönüllü bireyden oluşturuldu. Her iki gruba gün içerisinde 8 farklı durumda uyuyakalma/uyuklama derecesini belirleyen bir anketten oluşan Epworth Uykululuk Ölçeği ve Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu uygulandı. Çalışmada Epworth Uykululuk Ölçeği puanlamasına göre; gündüz uykululuğu puanı sağlıklı kontrol grubunda 4,78±3,081, hasta grubunun ise 6,83±3,923 bulunmuştur. Terapötik dozda atipik antipsikotik ilaç kullanan hastaların sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmış uykululuk düzeyine sahip oldukları belirlendi. Atipik antipsikotik ilaç olan Klozapin kullanan hastaların ise Epworth Uykululuk Ölçeğinde gündüz uykululuğunun ortalaması 12,00±1,000 bulunmuştur. Çalışma kapsamında Epworth Uykululuk Ölçeği puanlama sistemine göre antipsikotik ilaçlar arasında en fazla gündüz uykululuğuna neden olan ilaç klozapin olarak belirlenmiştir. Ayrıca atipik antipsikotik kullanımının yan etkilerine bağlı olarak hastaların yaşam kalitelerini olumsuz etkilediği de belirlenmiştir. Bu nedenle atipik antipsikotik ilaçların yan etkileri ve bunlara bağlı yaşam kaliteleri üzerine olumsuz etkilerinden hastaları korumak/minimuma indirgemek için ilaç seçimi, dozlaması, kullanım saati gibi kriterlere dikkat edilerek hastaya uygun tedavi yapılabilir.

Antipsikotik ilaçlarDoz-cevap ilişkisi-ilaçUyku+4
Meltem Alan
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Trakya Bölgesinde yetişen etno veteriner tıbbi bitkilerin esansiyel yağının hidro distilasyon yöntemiyle elde edilmesi ve kimyasal bileşiminin belirlenmesi; sarı kantaron otu Ossa sesamoideam L.) örneği

Latince adı Hypericum perforatum L. olan sarı kantaron otu dünyada en çok "St. John' wort" adıyla Türkiye'de ise "kılıç otu, binbirdelik otu, kuzu kıran, kan otu, yara otu ve mayasıl otu" gibi isimlerle bilinmektedir. Hypericum perforatum L. Türkiye'nin birçok bölgesinde yayılış göstermektedir. Sarı kantaron otu; yara ve yanıklarda, depresyon, kanser, diyabet, mide-bağırsak rahatsızlıkları, safra ve karaciğer rahatsızlıkları, mide ülseri, sarılık, dizanteri, bronşit, diyare ve boğaz hastalıklarında kullanılmaktadır. Sarı kantaron otu oldukça geniş kimyasal bileşime sahiptir. Bunlardan biri de bitkinin içerdiği uçucu yağlardır. Hastalıkların tedavisinde kullanılan bitkilerin etkinliğinin içerdiği uçucu yağlardan kaynaklandığı bilinmektedir. Ülkemizde ve dünyada Hypericum perforatum L. ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır ancak Trakya bölgesini kapsayan kapsamlı bir çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırma, 2021 yılının Haziran-Ağustos ayları arasında Trakya Bölgesinde (Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Çanakkale (Gelibolu yarımadası), İstanbul Avrupa yakası) doğal olarak yetişen Hypericum perforatum L. türünün uçucu yağının kimyasal bileşiminin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Toplanan sarı kantaron bitkisi örneklerinin uçucu yağı hidrodistilasyon yöntemiyle çıkarılmıştır. Çıkan uçucu yağların bileşenleri GC-MS yöntemiyle analiz edilmiştir. Analiz edilen uçucu yağlarda 50-64 adet bileşen tespit edilmiştir. Bitkinin uçucu yağının ana bileşenlerini genel olarak seskiterpenler (ß- caryophyllene, caryophyllene oxide, ß-selinene, α-selinene, ß-farnesene, α-amorphene, Eudesma-4(14),11-dien, spathulenol), hidrokarbonlar (1-tetradecanol, 1-tridecanol, Cycloundecane, 1,1,2-trimethyl), ayrıca diterpenler (phytol), alkoller (alpha cadinol) ve yağ asitleri (Pentadecanoic acid, Palmitic acid, 9,12-Octadecadienoic acide…) oluşturmaktadır.

Hypericum perforatumKromatografi-gazKütle spektrometri+5
Fevziye Deniz Güler
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gabapentinin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada, yırtıcı koku travma sonrası stres bozukluğu sıçan modelinde oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan gabapentinin kaygı indeksi, donakalma süresi, pelet/gaita sayısı, kilo farkı, tükürük bezi immünoglobulin A düzeyi, plazma östrojen ve progesteron düzeyleri, plazma nörotrofin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada otuz iki adet dişi Wistar sıçan kullanıldı. Travma ve tedavi grubunda yer alan hayvanlar yırtıcı koku stresine maruz bırakıldı. Bir hafta sonra kontrol ve travma gruplarına serum fizyolojik, gabapentin ve tedavi gruplarına 30 mg/kg gabapentin oral gavaj yoluyla uygulandı. Uygulamaları takiben travma hatırlatıcısına maruz bırakılan sıçanların davranışları yükseltilmiş artı labirentinde izlendi. Deneyin sonunda tükürük bezi ve kan örnekleri alınan hayvanlar sakrifiye edildi. Bulgular: Travma grubunda kontrol grubuna göre artan donakalma süresi oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan gabapentin tedavisi ile geri döndü. Gabapentin tükürük bezi immünoglobulin A düzeyini hem gabapentin hem de tedavi grubunda arttırdı, fakat pelet/gaita sayısını, kilo farkını, plazma östrojen ve progesteron düzeylerini, ayrıca plazma nörotrofin düzeylerini değiştirmedi. Sonuç: Gabapentinin travma sonrası stres bozukluğunda etkinliğinin anlaşılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Kaygı indeksi, donakalma zamanı, tükürük immünoglobulin A, BDNF, proBDNF

GabapentinHayvan deneyleriStres bozuklukları-post travmatik+1
Serdar Akpınar
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Pregabalinin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu üzerine etkileri

Amaç: Yırtıcı koku ile travma sonrası stres bozukluğu oluşturulan sıçanlara sistemik verilen pregabalinin donakalma süresi, kaygı indeksi, gaita miktarı, kilo farkı, tükürük bezi immünoglobulin A düzeyi, progesteron ve östrojen düzeyleri, serum nörotrofin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada kırk adet dişi Wistar sıçan rastgele dört gruba ayrıldı. Travma ve tedavi grubu sıçanları yırtıcı koku stresine maruz bırakıldı, devamında bir hafta süre ile istirahate bırakıldı. İstirahat süresi dolan kontrol ve travma grubu hayvanlarına serum fizyolojik, pregabalin ve tedavi grubu hayvanlarına ise 30 mg/kg pregabalin oral gavaj yoluyla uygulandı. Uygulamaları takiben sıçanlar travma hatırlatıcısına maruz bırakıldı ve davranışları yükseltilmiş artı labirentinde izlendi. Devamında tükürük bezi ile kan örnekleri alındı ve hayvanlar sakrifiye edildi. Bulgular: Travma grubunda kontrol grubuna göre artan donakalma süresi oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan pregabalin tedavisi ile geri döndü. Pregabalin tedavisi travma grubu ile travma geliştirilmeksizin pregabalin uygulanan grupta azalan tükürük bezi immünoglobulin A düzeyini geri çevirdi, fakat kaygı indeksini, gaita miktarını, kilo farkını, progesteron, östrojen ve serum nörotrofin düzeylerini değiştirmedi. Sonuç: Pregabalinin travma sonrası stres bozukluğunda etkisinin anlaşılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıBeyin kaynaklı nörotrofik faktör+7
Ezgi Gül
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Üriner enfeksiyon tanılı kedilerde idrar kültürleri ve antibiyogramların retrospektif değerlendirilmesi

Antibiyotikler, patojen mikroorganizmaları öldürmek veya çoğalmasını engellemek amacıyla kullanılan maddelerdir. İdrar yolu enfeksiyonu kedilerde görülen yaygın enfeksiyonlardan biridir. Bu tür enfeksiyonlar tedavi edilmediğinde veya başarısız tedavinin sonucunda hayati sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışmada, Akay Veteriner Kliniğine getirilen idrar yolu enfeksiyonlu 50 kedinin idrar kültürlerinde üreyen bakteriyel etkenler belirlendi. Buna göre, hangi grupta hangi bakteriyel etkenin sıklıkla ürediği tespit edilip; bu etkenlerin hangi antibiyotiklere duyarlı ve dirençli olduğu tespit edildi. Çalışma sonucu, antibiyogram çalışması yapılan vakalarda, en çok üreyen bakteriler Staphlococus spp. ve Enterococcus spp. en az üreyenler ise Enterobacter spp. Klebsiella ve Proteus türlerinin olduğu, bakterilerin en fazla duyarlı olduğu antibiyotikler amikacin, linezolid, vancomycin, teicoplanin ve meropenem, en fazla direnç gösterdiği antibiyotikler ise ampisilin, amoxicilin klavunat, penisilin, enrofloxacin, cefoxitin ve rifampin olduğu tespit edilmiştir. Üriner sistem enfeksiyonu olan kedilerde antibiyotik kullanılmadan önce antibiyogram testi yapılmalı ve etkenin dirençli ve duyarlı olduğu antibiyotikler belirlenmeli ve bu doğrultuda tedavi uygulanmalıdır. İdrar yolu enfeksiyonların etkili ve başarılı bir tedavi için, idrar kültüründe antibiyogram yapılması önerilmektedir.

Ergin Çökelez
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Zonisamidin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu üzerine etkileri

Yırtıcı hayvan kokusu ile travma sonrası stres bozukluğu oluşturulan sıçanlara sistemik verilen zonisamidin donakalma süresi, kaygı indeksi ve serum nörotrofin düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada yirmi dört adet dişi Wistar sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele kontrol, travma, zonisamid ve travma geliştirilerek zonisamid uygulanan tedavi grubu olmakla dört gruba ayrıldı. Travma ve tedavi grubu sıçanları yırtıcı koku stresine maruz bırakıldı. Bir hafta sonra kontrol ve travma grubu hayvanlarına serum fizyolojik, zonisamid ve tedavi grubu hayvanlarına ise 50 mg/kg zonisamid oral gavaj yoluyla uygulandı. Uygulamaları takiben sıçanlar travma hatırlatıcısına maruz bırakıldı ve davranışları yükseltilmiş artı labirentinde izlendi. Davranış deneyinden hemen sonra kan örnekleri alındı ve hayvanlar sakrifiye edildi. Travma grubunda kontrol grubuna göre artan donakalma süresi ve kaygı indeksi oral gavaj yoluyla sistemik uygulanan zonisamid tedavisi ile baskılandı. Zonisamid tedavisi serum nörotrofin düzeylerini etkilemedi. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular zonisamidin travma sonrası stres bozukluğunda etkili olabileceğine işaret etmektedir.

Özge Kutlu
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Akdeniz bölgesinde yetiştirilen levrek balıklarında (dicentrarchus labrax, linnaeus, 1758) emamektin benzoatın doku rezidü düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalışma ile Avrupa levrek balıklarında antiparaziter ilaç olarak kullanılan emamektin benzoat(EB)'ın, farklı doz uygulaması sonucunda balığın kaslı deri dokusundaki rezidü düzeylerinin tespiti ile ilaç kalıntı arınma sürelerinin (İKAS) belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma 19 ± 0,8 °C su sıcaklığında, yaklaşık 100 gram canlı ağırlığında 369 adet Avrupa levrek balığı (Dicentrarchus labrax, Linnaeus 1758) üzerinde gerçekleştirildi. Balıklar bir kontrol grubu, üç çalışma grubu olmak üzere dört gruba ayrıldı. Çalışmada kontrol grubundaki balıklara ilaç içermeyen yem, çalışma gruplarındaki balıklara ise 50, 100, 150 µg/kg EB içeren yem 7 gün boyunca oral yolla verildi. Daha sonrasında kontrol grubundan 0., 7., 8., 9., 13., 17., 21. ve 28. günde çalışma gruplarından ise ilaç uygulamasının 7., 8., 9., 13., 17., 21., 28., 42., 56. ve 70. günlerinde 9'ar adet balık örneği tesadüfi örneklemeyle alındı. Kaslı deri dokusundaki rezidü düzeyleri LC MS/MS cihazında belirlendi. Tüm çalışma gruplarında en yüksek rezidü düzeylerine 8. günde ulaştığı tespit edildi. Yine tüm çalışma gruplarında 28. günden itibaren tespit limitlerinin üstünde bir değer saptanmadı. Avrupa İlaç Ajansının (EMA) yazılımı (WT 1.4 by P. Heckman) aracılığıyla yapılan hesaplamalar sonucunda; 50 µg/kg dozda 24,06 gün, 100 µg/kg dozda 43,32 ve 150 µg/kg dozda 39,63 günlük İKAS süreleri tespit edildi. Bu araştırmada tüm gruplar için rezidü düzeyleri 28. günden sonra tespit limitlerinin altına düştüğü görülse de benzeri çalışmaların Avrupa levrek balığı için farklı ısı derecelerinde yapılması ve EB ile tedavi edilen balıkları kalıntı riskine karşı belirlenmiş olan İKAS sürelerine dikkat ederek tüketilmesi önerilmektedir. Anahtar Sözcükler: Dicentrarchus labrax, Linnaeus 1758, emamektin benzoat, rezidü

Ahmet Karabulut
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Koyunlarda danofloksasinin plazma ve süt dağılımı üzerine dozaj rejiminin etkisi

Danofloksasin, koyunlarda duyarlı bakterilerin neden olduğu enfeksiyonları tedavi etmek için farklı dozaj rejimlerinde kullanılabilir. Ancak danofloksasinin plazma ve süt dağılımı, farklı dozaj rejimlerinde değişebilir. Danofloksasinin plazma ve süt dağılımındaki değişiklikler, ilacın farmakodinamik etkinliğinde ve sütte kalıntı düzeylerinde hayvan ve insan sağlığını etkileyebilecek değişikliklere neden olabilir. Bu çalışmada koyunlarda danofloksasinin plazma ve süt farmakokinetiği, birikimi, plazma ve süt proteinlerine bağlanma oranı, sütte kalıntı arınma süresi ve ≤1 µg/mL'lik MİK sınır değerleri ile bu çalışmadan elde edilen farmakokinetik veriler kullanılarak farmakokinetik/farmakodinamik parametrelerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma, 16 baş sağlıklı ve laktasyon dönemindeki (75-80 günlük) Merinos ırkı koyunlar (65,07±6,17 kg) üzerinde paralel farmakokinetik dizayna göre gerçekleştirildi. Sağlıklı ve laktasyon dönemindeki 16 baş koyun danofloksasin farmakokinetiğini belirlemek için rastgele 2 gruba ayrıldı. Danofloksasin, grup 1'deki koyunlara 1,25 mg/kg, grup 2'deki koyunlara ise 6 mg/kg dozunda her 24 saatte bir 7 gün boyunca uygulandı. Danofloksasinin ilk (1. doz) ve son (7. doz) uygulamasını takiben alınan plazma ve süt örneklerindeki konsantrasyonları yüksek basınçlı sıvı kromatografisi-UV kullanılarak belirlendi. Farmakokinetik parametreler non-kompartmental metot kullanılarak analiz edildi. Danofloksasinin sütten arınma süresi WTM 1,4 yazılımı kullanılarak hesaplandı. Danofloksasin, 1,25 ve 6 mg/kg dozların 7. dozunu (kararlı durum) takiben plazmada sırasıyla 24. ve 48. saate, sütte ise 48. ve 96. saate kadar tespit edildi. Dozla normalize edilen plazma ve süt Cdoruk ve EAA0-24 değerleri, 1. dozu takiben doz grupları arasında benzerdi. Ancak, kararlı durumda dozla normalize edilen Cdoruk ve EAA0-∞, 6 mg/kg dozda 1,25 mg/kg doza göre plazmada azalırken sütte arttı. (EAA0-∞)Süt/(EAA0-∞)Plazma oranı, 6 mg/kg dozda (17,68) 1,25 mg/kg dozdan (13,34) önemli oranda daha yüksekti. Danofloksasinin 1,25 ve 6 mg/kg dozlar için birikim oranı (R) sırasıyla 0,82 ve 0,80'idi. Danofloksasinin plazma ve süt proteinlerine bağlanma oranı sırasıyla %30,5±6,7 ve %36,9±10,8 ile doza bağlı azalma sergiledi. Danofloksasinin sütte kalıntı arınma süresi, 1,25 ve 6 mg/kg dozların uygulanmasını takiben 30 µg/kg'lık MRL değeri için sırasıyla 55,56 ve 107,88 saat olarak belirlendi. Danofloksasin optimal plazma ve süt fEAA0-24/MİK oranını (>125) 1,25 mg/kg doz için sırasıyla ≤0,016 ve ≤ 0,25 µg/mL, 6 mg/kg doz için ise sırasıyla ≤ 0,063 ve ≤ 1 µg/mL MİK değeri olan bakteriler için sağladı. Klinisyenler, danofloksasinin etkinliği için dozaj rejimlerini plazma ve süt dağılım değişikliklerine göre ayarlamalı ve sütteki kalıntı düzeylerini izlemelidir.

Aıdaı Zhunushova
Selçuk University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda LPS'ye bağlı oluşan akut akciğer hasarı üzerine micromeria congesta bitkisi uçucu yağının koruyucu etkisinin araştırılması

Micromeria congesta bitkisi özellikle Şanlıurfa, Adıyaman ve Gaziantep illerinde halk arasında solunum yolları rahatsızlıklarında kullanılmaktadır. Çalışmamızda üzerinde çok fazla çalışma yapılmayan M. congesta bitkisi uçucu yağının ratlarda septisemi yoluyla oluşturulmuş akciğer hasarına karşı koruyucu etkisi araştırılmıştır. M. congesta bitkisi Açıkyazı ve Dağeteği Mahallelerindeki dağlardan toplandı. Clevenger cihazında uçucu yağı elde edildi. Uçucu yağın içerik analizi GC-MS cihazında yapıldı. Çalışmada kullanılan 36 adet Wistar albino cinsi rat altı gruba ayrıldı. Birinci gruba M. congesta bitkisi uçucu yağı 12,5 mg/kg, ikinci gruba 25 mg/kg, üçüncü gruba 50 mg/kg olarak günde bir kez, yedi gün boyunca gavaj yoluyla verildi. Dördüncü gruba Deksametazon 5 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak sadece 7. gün uygulandı. Beşinci grup sadece LPS, altıncı grup ise kontrol grubu olarak belirlendi. İlk beş gruba septisemi oluşturmak için LPS 5 mg/kg dozunda intavenöz yoldan yedinci gün sonunda uygulandı. LPS uygulamasından 6 saat sonra ratların kanı alındı ve anestezi altında akciğerleri alınarak sakrifiye edildi. Kan serumunda TAS, TOS, OSI, Glukoz, Üre, Kreatin, Crp, ALT, AST, HDL, LDL parametreleri incelendi. Akciğer dokusunun moleküler incelemesinde NLRP3, Kaspaz-3 ve TNF-𝛼 gen ekspresyonları incelendi. Çalışma sonunda GC-MS cihazı ile uçucu yağın içerik analizinde 28 adet bileşen tespit edildi. Bu 28 bileşen arasında en yüksek oranda Piperitenone Oxide, bunu takiben artan oranlarda sırasıyla Pulegone, N-Hexadecanoic acid, Piperitenone, Spathulenol, Carvone Oxide ve Isomenthone tespit edildi. Biyokimyasal analiz sonucunda kan glukoz değerinin M. congesta bitkisi uçucu yağının dozuna bağlı olarak düşük olduğu tespit edildi. M. congesta bitkisi uçucu yağının düşük dozlarda böbrekler üzerine LPS'nin toksik etkisini azalttığı ve kan üre değerini düşürdüğü gözlendi. Akciğer dokuları moleküler düzeyde incelendiğinde, M. congesta bitkisi uçucu yağının NLRP3, Kaspaz-3 ve TNF-α genlerinin ekspresyonlarını olumlu yönde etkileyerek, inflamatuvar yolakları üzerinde önemli bir baskılama yaparak güçlü bir antiinflamatuvar etki sergilediği tespit edilmiştir. Yine M. congesta bitkisi uçucu yağının antiinflamatuvar etkisi histopatolojik yöntemlerle incelenmiş olup doza bağlı olarak histopatolojik bulguların hafiflediği gözlendi. Sonuç olarak M. congesta bitkisi uçucu yağının antiinflamatuvar etkili olduğu biyokimyasal, moleküler ve histopatolojik gözlemlerle tespit edildi.

Fuat Serkan Kapucuk
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda nikel sülfat (NİSO4) toksisitesinde likopenin koruyucu etkisinin belirlenmesi

Endüstrilerde geniş kullanım yeri olan nikelin çevre, insan ve hayvan sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir. Nikelin hücresel apoptozise, lipit peroksidasyon, protein oksidasyonu, DNA hasarı ve oksidatif strese bağlı olarak karaciğer, böbrek, sinir hücreleri ve üreme sistemi üzerinde toksik etkileri olduğu ifade edilmiştir. Bu çalışmada antidotal sağaltımı tartışmalı olan nikel sülfat (NiSO4) zehirliliği üzerinde çeşitli tarımsal ürünlerde (domates, karpuz, kırmızı biber, havuç gibi) yüksek miktarda bulunan, antioksidan, antiinflamatuvar, antidiyabetik, antikanser ve antikardiyovasküler özelliklere sahip β-karotenin asiklik 29 izomeri olan, likopenin olası koruyucu etkileri araştırılmıştır. Çalışmada toplam 24 adet Wistar albino sıçan dört gruba ayrılmıştır. Grup I kontrol günlük olarak serum fizyolojik intraperitoneal (i.p.) ve mısır yağı (0.5 ml, oral gavaj); Grup II mısır yağı verilmesinden 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.); Grup III likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağında süspansiyon haline getirilerek; Grup IV likopen (10 mg/kg, oral gavaj) mısır yağı içerisinde süspansiyon halinde verildikten 2 saat sonra NiSO4 (20 mg/kg, i.p.) uygulanmıştır. Hayvanlar deneme sonunda (22. gün) dekapitasyon yöntemiyle ötenazi edilmiştir. Bu çalışma sonucunda, NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin bitiş canlı ağırlığı, organ ağırlıklarında değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Serum karaciğer parametrelerinde AST, ALT miktarlarında değişiklik meydana getirmediği, ancak ALP, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterolü (LDL-C), total kolesterol miktarlarını azalttığı; total protein miktarını arttırdığı belirlenmiştir. Serum böbrek parametrelerinde ürik asit, üre ve albümin miktarını azalttığı ancak kreatinde değişiklik meydana getirmediği gözlenmiştir. Karaciğer ve böbrek dokusunda lipit peroksidasyonu göstergesi olan MDA miktarının azalttığı; GSH ve CAT miktarlarını arttırdığı ve SOD miktarından bir değişiklik meydana getirmediği tespit edilmiştir. Karaciğer histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen hepatosit sitoplazmalarında retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz, parankimde disosiasyon ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Böbrek histopatolojik inceleme kriterleri olarak belirlenen glomeruluslarda ve tubullerde atrofi, retiküler ve vasküler dejenerasyon, nekroz ve yangı hücresi infiltrasyonlarının şiddeti yönündeki semikantitatif değerlendirmede NiSO4 grubu ile koruyucu amaçla NiSO4 grubuna likopen ilave edilen gruplar arasında fark istatistiki olarak önemlidir (p<0.001). Karaciğer ve böbrek dokusunda nikel birikim miktarı indüktif eşleşmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) cihazı ile belirlenmiştir. Karaciğer nikel birikimi bakımından NiSO4 ve koruyucu amaçla likopen verilen gruplarda birikimin yüksek ve benzer olduğu bulunmuştur. Böbrek dokusunda nikel birikimi bakımından koruyucu amaçla likopen verilen NiSO4 grubunda daha yüksek düzeylerde tespit edilmiştir (p<0.001). Sonuç olarak NiSO4 toksikasyonuna karşı likopenin koruyucu etkisi belirlenmiştir. Biyokimyasal bazı parametrelerde değişiklik meydana getirmemesi nikelin birden fazla organa etki etmesi, likopenin kullanılan dozuna ve süresine bağlı olarak ortaya çıkabileceğini düşündürmektedir.

Hayvan deneyleriLikopenNikel+4
Zozan Garip
Harran University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Van ili içme sularında mikroplastik kalıntısınınaraştırılması

Mikroplastikler, plastik atıkların çevresel etkileri ve sağlık üzerindeki potansiyel zararlarıyla giderek daha fazla endişe yaratmaktadır. Çevrede uzun süre kalıcılığını sağlayan plastik atıklar, fizikokimyasal ve biyolojik etkilerle parçalanarak mikroplastiklere dönüşmektedir. Bu tez çalışmasında Van ili içme sularında mikroplastik kalıntısının araştırılması amaçlanmıştır. Van il sınırları içerisinde toplam 10 farklı yerden, 3 farklı zamanda ve 4 farklı hazır plastik su örneğinden alınan 42 numunede araştırılmıştır. Araştırmada numuneler su kaynağından cam kavanozlara alınarak analiz edilinceye kadar saklanmış, analiz öncesi kompresör ve filtrasyon basamakları ile 0,45µm por genişliğine sahip, bölmeli filtre kağıtlarından su örnekleri geçirilerek mikroplastikler toplanmıştır. Filtre kağıtları stereo mikroskop altında görüntülendi. Mikroskop incelemesi sonrasında renk, tür ve şekil olarak mikroplastik varlığı belirlenmiştir. Görüntülenen ve tespit edilen mikroplastik örnekleri Taramalı Elektron Mikroskobu (Scanning Electron Microscope - SEM) ile analiz edildi. Stero mikroskop ve SEM analizleri sonuçları ile Van ili içme sularında polivinil klorür (PVC), Polietilen (PE), Polipropilen (PP), Polistiren (PS) mikoplastik kalıntılarının olduğu belirlendi. Elde edilen bulgular ile mikroplastiklerin içme suları ile canlıların vücuduna girebileceği hayatımız için tehlike arz edebileceği kanaatine varıldı.

Berivan Ayşin
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gentamisinin sıçanlarda renin-anjiyotensin-aldosteronsistemine etkisi ve Tarantula cubensis alkolik ekstraktınınkoruyucu rolünün belirlenmesi

Bu çalışmanın amacı gentamisinin normal tedavi dozunda ve süresinde kullanıldığında renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi üzerindeki etkilerini belirlemek ve Tarantula cubensis örümceğinin alkolik ekstraktının bu etkilere karşı koruyucu rolünü tespit etmekti. Gentamisin gram-pozitif bakterilerin neden olduğu hastalıkların tedavisinde kullanılmakla birlikte genellikle gram negatif bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların tedavisi için hızlı bakterisidal etkileri ve kimyasal stabilitelerinden dolayı klinik uygulamalarda öncelikli ilaç olarak tercih edilen bir antibiyotiktir. Gentamisinin yüksek dozda verilmesi nefrotoksiktir ve akut renal yetmezliğinin %10-20'sinden sorumludur. Homeopatik bir ilaç olarak Tarantula Cubensis örümceğinin alkolik ekstraktı, veteriner sahada ruhsatlandırılmış ve birçok hayvan türünde yangısal tırnak hastalıkları (panarisyum, ayak çürüğü), septik durumlar, flegmonlar, irinli lezyon ve pürülan nekroze olan olgular, ülserler, deri yangısı, çıban ve patolojik olarak değişen nekrotik ve proliferatif dokularda resolitif, antiflojistik, demarkasyon ve rejenarasyon etki oluşturan bir ilaçtır. Bu çalışmada, 32 sıçan 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna 0.5 ml izotonik NaCl periton içi 7 gün, gentamisin grubuna periton içi yolla 5 mg/kg gentamisin ilk günde günde iki kez diğer günler günde bir kez olmak üzere 7 gün, Tarantula Cubensis alkolik ekstraktı grubuna 200 µl/kg/gün Tarantula cubensis alkolik ekstraktı deri altı yolla 1. ve 4. günlerde, gentamisin + Tarantula Cubensis alkolik ekstraktı grubuna periton içi yolla 5 mg/kg gentamisin ilk günde günde iki kez diğer günler günde bir kez olmak üzere 7 gün, 200 µl/kg/gün Tarantula Cubensis alkolik ekstraktı deri altı yolla 1. ve 4. günlerde uygulanmıştır. Sıçanlardan alınan serum örneklerinde ve böbrek dokularında renin, ANG I, ANG II, ACE, ATR1 ve aldosteron düzeylerinin ölçümleri ELISA ticari test kitleri kullanılarak yapılmıştır. Bu çalışma sonucunda elde edilen bulgulara göre sıçanlara normal sağaltım dozunda gentamisin uygulaması böbrek dokusu ve kanda renin, ANGII, ACE ve ATR1 seviyelerinde istatistiksel olarak değişikliğe neden olmazken böbrek dokusunda aldosteron düzeyini önemli ölçüde düşürmüş, kanda ise aldosteron düzeyinin yükselmesine neden olmuştur. Ayrıca, ANGI düzeyinin kandaki düzeyini arttırmıştır. TCAE uygulaması ise incelenen tüm parametrelerde gentamisine ait bulguların kontrole yakın düzeye ulaşmasını sağlamıştır. Sonuç olarak, bu çalışmada normal sağaltım dozunda kullanılan gentamisinin renin-anjiyotensin- aldosteron sisteminde özellikle aldosteron ve ANGI seviyelerini değiştirdiği, ancak bu etkilerinin TCAE uygulamasıyla kısmen önlenebildiği, dolayısıyla TCAE'nın gentamisin kaynaklı böbrek toksisitesinde koruyucu etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca bu çalışma sonucunda, gentamisinin böbrek üstü bezinden sentezlenen aldosteron üzerinde etki gösterirken, böbreğin justaglomerüler hücrelerinde sentezlenen renin üzerinde etkisi olmadığı, dolayısıyla normal sağaltım dozunda gentamisin uygulamasının böbreğin özellikle adrenal korteksi üzerinde hasara neden olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Gentamisin, Hormon, Tarantula Cubensis.

Fatma Akpolat
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

İstanbul ilindeki kedilerden toplanan pirelerde bazı ektoparaziter ilaçlara karşı direncin belirlenmesi

Kedi piresi (Ctenocephalides felis), hayvan sağlığı için küresel bir tehdit oluşturmakta ve hem hayvanlara hem de insanlara bulaşarak önemli sağlık sorunlarına yol açabilmektedir. Ayrıca bakteriyel, viral veya parazitik patojenler için vektör görevi görerek insan ve hayvan sağlığı için önemli riskler oluşturmaktadır. Yıllar boyunca karbamatlar, neonikotinoidler, fenilpirazoller ve sentetik piretroidler gibi ektoparaziter ilaçlar pire enfestastonlarını kontrol etmek ve tedavi etmek için yaygın olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte, bu ektoparaziterlerin yaygın kullanımı, potansiyel olarak tedavileri etkisiz hale getiren direnç gelişmesine neden olmuştur. Ektoparaziter direncin izlenmesi ve altında yatan mekanizmaların anlaşılması, direnç yönetimi ve pire kontrolü için stratejiler geliştirilmesinde kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, pire mücadelesi için veteriner hekimlikte en sık kullanılan farmasötiklerin etkin maddeleri olan fipronil, imidakloprid, flumetrin ve propoksura karşı pirelerdeki direncin mevcut durumunun incelenmesi amaçlamaktadır. İstanbul ilindeki iki barınakta bulunan kedilerden toplanan pirelerde öncelikle biyolojik analiz yapılmış ve bu etkin maddelere karşı direnç durumları belirlenmiştir. Pirelerin 1 saat, 8 saat ve 24 saat sonraki ortalama mortalite oranları sırasıyla fipronil için %42.5, %95, %100, imidakloprid için %72.5, %100, %100, flumetrin için %35, %72.5, %87.5, propoksur için %47.5, %100 ve %100 olarak bulunmuştur. Flumetrin ile yapılan biyolojik analizde 24 saatte ölmeyen 5 pirede ve fipronil ile yapılan analizde 8 saatte ölmeyen 2 pirede DNA izolasyonu gerçekleştirilmiştir. Flumetrin direncinin araştırılacağı örneklerde L1014F ve T929V mutasyonu tanımlamak için para genini hedefleyen bir PCR uygulanmıştır. Pirelerdeki T929V ve L1014F mutasyonlarının sıklığı sırasıyla %20 (5/1) ve %100 (5/5) olarak bulunmuştur. Fipronildeki direnci gösteren A302S mutasyonunun varlığı moleküler düzeyde araştırılmış ve 8 saat sonunda ölmeyen 2 pirede de direnç ile ilişkili A302S mutasyonu bulunamamıştır. Biyolojik analizler sonucu elde edilen veriler sahada pirelere karşı mücadele için kullanılan imidakloprid ve uzun yıllar kullanılmış ancak kullanımı yasaklanmış olan propoksur için bir direnç görülmediğini ortaya koymuştur. Fipronile karşı direnç oluşmadığı ancak knockdown'daki hafif düşmenin moleküler düzeyde olmadığı sonucuna varılmıştır. Flumetrine ise direncinin bulunduğu moleküler düzeyde de para gendeki mutasyonların varlığı ile gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Pire, Direnç, Ektoparaziter, Biyolojik Analiz, Mutasyon

Tuğba Küntüz
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Broyler ve hindilerde bakampisilinin oral biyoyararlanımı

Ampisilinin (AMP) farmakokinetiği ve biyoyararlanımı, tavuklarda ve hindilerde tek doz intravenöz (i.v.) ve oral uygulamanın ardından belirlendi. Otuz tavuk ve otuz hindiye İV yolla AMP (25 mg/kg) verildi. ve oral uygulamalar ve 25 mg/kg ampisiline eşdeğer oral bakampisilin (BAC) uygulandı. Kan örnekleri ilaç uygulamasından sonraki 0, 0,08, 0,16, 0,25, 0,5, 1, 2, 4, 8 ve 12. saatlerde toplandı. Plazma ilaç konsantrasyonları, yüksek performanslı sıvı kromatografi cihazıyla belirlendi. Veriler non-komparmental yöntemle analiz edildi. Ampisilinin ortalama eliminasyon yarı ömrü tavuklarda sırasıyla 1,81 ± 0,18 saat (İV AMP), 3,64 ± 2,07 (oral AMP) ve 5,39 ± 1,54 saat (oral BAK) (P= 0,024) ve hindilerde sırasıyla 2,44± 0,27 saat (i.v. AMP), 2,53 ± 0,72 saat (oral AMP) ve 5,5 ± 0,79 saat (oral BAC) (P <0,0001) olarak belirlendi. Ampisilin ve bakampisilin'in oral biyoyararlanımı tavuklarda sırasıyla % 25,9 ve % 44,6; hindilerde sırasıyla %19,09 ve %44,2 olarak saptandı. Oral uygulama sonrası bakampisilinin ampisiline kıyasla daha yüksek biyoyararlanım göz önüne alındığında; tavuk ve hindilerde bakteriyel enfeksiyon tedavisinde kolay ve etkili bir antibiyotik olarak önerilebileceğini düşünmekteyiz.

Farmakokinetik
Kerem Güzelaydın
İstanbul University-Cerrahpaşa · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Lipozomal levamizol hazırlanması ve farmakokinetik özelliklerinin araştırılması

Ülkemizin hayvancılık sektörü ele alındığında önemli bir kısmını koyun yetiştiriciliği oluşturmaktadır. Parazitlerin neden olduğu hastalıklar sebebiyle bu sektörden elde edilen ve ekonomik gelir sağlanan et, süt, yapağı ve deri gibi ürünlerde ciddi maddi kayıplara neden olmaktadır. Levamizol hayvanlar ve insanlarda antiparaziter ve bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi amacıyla kullanılır. Lipozomlar son yıllarda özellikle hastalıkların tedavisinde nanoteknolojinin öneminin artmasıyla çok çalışılan ilaç formülasyonlarından birisidir. Veteriner hekimliği alanında saha uygulamasına yönelik olarak lipozomlanmış ilaç formülasyonu bulunmamaktadır. Bu araştırmada sahada var olan eksiğin kapatılmasına yönelik çalışma yapılmıştır. Bu araştırmada lipozomal levamizol hazırlanması ve farmakokinetik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma kapsamında koyunlara oral, deri altı ve kas içi uygulama yolları kullanılarak 7.5 mg/kg levamizol serbest ve lipozomal formülasyonda uygulandı. Hayvanlar serbest ve lipozomal levamizol uygulamasının karşılaştırılması amacıyla 2 gruba ayrıldı. Her grupta 6 toplamda 12 hayvan çalışmaya alındı. İlaç kalıntı arınma süresine dikkat edilerek 12 hayvan üzerinde 3 uygulama yolu denendi. Levamizolün lipozomal formülasyonunun hazırlanması amacıyla ince lipit film hidratasyonu yöntemi tercih edilmiştir. Lipozomların kalite-kontrol çalışmaları sonucunda; levamizolün enkapsülasyon oranı %31.41-32.34, zeta potansiyelleri -16.2 ile -1.6 mV, polidispersite indeksleri 0.231-0.998, pH'ları 6.75-7.04 aralığında bulundu. Lipozomların taramalı elektron mikroskobu altında görüntülerinin alınması yapıldı. Serbest ve lipozomal levamizol ilaç uygulamalarını takiben; 2.5, 5, 10, 15, 30, 60, 90, 120, 240, 480. dakikalarda; 12, 16, 24, 32, 48. saatlerde ve 3, 4, 5, 6, 8. günlerde kanları alındı. Plazma ilaç ölçümleri için HPLC'de miktar tayini yapıldı. Serbest ve lipozomal levamizolün farmakokinetik parametrelerde oluşturduğu değişimler uygulama yollarına göre ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Uygulama yollarına göre farmakokinetik parametreler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Oral yoldan kullanılan serbest ve lipozomal levamizol farmakokinetik parametreler yönünden karşılaştırıldığında; Clast, EAA0-t, EAA0-∞, tmax, Cmax ve ClT değerleri lipozomal levamizolde daha iyi bulundu. Deri altı yoldan kullanılan serbest ve lipozomal levamizol farmakokinetik parametreler yönünden karşılaştırıldığında; Clast, EAA0-t, EAA0-∞, Cmax ve ClT değerleri lipozomal levamizolde daha iyi bulundu. Kas içi yoldan kullanılan serbest ve lipozomal levamizol farmakokinetik parametreler yönünden karşılaştırıldığında; Clast, EAA0-t, EAA0-∞, Cmax ve ClT değerleri lipozomal levamizolde daha iyi bulundu. Lipozomal olarak oral, deri altı ve kas içi yoldan uygulaması yapılan levamizolün uygulama yollarına göre farmakokinetik parametreleri karşılaştırıldığında, tmax oral yolda, deri altı ve kas içine göre daha yüksek tespit edildi. Cmax değerleri uygulama yollarına göre kıyaslandığında; kas içi ve deri altı kullanımda önemli farklılık olmamasına karşın; her iki uygulama yolunun, oral yola göre daha yüksek sonuçlar verdiği saptandı. Lipozomal levamizol oral, deri altı ve kas içi uygulamaları kendi aralarında karşılaştırıldığında; kas içi uygulamada diğer iki uygulamaya kıyasla, Clast, EAA0-t, EAA0-∞, Cmax ve ClT değerleri daha iyi bulundu. Hayvanlarda lipozomal levamizol formülasyonu kullanılacak olduğunda en uygun yolun kas içi ve deri altı olduğu sonucuna varıldı. Ancak sonuçların hayvan popülasyonun genelini yansıtması adına lipozomal ilaçlarla ilgili çalışmaların devam etmesinin daha iyi olacağı kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Farmakokinetik, levamizol, lipozom, HPLC.

FarmakokinetikFarmakolojiKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+2
Hasan Susar
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Subtoksik dozlarda uygulanan İvermektin ve Karprofen'in farmakokinetiği / toksikokinetiği üzerine damar içi yağ emülsiyonunun etkilerinin araştırılması

Damar içi yağ emülsiyonu olarak da adlandırılan intravenöz lipit emülsiyonu çeşitli bitkisel yağlar, yumurta fosfolipitleri, su ve gliserinden oluşan parenteral bir beslenme formülasyonudur. Son yıllarda hem beşerî hem de veteriner hekimliğinde, özellikle lipofilik ilaçların ve çeşitli bileşiklerin akut toksikasyonlarında tedavi amacıyla etiket dışı etkin bir antidot olarak kullanılmaktadır. İntravenöz lipit emülsiyonunun etki mekanizması net olarak belli olmamakla birlikte toksikasyona neden olan ilaçların kinetik davranışları üzerine etkisi de tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada, subtoksik dozlarda damar içi yolla uygulanan ivermektin ve karprofenin kinetik davranışları üzerine intravenöz lipit emülsiyonunun etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma klinik olarak sağlıklı ve ilaç uygulanmamış, ortalama 2.78±0.2 kg ağırlığında, 24 adet erkek Yeni Zelanda tavşanı üzerinde gerçekleştirildi. Her bir grupta 12 adet tavşan olacak şekilde karprofen ve ivermektin gruplarına ayrıldı. Karprofen grubunda, 6 tavşana sadece karprofen (12 mg/kg, damar içi), diğer 6 tavşana aynı dozda karprofen ve belirli aralıklarla üç defa bolus olarak intravenöz lipit emülsiyonu (2.5 ml/kg) uygulandı. Uygulamalar sonrası 0.5, 1., 2., 4., 6., 8., 12., 16., 24., 32., 48. saatlerde ve 3., 4., 5. günlerde kan örnekleri alındı. İvermektin grubunda, 6 tavşana sadece ivermektin (0.6 mg/kg, damar içi), diğer 6 tavşana aynı dozda ivermektin ve belirli aralıklarla üç defa bolus olarak intravenöz lipit emülsiyonu (2.5 ml/kg) uygulandı. Uygulamalar sonrası 0.5., 1., 2., 4., 8., 12., 16., 24., 32., 48. saatlerde ve 3., 4., 5., 6., 7., 8., 10., 15., 20. günlerde kan örnekleri alındı. Plazma örneklerinde ilaç konsantrasyonları yüksek basınçlı sıvı kromatografi ile belirlendi. Kinetik parametreler ivermektin uygulamalarında bölmesiz ve üç bölmeli, karprofen uygulamalarında ise sadece bölmesiz model kullanılarak hesaplandı. Biyokimyasal analizler ise otoanalizör cihazında yapıldı. Hiçbir hayvanda klinik olarak herhangi bir olumsuzluk gözlenmedi. Tavşanlara karprofen ve eş zamanlı intravenöz lipit emülsiyonu uygulamasını takiben C0 ve ilk 6 saat EAA değerlerinin yüksek ve Vdss ile Vz değerlerinin ise düşük olduğu belirlendi (P<0.05). Biyokimyasal parametrelerde 1. gün trigliserit ve uygulama süresince ALT ile AST düzeylerinde artış tespit edildi (P<0.05). İvermektin ve eş zamanlı intravenöz lipit emülsiyonu uygulamasını takiben C0, EAA, OKS ve T1/2α değerlerinin yüksek ve Cl, Vz, Vdss, K12 ve ClD1-2 değerlerinin ise düşük (P<0.05) olduğu belirlendi. Biyokimyasal parametrelerde 2. gün kolesterol düzeylerinde artış belirlendi (P<0.05). Sonuç olarak, intravenöz lipit emülsiyonunun tavşanlarda ivermektin ve karprofenin kinetik profilini değiştirdiği ve etki mekanizmasının lipit lavabo teorisini destekler nitelikte olduğu fikrine varıldı.

FarmakokinetikFarmakolojiKan damarları+4
Büşra Aslan Akyol
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Hünnap ekstraktı ile levan'ın sağlıklı ve tip-2 diyabetli ratlar üzerindeki etkileri

Hünnap meyvesi, antidiyabetik amaçla yaygın bir geleneksel kullanıma sahiptir. Levan ise uzun ömür getirdiğine inanılan geleneksel bir Japon yemeği olan 'natto' ile özdeşleşmiştir. Fakat her ikisinin de etki mekanizması açıklığa kavuşturulmamıştır. Diabetes mellitus, hiperglisemi ile karakterize bir metabolizma hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı; hünnap ve levan'ın tek tek ve beraber kullanıldıklarında, Tip-2 DM'a karşı koruyucu veya tedavi edici etkinliğini araştırmaktır. Bu tezde, ortalama 300 - 400 g ağırlığında 56 adet erkek Wistar ırkı sıçan kullanılmıştır. Streptozosin (STZ) modeli ile T2DM oluşturulan 4 diyabet ile 4 sağlıklı hayvan grubunda (toplamda 8 grup); levan ve hünnap ekstraktları, ayrı ayrı veya birlikte, 21 gün süreyle verilerek oluşturdukları etkiler in vivo incelenmiştir. Deney süresince, deneklerin canlı ağırlık ve kan glukoz düzeyleri ölçülmüştür ve son günde (21.gün) tüm sıçanlardan kan numuneleri alınmış, sonrasında biyokimyasal parametreler incelenmiştir. Karaciğer, böbrekler, pankreas alınarak histopatolojik olarak değerlendirilmiştir. T2DM oluşturulan grupta, belirgin bir kan glukoz düzeyi artışı ve canlı ağırlık kaybı gözlemlenmiştir. Hünnap ekstraktı ve levan, sağlıklı deneklerde anlamlı ölçüde kan glukoz değerini azaltmaktadır. Diyabetli gruplarda ise hünnap, hipoglisemik etki göstermemiş; levan'ın da istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir düzeyde düşük etkili olduğu tespit edilmiştir. Hünnap ve levan'ın prebiyotik etkinliğe sahip oldukları, birlikte verildiklerinde ise bu yönde daha güçlü bir etkinlik gösterdikleri mikrobiyolojik analizler ile tespit edilmiştir.

Bitki özütüDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2+6
Serkan Korkut
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Harpagophytum procumbens ekstraktı'nın deneysel rat kolit modelinde koruyucu etkilerinin araştırılması

Ülseratif kolit, kolonda nötrofil infiltrasyonu, epitel hücre nekrozu ve ülserasyon ile karakterize, etiyolojisi bilinmeyen kronik inflamatuar bir bağırsak hastalığıdır. Harpagophytum procumbens bitkisinin kökleri, Güney Afrika'da uzun yıllardır romatizma ve ağrı tedavisinde tamamlayıcı tıpta kullanılmaktadır. Çalışmada, ratlarda deneysel olarak oluşturulan kolit modelinde Harpagophytum procumbens ekstraktının proinflamatuar sitokinler, oksidatif stres, apoptozis ve antioksidan parametreler üzerine olası koruyucu etkileri araştırıldı. Toplam 40 adet erkek Wistar albino rat rastgele beş eşit gruba ayrıldı. Kontrol grubuna fizyolojik tuzlu su (FTS) 14 gün boyunca oral yolla 2 ml ve 14. günün sonunda intrarektal olarak 2 ml uygulandı. Harpagophytum procumbens (HP) grubu için; 14 gün boyunca HP 300 mg/kg dozunda 2 ml FTS'de oral olarak uygulandı. Kolit grubuna FTS 14 gün oral yolla 2 ml ve 14. gün sonunda 2 ml % 3'lük asetik asit intrarektal olarak uygulandı. Kolit+HP grubunda 14 gün süreyle HP 300 mg/kg dozunda 2 ml FTS içinde oral olarak uygulandı ve 14. günün sonunda % 3'lük asetik asitten 2 ml intrarektal olarak uygulandı. Kolit+Sülfasalazin (SS) grubuna 100 mg/kg sülfasalazin 14 gün oral, 14. gün sonunda ise 2 ml %3'lük asetik asit intrarektal infüze edildi. Her grubun son uygulamasından 24 saat sonra 4-5 ml kan örneği ve 5 cm distal kolon alındı. Bu çalışmada kolon doku kesitleri histopatolojik ve immunohistokimyasal (Bcl-2, Bax) olarak değerlendirildi. MDA, SOD, TAS, NO, TNF-α, IL-6, seruloplazmin ve sialik asit serumda analiz edildi. Kolit grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak MDA, NO, IL-6, TNF-α ve sialik asit düzeylerinde anlamlı bir artış, SOD, TAS ve seruloplazmin düzeylerinde anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Kolit+HP grubunda ise Kolit grubuna göre azalan SOD, TAS ve seruloplazmin değerlerinde istatiksel olarak önemli bir artış, artan MDA, NO, IL-6, TNF-α ve sialik asit düzeylerinde istatiksel olarak önemli bir azalma belirlendi. Kolon dokusunun histopatolojik incelemesinde kolit grubunda; mukozal yapının kaybı, enflamatuar hücre infiltrasyonu, kript apse oluşumu, ödem, konjesyon ve goblet hücre deplesyonunda artış, Kolit+HP grubunda ise HP'nin ılımlı bir koruyucu etki gösterdiği belirlendi. İmmunohistokimyasal değerlendirme sonucunda Kolit grubunda Kontrol grubuna göre apoptozisin arttığı (Bcl-2 de düşüş, Bax da artış), Kolit+HP grubunda ise Kolit grubuna göre apoptozisin azaldığı gözlemlendi. Sonuç olarak; ülseratif kolitte Harpagophytum procumbensin oksidatif stres, proinflamatuar sitokinler, lipit peroksidasyonu, antioksidan ve apoptoz parametreler üzerine koruyucu etki gösterebileceği kanısına varıldı.

AntioksidanlarApoptozisBitki özütü+6
Mustafa Erkek
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Gentamisin kullanımına bağlı gelişen nefrotoksisitede b12 vitamininin etkilerinin araştırılması

Aminoglikozid grubu antibiyotiklerin kullanımına bağlı olarak %10-25 oranında nefrotoksisite gelişme ihtimali vardır. Aminoglikozid kullanımına bağlı nefrotoksisiteye karşı rutin olarak kullanılabilecek koruyucu ajan olmaması tedaviyi güçleştirmektedir. Bu çalışmada B12 vitamininin aminoglikozidlerin neden olduğu nefrotoksisite üzerine koruyucu etkilerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bu amaçla B12 vitamini, gentamisin ile birlikte veya gentamisinden önce başlanarak uygulanmış ve hangi uygulamanın daha etkin olduğu değerlendirilmiştir. Çalışmada 10-12 haftalık, 280-420 gr. ağırlıklarında 42 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Hayvanlar randomize olarak 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubuna tüm çalışma süresi boyunca 0.1 ml/kg serum fizyolojik, Gentamisin grubuna yedi gün boyunca intraperitoneal enjeksiyonla 100 mg/kg/gün gentamisin uygulanmıştır. B12 vitamini, bir gruba bir hafta, diğer gruba iki hafta olmak üzere 3 mcg/kg/gün intraperitoneal yolla uygulanmıştır. Gentamisin + B12 vitamini gruplarında, 7 gün süreyle intraperitoneal yolla 100 mg/kg/gün gentamisinin yanı sıra, ön tedavi B12 vitamini grubunda B12 vitamini gentamisinden bir hafta önce başlanıp iki hafta süreyle uygulanmış, eş zamanlı B12 vitamini grubunda ise B12 vitamini gentamisinle aynı anda başlanıp sadece bir hafta boyunca verilmiştir. Çalışma sonunda serum örneklerinde üre, kreatinin ve kalsiyum seviyeleri; böbrek dokusu örneklerinde MDA, SOD, TNF-α, IL-6, IL-1β, KIM-1, NGAL düzeyleri ölçülmüş ve elektron mikroskobik inceleme yapılmıştır. Gentamisin uygulaması yapılan grupta kontrol grubuna kıyasla serum üre, kreatinin ve böbrek dokusu MDA düzeylerinde artış; SOD düzeylerinde ise azalma gözlemlenmiştir. Gentamisinden önce uygulanan B12 vitamini tedavisi, gentamisin uygulamasına bağlı artan serum üre ve kreatinin seviyelerini geri döndürmüştür. Hem eş zamanlı tedavi hem de ön tedavi gruplarında B12 vitamini, böbrekte gentamisinle indüklenen IL-6 ve NGAL düzeylerini önemli ölçüde iyileştirerek antiinflamatuar etki sağlarken; gentamisine bağlı artan böbrek MDA düzeylerini tersine çevirerek antioksidan etkinlik göstermiştir. Ayrıca B12 vitamini uygulaması her iki grupta da gentamisin toksisitesine bağlı histopatolojik hasarı engellemiştir. Sonuç olarak; B12 vitamininin gentamisin uygulamasına bağlı ortaya çıkan nefrotoksisitenin engellenmesinde antioksidan ve antiinflamatuar etkileri ile koruyucu bir seçenek olabileceği düşünülmüştür.

FarmakolojiNefrotoksisiteToksikoloji
Murat Çelebi
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı dozlarda oluşturulan akut ve kronik bor maruziyetinin etkilerinin araştırılması

Bor, dünya rezervinin yaklaşık %73,5'lik payı Türkiye'ye ait olan önemli yeraltı zenginliklerinden biridir. Yaklaşık 250'ye yakın çeşidi bulunan bor ve bileşikleri daha çok endüstriyel alanlarda kullanılmasına rağmen son yıllarda sağlık alanında da dikkatleri üzerine çekmektedir. Canlılar için esansiyel element sınıfında yer alır ve vücutta birçok fizyolojik olaya katılır. Kemik ve beyin sağlığı, bağışıklık ve immun sistem, vitamin, mineral, hormon ve bazı enzim mekanizmalarında etkin rolleri vardır. Ancak etki katsayısı yüksek olan borun, noksanlığı ve toksisitesi arasında oldukça ince bir sınır vardır. Bu nedenle önerilen miktarlarda vücuda alındığında etkilerinin olumlu olduğu bildirilen bor bileşiklerinin; farklı maruziyet durumlarındaki etkilerinin araştırılması gerekmektedir. Bor bileşiklerinin sağlık alanında özellikle toksisite çalışmalarında veri sayısı oldukça azdır. Bu nedenle bu araştırmada bor maruziyetinin süre ve doza bağlı olarak göstereceği çeşitli etkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 250-300 gr ağırlığındaki 10-12 haftalık 119 adet Wistar Albino cinsi dişi sıçan kontrol ve uygulama gruplarına ayrılmıştır. Randomize seçim olarak her grupta 7'şer hayvan bulunmaktadır. Uygulama grupları 7, 15, 30, 45 ve 60 gün ve 5000, 2500 ve 1250 mg/kg/gün şeklinde oluşturulmuştur. Bor maruziyeti oluşturmak için boraks dekahidrat gavaj ile uygulanmıştır. Çalışma başlangıcında ve sonunda tartılan sıçanların vücut ağırlık değişim yüzdeleri hesaplanmıştır. Kan örnekleri santrifüjlenerek serumları çıkarılmıştır. Serumlarda ICP-MS cihazıyla bor konsantrasyonları belirlenmiştir. Ayrıca böbrek ve karaciğer dokuları histopatolojik açıdan incelenmiştir. Elde edilen bulgularda vücut ağırlık değişim yüzdeleri ve serum bor konsantrasyonlarının süre ve doza bağlı olarak değişiklik gösterebileceğini ancak histopatolojik bulgulardaki dejenerasyonların bundan etkilenmediği tespit edilmiştir. Bor maruziyetine yönelik araştırmaların gün geçtikçe artması ve geliştirilmesi gerekmektedir.

BorFarmakolojiToksikoloji
Çağla Çelebi
Balıkesir University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ranibizumab ve aflibercept'in In vitro oküler toksisitesinin araştırılması

Günümüzde, anti-VEGF moleküllerinin intravitreal enjeksiyonları, neovasküler YBMD tedavisi için altın standarttır. Yanı sıra; RVT, DMÖ ve prematüre retinopatisi başta olmak üzere yeni damar büyümesi ve damar aşırı geçirgenliği olan diğer oküler patolojilerde de yaygın olarak kullanılmaktadır. Tedavinin genellikle aylık ve tekrarlanan dozlarda uygulanması gerekmektedir. Tedavinin kesilmesi neovaskülarizasyonun nüksüne sebep olabilir. Bu nedenle çoğu durumda tedavinin birkaç yıl sürdürülmesi gerekebilir. Her ne kadar VEGF antagonistlerinin güvenli olduğu gösterilmiş olsa da, hücrenin hayatta kalabilmesinde VEGF kritik bir faktör olduğu için, bir takım yan etkileri de tespit edilmiştir. Bazı çalışmalar, anti-VEGF tedavisinden sonra, RPE yırtıkları ve göz içi iltihabı bildirmiştir. Dahası, uygulanan intravitreal enjeksiyon sayısının retinal atrofinin ilerlemesi ile önemli ölçüde ilişkili olduğu bulunmuştur. Ancak bu etkilerin hastalığın doğal seyrinin bir sonucu mu yoksa anti-VEGF tedavisinden mi kaynaklandığını ayırt etmek mümkün değildir. Söz konusu çalışma kapsamında, çok sayıda randomize klinik çalışmalar neticesinde güvenilirlik profili ispatlanarak FDA onayı alan Ranibizumab ve Aflibercept'in, erişkin insan RPE hücre hattında (ARPE-19) olası toksik etkilerini in vitro olarak değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Bunun yanı sıra, söz konusu ilaçların 1) Otofaji yolağında kritik öneme sahip Beclin1 ve ATG4 ekspresyonları üzerine olan etkilerini 2) Hücreler arası yapısal ve kimyasal destekte görevli ekstraselüler matriksin düzenlenmesinde başlıca öneme sahip enzimlerden MMP2 ve TIMP1 ilişkisinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Hücrelere sitotoksisite değerlendirilmesi için MTT testi uygulanmıştır. Ardından RNA izolasyon işlemi gerçekleştirilmiştir. Son olarak Kantitatif Ters Transkripsiyon PCR ile seçilen otofaji ve matriks metalloproteinaz proteinleri analiz edilmiştir. Sonuç olarak, klinik uygulamada kullanılandan çok daha yüksek dozlarda uygulanan bu iki anti-VEGF ilacın, in vitro olarak RPE'ye önemli bir toksisite oluşturmadığı gözlemlenmiştir. Kontrol grubuna kıyasla, Ranibizumab'ın Beclin1 ekspresyonu üzerinde anlamlı bir etkisi yokken Aflibercept'in Beclin1 ekspresyonunu istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edilmiştir. Her iki anti-VEGF de ATG4 gen ekspresyonunu arttırmıştır. Kontrol grubuna kıyasla Ranibizumab MMP2 ve TIMP1 ekspresyonunda artışa neden olmuşken; Aflibercept MMP2 ekspresyonunu azaltıp TIMP1 ekpresyonunu arttırmıştır. TIMP1'i MMP2'ye oranladığımızda bu oran Aflibercept'te daha yüksek bulunmuştur.

AfliberseptGen ifadesiGöz hastalıkları+7
Eren Ekici
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ankara ilinde satışa sunulan içme sütlerinde antibiyotik kalıntısının araştırılması

Hayvancılıkta antibiyotiklerin yasal olmayan şekilde kontrolsüz kullanılmaları insan sağlığı açısından ciddi boyutlara varan tehlikeler oluşturmaktadır. Avrupa Birliği'nde, ülkemizde ve birçok diğer ülkede hayvancılıkta antibiyotiklerin kullanımına sınırlamalar getirilmiş ve kullanımı uygun mevzuatlarla düzenlenmiştir. Hayvansal ürün olarak en çok tüketilen besin inek sütüdür. 2020 yılında dünya toplam süt üretimi yaklaşık 875 milyon tona ulaşmıştır. Tüik verilerine göre ülkemizde 2021 yılında 23 milyon 200 bin 306 ton süt üretilmiştir. Süt ve sütten imal edilen ürünlere olan talep nüfus ve gelir artışına paralel olarak ciddi şekilde artmaktadır. Oluşan talep artışı hayvan sayısının artmasına yeni hayvancılık tesislerinin kurulmasına ve hayvansal üretimin artmasına neden olmaktadır. Bununla beraber ilaç tüketimi, özellikle antibiyotik kullanımı çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. İlaç kullanımıyla beraber oluşan kalıntılar insan sağlığını tehdit etmektedir. Kalıntılar ülkeler tarafından çeşitli düzenlemelerle kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. Çalışmamızda Ankara ilinde tüketime sunulan içme sütlerinde en çok kullanılan antibiyotik grubu olan beta-laktam'lar ELISA yöntemi kullanılarak incelenip kalıntı düzeyleri AB komisyonu ve Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği'nde bildirilen limit değerlere uygun olup olmadığı araştırıldı. 2022 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında haftalık düzenli olarak 5 ayrı firmaya ait UHT ve pastörize sütlerden 25 'er adet süt örneği alındı. Aynı şekilde Ankara ilinde satışa sunulan sokak sütlerinden de süt toplama tanklarından (veya toplama kaplarından) 5 ayrı ilçeden gelen süt örneklerinden 5 farklı numune olmak üzere 25 adet çiğ inek sütü örneği alındı. Toplam 75 adet örnek alındı. Alınan örneklerden UHT ve pastörize sütte kalıntı bulunamadı. Çiğ sütlerde ise 1-3,1 ppb arasında kalıntı bulundu ve sonuçların yasal limitlerin altında kaldığı belirlendi. Anahtar Sözcükler: Ankara, Beta-laktam, Kalıntı, Süt, UHT.

AnkaraAntibiyotiklerBeta laktamazlar+5
İsmail Torun
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ankara'da satışa sunulan ballarda bazı neonikotinoidlerin LC-MS/MS ile araştırılması

Bu çalışma ile süzme ballarda asetamiprid, klotiyanidin, imidakloprid, tiyametoksam ve tiyakloprid kalıntılarının belirlenmesi için test yönteminin uyarlanması, uyarlanan yöntem ile neonikotinoid kalıntıların araştırılması, gıda güvenliği ve halk sağlığı açısından sonuçların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Avrupa Komisyonu 2002/657/EC sayılı Kararına uygun olarak baldaki beş neonikotinoidin, likit kromatografi-tandem kütle spektrometrisi (LC-MS/MS) yöntemi, analiz yöntemi eş zamanlı olarak hızlı ve güvenirilir bir şekilde geliştirilmiş ve tam olarak doğrulanmıştır. Yapılan çalışma sonucunda, CCα ve CCβ sırasıyla, Asetamiprid için 5,44 ve 5,89 ng/g, Klotiyanidin için 5,23 ve 5,46 ng/g, İmidakloprid için 5,15 ve 5,30 ng/g, Tiyametoksam için 5,16 ve 5,32 ng/g, Tiyakloprid için 20,28 ve 20,56 ng/g olarak bulundu. Metot validasyon parametreleri sağlandıktan sonra Ankara'da satışa sunulan 60 adet bal numunesin de maksimun kalıntı limitlerini aşan neonikotinoid kalıntısı varlığı belirlenememiştir. Uyarlanan yöntemin kısa zamanda, az kimsayal kullanılarak, etkili, güvenilir, duyarlı, tekraredilebilmesinin yanı sıra birden fazla analitin eş zamanlı olarak analiz edilebilir olması nedenleriyle kullanılabilir ve avantajlı olduğu sonucuna varılmıştır.

AnkaraAsetamipridBal+5
Halil Ergün
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Veteriner hekimliğinde etiket dışı ilaç kullanımının boyutlarının araştırılması

Etiket dışı ya da endikasyon dışı ilaç kullanımı; bir ilacın prospektüsünde veya etiketinde yazmayan şekillerde (farklı türlerde, farklı dozlarda, farklı sürelerde, farklı yaşlarda, farklı uygulama yollarıyla, farklı olgularda) kullanılması olarak tanımlanır. Veteriner hekimliğindeki mevcut yasalar bu kullanıma izin verse de, sorumluluğu uygulayan ve uygulatana yüklemektedir. Yasal olarak güvence altında olmak, hayvan sağlığını ve halk sağlığını tehdit eden antimikrobiyal direnç ve gıdalarda kalıntı sorununu ortadan kaldırmamaktadır. Böyle bir uygulamaya karar veren hekim, mutlaka endikasyon dışı ilaç kullanımı talep formu ve bilgilendirilmiş hasta olur formu düzenlemelidir. Beşeri hekimler için yayımlanan Endikasyon Dışı İlaç Kullanımı Kılavuzu'nun veteriner hekimler için olmaması, etiket dışı ilaç uygulayan hekimlerin mesleklerini icra ederken kendilerini güvende hissedememelerine ve formlarda bir örnekliğin sağlanamamasına neden olmaktadır. Bu tez çalışmasında, Türkiye'nin farklı coğrafi bölgelerinde ve farklı hizmet alanlarında hizmet veren 542 veteriner hekimin, etiket dışı kullandıkları ilaç grupları; sıklık, nitelik, kullanım şekli, kullanım nedeni ve karşılaşılan yan etkiler yönünden anket çalışması yöntemiyle incelenmiş, elde edilen veriler ışığında veteriner hekimliğinde Etiket Dışı İlaç Kullanım Kılavuzu'na ihtiyaç olup olmadığı araştırılmıştır. Veteriner hekimlerin yarısından fazlasının etiket dışı ilaç kullandığı, kullandıkları ilaç gruplarının azalan sırayla antimikrobiyaller, vitamin-mineraller, antiparaziterler, diğer ilaç grupları, antiseptik-dezenfektanlar olduğu, ilaçların en çok tür ve doz değişikliği yapılarak kullanıldığı, ilaç seçimlerinde çeşitli nedenlerin gerekçe gösterildiği, en çok alerjik reaksiyonlar ve sindirim sistemi bozuklukları ile karşılaştıkları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, veteriner hekimlerin %93,9'unun Tarım ve Orman Bakanlığı'nın etiket dışı ilaç kullanım kılavuzunu yayımlaması gerektiğini ve %87,3'ünün kılavuzda talep formu - bilgilendirilmiş hasta olur formunun yer alması gerektiğini beyan etmesi, etiket dışı ilaç kullanım kılavuzunun yayımlanmasının ihtiyaçtan öte bir zorunluluk olduğunu göstermiştir.

AnketlerVeteriner hekimlikVeterinerlik+2
Yavuz Altun
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Salmonella kentucky ile aşılı etlik piliçlerde probiyotik ve postbiyotiklerin, bağışıklık, mikrobiyom ve oksidatif strese etkisi

Amaç: Kanatlı sektörü açısından oldukça bulaşıcı ve insana bulaşması ile ölümlere yol açan bir hastalık etkeni olan Salmonella Kentucky (S. Kentucky) suşundan hazırlanan inaktif S. Kentucky aşısı ile aşılanan etlik piliçlerin, bu aşıya ek olarak içme sularına Bacillus sp. sporlarından hazırlanan probiyotik ve postbiyotik katılması sonucu bu yardımcı maddelerin, karaciğer ve böbrek dokularında oksidatif hasar göstergesi olan antioksidan/oksidan parametrelerin belirlenmesi, bağırsak florasında meydana gelebilecek bakteriyel yük bakımından farklılıkların görülebilmesi için taze dışkı mikrobiyotasının incelenmesi ile antikor titrelerinin belirlenmesi ve aşıya ek olarak kullanılan organik maddelerin bağışıklık sistemi üzerine oluşturduğu etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kanatlı Araştırma Birimi'nde yürütüldü. Denemede 130 adet etlik piliç (Ross 308) kullanıldı. Kontrol grubu hariç tüm civcivler, fakültemiz Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından hazırlanan Salmonella Kentucky inaktif aşısıyla 7. ve 21. günde (rapel doz) aşılandı. Rastgele seçilmek üzere toplamda 5 grup oluşturulup kontrol grubuna ve sadece aşı yapılan gruba, içine ekstra bir madde katılmamış içme suyu verilirken; diğer 3 gruptan birinin içme suyuna Bacillus subtilis'ten (B. subtilis) üretilen probiyotik, diğerinin içme suyuna B. subtilis'ten üretilen postbiyotik ve son grubun içme suyuna da yine B. subtilis'ten üretilen probiyotik ve postbiyotik karıştırılarak plastik yer suluklarına eklendi. Kan ve organ örneklerinin alınacağı 21. ve 42. günlerde, piliçlere anestezi (Ketamin) altında servikal dislokasyon yöntemi uygulandı. Antikor titresi açısından incelemek amacıyla boyun bölgelerinden kandan (2 ml) tüp aglüstinasyon testi yapıldı. Buna ek olarak kesim günlerindeki oksidatif stres parametrelerini değerlendirmek amacıyla, karaciğer ve böbrek dokularında total protein (TP), superoksitdismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon (GSH) ve malondialdehid (MDA) seviyeleri ölçüldü. Bağırsak xii mikrobiyotasında oluşan değişiklikleri değerlendirmek için gruplardan alınan taze dışkılardan mikrobiyom analizi yapıldı. Bulgular: Probiyotik ve postbiyotik takviyesi yapılan gruplarda bağışıklık parametrelerinde artış, mikrobiyal çeşitlilikte iyileşme ve oksidatif stres göstergelerinde azalma gözlenmiştir. Aşı uygulanan gruplarda bağışıklık yanıtında artış saptanmış, probiyotik ve postbiyotik takviyesi ile bu etkinin arttığı belirlenmiştir. Mikrobiyom analizlerinde faydalı bakteri oranlarında artış, zararlı bakteri oranlarında azalma tespit edilmiştir. Oksidatif stres parametrelerinde probiyotik ve postbiyotik uygulanan gruplarda MDA düşmüş, GSH düzeyleri ile antioksidan enzim aktiviteleri (SOD, CAT) artmıştır. Sonuç: Aşıya ek olarak, etlik piliçlerin içme suyuna probiyotik ve postbiyotik olarak B. subtilis eklenmesinin hem bağışıklık sistemini ve mikrobiyomu düzenleyici hem de oksidatif stresi azaltıcı etkiler gösterdiği sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar, probiyotik ve postbiyotiklerin aşı etkinliğini artırabileceğini ve etlik piliçlerin sağlığını korumada önemli destekleyiciler olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Salmonella Kentucky, Aşı, Bacillus subtilis, İmmün Sistem, Mikrobiyota, Probiyotik, Postbiyotik, Oksidatif Stres, Broyler.

Aybike Türkmen
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda parasetamol ile oluşturulan hepatoksisite ve oksidatif stres üzerine oleuropeinin koruyucu etkilerinin araştırılması

Amaç: Çalışmada, ratlarda parasetamol ile oluşturulan hepatoksisite ve oksidatif stres üzerine oleuropeinin koruyucu etkileri araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Laboratuvar`ından temin edilen, canlı ağırlığı 200-250 gr aralığında değişen 5 aylık erkek toplam 48 Wistar Albino rat kullanıldı. Ratlar kontrol, parasetamol (3 g/kg/gün), oleuropein (15 mg/kg/gün), parasetamol+oleuropein (sırası ile 3+15; 3+30; 3+50 mg/kg/gün) ve parasetamol+N-asetilsistein (3+150 g/kg/gün) uygulaması olacak şekilde 6 gruba ayrıldı (n=8). Belirtilen ilaç miktarları ratlara oral ve tek doz olarak uygulandı. Uygulamadan 24 saat sonra, biyokimyasal analizler için kan örnekleri ile histolojik ve oksidan (malondialdehit (MDA) ve antioksidan (glutatyon (GSH), katalaz (CAT), süperoksit dismutaz (SOD)) parametre analizleri için karaciğer doku örnekleri toplandı. Bulgular: Oleuropeinin (15 mg/kg/gün) karaciğerde nekrotik alanların küçülme sağladığı; ancak, hepatositlerde şişme, vakuoler yapı ve kordon yapısında bozulmalar olduğu ve yüksek dozda oleuropeinin (30 mg/kg/gün) ve parasetamol+N-asetilsistein uygulamasının karaciğer üzerinde daha iyi koruyucu etki gösterdiği görüldü. Parasetamol grubunda AST (P=0,020), ALT (P=0.012)) bilirubin (P=0,039), LDH (P=0,049), üre (P=0,049) ve kreatin (P=0,011) seviyeleri ile MDA (P=0,046) düzeyinin anlamlı olduğu gözlendi. Karaciğer CAT düzeyinin parasetamol+oleuropein (15 ve 30 mg/kg/gün) ve parasetamol+NAC gruplarında, parasetamol grubuna göre düşük ve anlamlı (P=0,022) olduğu belirlendi. Sonuç: Çalışmada karaciğerde parasetamolün yol açtığı hepatotoksisite ve oksidatif hasarı karşı oleuropein uygulamasının etkinlik sağlayabileceği ve olası karaciğer hasarını azaltmada kulanılabileceği; ancak, bunun farklı dozlarda ve uygulama sürelerinde genişletilmiş değerlendirme parametreleri ile desteklenmesi kanatine varılmıştır. Bu kapsamda elde edilecek sonuçlar oleuropeinin ekonomik ve ulusal kaynaklı yeni bir alternatif koruyucu farmakolojik madde modelinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: hepatoksisite, oksidatif stres. oleuropein, parasetamol.

AsetaminofenHayvan deneyleriOksidatif stres+3
Özlem Tunçay Karaova
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda arı sütünün dna koruyucu etkinliği

Amaç: Bu çalışmanın amacı, streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş erkek ratlarda, arı sütünün artan dozlarda intragastrik sonda uygulanması ile olası antihiperglisemik, antioksidan ve DNA hasarındaki koruyucu etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 330-400 g ağırlığında erişkin 38 adet Sprague dawley erkek rat kullanıldı. 50mg/kg streptozotosin intraperitoneal enjeksiyonla uygulanarak diyabet oluşturuldu. Kan glukoz düzeyi 200mg/dl üzerinde olan ratlar diyabetik olarak kabul edildi. Arı sütü sağlıklı arı sütü (Sas) grubuna 300 mg/kg, diyabetik üç gruba (Das50, Das150, Das300), sırasıyla, 50-150-300 mg/kg dozlarında, 2ml %0,9 NaCl solüsyonu sağlıklı kontrol (Sk) ve diyabetik kontrol (Dk) gruplarına 28 gün boyunca intragastrik sonda ile uygulandı. DNA hasarının değerlendirilmesi için kan numunelerinden comet analizi yapıldı ve kuyruk momenti ile kuyruk yüzdesi parametreleri incelendi. Oksidatif stresin değerlendirilmesi için karaciğer numunelerinden Süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), İndirgenmiş glutasyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) parametreleri incelendi. Bulgular: Das300 grubunda canlı ağırlık ölçümlerinde haftalar arası anlamlı farklılık gözlemlenmedi (p=0,307). Das300 grubunda kan glukozu ölçümlerinde haftalar arası anlamlı farklılık gözlenmedi. Dk grubuna göre Das50, Das150 ve Das300 gruplarında kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu verilerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır (p=0,001). Das gruplarında SOD düzeyinin anlamlı olarak arı sütü dozuna bağlı arttığı saptanmıştır (p=0,002). Yine, Das gruplarında CAT ve GSH düzeyinin anlamlı olarak arı sütü dozuna bağlı arttığı saptanmıştır. Das150 grubunda MDA düzeyinin anlamlı olarak azaldığı saptanmıştır. Sonuç: Arı sütünün diyabete bağlı gelişen oksidatif stres ve DNA hasarını azaltabileceği, canlı ağırlık kaybını kısmen engelleyebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Arı sütü, comet assay, diyabet, oksidan, streptozotosin.

Arı sütüComet tekniğiDiabetes mellitus+3
Sultan Gündeş Kut
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel asetaminofen toksikasyonunda incir (Ficus carica) çekirdeği yağının etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, asetaminofen (N-asetil-p-aminofenol, APAP) ile toksikasyon oluşturulmuş ratlarda, incir (Ficus carica, FCY) çekirdeği yağının DNA, karaciğer ve böbrek dokularına yönelik koruyucu etkileri ile antioksidan/oksidan denge üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: 48 adet Wistar albino dişi rat 6 gruba ayrıldı; kontrol, APAP, FCY-1, FCY-2, APAP+FCY-1 ve APAP+FCY-2. FCY-1 gruplarına 3 ml/kg/gün ve FCY-2 gruplarına 6 ml/kg/gün dozda incir çekirdeği yağı verildi. 7 gün FCY-1 ve FCY-2 uygulamalarından sonra APAP toksikasyonu 3 g/kg dozda indüklendi. Belirtilen farmakolojik ajanlar oral gavaj ile uygulandı. APAP uygulamasından 24 saat sonra anestezi altındaki ratlardan kan örnekleri ve ötenazi sonrası karaciğer ve böbrek dokuları alındı. Bulgular: Serum örneklerinden yapılan biyokimyasal parametre analizleri sonucunda, diğer deneysel gruplarla karşılaştırıldığında APAP grubunda ALP, AST ve kreatinin değerleri istatiksel olarak yüksek bulundu. Dokulara ait antioksidan ve oksidan parametre sonuçları APAP grubu ile karşılaştırıldığında, FCY verilen toksikasyon gruplarında süperoksit dismutaz aktiviteleri (böbrek dokusu APAP+FCY-2 hariç), glutatyon seviyeleri (karaciğer dokusu APAP+FCY-1 hariç) ve katalaz aktiviteleri (karaciğer dokusu APAP+FCY-1 hariç) istatistiksel olarak yüksek, malondialdehit seviyeleri istatistiksel olarak daha düşük bulundu. Lenfositlerden yapılan DNA hasarı ölçümünde, hem APAP+FCY-1 hem de APAP+FCY-2 gruplarına göre APAP grubunda kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğunun anlamlı olarak yüksek olduğu belirlendi. Her iki dokunun histolojik olarak yapılan değerlendirmesinde, APAP grubunda yaygın kanamalar, yer yer nekroze odaklar ve hepatositlerin glikojen depolama yeteneğinin kaybolmuş olduğu görüldü. Buna karşılık FCY verilen toksikasyon gruplarının bulguları kontrol grubu ile benzerlik gösterdi. Sonuç: Çalışmamızda deneysel asetaminofen toksikasyonunda incir çekirdeği yağının hepatoprotektif ve nefroprotektif etkilerinin olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Asetaminofen, Ficus carica, Oksidatif hasar, Rat, Toksikasyon.

Özge Bardakçı Yılmaz
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İskenderun körfezi balıklarında bisfenol a (BPA) düzeylerinin belirlenmesi

Dünya genelinde en çok üretilen ve kullanılan endokrin bozucu kirleticilerden biri olan Bisfenol A (BPA), insan ve hayvan sağlığı üzerine ciddi olumsuz etkileri nedeniyle günümüzde önemli bir çevre ve halk sağlığı problemidir. Besin zincirinde önemli bir rolü olan balıklar, sucul ortamlarda yaygın olarak bulunan BPA kirliliğini izlemek için biyomonitör canlılar olarak kullanılmaktadır. Bu çalışma, İskenderun Körfezi'nde avlanan ve bölgede sık tüketilen Levrek (Dicentrarchus labrax, Linnaeus, 1758), Çipura (Sparus aurata, Linnaeus, 1758), Kefal (Mugil cephalus, Linnaeus, 1758) ve Mercan (Patlak göz mercan) (Dentex macrophthalmus, Bloch, 1791) balık türlerinde BPA düzeylerini araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada her türden 7 adet olmak üzere toplam 28 adet balık kullanıldı. Balıkların boy ve ağırlık ölçümleri yapıldıktan sonra kas dokusu örneklerinde Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografi (HPLC) ile BPA düzeyleri tespit edildi. Metot validasyonu tespit limiti (LOD), tayin limiti (LOQ), regrasyon katsayısı (R2), relatif standart sapma (RSD) ve geri kazanım parametreleri üzerinden gerçekleştirildi. Validasyon parametrelerinden; LOD ve LOQ değerleri ise sırasıyla 0.28 ve 0.92 ppb, R2 = 0.9963, % RSD değeri 9.8 ve geri kazanım oranı %96 olarak tespit edildi. Çalışılan tüm balıklarda (n:28) BPA pozitiflik oranı %50 (n:14) olarak belirlendi. Mercan, Çipura, Kefal ve Levrek türlerinde tespit edilen ortalama BPA düzeyleri sırasıyla; 0.50, 0.44, 0.33 ve 0.22 ng/g olarak tespit edildi. Balık türlerine göre tespit edilen en yüksek BPA düzeyleri; Çipura 1.84, Kefal 1.28, Mercan 1.27 ve Levrek 0.93 ng/g olarak ölçüldü. Sonuç olarak; bu çalışmada belirlenen balık türleri BPA düzeyleri farklı bölgelerde yapılan benzer çalışmalarda bildirilen düzeylerin çoğundan ve resmi otoriteler tarafından belirlenen gıdayla temas eden maddelerden kaynaklanabilen spesifik migrasyon limitinin altında tespit edilmiştir. Bununla birlikte, BPA düzeylerinin gıda değeri olan biyomonitör türler üzerinden periyodik olarak izlenmesi ve bölgesel tüketim senaryoları üzerinden risk değerlendirmelerinin yapılması halk sağlığı bakımından önem arz etmektedir.

Balık etiBalıklarBisfenol A+3
Yeşim Demir Günay
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Eryngium campestre ekstresinin deri kanseri üzerine etkilerinin araştırılması

Apoptozisin kanserin gelişimi ve tedavisindeki önemi büyüktür. Çalışmamızın materyali olarak seçilen Eryngium campestre bitkisinden elde edilen bileşikler ile yapılmış az sayıda çalışma mevcut olmakla beraber, bu çalışmalar bitkinin bazı kanser türleri üzerinde aktif olabileceğini göstermiştir. Bu bilgilerden hareketle Eryngium campestre ekstresiyle muamele edilen cilt kanseri hücrelerinde kaspaz-3, Bax, Bcl-2, wee1, grp78, GADD153, ve AIF protein düzeyleri ve aktivitelerini incelemeyi amaçladık. Hücre kültürünün kullanıldığı çalışmada ELISA yöntemi ile kaspaz-3, Bax, Bcl-2, wee1, GADD153, AIF ve grp78 protein düzeyleri ve aktiviteleri incelendi. Çalışmamızda veriler %95 güvenle SPSS 21 versiyon kullanılarak analiz edildi. Grup kıyaslamaları için Mann Whitney U testi kullanıldı. Çalışma sonunda wee1, Bax, kaspaz-3, GADD153 ve AIF, grp78 protein düzeyleri ve aktiviteleri değerlendirildiğinde kontrole kıyasla anlamlı şekilde arttığı ve Bcl-2 değerlerinin azaldığı tespit edildi (p<0,01). Sonuç olarak; Eryngium campestre bitkisinden elde edilen bileşikler ile kanser tedavisinde kullanılma potansiyeli olabilecek yeni ilaçların geliştirilebileceği, bu amaçla in-vivo ve faz çalışmalarının yapılması gerektiği kanaatine varıldı.

Antineoplastik ajanlarApoptozisEryngium L.+6
Görkem Bekir Altun
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Antifungal etkinliği olma potansiyeline sahip ve halk tarafından sıkça kullanılan bazı bitkilerin antifungal etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada halk tarafından sıklıkla kullanılan; çörek otu (Nigella sativa), badem (Prunus dulcis), chia (Salvia hispanica), defne yağı (Laurus nobilis), sarı kantaron (Hypericum perforatum) ve hindistan cevizi (Cocos nucifera) gibi bitkilerinden elde edilen uçucu yağ ve sabit yağların; uygun dozlarda candida albicans ve candida tropicalis üzerine antifungal etkinliği in-vitro koşullarda araştırılmıştır. Bitkilerden elde edilen yağların MİC değeri; Candida albicans üzerine farklı oranlarda etki etmiştir; çörekotu (Nigella sativa) yağı 6.75 µl/ml, badem (Prunus dulcis) yağı 12,5 µl/ml, chia (Salvia hispanica) tohumu yağı 6.75 µl/ml, defne tohumu (Laurus nobilis) yağı 0.21 µl/ml, sarı kantaron (Hypericum perforatum) yağı 25 µg/ml, Hindistan cevizi (Cocos nucifera) yağı 6.75 µl/ml oranlarda antifungal etki gösterdiği görülmüştür. Candida tropicalis'in üzerine ise; çörekotu (Nigella sativa) yağı 25 µl/ml, badem (Prunus dulcis) yağı 25 µl/ml, chia (Salvia hispanica) tohumu yağı 12,5 µl/ml, defne tohumu (Laurus nobilis) yağı 1.68 µl/ml, sarı kantaron (Hypericum perforatum) yağı 25 µg/ml, Hindistan cevizi (Cocos nucifera) yağı 25 µl/ml, oranlarda antifungal etki gösterdiği görülmüştür. Bitkisel özlerin göstermiş olduğu antifungal etkinlik, sağlık alanında antifungal tedaviye destek olarak kullanılabileceklerini göstermiştir.

İslam Elagöz
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

β-amiloid ile indüklenen in vitro alzheimer hastalığı modelinde linoleik asit'in koruyucu etkisinin araştırılması

Bu çalışma, β-amiloid (Aβ) ile indüklenen in vitro Alzheimer Hastalığı (AH) modelinde apoptotik yolaklar ve antioksidan enzimler üzerine, esansiyel yağ asitlerinden biri olan ve Omega-6 olarak bilinen Linoleik Asit'in (LA) etkilerini araştırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada; U87 hücre hatlarından ibaret kontrol grubu, β-amiloid ile indüklenmiş U-87 hücre hatlarını içeren in vitro AH modelinin oluşturulduğu Aβ grubu ve Aβ grubuna LA eklenmesiyle elde edilen Aβ+LA grubu olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Çalışma gruplarında apoptotik yolakları temsilen kaspaz-3; antioksidan durumu değerlendirmek için de süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) enzim düzeyleri ile Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Total Oksidan Seviye (TOS) sonuçları analiz edildi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında Aβ'ya maruz kalmış U87 hücre hattında, SOD, CAT, GPx, TAS düzeylerinin önemli şekilde azaldığı; kaspaz-3 ve TOS seviyelerinin ise anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Bununla birlikte Aβ-U87 hücre hattına LA uygulanmasının SOD, CAT, GPx, TAS düzeylerini önemli şekilde artırdığı; kaspaz-3 ve TOS seviyelerini ise azalttığı tespit edildi. Sonuç olarak, LA'nın apoptoza bağlı nörodejenerasyonu azalttığı, antioksidan aktiviteyi destekler mahiyette arttırdığı ortaya konuldu. LA'nın bu etkileri göz önüne alındığında AH'da bu güçlü antioksidanın koruyucu ya da alternatif tedavide kullanım potansiyeline sahip olabileceği, bunun yapılacak daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

Alzheimer hastalığıAmiloidLinoleik asit+1
Emine Eda Kahramanoğulları İyigün
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

ß-amiloid ile indüklenen ın vitro alzheimer hastalığı modelinde ß-glisiretinik asit'in koruyucuetkinliğinin araştırılması

Bu çalışma, U87 Malign Glioma (MG) hücre hattında amiloid ß1-40 (Aß) ile indüklenen in vitro Alzheimer Hastalığı (AH) modelinde apoptotik yolaklar ve antioksidan enzimler üzerine meyan kökü (Glycyrrhiza glabra) bitki ekstresinden elde edilen 18ß- Glisiretinik asitin (GA) koruyucu etkilerini araĢtırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada U87 MG hücre hattından ibaret kontrol grubu, Aß ile indüklenmiĢ U-87 hücre hatlarını içeren in vitro AH modelinin oluĢturulduğu Aβ grubu ve Aβ grubuna 18ß GA eklenmesiyle oluĢturulan Aß+18ß GA grubu olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Apoptozisin göstergesi olarak kaspaz-3, antioksidan durumun belirlenebilmesi için de süper oksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzimlerinin seviyeleri analiz edildi. Kontrol grubuna kıyaslandığında Aß grubunda kaspaz-3 seviyesi istatiksel olarak önemli şekilde yüksek bulunurken; Aß+18ß GA grubunda ise Aß grubuna kıyasla kaspaz-3 seviyesi istatiksel olarak anlamlı şekilde düşük tespit edildi (p<0,05). Bununla birlikte, kontrol grubu ile kıyaslandığında Aß grubunda SOD, KAT ve GPx enzim seviyeleri istatiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken, Aß+18ß GA grubunda Aß grubuna kıyasla bu enzim seviyeleri istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, Aß ile indüklenmiş in vitro AH modelinde 18ß-GA'nın antioksidan enzim düzeylerini artırarak ve apoptotik yolakları aktive ederek koruyucu bir potansiyele sahip olduğu ortaya konuldu. Bu etkiler göz önüne alındığında 18ß-GA'nın AH'da koruyucu ya da alternatif tedavide kullanım potansiyeline sahip olabileceği, bunun yapılacak daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiği değerlendirildi.

Alzheimer hastalığıAmiloidAntioksidanlar+2
Sevinç Ayabaktı
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'nin güney doğu sahillerinden toplanan mavi yengeçler (Callinectes sapidus)'de esansiyel olmayan bazı metal düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalışma Türkiye'nin Güney Doğu sahillerinden toplanan mavi yengeçlerde (Callinectes sapidus) bazı ağır metal düzeylerinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada Hatay ilinin İskenderun, Dörtyol ve Samandağ ilçelerinden, her istasyondan 10'ar adet olmak üzere toplam 30 adet mavi yengeç (Callinectes sapidus) kullanıldı. Yengeçlerin kas, hepatopankreas ve solungaç dokularında Kurşun (Pb), Kadmiyum (Cd) Arsenik (As), Nikel (Ni) ve Cıva (Hg) ağır metal düzeyleri Atomik Absorbsiyon Spektrofotometre (AAS) cihazında ölçülerek değerlendirildi. Dörtyol istasyonu Hg düzeyi diğer iki istasyondan yüksek bulunurken (p<0,05) diğer metal düzeyleri bakımından istasyonlar arasında fark bulunamadı. Cd düzeyleri hepatopankreas dokusunda, As ve Ni düzeyleri solungaç dokusunda, Hg düzeyleri ise kas dokusunda diğer dokulara göre yüksek bulundu (p<0,05). Pb sadece Döryol ve İskenderun istasyonundan alınan mavi yengeçlerin solungaç dokularında tespit edildi. Mavi yengeç dokularında tespit edilen As düzeyleri çift kabuklu yumuşakçalar için kabul edilebilir ağır metal limitlerinden yüksek bulunurken, Cd, Pb ve Hg düzeyleri ise limitlerden düşük olarak belirlendi. Sonuç olarak, doğal ve besin değeri yüksek mavi yengeçlerin düzenli periyotlarla ağır metal kirliliği açısından takip edilmesinin, gelecekte ekosistem ve insan sağlığının riske girmemesi açısından önemli olduğu değerlendirildi. Anahtar Kelimeler: Ağır metal, AAS, Mavi yengeç, Hatay.

Ağır metal kirliliğiAğır metallerCallinectes sapidus+5
Türkan Reyhanioğlu
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Halk tarafından sıkça kullanılan bazı bitkilerin antibakteriyel etkilerinin araştırılması

Bu çalışmada, çörek otu (nigella sativa), badem (Prunus Dulcis), chia (Salvia hispanica), defne (Laurus Nobilis L.), sarı kantaron (Hypericum Perforatum) ve hindistan cevizi (Cocos Nucifera) bitkilerinden elde edilen uçucu ve sabit yağların, tüp dilüsyon yöntemi kullanılarak, Gram pozitif bakterilerden Staphylococcus aureus, Gram negatif bakterilerden Escherichia coli ile Pseudomonas aeruginosaya karşı antimikrobiyal etkinlikleri değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen sonuçlara baktığımızda, E.coli üzerine farklı değerlerde etki etmiştir. Prunus Dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 12,5 µl/ml, nigella sativa 25 µl/ml, laurus nobilis; 25 µl/ml, cocos nucifera; 12,5 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda antibakteriyel etki göstermiştir. S.aureus üzerine prunus dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 25 µl/ml, nigella sativa; 0,21 µl/ml, laurus nobilis; 12,5 µl/ml, cocos nucifera; 12,5 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda antibakteriyel etki göstermiştir. P.auregunosa üzerine ise prunus dulcis; 25 µl/ml, salvia hispanica; 25 µl/ml, nigella sativa; 25 µl/ml, laurus nobilis; 25 µl/ml, cocos nucifera; 25 µl/ml, hypericum perforatum; 25 µl/ml oranlarda etkinlik gösterdiği görülmüştür. Bitkilerin hem Gram-pozitif hem de Gram-negatif bakterilere karşı anti-bakteriyel aktiviteye sahip oldukları gösterilmiştir. Bu sonuçlar, bakteri türlerine karşı antibakteriyel aktivitelerden sorumlu ümit verici bileşikler bulma olasılığı açısından bitki türlerinin seçilmesi için bir kılavuz görevi görebilir. Anahtar Kelimeler: Nigella Sativa, Prunus Dulcis, Salvia Hispanica, Laurus Nobilis, Antibakteriyel Etki.

Antibakteriyel ajanlarBitkisel ilaçlarLaurus nobilis+5
Mehmet Fatih Derin
Hatay Mustafa Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda deneysel sipermetrin toksisitesinde intravenöz lipid emülsiyonunun etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda sipermetrin (CYP) toksikasyonunda intravenöz lipid emülsiyonu (ILE) tedavisinin bazı toksikolojik, patolojik, biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: 32 adet yetişkin erkek Sprague dawley sıçan kontrol, sipermetrin (CYP), sipermetrin+intravenöz lipid emülsiyonu (CYP+ILE) ve sipermetrin+genel tedavi (CYP+GT) olmak üzere dört gruba ayrıldı. CYP toksikasyonu tek doz 450 mg/kg doz sipermetrin oral yolla indüklendi. CYP+ILE grubuna %20 ILE 12,4 ml/kg I.V. yolla 10 dakika süreyle uygulandı. CYP+GT grubuna etkin kömür 1-3 mg/kg ve magnezyum sülfat 1g/kg oral yolla, atropin 2 mg/kg İ.P. verildi. İlaç uygulamasından 24 saat sonra anestezi altındaki sıçanlardan kan örnekleri ve ötenazilerini takiben karaciğer ve böbrek dokusu örnekleri alındı. Bulgular: Dokulara ait oksidatif stres parametreler değerlendirildiğinde, karaciğer dokusunda CYP grubu ile karşılaştırıldığında, CYP+ILE grubunda süperoksit dismutaz aktiviteleri, glutatyon seviyeleri ve katalaz aktiviteleri istatistiksel olarak yüksek, malondialdehit ve myeloperoksidaz seviyeleri istatistiksel olarak daha düşük bulundu. Böbrek dokusunda ise CYP grubu ile karşılaştırıldığında, CYP+ILE grubunda sadece süperoksit dismutaz aktiviteleri ve glutatyon seviyeleri istatistiksel olarak yüksek bulundu, diğer parametreler arasında anlamlı fark bulunamadı. CYP ile oluşturulan DNA hasarına bakıldığında, CYP+ILE grubunda kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğunun anlamlı olarak düşük olduğu belirlendi. Serum örneklerinden elde edilen biyokimyasal parametreler değerlendirildiğinde, ALT ve üre değerlerinde CYP grubu ile CYP+ILE grubu arasında anlamlı fark tespit edildi, ancak diğer biyokimyasal parametrelerde anlamlı bir fark bulunamadı. Hematolojik parametreler incelendiğinde, K grubu ile karşılaştırıldığında CYP grubunda hematokrit (%), hemoglobin (g/dl), eritrosit (ml/mm3) ve değerleri istatistiksel olarak düşük, CYP grubu ile karşılaştırıldığında, CYP+ILE grubunda trombosit (103/mm3) değeri istatistiksel olarak yüksek bulundu. Diğer hematolojik parametreler arasında anlamlı fark bulunamadı. Karaciğer ve böbrek dokusunun histopatolojik değerlendirilmesinde, CYP grubunda konjesyonlar görülürken, CYP+ILE grubunda sınırlı patolojik değişiklikler tespit edilmiştir. İmmunohistokimyasal parametreler değerlendirildiğinde ise, karaciğer ve böbrek Bcl-2 immunoreaktivitesinin CYP+ILE grubunda önemli ölçüde pozitif olduğu belirlenmiştir. Karaciğer kaspaz-3 immunoreaktivitesinde en yüksek skor CYP+ILE grubunda görülürken, böbrek kaspaz-3 immunoreaktivitesinde en yüksek skorun CYP+GT grubunda olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler, ILE'nin sipermetrinin olumsuz etkilerine karşı etkili olabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: İntravenöz Lipid Emülsiyonu, Oksidatif Stres, Sıçan, Sipermetrin, Toksikasyon.

Merve Avcıoğlu
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnaktif Cutibacterium granulosum'un şap aşisi üzerine immunostimulan etkisinin araştirilmasi

Bu çalışmada, inaktif Cutibacterium granulosum'un bağışıklık sistemi üzerine olası immünostimulan etkilerinin, inaktif şap aşısıyla birlikte uygulandığında bağışıklık yanıtına katkısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Şap hastalığı, çift tırnaklı hayvanlarda yüksek bulaşıcılığa sahip, akut seyirli ve zoonotik karakterde bir enfeksiyon olup, dünya genelinde ve ülkemizde hayvan sağlığı açısından ciddi tehdit oluşturmaktadır. Çalışmada, 75 adet, 7 aylık, 2–2.5 kg ağırlığındaki New Zealand ırkı tavşanlar rastgele beş gruba ayrılmıştır: kontrol grubu, C. granulosum grubu, şap aşısı grubu, C. granulosum + şap aşısı grubu ve C. granulosum uygulandıktan 20 gün sonra şap virüsü uygulanan grup. Aşılamalar 1. ve 20. günlerde yapılmış; kan örnekleri 0, 20, 30, 45, 60 ve 90. günlerde, dalak örnekleri ise 30, 60 ve 90. günlerde alınmıştır. Serum örneklerinde total antikor düzeyleri ve lökosit sayımları belirlenmiş; TNF-α, IL-1β, IL-2, IFN-γ, IL-8 ve IL-12 düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Dalak örneklerinden elde edilen gen ekspresyon seviyeleri ise IFN-γ, TNF-α ve IL-1β'ye yönelik olarak PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, Cutibacterium granulosum'un şap aşısı ile birlikte veya öncesinde uygulanmasının, tavşanlarda bağışıklık yanıtını belirgin şekilde güçlendirdiği görülmüştür. Sitokin düzeyleri, lökosit sayımları ve antikor yanıtları incelendiğinde, her iki kombinasyon grubunda da hem hücresel hem de humoral bağışıklığın anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir.

Rojda Sağlam
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Deneysel pıtrak (Xanthium strumarium) zehirlenmesi oluşturulan ratlarda tamoksifen ve sodyum tiyosülfat'ın tedavi edici etkilerinin belirlenmesi

Pıtrak (Xanthium strumarium) bitkisindeki Atraktilozid (ATR), özellikle karaciğer ve böbrek dokusunda toksik nitelikte olup oksidatif stres ve mitokondriyal disfonksiyon sonucunda hücre ölümüne neden olur. Tamoksifen (TAM), canlılarda bazı kanser türlerine karşı kullanılan bir ajan olup ayrıca, hücrelerde mitokondriyal por açılımını ve reaktif oksijen türlerinin oluşumunu engeller. Sodyum tiyosülfat (STS) ise ROS üretimini engellemesinin yanında sülfür kaynağı olarak da karaciğeri koruyucu nitelikte bir bileşiktir. Bu çalışmada pıtrak ile karaciğer ve böbrek hasarı oluşturulan ratlarda TAM ve STS'nin bu dokular üzerine tedavi edici etkileri araştırıldı. Çalışmada 155 adet dişi Sprauge-Dawley rat kullanıldı. Ratlar 7 gruba ayrıldı (n=7). Bu hayvanlara pıtrak verilmesinden sonraki 6. saatte TAM ve STS verildi ve uygulama her gün aynı saatte tekrarlandı. Tedavi ajanlarının verilmesini takiben 6, 24, 72, 120 ve 168. saatlerde her gruptan 5 hayvan dekapite edilerek kan, karaciğer ve böbrek dokuları alındı. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında pıtrak grubunda AST, ALT, ALP, LDH, CK, BUN, kreatinin ve MDA düzeylerinin arttığı; glikoz düzeyleri ile GSH ve SOD aktivitelerinin azalttığı tespit edildi. Ayrıca, mitokondriyal Ca+2 düzeyi, mPTP açılma oranı ile ATP-sentaz aktivitesinin arttığı; histopatolojik incelemelerde ise nekrotik hüce ölüm oranının yükseldiği belirlendi. Bunun yanında pıtrak verilen gruplarda TAM ve STS uygulanmasının oksidatif stres ile serum biyokimya parametrelerini normal düzeylere ulaştırdığı belirlendi. ATR+TAM ve ATR+TAM+STS gruplarında, mitokondriyal Ca+2 artış ve mPTP açılma oranları azalırken, ATR+STS' nin mPTP üzerinde herhangi bir etki oluşturmadığı gözlendi. Patolojik hasarı önlemede üç tedavi grubunda da olumlu etki görülürken bu etkinin tüm zaman dilimlerinde oluşmadığı belirlendi. Artan ATP-sentaz aktivitesi üç tedavi grubunda da azaldı. Elde edilen bulgular, TAM ve STS bileşiklerinin özellikle birlikte kullanılması durumunda pıtrak zehirlenmesinde tedaviye yardımcı olabileceğini göstermiştir.

FarmakolojiHayvan deneyleriSodyum tiyosülfat+5
Zeliha Keskin Alkaç
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Normal akciğer bronşial epitelyum hücresi ile kistik fibrozis (KF) akciğer bronşial epitelyum hücresine farklı grup antibiyotiklerin hücre içine girişleri arasındaki farkın belirlenmesi

Solunum sistemi diğer sistemlerle karşılaştırıldığında çevreye açık bir giriş kapısı gibi görünmesine karşın normal bir insan her zaman solunum sistemi enfeksiyonu geçirmemektedir. Solunum sisteminin en öncelikli koruyucu elemanı mukosiliyer yapıdır. Bu yapı mikroorganizmaların sisteme ulaşmasını engellediği gibi diğer partikülleride uzaklaştırarak sistemi korur. Kistik fibrozisli (KF) hastalarda Kistik Fibrozis Transmembran İletken Düzenleyici kodlayan gende oluşan mutasyon nedeniyle perisiliyer sıvının hacminde azalma olmaktadır. Bu bozulma sonucunda akciğerin mukusu temizlenememektedir. Mukusta oluşan bu dehidratasyon aynı zamanda glikokaliks yapıya sıkı yapışmaya neden olmaktadır. Tüm bu değişiklikler solunum sisteminde çeşitli bakterilerin kolonizasyonu için elverişli bir ortamın oluşmasına neden olmaktadır. Hücre içi madde transferinde sorun olduğu bilinen KF hastası akciğer bronşial epitelyum hücresi ile normal akciğer bronşial epitelyum hücresi farklı etki mekanizmalarına sahip antibiyotiklerin hücre içinde etkin konsantrasyona hangi dozlar ve zamanlarda ulaşabileceğinin kıyaslamalı olarak araştırılması amaçlanmıştır. Biz çalışmamızda hücre çeperi sentezini bozanlardan vankomisin, protein sentezini bozanlardan tetrasiklinlerin semi sentetik analogları olan Glisilsiklinlerin ilk üyesi olan tigesiklinin belirli dozlarının KF hastası akciğer bronşial epitelyum hücresi ve normal akciğer bronşial epitelyum hücresine giriş doz cevap ve zaman cevap çalışması hücre kültürü ortamında yapılıp, yüksek performanslı sıvı kromatografi (HPLC) ile hücre içerisindeki oranının doz ve zamana bağlı farklılıkları belirlenmiştir. Çalışmamızda, tigesiklin tüm dozlar ile yapılan çalışma sonucunda 10, 30, 100 ve 300 µg/ml dozlarında IB3-1 hücresine giriş normal hücre ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Antibiyotiklerin hücre içine giriş oranları KF hücreleri için 3 µg/ml için %22.43, 10 µg/ml için %25.79, 30 µg/ml için %36.20, 100 µg/ml için %33.09 ve 300 µg/ml için %18.30 iken, normal bronş epitelyum hücreleri için 3 µg/ml için % 24.62, 10 µg/ml için %8.28, 30 µg/ml için %4.57, 100 µg/ml için %2.65 ve 300 µg/ml için %2.71 bulunmuştur. Hücre içine giren miktar verilen miktarlar ile karşılaştırıldığında 30 µl/ml MİK değerlerine yakın ve hücre içine optimal girişin olduğu doz belirlenmiştir. IB3-1ve BEAS hücresi için 30 µg/ml tigesiklin doz zaman çalışması sonucunda 1 saat, 2 saat, 4 saat, 8 saat,16 saat, 24 saat IB3-1 hücresine giriş anlamlı bulunmuştur. tigesiklin 30 µg/ml dozunun zamana göre hücre içine giriş oranları KF hücreleri için 1.saat için %12.57, 2.saat için %23.20, 4.saat için %33.23, 8.saat için %45.85, 16.saat için %45.29 ve 24.saat için %39.60 iken, normal bronş epitelyum hücreleri için 1.saat için %3.64, 2.saat için %4.33, 4.saat için %7.51, 8.saat için %9.43, 16.saat için %6.55 ve 24.saat için %4.30 bulunmuştur. IB3-1 hücresine en iyi giriş oranı 8 saat olarak tespit edilmiştir. Vankomisin ile yapılan doz çalışmalarında, hücre içine girebilen miktar standartlarda (CLSI ve EUCAST) belirtilen MİK değerlerinin çok üstünde ve hücre içine giren miktarın çok düşük oranda (IB3-1 ve BEAS hücreleri içerisine girişin sadece 300 µg/ml için IB3-1 için %0,88, BEAS için %1,26) olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, tigesiklinin KF akciğer hücresine girişi normal akciğer hücresine oranla daha yüksek bulunmuştur. 30 µg/ml MİK optimal giriş dozu için KF akciğer hücresi ve normal akciğer hücresinde tigesiklin doz zaman çalışmasında 1, 2, 4, 8, 16 ve 24 saatlerde KF akciğer hücresine tigesiklinin girişi anlamlı bulunmuştur. KF akciğer hücresine en iyi giriş yüzdesi 8. saatte bulunmuştur. Vankomisinin KF ve normal bronş hücresine girişinin yok denecek kadar az olduğu tespit edilmiştir. Bunun için vankomisin doz yanıt çalışması yapılmamıştır. Bu nedenle, tigesiklinin KF ve normal akciğer epitel hücrelerine penetrasyonu vankomisine oranla daha yüksek bulunmuştur.

Akciğer hastalıklarıAntibiyotiklerBronşiyal hastalıklar+4
Necati Günay
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farelerde borik asidin testis dokusunda oksidatif stres ve spermatozoon DNA hasarına olan etkisinin saptanması

Bu çalışmada, borik asidin erkek Swiss albino CD-1 farelere farklı dozlarda (115, 250 ve 450 mg/kg/gün) ve sürelerde (4 ve 6 hafta) oral yolla uygulanmasının canlı ağırlık, erkek fertilitesi (testis ve vesicula seminalis ağırlıkları), sperm kalitesi (motilite, ölü/canlı oranları ve membran bütünlüğü) ve testis dokusu oksidatif stress parametreleri (malondialdehid (MDA) ve glutatyon (GSH) düzeyleri ile süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) enzim aktiviteleri) ile spermatozoon DNA hasarına olası etkileri araştırıldı. Çalışmada farelerde uygulama süresi sonunda (4 ve 6 hafta) v. seminalis ağırlıklarında azalmanın (P<0.05) olduğu, bunun en fazla 450 mg/kg borik asit verilen grupta olduğu görüldü. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, sperm örneklerinde motilite değerleri (%), 4 haftalık 450 mg/kg/gün (P<0.05), 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün borik asit uygulanan gruplarda azaldığı (P<0.001), canlı sperm oranları (%), 4 haftalık gruplarda doz arttıkça düştüğü (P<0.01), bunun 6 haftalık gruplarda daha yüksek düzeyde (P<0.001) olduğu, membran bütünlüğü değerlerinin (%) ise 4 ve 6 haftalık tüm gruplarda borik asit uygulaması ile azaldığı (P<0.001) tespit edildi. Spermatozoonlarda uygulama süresi içinde 4 hafta borik asit uygulanan tüm gruplarda DNA hasarı gözlenmezken, 6 haftalık gruplarda % 3.3-14.4 arasında değişen oranlarda DNA hasarı (P<0.001) olduğu görüldü. Testis dokusunda kontrol grubuna göre doz arttıkça MDA düzeylerinin yükseldiği (P<0.001 ve P<0.05), SOD enzim aktivitelerinin 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün doz gruplarında azaldığı (P<0.01), GSH aktivitelerinin ise 4 haftalık 450 mg/kg/gün (P<0.05), 6 haftalık 250 ve 450 mg/kg/gün doz gruplarında oldukça düşük (P<0.001) olduğu belirlendi. Çalışmada uygulanan süre ve dozlar dikkate alındığında, uygulama süresinin bor bileşiklerinin fertilite ve toksik etkilerinin değerlendirilmesinde etkin olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca spermatozoonlarda olası DNA hasar düzeylerinin belirlenmesi ve değerlendirilmesinde farklı analiz metodları ve parametreleri de kapsayan multidisipliner çalışmaların yararlı olacağı kanısına varılmıştır.

Borik asitDNADNA hasarı+4
Serdar Aktaş
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Keçilerde tulatromisinin plazma farmakokinetiği üzerine -glikoprotein indüktörü rifampisinin etkisi

Tulatromisin solunum sistemi enfeksiyonlarında etkili, sıklıkla kullanılan makrolid bir antibiyotiktir. Bu çalışmanın amacı P-gp taşıyıcı protein indüktörü rifampisinin, tulatromisin farmakokinetiği üzerine etkilerini belirlemektir. P-gp'nin aktive edilmesiyle birçok ilacın dozunda, dağılımında ve uygulama aralığında değişiklikler meydana gelebilmektedir. Bu amaçla sağlıklı erkek Alpin-Kıl Keçisi melezi (F1), üç gruba (n=8) (Grup A, B ve C) ayrıldı. A grubuna tulatromisin deri altı ve tek doz 2.5 mg/kg, B grubuna ilk 7 gün ağızdan 10 mg/kg/gün rifampisin ve 8. gün aynı yol ve dozda tulatromisin, C grubuna ise ilk 7 gün ağızdan 10 mg/kg/gün rifampisin ve 8. gün aynı yol ve dozda tulatromisin ile beraber 8-15. günlerde tekrar rifampisin tek başına ağızdan uygulandı. Kan örnekleri ilaç uygulama öncesi ve sonrası (0,016-360. saat) Vena jugularis'den heparinli tüplere alındı ve plazma örnekleri likit kromatografi sıralı kütle spektrometresi (LC-MS/MS) ile analiz edildi. Çalışmada A grubunda tulatromisinin plazma doruk yoğunluğu (Ydoruk) 1390,97±173,65, rifampisin+tulatromisin uygulanan B ve C grubunda ise sırası ile 958,21±106,31 ve 807,21±116,82 ng/ml olarak tespit edildi. A grubu Ydoruk değerinin B ve C grubundan yüksek ve anlamlı olduğu (P<0.05) belirlendi. Tulatromisinin en son ortalama kalış süresi (OKSson) A grubunda 52.16±1.87, B grubunda 56,04±4,70 ve C grubunda 66,75±4,30 saat olarak tespit edildi. Bu gruplarda sıfırdan sonsuza ölçülebilir ortalama kalış süresi (OKS 0) sırası ile 69.28±4.64, 85.90±5.75 ve 86,76±4,69 saat olarak belirlendi. Rifampisin uygulanan grupların (B ve C grupları) tek başına tulatromisin uygulanan gruba göre (A grubu) OKSson ve OKS0 değerleri daha yüksek bulunmuş ve farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (P<0.05). Çalışma bulguları rifampisinin keçilerde kullanılmasını takiben tulatromisinin bazı farmakokinetik parametreleri değiştirebileceği belirlenmiştir. Bununla birlikte keçilerde rifampisin ve tulatromisinin birlikte kullanılmaları durumunda, rifampisinin tulatromisinin etkinliğinde aktif rol alıp almadığının anlaşılabilmesi için CYP enzimleri ve P-gp gibi taşıyıcı sistemler ile ilgili olarak daha detaylı in vitro çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Antibakteriyel ajanlarFarmakokinetikGlikoproteinler+2
Hande Sultan Şahiner
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Keçilere karprofenin ağız, damariçi ve derialtı yol ile uygulanmasını takiben farmakokinetiğinin karşılaştırılması

Bu çalışmada nonsteroidal antiinflamatuvar ilaçlardan karprofenin keçilere ağız, damariçi ve derialtı yol ile uygulanmasını takiben farmakokinetik parametrelerinin belirlenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada deneme hayvan materyali olarak canlı ağırlıkları 33-38 kg, yaşları 12-14 aylık toplam 15 baş sağlıklı Alphin ırkı keçi kullanıldı. Keçiler ortalama canlı ağırlıkları dengeli olacak şekilde her biri 5 hayvan içeren ağız (Grup I), damar içi (Grup II) ve deri altı (Grup III) olmak üzere üç guruba ayrılarak ayrı bölmelere konuldu. Hayvanlara 1,4 mg/kg dozda karprofen ağız, damariçi ve derialtı yolla uygulandı. İlaç uygulanmadan önce ve ilaç uygulamasını takiben 2. dk ile 120. saatler arasında Vena jugularis'ten kan örnekleri (5 ml) heparinli tüplere alındı. Alınan örneklerde karprofen miktarı yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile belirlendi. Çalışma süresince ilaç kaynaklı hayvanlarda herhangi bir yan etki gözlenmedi. Uygulama sonrası 120. saate kadar plazmada ilaç tespit edildi. İlacın doruk plazma yoğunluğu damariçi uygulamada (11,92±0,76 µg/ml) derialtı (4,11±1,51 µg/ml) ve ağız yolu ile uygulamaya göre (3,71±0,26 µg/ml) istatiksel olarak daha yüksek bulundu. Doruk plazma yoğunluğuna ulaşma zamanının ise derialtı uygulamada (5,00±2,45 saat), ağız yolu ile uygulamaya göre (7,00±1,22 saat) daha kısa olduğu tespit edildi. Yarılanma ömrü ağız yolu ile uygulamada (27,43±1,78 saat), deri altı (33,93±7,48 saat) ve damariçi yol (30,99±2,00 saat) ile uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa bulundu. Ortalama kalış süresi damar içi uygulamada (34,54±1,35 saat) ağız (37,09±3,85 saat) ve deri altı (39,71±1.34) uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada keçilerde farklı yollarla uygulanan karprofenin biyoyararlanımı deri altı yol ile uygulamada daha yüksek tespit edildi. İlaçla en kısa sürede en yüksek plazma yoğunluğu elde edilmek isteniyorsa damar içi, derialtı ve ağız yolu sıralamasına göre uygun olan tercih edilebilir.

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidEnjeksiyonlarEnjeksiyonlar-deri altı+5
Mustafa Özsemerci
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Varroa destructor ile doğal enfeste bal arısı (Apis mellifera) kolonilerinde sentetik piretroid, organik asit ve esansiyel yağ asit etkinliğinin karşılaştırılması

Varroa destructor, arı sağlığına doğrudan ve dolaylı olarak etki eden ve koloni kayıplarına yol açan önemli bir arı ektoparazitidir. Bu ektoparazite karşı, kimyasal, biyolojik, genetik ve hormonal mücadele yöntemleri bulunmaktadır. Bu yöntemler içerisinde en etkili olanı kimyasal mücadeledir. Fakat kimyasal mücadele yöntemlerinin arı ürünlerinde kalıntı bırakması ve akarların bu ilaçlara direnç geliştirmesinden dolayı alternatif çözümler aranmaya başlanmıştır. Okzalik asit ile timol kalıntı bırakmaması ve Varroa üzerinde yüksek etkinliğe sahip olmalarından dolayı en sık kullanılan alternatif yöntemlerdir. Bu araştırmada her grupta (flumethrin, okzalik asit, timol ve kontrol) 9 koloni olacak şekilde toplam 36 adet kolonide çalışıldı. Çalışma sonuçlarında; ilaçlar arasında ilkbahar ve sonbahar dönemlerine göre, günlere göre, aynı sezon içerisindeki günlere göre düşen varroa sayıları arasında önemli istatistiki farklılıklar tespit edilmiştir. Yüzde değişim formülüne göre ilaç etkinlikleri; sonbahar döneminde flumethrin %85, okzalik asit %80, Timol %87 ve ilkbahar döneminde flumethrin %75, okzalik asit %68, timol %84 olarak bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları flumethrin uzun süreli, okzalik asit ve timol kısa süreli varroa mücadelesinde başarılı olduğu göstermektedir. Timol'ün kullanımında ise sıcaklık faktörünün önemli olduğu, kontrolsüz kullanımında koloni çökmesi gibi istenmeyen etkiler oluşturduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak araştırmamız, bu ilaçların birbirlerinin alternatifi olarak değil koloniye göre birlikte varroa mücadelesinde kullanılması gerekliği ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler; Apis mellifera, Bal arısı, flumethrin, okzalik asit, timol, Varroa destructor.

Apis melliferaBal arısıBal arısı kolonileri+6
Yusuf Yavuz Demirezen
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Okratoksin A toksikasyonunda folik asit ve ellajik asidin etkilerinin araştırılması

Okratoksin A (OTA) hayvanlarda ve insanlarda akut, subakut ve kronik zehirlenmelere sebep olan; kuvvetli nefrotoksik, hepatotoksik, teratojenik, karsinojenik vb. etkileri bulunan bir mikotoksindir. Çalışmamızda OTA toksikasyonunda folik asit ve ellajik asidin etkileri Wistar albino sıçanlarda 28 gün gavaj yoluyla uygulanarak araştırıldı. Kontrol, OTA (210 μg/kg/gün), folik asit (20 mg/kg/gün), ellajik asit (10 mg/kg/gün), OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında; canlı ağırlık değişimleri, karaciğer ve böbrek dokusu nispi ağırlıkları, karaciğer ve böbrek dokusuna ait bazı serum biyokimyasal parametreleri analiz edildi. Karaciğer ve böbrek dokuları ile kanda, süperoksid dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) aktivitesi, glutatyon (GSH) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri, lenfositlerde DNA hasarı (comet) ve serum OTA seviyesi değerlendirildi. Tüm deneysel gruplarda zamana bağlı olarak canlı ağırlıkların anlamlı arttığı belirlendi. Kontrol grubuna kıyasla karaciğer nispi ağırlıklarının OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında ve böbrek nispi ağırlıklarının ise OTA + ellajik asit grubunda anlamlı azaldığı belirlendi (P˂0,001). Alanin aminotransferaz ve aspartat aminotransferaz değerlerinin kontrole göre OTA ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı düştüğü (sırasıyla P˂0,001, P˂0,01) ve OTA + folik asit grubunda kontrole yaklaştığı bulundu. Üre düzeyinin kontrol ve OTA grubu ile karşılaştırıldığında OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı (P˂0,01) olarak azaldığı görüldü. Karaciğerde MDA düzeyinin OTA'ya göre OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı (P˂0,01) olarak azaldığı görüldü. Böbreklerde SOD ve CAT aktivitesinin ve GSH düzeyinin OTA'ya kıyasla OTA + folik asit ve OTA + ellajik asit gruplarında anlamlı arttığı tespit edildi (sırasıyla P˂0,01, P˂0,05, P˂0,001). Böbreklerde MDA düzeyinin OTA'ya kıyasla OTA + ellajik asit grubunda anlamlı azaldığı görüldü (P˂0,001). Comet analizi sonucunda DNA hasarının kuyruk momenti ve kuyruk yoğunluğu açısından anlamlı olarak en yüksek OTA ile OTA + folik asit gruplarında olduğu belirlendi (P˂0,001). Çalışma bulguları değerlendirildiğinde folik asit ve ellajik asitin OTA'nın olumsuz etkilerine karşı koryucu olabileceği belirlendi.

AntioksidanlarEllajik asitFolik asit+7
Memduha Erzurum
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

İndometazin ile oluşturulan gastrik ülser modelinde oleuropeinin dna hasarı ve oksidatif stres üzerindeki etkisi

Nonsteroid anti-inflamatuar ilaçların (NSAİİ) yaygın kullanımı gastrik ülser ve üst gastrik sistem kanamaları gibi gastrointestinal yan etkilere sahiptir. Oleuropein, zeytinde bulunan ve Akdeniz diyetinde sıklıkla tüketilen antioksidan bir maddedir. Bu çalışmada oleuropeinin gastrik koruyucu etkisini araştırmak için indometazin ile oluşturulan ülser modeli kullanılmıştır. Oleuropein aktivitesinde yer alan mekanizma için antioksidan seviyeleri, büyüme faktörleri ve DNA hasarı analiz edilmiştir. Sıçanlar kontrol grubu, ülser grubu (25mg/kg indometazin), oleuropein (12 mg/kg) grubu, ön tedavi lansoprazol (30 mg/kg) alan ülser grubu (referans anti-ülser ilaç), ön tedavi oleuropein (6-12-18 mg/kg) alan ülser grubu olmak üzere yedi gruba ayrıldı (n=8).. Sonuçlar oleuropeinin (6 mg/kg-12mg/kg-18mg/kg) sırasıyla %94.33, %96.09 ve %96.77 oranında anti-ülser etkisi olduğunu gösterdi. İndometazin uygulaması lipid peroksidasyon (MDA) ve miyeloperoksidaz (MPO) seviyelerini artırırken, süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon (GSH) düzeylerini anlamlı derecede düşürdü. Öte yandan, oleuropein (18 mg/kg) ile ön tedavi gören sıçanların GSH ve SOD seviyeleri arttı, MDA ve MPO seviyeleri azaldı. Oleuropein (18 mg/kg) uygulaması, diğer tedavi grupları ile karşılaştırıldığında, gastrik ülser grubunda % Tail DNA ve ortalama kuyruk momentini önemli ölçüde azalttı. Oleuropein (18 mg/kg) EGF, EGFR, VEGF, VEGFR1 ve VEGFR2'nin mRNA ekspresyon seviyelerini arttırdı. Gastrik dokuların histopatolojik görüntüleri biyokimyasal ve moleküler bulgular ile uyumlu olduğu belirlendi. Bulgularımız, oleuropeinin, sıçanlarda indometazinin neden olduğu gastrik ülser ve oksidatif strese karşı koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Comet metodu, gastrik ülser, oleuropein, oksidatif stres.

Comet tekniğiGastrik mukozaGastrointestinal hastalıklar+4
Adem Yavaş
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda atraktilozidin bazı toksikokinetik parametrelerinin belirlenmesi

Dünya genelinde hem insan hem de hayvanlar tarafından oldukça fazla tüketilen geleneksel bitki bileşeni olan atraktilozit (Atr), ülkemizde de yaygın bir şekilde dere kenarlarında, boş arazilerde ve çöplük yakınlarında yetişmektedir. Özellikle ülkemizde pıtrak olarak da bilinen Xanthium strumarium L. bitkisinde bol miktarda bulunan atraktilozit, potansiyel risk oluşturduğu için deneysel olarak birçok çalışmaya konu olmuştur. Bu bağlamda mevcut tez çalışmamızda ilk defa oral yolla ratlara verilen atr'nin bazı toksikokinetik parametrelerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Bingöl ve yöresinden sonbahar aylarında toplanılan pıtrak bitkisi tohumları kullanıldı. Elde edilen dikenli tohumların kapsülleri ayrıştırıldıktan sonra tohum kısımları havanda öğütüldü ve suyla ekstrakte edildi. Ekstrakt içindeki Atr miktarı ise bu çözeltinin HCl ile hidrolize edilmesini takiben etil asetat ile karıştırılması işlemi ve piridin-TMSI solüsyonu ile türevlendirilme aşamasından sonra gas kromatografi-kütle spektrofotometre (GC-MS) cihazı ile tespit edildi. Deneme gruplarındaki ratlara ağız yoluyla 80 mg/kg Atr verildi. Deneme ve kontrol gruplarında toplam 72 adet Wistar Albino ırkı erkek rat kullanıldı. Bu ratlardan 0, 4, 6, 8, 12, 24, 36, 48, 60, 72, 96 ve 120. saatlerde dekapitasyon yöntemiyle ötenazi yapılarak kan örnekleri alındı. Kandaki Atr ölçümleri GC-MS cihazı ile yapıldı. Atr ratlara oral yolla verildikten sonra elde edilen bazı toksikokinetik parametreler; birinci derece emilme hız sabitesi (ka) 0,114 saat-1; doruk ilaç yoğunluğu (C max) 10,77 μg /ml, ilaç yoğunluğunun doruk değere ulaşma süresi (tmax) 48 saat; plazmada yarılanma ömrü (t1/2)) 6,071 saat, 0.zamandan 120.saate kadar serum ilaç yoğunluğu zaman eğrisi altında kalan alan (EAA 0→120) 430,231 μg/saat/ml, , ortalama kalış süresi süre (MRT) 47,807 saat; dağılım hacmi (Vdss) 1,623 ml/kg; klirens (Cl) 0,185 ml/saat/kg olarak bulundu. Sonuç olarak çalışmamızdan elde edilen bazı toksikokinetik parametreler, Atr'nin kandaki düzeyinin hızlı, güvenilir, sade bir analitik yöntemle ve hasas ölçülebilir olduğunu ortaya koydu.

Kromatografi-gazKütle spektrometriSıçanlar+3
Yasin Öztürk
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Böğürtlenin yanıt yüzey metodolojisi ile ultrasonik destekli ekstraksiyonunun optimizasyonu ve doksorubisin ile kombine antiproliferatif etkilerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı böğürtlen meyvesinden fenolik bileşikler bakımından zengin ekstraktın elde edilmesi ve 4T1 meme kanseri hücreleri üzerindeki antiproliferatif etkilerinin hem tek başına hem de doksorubisin ile kombinasyon halinde değerlendirilmesidir. Toplam fenolik içerik (TPC) ve antioksidan kapasite açısından ultrason destekli ekstraksiyon (UAE) koşulları optimize etmek için tepki yüzey metodolojisi (RSM) kullanıldı. Optimum ekstraktte polifenolik profil HPLC ile tespit edildi. Toplam fenolik, antioksidan kapasite ve toplam antosiyanin miktarını belirlemek için spektrofotometrik yöntem kullanıldı. Ekstrakt ve doksorubisinin tek başına ve birlikte 4T1 hücrelerinin canlılığı üzerine etkileri MTT testi ile belirlendi. (sinerjizma cümlesi). Optimum koşullar şu şekilde belirlendi: Çözücü oranı %48,87, sıcaklık 69,83 °C, Süre 89,20 dakika ve çözücü /katı oranı 39,837 ml/g olarak belirlendi. Optimum ekstraktın TPC, DPPH yakalama kapasitesi ve toplam antosiyanin içeriği sırasıyla 64,178±6,68 mg GAE/g, 38,320±4,46 mg AAE/g ve 9,231±0,302 mg C3G eşdeğer /g kuru böğürtlen meyvesi (19,293±0,631 mg/g kuru ekstrakt) olarak bulundu. Optimum ekstraktta kafeik asit (10,354 mg/g DW), (−)-Epikateşin (5,545 mg/g DW), 2,5-dihidroksibenzoik asit (4,495 mg/g DW) ve Naringin (1,814 mg/g DW) yüksek miktarlardaydı. Optimum ekstrakt IC50 değeri 2,507 mg/mL iken doksorubisinin 1,274 µM olarak hesaplandı. Doksorubisin ve böğürtlenin optimum ekstraktının belirlenen bütün dilüsyonlarının kombinasyonunda değerlendirilen Bliss (-18,22), Loewe (-10,65) ve ZIP (-15,05) modelleri için genel olarak antagonizma gözlendi. Ancak, HSA modelinde (ortalama -7,43) ise -10 ile 10 arasında olduğundan dolayı additif etki olarak değerlendirildi. Bu antagonistik etkinin temelinde yatan mekanizmalar, doz optimizasyonu ve ekstrakt bileşenlerinin etkileşimlerini incelen ileri çalışmalar ve sonuçları doğrulan in vivo çalışmalar yapılmalıdır. Optimum böğürtlen ekstraktının doksorubisin kaynaklı oluşan kalp hasarından korunmada kullanılma potansiyeli olabilir, bu ileri çalışmalar ile araştırılmalıdır.

Süha Erdinç
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Topikal uygulama ile selamektinin koyun ve keçilerde plazm konsantrasyonlarının araştırılması

Hayvanlarda iç ve dış parazitlerin sağaltımı amacıyla kullanılan, yeni bir avermektin türevi olan selamektinin koyun ve keçilerdeki plazma konsantrasyonu ile bazı farmakokinetik parametrelerinin araştırıldığı bu çalışmada; 1 yaşında ve dişi olmak üzere 12'şer adet akkaraman koyun ve kıl keçisi kullanılmıştır. Her iki gruptaki hayvanlara topikal olarak tek doz 12 mg/kg selamektin (Stronghold® % 12 240 mg, Pfizer) uygulanmıştır. İlaç uygulamasını takiben 35 gün süresince değişik aralıklarla kan örnekleri alınmış ve gerekli analizler yapılmıştır. Plazma selamektin tayininde yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) kullanılmıştır.Yapılan analizler sonucunda; plazma konsantrasyonları, farmakokinetik parametrelerden plazma maksimum konsantrasyon (Cmax), eğri altında kalan alan (AUC), ortalama kalış süresi (MRT) ve plazma maksimum konsantrasyona ulaşma süresi (Tmax) değerlendirilmiştir. Buna göre plazma konsantrasyonu koyunlarda 1427.27 ± 90.52 pg/ml, Cmax 4.78 ± 0.61 ng/ml, AUC 810.35 ± 115.95 saat.ng/ml, MRT 10.86 ± 0.89 gün ve Tmax 72 saat; keçilerde ise plazma konsantrasyonu 1195.03 ± 70.81 pg/ml, Cmax 3.27 ± 0.52 ng/ml, AUC 664.42 ± 72.62 saat.ng/ml, MRT 10.46 ± 0.74 gün, Tmax ise 72 saat olarak belirlenmiştir. Koyun ve keçi arasında istatistiksel olarak plazma konsantrasyonları, Cmax ve AUC değerleri bakımından önemli farklılıklar (p<0.05) olmasına rağmen; MRT ve Tmax değerleri açısından ise istatiksel yönden önemli sayılabilecek bir farkın bulunmadığı (p>0.05) tespit edilmiştir.Sonuç olarak, selamektinin koyun ve keçilerde paraziter enfeksiyonların tedavi veya kontrolünde topikal yol ile uygulanması halinde plazma konsantrasyon düzeyi, Cmax ve AUC değerlerinin koyunlarda keçilere göre daha yüksek bulunduğu, MRT ve Tmax değerleri arasında ise önemli bir fark olmadığı belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Selamektin, koyun, keçi, topikal uygulama, HPLC.

Antiprotozoal ajanlarKeçilerKoyunlar+2
Burcu Gül Baykalır
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farelerde fumonisin b1 indüklü karaciğer toksisitesine karşı resveratrol'ün koruyucu etkisinin araştırılması

Bu araştırmada farelerde fumonisin B1 (FB1) indüklü karaciğer toksisitesine karşı resveratrolün etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla 40 adet BALB/c fare rastgele kontrol, FB1, resveratrol ve FB1+resveratrol gruplarına ayrıldı. Kontrol grubuna 14 gün boyunca serum fizyolojik intraperitoneal olarak uygulandı. FB1 grubuna 14 gün boyunca gün aşırı olmak üzere 2,25 mg/kg FB1 intraperitoneal yolla uygulandı. Resveratrol grubuna 14 gün boyunca 10 mg/kg resveratrol intraperitoneal olarak uygulandı. FB1+resveratrol grubuna 14 gün boyunca 2,25 mg/kg FB1 günaşırı ve 10 mg/kg resveratrol her gün intraperitoneal olarak uygulandı. Araştırma sonunda fareler ötenazi edilerek kan ve karaciğer doku örnekleri alındı. Elde edilen serum örneklerinde alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST) ve total sialik asit (TSA) analizleri yapıldı. Karaciğer doku örneklerinde total antioksidan durum (TAS), total oksidan durum (TOS) analizleri ve bu doku örneklerinde histopatolojik inceleme yapıldı. FB1 grubunda, AST, ALT, TSA seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek tespit edildi (p<0,05). FB1+resveratrol verilen grupta AST, ALT seviyeleri FB1 grubuna göre düşük tespit edilirken bu seviyeler kontrol grubundan farklı değildi. TSA değerleri FB1 grubu ile FB1+resveratrol grubu arasında bir fark tespit edilmedi ancak FB1+resveratrol grubunun değerleri kontrol grubunun değerlerinden de farklı değildi. FB1 grubuna ait karaciğer TAS seviyesi kontrol grubuna göre düşük tespit edilirken, FB1 grubuna ait TOS seviyesi kontrola göre yüksek bulundu (p<0,05). FB1+resveratrol grubu TAS ve TOS seviyeleri FB1 grubuna göre istatistiksel olarak fark göstermezken, kontrol ve FB1+resveratrol grubu arasında istatistiksel olarak fark tespit edilmedi. Histopatolojik incelemede FB1'in karaciğerde hiperemi ve infiltrasyonlarla karakterize patolojik bulgulara sebep olduğu gözlenmiştir. Ayrıca bu grupta bazı hepatositlerde çekirdeklerde aşırı büyümelere (megalokaryozis) rastlanmıştır. Kontrol, resveratrol ve FB1+resveratrol grubunda patolojik bulgu saptanmamıştır. Sonuç olarak elde edilen biyokimyasal ve histopatolojik bulgulara göre resveratrolün FB1'in neden olduğu karaciğer hasarına ve oksidatif strese karşı koruyucu etkiye sahip olduğu gözlenmiştir. Ayrıca FB1 kaynaklı toksisite durumlarında serum total sialik asit seviyesinde görülen artış FB1 için biyobelirteç olarak kullanılabilir. Resveratrolün, FB1'in toksik etkilerine karşı koruyucu ve tedavi edici teröpotik bir ajan olarak kullanılabileceğini sonucuna varılmıştır.

FarelerFumonisinHayvan deneyleri+6
Rıza Yalçın
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cisplatin indüklü böbrek hasarına karşı punicalaginin koruyucu etkisinin araştırılması

Bu araştırmada cisplatin indüklü böbrek hasarına karşı punicalaginin koruyucu etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada her grupta 8 adet fare olmak üzere 32 adet 8 haftalık BALB/c ırkı dişi/erkek fareler 4 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu olarak ayrıldı ve 3 gün boyunca salin solüsyonu intraperitoneal (i.p.) olarak verildi. Grup 2 deki farelere punicalagin 3 gün boyunca 15 mg/kg, i.p. olarak uygulandı. Grup 3'deki farelere tek doz cisplatin 20 mg/kg dozunda i.p. olarak uygulandı. Grup 4 deki farelere tek doz cisplatin (20 mg/kg dozunda i.p. ) ile punicalagin (15 mg/kg i.p. 3 gün süreyle s.i.d.) verildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan serum örneklerinde üre, kreatinin, total oksidant ve total antioksidant status (TOS ve TAS) ve böbrek doku TAS ve TOS seviyeleri belirlendi. Ayrıca alınan böbrek örneklerinden histopatolojik olarak hemotoksilen-eosin boyama, immunohistokimyasal olarak Bcl-2, TNFα, NF-кB yönünden incelenerek böbreklerde oluşan değişiklikler değerlendirildi. Deney sonunda elde edilen serum örneklerinde cisplatin grubundaki üre seviyeleri kontrol ve punicalagin gruplarında elde edilen üre seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artış gösterdiği tespit edildi (p<0.05). Buna karşın punicalagin+cisplatin grubu üre seviyesi cisplatin grubuna göre düşük olduğu görüldü. Üre seviyesi kontrol ve punicalagin gruplarıyla karşılaştırıldığında yüksek olduğu görüldü. Kreatinin seviyesi punicalagin+cisplatin grubundaki kreatinin seviysinde kontrol grubuna göre fark görülmedi (p>0.05). Cisplatin grubu serum ve böbrek doku TAS seviyeleri incelendiğinde kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde düşüş gösterirken, TOS seviyeleri anlamlı bir şekilde artış gösterdi (p<0.05). Punicalagin+ cisplatin grubu serum ve böbrek doku TAS ve TOS seviyeleri kontrol grubuna göre fark göstermediği tespit edildi (p>0.05). Histopatolojik incelemede cisplatin grubunda şiddetli hiperemi, tubullerin lümenlerinde proteinli sıvı birikimleri ve glomeruluslarda sklerozis dikkati çekti. Punicalagin+cisplatin grubunda bulguların önemli ölçüde azaldığı görüldü. Böbreklerin Bcl-2 ekspresyonları incelendiğinde kontrol ve punicalagin gruplarında negatif reaksiyon gözlenirken cisplatin grubunda hem tubul epitellerinde hem de glomeruluslarda belirgin şekilde artmış immunoreaksiyon dikkati çekti. Punicalagin+cisplatin grubunda immun reaksiyonun cisplatin grubuna göre önemli ölçüde azaldığı gözlendi. Böbreklerde NF-кB ve TNF-α immunoreaksiyonu incelendiğinde kontrol ve punicalagin grubunda negatif ekspresyon gözlenirken ciplatin grubunda çok sayıda hücrede yoğun ekspresyon görüldü. Punicalagin+cisplatin grubunda ise cisplatin grubuna göre azalmış immunoreaksiyon görüldü. Sonuç olarak biyokimyasal ve histopatolojik bulgulara göre punicalalginin cisplatin indüklü böbrek hasarına ve oksidatif strese karşı koruyucu etki gösterdiği, punicalalginin cisplatin tedavisi sırasında koruyucu ve tedavi edici bir ajan olark kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Cisplatin, Punicalagin, Böbrek hasarı, Koruyucu etki

BöbrekBöbrek hastalıklarıPunicalagin+1
Merve Taşbaş
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00