
231
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Van ilinde Klavikula'nın BT'deki antropometrik ölçümlerden cinsiyet tayini
İskelet haline gelmiş, çürümüş, parçalanmış veya tamamen yanmış cesetlerde kimliğinin belirlenmesi için gerekli morfolojik özelliklerin, parmak izlerinin ve DNA gibi biyolojik materyallerin elde edilememeleri nedeniyle pozitif kimliklendirme yöntemlerinin kullanılması bazen mümkün olamamaktadır. Bu durumlarda, genellikle diğer tanımlanabilir özelliklerden daha uzun süre dayanabilen dişler ve iskelet üzerinde yapılacak antropolojik kimliklendirme yöntemleri çok daha faydalı olabilmektedir. Literatürde Radyolojik Görüntüleme yöntemlerini kullanarak klavikula kemiğinden kimliklendirmeye ilişkin birçok çalışma bulunmakta olup; bunların çoğunluğu cinsiyet tayini üzerinde yoğunlaşmış ise de, yaş, ırk ve boy tayinine yönelik çalışmaların da mevcut olduğu görülmektedir. Çalışmamızda, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ve Radiyodiagnostik Anabilim Dalı tarafından 01.01.2015 – 01.01.2017 tarihleri arasında çekilmiş 21 yaş ve üstü olgulara ait PET Tüm vücut BT görüntüleri incelenerek, arasından seçilen ve literatürdeki diğer makalelerden farklı olarak yaş gruplarına ve cinsiyete göre standardize edilmiş 180 erkek ve 180 kadın olmak üzere, toplam 360 olgudan oluşan geniş bir seri üzerinde her iki taraf klavikula kemiklerinde yapılacak olan antropolojik ölçümler ve bu ölçümlerden yola çıkılarak yapılacak hesaplamalar ile elde edilen verilerin, cinsiyet ve tarafla birlikte değişimlerinin ve yine yaş gruplarına göre bir değişikliğe uğrayıp uğramadığının belirlenmesi, klavikula ölçümlerinin cinsiyet ve taraf tayini için kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması ve sonuç olarak varsa farklılıkların olası sebeplerinin tartışılması amaçlanmıştır. Çalışmada her bir taraf klavikulasından Klavikulada maksimum uzunluk (MLC), Klavikulada eğrisel uzunluk (CLC), Midklavikular maksimum yükseklik (MMHC) ve Midklavikular maksimum ön-arka genişlik (MMWC) olmak üzere her bir taraf klavikulasından 4 ölçüm olmak üzere toplamda 8 ölçüm yapılmış; ayrıca Klavikula maksimum uzunluğu ile eğrisel uzunluk farkı (CDC), Midklavikular maksimum çevre (MMCC) ve Midklavikular maksimum alan (MMAC) olmak üzere her bir taraf klavikulasından 3 hesaplama olmak üzere toplamda 6 hesaplama kullanılmıştır. Bu ölçümler üzerinde tanımlayıcı istatistikler yapılmış; hesaplamalar için SPSS istatistik paket programından yararlanılmış ve hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi %5 olarak alınmıştır. Ayrıca, ölçümü yapılan özelliklerin (değişkenlerin) cinsiyet ve taraf tayininde etkisini belirlemek üzere, Univariate Diskrimiant Analizi ve Adımsal (Stepwise) Diskriminant Analizi yapılmıştır. Yapılan Stepwise Diskriminant Fonksiyon Analizi'ne göre erkek olgularda %86,4; kadın olgularda %89,7 ve tüm olgular göz önüne alındığında ise %88,1 doğruluk oranında cinsiyet tayini yapılabildiği; sol tarafta %59,7; sağ tarafta %61,4 ve tüm olgular göz önüne alındığında ise %60,6 doğruluk oranında taraf tayini yapılabildiği, ancak klavikulaların ölçümlerindeki yaş ile değişimlerden faydalanılarak, erişkinlerde yaş tayini yapılabilmesi mümkün görülmemiştir. Sonuç olarak, çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre klavikulalarının antropometrik ölçümlerinin orta derecede seksüel dimorfizm gösterdiği, cinsiyet tayini açısından tek başına kullanılması için kabul edilebilir doğruluk oranı olan %95 ve üzerine ulaşamadığı tespit edilmiş; bu sebeple klavikula ölçümlerin tek başına cinsiyet tayinindeki güvenilirliğinin kısıtlı olduğu, buna karşılık yalnızca klavikula kemiklerinin bulunduğu durumlarda çalışmamızda elde edilen verilerin yön gösterici olabileceği, elde edilen verilerin taraf dimorfizmi için ise düşük değerlerde olması nedeniyle kullanılabilirliğinin oldukça kısıtlı olacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Klavikula, Cinsiyet Tayini, Taraf Tayini, Yaş Tayini, Adli Antropoloji, Antropometri, Diskriminant Fonksiyon Analizi.
Torasik vertebralardaki dejeneratif değişikliklerin değerlendirilmesi ile erişkinlerde yaş tayini
Yaş tayini kimlik tespitinin önemli bir parçasıdır. Yaşayan bireylerde, ölmüş kişilerin kimliklendirilmesinde ve iskelet kalıntılarında yaş tayini gerçekleştirilmektedir. Adli nedenlerle, tıbbi endikasyon dahilinde veya arkeolojik çalışmalarda yaş tayini gerekmektedir. Adli bilimler ve tıp bilimleri alanında özellikle adli tıpta yaş tayini işlemi gerçekleştirilmektedir. Bu çalışmada yaşayan erişkin bireylerde, torasik omurganın çeşitli dejeneratif özellikleri incelenerek yaş tayini yapılması amaçlanmaktadır. Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Radyoloji Anabilim Dalı tarafından 01/01/2022 ile 16/05/2022 tarihleri arasında Toraks BT (Bilgisayarlı Tomografi)'si çekilen olguların görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Tetkik sırasında yaşı 20-79 arasında olan olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Vertebrada patolojik lezyon, vertebra travma öyküsü veya cerrahisi, konjenital anomali, kalça, pelvis, alt ekstremite deformiteleri, komorbid nörolojik patolojisi (SVO, nöropati), lipodistrofi varlığı, malignansi öyküsü, romatolojik hastalık öyküsü, immün yetmezlik tanısı, uzun dönem steroid kullanım öyküsü, sistemde kayıtlı obezite veya osteoporoz tanısı olanlar çalışma dışında bırakılmıştır. Olguların BT görüntülerinden osteofit dejenerasyonu, faset eklem dejenerasyonu, disk dejenerasyonu, vertebra yükseklik kaybı, vertebra dansitesi, paraspinal kasların kesit alanı ve paraspinal kas dansitesi, bağ (ligament) ossifikasyonu ve kifoz açısı incelendi. İfade edilen parametrelerden otuz iki değişken elde edilmiş olup değişkenler cinsiyetler ve yaş grupları arasında incelenmiştir. İşlem karakteristik eğrisi analizi ile anlamlı değişkenler için eşik değerler belirlendi. Değişkenler Tek değişkenli ve Çok Değişkenli Lineer regresyon modeli ile değerlendirilmiştir. Regresyon modelini değerlendirmek için Standart Hatası (SEE), Determinasyon Katsayısı (R2 ) ve Ortalama Mutlak Hata (MAE) hesaplandı. Olguların yaş ortalaması 49,50±17,35 olarak tespit edilmiştir. Erkeklerde osteofitin maksimum evresi (L maks), ileri osteofit evrelerinin toplamı (L2-5) ve köprüleşme (M3) daha fazla bulunmuş, diğer değişkenlerden ise disk dejenerasyonu sayısı, bağ ossifikasyonu, paraspinal kas hacmi ve genel olarak kas dansitesi erkeklerde yüksek bulunmuştur. Kadınlarda ise ileri faset artroz değeri (Faset2-3) daha yüksek bulunmuştur. Her iki cinsiyette de değişkenler yaş grupları arasında anlamlı farklılık göstermiştir. Yaşla birlikte dejeneratif değişikliklerin arttığı bulunmuş, yaşla korelasyonu en yüksek erkeklerde L Toplam (r: 0.846), kadınlarda ise M toplam (r: 0.819) olduğu saptanmıştır. Tek değişkenli regresyon analizinde; erkeklerde L0 değişkenin R2 değerinin 0,714 olduğu ve SEE 9,33 yıl olduğu, kadınlarda ise L0 ve Faset 0 için 0,655 olduğu ve SEE 10,26 yıl olduğu saptanmıştır. Çok değişkenli regresyon analizi Step wise yöntemi ile oluşturulmuş olup erkeklerde çok değişkenli denklemin daha az hataya sahip olduğu tespit edilmiştir. 5 farklı değişkenden oluşan çok değişkenli regresyon denkleminde r2 değeri 0,844 ve SEE 6,91 yıl olarak bulunmuştur. Sonuçlara göre yaşayan erişkin bireylerde osteofit ve diğer değişkenler yaş tayininde geleneksel yöntemlere ek olarak kullanılabilir. Dejenerasyon ile yaş tayini için geniş örneklemlerle yapılacak ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ordu Eğitim ve Araştırma Hastanesi Adli Tıp Polikliniği'ne başvuran kişilerde eş veya partner şiddeti ile öfke ve depresyon ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırma, Ordu ilinde eş/partner şiddeti mağdurlarını çok yönlü inceleyerek şiddetin sıklığı, türü ile mağdura ve faile ait risk faktörlerini belirlemek ve kontrol grubu ile olgu grubunun sosyodemografik özellikler, öfke ve depresyon durumu yönünden karşılaştırılmasını amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ordu Eğitim ve Araştırma Hastanesi Adli Tıp Polikliniği'ne 15 Ağustos-15 Ekim 2024 tarihleri arasında başvuran YPŞ (yakın partner şiddeti) mağduru 45 olgu ve 45 kişilik kontrol grubu ile gerçekleştirildi. Her iki gruba sosyodemografik veri formu, HITS tarama ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Sürekli Öfke-Öfke İfade Tarzı Ölçeği uygulandı. Olgu grubuna şiddet türlerini ve risk faktörlerini belirlemek üzere anket uygulandı. Bulgular: Olguların %86.66 (n:39) kadın, ortalama yaş 36.29±11.53 idi. Olguların %46.7'si (n:21) ev hanımı, %15.6'sı (n:7) işsiz, %48.9'u (n:22) ortaokul ve altı eğitim düzeyinde, %71.1'i (n:32) evli idi. En sık şiddet uygulayan %69 eş, en sık şiddet ortamı %69 ev idi. Psikolojik şiddet %97.77 (n:44), ekonomik şiddet %66.66(n:30), cinsel şiddet %33.33 (n:15) ve tek taraflı ısrarlı takip %35.55(n:16), şiddete tanık olan çocuk oranı %51.1 idi. Ekonomik ve cinsel şiddete maruz kalanlarda Öfke İçe Alt Ölçeği'nden aldığı puanlar istatistiksel anlamlı yüksek bulundu(p<0.05). Olgu grubunun BDÖ'nden aldığı puanlar istatistiksel anlamlı yüksek bulundu(t:5.71, p<0.01). Cinsel şiddet mağdurlarının BDÖ puanları psikolojik ve ekonomik şiddet mağdurlarına göre istatistiksel anlamlı yüksek bulundu (t:2.26, p:0.02). Sonuç: YPŞ'ne uğrayan bireylerin eğitim seviyesinin, maddi gelirinin ve yaşının daha düşük olduğu ve depresyon görülme oranının daha yüksek olduğu bulundu. Bu nedenle şiddet mağdurları ile faillerine ait risk etmenlerinin belirlenmesi ve mağdurlarda meydana gelen depresyon ve öfkenin azaltılmasına yönelik çalışmalar yapılması gereklidir.
2019-2024 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran zehirlenme olgularının adli tıbbi değerlendirilmesi
Amaçlar: Bu çalışma, 01.01.2019-31.12.2024 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne başvuran zehirlenme olgularının adli tıbbi açıdan değerlendirilmesini ve Zehirlenme Şiddet Skoru (PSS), Yeni Zehirlenme Mortalite Skoru (new-PMS) ve TCK Yaralanma Kılavuzunda tanımlanan kriterler arasındaki korelasyonu nesnel olarak ortaya koymayı, klinik sonuçlarla skor uyumunu değerlendirmeyi ve adli raporlamada standart kılavuza katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmada; İSHOP sistemi üzerinden tanımlanan 42 parametre (yaş/cinsiyet, zehirlenme kökeni, GKS, PSS/new-PMS skorları, tedavi süreci, adli rapor varlığı gibi) analiz edildi. İstatistiksel analizlerde, frekans dağılımı yüzdelik hesaplamaları, değişkenler arasındaki ilişkiler ve dağılımlar arasındaki farkların belirlenmesinde nonparametrik Pearson Ki-Kare analizi yürütülmüştür. İstatistiksel analizlerde anlamlılık p<0.05 alınmıştır. Bulgular: Toplam 553 olgu incelendi. Vakaların %55.2'si kadın (n=305) ve %44.8'i erkek (n=248)'tir. Genel yaş ortalaması 23.27'dir (SS=16.635). En sık görülen zehirlenme tipinin %53.5 (n=296) ile ilaç kaynaklı olduğu, bunu sırasıyla %8.0 (n=44) ile ev temizlik ürünleri, %6.7 (n=37) ile diğer kimyasal maddeler takip etmiştir. Olguların %45.2'sinin (n=250) intihar girişimi, %40.9'unun (n=226) kaza, %11.9'unun (n=66) kötüye kullanım ve %2.0'sının (n=11) istismar amaçlı maruziyet orijinlidir. PSS ve new-PMS skorları, TCKYaralanma Kılavuzu kriterleri ile anlamlı korelasyon göstermiştir (χ2(6)=78.131; p=.000). Sonuç: Zehirlenme olgularından elde edilen verilerin analizi ile birlikte, Avrupa ve Kore'de kullanılan PSS ve new-PMS skorlamasının TCK Yaralanma Kılavuzu ile karşılaştırılması, bu iki skorlamanın kılavuzda yer alan subjektif kriterlere uyarlanabilirliği ve adli tıbbi raporlamada özellikle arada kalınan olgulara yol göstericiliği araştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Zehirlenme, acil servis, adli rapor, PSS, New-PMS
Sıçanlarda postmortem kan ve doku örneklerinde etil klorid düzeylerinin araştırılması
Uçucu madde olan etil klorid (kloroetan, C2H5Cl) geçmişte genel anestezik olarak da kullanılmış olup günümüzde ise soğuk sprey formunda lokal anestezik olarak tıbbın birçok alanında (diş hekimliği, ortopedi, spor hekimliği vb..) yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu spreylerin ucuz olması ve kolaylıkla satın alınabilmesi, kötüye kullanımını kolaylaştırmaktadır. Poşetin içindeki gazın solunması yolu ile kötüye kullanımı en yaygın kullanım şeklidir. Çalışmamızda; sıçanlarda inhaler olarak etil klorid içeren soğutucu sprey kullanımına bağlı postmortem dönemde, kan ve doku örneklerinin Gaz Kromatografisi-HeadSpace (GC-HS) yöntemi kullanılarak, etil klorid düzeylerinin toksikolojik açıdan araştırılması amaçlanmakta olup, çalışmamız bu alanda yapılmış literatürdeki ilk çalışma olması bakımından önem taşımaktadır. Deney protokolüne uygun kabin içine yerleştirilen 30 adet sıçan, 13650 ppm'lik etil klorid solutularak sakrifiye edilmiştir. Postmortem 0, 2, 4, 6 ve 12. saatler olmak üzere 5 zaman noktasında 30 adet sıçanın otopsisi yapılmıştır. Deneklerden sırasıyla kalp kanı, akciğer, karaciğer, böbrek üstü yağ doku, böbrek, kas ve beyin dokuları toplanmıştır. Sıçanlarda doku farkı gözetmeksizin ölçülen etil klorid düzeylerinin postmortem saatlerdeki ortalama düzeyinin; 2. saatte en üst seviyeye ulaştığı, sonrasında 6. saatte oldukça azalarak 0. saatte yapılan ölçüm seviyesine gerilediği tespit edilmiştir. Postmortem etil klorid seviyesi 0, 2, 6 ve 12. saatlerde en fazla akciğer dokusunda tespit edilmiştir. Dokularda ve kanda postmortem etil klorid düzeylerinin zamana bağlı değişimi değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. Ancak, her bir zamanda postmortem örnekler ayrı ayrı karşılaştırıldığında akciğer dokusundaki etil klorid seviyesinin, sadece 4. saatteki karaciğer dokusu hariç diğer tüm örneklerde en yüksek seviyede olduğu görülmüştür. Ayrıca akciğer dokusunda 2-4 saat aralığında etil klorid düzeyinde farklılık olduğu görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışma, etil klorid inhalasyonuna bağlı meydana gelen ölümlerde, otopside etil klorid tespiti için akciğer dokusunun en iyi örnek alınabilecek doku olduğunu ve etil kloridin dokuda tespit edebilmek için 6. saatin sonuna kadar analiz yapılmasının gerektiğini göstermiştir.
Farklı bakteri türlerinin farklı ortam koşullarında kan alkol stabilitesine etkisi
Alkol, uzun yıllardır birçok farklı toplumda yaygın olarak kullanılan ve bağımlılık yapan bir maddedir. Alkolün vücut sıvılarında özellikle de kanda doğru ve hassas olarak analizi adli tıp uygulamalarında önemli bir yer teşkil etmektedir. Bu analizin doğru ve standardize olması için kan numunelerin alınması ve muhafaza edilmesiyle ilgili yönetmelikler yayınlanmıştır. Ancak zaman zaman kan alma personelinin numune alımı sırasında yeterli özeni göstermemesinden ya da numunelerin hazırlanması esnasındaki özen eksikliğinden dolayı kan numuneleri farklı mikroorganizmalar ile kontamine olabilmekte ya da kan numuneleri uygun sıcaklık ve/veya saklama koşullarında muhafaza edilememektedir. Bu gibi nedenlerden dolayı adli makamlara itirazlar olabilmektedir. Çalışmamızda; kan numunelerini kontamine etme riski yüksek olan ve fermentasyon yapan 3 farklı bakterinin kan alkol konsantrasyonu üzerine etkisi ve ayrıca farklı tüp ve sıcaklık şartları altında bu etkinin nasıl değiştiğinin tespiti amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda gönüllü sağlıklı bir yetişkinden alınan 1 ünite tam kan numunesi, EDTA (Etilendiamintetra-asetat) içeren mor kapaklı ve NaF (Sodyum florür) içeren gri kapaklı tüplere doldurulmuş, sonrasında kan tüplerinin yarısına son etil alkol konsantrasyonu 20 mg/dL ve diğer yarısına son etil alkol konsantrasyonu 50 mg/dL olacak şekilde saf etil alkol ilave edilmiştir. Sonrasında bu tüplere son derişimi 106 CFU/ml olacak şekilde ayrı ayrı Staphylococcus epidermidis, Staphylococcus aureus, Escherichia coli bakterileri eklenmiştir. Tüplerin bir kısmına ise herhangi bir bakteri eklenmemiştir. İçindeki kan etil alkol konsantrasyonu, bakteri çeşit ve derişimleri bilinen kan numuneleri 3 farklı (4, 22 ve 32°C) sıcaklık altında ve 1, 3, 7, 14, 28. günlerde analiz edilmek üzere muhafaza edilmiştir. Analiz günü gelen numunelerin etanol konsantrasyonları HS-GC (Headspace-Gaz Kromatografisi) cihazında analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda, 4°C'de muhafaza edilen kan numunelerinin bakteriler ile kontamine olsun ya da olmasın, içerisinde NaF bulunan tüplere alınsın ya da alınmasın, kan etil alkol konsantrasyonunun uzunca bir süre sabit olarak kaldığı; ortam sıcaklığının artığı (22 ve 32°C) durumlarda, özellikle de Escherichia coli bakterisi ile kontamine numunelerde kan etanol konsantrasyonunun ilk günlerde artma, sonrasında azalma ya da sabit kalma eğiliminde olduğu; Staphylococcus epidermidis, Staphylococcus aureus ile kontamine olmuş ya da steril numunelerde ise sıcaklığın artığı durumlarda kan etanol konsantrasyonunun azalma eğiliminde olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca sıcaklık artışıyla orantılı olarak da kan etanol konsantrasyonundaki azalmanın da arttığı değerlendirilmiştir. Çalışmamızda tespit edilen bulguların doğrultusunda etanol konsantrasyonu çalışılacak kan numunelerinin NaF içeren gri kapaklı kan tüplerine alınması gerektiği, transfer sürecinde kesinlikle düşük sıcaklıklarda muhafaza edilmesi ve olabildiğince hızlı bir şekilde analiz edilmesinin doğru olacağı, kan etil alkol düzeyi analiz edilen vakalarda bakteriyel kontaminasyon iddiası var ise; numunelerdeki muhtemel bakteri türünün tespitinin yapılması gerektiği, bu numuneler Escherichia coli ile kontamine ise kan etil alkol sonucunun güvenilmez olduğu, tıbbi ve hukuki yorum yapılmasından kaçınılması gerektiği, ancak Staphylococcus Aureus veya Staphylococcus Epidermidis ile kontamine ise kan etil alkol sonucunun güvenilir olduğu, tıbbi ve hukuki yorum yapılabileceği düşünülmüştür.
Cinsel istismar mağduru çocuk olgularda kriter bazlı ifade analizi'ne medikolegal yaklaşım
Çocuğun cinsel istismarı olgularında, çoğunda cinsel istismarı gösterir fiziksel bulgu saptanamadığı durumlarda elimizdeki tek kanıt çocuğun ifadesidir. Çocuğun ifadesinin güvenilirliğini göstermeyi amaçlayan yöntemlerden biri de İfade Geçerlilik Analizidir. Çalışmamızda; cinsel istismara uğradığı iddiası edilen çocukların alınan öykülerine, İfade Geçerlilik Analizinin ana taşı olan Kriter Bazlı İfade Analizinin uygulanabilir olup olmadığının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda örneklememizi; cinsel istismara uğradığı iddiası ile adli makamlar tarafından Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı polikliniğine 15.01.2022-30.10.2022 tarihleri arasında gönderilen 111 çocuk oluşturmaktadır. Prospektif ve kesitsel olan çalışmamızda, çocukların alınan öyküleri Kriter Bazlı İfade Analizi ile değerlendirme sonuçları, çocukların adli tıbbi ve adli psikiyatrik muayene bulguları ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda; fizik muayene, anogenital muayene, laboratuvar tetkiklerinde bulgu olmaksızın Kriter Bazlı İfade Analizinin adli psikiyatrik muayene bulguları ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkisi olduğu, her iki cinsiyette, 7 yaş ve üzeri tüm çocuklarda yüksek doğruluk ve özgüllükle kullanılabilir olduğu sonucuna varıldı.
2015-2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp fakültesi adli Tıp Anabilim dalı'nda kolposkop eşliğinde cinsel saldırı/istismar muayenesi yapılan olguların değerlendirilmesi
Amaç: Bu kesitsel çalışmada, Şubat 2015 ile Aralık 2021 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniğine cinsel saldırı/istismar veya cinsel taciz iddiası nedeniyle muayeneye gönderilen olgulara ait sosyodemografik özellikler, muayene bulguları ve kolposkopik değerlendirme sonucu elde edilen makroskopik bulgularının literatür eşliğinde ve hukuki boyutları ile tartışılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada 430 olgu cinsel saldırı, çocuğun cinsel istismarı veya cinsel taciz iddiası/şüphesi ile muayene edilmek üzere bölümümüze gönderilmiş olup 4'ü muayeneyi kabul etmediğinden değerlendirmeye dahil edilmemiştir. Cinsel saldırı muayenesi yapılan 426 olgunun 9'u farklı olaylardan dolayı farklı zamanlarda 2 defa muayene edilmiş, 1'i farklı olaylardan dolayı farklı zamanlarda 3 defa muayene edilmiş olup ayrı olgular olarak değerlendirildi. Veriler istatistik programı ile analiz edildi. Bulgular: Olguların %78,7'sinin (n=344) kadın, %21,3'ünün (n=93) erkek olduğu, kadınların %64,2'sinin (n=221), erkeklerin %92,5'inin (n=86) bekar olduğu, olguların yaş ortalamasının 20,87±11,43 olduğu, kadın olguların %25'inin (n=86), erkek olguların %65,6'sının (n=61) 15 yaş altı olduğu, %93,8'i (n=410) olmak üzere en fazla soruşturma aşamasında muayeneye gönderildiği, %38,7'sinin (n=169) olaydan sonra 2-10 gün içinde muayeneye geldiği, iddia edilen olaydaki kişi veya kişiler kadın olgular tarafından %33,7'si (n=116) tanıdık, erkek olgular tarafından %61,3'ü (n=57) tanıdık olarak belirtildiği, kadın olguların %92,2'sinde (n=317), erkek olguların %97,8'inde (n=91) iddia edilen olaydan önce herhangi bir madde kullanım öyküsü olmadığı, olguların %72,3'ü (n=316) olmak üzere en fazla vücuda organ veya sair cisim sokulması şeklinde cinsel saldırı/istismar iddiası ile muayeneye geldiği saptandı. Sonuç: Cinsel saldırı, çocuğun cinsel istismarı veya cinsel taciz iddiaları adli, sosyal ve tıp açısından önemli bir halk sağlığı sorunudur. Bu olgularda iç ve dış beden muayenesi, numune alınması cinsel saldırı/istismar iddialarını aydınlatılması ve hukuki sürecin doğru yönlendirilip sonuçlandırılması açısından büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Cinsel istismar, cinsel saldırı, ensest
Balıkesir tabip odasına 1991-2022 yılları arasındabaşvurusu yapılmış 'tıbbi uygulama hatası' iddialarınıiçeren dosyaların medikolegal değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Tıbbi uygulama hataları sağlık mesleği mensuplarının tıbbi uygulamaya dair bir kusurunun bulunması durumunda ortaya çıkan, genellikle hekim ve hasta özneleri etrafında şekillenen çok boyutlu bir konudur. Dünyada ve ülkemizde birçok farklı sebeple sıklığı artan bir şekilde gündeme gelmekte ve tartışılmaktadır. Teknolojinin gelişmesi, bilgi birikimi, değişen iletişim teknolojileri ile birlikte farklı kültürlerin daha hızlı kaynaşması, daha önce yapılmayan işlemlerin yapılır hale gelmesi gibi sebepler bu duruma gerekçe olarak gösterilebilir. Bu perspektifte değerlendirilecek olursak tıbbi uygulama hatalarının; sıklığının artması, değişen ve gelişen dünya düzeni içinde farklı şekillerde toplumsal yansımalarının görülmesi, ülkemizde konu ile ilgili bir yasanın ya da düzenlemenin de olmadığı göz önüne alındığında, yeni ve farklı yaklaşımları değerlendirmeyi, medikolegal olarak olabildiğince farklı boyutları ile ele almayı daha anlamlı kılmaktadır. Bu çalışmada, geçmişten günümüze 30 yıllık bir arşiv taraması yapılarak tıbbi uygulama hatalarının medikolegal incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 1991-2022 yılları arasında Balıkesir Tabip Odası tarafından tıbbi uygulama hatası iddiası üzerine medikolegal değerlendirmeye alınmış dosyalar retrospektif olarak incelenmiştir. Demografik veriler ile birlikte iddiaya konu sağlık kuruluşu, klinik birim, tıbbi uygulama hatası iddiasının konuları, tıbbi uygulama hatasının aşaması, tıbbi uygulama hatası olup olmadığı, tabip odasına yapılan başvuru şekli, tabip odası tarafından atanan bilirkişinin görüşü, onur kurulunun görüşü, Türk Tabipleri Birliği Yüksek Onur Kurulu görüşü ve görüşler arasındaki uyuma ilişkin bilgiler elde edilmiştir. Veriler arasındaki ilişki IBM SPSS V23 programı ile analiz edildi. Bulgular: 116 olgu değerlendirildi. Olguların %51,7'sinin(60) kadın, yaş ortalamasının 35,45 (±25) olduğu görüldü. Olguların büyük çoğunluğunun (%64,7) özel sağlık kuruluşlarına başvurduğu ve cerrahi branşlara yapılan başvuruların (%57,8) daha yaygın olduğunu görüldü. İddiaya konu olan klinik birimlere başvurularda, en sık başvurunun kadın hastalıkları ve doğum birimine (%19) yapıldığı, iddiaya konu klinikte uygulanan tedavi yöntemlerinde ise en sık tercih edilen yöntemin ilaç tedavisi (%35,3) olduğu, ardından cerrahi operasyonların (%19,8) geldiği görüldü. Tıbbi uygulama hatası iddiasının konularında, tanı ve tedavi hataları (%19,8) ve ardından eşit sıklıkta tanı hataları (%19) ile tedavi ve izlem hatalarının (%19) raporlandığı görüldü. Tıbbi uygulama hatasının aşamasına baktığımızda, çoğunlukla tıbbi uygulama hatasının olmadığı (%84,5) ve özen ve dikkat eksikliği (%4,3), tanı hatalarının (%2,6) da rapor edildiği görüldü. 3 farklı kurul tarafından incelenen sonuçlar değerlendirildiğinde kurullar arasında istatistiksel olarak fark bulunmamıştır. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda uluslararası ve ulusal literatüre de paralel olarak cerrahi branşların tıbbi uygulama hatası iddiasına daha sık konu olduğu ve en sık konu olan branşın kadın hastalıkları ve doğum branşı olduğu bulunmuştur. Tıbbi uygulama hatalarıyla ilgili dava açılan vakaların bir kısmı suçlanan hekimler için ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Uluslararası araştırmalar tıbbi hataların defansif tıp davranışlarına yol açabileceğini ve bu durumun tıbbi uygulama hatası konusunda paradoksik bir hale gelebileceğini göstermektedir. Bu nedenle, tıbbi uygulama hatalarının uzmanlar tarafından detaylı bir şekilde incelenmesi ve değerlendirilmesi, multidisipliner bir yaklaşımla ele alınması önemlidir. Sonuç olarak, ülkemizde tıbbi uygulama hatası iddialarında yasal çerçevenin netleştirilmesi gereklidir. Ayrıca mesleki tecrübeye sahip hekimlerin yer aldığı kurullarca değerlendirilen tıbbi uygulama hatalarının hem hekimler hem de hastalar açısından bir güvence olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Tıbbi uygulama hatası, tabip odası, adli tıp, defansif tıp
Yaralanmalı motosiklet kazası nedeniyle başvuran olguların sosyo-demografik, bireysel ve çevresel özelliklerinin adli tıp açısından değerlendirilmesi ve maluliyet oranına etkisi
YARALANMALI MOTOSİKLET KAZASI NEDENİYLE BAŞVURAN OLGULARIN SOSYODEMOGRAFİK, BİREYSEL VE ÇEVRESEL ÖZELLİKLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE MALULİYET ORANINA ETKİSİ Giriş ve Amaç: Motosikletlerin, otomobiller gibi sürücü ve yolcuyu koruyucu bir yapısının olmaması, yaralanmalı kaza ihtimalini arttırmıştır. Motosiklet kazalarında çevresel ve sürücü faktörleri kazanın oluşumunu daha çok etkilemektedir. Motosiklet sürücüleri trafik kazalarında mil başına araç içinde olanlara kıyasla 32 kat daha fazla ölüm ve altı kat daha fazla yaralanma riskine sahiptir. Bu çalışmada yaralanmalı motosiklet kazası olguları değerlendirilmiş, kişide oluşan yaralanmaların sosyodemografik özellikler, ekipman kullanımı gibi bireysel özellikler ile kaza oluş şekli, yol tipi, kaza sırasındaki hava durumu gibi çevresel özellikler arasında oluşan ilişkinin irdelenmesi, bireysel ve çevresel özelliklerin kişide oluşan maluliyet oranıyla ilişkisinin belirlenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, ileriye yönelik kesitsel tipte ve ele geçenden örnekleme yöntemiyle, Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilimdalı'na 01.07.2023-31.12.2023 tarihleri arasında maluliyet raporu almak için başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden ve motosiklet kazası geçiren 200 olguya anabilim dalı polikliniğinde yüz yüze anket uygulanarak yapılmıştır. Araştırmada olguların motosiklet kazası sonrası oluşan maluliyet oranları 20.02.2019 tarihli ve 30692 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan "Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik"e ekli cetvelleri kullanılarak hesaplandı. Kategorik değişkenlerin yüzdelerinin karşılaştırılması amacıyla Ki-Kare testi kullanıldı ve p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: 200 katılımcının 16'sı kadın (%8), 184'ü (%92) erkektir. Tüm olguların yaş ortalaması 30,675±13,422 olduğu görülmüştür. Kadın olgularda yaş ortalaması 35,56 iken, erkek olgularda yaş ortalaması 30,25 olarak tespit edilmiştir. Olgular yirmişerli yaş gruplarına göre incelendiğinde sayıca en fazla grubun aktif çağ olan 20-39 yaş grubu (%56,5) olduğu saptanmıştır. Olguların %62'sinin (n=124) ise tek başına veya diğer ekipmanlarla ile birlikte kask kullandığı saptanmıştır. Olgular ekstremite yaralanma bölgesi açısından değerlendirildiğinde ilk iki sırada %23 (n=46) ile sadece sağ alt ekstremite ve %23 (n=46) ile sadece sol alt ekstremite yaralanması olan olguların olduğu görüldü. Yaralanma türüne göre ekstremitelerde kemik kırığı ise toplamda 200 olgunun 163'ünde görülmüştür. Kadın olguların hız ortalaması 35,93 km/sa, erkek olguların hız ortalaması ise 45,31 km/sa olarak saptanmıştır. Olguların en sık %67,5 (n=135) ile ulaşım nedenli kullanımı olduğu saptanmıştır. Tüm olguların %49,5'i (n=99) cerrahi tedavi görmüştür. Tüm olguların maluliyet oranı ortalaması %14,27 olarak bulunmuştur. Erkek olgularda kadın olgulara göre maluliyet oranı anlamlı derece yüksek olarak saptandı. Yaş grupları bakımından maluliyet oranları dikkate alındığında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur. Yaş arttıkça maluliyet oranın yaş arttıkça yükselme eğiliminde olduğu gözlenmiştir. Cerrahi tedavi görenlerde, konservatif tedavi görenlere nazaran maluliyet oranının anlamlı derecede yüksek olduğu saptanmıştır. En az iki ekstremite yaralanması geçiren olgularda, ekstremite yaralanması geçirmeyen olgulara göre maluliyet oranlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Yaralanma türüne göre değerlendirildiğinde büyük damar/sinir yaralanması geçirenlerde maluliyet oranı anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. BMI, hız, kullanım amacı, kaza yeri, kaza türü, hava durumu, ekipman kullanımı, motor hacmi, ehliyet durumu, kaza sırasında konum parametlerine göre maluliyet oranı bakımından istatistiksel bir fark tespit edilmemiştir. Tartışma ve Sonuç: Ekstremite yaralanmaları ise kişide genellikle hayati tehlike oluşturmamakta ancak kişide kalıcı bir araz yani maluliyet bırakmaktadır. Bu yüzden güvenlik ekipmanını sadece kask ile sınırlandırılmayıp tüm vücudu koruyan ekipmanları kullanılmalıdır. Çalışmamızda ekipman kullanımı ve hız tek başına maluliyet oranı ile istatiksel anlamlı bir şekilde ilişkili olmasa da bu iki durum motosiklet kazalarında doğrudan mortalite ve morbitideyle ilişkilidir. Yapılan tedavinin başarısı, sonrasında görülen rehabilitasyon süreci ve kişinin fizyolojik iyileşme durumunun bir kimsede oluşan maluliyeti etkilediği sonucu çıkarılabilir. Anahtar Kelimeler: Motosiklet Kazası, Maluliyet, Güvenlik Ekipmanı.
2019-2024 yılları arasında Balıkesir Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından omurga yaralanmalarına yönelik "Erişkinler için Engellilik Değerlendirilmesi Hakkında Yönetmelik"e göre düzenlenen raporların "yaralanma modeli" ve "eklem hareket açıklığı modeli"ne göre değerlendirilmesi
Travma sonrası kişilerde oluşan kalıcı hasarlara bağlı maluliyet değerlendirilmesi Adli Tıp uygulamalarının önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Düzenlenen maluliyet raporlarının büyük bir kısmı, 20.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren "Erişkinler için Engellilik Değerlendirilmesi Hakkında Yönetmelik" ve eklerine uygun olarak tanzim edilmektedir. İlgili yönetmelikte omurga yaralanmalarına yönelik maluliyet oran tayininde "Yaralanma Modeli" ve "Eklem Hareket Açıklığı Modeli" kullanılarak raporlama yapılabileceği belirtilmektedir. Çalışmamızda 2019-2024 yılları arasında anabilim dalımızca omurga yaralanmasına yönelik rapor düzenlenen olguların "Erişkinler için Engellilik Değerlendirilmesi Hakkında Yönetmelik" ve eklerine uygun olarak maluliyet oranlarının değerlendirilmesi ve "Yaralanma Modeli" ve "Eklem Hareket Açıklığı Modeli" karşılaştırılması yapılarak farklılıkların ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2019-2024 yılları arasında Balıkesir Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından trafik kazasına bağlı omurga yaralanması sonucu rapor tanzim edilen 723 olgu ele alındı. Olguların demografik özellikleri, yaralanmanın verileri ve maluliyet oranları incelenerek istatistiksel analizi yapıldı. Çalışmamıza dahil edilen 723 olgunun 417'sinin (%57,68) erkek, 306'sının (%42,32) kadın cinsiyette olduğu saptanmıştır. Olguların ortalama yaşının 41±14,87 olduğu saptanmıştır. Omurgalardaki kırık ve yaralanma türleri arasında arka eleman kırıklarının 254 vaka (%35,13) ile ilk sırada olduğu görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen 723 olgu için ortalama maluliyet oranının %14,74±9,07 olduğu saptanmıştır. Omurlarda çoklu bölge yaralanmaları, sinir hasarı varlığı, belirgin yükseklik kaybı olması maluliyet oranındaki artışı en çok etkileyen risk faktörleridir. Eklem hareket açıklığı (EHA) modelinin kullanıldığı vakalarda ortalama maluliyet oranlarının daha yüksek olması, değerlendirme metodolojisinin standardizasyonunun önemini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Engellilik, Omurga Yaralanmaları, Maluliyet, Adli Tıp
Distal tibia ve kalkaneus epifizinin adli yaş tahmininde uygulanabilirliğinin manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
Amaç: Adli tıp uygulamalarında ilk aşama kimlik teşhisidir. Kimlik teşhisinin de en önemli aşaması yaş tahminidir. Günümüzde radyasyon içermeyen yöntemlerle yaş tahminine yönelik araştırmalar giderek artmakta ve uygulamada daha fazla tercih edilmeye başlamıştır. Bu çalışmanın amacı 8-25 yaş arası bireylerin ayak ve ayak bileği manyetik rezonans görüntülerinin incelenerek, daha önce başka kemik bölgeleri için kullanılabilir olduğu gösterilmiş Vieth ve Dedouit evreleme yöntemlerinin distal tibia epifizi ve kalkaneus apofizi için uygulanabilirliğinin araştırılması ve fizis kalınlığının adli yaş tahmininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2010- Aralık 2022 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalına başvurarak ayak bileği manyetik rezonans görüntülemesi (1.5 Tesla) yaptıran 8-25 yaş bireylerin görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kriterlerimize uyan 342 bireyin 172'si erkek 169'u kadındır. Distal tibia epifizi ve kalkaneus apofizi Vieth ve Dedouit sınıflandırmasına göre değerlendirilmiştir. Distal tibia ve kalkaneus fizis kıkırdağı kalınlıkları da ölçülerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızın sonucuna göre; distal tibia Dedouit sınıflandırmasına göre Evre 3-4-5 Vieth'e göre Evre 4-5-6 olan tüm bireylerin cinsiyet fark etmeksizin 12 yaş üzerinde olduğu, Dedouit'e göre Evre 4-5 Vieth'e göre Evre 5-6 olan tüm bireylerin cinsiyet fark etmeksizin 15 yaş üzerinde olduğu ve Dedouit'e göre Evre 5 Vieth'e göre Evre 6 olan tüm erkek bireylerin 18 yaş üzerinde olduğu tespit edildi. Kalkaneus evreleri Dedouit'e göre Evre 1-2-3 Vieth'e göre Evre 2-3-4 olan erkeklerin tamamının 18 yaşın altında, kadınların ise 15 yaşın altında olduğu tespit edilmiştir. Distal tibia için belirlenen kesme değerlerinin pozitif olabilirlik oranları <12 Kadın (OO+:18,6) ve <15 Kadın (OO+: 34,42) gruplarında 10'un üzerinde ve testin geçerliliğinin yüksek olduğu, <15 Erkek grubunda geçerliliğin orta düzeyde, diğer gruplarda ise yeterli düzeyde olduğu tespit edildi. 18 yaş üzerinde olan kişilerden ROC analizi için yeterli sayıda ölçüm olmadığı için kalkaneus fizis kalınlığı sadece <12 ve <15 yaş grupları için değerlendirilmiştir. Kesme noktaları distal tibiaya kıyasla daha ince idi. <12 erkeklerde olabilirlik oranı 3,76 ile en düşük değerdi ve tüm gruplarda kalkaneus fizis kalınlığının adli yaş tahmininde kullanılabilir olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Adli yaş tahmininde multidisipliner bir değerlendirme ile birden fazla yöntem kullanmak hata payını en aza indirir. Ayak bileği MRG kesitleri de adli yaş tahmininde kullanılabilir olarak görünmektedir. Hem yaş ortalamaları hem de minimum maksimum yaş konseptine göre mevcut çalışmada kayda değer sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca mevcut çalışmada büyüme plağı kalınlığının da ölçülerek adli yaş tahmininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesine yönelik analizlerde fizis kalınlığının 12, 15 ve 18 yaş sınırlarının değerlendirilmesinde ümit vadeden bir teknik olabileceği gösterilmiştir. Ancak sosyoekonomik düzey, boy-kilo, demografik özellik verilerinin daha ayrıntılı olarak değerlendirildiği daha yüksek örneklem büyüklüğüne sahip prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Adli yaş tahmini, manyetik rezonans görüntüleme, Vieth metodu, Dedouit metodu, kimliklendirme.
Yaş tayininde 3-4-5 servikal vertebranın direkt grafi ile değerlendirilmesi
Amaç: Adli tıbbın önemli çalışma alanlarından birisi kimlik tespitidir. Tıbbi kimliğin belirlenmesinde önemli basamaklardan biri ise yaş tayinidir. Uygulamada yaygın olarak el-el bilek grafisi kullanılmaktadır. Ancak son yıllarda farklı metotlarla kemik yaşı tayin etmeye yönelik çalışmalar artmaktadır. Bu çalışmanın amacı 5-18 yaş arası bireylerin lateral servikal grafi görüntüleri üzerinde metrik ölçüm ve orantılar yapılarak yaş tahmininde kullanılacak bir regresyon formülünün oluşturulması ve Bacetti evreleme sistemiyle servikal vertebra olgunlaşma aşamalarının adli yaş tahmininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2016 – Aralık 2021 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Radyoloji Anabilim Dalına başvurarak lateral servikal grafi çekimi yapılan 5-18 yaş bireylerin görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Her yaş grubundan 15 kız 15 erkek toplam 30 kişi olmak üzere 420 birey çalışmaya dahil edilmiştir. 3-4-5 servikal vertebra gövdelerinin ön-arka kenar yüksekliği, diagonal çapı, konkavite derinliği ve ön-arka uzunluğu ölçümü yapılmış ve oranlar değerlendirilmiştir. Servikal vertebra olgunlaşma aşamaları ise Bacetti metoduna göre değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızın sonucuna göre; servikal vertebra kemik yaşını gösterir bir regresyon formülü oluşturduk. Erkeklerin yaşı = -6,471+ (7,004 x AH3/PH3) + (20,665 x CONC3/AP3) + (9,676 x AH4/PH4)) + (7,483 x AH5/DH5 ) Kızların yaşı = -6,397+ (6,726 x AH3/PH3) + (9,710 x AH4/PH4) + (7,559 x AH5/DH5) + (17,342 x CONC4/AP4 ) 3-4-5 servikal vertebralar için konkavite varlığı-yokluğu şeklindeki değerlendirmemizde üç vertebrada da konkavitenin olmadığı en yüksek yaş 7, üç vertebrada da konkavitenin olduğu en erken yaş 15 olarak tespit edildi. Bacetti'nin 5 evreli sistemine göre Evre 2 -3 bireylerin 7 yaş üzerinde, Evre 4 bireylerin 11 yaş üzerinde, Evre 5 bireylerin 12 yaş üzerinde olduğu, Evre 1 bireylerin 14 yaş altı, Evre 2 bireylerin 15 yaşın altında olduğu, tüm evrelere kızların erkeklerden daha önce ulaştığı, servikal vertebra gelişiminin kronolojik yaşla uyumlu olduğu ve adli yaş tahmininde kullanılabilir olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Adli yaş tahmininde çalışma yöntemleri arttıkça ve birden fazla yöntem birlikte değerlendirildiğinde daha doğru sonuçlar elde edilir. Servikal vertebra gelişim evreleri ister kalitatif ister kantitatif ölçüm yöntemleriyle adli yaş tahmininde kullanılabilir olarak görünmektedir. Ancak Türk toplumu için geliştirilen modelde sosyoekonomik düzey, boy- kilo, demografik özellik verilerinin daha ayrıntılı olarak değerlendirildiği daha yüksek örneklem büyüklüğüne sahip prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Adli yaş tahmini, servikal vertebra, Bacetti metodu
Kranial MR görüntülemelerinde sfenooksipital sinkondroz eklemin yaşa göre kapanma derecesinin adli tıbbi yaş tayininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi ve antiepileptik ilaç kullanımının kapanma zamanını etkileyip etkilemediğinin araştırılması
Amaç: Yaş tahmini adli tıp uygulamalarının başında gelen kimliklendirmenin önemli bir parametresidir. Günümüzde radyolojik görüntüleme yöntemleri ile yaş tahmini yapılmasına dayanan çalışmalara ağırlık verilmektedir. Direkt grafilerden daha detaylı görüntü sunan bilgisayarlı tomografi, radyasyon maruziyeti nedeni ile etik olarak sorgulanmakta bu sebeple son zamanlarda manyetik rezonans görüntüleme yöntemi ile yaş tahmini çalışmaları ön plana çıkmaktadır. Sfenooksipital sinkondroz eklem literatürde direkt grafi ve bilgisayarlı tomografi ile birçok kez incelenmiş, manyetik rezonans görüntüleme ile de değerlendirilebileceği bildirilmiştir. Çalışmamızda sfenooksipital sinkondroz eklem manyetik rezonans görüntüler üzerinden değerlendirilmiş ve adli tıbbi yaş tahmininde kullanılabilirliğini sorgulanmıştır. Ayrıca antiepileptik ilaç kullanımını olan bireylerin sağlıklı popülasyondan farklılık gösterip göstermediği de değerlendirilmeye çalışılmıştır. Gereç ve Yöntem: İlgili sfenooksipital sinkondroz eklem bölgesini değerlendirmek için Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı tarafından 2015-2021 yılları arasında çekilmiş kranial manyetik rezonans görüntülemeleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Yaş aralığı 8-25 olarak belirlenmiş, dahil edilme kriterlerini sağlayan bireylerin görüntüleri T1 sekansında midsagittal kesitte incelenmiştir. Çalışmaya 562 kadın, 504 erkek olmak üzere toplam 1066 görüntüleme dahil edilmiştir. 1066 görüntülemenin 180 tanesi antiepileptik kullanan olgulara aittir. Sfenooksipital sinkondroz eklemi değerlendirmek için Powell ve Brodie'nin tanımladığı, Bassed ve arkadaşlarının modifiye ettiği 5 evreli tanımlama sistemi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 5 evreli olarak çalışılan sfenooksipital sinkondroz eklemin kapanması sonucunda elde edilen verilere göre sağlıklı popülasyonda 8 yaşında her iki cinsiyette de eklemin tamamen açık olduğu, ilk kapanma bulgusunun (evre 2) her iki cinsiyette de 9 yaşında görüldüğü, kadınlarda en geç 16, erkeklerde 19 yaşında eklemin tamamen açık (evre 1) görüldüğü, yarım kapanmayı temsil eden evre 3'ün kadınlarda 11-17 yaşları arasında, erkeklerde 12-17 yaşları arasında görüldüğü, en erken tam kapanmanın (evre 4) kadınlarda 12, erkeklerde 13 yaşında görüldüğü, kadınlarda 18 yaş ve üzerinde, erkeklerde 20 yaş ve üzerinde bütün olgularda eklemin tamamen kapalı (evre 4 ve 5) olduğu tespit edilmiştir. Antiepileptik ilaç kullanımı olan grupta ise her iki cinsiyette 8-10 yaşlarında eklemin tamamen açık (evre 1) olduğu, ilk kapanma bulgusunun (evre 2) kadınlar ve erkeklerde 11 yaşında görüldüğü, hala açık (evre 3) en geç yaşın kadınlarda 17, erkeklerde 18 yaş olduğu, kadınlarda 18 yaş ve üzerinde eklemin tamamen kapalı (evre 4 ve 5) olduğu tespit edilmiştir. Yaş ve evre arasında pozitif yönde güçlü korelasyon saptanmıştır. Erkeklerde sağlık durumu değişkeni anlamsız, kadınlarda ise zayıf ilişkili bulunmuştur. Ayrıca popülasyonun geneli değerlendirildiğinde; erkekler için evredeki her bir artışın 2,671 yılı (%95 güven aralığında 2,648-2,873) gösterdiği, burdan yola çıkılarak yaş=7,667+2,761xEvre denklemi oluşturulmuştur. Kadınlar için bu değerlerin 2,846 yıl (%95 güven aralığında 2,730-2,962) olduğu görülmüş yaş=6,479+2,846xEvre denklemi oluşturulmuştur. Sonuç: Adli tıbbi açıdan yaş tahmininde farklı yöntemler ile yapılan değerlendirmelerin artırılması ve multidisipliner yaklaşımlar ile hata payı en aza indirgenmelidir. Sfenooksipital sinkondroz eklemin MR görüntülemelerinden yola çıkılarak %95 güven aralığında yaş tahmini yapılabilir. Yine de uç olguların da bulunduğu göz ardı edilmemelidir. Daha büyük örneklemler ile sosyoekonomik düzey, boy-kilo, ırk gibi kemik yaşını etkilediği bildirilen verilerin de göz önüne alındığı çalışmalara ve kronik hastalıkların etkisinin gösterildiği çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: adli yaş tayini, manyetik rezonans görüntüleme, sfenooksipital sinkondroz, kimliklendirme, kemik yaşı.
Denizli ilindeki yabancı uyruklu adli olguların incelenmesi
Yabancı ziyaretçilerin, Türkiye'ye en çok gezi, eğlence, sportif ve kültürel faaliyetler için geldiği, bunu akraba ve arkadaş ziyaretinin takip ettiği görülmektedir. Bunun dışında; ikamet, sağlık turizmi, eğitim, evlilik ve aile ikamet izni, çalışma, uluslararası veya geçici koruma nedeniyle gelebilmektedirler. Gerek göç gerekse turistik amaçlarla küresel insan hareketliliğinin boyutu gün geçtikçe artmaktadır. Bundan dolayı, ülkemizde bulunan yabancı uyruklu kişiler de zaman zaman diğer hizmetlere olduğu gibi adli tıbbi hizmetlere de gereksinim duymaktadır. 2011-2020 yılları arasında Denizli ili Adli Tıp Şube Müdürlüğü ve Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na başvuran yabancı uyruklu 271 olgu ve Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Otopsi Salonunda otopsisi yapılan yabancı uyruklu 86 olgunun raporları retrospektif olarak incelenmiştir. Yabancı uyruklu otopsi sayısının tüm otopsilerin %2,38'ini kapsadığı görülmektedir. Yabancı uyruklu ölüm olgularının mensup oldukları ülkelere bakıldığında; ilk sırayı % 25,6 ile Suriye almaktadır. Bunu sırasıyla %17,4 ile İran, %12,8 ile Afganistan, %8,1 ile Rusya izlemektedir. Yabancı uyruklu ölüm olgularının Türkiye'de ikamet etme durumuna bakıldığında; %70,9'unun (61) Türkiye'de ikamet ettiği, %29,1'inin (25) turist olduğu anlaşılmıştır. Yabancı uyruklu ölüm olgularının ölüm orijini incelendiğinde; ölümler en sık doğal orijinli (%43) olup, bunu kaza orijinli ölümler (%37,2) izlemektedir. Bunları da %9,3 ile cinayet ve intihar izlemektedir. 1 olgunun ise ölüm orijini tespit edilememiştir. Yabancı uyruklu canlı olgulara düzenlenen adli raporlar incelendiğinde; 271 olay için 316 rapor düzenlenmiştir. Başvuran olguların mensup olduğu ülkeler incelendiğinde; %33,2 ile İran ilk sırada yer almaktadır. Bunu sırasıyla %22,1 ile Afganistan, %21,4 ile Suriye izlemektedir. Başvuran olguların geliş nedenleri incelendiğinde; olguların %48,3'ü kasten yaralama, %19,6'sı TCK 31. Maddesi kapsamında, %18,5'i taksirle yaralama, %6,3'ü kemik yaşının tespiti, %3'ü cinsel istismar, %1,5'i kaza, %1,1'i TCK 32. Maddesi kapsamında, %0,4'ü kazai rüşt (ergin kılınma) ve %0,4'ü intihar girişimi kapsamında rapor düzenlenmesi amacıyla başvurmuştur. Üç olgu ise %1,1 oranla diğer kategorisini oluşturmuştur. Denizli ilinde adli otopsisi yapılan ve Adli Tıp Birimlerine başvuran yabancı uyruklu olguların verilerini, siyasi, coğrafi ve sosyoekonomik açılardan kaynaklar ışığında değerlendirerek bu konuda bilimsel veri oluşturmak, bu alandaki yerli ve yabancı çalışmalara katkı sağlamak, ayrıca meydana gelen ölümlerin ve poliklinik başvurularının önlenebilir nedenlerinin tespiti ile gereken tedbirlerin neler olduğu konusunda öneriler oluşturmak amaçlanmıştır.
Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalında 2013-2022 yılları arasında kemik yaşı tespiti amacıyla muayene edilen hastaların medikolegal değerlendirilmesi
Bir insanın tanınmasında, tanımlanmasında ve diğer insanlardan ayırt edilmesinde kullanılan tüm özelliklere "kimlik" adı verilir. Yaşayan ya da ölü bir kimsenin tanımlanması ve diğer kişilerden ayırt edilmesini sağlayacak özelliklerin ortaya konulmasına "kimliklendirme" (kimlik tespiti, identifikasyon) denir. Günümüzde, yaşayan kişilerde kimlik tayini sadece bireysel veya toplumsal bir sorun olmaktan çıkmış uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Kimlik tayininde yaşın belirlenmesi de oldukça önemlidir. Yaş; cinsiyet, boy, kilo, saç, cilt, göz rengi, parmak izi, kemik ve dişler gibi bireyin tıbbi kimliğini oluşturan fiziksel özelliklerden biridir. Genetik, beslenme, hastalık, çevre koşulları kişilerin yaşlarını etkiler. Yaş tayininde bireyler arası farklılıklar da görülebilir. Kemik yaşı hem tıbbi hem de adli uygulamalarda önemli bir yere sahiptir. Tıbbi alanda tanı ve tedavi sürecinde, adli alanda ise karar alma süreçlerinde önemlidir. Çalışmamızda Denizli'de Ocak 2013 - Aralık 2022 yılları arasında polikliniğe başvuran 257 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Bu olguların başvuru yılı, cinsiyet, başvuru anındaki kimlik yaşı, kişi tarafından iddia edilen yaş, uyruk, gönderilen resmi makam, gebelik, kronik hastalık, boy, kilo, sekonder seks karakteri, diş sayısı bakımından ilişkileri incelenmiştir. Çalışmamızda; kadınların (n:182) erkeklere (n:75) göre daha fazla sayıda olduğu, olgularımızın başvuru anındaki kimlik yaşı ortalamasının 22,04 ± 13,72 olduğu, olguların 36(%14,01) olgu ile en çok 2019 yılında başvurduğu, 113 (%44) olgu ile en sık 15-18 yaş grubunda olduğu tespit edilmiştir. 103(%40,08) olgunun hastane ortamında doğduğu, 101(%39,30) olgunun ev ortamında doğduğu tespit edilmiştir. 119(%46,30) olgunun Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gönderildiği, 114(%44,36) olgunun Hukuk Mahkemesi aracılığıyla ve 24(%9,34) olgunun da Ceza Mahkemesi tarafından gönderildiği tespit edilmiştir. Olguların 121(%47,1) olgu ile çoğunluğunun cinsel istismar/cinsel saldırı mağduru olarak başvurduğu tespit edilmiştir. 225(%87,55) olgunun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu, 23(%8,95) olgunun Suriye vatandaşı, 6(%2,33) olgunun Afganistan vatandaşı, 3(%1,17) olgunun ise İran vatandaşı olduğu tespit edilmiştir. 131(%51) olgunun gerçek yaşının kimlik yaşından daha büyük olduğunu, 111(%43,2) olgunun herhangi bir iddiasının olmadığını ve kimlik yaşının doğru olduğunu, 12(%4,7) olgunun gerçek yaşının kimlik yaşından daha küçük olduğunu iddia ettiği tespit edilmiştir. Tespit edilen kemik yaşlarına bakıldığında 92(%35,8) olgu ile çoğunluğunu 15-18 yaş aralığının oluşturduğu tespit edilmiştir. 150(%58,4) olgunun tespit edilen kemik yaşının kimlik yaşından büyük olduğu, 14(%5,4) olgunun tespit edilen kemik yaşının kimlik yaşından küçük olduğu, 39(%15,2) olgunun kimlik yaşı ile kemik yaşının aynı olduğu tespit edilmiştir. Kadın olguların çoğunlukla cinsel istismar/cinsel saldırı mağduru olarak başvurduğu, erkek olguların ise çoğunlukla yaş düzeltme işlemleri için başvurduğu tespit edilmiştir. Her iki cinsiyette de kemik yaşı tayini için başvuran olguların eğitim düzeylerinin çoğunlukla ilkokul mezunu ve ortaokul mezunu oldukları saptanmıştır. Sonuç olarak; gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki doğum ve ölüm olayları ile ilgili resmi kayıtların eksik olarak tutulması çok sayıda belirsizliği de beraberinde getirmektedir. Bu duruma bağlı olarak adli süreçler sırasında ortaya çıkan yaş ile iligili bu belirsizliklerin giderilebilmesi için yaş tayini olgularının adli tıp uygulamalarına dahil olduğu gözlenmektedir. Doğum ve ölüm kayıtlarının düzenli bir şekilde tutulması ve doğum tarihlerinin kişilerin beyanları doğrultusunda kaydedilmesi yerine hastane evraklarındaki resmi kayıtlardan yararlanılarak kaydedilmesi; oluşan belirsizliği gidermede önemli rol oynayacaktır. Ayrıca; gebelik sırasında yapılan takiplerde doğum olayının ev koşullarında yapılmasından ziyade sağlık kuruluşunda yapılmasının teşvik edilmesi; doğum anına ilişkin resmi kayıtların daha sağlıklı bir şekilde kayıt altına alınmasını sağlayacaktır. Böylece yaş tespiti ile ilgili süren mahkeme süreçlerinde resmi makamlar, doğumun gerçekleştiği sağlık kuruluşuyla iletişime geçerek, hastanedeki güvenilir doğum kayıtlarından doğrudan bu bilgiye ulaşabilecektir. Ayrıca tüm ülke genelinde yaşı da içeren nüfus bilgilerinin güvenilir bir şekilde kayıt altına alındığı bir sistem kurulması halinde kimliği bilinen birçok olguda yaş ile ilgili herhangi bir belirsizlikle karşılaşılmayacaktır. Anahtar kelimeler: Kimliklendirme, kemik yaşı, yaş tespiti, adli tıp.
Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi adli Tıp Anabilim dalı'nda 2013-2022 yılları arasında muayene edilen çocukların medikolegal değerlendirilmesi
Çocuklar; darp, trafik kazaları, zehirlenmeler, her türlü istismar ve ihmal gibi sağlıklarını etkileyen birçok adli olay nedeniyle adli tıp polikliniklerine başvurabilmektedirler. Bunların yanında maluliyet değerlendirilmesi, kemik yaşı tayini ya da ceza sorumluluğunun değerlendirilmesi gibi nedenlerle de adli tıp polikliniklerine yönlendirilmektedirler. Yetişkinlere göre daha savunmasız olan çocuklar; başta her türlü istismar ve ihmal olmakla birlikte, trafik kazaları ve diğer kazalara daha açıktırlar. Çalışmamızda, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı arşivindeki 2013-2022 yılları arasında hazırlanan tüm arşiv kayıtları retrospektif olarak taranmıştır (n=13326). Arşiv dosyaları incelenerek adli tıbbi değerlendirme yapılan 1991 çocuk olgu belirlenmiştir. Olgular rapor türüne göre gruplandırılarak olguların ve raporların özelliklerine göre belirlenen veriler incelenmiştir. Çalışmamıza dahil edilen 1991 olgunun %43.7'sinin (n=871) kadın, %56.3'ünün (=1120) erkek olduğu, olguların 1244'ünü (%62.5) yaralama olguları oluşturduğu, bunu 262 (%13.2) olgu ile cinsel istismar muayenesi yapılan olguların izlediği görülmüştür. Yaralanmaların %75.3'ünü (n=937) künt travmalar oluştururken, bunu %13.3 (n=168) ile penetran yaralanmalar ve %10.3 (n=128) ile zehirlenme olguları izlemiştir. Künt travmaların %60.8'ini (n=570) trafik kazaları oluşturmaktayken, bunu %28.3 (n=279) ile darp olguları izlemiştir. Çalışmamızda 168 penetran yaralanma olgusu tespit edilmiş olup, bunların %88.7'sini (n=148) erkekler, %11.3'ünü (n=20) kadınların oluşturduğu tespit edilmiştir. 128 zehirlenme olgusunun %60.2'sini (n=77) kadınlar, %39.8'ini (n=51) erkeklerin oluşturduğu, zehirlenmeye neden olan maddeye göre dağılımları incelendiğinde; %49.2 (n=63) ile ilaç intoksikasyonlarının ilk sırada yer aldığı, bunu %14.8 (n=19) ile etanol intoksikasyonu ve %12.5 (n=16) ile korozif madde alımının izlediği görülmüştür. Künt, penetran, fiziksel ve patlama tarzı yaralanma olgularının (n=1130); Olguların %55.5'inde (n=628) görülen baş-boyun yaralanması, %31.7'sinde (n=359) alt ekstremite ve %28.5'inde (n=322) üst ekstremite yaralanmaları görülmüştür. Çalışmaya dahil edilen toplam 1991 olgunun %13.2'sini (n=262) cinsel istismar muayenesi yapılan olgular oluşturmaktadır. Bu olguların %23.7'sini (n=62) erkek, %76.3'ünü (n=200) kadın cinsiyet oluşturmaktadır. En sık başvurunun olgularının büyük çoğunluğunu (%77.5) oluşturan 15-17 yaş grubu olduğu görülmektedir. Olguların %40.8'inde (n=107) vajinal penetrasyon, %32.4'ünde (n=85) anal penetrasyon, %3.1'inde (n=9) oral penetrasyon, %21.4'ünde (n=56) ise penetrasyon içermeyen cinsel istismar öyküsü alındığı, muayenede en sık tespit edilen bulgunun, olguların %52.8'i (n=103) ile intakt himen olduğu tespit edilmiştir. Olguların %27.2'sinde (n=53) himende eski laserasyon, %5.1'inde (n=10) akut laserasyon, %13.3'ünde (n=26) ise himenin vajinal yoldan penetrasyona yırtılmaksızın izin verecek yapıda olduğu tespit edilmiştir Anal muayenede, anal penetrasyon öyküsü olan olgularda sfinkter tonusunda azalma, anal mukozada ekimoz ya da abrazyon ile akut anal fissür bulguları daha sık tespit edilmiştir. 7 günden daha uzun süre geçtikten sonra yapılan muayenelerde tespit edilebilecek anal penetrasyon bulguları önemli ölçüde azaldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak; travmalar çocukluk çağı yaralanmalarının önlenebilir sebeplerinin başında gelmektedir. Yaralama olgularının büyük çoğunluğunu künt travmaların oluşturmuş ve künt travmaların da çoğunluğunu trafik kazalarının oluşturmuştur. En sık yaralanan vücut bölgesinin ve yaşamsal tehlikeye en sık neden olan yaralanmaların baş-boyun yaralanmaları oluşturduğu belirlenmiştir. Olguların önemli bir kısmını cinsel istismar olguları oluşturmaktadır. En sık kadın olguların oluşturduğu cinsel istismar olgularının uzun başvuru süreleri muayenede tespit edilebilecek bulguların kaybına neden olarak çocuk cinsel istismarının önlenmesinde önemli bir engel oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: çocuk, fiziksel istismar, cinsel istismar.
El dominantlığının tespitinde torakal BT görüntüleri aracılığıyla elde edilen sağ ve sol pektoralis minör kası ölçümlerinin kullanılması
Bu çalışma, el baskınlığı (el tercihi) kavramının adli tıp ve adli bilimler pratiğindeki yerini inceleyerek, el tercihi belirlenmesinde bilgisayarlı tomografi aracılığıyla pektoralis minör kası morfometrik ölçümlerinin arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlamaktadır. El baskınlığı, cinayet, intihar, kaza gibi şüpheli ölüm vakalarının orijinini aydınlatmada, savunma yaraları, ateşli silah yaralanmaları, kesici-delici alet yaralanmaları gibi olaylarda failin ya da mağdurun el tercihinin tespitinde önemli bir parametre olarak kullanılmaktadır. Ayrıca adli belge incelemesi, maluliyet değerlendirmesi ve suçlunun profillenmesi gibi alanlarda da el tercihi belirlenmesi pratik değere sahiptir. El tercihinin biyolojik temelleri hakkında birçok hipotez ileri sürülse de tek başına bu durumu açıklayabilecek kesin belirleyici bir faktör tespit edilememiştir. Araştırmalar genetik yatkınlık kadar intrauterin stres, hormonal maruziyet, nörogelişimsel ve sosyo-kültürel faktörlerin de rol oynadığını göstermektedir. Literatürde el baskınlığı genellikle antropolojik kemik ölçümleri, radyolojik görüntüleme yöntemleri (fMRI, PET), motor performans testleri (kavrama gücü, parmak vurma testleri) ve anket temelli ölçeklendirmeler (Edinburgh El Tercihi Ölçeği, Annett Ölçeği) ile değerlendirilmiştir. Ancak kas hacmi ve alan ölçümleri üzerinden el baskınlığına dair veriler sınırlıdır. Özellikle pektoralis minör kası, omuz kuşağı hareketlerinde ve skapulanın pozisyonlanmasında işlevsel rol oynayan, anatomik konumu nedeniyle kolay ulaşılabilir bir kas olup, morfometrisinin el tercihiyle korelasyonuna dair radyolojik bir çalışma bulunmamaktadır. Tezde; pektoralis minör kasının sağ ve sol taraf genişlik, kalınlık, alan ve hacim ölçümleri karşılaştırılarak bireylerin el baskınlığıyla olası ilişkisi sorgulanmaktadır. Çalışmamıza dahil edilen 140 olgunun %42,14'ünün (n=59) kadın, %57,86'sının (n=81) erkek olup, olguların 50'sini (%35.7) kanser tanılı hastalar oluştururken, kalan 90'ı (%64,3) KOAH, astım, interstisyel akciğer hastalıkları, travma olgularından oluşmuştur. Araştırmada seçilen 140 hastanın 130'u sağ elini dominant kullanırken (%92,9), 10'u sol elini dominant bir şekilde kullandığı görülmüştür. Korelasyon analizleri sonucunda, sağ ve sol pektoralis minör kaslarına ait tüm ölçümler arasında yüksek düzeyde pozitif ve anlamlı korelasyonlar bulunmuştur, bu durum, bilateral kas gelişiminin simetrik bir yapıda olduğunu, pektoralis minör kasının morfometrik açıdan iki taraflı bütünlük gösterdiğini ve ölçümler arasında yapısal bir denge olduğunu göstermektedir. 18-64 yaş aralığında seçilen vakaların genel yaş ortalaması 47,61 olarak bulunmuş, sağ pektoralis minör kas hacmi ortalama ~16.598 mm³, sol pektoralis minör kas hacmi ~17.036 mm³ olarak ölçülmüştür. Yaş ile kas hacmi arasındaki ilişki incelendiğinde, korelasyon katsayısının zayıf ve negatif yönde olduğu, yaş arttıkça kas hacminin azaldığı, ancak anlamlılık düzeyine ulaşmadığı görülmüştür. Cinsiyet değişkeniyle yapılan analizler sonucunda, erkek bireylerin hem sağ hem sol pektoralis minör kaslarına ait hemen tüm ölçümlerde kadınlara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha yüksek değerlere sahip olduğu bulunmuştur. Takip edilen hastalık grubuna (kanser vs. diğer) göre yapılan karşılaştırmalarda ise pektoralis minör kas ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Dominant el kullanımı açısından yapılan değerlendirmelerde ise yalnızca sol pektoralis minör kas genişliği değişkeninde anlamlı bir fark gözlenmiş (p=0,048); sol elini dominant kullanan bireylerin bu parametresinin daha yüksek olduğu saptanmıştır Sonuç olarak, pektoralis minör kası morfometrisinin el baskınlığına katkısını incelemek, adli tıp pratiğinde yeni bir destekleyici parametre sunabilir. Çalışmanın çıktılarının, adli bilimler literatürüne katkı sağlaması ve ileride yapılacak benzer araştırmalar için temel teşkil etmesi hedeflenmektedir.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Görevlisi hekimlerde şiddet görme korkusu ve işe bağlı gerginlik durumlarının değerlendirilmesi
Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet günümüzde önemini korumakta ve giderek etkisini artırmaktadır. Mesleklerini icra ettikleri sırada şiddete maruz kalan çalışanlar fiziksel, sosyal ve psikolojik olarak olumsuz etkilenmektedir. Şiddetin ilk etkilerini atlatan çalışanlar sonraki dönemlerde stres, depresyon, motivasyon kaybı, alkol problemleri gibi sorunlarla baş etmek durumunda kalabilmektedir. Bu sorunların yanında gelecekte meydana gelebilecek şiddet olaylarına karşı korku duygusu da geliştirmektedirler. Bu çalışmanın amacı Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırma görevlisi hekimlerde şiddet görme korkusu ve işe bağlı gerginlik düzeylerini belirlemek ve şiddete maruz kalma durumları ile ilişkilerini ortaya koymaktır. Bu kesitsel, analitik özellikteki çalışmada evrenin tamamına ulaşılmak amaçlandı. Araştırmaya 262 araştırma görevlisi hekim dâhil edildi.Katılımcılara 25 sorudan oluşan tanımlayıcı özellikler anket formu, Şiddet Görme Korkusu Ölçeği ve İşe Bağlı Gerginlik Ölçeği uygulandı. Katılımcıların yaş ortalaması 30,0±5,2 olup, %62,6'sını kadınlar oluşturmaktaydı. Araştırma gurubunun %74,8'i meslek hayatlarında daha önce şiddete maruz kalmıştı. Daha önce şiddete maruz kalanlarda, mesleğinden, çalışma koşullarından, mezuniyet öncesi alınan eğitimden ve aylık gelirinden memnun olmayanlarda şiddet görme korkusunun anlamlı olarak daha yüksek olduğu görüldü. Temel bilimlerde görevli hekimlerde ise diğer hekimlere göre şiddet görme korkusunun anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı.İşe bağlı gerginlik; daha önce şiddete maruz kalanlarda, yaşanılan son şiddet olayında failin kadın olduğunu ifade eden hekimlerde, diğer sağlık çalışanlarına uygulanan şiddete tanık olanlarda, mesleğinden, çalışma koşullarından, mezuniyet öncesi aldıkları eğitimden, aylıkgelirlerinden memnun olmayanlarda, mesleğini ve çalıştıkları bölümü değiştirmeyi düşünenlerde anlamlı olarak daha yüksekti. Şiddet görme korkusu ve işe bağlı gerginlik arasında ise anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Sonuç olarak şiddet görme korkusu ve işe bağlı gerginlik hekimleri ve sağlık hizmetinin devamlılığını olumsuz etkilemektedir. Hekimler için güvenli iş ortamının oluşturulması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Şiddet, hekimler, şiddet görme korkusu, işe bağlı gerginlik
Aydın ilinde bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden sakrum, koksiks ve proksimal femur incelenerek cinsiyet ve yaş tayininde kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Adli Tıp pratiğinde ister antemortem dönem olsun ister postmortem dönem olsun muayene kimliklendirme ile başlar. Tıbbi ve adli olarak yapılan kimliklendirme özellikle ileri derecede bozulmuş veya çürümüş cesetlerde hekimi zorlamaktadır. Sadece kemik kalıntılarının kaldığı cesetlerde cinsiyet ve yaş tayini için çeşitli kemikler üzerinde morfolojik ve metrik çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; sakrum, koksiks ve proksimal femurun Bilgisayarlı Tomografi görüntülerinden elde edilen antropometrik ölçümleri kullanarak, cinsiyet ve yaş tahmini yapmak ve bu konuya katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, analitik-kesitsel olarak, Ocak 2023 ve Temmuz 2024 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi'ne herhangi bir sebeple başvurmuş 100 erkek ve 100 kadın hastanın abdominopelvik BT görüntüleri değerlendirilerek gerçekleşmiştir. Olgular kendi içinde on yıllık aralıklarla 5 alt gruba ayrılmıştır. Görüntüler üzerinden her olgu adına sakrokoksigealde 10 adet (ASL, PSL, ASCL, PSCL, APD, MTD, PERIMETER, AREA, SD, MBA) ve standartizasyon sağlamak için sağ proksimal femurda 3 adet (NALF, NHF ve BNLF) olmak üzere toplam 13 adet ölçüm gerçekleştirilmiştir. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ki-kare, student-t ve Mann-Whitney U testleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya konu olmuş popülasyonda ortalama ASL, PSL, ASCL, PSCL, APD, MTD, PERIMETER, AREA, SD, MBA, NALF, NHF ve BNLF değerlerinin cinsiyetler arası anlamlı bulunmuş (p<0,05) ve bu değerlerin cinsiyet tayininde kullanılabilir oldukları belirlenmiştir. APD, MTD, PERIMETER, AREA ve SD değerlerinin ise toplam popülasyonda yaş için anlamlı artış gösterdiği (p<0,05), diğer parametrelerde (ASL, PSL, ASCL, PSCL, MBA, NALF, NHF ve BNLF) ise yaş ile birlikte anlamlı bir değişiklik olmadığı görülmüştür (p>0,05). Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, sakrokoksigeal ve sağ proksimal femur ölçümlerinin cinsiyet ve yaş grubu belirlemede kullanım potansiyeli incelenmiştir. Araştırma bulguları doğrultusunda, ileri derecede çürümüş, parçalanmış, tamamen yanmış veya iskeletleşmiş insan kalıntılarında cinsiyet ve yaş tayininde bu ölçümlerin kullanılabilir olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, uzmanlar arasında ortaya çıkabilecek ölçüm farklılıklarını azaltmak amacıyla, geniş bir örneklem üzerinde makine öğrenmesi yöntemleri ve yapay zekâ uygulamalarının kullanılması önerilmektedir. Bu yaklaşımın, tıbbın diğer alanlarında olduğu gibi kimliklendirme süreçlerinde de önemli katkılar sunabileceği değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Adli Tıp, Sakrum, Koksiks, Proksimal Femur, Cinsiyet Tayini, Yaş Tayini
Travmatik yaralanmanın özellikleri ile kişinin benlik saygısı ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin adli tıp açısından incelenmesi
Çalışmamızda; travmatik yaralanmanın kişiler üzerindeki etkilerinin irdelenmesi, kişilerin benlik saygısı ve yaşam kalitesi ile travmaya ait özelliklerden travmatik yaralanma türü, yaralanma bölgesi ve travmaya bağlı kalıcı fiziksel engel oranları arasındaki ilişkinin Adli Tıp açısından incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Polikliniği'ne başvuran travmaya maruz kalmış 18 yaş üstü, çalışmaya katılmayı kabul eden 246 olgu alınmıştır. Olguların demografik özellikleri ile travmatik yaralanma özellikleri kaydedilmiş ve Rosenberg Benlik Saygısı (RBS) ile SF-12 Yaşam Kalitesi Ölçekleri uygulanmıştır. Olguların %29'unun kadın (n:71) ve %71'inin erkek (n:175) olduğu belirlendi ve yaş ortalaması 37,14 yıl olduğu görüldü. Olguların RBS ortalama skorunun 20,02 olduğu ve bu ortalama puanın benlik saygısının yeterli düzeyde değerlendirildiği aralıkta olduğu belirlendi. SF-12 Yaşam Kalitesi alt bileşenlerinden fiziksel bileşen özet (FBÖ) ortalama skorunun 40,76 ve mental bileşen özet (MBÖ) ortalama skorunun 40,42 olduğu belirlendi. Olguların yaş ile benlik saygısı skoru ve FBÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. MBÖ ile yaş arasında düşük düzeyde anlamlı pozitif ilişki bulundu. Olguların yaralanma bölgesine göre RBS skorlarının karşılaştırılmasında, bölgeler arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, üst ekstremite bölgesindeki yaralanmaların anlamlı derecede diğer bölgelere göre daha yüksek RBS skoruna sahip olduğu, alt ekstremite ve vertebra bölgelerindeki yaralanmaların ise anlamlı derecede diğer bölgelere göre daha düşük RBS skoruna sahip olduğu bulundu. Travmaya bağlı kalıcı engel oranları ve yaralanma türü ile RBS skorları incelendiğinde, gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulundu. Olguların FBÖ skorlarına göre karşılaştırılmasında; bölgeler arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, yüz bölgesinden yaralanan olguların anlamlı derecede diğer olgulara göre daha yüksek FBÖ skoruna sahip olduğu, vertebra bölgesinden yaralanan olguların ise anlamlı derecede diğer olgulara göre daha düşük FBÖ skoruna sahip olduğu, travmaya bağlı kalıcı engel oranları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, travmaya bağlı kalıcı engel oranının düşük olduğu olgularda anlamlı derecede yüksek FBÖ skorunun olduğu ve travmaya bağlı kalıcı engel oranı arttıkça FBÖ skorunun azaldığı, yaralanma türleri arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, fiziksel şiddet ile yaralanan olguların anlamlı derecede diğer olgulara göre daha yüksek FBÖ skoruna sahip olduğu, trafik kazası ile yaralanan olguların ise anlamlı derecede diğer olgulara göre daha düşük FBÖ skoruna sahip olduğu bulundu. Travmaya bağlı kalıcı engel oranlarına göre yaşam kalitesinin MBÖ skorları incelendiğinde, oranlar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, %0-9,9 engel oranına sahip olguların, %10-19,9 engel oranına sahip olan olgulara göre anlamlı derecede daha yüksek MBÖ skoruna sahip olduğu bulundu. MBÖ skorları ile yaralanma bölgesi ve türü arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı bulundu. Travmaya maruz kalan adli olguların orta düzeyde benlik saygısına sahip oldukları belirlendi. Eğitim seviyesi arttıkça benlik saygısının daha yüksek olduğu görüldü. Olguların yaşı arttıkça yaşam kalitesinden mental bileşen skorunun daha yüksek olduğu görüldü. Travma sonrası erkek olguların yaşam kalitesi fiziksel bileşenlerinin daha yüksek olduğu belirlendi. Olguların yaralanma bölgelerinin benlik saygısı skorunu etkileyebileceği belirlendi. Travmaya bağlı kalıcı engel oranı düşük olguların yaşam kalitesinin daha iyi olduğu, yaralanma bölgeleri ve yaralanma türlerinin yaşam kalitesi fiziksel bileşen skorunu etkileyebileceği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Travma, Engellilik, Adli Tıp, Benlik Saygısı, Yaşam Kalitesi
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin Aile içi şiddet farkındalık ve şiddete yönelik tutumlarının değerlendirilmesi
Şiddet; fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçeklik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması durumudur. Bu çalışmada; toplumda eğitim düzeyi yüksek olduğu kabul gören ve aynı zamanda mezuniyet sonrası dönemde aile içi şiddet bildiriminde aktif görev alacak olan tıp fakültesi öğrencilerinin aile içi şiddete karşı bilgi ve farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi, gelecekteki meslek hayatlarında sergileyecekleri tutum ve davranışların ortaya konması amaçlanmaktadır. Çalışmamıza, 01.10.2022 ile 01.02.2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim görmekte olan öğrencilerden çalışmaya katılmayı kabul eden 352 öğrenci dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Aile İçi Şiddet Farkındalık Ölçeği (AİŞFÖ) ve Üniversite Öğrencilerinde Şiddete Yönelik Tutum Ölçeği (ÜÖŞYTÖ) uygulanmıştır. Katılımcıların %50,9'unun (n=179) daha önce kendi ailesi/ yakın çevresi içinde yaşanan bir şiddet olayına tanık olduğu, %31,3'ünün (n=110) kendi ailesi içinde yaşanan bir şiddet olayına maruz kaldığı saptanmıştır. Öğrencilerin %70,5'inin (n=248) aile içi şiddet hakkında eğitim almadığı görülmektedir. AİŞFÖ ve ÜÖŞYTÖ toplam puan ortalamalarının yüksek düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Aile içi şiddet farkındalık ve şiddete yönelik tutum düzeylerinin; klinik dönemde eğitim görmekte olan öğrencilerin preklinik dönem öğrencilerine göre, kadınların erkeklere göre, aile içi şiddet hakkında eğitim alanların almayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur. Şiddete tanık olanların ve/veya maruz kalanların şiddeti daha çok kabullendiği ve şiddete karşı daha olumsuz bir tutum sergilediği görülmektedir. Çalışmamızdan elde edilen verilere göre; şiddete tanık olma ve maruz kalma oranının yüksekliği dikkat çekmektedir. Şiddetin toplumsal bir sorun olduğu göz önünde bulundurularak toplumun her kesimine erken yaşlardan itibaren eğitim verilmesi ve bu eğitimlerin aralıklarla tekrar edilmesi önemli faydalar sağlayabilir. Özellikle aile içi şiddet vakalarının tanısının konulmasında, adli bildiriminin yapılmasında, mağdurlara tıbbi bakım sağlanmasında ve kişilerin topluma yeniden kazandırılmasında önemli görevler alan sağlık çalışanlarına eğitimler verilmesinin, adli tıp eğitiminin preklinik dönem müfredatına da eklenerek tıp fakültesi müfredat programında daha kapsamlı olacak şekilde güncellenmesinin bu sorunun çözümüne katkı sağlayacağını düşünmekteyiz.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında yapılan son 5 yıllık ölü muayene ve otopsi olgularının irdelenmesi
Bu çalışmada, Aydın ilinde 01.01.2015-31.12.2019 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversite Adli Tıp Anabilim Dalınca yapılan ölü muayenesi ve otopsiler değerlendirilecek olup bu değerlendirme sonucu olguların sosyo-demografik özellikleri, bildirim şekilleri, ölümün oluş nedenleri, zorlamalı ölümlerde meydana gelen ağır nitelikteki lezyonlar ölüm tanısı koyma yöntemleri ve otopside histopatolojik örnek alınıp alınmaması incelenmiş olup elde edilen verilerin literatürle karşılaştırılması ve alınabilecek tedbirlerin tespiti amaçlanmıştır. Belirtilen sürelerde Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalınca 468 olgunun retrospektif değerlendirmesi yapılmış ve ölüm olgularının profili çıkarılması amaçlanmıştır. Olguların yaş ortalaması 48,15'dir. 358'inin (%76,5) erkek, 110'unun (%23,5) kadın olduğu tespit edilmiştir. 60 yaş üstü %34,4'le en büyük grubu oluşturmaktadır. Ölümlerin %73,7'si zorlamalı, %25,4'ü doğal nedenlerle gerçekleşirken %0,9 olguda ölüm nedeni belirlenememiştir. Doğal nedenli ölümlerin %54,6'sı kardiyovasküler sistem kökenli ölümlerdir. Zorlamalı ölümlerin en büyük nedeni %41,7'lik oranla trafik kazalardır. Ölümün nedeninin tespitinde %62,8 olguda otopsi yapılmıştır. Otopsi yapılan olguların %34,4'ünden histopatolojik ve toksikolojik örnek alınmıştır. Örnek alınması doğal nedenlerle otopsisi yapılan olgular içinde %65,6 olurken, zorlamalı olgular içinde %17,2 olmuştur. Penetran travmaya bağlı ölümlerin %96,2'sında otopsi yapılırken hiç histopatolojik örnek alınmamıştır. Asfiksi nedenli ölümlerde %93,4 oranında otopsi yapılırken, otopsi yapılan olguların sadece %21,1'inde örnek alınmıştır. Adli tıbba getirilmiş bütün vakalarda otopsi işlemi uygulanması ilerde doğabilecek tıbbi ve hukuki problemleri ortadan kaldıracaktır. Ayrıca otopsilerde histopatolojik örnekleme yapılan olgu sayısının artmasının tanıyı destekleyici ve önlenebilir durumlar için yol göstereceği olacağı düşüncesindeyiz. Her ne kadar bizim çalışmamızda virtopsi yapılan olgu olmasa da 2020 yılı itibari ile tüm dünyayı etkisi altına alan koronavirüs gibi enfeksiyöz durumlarda virtopsinin kullanılması ve yaygınlaşmasının çağımızın gerekliliği olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Çünkü virtopsi kullanımı, uygun olgularda ve bulaşıcı hastalık taşıdığı bilinenlerin postportem incelemesinde çalışanların sağlığını koruyucu faktörlerden biri olacaktır.
Kesici delici aletlerle meydana gelen yaralanma olgularının değerlendirilmesi
Giriş: Adli tıp uygulamalarında kesici-delici aletlere bağlı yaralanma ve ölümler sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bunların azaltılabilmesi ve gerekli önlemlerin alınabilmesi için epidemiyolojik ve demografik incelemelerin yapılması, travma özelliklerinin ortaya konması gerekmektedir. Çalışmamızda olguların yaş, cinsiyet, yaralanma özellikleri, MAIS ve ISS skorlarının belirlenmesi, olguların raporlarının TCK'nın yaralanma ile ilgili maddelerinde tanımlanan kriterler yönünden araştırılması, bu kriterlerin uluslararası AIS, ISS travma skorlama sistemleri ile karşılaştırılması ve bu skor sistemlerinin adli rapor düzenlemede kullanılabilirliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Anabilim Dalımızca 01.01.2012-31.12.2018 tarihleri arasında rapor düzenlenen tüm olgular retrospektif olarak incelenerek, KDAY nedeniyle başvuran 277 olgu çalışmamıza dahil edilmiştir. Bulgular: Olguların; ortalama yaşının 29.53 olduğu, %47.3'ünün (n=131) 18-30 yaş arasında olduğu, %91.7'sinin (n=254) erkek olduğu, en sık yaz mevsiminde meydana geldiği, %49.8'inin (n=138) çeşitli bölümlere yatırılarak tedavi edildiği tespit edildi. En fazla yaralanan vücut bölgesinin %36.6 (n=133) ile ekstremiteler olduğu, en fazla yaralanan iç organların %3 (n=12) ile kalın bağırsak, %2.7 (n=11) ile ince bağırsak olduğu bulundu. Olguların %36.5'inin (n=101) hayati tehlikeye maruz kaldığı, %60.3'ünün (n=167) basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olmadığı belirlendi. Hayati tehlike varlığını değerlendirme açısından kesme değerleri AIS sisteminde 1.5 olarak, ISS sisteminde 3.5 olarak bulundu. Sonuç: Hastaların yarısında hastane yatışı ihtiyacı olması, %40'a yakınında hayati tehlike arz edecek yaralanmalar ortaya çıkması bu alet yaralanmalarının ciddiyetini ortaya koymakta ve yasal önlemler alınması gerektiğini göstermektedir. Bunun yanında MAIS, ISS değerleri hayati tehlikesi bulunan birçok olguda düşük hesaplanmış olup kullanılan cetveller arasında ciddi farklılıklar olduğu görülmüştür. Dolayısıyla bu skorlama sistemlerinin mevcut halleriyle, penetran yaralanmalı hastaların adli raporlarının standardize olarak düzenlenmesinde kullanılması olası görünmemektedir. Anahtar kelimeler: kesici-delici alet, abbreviated injury scale, injury severity score
Değişik yöntemlerle derlenen (manuel, alet ve kamera desteği ile) ayak, ayakkabı ölçüleri ve adım uzunluğundan boy ve cinsiyet tahmini
Amaç: Adli tıbbi uygulamalarda kimliklendirme önemlidir. Ölümlü ya da ölümsüz olaylarda, olay yerindeki kişilere ait iz ve ölçülerden, bu kişilerin boy ve cinsiyetlerinin belirlenmesi de kimliklendirmenin bir parçasıdır. Bu çalışmada, kişilerin ayak ve ayakkabı ölçülerine ek olarak düz zemindeki adım uzunlukları ile diz altı ve kol uzunluğundan boy uzunluğu ve cinsiyetin tahminine yönelik yöntemler geliştirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya gönüllü 150 kişi dâhil edilmiştir. Katılımcıların demografik verileri yanı sıra, boy uzunluğu, bilateral maksimum ayak ve ayakkabı uzunluk ve genişlikleri, adım, her iki diz altı ve kol uzunlukları ile omuz genişliği ölçüleri veri toplama formuna kaydedilmiştir. Veriler SPSS istatistik programı aracılığı ile değerlendirilmiştir. Korelasyon ve regresyon analizleri yapılmıştır. Pratikte karşılaşılabilecek senaryolar gözetilerek mevcut ölçüler ile boy ve cinsiyet tahmini formülleri oluşturulmuştur. Sağ ve sol taraf ölçümlerinin ortalamaları arasında anlamlı fark olup olmadığı t test ile test edilmiştir. Ayrıca, ölçümler esnasında kamera kaydı alınan 70 katılımcıda, kamera kaydından yapılan ölçümlerle manuel ölçümler arasında tahmin güvenirliklerinin karşılaştırılması yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 75'i(%50) kadın, 75'i(%50) erkek, yaş ortalaması 26.3 yıl ±5.8. Katılımcıların doğum yeri bölgeleri ve kemik gelişimlerinin tamamlandığı en uzun yaşam bölgeleri değerlendirildiğinde her ikisinde de Ege Bölgesinin çoğunlukta olduğu, kadınlarda en çok 38 numara, erkeklerde en çok 43 numara ayakkabı giyildiği belirlenmiştir. Yapılan ölçümler sonucunda; tüm verileri kullandığımızda cinsiyeti %100 oranda doğru tahmin edebildiğimiz saptanmıştır. Geliştirilen yöntemlerde; • Ayak izleri ve ayakkabının bulunduğu olay yerinde, ayakkabı numarası ve maksimum sağ ayak uzunluk ölçüsünün kullanıldığı model, • Buluntu ceset parçalarında sol kol uzunluğu ve maksimum sol ayak uzunluğunun kullanıldığı model, • Cinsiyet tahmininde, tek başına ayakkabı numarasının en yüksek oranda (%97.3), ortalama adım uzunluğunun ise en düşük oranda (%56.7) doğru sonuç verdiği değerlendirilmiştir. Sonuç: Uygulamada, en az ölçüm kullanılması ve sağ-sol taraf ölçüleri arasında anlamlı bir farklılık da olmadığından her iki ayak ölçülerinin mevcut olduğu durumda boy tahmini için sadece sol ayak ölçülerinin kullanılmasının uygun olduğu, cinsiyet tahmini için sadece ayakkabı numarasının yeterli olacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Adli Antropoloji, Ayak, Ayakkabı Ölçüleri, Adım Uzunluğu, Diz altı, Kol Uzunluğu, Kamera Kaydı, Boy Tahmini, Cinsiyet Tahmini
Travmatik beyin hasarı olan olguların maluliyet oran hesaplarında karşılaşılan sorunlar: Farklı cetvellerin karşılaştırması
Amaç: Adli tıbbın önemli uygulama alanlarından birisi de travmatik yaralanmalardan sonra kişilerde kalan sekeller nedeniyle işgöremezlik/maluliyet oran hesabı hakkında rapor düzenlemektir. Bu konuda ülkemizde kullanımda olan birden fazla Yönetmelik bulunmaktadır. Bu raporlar genel olarak Meslekte Kazanma Gücü Kayıp Oranı Raporları ve Engelli Sağlık Kurulu raporları olarak iki başlık altında incelenebilir. Bu iki Yönetmelik arasında ciddi farklılıklar vardır ve bu nedenle aynı sekele sahip kişiler farklı Yönetmelik hesapları ile farklı oranlar alabilmektedir. Bu çalışmada trafik kazaları sonrası yaralanmalardan dolayı gelişen sekeller nedeniyle işgöremezlik/maluliyet oranları hesaplamalarında kullanılan yönetmeliklerdeki farklılıkları ve eksiklikleri ortaya koyabilmek için sadece kafa travması geçiren olgular ele alınmıştır. Olguların iki cetvele göre aldıkları oranların karşılaştırması yapılarak, farklılıkları, eksiklikleri ortaya koymak ve trafik kazalarına özel ortak kullanılabilecek bir cetvel düzenlenmesi gereğine vurgu yapmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında 01.01.2017-31.12.2019 yılları arasında maluliyet raporu düzenlenen olgular arasında kafa travması nedenli maluliyet raporu düzenlenen olguların raporları geriye dönük olarak yeniden incelenmiştir. Cinsiyet, yaş, kaza türü, yaralanma tipi, muayene bulguları, kalan sekel gibi veriler raporlarda kayıtlı bulgulardan elde edilmiştir. Raporlarda mevcut son muayene bulgularına göre her bir olgunun; Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği kapsamında Çalışma Gücü kayıp oranı ve Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik kapsamında tüm vücut engellilik oranı yeniden hesaplanmıştır. Her iki cetvelde kafa travmaları bölümünde yer alan sekellerdeki farklılıklar tartışılmış ve aynı sekel için elde edilen oranlardaki farklılıklar açısından karşılaştırmalı istatistiksel analiz yapılmış, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: 253 kafa travmalı olgunun 251'i (%99,2) trafik kazası, 2'si (%0,79) iş kazası nedeniyle yaralanmıştır. Olgularımızın çoğunluğunu 20-39 yaş arası genç erişkinler oluşturmaktadır (n=126, %49,8), %70'i erkek (n=177), %30'u kadındır (n=76). Her iki cetvele göre hesaplanan oranlarda önemli farklılıklar olduğu, her sekelin cetvellerde yer almadığı görülmüştür. Uygulamada hakkaniyet ve farklı cetvellerdeki aynı sekel için oranlar arası bir uyum yakalayabilmek adına takdiren oranda azaltma uygulandığı görülmüştür. Düzenlenen raporlarda meslekte kazanma gücü kayıp oranı hesaplamalarında daha fazla takdiren indirim uygulandığı görülmüştür (%83,4). Sonuç: Yönetmeliklerde ciddi farklılıklar olması, aynı olguda bile farklı oranların çıkması mağduriyetlere yol açmaktadır. Bu nedenle kişiler hangi cetvelden daha yüksek oran alabilirse o cetvele göre rapor düzenlenmesini talep edebilmektedir, bu da uygulamada birden fazla yerde ve birden fazla rapor düzenlenmesi ile sonuçlanmaktadır. Bu tarz talepler adli tıbbi pratikte de güvenilirlik kaybına yol açmakta ve hekimler için de yıpratıcı olmaktadır. Güncel, travmatik yaralanma modellerine uygun, trafik kazalarına özel ortak bir cetvel geliştirilmesi hukuksal açıdan çok yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Adli tıp; Çalışma Gücü Kaybı; Engellilik; Maluliyet; Kafa Travmaları
Radiomics programı kullanılarak 3D kraniyal BT görüntülerin, radyomorfometrik ve yeniden yapılandırma yöntemleriyle frontal sinüsten cinsiyet tayini: Retrospektif bir çalışma
Adli bilimler ve hukuk alanında cinsiyet tayini konusunda alternatif yöntemlerin kullanılması önemli bir ilgi alanıdır. Kalıtıma alternatif olarak gelişen teknoloji ve yazılımlar sayesinde cinsiyet tayininde 3 boyutlu bilgisayarlı tomografi cihazı ve beraberinde gelişen radyomik programların yaygınlığı artmaktadır. Frontal sinüsün polimorfik ve gelişimsel süreçteki individual yapısı, postmortem değişikliğe ve travmaya dayanıklılığı sayesinde cinsiyet ve adli kimliklendirme çalışmalarında dikkat çekmektedir. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'na başvuran 20-65 yaş aralığında 565 hastanın 3D kraniyal bilgisayarlı tomografi görüntüleri kullanılmıştır. Radyomik programının özellikleri kullanılarak elde edilen veriler ile frontal sinüsten cinsiyet tayini amaçlanmıştır. Ayrıca frontal sinüs agenezi vakalarında da bimaksiller maksimum mesafenin cinsiyet tayininde kullanılabilirliği test edilmiştir. 3D Slicer programı kullanılarak frontal sinüsün otomatik segmentasyonu yapılarak radyomik özellikleri çıkartıldı. Frontal sinüs agenezisi olan vakalar için bimaksiller maksimum mesafe ölçüldü. Verilerin regresyon modeline göre analizinde; erkeklerin doğru tahmin oranı %75,4, kadınların %77,0 iken genel populasyonda %76.2 bulundu. Kadınlar ile erkeklerin "uzama, düzgünlük, ana eksen uzunluğu, maksimum 2D çaplı sütun, maksimum 2D çaplı satır, maksimum 2D çaplı dilim, maksimum 3D çap, ağ hacmi, küçük eksen uzunluğu, küresellik, yüzey alanı, yüzey hacim oranı, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe" değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmaktadır (p<0,05). Ortalama değerlere göre kadınların "uzama ve yüzey hacim oranı" değerleri erkeklere göre daha yüksektir. Bununla birlikte erkeklerin "düzgünlük, ana eksen uzunluğu, maksimum 2D çaplı sütun, maksimum 2D çaplı satır, maksimum 2D çaplı dilim, maksimum 3D çap, ağ hacmi, küçük eksen uzunluğu, küresellik, yüzey alanı, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe" değerleri kadınlara göre daha yüksektir. Uzama, düzgünlük, ağ hacmi, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe parametreleri cinsiyet tahmininde etkili olan değişkenlerdir (p<0,05). Katsayılar incelendiğinde "uzama ve ağ hacmi" değerlerinin yüksek olması kadın olma olasılığını artırırken; "düzgünlük, voksel hacmi ve bimaksiller maksimum mesafe" değerlerinin yüksek olması erkek olma olasılığını artırmaktadır. Sonuç olarak frontal sinüsün radyomik metoda göre cinsiyet tayininde; az veri ile nitelikli sonuçlar elde edilebilirliği, uygulanabilirliği, tekrarlanabilirliği, güvenirliliği test edilmiştir. Frontal sinüsün radyomik özellikleriyle cinsiyet tayini ve ekstra özellik çıkarımı sayesinde Adli Radyoloji alanındaki çalışmalara hız kazandıracaktır. Anahtar kelimeler: Adli tıp, radyomik, cinsel dimorfizm, cinsiyet tayini, frontal sinus
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp fakültesi'ne başvuran hipotiroidili çocukların yaş tayini açısından değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Adli tıp pratiğindeki önemli konulardan biri de yaş tayinidir. Ceza sorumluluğunun belirlenmesi, cinsel suçlar, babalık tayini, askere alınma gibi durumlarda sıklıkla gündeme gelen bu kavrama eğitim, sağlık, askerlik, memuriyet, evlenme, emeklilik, sürücü belgesi alma ve özellikle ülkemizde kırsal kesimlerde nüfusa kayıtta yaşanan gecikme hallerinde ihtiyaç duyulmaktadır. Kemik gelişiminde adli süreçlerde yanlış değerlendirmelere neden olabilecek genetik, hormonal ve çevresel faktörlere dikkat edilmesi gerekmektedir. Çocuk yaş grubunda en sık görülen tiroit fonksiyon bozukluğu olan hipotiroidizm; tiroit bezinden tiroit hormonlarının yetersiz salgılanması olarak tanımlanır. Çalışmamızda hipotiroidi tanısı ile takipli çocukların çekilen sol el bilek grafileri Şemsi Gök (ŞG), Greulich Pyle (GP) ve Gilsanz-Ratib (GR) atlasları eşliğinde değerlendirilerek elde edilen bulguların literatür eşliğinde tartışılması amaçlanmıştır. Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde 01.01.2011 ve 31.12.2020 tarihleri arasında yaşları 1 ile 17 arasında değişen ve hipotiroidi tanısı ile takip edilen toplam 198 olgu çalışma kapsamına alınmıştır. Olguların uygun teknikle çekilmiş sol el-el bilek grafileri retrospektif olarak değerlendirilerek Şemsi Gök (ŞG), Greulich Pyle (GP) ve Gilsanz-Ratib (GR) atlaslarındaki cinsiyete ve yaşa uygun referans grafiler ile kıyaslanmıştır. Olguların %54,5'inin kız, %45,5'inin erkek, cinsiyetler arasında kronolojik yaş açısından anlamlı farklılık tespit edilmediği, tüm olgularda kızlarda ve erkeklerde her üç atlas ile kronolojik yaşlar arasında anlamlı düzeyde farklılık olduğu, kronolojik yaşı sadece kızlarda 12-14,99 yaş grubunda Greulich Pyle atlasının ileride, diğer tüm yaş gruplarında atlaslara göre kemik yaşının geride olduğu saptanmıştır. Her üç atlas ile tüm olgularda hem kızlarda hem de erkeklerde kronolojik yaş ortalama olarak geride saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda tüm gruplarda Şemsi Gök ve Gilsanz Ratib, kızlarda Şemsi Gök, erkeklerde Şemsi Gök ve Gilsanz Ratib atlaslarının kronolojik yaş tayini için yıl farkı da göz önüne alınarak kullanılabileceği saptandı. Anahtar Kelimeler: Adli tıbbi yaş tayini, kemik yaşı, hipotiroidi.
İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi turgut Özal Tıp Merkezi'ne 2018-2022 tarihleri arasında başvuran kadın adli olguların değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; Turgut Özal Tıp Merkezi'ne 2018-2022 yılları arasında başvuru yapan kadın adli olguların olayın gerçekleştiği yıl, mevsim, ay, olayın gerçekleştiği yer, olay türü, klinik sonucu gibi özellikleri göz önüne alınaraktan cinsiyetten doğan farklılıkların toplumsal yaşamda her alanı etkilediği gibi adli olaylara etkilerini, meydana geliş biçimini, ilerleme sürecini ve olayın sonucunda kişiye tesirini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi'ne 01.01.2018-31.12.2022 tarihleri arasındaki 5 yıllık süre içerisinde başvuran kadın cinsiyetli adli olgular çalışma kapsamına alındı. Çalışmada kişilerin; yaşı, uyruğu, yaralanma sebebi, yaralanma sebeplerinin yıl ve yaş ile ilişlisi, taburculuk şekilleri, yattığı bölüm, yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olup olmadığı, yaşamsal tehlikesi olup olmadığı açısından değerlendirildi. Veriler SPSS 26.00 programında analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızdaki olguların yaş ortalaması 27,27±22,09'dir. Yaş ortancası 23 olmuştur. 4276 kadın adli olgunun %27,4'ü (n=1172) 0-9 yaş aralığındadır. Hastane başvurularının %25,9'u (n=1109) 2019 yılında başvuru yapmıştır. Başvurular en çok %33,6 (n=1438) yaz ayında olmuştur. Olguların %95,4 (n=4080) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Olguların en sık hastaneye başvuru sebebi %33,0'le (n=1411) trafik kazalarıdır. İkinci sıklıkta %17,9'la (n=766) düşme vakaları görülmüştür. Adli olgu türlerinden olan intihar olgularında en sık %87'5'le (n=301) zehirlenme yöntemi kullanılmıştır. Kadın adli olguların %54,4'ünün (n=2328) yaralanması basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafiftir. %77,8'inin (n=3327) yaralanması hayati tehlike içermemektedir. Olguların %80,4'ü (n=3438) taburcu edilmiş, %2,6'sı (n=110) ölmüştür. Sonuç: Hastaneye başvuran kadın adli olguların çoğunluğunun başvuru sebebi trafik kazası olmakla birlikte istismar, intihar, intoksikasyon, düşme, fiziksel şiddet gibi her türden vaka görülebilmektedir. Her yaş grubunda adli olgu çeşitlerinin sıklığı değişmektedir. Örneğin intoksikasyon olguları ile her yaş grubunda karşılaşılabileceği gibi en fazla 1. dekadda karşılaşılmakta ve her yaş grubunda intoksikasyon materyali sıklığı değişmektedir. Kadın adli olguları değerlendirirken cinsiyet özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu sayede olguların atlanma ihtimali düşecek, mükerrer olgular azalacaktır. Özellikle acil servislerde görev yapan sağlık çalışanlarının bu hususlara dikkat etmesi ve bildirimlerini yapmaları gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, adli tıp, yaralanma
İnönü Üniversitesi tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi'ne 2018-2022 tarihleri arasında başvuran 18 yaş altı adli olguların değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çocuklarda görülen adli olgu çeşitlerini, bu olayların meydana geliş şekillerini, ilerleme süreçlerini, bu adli olayların çocuklara etkilerini tespit etmek, ayrıca bu hususlarda alınabilecek önlemleri incelemektir. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi'ne 01.01.2018-31.12.2022 tarihleri arasındaki 5 yıllık süreçte başvuran çocuk adli olgular çalışmaya alındı. Çalışmadaki olguların; yaş, cinsiyet, uyruk, yaş grubu, başvuru şekli, yaralanma bölgeleri, başvuru ayı, mevsimi, klinik sonuçlar, hastanede yattıkları bölüm, yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif olup olmadığı, yaşamsal tehlikesi olup olmadığı ve kemik kırığı skorları verileri elde edildi. Veriler SPSS 26.00 programında analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızdaki 4404 vakanın %62,0'si (n=2732) erkek, %38,0'i (n=1672) kadındır. Vakaların yaş ortalaması 7,42±5,68 olup yaş ortancası 6 idi. Olguların %36,26'sı (n=1597) 1-4 yaş grubundaydı. Olguların %25,75'i (n=1134) 2019 yılında başvurmuştur. Başvurular %12,0 (n=527) oran ile en çok temmuz ayında olmuştur. Olguların en sık başvuru nedeni %23,73 (n=1045) oranda olan düşme olup ikinci sırada %19,60 (n=863) oranla trafik kazaları yer almaktaydı. Olguların %87,2'si (n=3841) taburcu edilmiş, %10,9'u (n=481) tedaviyi reddetmiş, %1,5'i (n=67) ölmüş ve %0,3'ü (n=15) sevk edilmiştir. Sonuç: Malatya'da son 5 yılda çocuklardaki adli vakaların en sık iki sebebi düşme ve trafik kazası olarak bulunmuş ve ülke geneline benzer bir sonuç elde edilmiştir. Bu olaylardaki risklerin azaltılması için yerel yönetim ve kurumlarla birlikte multidisipliner iş birliği yapılması gerekmektedir. Çocuklar, ebeveynler, ilgili teknik personeller ve sağlık çalışanlarına; çocukların yaşa bağlı anatomik, fizyolojik ve psikolojik özelliklerine uyarlanmış, karşılaşılabilecek travmatik riskleri azaltıcı eğitimler verilmelidir. Hekimler, ebeveyn veya çocuklardan alınan tıbbi öykülerle açıklanamayan durumlarda adli mercilere bildirimini yapmalıdır. Anahtar Kelimeler: Adli vaka, çocuk, travma
Yargıtay kararları ışığında ceza muhakemesinde etkin soruşturma kapsamında olay yeri inceleme standartları
Amaç: Çalışmamızda Yargıtay kararlarının analizi yapılarak ceza yargılamasında etkin soruşturma kapsamında adli vakalarda olay yeri inceleme faaliyetine standartlar geliştirme hedeflenmiştir. Materyal ve Metot: Adli kolluk tarafından icra edilen olay yeri incelemesinin amaca uygun hizmet edip etmediği, varsa eksikliklerini tespiti ile olay yeri incelemesine standartları oluşturmak için Yargıtay'ın 2019-2023 yılları arasında (beş yıl) "bozma" kararları seçilerek incelenmiştir. Kararların seçimi ise Yargıtay'ın resmi internet sayfası olan "https://karararama.yargitay.gov.tr/" den yapılmıştır. Karar seçimi içim "olay yeri inceleme" ifadesi ile tarama/arama yapılmıştır. Sonuçlardan "onama" şeklindeki kararlar dışlanarak sadece "bozma" kararları veri olarak toplanmıştır. Veri olarak toplanan bu kararlar içerisinde de "bozma" gerekçesi olay yeri incelemesindeki hatalar ise oluşturulacak standartlar için bilgi olarak kabul edilmiş ve diğerleri dışlanmıştır. Bulgular: İncelenen vakalarda olay yerinin krokisinin çizilmediği, çizilse dahi krokide delillerin yerlerinin işaretlenmediği, olay yerinin fotoğraflarının çekilmediği ve video kayıtlarının alınmadığı en sık rastlanan bulgulardır. Bu bulgulara bir de olay yerinin yüzeysel dokümantasyonu eşlik etmektedir. Sonuç: Ceza muhakemesinde olay yeri incelemesi hukuka uygun, teknik ve bilimsel yöntemler kullanarak olay yerinde, failden ve mağdurdan maddi delillerin toplanmasına hizmet eder. Olay yeri inceleme faaliyetine getirilecek standartlar olay yeri incelemesine kalite ve verimlilik sağlayacaktır. Standartları belirlenmiş ve geliştirilmiş etkin ve kaliteli olay yeri incelemesi ise ceza yargılamasında "adil yargılanma hakkını" ve "delilden sanığa gitme ilkesini" temin edecektir. Anahtar Kelimeler: Etkin soruşturma, olay yeri, delil toplanması, kolluk, olay yeri inceleme.
Üniversite öğrencilerinin çocukluk çağı travmalarının psikolojik durumları ile ilişkisi
Amaç: Çalışmanın temel amacı; üniversite öğrencilerinin çocukluk çağı travmalarının yaygınlığını, çocukluk travmasının demografik değişkenler, psikolojik belirtiler, aleksitimi ve psikolojik dayanıklılık ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın evereni İnönü üniversitesinde okuyan öğrencilerden oluşmaktadır. Çalışmanın örneklemi İnönü Üniversitesinde okuyan 658 öğrenci oluşturmaktadır. Çalışmanın verileri, araştırmacı tarafından literatür taranarak hazırlanan kişisel bilgi formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Toronto aleksitimi ölçeği, kısa semptom envanteri ve yetişkinler için psikolojik dayanıklılık ölçeği ile toplanmıştır. İstatiksel test olarak karşılaştırmalarda kategorik verilerin birbiri ile ilişkisinde ki-kare testi, sürekli verilerin birbiri ile ilişkisinde pearson korelasyon testi, bağımsız gruplarda sürekli verilerin değerlendirilmesinde t testi ve one-way Anova testi ile yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların Çocukluk çağında travmaya maruziyet % 40.7 olarak bulunmuş en fazla maruz kalınan istismar türü Duygusal ihmal ve fiziksel istismardı. Ekonomik durumu düşük olanların daha yüksek çocukluk çağı travması bildirdikleri görülmüştür. Akademik başarısı düşük olan katılımcılar daha yüksek çocukluk çağı travması bildirmişlerdir. Erkekler fiziksel ihmal alt boyotunda kadınlardan daha yüksek puan almışlardır. Psikiyatrik tanısı olan, intihar girişimi, intihar düşüncesi olanlar daha yüksek çocukluk çağı travması, daha yüksek psikolojik semptom ve aleksitimi puanı; daha düşük psikolojik dayanıklılık puanı bildirmişlerdir. Çocukluk çağı travması ile psikolojik semptomlar, aleksitimi arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Çocukluk çağı travması ile psikolojik dayanıklılık arasında ise negatif ilişki bulunmuştur. Sonuç: Çocukluk çağı travması yaşayan katılımcıların psikolojik dayanıklılıklarının daha düşük olduğu, psikolojik semptomlarının daha fazla olduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Aleksitimi, Çocukluk Çağı Travması, Psikolojik Dayanıklılık.
Fiziksel yaralanma sonucu acil servise başvuran olguların değerlendirilmesi, yarayı oluşturan etmenlerin yara ile ilişkisinin saptanması
Amaç: Bu tez çalışmasının amacı; fiziksel yaralanma sonucu acil servise başvuran bireylerde yara lezyonlarının, yarayı oluşturan etmenlerle olan ilişkisini değerlendirmek ve bu ilişkinin benzerliklerini ile farklılıklarını belirlemektir. Böylece, doğru yara tanımlaması yoluyla adli süreçte doğru kararların oluşmasına katkı sağlanması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın evrenini 1 Nisan 2024 - 30 Mart 2025 tarihleri arasında Samsun 19 Mayıs İlçe Devlet Hastanesi acil servise fiziksel yaralanma sonucu, hafta sonu ve resmi tatil günleri hariç, 08:30- 16:30 mesai saatleri arasında başvuran hastalar oluşturmaktadır. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların yara yüzeyleri fotoğraflanıp gözlemlenerek yara şekil özellikleri, literatür taraması yapılarak oluşturulan yara tanımlama formuna işlenmiştir. Veriler SPSS-27 programı kullanılarak analiz edilmiş ve sosyodemografik sorular için frekans tablosu oluşturulmuştur. Grupların birbirleri arasındaki ilişkileri görebilmek için Ki Kare Analizi uygulanmıştır. Analizler alfa=0.05 seviyesinde uygulanmıştır. Bulgular: Acil servise başvuran travma olgularında en sık karşılaşılan yaralanma türü olan ezici alet yaralanmaları (%54.7) olduğu, bu olguların büyük kısmında ekimoz, abrazyon ve laserasyon gibi künt travmaya özgü yara izlerinin gözlemlendiği, 32 ezici alet yarasının (%17.7) kesici alet yaralanması ile, 19 kesici alet yarasının (%10.5) ezici alet yaralanması ile benzerlik gösterdiği, yaranın anatomik yeri ile benzerlik gösterdiği yaralanma çeşidi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p=0.002 < 0.05). Sonuç: Yara özelliklerinin doğru şekilde tanımlanması ve etkenle uyumunun belirlenmesi, adli süreçlerde delil niteliği taşımakta olup hekimlerin adli raporlama sürecindeki rolünün önemini ortaya koymuştur. Anahtar Sözcükler: Fiziksel Yaralanma, Yarayı Oluşturan Etmenler, Yaralar
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına 2015-2019 yılları arasında yansıyan ölümcül olmayan damar yaralanmalı vakalarının değerlendirilmesi
Adli raporda, yaralanmanın "damar yaralanması" içerip içermemesine bağlı olarak hayati tehlikeye sebep olma durumu yargı organları için önem arz eder. Bu çalışmada, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na yansıyan, adli travmatoloji ile ilgili olaylarda, damar yaralanması durumunun değerlendirilmesi ve verilerin literatürle paylaşılması amaçlandı. 2015 ile 2019 yılları arasındaki 5 yıllık dönemde, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na başvuran olgulardan damar yaralanması olan olgular retrospektif olarak incelendi. Olguların rapor içerikleri ve demografik verileri değerlendirildi. Çalışma kapsamında değerlendirilen 4378 adli olgunun 52'sinde (%1,2) damar yaralanması olduğu belirlendi. Damar yaralanması olan olguların % 90,3'ünün erkek olduğu, en sık 19-29 yaş grubunda oldukları, olgulardan % 69,3'ünün kesici delici alet yaralanması şeklinde olduğu, en sık yaralanan damarın a.femoralis ve dalları (n=11, % 21,2) olduğu belirlendi. Çalışmada elde edilen veriler literatürle uyumlu bulundu. Çalışmanın sonucunda özellikle acil servis hekimlerinin, adli rapor düzenleme konusunda daha özenli davranmalarının gerektiği, damar yaralanması ve diğer adli nitelikli olgularda adli açıdan sorumlu duruma düşmemeleri için gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğu düşünüldü. Mağdurların hukuki haklarının hızlı ve adil şekilde sağlanması ve hekimlerin adli sıkıntılar yaşamaması adına ve bu konudaki hizmet içi eğitimlerin önemli olduğu sonucuna varıldı.
Suda boğulma sonrasında ratların diş pulpasında görülen postmortem histopatolojik değişikliklerin değerlendirilmesi
Çalışmamız ile su içerisinde boğulan ratların diş pulpasında meydana gelen histopatolojik değişimlerin gösterilebilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda her grupta 8 rat olmak üzere 48 adet rat kullanıldı. Kontrol grubundaki ratların ölümü yüksek doz anestezi ile gerçekleştirildi. Kontrol grubu dışında kalan gruplar disosiyatif anestezi sonrasında içi su dolu olan kaplara alındı. Suda boğulmaya bağlı ölümü gerçekleşen ratlar sırasıyla 0, 6, 12, 18 ve 24 saat sonra diseksiyon işlemine alındı. Tüm gruplarda her iki akciğer dokusundan alınan örnekler H&E ile boyanarak suda boğulmayı destekleyici bulgular açısından incelendi. Ratlara ait molar diş örnekleri dekalsifikasyon işleminin ardından H&E boyası ile boyandıktan sonra ışık mikroskobu altında incelendi. Pulpa içi stromal ödem, stoplazmik genişleme, damarlarda genişleme, perivasküler ödem ve odontoblast hücre grubunun dentin tabakasından ayrışması 4 derece halinde değerlendirildi. Gruplar arasındaki karşılaştırma için Ki-Kare testi kullanıldı. P değerleri 0.05'den küçük hesaplandığında istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda kontrol grubuyla ile Grup 2 (PM 0. saat) arasında; değerlendirdiğimiz bazı parametrelerde istatistiki açıdan anlamlı farklılık bulundu. Grup 2 ile su içinde farklı saat aralıklarında bekletilen bazı gruplar arasında; istatistiksel anlamlılık gösteren parametreler izlendi. Dental pulpa içi değişimlerin suda boğulma tanısını desteklemek için umut verici olduğu görülmektedir. İleride yapılacak diğer çalışmalarla desteklenmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir
Ölümle sonuçlanmayan adli nitelikli göğüs travmalarının değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı toraks travmalarını adli tıp açısından ele alarak klinik sonuçları, adli tıp pratiğindeki yeri ve hukuki süreçlerdeki önemi üzerine odaklanmaktır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na 2021-2023 yılları arasında başvuran ve adli nitelikli göğüs travması tanısı almış olgular retrospektif bir yaklaşımla incelenmiştir. Veriler, adli raporlardan ve hastane otomasyon sistemine kaydedilmiş tıbbi belgelerden elde edilmiştir. Olgular; yaş, cinsiyet, olay şekli, olay türü, yaralanma çeşitleri ve tedavi süreçleri gibi parametreler üzerinden analiz edilmiştir. Çalışmada, toplam 227 olgu incelenmiş ve %76,7'sinin (n=174) erkek, %23,3'ünün (n=53) kadın olduğu, yaş ortalamasının ise 39,56 olduğu tespit edilmiştir. Olguların %85'inde (n=193) künt, %15'inde (n=34) penetran yaralanmalar gözlenmiştir. En sık travma nedeninin %72,2 (n=164) oranıyla trafik kazaları olduğu, bunu kesici-delici alet yaralanmaları %11,5 (n=26) ve darp %6,6 (n=15) izlemiştir. Yaralanmaların %43,6'sında (n=99) kot fraktürü, %14,5'inde (n=33) pnömotoraks, %11,9'unda (n=27) hemotoraks ve %36,1'inde (n=82) akciğer dokusu yaralanması tespit edilmiştir. Olguların %52'sinde (n=118) yaşamsal tehlike saptanmış ve %31,3'ü (n=71) cerrahi tedavi gerektirmiştir. Olguların %50,2'si (n=114) 1-7 gün arasında hastanede yatış süresi ile tedavi görmüştür. Elde edilen bulgular, göğüs travmalarının fiziksel sonuçlarının yanı sıra adli süreçlerdeki kritik önemini de vurgulamaktadır. Göğüs travmalarının doğru şekilde değerlendirilmesi, adli tıp uygulamaları ve hukuki süreçler açısından hayati bir öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: Göğüs Travmaları, Penetran Travma, Trafik Kazaları, Pnömotoraks, Adli Değerlendirme
Travmatik batın yaralanmalarının adli tıbbi değerlendirilmesi
Batın travmaları; kafa, ekstremite ve toraks travmalarından sonra en sık görülen yaralanmalardandır. Bu çalışmada, ölümle sonuçlanmayan batın yaralanması olgularının adli tıbbi özelliklerinin değerlendirilmesi ve elde edilen bulguların literatürle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 01.01.2019–31.12.2023 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda raporları düzenlenen travmatik batın yaralanmalı olgular retrospektif olarak incelenmiştir. Olguların demografik verileri, olay mekanizmaları, yaralanma tipleri, tedavi şekilleri ve adli rapor içerikleri değerlendirilmiştir. Toplam 115 olgu incelenmiş olup, olguların %76,5'i erkek, %23,5'i kadındır. En sık yaralanma 18–29 yaş grubunda (%27,8) görülmüş, yaş ortalaması 36,4 olarak saptanmıştır. Olguların %50,4'ü penetran yaralanma olup, en sık neden trafik kazasıdır (%40,9). En çok etkilenen organ karaciğer (%34,8) olarak belirlenmiştir. Olguların %64,3'ü cerrahi tedavi görmüştür. Acil servis kayıtlarında olguların %33,9'unda alkol düzeyine ilişkin bilgi bulunmamıştır. Bulgular genel olarak literatürle uyum göstermiştir. Batın travmalı olguların tıbbi değerlendirmeleri sırasında adli bildirimin zamanında ve doğru yapılması, adli sürecin sağlıklı yürütülmesi açısından önemlidir. Özellikle acil servislerde görev yapan hekimlerin adli raporlama sorumlulukları konusunda farkındalıklarının artırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Adli olguların duyu ve organlarında meydana gelen işlev zayıflığı/yitimi yönünden değerlendirilmesi
Adli Tıp hukuka bilirkişilik hizmeti sunan, bunu da yaralanmaların ağırlıklarının derecelendirilmesiyle yapan bir bilim dalıdır. Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi durumu ise Türk Ceza Kanunu'nda "Vücut Dokunulmazlığına Karşı Suçlar" başlığı altında değerlendirilmekte olup suçu ağırlaştıran faktörler arasındadır. Çalışmamızda, Fırat Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından 2020-2024 yılları arasında düzenlenen kati raporlar taranarak, duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olan olgulara ait dosyalar retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular, yaş, cinsiyet, başvuru yılı, olaydan raporlamaya kadar geçen süre, olay türü, yaşamsal tehlike varlığı, kemik kırık/çıkıkları olup olmadığı ve hayati fonksiyonlarına etkisi, duyu veya organ zayıflaması ya da yitirilmesi niteliğinde olup olmadığı, bunu oluşturan durumların özelliklerin irdelenmesi amaçlandı. Çalışmamızda, toplam 84 olgunun 76'sının (%90,5) erkek, 8'inin (%9,5) kadın olduğu, yaş gruplarına göre bakıldığında en çok olgunun 18 (%21,4) olguyla 30-39 yaş grubu aralığında olduğu saptandı. Olguların %11,9'unu 19 yaş altı olgular (n=10), %13,1'i (n=11) 59 yaş üstü olgular ise oluşturmaktadır. İncelenen raporlarda 45 (%53,57) olguda yaralanmanın yaşamsal tehlike oluşturduğu görüldü. Tüm olgular içerisinde 65 (%77,39) olguda kemikte kırık/çıkık olduğu belirlenmiştir. Bu kırıklarda hayat fonksiyonlarını; hafif olarak etkileyen olgu olmadığı, 19 (%22,6) olguda orta, 46 olguda (%54,76) ağır derecede etkileyecek nitelikte olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda, toplam 84 olgunun 62'sinde (%73,8) işlev zayıflaması, 24'ünde (%28,5) işlev yitimi olduğu tespit edilmiştir. Kaza tiplerine göre değerlendirildiğinde; en sık işlev zayıflamasına neden olan kaza tipinin %83,3 ile araç dışı trafik kazaları, en sık işlev yitimine neden olan kaza tipinin ise %50 ile ateşli silah yaralanmaları olduğu görülmüştür. Çalışmamızda, duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflaması ya da yitirilmesine neden olan yaralanmalar içerisinde ekstremite kırıkları önemli rol oynamakta ve daha çok genç yetişkin bireyleri etkilemektedir. Bu nedenle trafik kazalarının önlenmesi engelliliğin oluşmasında büyük önem arz etmektedir.
Acil serviste görevli hekimlerin gözaltı giriş çıkış muayeneleri ile ilgili bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Adli vaka yönetimi ve usulüne uygun adli rapor yazılması her hekimin önemli bir görevidir. Acil servis hekimleri akut olgularla ilk karşılaşan hekimler olduğundan, adli vakalarla da en çok karşılaşan hekimlerdir. Literatürde acil serviste yazılan adli raporlar ve acil servis hekimlerinin adli vakalara yaklaşımı ile ilgili pek çok çalışma yapılarak eksiklikler ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada, adli raporların önemli bir kısmını oluşturan gözaltı giriş çıkış raporları ile ilgili Elazığ İli acil servislerde çalışan hekimlerin bilgi ve yaklaşımlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Aralık 2024 ve Nisan 2025 tarihleri arasında 121 hekime çevrimiçi anket formu gönderilerek verdikleri cevaplar değerlendirilmiştir. Katılımcıların 31'i (%25,6) asistan hekim, 23'ü (%19) uzman hekim ve 67'si (%55,4) pratisyen hekimdir. Katılımcıların 71' i (%58,7) erkek, 50'si (41,3) kadındır. Çalışmaya katılan hekimlerin 34'ünün (%28,1) meslek hayatında ilk yıllı, 48'i (%39,7) meslekte 1 ila 5 yıl arası sürede ve 39'u (%32,2) 5 yıldan fazla süredir hekim olarak çalışmaktadır. 59 hekim (%48,8) ilk görev yerinde çalışmakta iken 62 hekim (%51,2) daha önce farklı kurum veya hastanelerde görev yapmıştır. Anketimizi cevaplayan hekimlerin 68'i (%56,2) devlet hastanesi veya entegre hastanelerde, 53'ü (%43,8) 3. basamakta (üniversite hastanesi, şehir hastanesi, eğitim araştırma hastanesi) çalışmaktadır. Gözaltı giriş çıkış muayeneleri ile ilgili 13 önermeye ortalama 8,42 ± 2,15 doğru cevap verilmiştir. 8. önermeye katılımcılardan 26'sı, (%21,5) beklenen yaklaşım olan ''yanlış'' cevabını vermişlerdir. 19. önermeye katılımcılardan 34'ü (%28,1) beklenen yaklaşım olan ''yanlış'' cevabını vermişlerdir. Bu iki önerme en az oranda doğru cevap verilen önermelerdir. Araştırmamızda elde edilen skorlar kategorize edilmiştir. Toplam skoru 11, 12 ve 13 olanlar ''iyi'' 8, 9 ve 10 olanlar ''orta'' 7 ve altında olanlar ''yetersiz'' olarak kategorize edilmiştir. Katılımcıların 22'si (%18,2) ''iyi'', 60'ı (%49,6) ''orta'' ve 39'u (%32,2) ''yetersiz farkındalık düzeyine sahip olduğu belirlenmiştir. Ortalama skorlar demografik verilerle de karşılaştırılmıştır. Erkek katılımcıların ortalama skoru 8.8, kadın katılımcıların ise 7.9'dur. İstanbul Protokolü eğitimi alan katılımcıların ortalama skoru 9, almayanların 8.1'dir. Devlet hastanesi ve entegre hastanelerde görev yapan hekimlerin ortalama skoru 9'dur. 3. basamakta görev yapan hekimlerin ise 8'dir. İstanbul Protokolü eğitimi alıp almama durumu da özellikle irdelenmiştir. Uzman hekimler, asistan ve pratisyen hekimlere göre, (p=0,009) 5 yıldan uzun süredir çalışan hekimler daha tecrübesiz hekimlere göre, (p=0,000) daha önce farklı kurumda çalışmış hekimler ilk görev yeri olan hekimlere göre, (p=0,005) 3. basamakta çalışan hekimler devlet hastanesi ve entegre hastanede çalışan hekimlere göre (p=0,021) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla oranda İstanbul Protokolü eğitimi almıştır. Sonuç olarak acil serviste çalışan hekimlerin gözaltı giriş-çıkış muayeneleri konusunda eksiklerinin olduğu ve daha fazla eğitime ihtiyaç duydukları, İstanbul Protokolü eğitimlerini alan hekim sayısının az olduğu ve eğitimle farkındalığın arttırılabileceği kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: adli rapor, gözaltı giriş çıkış muayeneleri, İstanbul Protokolü, acil servis.
Adli otopsilerde postmortem artefaktların değerlendirilmesi
Otopsi kavram olarak, ölü bir bedenin araştırma amacıyla incelenmesidir. Otopsi kelimesi Türkçe olarak "kendi gözleri ile görme" anlamına gelmekte olup uzmanlık ve tecrübe gerektiren bir işlemdir. Ülkemizde sıklıkla adli amaçlı otopsiler yapılmakta olup ani, şüpheli, belirsiz veya doğal olmayan ölümlerin aydınlatılması amacıyla sorumlu yasal makamın talimatları doğrultusunda gerçekleştirilir. Otopsi; kanunda bahsedildiği en basit şekliyle; baş, göğüs ve karnın açılması olarak tarif edilse de pratikte bu kadar basit bir işlem değildir. Vücut organlarının makroskobik ve mikroskobik düzeyde ayrıntılı olarak incelenmesi ve bu incelemeler sonrası elde edilen bulguların yorumlanması işlemidir Artefakt sözlük anlamı olarak "yapay üretim, insan sanatı tarafından yapılmış veya değiştirilmiş herhangi bir şey" anlamına gelir. Postmortem artefaktlar olarak tanımlanan adli tıbbi artefaktlar ise agoni evresinde veya ölümden sonra cesette oluşan, ölü muayenesi ve otopsi işlemi esnasında yanlış yorumlamalara sebep olan, dokunun doğal yapısı ve cesette ölüm öncesi mevcut olan hastalıkla ilişkisi olmayan her türlü bulgu ve değişiklik olarak tanımlanmaktadır. Adli tıbbi artefaktlar (postmortem artefaktlar) otopsi ekibini yanıltabilir, otopsi sırasında gereksiz zaman kayıplarına neden olabilir, ölüm sebebi ve orjin hakkında yanlış kararlara neden olarak adaletin sağlanmasında eksikliklere yol açabilir. Bu yüzden artefaktların belirlenmesi; adli ölümlerde adaletin sağlıklı ve sorunsuz şekilde yürütülmesi açısından büyük önem arz etmektedir. Çalışmamızda 01.06.2024-01.06.2025 tarihleri arasında Elazığ'da yapılan 309 adet ölü muayene ve otopsi işlemi prospektif olarak değerlendirildi. Olgular cinsiyet, yaş, boy, kilo, otopsi nedeni, ölüm ile otopsi arasında geçen zaman, cesedin bulunduğu yer, canlandırma işlemi uygulanıp uygulanmadığı ve çalışma öncesinde hazırlanan klavuzda belirlenen kriterler yönünden incelenerek elde edilen veriler değerlendirildi. Olguların 216'sında (%70) otopsi işlemi uygulandı. Olguların 227'si (%73) erkekti, en sık geliş nedeni 116 olgu (%37.5) ile şüpheli ölümlerdi. Olguların 184'ü hastanede vefat etmişti. Olguların %75'ine 0-9 saat arasında otopsi işlemi yapıldı. Olguların 194'üne (%62.8) CPR işlemi uygulandığı görüldü. 197 olguda enjeksiyon pikür izi, 66'sında (%52) kot kırığı tespit edildi. Orofarinks-trakeada mide içeriği 36 olguda görüldü. Postmortem artefaktlar otopsi pratiğinde sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Özellikle tıbbi işlemlere bağlı artefaktlar gün geçtikçe daha önemli hale gelmektedir. Adli tıp uzmanının artefaktları doğru şekilde tanımlaması ve vaka yönetimini buna göre yapması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli otopsiler, postmortem artefaktlar
İntihar ve cinayet vakalarında tatuaj ve self mutilasyon değerlendirmesi
Albert Camus tarafından felsefenin tek önemli sorunu olarak görülen intihar, insanlık tarihiyle yaşıt olan cinayet, dünden bugüne en trajik toplumsal meseleler olarak varlığını sürdürmektedir. Yaşamak kadar doğal ve yaşamın mutlak nihayeti olan ölümü trajik bir son olmaktan çıkarıp daha makul ve makbul bir şekilde vuku bulmasını sağlamak toplumsal psikolojimizin sıhhati açısından kaçınılmaz bir gereklilik olarak önümüzde durmaktadır. Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı'ndaki 2019-2021 tarihleri arasında ölü muayenesi ve otopsisi yapılmış tüm olgulara ait dosyalar Fırat Üniversitesi Hastanesi Anabilim Dalı ve Elazığ Adli Tıp Şube Müdürlüğü arşivinden temin edilerek intihar ve cinayet vakaları diğer vakalarla mukayeseli olarak incelendi. Olgular retrospektif olarak yaş, yaşam evresi, cinsiyet, medeni hal, yerleşim yeri, olay yeri, olay orjini, olay şekli, tatuaj türü, tatuaj sayısı, tatuaj yeri, tatuaj niteliği, self mutilasyon sayısı, self mutilasyon yeri ve toksikoloji sonuçları yönünden incelenerek elde edilen veriler değerlendirildi Çalışmamıza dâhil ettiğimiz 787 vakanın 129'nun intihar, 58'inin cinayet vakası, 600'ünün kaza ve doğal ölüm olduğu tespit edildi. Tatuajı olan vakaların tüm vakalara oranı %6 olarak elde edildi. İntihar ve cinayet dışı 600 ölüm vakası içerisinde tatuajı olan 17 kişi (%2.8), 129 intihar vakasında 18 (%14), 58 cinayet vakasında 12 kişi (%20.7) belirlendi. Self mutilasyonu olanların toplam vakalara oranı %4.3 olarak bulundu. İntihar ve cinayet dışı 600 ölüm vakası içerisinde self mutilasyonu olan 6 kişi(%1), 129 intihar vakasında self mutilasyonu olan 16(%12.4), 58 cinayet vakasında self mutilasyonu olan 12 kişi(%20.7) belirlendi. En çok kullanılan intihar yönteminin %50.4'lük oranla ası (65 kişi), en çok kullanılan cinayet yönteminin %58.5 (34 kişi) oranla ateşli silahlar olduğu; en çok intihar edilen ayın haziran (%12,4), en çok intihar edilen mevsimin yaz (%35.6) olduğu, en çok cinayet işlenen ayların %15.5'lik oranlarıyla nisan, haziran ve ağustos, en çok cinayet işlenen mevsimin yaz (%41.3) olduğu; intiharın da cinayetin de en çok görüldüğü evrenin genç yetişkinlik(22-39) olduğu; intihar vakalarının %74.4 erkek, cinayet kurbanlarının %82.8 erkek olduğu; hem medeni duruma özel intihar hızının hem de medeni duruma özel cinayet hızının(yüzbinde 9.9 ve yüzbinde 3.8) en yüksek olarak bekarlarda olduğu; ikamete özel intihar hızının şehirde(yüzbinde 7.86), ikamete özel cinayet hızının ise köyde daha yüksek olduğu(yüzbinde 3.69); intihar vakalarının %65.1'inin evde, cinayet vakalarının en büyük oranda %37.9 ile yol-meydan-park gibi ortak kullanım alanlarında olduğu; en çok kullanılan dövme içeriğinin %5.9 ile yıldız şekli olduğu; intihar vakalarının %89.9'una, cinayet vakalarının %86.2'sine toksikolojik analiz yapıldığı; intihar vakalarında %13.2 ile en çok tespit edilen maddelerin antidepresanlar, cinayet kurbanlarında en çok tespit edilen maddelerin %13.8 ile amfetamin türevleri ve %8.6 ile THC(esrar) olduğu görüldü. Çalışmamızda tatuaj ve self mutilasyonun intihar ve cinayet vakalarında kaza ve doğal ölüm olgularına nazaran anlamlı düzeyde yüksek görüldüğü sonucuna vardık. Bu cihetle bulgularımızın intihar ve cinayet vakalarındaki dinamikleri anlamaya katkıda bulunacağı kanaatindeyiz.
2018-2021 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından düzenlenen maluliyet raporlarının retrospektif olarak incelenmesi ve güncel yönetmelik/cetvellere göre yeniden değerlendirilmesi
Maluliyet raporlarının düzenlenmesi Adli Tıp pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Trafik kazası, iş kazası gibi travmatik olaylara bağlı maluliyet hesabında olayın meydana geldiği tarihe göre farklı yönetmelikler kullanılmaktadır. Bu sebepten dolayı, aynı olay ve aynı yaralanmalara sahip kişiler arasında olay tarihi farklı olduğu için farklı maluliyet oranları hesaplanmaktadır. Bu çalışmada maluliyet hesabında kullanılan bu yönetmelikler incelenerek aralarındaki farkların saptanması ve bu farkların nasıl giderileceği hususunda çözüm önerileri sunulması amaçlandı. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı tarafından 2018-2021 yılları arasında düzenlenmiş 359 olguya ait maluliyet raporları incelendi. Raporlarda yer alan tıbbi veriler ve hastane bilgi yönetim sisteminde yer alan tıbbi kayıtlar incelenerek her olgu için yaş, olay türü, ameliyat sayısı, hastane yatışı sayısı gibi olaya ait tıbbi özgeçmişi ve hangi arızalardan oran verilebileceğine ait veriler elde edildi. Her olgu için Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Tespit İşlemleri Yönetmeliği (ÇGMK cetveli) ve Erişkinler İçin Engellilik Değerlendirmesi Hakkında Yönetmelik (Engelli cetveli) hükümleri dikkate alınarak maluliyet oranları hesaplandı. Elde edilen veriler istatistiksel analiz yöntemleri ile analiz edildi. ÇGMK yönetmeliğinden alınan maluliyet oranların ortalamasının 16,9±24,7, Engelli yönetmeliğinden alınan maluliyet oranların ortalamasının ise 13,1±20,4 olduğu saptandı ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. ÇGMK cetvelinden alınan maluliyet oranları ile Engelli cetvelinden alınan maluliyet oranları arasında pozitif yönde güçlü düzeyde korelasyon (rho=0,808) olduğu saptandı. Oran verilerin arızaların dağılımına bakıldığında eklem hareket kısıtlılığı başta olmak üzere en sık lokomotor sistem arızalarından oran verildiği görüldü. Olgular onarlı yaş gruplarına ayrılarak incelenmesinde her iki cetvelde de yaş grupları arasında maluliyet oranı açısından anlamlı fark olmadığı saptandı.
2018-2020 yılları arasında Adli Tıp Kurumu Bursa Grup Başkanlığında otopsisi yapılan olgularda alkol, uyutucu- uyuşturucu ve uyarıcı madde tespit edilen vakaların retrospektif olarak incelenmesi
Alkol, uyutucu-uyuşturucu ve uyarıcı madde kullanımı, ülkemizde ve dünya genelinde ciddi bir halk sağlığı sorunu olup önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Uyuşturucu madde kullanımına bağlı ölümlerin otopsileri, tedavi görmeyen ve başka yerde kayıtlı olmayan madde kullanıcıları hakkında değerli bilgi kaynağı olması nedeniyle yerel ve ulusal düzeyde madde kullanım profillerinin belirlenebilmesi ve buna göre alınacak tedbirlerin genişletilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu çalışmada Adli Tıp Kurumu Bursa Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde 2018-2020 tarihleri arasındaki 3 yıllık sürede otopsisi yapılmış olan olgulara ait otopsi raporları incelenmiştir. Alkol ve/veya madde tespit edilen olguların sosyodemografik özellikleri, mortalite nedenleri ve buna ilişkin verilere katkı sağlamak, elde edilen verileri literatür eşliğinde tartışmak amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 3764 olgunun %80,8'inin (n=3041) erkek, yaş ortalamasının 48,4±21 olduğu saptanmıştır. En sık ölüm sebebi %35,7 (n=1342) ile doğal nedenli ölümler olup bunu %13 (491) ile trafik kazasına bağlı ölümler izlemektedir. Olguların %9,7'sinde (n=366) etanol, %0,9'unda (n=33) metanol saptanmıştır. Etanol ile birlikte en sık saptanan maddenin benzodiazepin (%7,9) olduğu, etanol tespit edilen olgularda ateşli silah yaralanması, penetran yaralanma, trafik kazasına bağlı ölümler etanol tespit edilmeyen olgulara göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Madde kullanımına bağlı 58 ölüm olgusunun %36,2'sinin (n=21) çoklu madde kullanımına bağlı meydana geldiği, madde kullanımına bağlı ölümlerin %98,3'ünün erkek olduğu saptanmıştır. Madde kullanımı nedenli ölümlerdeki yaş ortalaması (28,4±8,8) diğer olgulardan anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Bölgeler arasındaki ekonomik, sosyal ve kültürel farklılıklar göz önünde bulundurularak farklı bölgeleri içerecek şekilde çok merkezli iii çalışmalar yürütülmesi, alkolün etkilerinin ortaya koyulması ve uyuşturucu madde ile ulusal mücadelede yol gösterici veriler sağlayacaktır.
İki bin yirmi bir yılında Gaziantep adli toksikoloji laboratuvarı'na gönderilen narkotik olgularda yeni psikoaktif maddelerin analizi
Yeni Psikoaktif maddeler (NPS) Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi tarafından "saf halde veya preparat formunda suistimal edilen, Uyuşturucu İlaçlara ait Sözleşme (1961) veya Psikotrop Maddeler Sözleşmesi (1971) tarafından kontrol edilmeyen, fakat halk sağlığı açısından tehdit oluşturan maddeler" olarak tanımlamıştır. "Yeni" terimi maddenin yeni sentezlenmiş olması gerekliliğini değil, yıllar önce sentezlenmiş olsa da, maddenin piyasaya yakın zamanda sürülmüş olmasını ifade eder. NPS olarak sınıflandırılan çok sayıda madde olması, bu maddelerin uyuşturucu piyasasına giriş ve çıkışının hızlı olması, kullanıcıların maddelerin içeriği konusunda yanlış bilgi sahibi olması veya maddenin içeriği konusunda hiç bilgisinin olmaması, değişken ve sıklıkla bilinmeyen potense sahip olmaları gibi etkileri ve riskleri göz önüne alındığında büyük bir tehlike arz etmektedirler. Çalışmamızda uyuşturucu/uyarıcı madde tetkiki için savcılık veya mahkemelerce kolluk kuvvetleri aracılığıyla Gaziantep Üniversitesi Adli Toksikoloji laboratuvarımıza gönderilen 250 katılımcının idrar ve kan örneklerinden sıvı kromotografi ardışık kütle spektrometrisi (LC/MS/MS) cihazında yapılacak kantitatif analizle NPS olarak kabul edilen 5F-EMB PICA, MDMB-4-en PINACA, İsotonitazen, 3-Floroamfetamin, 2-Metilamfetamin, Flualprazolam maddelerinin 2021 yılında toplam 3 aylık süredeki kullanım sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu analiz dışında kullanıcılara uyuşturucu kullanım alışkanlıklarıyla ilgili sorular içeren bir anket uygulanmıştır. Çalışmaya katılan gönüllülerin % 94'ünün erkek, yaş ortalamasının 28,2 ± 6,37, madde kullanımına başlama yaşlarının ortalamasının 19,51 ± 7,25, yıl bazında madde kullanım sürelerinin 6,34 ± 5,77 olduğu tespit edilmiştir. 250 gönüllünün % 18,4'ünde MDMB-4-en PINACA maddesi tespit edilmiş, çalışma kapsamındaki diğer NPS grubu maddelere rastlanmamıştır. Tüm idrar örneklerinin % 18, kan örneklerinin % 12,4'ünde MDMB-4-en PINACA tespit edilmiştir. Literatürde hakkında fazla bilgi bulunmayan MDMB-4-en PINACA maddesinin kısa bir zaman diliminde de olsa bölgemizdeki kullanım sıklığını belirlemesi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Bu maddenin, toksikolojik inceleme yapan laboratuvarların sistematiklerine eklenmesi gerektiğine inanmaktayız.
Suça sürüklenen çocuklarda suça eğilim ile triptofan hidroksilaz 2 ve SLC6A4 genleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Her yıl milyonlarca çocuk suça sürüklenmektedir. Bu çocukların suça sürüklenmesine neden olan risk faktörlerini belirlemek, çocukların neden suça yöneldiğini anlamamıza yardımcı olacaktır. Bu risk faktörlerine yönelik koruyucu önlemlerin alınması, çocukların suç olgusundan uzak tutulabilmesine ve toplumsal barışa katkı sağlayacaktır. Suça sürüklenen çocuklarda suça eğilim ile Triptofan hidroksilaz 2 ve SLC6A4 genlerinin ekspresyonları arasındaki ilişkinin etkisi araştırılarak bu genlerin suçun oluşumuna katkısının olup olmadığı tespiti amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan gerekli izinler alındıktan sonra Gaziantep Üniversitesi hastanesine başvuran gerekli kriterleri sağlayan çocuklar çalışmamıza davet edilmiştir. Vaka ve kontrol gruplarımız 50'şer çocuktan oluşmaktadır. Bu çocuklardan kan örnekleri toplanmıştır. TPH2 ve SLC6A4 genlerinin ekspresyonlarını belirlemek için öncelikle toplanan kan örneklerinden genlerin mRNA'sı elde edilmiş ve bu elde edilen mRNA'ların kalitesi ve miktarı belirlenmiştir. Bu mRNA'lardan cDNA elde edilmiştir. Bu çocuklara ÇDŞG-ŞY DSM-V el kitabı ve sosyodemografik verileri içeren anket uygulanmıştır. Çalışmamıza katılan vaka grubu çocuklarının ΔCт medyan ortalaması SLC6A4 geni için 7.99, TPH 2 geni için 9.27, kontrol grubu çocuklarının ΔCт medyan ortalaması SLC6A4 geni için 5.59, TPH 2 geni için 5.35 olarak tespit edilmiştir. Vaka grubunun kontrol grubuna göre TPH 2 geninin ekspresyonunun 15,12 kat daha az olduğu ve 3,91 katlık bir kat değişimi olduğu, SLC6A4 geninin ekspresyonunun 7,06 kat daha az olduğu ve 2,82 katlık bir kat değişimi olduğu saptanmıştır. Ayrıca çalışmamızda suça sürüklenen çocuklarda kardeş sayısının çok olduğu, parçalanmış aile yapısının daha çok görüldüğü, ailelerinde daha önce suç işleyen kişilerinin varlığının daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu çocuklarda kötü alışkanlık, şiddette maruz kalma ve silah taşıma oranlarının daha yüksek olduğu, babanın eğitim düzeyinin ve çocuğun eğitim hayatına devam etme oranlarının daha düşük olduğu, annenin eğitimi düzeyi ve ailenin gelir düzeyi arasında bir fark olmadığı saptanmıştır. Suça sürüklenen çocukların büyük çoğunluğunda aktif psikopatoloji olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda hem THP2 hem de SLC6A4 genlerinin düşük ekspresyonu ile suça eğilim arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Sosyodemografik verilere göre ve gen ekspresyon düzeylerine göre risk grubunu oluşturan çocukların tespit edilerek onlara yönelik özel rehabilitasyon programların düzenlenmesi suça sürüklenmenin önlenmesine çok önemli katkılar sunacaktır.
Kafatası kaide kırıklarının adli tıp açısından retrospektif olarak değerlendirilmesi
Adli literatürde kafatası kaide kırığı hakkında çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Amacımız kafatası kaide kırığının prevalansını, paternini ve bu kırığın ölüm ve intrakraniyal yaralanma ile ilişkisini araştırmaktır. Bu çalışma 01.01.2010-30.11.2019 tarihleri arasındaki 10 yıllık süreçte izole kafa travması nedeniyle yaralanmış olan toplam 1260 olguyu içermektedir. Olgularımız fatal kafa travmalı (n=783) ve non-fatal kafa travmalı (n=477) olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. Tüm bu olgular yaş, cinsiyet, orijin, travma nedeni, kafatası kaide kırığı, kafatası kubbe kırığı, yüz kemiği kırığı, kafa içi yaralanması, skalp yaralanması ve saçlı deri altı yaralanması gibi hususlar açısından retrospektif olarak incelenmiştir. Fatal kafa travmalı olguların %87,5'inde, non-fatal kafa travmalı olguların %32,3'ünde kaide kırığı gözlendi. Kaide kırığı oranı, fatal grupta non-fatal gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,001). İzole ön fossa, izole orta fossa ve izole arka fossa kırık oranı non-fatal grupta fatal gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunurken; ön ve orta fossanın birlikte kırığı oranı ile ön, orta ve arka fossanın birlikte kırığı oranı fatal grupta non-fatal gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,05). Orta fossa iki grupta da ön ve arka fossaya göre daha çok kırıldı. Kafatası kaide kırığı ölüm ile güçlü ilişkili bulundu (OR:15,253). Kafa içi yaralanma oranı, kaide kırığı olanlarda olmayanlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,001). Sonuç olarak çalışmamızda kafatası kaide kırığının özellikle fatal kafa travmalarına oldukça sık eşlik ettiği ve bu kırığın ölüm ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğu görülmüştür. Kafa travması nedeniyle yaralanmış olguların antemortem ve postmortem muayenesinde kafatası kaide kırığı olup olmadığı yüksek dikkatle araştırılmalıdır. Kırık saptanan olgularda kırığın boyutu, tipi ve kırıkla ilişkili olabilecek kafa içi lezyonlar açısından da ayrıntılı bir inceleme yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Kafatası kaide kırığı, fatal, non-fatal, adli tıp
Kas iskelet sistemi sonucu oluşan maluliyet durumunun "Amerikan Tıp Birliği (American Medical Association) yaralanma kılavuzu" ile ülkemizde yürürlükte olan "çalışma gücü ve meslekte kazanma gücü kaybı oranı tespit işlemleri yönetmeliği" cetveli ile olgular üzerinden karşılaştırılması ve öneriler
Giriş ve Amaç: Maluliyet kelimesinin sözlükteki karşılığı "sakatlık" olarak belirtilmiş olup herhangi bir kısıtlama veya bir şekilde bir insan için normal sayılan ölçüler dâhilinde bir faaliyet gerçekleştirme yeteneğinin eksilmesi ya da tamamen yitirilmesi durumudur. Bu çalışmada; 31.12.2020 tarihinden önce kas iskelet sistemi yaralanması nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği"ne göre maluliyet raporu düzenlenmiş rastgele seçilen 200 olguya ait yaralanma ve sekellerinin uluslararası alanda kabul görmüş Amerikan Tıp Birliği(American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzuna göre yeniden değerlendirilerek muayene ve oransal standardın sağlanmasına ışık tutmak ve uluslararası nitelikte ihtiyaç duyulan yeni düzenlemelere önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 31.12.2020 tarihinden önce kas iskelet sistemi yaralanması olan adli makamların istemiyle maluliyet raporu düzenlenmiş rastgele seçilen 200 olguya ait cinsiyet, olay tarihindeki yaş, olay türü, olay tarihi ile değerlendirme arasında geçen süre, başvuru merkezi, yaralanma türü, yaranın anatomik lokalizasyonu, operasyon öyküsü, sinir yaralanması eşlik edip etmediği, yaralanma ve sekellerinin "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" D ve E cetveline göre oransal karşılıkları, oran tespitinde takdir kullanılıp kullanılmadığı retrospektif olarak tarandı ve değerlendirildi. Amerikan Tıp Birliği(American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzu 5. Baskı kullanılarak yeniden oransal hesaplamalar yapıldı. Veriler SPSS programında değerlendirildi. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen 200 olgunun %70.5'inin erkek, %29.5'inin kadın olduğu, en yüksek başvuru nedenini %96.5 ile trafik kazalarının oluşturduğu, en yüksek yaralanma oranının %49.5 ile izole alt ekstremite yaralanmalarına ait olduğu, maluliyet oranı hesaplanan olguların %66'sına takdir uygulandığı belirlendi. "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" D ve E cetveli ile AMA kılavuzuna göre elde edilen fonksiyon kayıp oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi. Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" cetveli, birçok ülkede kullanımda olan uluslararası nitelikteki AMA kılavuzuna göre eksiklikler barındırmaktadır. Ülkemiz için kişinin mesleğine ve yaşına göre maluliyet oranının tayin edilebileceği, ancak bunu yaparken sorgulamaya ve takdir kullanımına mahal vermeyen, trafik kazaları, iş kazaları, meslek hastalıkları, terör, vazife ve harp mallüllüğü gibi durumlarda tek başına kullanılabilecek, objektif ve güncel normlara uygun bir kılavuz oluşturmanın en doğru yaklaşım olacağı kanaatindeyiz.
2018-2021 tarihleri arasında "sinir sistemi" yaralanması nedeniyle "çalışma gücü ve meslekte kazanma gücü tespit işlemleri yönetmeliği cetveli"ne göre maluliyet raporu düzenlenmiş olguların Amerikan Tıp Birliği (American Medical Association) yaralanma kılavuzuna göre değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Adli Tıbba göre özürlülük; vücutta meydana gelen ya da getirilen yaralanmaların veya kişilerin çalıştıkları meslek ile ilgili fiziksel ve kimyasal etkenlere bağlı olarak meydana gelen rahatsızlıkların iyileşme döneminden sonra, olaya bağlı sekel halindeki arızaların, kişinin mesleği ve yaşı göz önüne alınarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmada; 2018-2021 tarihleri arasında sinir sistemi yaralanması nedeniyle Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği"ne göre maluliyet raporu düzenlenmiş 219 olguya ait yaralanma ve sekellerinin uluslararası alanda kabul görmüş Amerikan Tıp Birliği(American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzuna göre yeniden değerlendirilerek muayene ve oransal standardın sağlanmasına ışık tutmak ve uluslararası nitelikte ihtiyaç duyulan yeni düzenlemelere önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2018-2021 tarihleri arasında sinir sistemi yaralanması olan adli makamların istemiyle maluliyet raporu düzenlenmiş 219 olguya ait cinsiyet, olay tarihindeki yaş, olay türü, olay tarihi ile değerlendirme arasında geçen süre, başvuru merkezi, yaralanma türü, operasyon öyküsü, epileptik nöbet geçirme öyküsü, trepenasyon operasyonu eşlik edip etmediği, yaralanma ve sekellerinin "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" D ve E cetveline göre oransal karşılıkları, oran tespitinde takdir kullanılıp kullanılmadığı retrospektif olarak tarandı ve değerlendirildi. Amerikan Tıp Birliği(American Medical Assocination) Kalıcı Engellilik Değerlendirme Kılavuzu 5. Baskı kullanılarak yeniden oransal hesaplamala yapıldı. Veriler SPSS programında değerlendirildi. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen 219 olgunun %69.4'ünün erkek, %30.6'sının kadın olduğu, en yüksek başvuru nedenini %95.89 ile trafik kazalarının oluşturduğu, en yüksek yaralanma oranının %44.75 ile izole kafatası yaralanmalarına ait olduğu, maluliyet oranı hesaplanan olguların %17.35'inin olaydan sonra en az 1 kez epileptik nöbet geçirdiği belirlendi. "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" D ve E cetveli ile AMA kılavuzuna göre elde edilen fonksiyon kayıp oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi. Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği" cetveli, birçok ülkede kullanımda olan uluslararası nitelikteki AMA kılavuzuna göre eksiklikler barındırmaktadır. Ülkemiz için kişinin mesleğine ve yaşına göre maluliyet oranının tayin edilebileceği, ancak bunu yaparken sorgulamaya ve takdir kullanımına mahal vermeyen, trafik kazaları, iş kazaları, meslek hastalıkları, terör, vazife ve harp mallüllüğü gibi durumlarda tek başına kullanılabilecek, objektif ve güncel normlara uygun bir kılavuz oluşturmanın en doğru yaklaşım olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, maluliyet, yönetmelikler, AMA kılavuzu, trafik kazası
1.5t ve 3.0t MR görüntüleme ile proksimal humerus epifizinden adli yaş tayininde vieth metodunun uygulanabilirliğinin retrospektif değerlendirmesi
Adli yaş tayini, Ceza Hukuku ve Medeni Hukuk başta olmak üzere hukukun birçok alanında önem arz etmektedir. Bu çalışmamızda, Vieth ve ark. tarafından proksimal tibia ve distal femur epifzleri için önerilen 5'li evreleme yöntemi kullanılarak, aynı metodun proksimal humerus epifizi için uygulanabilir olup olmadığı ve ülkemizde yaş tayininde bu metodun uygulanabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı tarafından 1.5 Tesla (T) ve 3.0T Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) tarayıcıları ile omuz MRG yapılan, yaşları 10-30 arasında değişen toplam 629 hastaya ait omuz MRG'leri iki gözlemci tarafından yaş tayini amacıyla değerlendirildi. Olguların 388'i erkek ve 241'i kadındı. 1.5T ve 3.0T MRG tarayıcılarından elde edilen Omuz MRG'lerine ait, koronal oblik oryantasyonda T1 ağırlıklı turbo spin eko (T1-w TSE) ve T2 ağırlıklı turbo spin eko (T2-w TSE SPAIR) dizilerindeki görüntüler değerlendirildi. 1.5T MRG için 5 ve 6. evrenin izlendiği minimum yaşlar kadınlarda sırasıyla; 17,42 ve 22,02 yıl, erkeklerde; 18,77 ve 21,10 yıl olarak tespit edildi. 3.0T MRG için kadınlarda; 18,66 ve 21,06 yıl, erkeklerde; 18,85 ve 22,69 yıl olarak tespit edildi. 1.5T MR görüntülerine göre 2. evredeki olgularda cinsiyetler arasında anlamlı farklılık izlendi. Hem 1.5T MRG hem de 3.0T MRG için gözlemci-içi ve gözlemciler arası uyumluluklar çok iyi bulundu. (κ > 0.80) Çalışmamızdan elde edilen veriler; Vieth ve ark. tarafından belirlenen evreleme sistemine göre; erkeklerde proksimal humerus epifizi için 5 ve 6. evrelerin, kadınlarda proksimal humerus epifizi için 6. evrenin Türk popülasyonunda reşitliğin tespitinde kullanılabileceğini göstermektedir. Bu evreleme metodunun proksimal humerus epifizinden yaş tayini amacıyla araştırmacılar için uygulanabilir bir yöntem olduğu kanaatindeyiz.
2021 yılında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran geçici koruma kapsamındaki Suriyeli mülteci olguların retrospektif analizi
Göç, tarih boyunca her topluluğun yaşadığı, savaş, açlık, refah ve kötü koşullardan uzaklaşma ihtiyaçları insanları yaşadığı yerleri değiştirmesine yol açan durumdur. Ülkemiz sınır komşusu Suriye'de 2011 yılında başlayan iç savaş sonrası milyonlarca insan ülkesini terk etmek zorunda kalmış, bu göç dalgasından en fazla etkilenen ülke ise Türkiye olmuştur. Çalışmamızda 2021 yılı içerisinde Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalına ve Adli Toksikoloji laboratuvarına gönderilmiş tüm Suriyeli mülteci adli olguların geriye yönelik incelemesi yapılmış, düzenlenen adli raporlar incelenmiştir. Çalışma kapsamında değerlendirilen adli olguların %74,6'sının erkek olduğu, en sık başvuru nedenleri incelendiğinde; uyuşturucu madde kullanımı nedenli başvuruların tüm başvurular içerisinde %60,2 ile en sık neden olduğu, 2. En sık başvuru nedeninin ise yaş tespiti olduğu tespit edilmiştir. Erkeklerin en sık uyuşturucu madde kullanımı, kadınların ise yaş tespiti için başvurduğu bulunmuştur. Uyuşturucu madde kullanan bireylerin yaş dağılımı değerlendirildiğinde 20-40 yaş arası genç ve genç erişkin nüfusun ön plana çıktığı, uyuşturucu madde kullandığı tespit edilen olgularda en sık saptanan madde %68'lik oranıyla amfetamin grupları olduğu tespit edilmiştir. Yaş tespiti için başvuran olguların Anabilim Dalımıza gönderilme nedenleri incelendiğinde %95,4 ile en sık erken evlenme nedeni ile gönderildiği bulunmuştur. Mültecilerin uyuşturucu madde kullanımı nedenli başvurularının yüksekliği, madde tespit edilen olgulardaki amfetamin ve türevlerinin çokluğu ülkemizde mültecilerin yoğun yaşadığı yerlerde çeşitli riskleri beraberinde getirmekte, mültecilerin uyuşturucu temin ettikleri yerlerin tespit edilerek engelleyici çalışmaların yapılması gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca erken evlenme nedenli yaş tespiti başvuruları; savaşın üzerinden 10 yıldan fazla süre geçmesine rağmen ülkemiz kanunlarında suç olan çocuk yaşta evliliklerin mülteciler tarafından devam ettirildiğini ortaya çıkarmıştır. Mültecilerin ülkemizde barındıkları süre boyunca kanunlara uymaları konusunda daha fazla eğitici ve caydırıcı yöntemlerin kullanılması gerekmektedir