
16
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Adıyaman bölgesinde yetiştirilen nar (punica granatum L.) meyvesi ve yan ürünlerinin fito-kimyasal özellikleri ve antioksidan kapasiteleri
Amaç: Punica granatum L., yüksek besinsel bileşimi ve tıbbi özelliklere sahip, Punicaceae familyasına ait önemli bir bitkidir. Bu çalışmanın amacı, Adıyaman ilinde yetiştirilen nar meyvesinin ve atık olarak nitelendirilen kısımlarının, fito-kimyasal özelliklerinin ve antioksidan aktivitesinin yedi farklı çözgen (metanol, etanol, su, asitlendirilmiş metanol, asitlendirilmiş etanol, asitlendirilmiş su ve n-hekzan) kullanılarak araştırılmasıdır. Materyal ve Metot: Araştırmada kullanılan meyve, yaprak ve nar ekşisi örnekleri Adıyaman (Kâhta) ilinden temin edildi. Örnekler soxhlet ekstraksiyon yöntemi kullanılarak ekstrakte edildi. Ekstraktların fito-kimyasal özelliklerinin belirlenmesi amacı ile toplam fenolik, flavonoid, flavonol, flavanol, tanen ve monomerik antosiyanin bileşen miktarları değerlendirildi. Ekstraktların antioksidan kapasitesinin belirlenmesi için DPPH, Fe3+ iyonu indirgeme gücü, metal şelatlama aktivitesi ve CUPRAC yöntemleri kullanıldı. Metanol ekstraktı en yüksek fenolik içeriğe sahip olduğu için, HPLC yöntemi ile fenolik profilin belirlenmesinde metanol ekstraktı kullanıldı. Benzer şekilde antosiyanin bileşiminin LC-MS/MS yöntemi ile belirlenmesinde asitlendirilmiş metanol ekstraktı kullanıldı. Bulgular: Elde edilen veriler ekstraksiyonda kullanılan çözgeninin ve bitkinin farklı dokularının, ekstraktların fenolik bileşimini ve antioksidan aktivitesini önemli ölçüde etkilediğini gösterdi. Özellikle yaprak ve tomurcuk ekstraktları antioksidan aktivitenin belirlenmesinde DPPH, Fe3+ indirgeme gücü ve CUPRAC yöntemlerine göre BHT'den daha yüksek aktivite sergiledi. Punikalajin ve siyanidin-3-glikozit majör bileşenler olarak belirlendi. Sonuç: Bu çalışma, nar meyvesinden ziyade narın tarımsal-endüstriyel atıklarının kozmetik, farmasötik, nutrasötik ve gıda gibi farklı endüstriler için iyi bir polifenol kaynağı olarak kullanılabilme potansiyelini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Antioksidan aktivite, Fenolik bileşik, Nar çiçeği tomurcuğu, Punica granatum L..
Hepatit B hastalarında HBV RNA'nın tanı ve tedavideki önemi
Amaç: Hepatit B tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunudur. Ciddi sağlık sorunlarına, işgücü kayıplarına ve ekonomik yüke neden olduğundan, erken tanı ve tedavi önemlidir. Son zamanlarda yeni markerlar kullanılmaya başlanmıştır. Bunlardan biride serum HBV RNA'dır.Çalışmada hepatit hastalarının HBV RNA düzeyleri ölçülerek hastalığın seyri, antiviral tedavi etkinliğinin ölçülmesi ve reaktivasyonların erken tesbiti amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışma Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran 86 hepatit hastası ile yapılmıştır. Hastalardan alınan kan örnekleri serumlarından ayrıştırılmış, çalışmanın yapılacağı zamana kadar -20°C'de saklanmıştır. Toplanan hasta örneklerinde ticari kit kullanılarak nükleik asit izolasyonu yapılmış, ardından iki aşamalı real-time PCR yöntemi ile HBV RNA araştırılmıştır. Bulgular: İn house Real time PCR tekniği kullanarak dizayn ettiğimiz çalışmamızın sonucunda daha önce ticari kit kullanılarak HBsAg ve HBV DNA pozitif olan hastaların 22'si (% 25) pozitif, 10'u (% 12) negatif; HBsAg pozitif HBV DNA negatif olan hastaların 4'ü (% 5) pozitif, 28'i (% 33) negatif bulunmuştur. HBsAg ve HBV DNA negatif grupta 2 (% 2) hasta pozitif, 20 (% 23) negatif tespit edilmiştir. Pozitif sonuçlar tekrar edilmiştir. Sonuçların değerlendirilmesinde treshould değeri 0.02 olarak belirlenmiştir. Sonuçlar: İki aşamalı olarak yapmış olduğumuz çalışmamızdastandart tanı testlerine yakın sonuçlar elde edilmesi, HBV DNA'sı negatif gruptan 6 hastayı pozitif olarak belirlemesi yöntemimizin Hepatit B'nin tanı ve tedavisinde kullanılmak üzere geliştirilmesi yönünde ümit verici olarak değerlendirilmiştir. Rutin kullanımlar için yöntemimizin tek basamaklı dizaynı için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: cccDNA, Hepatit B, HBV RNA, real time PCR
Bazı üzümsü meyve türlerinin karakteristik fitokimsayal bileşenlerinin tayini, in-vitro biyoerişebilirliğinin ve in-vivo yanık yarası iyileşmesi üzerine subakut etkilerinin araştırılması
Amaç: Deride yanık olan bölgede ve özellikle de staz zonundaki dokular oksidatif stres ile ne kadar başa çıkabilirse dokuların sağ kalımı artar ve yanık bölgesi iyileşme kaydeder. Bu araştırmada, doğal antioksidan kaynağı olan mürver, aronya ve karadut türlerine ait meyve ve yaprakların in vitro biyoerişilebilirliği ve in vivo yanık yarası iyileşmesi üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmada kullanılan meyve ve yaprak örnekleri Malatya Kayısı Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü parsellerinden alındı. Ekstraktların toplam fenolik madde miktarı, toplam flavonoid içeriği ve antioksidan kapasitesi UV-VIS spektrofotometre ile belirlendi. Fenolik, tokoferol, amigdalin ve antosiyanin bileşikleri HPLC ve LC-MS/MS ile belirlendi. Deneyde 56 adet Wistar albino cinsi rat kullanıldı ve yanık yarası 'tarak yanık modeli' kullanılarak oluşturuldu. Ekstreler ratlara orogastrik gavajla 21 gün boyunca uygulandı. Yanık modelinin oluşturulmasından sonra 3., 7. ve 21. günlerde yapılan fotoğraflama ile yanık alanındaki değişimler belirlendi ve staz zonundan alınan doku örnekleri ise histopatolojik olarak değerlendirildi. Ayrıca 21. günde alınan kan örnekleri analiz edildi. İstatistiksel değerlendirmeler ise Kruskal Wallis testi ile yapıldı. Bulgular: Fenolik bileşiklerden, klorojenik asit, epikateşin, kateşin ve rutin; antosiyanin bileşiklerden siyanidin-3-glikozit, siyanidin-3-rutinozit, siyanidin-3-galaktozit ve siyanidin-3-arabinozit örneklerde en fazla tespit edilen bileşiklerdir. Tedavi gruplarında, yanık grubu ile karşılaştırıldığında infiltrasyon yoğunluğunun azaldığı, kolajenizasyonun ve immünreaktivitesinin arttığı ve bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p≤ 0.05). 21. günde reepitelizasyon yaprak gruplarında artarken meyve gruplarının yanık grubu ile benzer olduğu tespit edildi. Sonuç: Mürver, aronya ve karadut türlerinden elde edilen yaprak ekstraktlarının, yanık yarasını iyileştirmede meyve ekstraktlarından daha etkili olduğu belirlendi.
Malatya yöresinde yayılış gösteren Hypericum L. (kantaron) türleri üzerinde farmasötik botanik araştırmalar
Amaç: Bu tezin amacı, Malatya'da yayılış gösteren Hypericum L. cinsine ait 11 taksonun morfolojik, anatomik, palinolojik özelliklerini, antioksidan aktivitelerini, uçucu yağ bileşimlerini ve içerdikleri bazı fenolik bileşiklerin miktarlarını belirlemektir. Materyal ve Metot: Bitki materyalleri takson lokasyonlarına yapılan arazi çalışmalarıyla toplanmıştır. Morfolojik, anatomik ve palinolojik çalışmalar toplanan örnekler üzerinde yapılmıştır. Antioksidan aktivite çalışmaları toplanan örneklerden hazırlanan su ve metanol ekstreleri ile, DPPH ve ABTS yöntemleri kullanılarak yapılmıştır. Toplanan örneklerin toprak üstü kısımlarından elde edilen uçucu yağlar GC-MS cihazında analiz edilmiştir. Ekstrelerdeki fenolik bileşiklerin tayini için HPLC cihazı kullanılmıştır. Bulgular: Anatomik incelemelerde, örneklerin kök ve gövdelerinin benzer yapıda, yaprak anatomilerinin ise bazı farklılıklar gösterdiği belirlenmiştir. Yaprakta; salgılı ya da salgısız emergens, tek ya da iki sıralı epiderma, salgı kanalı içeren veya içermeyen floem hücreleri, ekvifasiyal ya da bifasiyal mezofil tabakası gibi özellikler bakımından farklılıklar göstermektedir. Tüm örneklerde stoma anizositik tiptedir. Fenolik içeriği örneklere ve ekstrelere göre değişiklik göstermektedir. Uçucu yağ analizlerinde ana bileşenler α-pinene, spathulenol ve limonene olarak belirlenmiştir. DPPH ve ABTS yöntemlerinde en yüksek antioksidan aktivite H. perforatum'un metanol ekstresinde gözlenmiştir. Sonuç: H. microcalycinum, H. retusum, H. uniglandulosum, H. capitatum var. luteum ve H. malatyanum'un anatomik özellikleri, H. spectabile, H. uniglandulosum, H. capitatum var. luteum, H. thymopsis ve H. malatyanum'un palinolojik özellikleri ilk kez bu çalışmada verilmiştir. Subprolat ve prolat polen şekilleri örnekler arasında daha sık gözlenmiştir. Örneklerden elde edilen ekstrelerdeki bazı fenolik bileşikleri HPLC ile belirlenmiştir. Antioksidan aktivite çalışmaları iki farklı yöntem ile yapılmıştır. H. malatyanum türünün uçucu yağ bileşenleri ilk kez bu çalışmada verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anatomi, Antioksidan Aktivite, Hypericaceae, Morfoloji, Uçucu Yağ
Kronik hastalıklarda kullanılan ilaçlar ile antibiyotiklerinin vitro etkileşimleri
Amaç: Yaşadığımız yüzyılda beklenen yaşam süresinin uzamasıyla dünyada ve ülkemizde kronik hastalıklar en önemli mortalite ve morbidite nedeni haline gelmiştir. Antibiyotik tüketiminde ilk sıralarda oluşumuz antibiyotiklere direnç gelişmesini tetiklemiştir. Çoklu ilaç kullanımında ilaç ilaç etkileşimleri ile sıklıkla karşılaşılması ilaçların dozlarını güncellemeyi gerekli kılmıştır. Çalışmamızda hekimler tarafından kronik ve enfeksiyon hastalıklarının tedavisinde sıklıkla reçete edilen ilaçları; in vitro ortamda enfeksiyon etkenimizle bir araya getirerek birbirlerinin etkilerini nasıl değiştirdiklerini görmeyi amaçladık. Materyal ve Metot: İn vitro ortamda besiyerinde antibiyotik disklerimiz ile kronik hastalıklarda sıklıkla kullanılan ilaçları (aspirin, amlodipin, atorvastatin, varfarin, metoprolol, metformin ve klopidogrel) bir araya getirerek ilaç etkileşimlerini (sinerji/antagonizma) Kirby Bauer disk difüzyon yöntemi ile minimal inhibitör konsantrasyonlarındaki (MİK) değişikliğini de mikrodilüsyon yöntemi ile belirledik. Bulgular: İlaç emdirerek Candida albicans ekimi üzerine yerleştirdiğimiz disklerin büyük kısmı ITR ve FLU ile potansiyalizasyon sinerjizmi gösterirken, diğer mikroorganizmalar farklı ilaç ve antibiyotikler ile bazen sinerjistik bazen de antagonistik etkileşime girdi. Bazı ilaçlarımız ise antibiyotik diskleri ile hiçbir etkileşim göstermedi. Mikrodilüsyon yöntemi uyguladığımız kombine kullanımların MİK değerlerini düşürdüğünü bulduk. Sonuç: İleri yaş ve reçete edilen ilaçların sayısı ile olası ilaç ilaç etkileşimlerinin sıklığı arasındaki güçlü ilişkiden dolayı özellikle yaşlılarımız bu duruma daha duyarlıdır. Dirençli bakterilerin yol açtığı enfeksiyonlar, hastalık/ölüm oranları ile tedavi maliyetlerinde artışa sebep olmaktadır. İlaç ile zehir arasındaki tek farkın doz olduğu bilinciyle başta doktor ve eczacılar olmak üzere tüm sağlık çalışanları ve hastalar akılcı ilaç kullanımı hususunda görev ve sorumluluklarını yerine getirmelidir.
Kayısı (prunus armeniaca L.) bitkisinin yeşil yapraklarından çinko oksit nanopartiküllerin sentezi, karakterizasyonu, antimikrobiyal ve sitotoksik aktivitelerinin belirlenmesi
Amaç: Kayısı yaprağı özütü yardımı ile çinko oksit nanopartiküllerinin (ZnO NP) sentezi ve karakterizasyonu yaparak, antimikrobiyal ve anti kanser aktivitesini belirlemektir. Materyal ve metot: Kayısı (Prunus armeniaca L.) bitkisinin yeşil yapraklarından ZnO NP'lerin yeşil sentezi gerçekleştirilmiştir. Yaprak özütü kaynatılarak çıkarılmış ve çinko asetat çözeltisi karıştırılarak 80 oC, 6 saat ve 1200 rpm'deki sentezlenmiş ve UV-vis, SEM, EDX, FT-IR, XRD, TGA-DTA karakterizasyon analizleri yapılmıştır. Bunun yanında RPE-1, OVCAR-3 ve HCT-116 hücreleri üzerinde anti kanser özellikleri ve mikrobiyolojik analizleri de belirlenmiştir. Bulgular: ZnO NP'lerin UV-Vis analizinde renk değişimi ve 319,98 nm'de maksimum dalga boyunda oluşmuştur. FT-IR spektrumlarında 3317-2918 cm-1, 2340 cm-1, 1729-1028 ve 992-600 cm-1 spektrumlarında meydana gelmiştir. SEM, TEM ve AFM mikrografileriyle elde edilen görüntülerde altıgen ve küresel şekilde oldukları görülmüştür. EDX analizin elde edilen grafide güçlü Zn piklerin varlığı gözlenmiştir. XRD analiz sonuçlarına göre hekzagonal wurtzit kristal yapısında olduğu tespit edilmiştir. TGA-DTA analizinde kütle kayıplarının 25-283.63 oC, 283.63-538.51 oC ve 538.51-760,32 oC ait sıcaklık aralıklarında sırasıyla, % 18.95, % 26.50 ve % 22.31'lük meydana geldiği belirlenmiştir. Kaysı yaprak özütünün LC-MS/MS analizinde; fenolikler, flavonoidler, glukosinolatlar, fenolik asitler ve glikozitler varlığı doğrulanmıştır. ZnO NP'lerin RPE-1, OVCAR-3 ve HCT-116 hücreleri üzerinde 250, 500 ve 1000 µg/mL dozlarında 24. saat uygulamasında hücre canlılığı oranları (%) sırasıyla; 28,88- 21,91, 28,20-23,37 ve 76,82-27,15 olarak ölçülmüştür. 48. saat uygulamasında ise bu oranlar sırasıyla; 96,65-42.00, 70,92-31,79 ve 70,67-36,00 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: ZnO NP'lerin kullanılan antibiyotiklerden daha düşük konsantrasyonda iyi bir antimikrobiyal etki göstermiştir. Kanser hücreleri üzerine yüksek sitotoksik etki gösterdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: Kayısı yaprağı, Çinko oksit, Nanopartikül, Yeşil sentez, Antimikrobiyal, Anti Kanserojen,
Göl soğanı bitkisinden (Leucojum aestivum L.) gümüş nanoparçacıkların sentezlenmesi ve biyolojik aktivitelerinin belirlenmesi
Türkmen N, Göl Soğanı Bitkisinden (Leucojum aestivum L.) GümüĢ Nanoparçacıkların Sentezlenmesi ve Biyolojik Aktivitelerinin Belirlenmesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi. Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Temel Eczacılık Bilimleri Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2024. Bu çalıĢmanın amacı, Leucojum aestivum L. (göl soğanı) bitkisinden yeĢil sentez yöntemiyle gümüĢ nanopartiküllerin (La-AgNP) elde edilmesi, karakterizasyonu ve biyolojik aktivitelerinin incelenmesidir. ÇalıĢmada, L. aestivum bulblarından elde edilen infüzyon kullanılarak La-AgNP'ler sentezlenmiĢtir. Sentez parametreleri (sıcaklık, gümüĢ nitrat konsantrasyonu, ekstre konsantrasyonu, pH ve süre) optimize edilmiĢtir. Elde edilen nanopartiküller UV-Vis spektrofotometresi, FTIR, SEM ve Zeta Sizer analizleri ile karakterize edilmiĢtir. Bitkinin fenolik içeriği HPLC ile analiz edilmiĢtir. La-AgNP'lerin antimikrobiyal aktivitesi, gram-pozitif ve gram-negatif bakterilere karĢı minimum inhibisyon konsantrasyonu (MĠK) ve bakterisidal etki testleriyle değerlendirilmiĢtir. Sitotoksisite ve antikanser etkileri MRC-5 ve CaCo-2 hücre hatları üzerinde incelenmiĢtir. Sonuçlar, La-AgNP'lerin optimum sentez koĢullarının 2 mM AgNO₃, %15 ekstre konsantrasyonu, 40°C reaksiyon sıcaklığı, pH 9 ve 10 dakika reaksiyon süresi olduğunu göstermiĢtir. Karakterizasyon çalıĢmaları, nanopartiküllerin küresel morfolojiye sahip olduğunu ve ortalama boyutunun 74.7 nm olduğunu ortaya koymuĢtur. HPLC analizleri, ekstrede gallik asit, kateĢin, askorbik asit ve kersetin gibi fenolik bileĢiklerin varlığını göstermiĢtir. La-AgNP'ler, test edilen tüm bakteri türlerine karĢı değiĢen derecelerde antimikrobiyal aktivite sergilemiĢtir. Sitotoksisite testlerinde, La-AgNP'lerin test edilen konsantrasyon aralığında (1.5-12 μg/mL) normal hücreler üzerinde minimal etki gösterdiği, ancak test edilen konsantrasyonlarda belirgin bir antikanser etki göstermediği belirlenmiĢtir. Bu çalıĢma, L. aestivum bitkisinden elde edilen gümüĢ nanopartiküllerin potansiyel antimikrobiyal ajan olarak kullanılabileceğini göstermiĢ, ancak antikanser uygulamalar için daha ileri araĢtırmaların gerektiğini ortaya koymuĢtur.
Electrochemical behavior and voltammetric determination of antibiotic drug Nifuroxazide in the pharmaceutical formulation at boron-doped diamond electrode surface
In this work, the electrochemical sensing of Nifuroxazide (NFX) was assessed utilizing a boron- doped diamond (BDD) electrode that underwent electrochemical pretreatment, enhancing its surface activity. Cyclic voltammograms of NFX revealed single, well-defined, irreversible peaks at 0.94 V (vs. Ag/AgCl) in a 0.04 M Britton-Robinson (BR) buffer solution at pH 6.0. The oxidation peaks of NFX were found to be pH-dependent across a range from 2.0 to 12.0. Introducing the cationic surfactant cetyltrimethylammonium bromide (CTAB) into the supporting electrolyte increased the anodic peak currents of NFX. Under optimized conditions, a linear relationship was established for NFX quantification in 0.04 M BR buffer solution (pH 6.0) containing 2×10-4 mol L-1 CTAB at +1.02 V (vs. Ag/AgCl), using an open-circuit condition during a 30-second accumulation step. The linear range spanned from 0.05 to 2.0 μg mL-1 (1.8×10-7 – 7.2×10-6 mol L-1 ), with a detection limit of 0.013 μg mL-1 (4.7×10-8 mol L-1 ). This method was successfully applied to determine the NFX concentration in its commercial pharmaceutical formulation.
Tümör nekroz faktör alfa ile indüklenen insan umbilikal ven endotel hücrelerinde profilaktik ve terapötik olarak uygulanan betulinik asitin antiaterojenik ve antienflamatuvar etkinliğinin incelenmesi
Endotel hasarı sonrasında görülen lokal enflamasyon, aterosklerozun başlangıcıdır ve sadece başlangıçta değil, hastalığın her aşamasında enflamasyon önemli bir role sahiptir. Endotel hücresinin aktive olmasının ardından sitokinler, kemokinler ve adezyon molekülleri salgılanmaya başlamaktadır. Çeşitli fitokimyasallar ile monosit adezyonunu ve hücre hasarını azaltmak üzerine yapılan çalışmalarda; hücre içi adhezyon molekülü-1 (ICAM-1), vasküler hücre adhezyon molekülü-1 (VCAM-1) ve nükleer faktör kappa B (NF-κB) gibi moleküllerin düzeylerinde azalma olabileceği gösterilmiştir. İnsan umbilikal ven endotelyal hücrelerini (HUVEC) TNF-α ile indüklemek iyi bir koroner arter hastalığı modeli oluşturmaktadır. Bu çalışmada tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ile indüklenip enflamasyon ve ateroskleroz modeli oluşturulan HUVEC hücre hattında, yüksek antienflamatuvar etkiye sahip olan betulinik asitin, antienflamatuvar ve anti-aterosklerotik etkinliğinin biyokimyasal düzeyde araştırılması ve hedeflenmektedir. HUVEC hücre hattı TNF-α ile indüklenip enflamasyon ve ateroskleroz modeli oluşturulan insan umbilikal ven endotelyal hücre kültüründe, 10 ng/mL dozunda TNF-α uygulamasının 6 saat öncesinde, 10 ng/mL TNF-α uygulaması ile eş zamanlı ve 10 ng/mL TNF-α uygulamasından 6 saat sonra olmak üzere her gruba betulinik asitin LD50 konsantrasyonu uygulanmıştır. Toplamda 24 saat inkübasyondan sonra endotel hücrelerindeki nitrik oksit, TNF-α, interlökin 1-beta (IL-1β), IL-10, ICAM-1, VCAM-1 ve NF-κB düzeyleri ELISAmetrik olarak ölçülmüştür. Analizler SPSS for Windows v22.0 paket programında yapılmıştır. TNF-α uygulanan grupta, nitrik oksit, TNF-α, IL-1β, ICAM-1, VCAM-1 ve NF-κB düzeyleri artmıştır (p<0.05). TNF-α uygulanan gruba kıyasla, betulinik asit uygulanan her üç grupta da bu parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlemlendi (p<0.05). IL-10 düzeyi ise TNF-α uygulanmasıyla değişiklik göstermemiş (p>0.05) ancak TNF-α ile birlikte betulinik asit uygulanmasıyla artış göstermiştir (p<0.05). TNF-α uygulamasının HUVEC hücrelerinde enflamatuvar parametrelerinin seviyelerini arttırması, endotel hasarı modelinin oluştuğunu göstermektedir. TNF-α ile birlikte betulinik asit uygulanmasının enflamatuvar parametrelerinin seviyelerini azaltması betulinik asitin, enflamasyon ve endotel hasarı gelişimi üzerine terapötik ve proflaktik etkisinin olabileceğini göstermektedir.
Sıçanlarda doksorubisin ile oluşturulan böbrek toksisitesi üzerine bromelainin etkisinin değerlendirilmesi
Bromelain (BRM), doğal bir antioksidan, serbest radikal süpürücü ve antienflamatuvar ajan olmasına rağmen doksorubisinin (DOX) oluşturduğu hücre hasarına karşı koruyucu rolü çok fazla araştırılmamıştır. Yapılan bu çalışmada deneysel olarak doksorubisinle oluşturulan nefrotoksisiteye karşı, bromelain uygulamasının ne derece etkili olduğu araştırıldı. Çalışmada 42 adet erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. Bu gruplar sırasıyla; kontrol, DOX, BRM20 (20 mg/kg/gün BRM, p.o.), BRM40 (40 mg/kg/gün BRM, p.o.), DOX+BRM20 (20 mg/kg/gün BRM, p.o.) ve DOX+BRM40 (40 mg/kg/gün BRM, p.o.) gruplarıydı. Çalışma toplam 7 gün sürdü. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı ve çalışma sonunda sakrifiye edildi. DOX, DOX+BRM20 ve DOX+BRM40 gruplarına çalışmanın 5. günü 15 mg/kg/i.p. tek doz DOX uygulandı ve çalışma sonunda sakrifiye edildi. Ayrıca kontrol ve DOX grupları haricindeki tüm gruplara çalışma boyunca her gün (7 gün boyunca) belirtilen konsantrasyonlarda BRM oral yolla uygulandı ve çalışma sonunda sakrifiye edildi. Çalışma sonunda anestezi altında sıçanların kardiak punction ile kanları alınarak, böbrek dokuları izole edildi. Serum örneklerinde üre, kreatinin ve kan üre azotu miktarları otoanalizörde ticari kit kullanılarak bakıldı. Böbrek dokularında ise lipid peroksidasyonunu belirlemek için malondialdehit (MDA) düzeyi, protein oksidasyonunu belirlemek için protein karbonil düzeyleri, DNA oksidasyonunu belirlemek için 8-hidroksi deoksi guanozin (8-OH dG) düzeyi, antioksidan durumu belirlemek için süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve glutatyon redüktaz (GSH-Rx) aktiviteleri ile redükte glutatyon (GSH) düzeyi, enflamatuvar yanıtın gözlenmesi için ise nitrik oksit (NOx) ve prostaglandin E2 (PGE2) düzeyleri ölçüldü. Elde edilen veriler ortalama±standart sapma şeklinde ifade edildi ve p değeri 0.05 ve daha küçük olan veriler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesinde tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Tukey testi kullanıldı. DOX uygulamasının böbrek fonksiyon testlerini bozduğu, böbrek dokusundaki lipid peroksidasyonunu, protein ve DNA oksidasyonunu ve enflamatuvar yanıtı arttırdığı, antioksidan savunma sistemini ise zayıflattığı görüldü. Bromelain uygulamasının böbrek dokusundaki oksidatif stresi ve enflamasyonu önlediği gözlendi. Sonuç olarak DOX tedavisinin böbrek dokusunda hasara yol açtığı, bromelain uygulamasının ise oluşan nefrotoksisitenin önüne geçebileceği görüldü. Anahtar Kelimeler: Doksorubisin, Nefrotoksisite, Antioksidan, Oksidatif stres, Bromelain
Karbon tetraklorür ile oksidatif stres oluşturulan ratlarda Alcea hohenackeri Boiss. çiçeği ekstresinin karaciğer koruyucu rolünün araştırılması
Hevur (Alcea hohenackeri Boiss.) bitkisi soğuk algınlığı, yara dezenfeksiyonu, mide ve böbrek ağrıları, kadın hastalıkları, üreter ve böbrek taşları ve idrar yolu rahatsızlıklarını iyileştirmek için halk hekimliğinde kullanımı bulunmaktadır. Bu çalışmada, Alcea hohenackeri bitkisi metanolik çiçek ekstresinin (AHÇE) fenolik profili LC-MS/MS ile belirlenmesi ve karbon tetraklorür (CCl4) ile karaciğer hasarı oluşturulan rat modelinde AHÇE'nin hepatoprotektif ve antioksidan etkisi araştırıldı. Toksisite testi sonrası 42 adet rat 6 gruba (n=7) ayrıldı. Kontrol grubu, CCl4 (haftada iki kez zeytin yağı ile hacmen % 30 olarak seyreltilmiş CCl4'den 2 mL/kg, intraperitonal, i.p.) grubu, CCl4 + AHÇE (50, 150 ve 450 mg/kg, gavaj) uygulanan gruplar, CCl4+silimarin (100 mg/kg, gavaj) uygulanan grup. Beş hafta sonra kan ve karaciğer dokuları alındı. Serumda karaciğer hasar biyobelirteç enzimlerine, karaciğer dokusu supernatantında ise malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH) ve çeşitli antioksidan enzim aktiviteleri analiz edildi. Elde edilen bulgulara göre, en yüksek toplam fenolik madde miktarı 107.60±2.55 mg/g gallik asit eş değeri ve toplam flavonoit madde miktarı 43.04±0.73 mg/g kersetin eş değeri olarak metanol ekstrelerinde bulundu. LC-MS/MS fitokimyasal içerik miktar tayini analizinde ilk dört majör bileşiğin nikotiflorin (55.28), astragalin (54.751), rutin (9.115) ve izokersitrin (8.608) mg analit/g ekstre oldukları tespit edildi. Ratların AHÇE ile tedavisi aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), laktat dehidrogenaz (LDH), düşük yoğunluklu lipoprotein_kolesterol (LDL_C) ve MDA düzeyleri CCl4 grubuna kıyasla istatistiksel manada düşüş belirlenirken (P<0.05); yüksek yoğunluklu lipoprotein_kolesterol (HDL_c), GSH, katalaz (CAT) ve glutatyon S-transferaz (GST) düzeylerinde artış görüldü. Sonuç olarak, gülhatmi bitkisi metanolik çiçek ekstresinin zengin fenolik içeriğinden kaynaklı, özellikle 450 mg/kg uygulamasında, CCl4-kaynaklı oksidatif stresle ilişkili karaciğer bozukluklarında terapötik bir rolü vardır.
Gentisik asit uygulamasının adipogenez sürecine etkisinin transkripsiyon faktörleri üzerinden incelenmesi
3T3-L1 öncül adiposit hücre hattı, Swiss 3T3 fare embriyolarından elde edilmektedir ve adipogenezin transkripsiyonel düzenlenmesine yönelik çalışmalarda in vitro model olarak yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. 3T3-L1 öncül yağ hücreleri adipojenik şartlar altında olgun yağ hücrelerine farklılaşabilmektedir. Yağ hücresi farklılaşmasının inhibisyonunu araştırmak için doğal, sentetik ve yarı-sentetik birçok maddenin etkisi incelenmiş ancak bunların çok az bir kısmı yağ hücresi farklılaşmasını istenilen düzeyde inhibe edebilmiştir. Literatürde benzoik asitin adipogenezi engellediğini gösteren bir takım çalışmalar bulunmasına rağmen benzoik asitin bir türevi olan gentisik asitin adipogenez üzerindeki etkisini araştıran çalışmalar oldukça az sayıdadır. Yaptığımız çalışma, gentisik asitin, 3T3-L1 hücrelerinin farklılaşma sürecine ve transkripsiyonel faktörlerine etkisi ölçülmüştür. Çalışmamızda öncelikle 3T3-L1 öncül yağ hücreleri çeşitli maddelerle uyarılarak olgun adipositlere farklılaşması sağlanmıştır. Hücre canlılık testinde sitotoksik etki göstermeyen 50-250 μM konsantrasyonlarındaki gentisik asit çözeltileri farklılaşmaya uğratılan 3T3-L1 hücrelerine uygulanmıştır. Farklılaşmaya uğratılmayan ve farklılaşmaya uğratılıp farklı konsantrasyonlarda gentisik asit uygulanan tüm gruplarda gliseraldehit-3-fosfat dehidrogenaz (GPDH) aktivitesine, Oil Red O boyaması ile hücrelerin morfolojisine bakılmış ve hücrelerin trigliserit içerikleri spektrofotometrik olarak ölçülmüştür. Ayrıca transkripsiyon faktörlerinin (Peroksizom prolifere edici aktif reseptör-γ (PPAR-γ), CCAAT arttırıcı bağlayıcı protein-α (C/EBP-α) ve Sterol düzenleyici element bağlayıcı protein-1c (SREBP-1c)) düzeylerine bakılarak gentisik asitin adiposit farklılaşması üzerine olan etkisi incelenmiştir. Hücre içi trigliserid içerikleri doza bağlı düşüş göstermesine rağmen istatistiksel fark bulunamamıştır (p>0,05). Yapılan morfolojik incelemede artan konsantrasyonlarda gentisik asit uygulaması hücrelerin boyutunda ve hücre içi trigliserit depolanmasında sürekli bir azalmaya neden olmuştur. Özellikle yüksek konsantrasyonda gentisik asit uygulaması GPDH aktivitesinde düşüşe neden olmuştur (p<0,05). Yüksek konsantrasyonlardaki gentisik asit uygulamaları her üç transkripsiyon faktörünün düzeylerini de azaltmıştır (p<0,05). Tüm bu sonuçların doğrultusunda gentisik asitin yağ hücresi farklılaşmasını engellediğini söylemek mümkündür.
Metotreksat intoksikasyonuna karşı bromelain tedavisinin etkinliğinin araştırılması
Metotreksat (MTX) nükleotit sentezinden sorumlu, çeşitli enzimleri inhibe ederek folik asit metabolizmasını antagonize eden bir antimetabolittir. MTX, tetrahidrofolat sentezini bloke ederek hücre bölünmesinin ve protein sentezinin durmasına yol açmaktadır. Bu etkisiyle tümör hücrelerinin gelişimini önlemek için sıklıkla kanser tedavisinde kullanılmaktadır. Ayrıca ilacın immün sistemi baskılayıcı özellikleri olduğu için sedef hastalığı, romatoid artrit gibi hastalıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Kullanım alanları yaygın olmasına rağmen MTX tedavisi hepatoksisite ve nefrotoksisite gibi önemli yan etkilere sebep olmaktadır. Bu durumunun en önemli sebebi MTX'ın, organizmadaki oksidatif stresi arttırmasıdır. MTX uygulaması sonucu oluşan sitotoksik etkiyi azaltmada birçok antioksidan bileşik kullanılmaktadır. Yapılan bu çalışmada MTX indüksiyonu ile oluşturulan nefrotoksisiteye karşı, bromelain (BRM) tedavisinin ne derece etkili olduğu ortaya konulmaya çalışıldı. Çalışmada 42 adet dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar rastgele seçilerek 6 gruba ayrıldı. Bu gruplar sırasıyla; kontrol, MTX, BRM20 (20 mg/kg/gün BRM, p.o.), BRM40 (40 mg/kg/gün BRM, p.o.), MTX+BRM20 (20 mg/kg/gün BRM, p.o.) ve MTX+BRM40 (40 mg/kg/gün BRM, p.o.) gruplarıydı. Çalışma toplam 5 gün sürdü. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı ve çalışma sonunda sakrifiye edildi. MTX, MTX+BRM20 ve MTX+BRM40 gruplarına çalışmanın ilk günü 20 mg/kg/i.p. tek doz MTX uygulandı ve çalışma sonunda sakrifiye edildi. Ayrıca kontrol ve MTX grupları haricindeki tüm gruplara çalışma boyunca her gün (5 gün boyunca) belirtilen konsantrasyonlarda BRM oral yolla uygulandı ve çalışma sonunda sakrifiye edildi. Çalışma sonunda anestezi altında sıçanların kardiak punction ile kanları alınarak, böbrek dokuları izole edildi. Serum örneklerinde üre, kreatinin ve kan üre azotu miktarları otoanalizörde ticari kit kullanılarak bakıldı. Böbrek dokularında ise lipid peroksidasyonunu belirlemek için malondialdehit (MDA) düzeyi, protein oksidasyonunu belirlemek için protein karbonil düzeyleri, DNA oksidasyonunu belirlemek için 8-hidroksi deoksi guanozin (8-OH dG) düzeyi, antioksidan durumu belirlemek için süperoksit dismutaz (SOD), katalaz, glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve glutatyon redüktaz (GSH-Rx) aktiviteleri ile redükte glutatyon (GSH) düzeyi, enflamatuvar yanıtın gözlenmesi için ise nitrik oksit (NOx) ve prostaglandin E2 (PGE2) düzeyleri ölçüldü. Ayrıca böbrek dokusundaki interlökin 1-beta (IL-1β), tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ve nüklear faktör kappa beta (NF-κB) proteinlerinin ekspresyon seviyelerine immunoblot yöntemiyle bakıldı. Elde edilen veriler ortalama±standart sapma şeklinde ifade edildi ve p değeri 0.05 ve daha küçük olan veriler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesinde tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Tukey testi kullanıldı. MTX uygulamasının böbrek fonksiyon testlerini bozduğu, böbrek dokusundaki lipid peroksidasyonunu, protein ve DNA oksidasyonunu ve enflamatuvar yanıtı arttırdığı, antioksidan savunma sistemini ise zayıflattığı görüldü. Bromelain uygulamasının böbrek dokusundaki oksidatif stresi ve enflamasyonu önlediği gözlendi. Sonuç olarak MTX tedavisinin böbrek dokusunda hasara yol açtığı, bromelain uygulamasının ise oluşan nefrotoksisitenin önüne geçebileceği görüldü.
Tümör nekroz faktör alfa ile indüklenen endotel disfonksiyon modelinde fisetin uygulamasının antiaterojenik ve antienflamatuvar parametreler üzerindeki etkinliğinin incelenmesi
Endotel hasarı sonrasında görülen lokal enflamasyon, aterosklerozun başlangıcıdır ve sadece başlangıçta değil, hastalığın her aşamasında enflamasyon önemli bir role sahiptir. Endotel hücresinin aktive olmasının ardından sitokinler, kemokinler ve adezyon molekülleri salgılanmaya başlamaktadır. Çeşitli fitokimyasallar ile monosit adezyonunu ve hücre hasarını azaltmak üzerine yapılan çalışmalarda; hücre içi adhezyon molekülü-1 (ICAM-1), vasküler hücre adhezyon molekülü-1 (VCAM-1) ve nükleer faktör kappa B (NF-κB) gibi moleküllerin ekspresyon düzeylerinde azalma olabileceği gösterilmiştir. İnsan umbilikal ven endotelyal hücrelerini (HUVEC) TNF-α ile indüklemek iyi bir koroner arter hastalığı modeli oluşturmaktadır. Bu çalışmada tümör nekroz faktör-alfa (TNF-α) ile indüklenip enflamasyon ve ateroskleroz modeli oluşturulan HUVEC hücre hattında, yüksek antienflamatuvar etkiye sahip olan fisetinin, antienflamatuvar ve anti-aterosklerotik etkinliğinin biyokimyasal, moleküler düzeyde araştırılması ve hedeflenmektedir. HUVEC hücre hattı TNF-α ile indüklenip enflamasyon ve ateroskleroz modeli oluşturulan insan umbilikal ven endotelyal hücre kültüründe, 10 ng/mL dozunda TNF-α uygulamasının 6 saat öncesinde, 10 ng/mL TNF-α uygulaması ile eş zamanlı ve 10 ng/mL TNF-α uygulamasından 6 saat sonra olmak üzere her gruba fisetinin LD50 konsantrasyonu uygulanmıştır. Toplamda 24 saat inkübasyondan sonra endotel hücrelerindeki nitrik oksit, TNF-α, interlökin 1-beta (IL-1β) ve IL-10 düzeyleri ELISAmetrik olarak, ICAM-1, VCAM-1 ve NF-κB proteinlerinin ekspresyonları ise Western Blot yöntemiyle ölçülmüştür. Analizler SPSS for Windows v16.0 paket programında yapılmıştır. TNF-α uygulanan grupta, nitrik oksit, TNF-α ve IL-1β düzeyleri ile ICAM-1, VCAM-1 ve NF-κB proteinlerinin ekspresyonları artmıştır (p<0.05). TNF-α uygulanan gruba kıyasla, fisetin uygulanan her üç grupta da bu parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlemlendi (p<0.05). IL-10 düzeyi ise TNF-α uygulanmasıyla değişiklik göstermemiş (p>0.05) ancak TNF-α ile birlikte fisetin uygulanmasıyla artış göstermiştir (p<0.05). TNF-α uygulamasının HUVEC hücrelerinde enflamatuvar parametrelerinin seviyelerini arttırması, endotel hasarı modelinin oluştuğunu göstermektedir. TNF-α ile birlikte fisetin uygulanmasının enflamatuvar parametrelerinin seviyelerini azaltması fisetinin, enflamasyon ve endotel hasarı gelişimi üzerine terapötik ve proflaktik etkisinin olabileceğini göstermektedir.
Investigation of wound healing effect of hyaluronic acid/pullulan gel formulations
The wound healing process is initiated after skin damage occurs with external factors such as physical, chemical, thermal, biological and so on. Wound healing normally occurs through well-established, overlapping steps called hemostasis, inflammation, proliferation, and remodeling. However, prolonging the healing process and progression of an acute wound to a chronic wound are undesirable situations that can negatively affect this process, and often cause the development of scar tissue. Various wound care products are available on the market to accelerate and support the wound healing process, targeting both acute and chronic wounds. Although, hydrogels stands out among these products, the requirements of cross-linking natural or synthetic polymers or synthesizing graft copolymers make the development and characterization of this systems more complex. However, gel type formulations can carry advantages of hydrogels in wound healing applications, which can easily be prepared from the physical mixtures of components. This study aimed to develop non-crosslinked gel formulations based on binary physical mixtures of hyaluronic acid and pullulan. A Design of Experiments (DOE) matrix was carried out to reach optimum gel formulations, by using the results obtained by Texture Profile Analysis. After optimizing the gel formulations, the differential scanning calorimetry and rheological studies were performed. After characterizations studies, 4 formulations containing 2% hyaluronic acid and pullulan with various concentrations at 0, 2, 5, and 8% (F1, F2, F3, and F4, respectively) were examined in circular excision wound model in mice. F3 and F4 exhibited more pronunced effect on the investigated wound model compared to the other groups according to the wound area measurements and histopathological study. These results were attributed mainly to the potential wound healing effect of pullulan, and partly to the structural regulatory role and space filling effect hyaluronic acid. This study clearly demonstrate the possible use of pullulan based gels as wound-healing agents.
Liken kaynaklı bazı sekonder metabolitlerin A375 melanoma hücreleri üzerindeki antitümöral potansiyellerinin incelenmesi
Melanoma, melanosit hücrelerinden köken alarak primer şekilde ciltte oluşum gösteren bir deri kanseri türüdür. Melanoma erken evresinde sadece epidermiste görülürken, ilerleyen evrelerde yüzeyel papillar dermise kadar uzanabilen mikroinvazyonlar ve daha sonraki evrelerde ise dermisin derinlerine kadar invazyon ile metastazlar görülmesi kaçınılmazdır. Melonoma tedavisi sürecinde yararlanılan kemoterapi ve radyoterapi yöntemleri yeterince fayda göstermemesi nedeniyle doğal tamamlayıcı ve alternatif ürünlerin kullanılması yaygınlaşmıştır. Bu çalışmalarda kullanılan en dikkat çekici organizma grubu ise likenlerdir. Likenlerden elde edilen sekonder metabolitlerinin birçok kanser türünde antitümoral etkinliği gösterilmesine rağmen melanomaya karşı antitümoral etkinliği araştırılmamıştır. Yaptığımız çalışamada melanoma hücre hattı olan A375 hücre hattı kullanılmış olup diffraktaik asit, evernik asit, vulpinik asit, stiktik asit ve salazinik asitin A375 hücreleri üzerindeki anti-proliferatif etkisi ile metastatik, apoptotik ve enflamatuar markerlar üzerindeki etkileri incelendi. Uygulanan liken sekonder metabolitlerinin anti-proliferatif etkilerini belirlemek için MTT testi yapıldı, ayrıca anti-metastatik etkinin belirlenebilmesi için vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) düzeyine, apoptotik etkinin incelenmesi için Kaspaz 3, 8 ve 9 düzeylerine, enflamatuvar yanıtın gözlenmesi için ise interlökin-1 beta (IL-1β), interlökin-6 (IL-6), tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), transforme edici büyüme faktör beta (TGF-β) ve granülosit makrofaj koloni uyarıcı faktör (GM-CSF) düzeyleri ELISA kit kullanılarak ölçüldü. Yapılan çalışma beş tekrar olarak dizayn edildi. Analizler SPSS for Windows v16.0 paket programında yapıldı. Tüm parametreler için gruplar arasındaki istatistiksel farklılıkların test edilmesinde ANOVA ve alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Tanıtıcı istatistik olarak ortalama±standart sapma değerleri verildi. Elde edilecek sonuçlarda p<0.05 ise fark veya ilişki istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Elde ettiğimiz bulgular, liken sekonder metabolitlerinin A375 hücrelerinin proliferasyonu baskıladığı, enflamasyonu, metastazı ve anjiogeenezi baskıladığı, öte yadan apoptozu ise indüklediği gözlemlendi. Bu sonuçlar neticesinde diffraktaik asit, evernik asit, vulpinik asit, stiktik asit ve salazinik asitin umut vaat eden bir teropatik ajan olduğu ve kemoterapide kullanılabileceğine dair destekleyici sonuçlar elde edildi.