
190
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Ratlarda deneysel siyatik sinir hasarında Çinko L-karnosinin farklı dozlarının iyileşme üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Uysal S, Ratlarda Deneysel Siyatik Sinir Hasarında Çinko L-Karnosinin Farklı Dozlarının İyileşme Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veterinerlik Cerrahisi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025. Çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan siyatik sinir üzerinde aksonetmezis tipi hasar modelinin sağaltımında oral olarak Çinko L_karnosinin farklı uygulama dozlarının sinir iyileşmesi üzerine olan etkinliğinin klinik, biyokimyasal ve histopatolojik olarak araştırılması amaçlandı. Bu amaçla çalışmada 28 adet Wister albino cinsi dişi rat kullanıldı. Genel anesteziye alınan ratlarda sinir hasarı oluşturmak üzere arka sağ ekstremiteleri aseptik hale getirildi. Kas diseksiyonu ardından 30 saniye süreyle pens ile sıkıştırılarak aksonetmezis tipi hasar verildi. Ratlar her grupta yedi adet olacak şekilde (GrpK, Grp10, Grp20, Grp40) dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu olarak ayrılan (GrpK) ratlara %10 tween-80 oral yolla 2 cc verildi. Çinko L-Karnosin %10 tween-80 içerisinde çözündürülerek 30 gün boyunca günde bir kez Grp10' a 10 mg/kg, Grp20'ye 20 mg/kg, Grp 40'a 40 mg/kg dozunda olacak şekilde verildi. Verilen dozlar ratlar üzerinde klinik olarak toksikasyona sebep olmadı. 1. 14. ve 30. günlerde Siyatik Fonksiyon Indeksi (SFI) testi uygulandı. En belirgin ayak izlerinin fotoğrafları çekilerek ImageJ programı ile ölçümleri gerçekleştirildi. Ratların ağırlık artışları haftalık ölçülerek doz ayarlaması yapıldı. 30. günde ratlar genel anestezi altında yüksek miktarda kan alınarak sakrifiye edildi. Ensizyon hattı ve sinir adezyonları makroskobik inceleme ile değerlendirildi. Siyatik sinir örnekleri histopatolojik inceleme için alındı. Klinik olarak SFI analizinde gruplar arasında istatiksel olarak fark yokken (p>0.05), grup içinde anlamlı fark vardı (p>0.05). Kan çinko analizinde ve makroskobik incelemede kontrol ve diğer gruplar arasında istatiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Histopatolojik inceleme rejenerasyon, fibrozis, inflamasyon, vakuolizasyon ve neovaskülerizasyonun yönünden yapıldı. GrpK ve Grp10'da rejenerasyon ve neovaskülerizasyonun çok az olduğu fibrozis, inflamasyon ve vakuolizasyon ileri derecede olduğu belirlendi. Grp20 ve Grp40'ta rejenerasyonun en çok, fibrozis ve vakuolizasyonun ise en düşük olduğu belirlendi. Grp40'ta inflamasyon en az, neovaskülerizasyon ise en çoktu. Bu nedenle sinir rejenerasyonunda 40mg/kg dozunun en optimal sonucu verdiği kanaatine varılmıştır. Bu çalışmanın klinik ve histopatolojik sonuçlarına göre aksonetmezis tipi perifer sinir hasarında Çinko L-Karnosin'in inflamasyonu baskıladığı ve rejenerasyonu hızlandırdığı kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Aksonetmezis, Çinko L-Karnosin, Rejenerasyon, Siyatik sinir.
Köpeklerde kastrasyon operasyonu sonrası bazı hormon seviye-lerinin değerlendirilmesi
Veteriner hekimlikte, özellikle kriptoşidizm ve sokak hayvanlarında gonad durumunun belirlenmesi için yeni tanı yöntemlerine ihtiyaç vardır. Anti-Müllerian hormonu (AMH), fonksiyonel gonadal dokunun varlığını tespit etmede umut verici bir belirteçtir. Bu çalışmada, erkek köpeklerde kastrasyon sonrası AMH düzeylerinin değişimi, yaş, testis ağırlığı ve diğer hormonlarla ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Hayvanların ağırlıkları, sağ testis ve sol testis ağırlıklarının ortalamaları sırasıyla 31.39kg, 18.9gr ve 20.35gr olarak hesaplanmıştır. Hayvan vücut ağırlıkları ve hormonlar arasında anlamlı bir korelasyon tespit edilememiştir. Benzer şekilde testis ağırlıkları ile hormonlar arasında korelasyon tespit edilememiştir. Hayvan ağırlıkları ile ortalama testis ağırlıklarının korelasyon hesaplaması yapıldığında aralarında pozitif korelasyon saptanmıştır. 0. gün, 1. gün, 3. gün, 7. gün, 15. gün alınan kan örneklerinden yapılan ELISA testi sonucu kan serum AMH grup ortalama değerleri sırasıyla 8.1 ng/ml, 7.05 ng/ml, 7.0 ng/ml, 7,07 ng/ml, 6.6 ng/ml olarak, LH grup ortalama değerleri sırasıyla 84.64 mIU/ml, 78.89 mIU/ml, 81.01 mIU/ml, 87.51 mIU/ml ve 85.54 mIU/ml olarak, serbest testosteron grup ortalama değerleri ise sırasıyla 1144.02 pg/ml, 974.35 pg/ml, 992.58 ng/ml, 841.14 pg/ml, 731.59 pg/ml olarak belirlenmiştir. Yapılan ROC analizi ile AMH seviyelerinin hayvanın kısırlaştırılma durumuna göre kesme değeri (Cut off) 7.30 ng/ml olarak belirlenmiştir. Sonuç olarak AMH seviyesi kısırlaştırma sonrası ölçüm yapılan günlerde tespit edilebilir seviyenin altına düşmemiş olmakla beraber kısırlaştırma öncesi ve sonrası değerler anlamlı derecede düşüş gösterdiği ve yapılan ROC analizi sonucunda kısırlaştırma sonrası 1.günden itibaren AMH değerinin erkek köpeklerin gonad durumlarının test tespitinde kullanılabileceği belirlenmiştir.
Bronş lavajı uygulanan hastalardan alınan örneklerde microsporidia sıklığının araştırılması
Microsporidia türleri zorunlu hücre içi parazitlerdir. Mikrosporidiyozisin klinik seyri, enfeksiyonun yerleşim yerine ve konakçının bağışıklık durumuna bağlı olarak değişkenlik gösterir. Bazı microsporidia türleri alt solunum yoluna yerleşerek pulmoner mikrosporidiyozise sebep olabilir. Bu çalışma, akciğer rahatsızlığı olan hastalarda microsporidia sıklığının araştırılması amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, 12.2024-06.2025 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı Araştırma Laboratuvarında yürütüldü. Çalışmaya Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Hastanesine başvurup bronş lavajı uygulanan ve HIV negatif olduğu bilinen 65 hasta dahil edildi. Kanser, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), kronik böbrek yetmezliği gibi immünsistemi zayıflatıcı bir hastalığı olan veya immünsistemi baskılayan herhangi bir ilaç kullanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Mikrosporidia varlığının araştırılması amacıyla, hastalardan alınan bronş lavajı örnekleri modifiye trikrom boyama ve PCR yöntemleri ile incelendi. İncelemeler sonucunda hastaların üçünde (%4,6) pulmoner mikrosporidiyozis saptandı. Ancak modifiye trikrom boyama yöntemiyle sadece bir (%1,5) hastada microsporidia sporu saptandı. Sonuç olarak, bireyin immün durumuna bakılmaksızın akciğer rahatsızlığı olan hastalarda microsporidia etkenlerinin akla getirilmesi gerektiği kanaatindeyiz.
Deneysel diyabet modelinde, krisin'in endokrin pankreasta VDAC1 ekspresyonu üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Diyabet, pankreas beta hücrelerinde yapısal ve fonksiyonel bozulmalara yol açarak hastalığın ilerleyiĢinde kritik rol oynar. Flavonoid yapılı doğal bileĢik olan krisin'in antidiyabetik, antioksidan ve daha birçok hücre koruyucu etkileri çeĢitli çalıĢmalarda bildirilmiĢ olsa da, diyabetik koĢullarda endokrin hücrelerindeki Voltaja Bağımlı Anyon Kanalı (VDAC1) ekspresyonu üzerine etkileri aydınlatılmamıĢtır. Bu çalıĢmada streptozotosin (STZ) ile diyabet oluĢturulan sıçanlarda krisin'in pankreas dokusunda VDAC1 düzeyleri, insülin sentezi ve apoptoz göstergeleri üzerindeki olası koruyucu etkilerinin araĢtırılması amaçlanmıĢtır. ÇalıĢmamızda toplam 32 adet Wistar albino cinsi eriĢkin erkek sıçan dört gruba ayrılmıĢtır (n=8): kontrol (K), krisin (CHR), diyabet (DM) ve diyabet+ krisin (DM+CHR). DM ve DM+CHR gruplarına çalıĢmanın baĢlangıcında (0.gün) 45 mg/kg, intraperitoneal (i.p) STZ uygulanmıĢ; 3. günde ölçülen kan glukoz değerlerinde hiperglisemi doğrulanmıĢtır. Krisin maddesi CHR ve DM+CHR gruplarına 50 mg/kg/gün dozda, 21 gün boyunca intragastrik yolla verilmiĢtir. Deney süresi boyunca 0., 3., 10., 17 ve 24. günlerde kan Ģekeri düzeyleri ve vücut ağırlığı takip edilmiĢtir. Tez çalıĢmamız sonucunda DM grubunda kan Ģekeri seviyelerinin belirgin Ģekilde arttığı ve vücut ağırlığında düĢüĢ meydana geldiği gözlenmiĢtir. DM+CHR grubunda ise hipergliseminin ve ağırlık kaybının istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde kontrol altına alındığı gözlenmiĢtir. ÇalıĢmanın sonunda alınan pankreas dokuları histopatolojik ve immünohistokimyasal (ĠHK) olarak incelenmiĢtir. Histolojik analizler, diyabet grubunda belirgin adacık dejenerasyonu ve hücre kaybı olduğunu göstermiĢtir. Krisin uygulaması, bu patolojik değiĢiklikleri önemli ölçüde düzeltmiĢtir. Gruplarda VDAC1, insülin ve kaspaz-3 antikorları kullanılarak adacık hücrelerinin ĠHK değerlendirmeleri incelendiğinde, kontrol grubuna göre DM grubunda insülin ekspresyonunun anlamlı düzeyde azaldığı ve kaspaz-3 ve VDAC1 ekspresyonunun anlamlı düzeyde arttığı gözlenmiĢtir. DM grubuna göre DM+CHR grubunda insülin ekspresyonunun anlamlı düzeyde arttığı, kaspaz-3 ve VDAC1 aktivitesinin ise anlamlı düzeyde azaldığı gözlenmiĢtir. Sonuç olarak, elde ettiğimiz veriler krisin'in STZ ile indüklenen diyabetik hasarı hafifletmede potansiyel koruyucu etkilere sahip olduğunu; hücresel fonksiyonları destekleyerek VDAC1 ekspresyonunu düzenlediğini ve diyabete bağlı apoptozun azaltılmasına katkı sağladığını göstermektedi
Beç tavuklarında ve hindilerde hemıspherıum cerebrı'nin morfometrik ölçümlerinin hesaplanması ve hacim değerlerinin stereolojik olarak incelenmesi
Çelikezen B, Beç Tavuklarında ve Hindilerde Hemispherium Cerebri'nin Morfometrik Ölçümlerinin Hesaplanması ve Hacim Değerlerinin Stereolojik Olarak İncelenmesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Anatomi Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Van, 2025. Bu çalışmada, ortalama ağırlığı 2700 g olan 10 adet sağlıklı dişi erişkin hindi (Meleagris gallopavo) ve 1700 g olan 10 adet sağlıklı dişi erişkin beç tavuğu (Numida meleagris) kullanılmıştır. Perfüzyon sonrası hayvanlar formaldehitte tespit edilmiş, cranial diseksiyonla beyinler çıkarılmıştır. Hemispherium cerebri dikkatle ayrılmış ve her hemispherium üç parçaya bölünerek rutin doku takibi uygulanmıştır. Elde edilen bloklardan sistematik ve rastgele örnekleme ile her 30 adımda bir (1/30 oranında), üç parçaya ayrılan her bir hemispherium'dan 5 µm kalınlığında 12 kesit alınmış; kesitler jelatinli su banyosunda düzeltilerek kodlanmış lamlara aktarılmış ve hematoksilen-eozin (H&E) yöntemi ile boyanmıştır. Boyanan kesitler Olympus CX31 mikroskobunda x4 objektif ile incelenmiş, hacim analizleri Shtereom I paket programı kullanılarak Cavalieri prensibine göre yapılmıştır. Cortex ve medulla bölgelerinin ayrıca hemispherium'un tüm hacimleri belirlenmiştir. Ölçümlerin güvenilirliğini değerlendirmek amacıyla hata katsayısı (HK) hesaplanmıştır. Verilerin normal dağılım gösterdiği Kolmogorov-Smirnov testi ile doğrulanmış; grup karşılaştırmalarında bağımsız örneklem t testi, değişkenler arası ilişkilerin incelenmesinde Pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Sonuçlar ortalama ± standart hata olarak sunulmuş, p<0.01 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Beç tavuğunda hemispherium cerebri'ler genel olarak simetrik bulunmuş, ancak medulla bölgesinde hemispherium cerebri sinistrum lehine nokta sayısı (NOISE) farklılıkları saptanmış ve olası bir lateralizasyona işaret etmiştir. Hemispherium cerebri sinistrum'da tüm doku hacim ile cortex ve medulla hacimleri arasında çok güçlü pozitif korelasyonlar görülürken, hemispherium cerebri dextrum'da ilişkiler daha zayıf ancak anlamlıdır. Morfometrik parametreler hemispherium cerebri sinistrum'da hacimle daha ilişkili, dextrum'da ise daha dengeli bir örüntü göstermektedir. Hindide ise hemispherium cerebri sinistrum ve dextrum arasında tüm doku, cortex ve medulla hacimleri ile oranlar açısından anlamlı fark bulunamamış; NOISE değerleri de benzer tespit edilmiştir. Her iki hemispherium cerebri'de de hacimler arasında güçlü pozitif korelasyonlar saptanmış ve yapısal simetrinin korunduğu gözlenmiştir. Genel olarak, beç tavuğunda hemispherium cerebri bazı bölgelerde hemispherium cerebri sinistrum lehine yapısal farklılık ve lateralizasyon gösterebilirken, hindide her iki hemispherium hacimsel ve morfometrik açıdan dengeli ve simetriktir. Anahtar Kelimeler: Beç Tavuğu, Hemispherium Cerebri, Hindi, Morfometri, Stereoloji.
Antikolinerjik ilaç tedavisi alan üriner inkontinans tanılı hastalarda kullanılan ilaçların cinsel işleve etkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, antikolinerjik ilaç tedavisi alan üriner inkontinans tanılı kadınlarda kullanılan ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkilerini ve bu etkinin menopoz durumuna göre farklılık gösterip göstermediğini incelemektir. Çalışmada mirabegron, tolterodin, duloksetin ve propiverin hidroklorür kullanan toplam dört ilaç grubu ile herhangi bir farmakolojik tedavi almayan kontrol grubu değerlendirilmiştir. Her grupta en fazla 25 hasta olmak üzere veri toplanmış, dahil edilme ve dışlanma kriterlerine göre örneklem oluşturulmuştur. Cinsel işlev düzeyi, sıklık, iletişim, doyum, kaçınma, dokunma, vajinismus ve orgazm bozukluğu gibi alt boyutlar üzerinden analiz edilmiştir. Bulgular, menopoz durumunun ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkisini belirgin biçimde değiştirebildiğini göstermiştir. Mirabegron kullanan hastalarda postmenopozal grubunun toplam cinsel işlev puanının daha yüksek olması ve bu dönemde özellikle hormon düzeylerinin gerilemesiylede partnerler arası cinsel işlevin olumsuz etkileyebileceğine işaret etmektedir. Tolterodin ve propiverin hidroklorür kullanılan gruplarda menopoz durumuna göre anlamlı bir fark saptanmamış; duloksetin grubunda ise post-menopozal kadınlarda cinsel işlev bozukluklarının daha belirgin hale gelmesine katkıda bulunmuş olabiliceği Kontrol grubunda premenopoz kadınların cinsel işlev düzeyleri postmenopoz gruba göre daha yüksek bulunmuştur. Genel olarak çalışma, antikolinerjik ilaçların cinsel işlev üzerindeki etkilerinin menopozdan bağımsız değerlendirilemeyeceğini ve farmakolojik tedavi planlamasında menopoz durumunun dikkate alınmasının klinik açıdan önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Van'da pet sahiplerinin sosyoekonomik durumları ve pet yetiştiriciliğine bakışları
Bu çalıĢma, Van ilinde pet (kedi-köpek) sahiplerinin demografik, sosyoekonomik özelliklerini, pet yetiĢtiriciliğine yönelik görüĢlerini belirlemek, demografik ve sosyoekonomik özellikleri ile pet sahipliği tercihleri arasındaki iliĢkileri ortaya koymak amacıyla yapılmıĢtır. ÇalıĢma materyalini, 201 pet sahibi ile yüz yüze yapılan anket çalıĢmasından elde edilen veriler oluĢturmuĢtur. Katılımcıların yaĢının çoğunlukla 26-35 yaĢ arasında (%51.7), %61.2‟sinin bekâr, %28.4‟ünün çocuklu olduğu, %76.6‟sının apartman dairesinde oturduğu, %44.8‟inin mülk sahibi, %59.7‟sinin lisans mezunu, %44.3‟ünün memur, %41.8‟inin 51 bin ve üzeri ₺ gelire sahip olduğu, %51.2‟sinin ailesiyle yaĢadığı, %65.1‟inin hobi amaçlı hayvan sahiplendiği, %45.3‟ünün sokaktan sahiplendiği, %65.7‟sinin hayvanlarına mikroçip taktırdığı belirlenmiĢtir. Katılımcıların, kedi köpek türlerine olan eğilimlerinin cinsiyet, medeni durum, çocuk durumu, mesken türü ve mesken mülkiyetinden önemli düzeyde etkilendiği, hayvan bakımı uygulamalarına yönelik tutum ve görüĢlerinin farklılıklar gösterdiği belirlenmiĢtir. Sonuç olarak, Van ilinde genç, çocuksuz, daha yüksek gelirli, lisans eğitimli, apartman dairesinde oturan bireylerde ve memur olanlarda kedi-köpek sahibi olma olasılığının daha yüksek olduğu, kedi-köpek sahiplerinin çoğunlukla hayvanlarına mikroçip taktırarak, hayvanlarını kimliklendirdikleri, pet sahiplerin kedi-köpek türlerine olan eğilimlerinin cinsiyet, medeni durumu, çocuk durumu, mesken türü ve mesken mülkiyetinden önemli düzeyde etkilendiği belirlenmiĢtir. Ayrıca, Van ilindeki kedi-köpek sahiplerinin hayvan bakımı uygulamalarına yönelik görüĢlerinin farklılıklar gösterdiği, bu nedenle kedi-köpek sahiplerinin sorumlu evcil hayvan sahipliği için hayvan bakımı uygulamalarına yönelik etkili eğitim aktivitelerine katılmaya teĢvik edilmelerinin gerekliliği kanaatine varılmıĢtır.
Van İpekyolu ilçesindeki koyun ve keçilerde kene enfestasyonlarının prevalansı
Bu çalışma, Van ili İpekyolu ilçesinde koyun ve keçilerde görülen kene enfestasyonlarının prevalansını ve kene türlerinin dağılımını belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırma, 01 Mayıs 2024 – 30 Ekim 2024 tarihleri arasında Bakraçlı, Beşçatak, Gövelek, Arıtoprak, Erçek, Sarmaç, Karakoç, Karagündüz ve Köşebaşı yerleşim birimlerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışma materyalini, belirtilen bölgelerde yetiştiriciliği yapılan koyun ve keçiler ile bu hayvanlardan toplanan kene örnekleri oluşturmuştur. Toplam 1540 koyun muayene edilmiş ve bunların %48.31'inin (n=744) kene ile enfeste olduğu belirlenmiştir. Keçilerde ise 176 hayvan incelenmiş ve bunların %27.27'sinin (n=48) kene ile enfeste olduğu saptanmıştır. Morfolojik incelemeler sonucunda koyunlardan toplanan kenelerin Dermacentor marginatus (%40.19; n=385), Rhipicephalus bursa (%19.52; n=187), Rhipicephalus turanicus (%19.31; n=185), Rhipicephalus sanguineus (%11.59; n=111), Haemaphysalis punctata (%8.66; n=83) ve Argas persicus (%0.73; n=7) türlerine ait olduğu belirlenmiştir. Keçilerden elde edilen kene türleri ise Dermacentor marginatus (%59.50; n=47), Rhipicephalus bursa (%18.95; n=18) ve Rhipicephalus sanguineus (%17.72; n=14) olarak tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular, İpekyolu ilçesinde koyun ve keçilerde kene enfestasyonunun yerleşim birimleri arasında farklılık gösterdiğini ve koyunlarda enfestasyon oranı ile kene yoğunluğunun keçilere kıyasla daha yüksek olduğunu ortaya koymuştur.
Kortikosteron ile indüklenen fare depresyon modeli tedavisinde probiyotik ve timokinonun potansiyel sinerjik etkilerinin araştırılması
Türkmenoğlu B, Kortikosteron ile İndüklenen Fare Depresyon Modeli Tedavisinde, Probiyotik ve Timokinonun Potansiyel Sinerjik Etkilerinin Araştırılması, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Farmakoloji Anabilim Dalı (Tıp Programı), Yüksek Lisans Tezi, Van, 2025 Depresyon, nörobiyolojik, davranışsal ve immünolojik mekanizmaların etkileşimi sonucunda gelişen yaygın bir ruhsal bozukluktur. Güncel çalışmalar, bağırsak mikrobiyotası, inflamasyon ve nöroplastisite süreçlerinin depresyon fizyopatolojisinde önemli rol oynadığını göstermektedir. Bu doğrultuda yapılan çalışmada, kortikosteron ile depresyon modeli oluşturulan farelerde probiyotik (VSL#3) ve timokinonun (TQ) antidepresan etkilere sahip seçici serotonin geri alım inhibitörü olan fluoksetin ile birlikte veya ayrı uygulanmasının davranışsal, biyokimyasal düzeydeki etkileri araştırılmıştır. Çalışmada 64 adet Swiss albino erkek fare sekiz gruba ayrılmıştır: kontrol, depresyon, depresyon + fluoksetin, depresyon + probiyotik, depresyon + timokinon, depresyon + probiyotik + fluoksetin, depresyon + timokinon + fluoksetin ve depresyon + timokinon + fluoksetin + Probiyotik. Depresyon modeli 21 gün boyunca 40 mg/kg dozunda subkutan kortikosteron uygulanarak oluşturulmuştur. Tedavi protokolleri literatür doğrultusunda dozlandırılmıştır. Davranışsal değerlendirmeler Zorlu Yüzme Testi (FST), Kuyruktan Asma Testi (TST) ve Sükroz Tercih Testi (STT) ile yapılmıştır. Biyokimyasal değerlendirmede TNF-α, IL-6, IL-1β, TAS, TOS ve Caspase-3 düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. Bulgularımıza göre, kortikosteron uygulanan depresyon grubunda hareketsizlik süreleri anlamlı düzeyde artmıştır (p<0.05). Probiyotik, timokinon ve fluoksetin uygulanan tüm tedavi gruplarında hareketsizlik süresi anlamlı şekilde azalmıştır (p<0.05). Sükroz tercih testinde depresyon grubunda anhedoni belirgin olup tedavi gruplarında düzelme gözlenmiştir (p<0.05). ELISA analizlerinde ise inflamatuvar ve oksidatif stres belirteçleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). Sonuçlar, probiyotik ve timokinonun, özellikle fluoksetin ile birlikte uygulandığında, depresyon davranışları üzerinde koruyucu ve iyileştirici etki gösterebileceğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, psikobiyotiklerin ve bitkisel etken maddelerin antidepresan tedavilere potansiyel katkılarını desteklemekte ve gelecekteki farmakolojik yaklaşımlar için önemli veriler sunmaktadır.
Depresyon modeli uygulanan farelerde fluoksetinin probiyotiklerle sinerjistik etkisinin araştırılması
Depresyon, bireyin duygudurum, bilişsel süreçler ve davranışsal örüntülerini derinden etkileyen, etiyolojisi çok boyutlu olan bir psikiyatrik bozukluktur. Antidepresan tedavilere karşı gelişen kısmi veya tam yanıtsızlık, alternatif yaklaşımların araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada, fluoksetin ve probiyotiklerin depresyon benzeri davranışlar üzerindeki tekil ve kombine etkilerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada, sistemik kortikosteroid (5 mg/kg) uygulanarak depresyon benzeri davranışlar oluşturulmuş fare modeli kullanıldı. Seçilen probiyotik suşları günlük oral yolla verildi; fluoksetin ise standart dozda uygulandı. Tedavi etkilerinin değerlendirilmesi için Zorunlu Yüzme Testi, Kuyruktan Asma Testi ve Sukroz Tercih Testi kullanıldı. Davranışsal bulgular, serumda ELISA yöntemiyle ölçülen serotonin düzeyleri ve inflamatuar belirteçler (IL-6, TNF-α) ile desteklendi. Tedavi süreçleri sonunda probiyotik uygulamasının, tek başına fluoksetine kıyasla bazı davranışsal parametrelerde ek iyileşme sağladığı; kombine uygulamanın ise çaresizlik davranışı, anhedoni ve stres yanıtı üzerinde daha belirgin bir toparlanma oluşturduğu saptandı. Biyokimyasal analizlerde, özellikle kombine tedavi grubunda serotonin düzeylerinin arttığı ve inflamatuar belirteçlerin azaldığı belirlendi. Çalışmanın tüm gruplarında davranışsal ve fizyolojik değişikliklerin uyumlu olduğu gözlendi. Bu çalışma, probiyotiklerin depresyon tedavisinde tamamlayıcı bir seçenek olarak potansiyel taşıdığını göstermektedir. Fluoksetin ile probiyotiklerin kombine kullanımının daha güçlü terapötik etki oluşturabileceği yönünde kanıtlar elde edildi. Bulgular, mikrobiyota temelli yaklaşımların mevcut farmakolojik protokolleri destekleyebileceğini göstermekte ve gelecekteki klinik araştırmalara temel teşkil etmektedir.