Yeditepe University
Anabilim Dalı

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

Yeditepe University

501

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trabzon'da 6-14 yaş grubu okul çocuklarında allerjik hastalıkların prevalans ve solunum yolu allerjilerini etkileyen faktörler

Alişan Yıldıran
Karadeniz Technical University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşanlarda yüksek doz metil prednizolon ve granülosit koloni stimüle edici faktörün periferik kan cd34+ projenitör hücre mobilizasyonu üzerine etkileri

Periferik kan CD34+ hücre transplantasyonu son yıllarda artan bir hızla hematolojik ve nonhematolojik malign hastalıkların tedavisinde kemik iliği transplantasyonuna bir alternatif olarak kullanılmaktadır. CD34+ hücre mobilizasyonunda hematopoetik büyüme faktörleri, kematerapötik ajanlar veya her ikisi kombine olarak uygulanmaktadır. Hematopoetik büyüme faktörlerinin yüksek maliyeti ve kemoterapötik ajanların myelotoksik etkileri nedeniyle yeni mobilize edici ajanlar araştırılmış ve yakın zamanlarda yüksek doz metil prednizolon tedavisinin (YDMP) CD34+ hücre mobilizasyonunu arttırdığı tespit edilmiştir. Çalışma 37 tavşanda yapıldı. Başlangıç değerlerini elde etmek üzere siklofosfamid (CYC) 1 gr/m2 tek doz olarak verildi ve beş gün sonra CD34+ hücre yüzdeleri ölçüldü. Daha sonra denekler dört gruba ayrıldı. Birinci gruba (kontrol grup, n=7) 1 cc/kg/gün dozda serum fizyolojik, ikinci gruba (n=10) 30 mg/kg/gün dozda YDMP, üçüncü gruba (n=10) 5 µg /kg/gün dozda granülosit koloni sitümüle edici faktör (G-CSF), dördüncü gruba ise (n=10) 30 mg/kg/gün dozda YDMP ve 5 µg /kg/gün dozda G-CSF ardışık olarak 7 gün süre ile verilerek CD34+ hücre mobilizasyonu üzerindeki etkileri araştırıldı. Uygulama sonunda CYC ile efektif bir mobilizasyon sağlanamazken YDMP ve G-CSF ile periferik kana yeterli düzeyde hücrenin mobilize olduğu görüldü. G-CSF ile YDMP'na oranla daha fazla hücre mobilize edilse de bu istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). YDMP ile G-CSF'un ardışık kullanıldığı gruptaki CD34+ hücre artışının G-CSF'e oranla anlamlı bir şekilde düşük olduğu gözlendi (p>0.05). Sonuç olarak 7 gün uygulanan YDMP tedavisinin CD34+ hücre mobilizasyonunda etkili bir yöntem olduğu düşünüldü.

Pamir Şener
Karadeniz Technical University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda D vitamini eksikliği ile elektrokardiyogrfik değişiklikler arasındaki ilişkinin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda 25(OH)D seviyeleri ile EKG'de atriyal ve ventriküler aritmi öngörmede kullanılabilecek parametreler arasındaki ilişkiyi değerlendirdik. YÖNTEM: Sakarya Eğitim Araştırma Hastanesi'ne 01.10.2021-01.11.2022 tarihleri arasında başvuran akut ve kronik herhangi bir hastalık öyküsü olmayan, serum 25(OH)D seviyeleri bakılmış 153 sağlıklı çocuğa EKG çekildi. EKG'lerde kalp hızı, Pw, Pmax, Pmin, Pdis, QRS, QTmax, QTmin, QT, QTdis, QTcmax, QTcmin, QTc, QTcdis, Tp-e max, Tp-e min, Tp-e, Tp-edis, Tp-e/QT, Tpe/QTc parametreleri hesaplandı. Serum 25(OH)D seviyeleri ve EKG parametreleri arasındaki ilişki değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen çocukların 25(OH)D düzeyi 20 ng/ml altında olanlar 85 tane, 20 ng/ml üzerinde olanlar 65 tane idi. Kızlarda D vitamin seviyeleri erkeklere göre anlamlı olarak düşüktü. Vitamin D düzeyleri eksik ve yetersiz olan grupların Pmax, Pw, Pdis, QTmax, QTc, QTcdis, Tp-e, Tp-edis, Tp-e/QT, Tpe/QTc parametreleri yeterlilik olan gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti. D vitamin düzeyleriyle Pw, QTdis, QTcmax parametreleri arasında negatif bir korelasyon mevcuttu. Parathormonun yükselmesinin QT parametresinde, 25(OH)D'nin azalmasının Pw ve QTcmax parametrelerinde uzamada bağımsız risk faktörü oldukları bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamızda D vitamin eksikliği ve yetersizliğinin atriyal ve ventriküler aritmi öngörmede kullanılan parametrelerde artışa neden olabileceği bulunmuştur.Yine de serum D vitamini düzeylerinin hangi değerlerinin kardiyovasküler sistem için koruyucu olabileceğini göstermek için daha fazla çalışma yapılmasına gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: D vitamini, EKG parametreleri, aritmi

Aritmi-kardiyakElektrokardiyografiKalp+4
Didem Altunsoy
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan dönemi dışı sağlıklı çocuklarda normal immünoglobulin değerleri

GİRİŞ VE AMAÇ: İmmünoglobulinler plazma hücrelerinde antijenlere karşı üretilen ve antijenler ile spesifik birleşme özelliğine sahip edinsel immün sistemin önemli bir elemanıdır. İmmün yanıtta immünoglobulinlerin fonksiyonlarını gösterebilmesi için düzeylerinin yeterli olması bunun için de normal değerlerinin öncelikle bilinmesi gereklidir. İmmünoglobulin normal değerlerinin belirlenmesi immün yetmezlik hastalıklarının tanısı, tedavisi ve izlemi için yol gösterici olacaktır. Çalışmamızda, sağlıklı çocuklarda IgG, IgA ve IgM düzeyleriyle bölgemize özgün referans değerlerinin saptanması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya 1 ay - 18 yaş arası bilinen kronik bir hastalık öyküsü, enfeksiyon şüphesi, ilaç kullanımı, konjenital hastalık ve anomalisi olmayan, çalışma için onamı alınan sağlıklı 200 çocuk dâhil edilmiştir. Hastalardan venöz kan numuneleri Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarında nefelometri yöntemi ile yönergeye uygun çalışılmıştır. BULGULAR: Çalışmamıza dâhil edilen 200 çocuk yaş gruplarına göre 10 gruba ayrılmıştır. Yaş gruplarına göre elde edilen veriler %95 referans aralığı olacak şekilde alt ve üst sınırlar: 1-3 ay IgG: 45,72-677,11; IgA: 0-36; IgM: 2,78-63,58; 4-6 ay IgG: 141,42-825,52; IgA: 0-53,36; IgM: 11,56-89,45; 7-12 ay IgG: 236,02- 972,82; IgA: 0-72,26; IgM: 19,59-114,57; 13-24 ay IgG: 328,97-1118,46; IgA: 0- 93,9; IgM: 26,48-138,56; 25-36 ay IgG: 419,70-1261,89; IgA: 2,29-119,23; IgM: 31,87-161,04; 4-5 yaş IgG: 507,68-1402,57; IgA: 13,24-149,16; IgM: 35,37-181,64; 6-8 yaş IgG: 592,34-1539,92; IgA: 29,73-184,63; IgM: 36,61-199,98; 9-11 yaş IgG: 673,13-1673,42; IgA: 52,67-226,55; IgM: 35,21-215,67; 12-16 yaş IgG: 749,51- 1802,49; IgA: 82,99-275,84; IgM: 30,79-228,35 mg/dl bulunmuştur. SONUÇ: Çalışmamız yenidoğan dönemi dışı sağlıklı çocuklarda serum IgG, IgA, IgM normal değerleri için veri sağlamıştır. Sağlıklı çocuklarda immünoglobulin değerleri farklı yerlerde ve kliniklerde az sayıda çalışılmış olup bölgemize ait verilerin elde edilmesi immün yetmezliklerin tanı konulması, takip ve tedavi endikasyonu açısından önem arz etmektedir. Çalışmamızın, ülkemize özgün, güvenilir referans kaynaklarından biri olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, immünoglobulin, immün sistem

Referans değerlerÇocuklarİmmün sistem+1
Ozan Şahin
Sakarya University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzoimmün hemolitik hastalığı olan yenidoğanlarda ivig tedavisinin uyuşmazlık tipine göre klinik seyrinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Yenidoğanlardapatolojik indirekt hiperbilirubinemi nedenleri içinde en sık görülenlerden biri anne ile bebek arasında ABO veya Rh uygunsuzluğu ile oluşan izoimmün hemolitik anemidir. Bu hastalarda tedavide verilen İntravenöz immünoglobulin, bilirubin yükselme hızını yavaşlattığı gibi maksimum bilirubin düzeylerini de düşürerek kan değişimi ihtiyacını azaltır. Bu çalışmada İVİG alan ve izoimmun hemolitik hastalığı olan yenidoğanların uyuşmazlık tipine göre (Rh, ABO, subgrup) İVİG tedavisinin klinik seyrini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif tipteki çalışmamızda Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasındaki Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi kayıtlarında bulunan direk coombs poozitif Rh, ABO veya subgrup uyuşmazlığı tanısına sahip İVİG verilen yenidoğan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: 24 hastada (%48,98) uyuşmazlık tipi ABO olup bunların 22'si (%91,67) A kan grubuna 2'si (8,33) B kan grubuna sahip idi. 23 hastada (%46,94) Rh ve 2 hastada (%4,08) subgrup uyuşmazlığı saptandı. Coombs pozitifliği arttıkça İVİG verilme sayısı artmaktaydı. Eritrosit süspansiyonu veya kan değişim tedavisi oranı Rh uyuşmazlık grubunda, ABO uyuşmazlık olanlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. İVİG tedavisi alan bebeklerde AO kan grubu uyuşmazlık sıklığı daha fazlaydı. Yine AO uyuşmazlığında Coombs pozitifliği oranı BO uyuşmazlığına kıyasla daha yüksek olduğu görüldü. Sonuç: İVİG tedavisi, izoimmun hemolitik anemi ve kan grubu arasındaki ilişki için yol gösterici olsa da kan grubu ile yenidoğanlardaki ABO uyumsuzluğu arasındaki olası ilişkinin değerlendirildiği çalışmaların planlanması gerekmektedir.

Gonca Özçelik
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Demir eksikliği anemisi olan çocuklarda tedavi öncesinde ve sonrasında kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Demir eksikliği tüm dünyada en sık rastlanan besinsel eksiklik olup özellikle gelişmekte olan ülkelerde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Demir eksikliği anemisi, sadece hematolojik sistemi etkilemekle kalmaz, multisistemik bozukluklara da yol açabilir. Ağır anemilerde; kardiyomegali, sistolik üfürüm, taşikardi, dispne ve galoritmi gibi kalp yetmezliği bulguları ortaya çıkabilir. Anemi ile seyreden çeşitli hastalıkların (orak hücreli anemi, talasemi majör, B12 vitamin eksikliği) kalbin otonomik fonksiyonlarına zarar verdiği gösterilmiştir. Demir eksikliği anemisi olan çocuklarda otonomik fonksiyonların değerlendirilmesi için yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine başvuran; nöropsikiyatrik hastalığı, kronik hastalığı, doğumsal-edinsel kalp hastalığı, ritim bozukluğu olmayan, demir eksikliği anemisi saptanan ve yaşı 7 ile 18 arasında değişen 30 hasta (21 kız, 9 erkek) alındı. Hastalara tam kan sayımı, ferritin, serum demir, serum demir bağlama kapasitesi tetkikleri yapıldı. Tüm hastalara 24 saatlik Holter elektrokardiyografi monitörizasyonu yapılarak zaman aralıklı kalp hızı değişkenliği parametreleri (SDNN, SDNNİ, SNN50De, RMSSD, triangular index, percent analyzed) hesaplandı. Ayrıca ekokardiyografi yapılarak ejeksiyon fraksiyonu ve fraksiyonel kısalma değerleri ölçüldü. Üç aylık demir tedavisi verilen bu hastalar, hematolojik parametreler ve kalp hızı değişkenliği açısından tekrar değerlendirildi. Bulgular: Demir eksikliği anemisi olan hastalarda, kalp hızı değişkenliği parametreleri tedavi öncesi ve sonrasında karşılaştırıldığında; SDNN 24 h, SDNN index, RMSSD, SNN50De ve triangular index değerlerinin arttığı görülmüştür. Tedavi sonrasında SDNN 24 h indeksinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanırken, percent analyzed değerinde ise anlamlı bir azalma bulunmuştur. Tedavi sonrasında ortalama, en düşük ve en yüksek kalp hızı değerleri azalırken en yüksek kalp hızındaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Tartışma: Demir eksikliği anemisinin çocuklarda kalbin otonomik etkinliğini olumsuz etkilediği; buna karşılık, tedavi sonrası aneminin ortadan kalkmasıyla birlikte kalbin otonomik etkinliğinin düzeldiği gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Kalp hızı değişkenliği, demir eksikliği, anemi, çocuk

Merve Hiçyılmaz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut ve akut tekrarlayan pankreatitli çocuklarda yaşam kalitesi ve sosyal anksiyetenin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatit, çocuklarda yaşam kalitesini bozan hastalıklardan biridir. Uzun ağrılı epizodlar gibi semptomatik süreçlerin özellikle pediatrik grupta günlük aktiviteleri kısıtlayıpyaşam kalitesinde bir düşüşe sebep olması olasıdır. Literatürde akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli hastalarda yaşam kalitesi veya anksiyete düzeylerinin ölçüldüğü çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Çalışmada akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatit tanılı çocuk hastalarda yaşam kalitesi ve anksiyete düzeylerinin sağlıklı kontrol grubundaki çocuklarla karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları kliniklerinde takip edilen, 8-18 yaş arası, akut pankreatitli 20 hasta ve akut tekrarlayan pankreatitli 20 hasta ve 40 sağlıklı gönüllü çocuk alınmıştır. Çalışma grubunun yaş, cinsiyet, çocuklar için yaşam kalitesi ölçeği ve Sosyal Anksiyete Ölçeği skorları kaydedildi. Grupların ortalama ve ortanca değerlerinin karşılaştırılmasında normal dağılım uygunluğuna göre Bağımsız Grup T Testi, ANOVA, Mann Withney U ve Kruskal-Wallis testleri kullanıldı. Bulgular: Akut pankreatit grubu, akut tekrarlayan pankreatit grubu ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından benzer bulundu (p>0.05). Sosyal Anksiyete Ölçeğinden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında kontrol grubunun toplam puan ortalamasının diğer iki gruptan daha düşük olduğu bulundu (p<0.001).Çocuklarda Yaşam Kalitesi Ölçeğinden aldıkları puanlar karşılaştırıldığında kontrol grubunun fiziksel sağlık (p<0.001), psikososyal sağlık (p<0.001) ve toplam puan ortalamalarının (p<0.001) diğer iki gruptan daha düşük olduğu bulundu. Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli çocukların ölçeklerden aldıkları puanlar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Tartışma Ve Sonuç: . Akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli çocukların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu ve sosyal anksiyete skorlarının daha yüksek olduğu tespit edildi. Literatür incelendiğinde alanda yapılan çalışmaların çok yetersiz olduğu gözlendi. Pediatrik grupta kronik pankreatit vakalarında yaşam kalitesinin sağlıklı gruplara göre daha düşük olduğu kaydedilmiştir. Akut pankreatit veya akut tekrarlayan pankreatitli çocuklarında yaşam kalitelerinin düşük olması bu grupların uygun şekilde izlenmesi, tedavi edilmesive çocukların psikolojik durumlarının üzerinde durulması gerekliliğini göstermektedir. Klinisyenlerin bu konuda farkındalığının arttırılması ve hipotezin daha geniş çalışma gruplarında daha ileri çalışmalarla sınanmasını öneriyoruz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Akut pankreatit, akut tekrarlayan pankreatit, çocuklarda yaşam kalitesi, çocuklarda sosyal anksiyete

Volkan Balat
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Febril konvülsiyon geçiren hastalardaki nötrofil/lenfosit oranlarının ve kırmızı küre dağılım genişliğinin incelenmesi ve febril konvülsiyon klasifikasyonundaki rolünün saptanması

Febril konvülziyon tipik olarak altı ay ve altı yaş arasındaki çocuklarda görülen, merkezi sinir sistemi enfeksiyonu veya enflamasyonunun tetikleyici olmadığı konvülziyon tipidir. Klinik özelliklerine göre basit ve komplike olmak üzere iki gruba ayrılır. Febril konvülziyon sınıflaması genellikle klinik özelliklerine göre kolaylıkla yapılsa da febril konvülziyonların çoğu hastane dışında meydana geldiği ve nöbetlerin karakteri hakkında bilgi genellikle ebeveynlerden elde edildiği için ayrım yapmak güçleşir. Halen bu iki nöbet tipini ayırt edebilecek objektif parametreler bulunmamaktadır. Dolayısıyla hastane dışında geçirilen nöbetlerde nöbet tipini belirleyecek objektif tanısal belirteçlere ihtiyaç vardır. Bu araştırma ile nötrofil lenfosit oranı ve kırmızı küre dağılım genişliğinin febril konvülziyon tipini belirlemedeki rolünü incelemeyi amaçladık. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olarak tasarlanmış olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na febril konvülsiyon şikayetleri ile başvuran 112 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Basit ve komplike febril konvülziyon geçiren hastaların izlemleri sırasında rutin olarak bakılan laboratuvar tetkiklerinden hemogram ve C-reaktif protein değerleri karşılaştırıldı. Basit febril konvülziyonlu ve komplike febril konvülziyonlu hastaların nötrofil/lenfosit oranı ortalama±SS değerleri sırasıyla 2.06 ± 1.99 ( 0.12-8.3) ve 3.30 ± 3.81 (0.43-15.9) olarak saptandı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.034). Ortalama kırmızı küre dağılım genişliği değerleri kıyaslandığında, basit febril konvülziyon geçiren hastalarda %15.4 ± 2.09 (12-22.3) iken komplike febril konvülziyon geçiren hastalarda %15.3 ± 2.65 olarak bulundu. İki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0.703). Sonuç olarak febril konvülziyon geçiren çocuklarda nöbet tipini belirlemek için objektif belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışma ile nötrofil lenfosit oranının febril konvülziyonun tipini belirlemede faydalı bir belirteç olduğunu buna karşılık kırmızı küre dağılım genişliğinin bu ayırımda faydalı bir belirteç olmadığını saptadık. Febril konvülziyonun tipini belirlemede başka objektif belirteçler bulabilmek için daha büyük örneklem içeren yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

EritrositlerLenfositlerNöbetler+3
Pelin Balıkoğlu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'na 2016-2018 yılları arasında başvuran anemili hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Demir eksikliğine bağlı anemi, çocuklarda en sık görülen anemi türüdür. Çalışmanın amacı, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları, Hematoloji Polikliniği'ne 2 yıl içerisinde başvuran ve anemi tanısı koyulan hastaların klinik özelliklerini, laboratuvar bulgularını ve tedavi süreçlerini değerlendirmektir. Çalışma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1/1/2016-31/12/2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen retrospektif tipte bir araştırmadır. Çalışma grubuna demir eksikliği tanısı alan 153 hasta dahil edildi. Çalışma grubu, Fe+2 ve Fe+3 değerlikli demir tedavisi almış hastalar olarak iki gruba ayrılmıştır. Veriler SPSS versiyon 15 (IBM, Newyork, United States) ile değerlendirilmiş olup, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.005 kabul edildi. Çalışma grubu 153 kişiden oluşmakta olup, 91'i (%59.5) kız, 62'si (%40.5) erkek, yaş ortalamaları 6.7±5.5 yıl idi. Çalışma grubunun %52.3'ünde nutrisyonel anemi, %20.9'unda hemoglobinopati, %7.2'sinde enfeksiyon nedenli anemi ve %6.5'inde malignite nedenli anemi olduğu bulundu. Nutrisyonel aneminin en sık nedeninin izole demir eksikliği (%63.7) olduğu bulundu. Hastalarda en sık görülen fizik muayene bulgusu konjonktivada solukluk (%11.1) idi. Hastaların en sık başvuru şikayetleri; ateş yüksekliği (%10.5), sarılık (%7.8), menoraji (%7.8) olarak saptandı. Çalışma grubunda, anemide azalan kan hücresi türüne göre inceleme yapıldığında, en sık oranda izole Hb düşüklüğü (%88.2) gözlendi. En sık anemi etiyolojisi %18.9 (29) ile demirden zengin gıda alımı yetersizliği ve ardından %16.3 (25) ile talasemi olarak belirlendi. Daha önce demir tedavisi alanlar, çalışma grubunun %28.8'ini (44) oluşturuyordu. Bunlardan 29 hasta Fe+2 preparatı, 15 kişi Fe+3 preparatı almıştı. Fe+2 tedavisi alanlar ile Fe+3 tedavisi alanlar arasında tedaviye yanıt açısından bir fark saptanamadı (p=0.692). Fe+2 tedavisi alanlarda rekürrens sıklığının (%26.7), Fe+3 tedavisi alanlara göre daha fazla olduğu bulundu (p=0.03). Rekürrenslerde en sık nedenin, tedavi uyumsuzluğu (%44,4) olduğu bulundu. Fe+2 ile Fe+3 tedavisi alanlar arasında, kan parametreleri (Hb, ferritin, MCV, B12, folik asit, WBC, trombosit, D vitamini) ortancası açısından bir fark saptanamadı. Sonuç olarak, demir eksikliği anemisinin Fe+2 ve Fe+3 tedavisi ile benzer şekilde düzeldiği, ancak daha az yan etki oluşturması nedeniyle kabul edilebilirliği ve tedavi uyumu daha yüksek olan Fe+3 preperatlarının bu yaş grubunda daha az rekürrense neden olduğu görüldü.

AfyonkarahisarAnemiAnemi-demir eksikliği+1
Fatih Mehmet Yücel
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pankreatitli olguların beslenme durumları, beslenme alışkanlıkları ve akdeniz diyetine uyumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Beslenmenin sağlık üzerine etkileri yıllardır araştırılmaktadır. Çocukluk dönemi önemli hastalıklarından biri olan akut pankreatit gelişiminde etiyolojik birçok faktör suçlanmıştır. Bu çalışmada pankreatit tanısı almış olguların ve sağlıklı kontrol grubunun beslenme durumları, beslenme alışkanlıkları ve Akdeniz diyetine uyumlarının karşılaştırılması amaçlandı . Materyal-Metot:Bu çalışmaya, Ocak 2014-Mart 2019 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları kliniğinden takipli, pankreatit tanısı almış 50 hasta ve polikliniklerimize başvuran 50 gönüllü olmak üzere toplam 100 çocuk dâhil edildi. Çalışma için Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulunun etik kurul onayı alınmıştır. Çalışmadaki tüm çocukların yaşları ve cinsiyetleri kaydedildi. boyları kiloları ölçüldü, Gönüllü onam formunun onaylatılmasından sonra ebeveyn bilgi formu ve Akdeniz Diyet Uyum anketi uygulandı. Çalışmaya akut pankreatit ve akut tekrarlayan pankreatitli 2-18 yaş arasındaki çocuklar, çalışmaya katılmayı kabul edenler kabul edilirken, kronik hastalığı olan çocuklar çalışmanın dışında bırakıldı. Verilerin analizinde SPSS versiyon20 (IBM, Newyork, Unites States) programı kullanılmış, p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular:Pankreatit tanılı çocuklar ile kontrol grubu cinsiyet (p=0.546) ve yaş ortalaması (p=0.130) açısından benzerdi. Pankreatit tanılı çocukların ağırlıkları 31.60±15.60 kg, kontrol grubunun30.30±14.40 kg idi. Gruplar arasında kilo açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0.743). Pankreatit tanılı hastalar ve kontrol grubunun anket sorularına verdiği yanıtlara göre aldığı puanlar karşılaştırıldığında pankreatit tanılı hastaların %8'i KIDMED indeksinden iyi düzeyde puan alırken, %56'sı orta düzeyde ve %36'sı çok düşük beslenme düzeyinde olarak bulundu. Kontrol grubunda ise %28'i iyi düzeyde puan alırken, %54'ü orta düzeyde, %18'i çok düşük beslenme düzeyinde olarak bulundu. Gruplar arasında KIDMED indeksi beslenme kalitesi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.014). Sonuç: Çalışma akut pankreatitli hastalarda beslenme özelliklerinin etkisini değerlendiren literatürdeki ilk çalışmalardandır. Hasta ve kontrol grubu birçok açıdan benzer olmasına rağmen beslenme alışkanlıkları açısından farklı bulunmuştur. Ölçekten alınan skorlara göre hasta grubunun kontrol grubuna göre beslenme alışkanlıklarının daha kötü olduğu görülmüştür. Çalışmada ortaya koyduğumuz ilişkilerin doğrulanabilmesi ve nedensel ilişkilerin ortaya koyulabilmesi için daha geniş gruplarda, daha ileri desenli, çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Lütfi Molon
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastaların mortalite risk faktörleri

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniverisitesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen hastaların mortalite risk faktörleri Amaç: Bu çalışmada amaç, AFSÜ yenidoğan yoğun bakım ünitesinde mortalite ile ilişkili faktörleri saptamak ve yenidoğan yoğun bakım izleminde önlenebilir ölüm nedenleri belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2015-2019 yılları arasında, 4 yıllık dönemde, AFSÜ yenidoğan yoğun bakım ünitesinde kaybedilen bebekler retrospektif olarak değerlendirildi. Yirmi iki gestasyon haftası ve üzerinde doğan, doğum salonunda CPR uygulanan, ya da yoğun bakım ünitesindeki takibinde kaybedilen tüm bebekler çalışmaya dahil edildi. İntrauterin ex olan bebekler çalışmaya alınmadı. Neonatal mortalite oranları, perinatal-maternal risk faktörleri ve ölüm nedenleri belirlendi. Tüm vakalar Wigglesworth perinatal mortalite sınıflandırmalarına göre sınıflandırıldı. Ölüm olasılıklarının değerlendirilmesinde SNAP-PE II skorlaması kullanıldı. Bulgular: Hastanemiz yenidoğan yoğun bakım ünitesinde 4 yılda 3471 bebek yatırılarak izlendi ve bunların 83'ü (%2.3) kaybedildi. Ölüm nedenlerinden en sık PM (n=40, %48,1); konjenital letal anomali (n=19, %22,8) ve genetik hastalıklar (n=12, %14,4) görüldü. Doğum ağırlıklarına göre bakıldığında kaybedilen hastalardan <750 gr olanlar 16 (%19,2); 750-1000 gr olanlar 12 (%14,4); 1000-1500 gr olanlar 16 (%19,2); 1500-2500 gr olanlar 17 (%20,4); 2500-4000 gr olanlar 20 (%24,0) ve >4000 gr olanlar 2 (%2,4) idi. Erken neonatal dönemde 49 (%59,0) yenidoğan kaybedilmiş olup bu hastaların 20'si (%24,1) ilk 24 satte kaybedildi. Geç neonatal dönemde 15 (%18,1) ve postneonatal dönemde 19 (%22,9) hasta kaybedildi. Düşük gestasyon haftalarında PM ye bağlı ölümler sık görülürken, gestasyon yaşı arttıkça letal anomalilerin ve genetik hastalıkların arttığı saptandı. Sonuç: Yenidoğan yoğun bakımda kaybedilen bebeklerin ölüm nedenleri multifaktöriyeldir ve gestasyonel yaş ile değişkenlik gösterir. Çalışmamızda, YDYBÜ yenidoğan mortalitesini artıran en önemli nedenlerin başında prematürite ve intrauterin tanı almış konjenital anomalilerin yer aldığı saptanmıştır. Ünitemizde, yurtdışı yayınlar ile karşılaştırıldığında konjenital letal anomalilerin yüksek bir oranda ölüm nedeni olarak izlendiği görülmektedir. Bu nedenle yenidoğan yoğun bakım mortalitesini azaltmak için yapılacak girişimler; önlenebilir bebek ölümleri var olduğundan perinatal dönemde bakım şartlarının düzeltilmesini sağlamak, hem anne hem bebek sağlığı için ilk hedef olmalıdır. Bölgemizde prenatal tanı alan letal anamolilerin ve gentik bozuklukların aileleri tarafından gebeliklerinin devam kararı alınması da mortalite oranlarını yükselten ve üzerinde etik tartışmalar gerektiren önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerHasta takibi+4
Tuba Karakaya
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ergenlerde problemli internet kullanımının uyku, fiziksel aktivite ve beslenme alışkanlıkları ile ilişkisinin araştırılması

Giriş: İnternet, birçok bilgisayar sisteminin birbirine bağlı olduğu, dünya çapında yaygınlaşan ve sürekli büyüyen bir iletişim ağıdır. İnternet ev, okul ve iş yaşamında kişiye çok sayıda olanak sağlarken aynı zamanda bazı olumsuzluklara da sebebiyet vermektedir. İnternetin aşırı kullanımı başta çocuk ve ergenler olmak üzere hemen hemen her yaş grubunda görülebilmektedir. Bu çalışma ile ergenler arasında internet bağımlılığının prevalansının saptanması beslenme, fiziksel aktivite ve uyku ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal-metod: Bu araştırma kesitsel tipte bir epidemiyolojik araştırma olup Afyonkarahisar İli Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı hizmet veren liselerden rastgele küme örnekleme yöntemi ile belirlenmiş 6 lisede yürütülmüştür. Bu okullarda 9., 10., 11., 12. sınıflara devam eden 951 öğrenci araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmada veri toplama yöntemi olarak yapılandırılmış anket ve 'Young İnternet Bağımlılığı Testi-Kısa Formu (YİBT-KF)' kullanılmıştır. Bulgular: Öğrencilerin yaş ortalaması 15.3±1.0 yıl olup %42.3'ü (n=402) kız, %57.7'si (n=549) erkekti. Tüm katılımcı öğrenciler arasında internet bağımlılığı prevalansı % 12.1 olarak saptandı. Öğrencilerin yaşı, cinsiyeti, ebeveyn eğitim ve çalışma durumu, yerleşim yeri, ders başarısı ile internet bağımlılığı sıklığının değişmediği görüldü (p>0.05). 5 yıl ve daha uzun süre internet kullanıcısı olan, hafta içi ve hafta sonu günlerde günlük internet kullanımın süresi 2 saat ve üzerinde olan, internet kafe kullanan ve internet kullanımına getirilen kısıtlamaya uyum göstermeyen öğrencilerde internet bağımlılığının anlamlı derecede daha sık olduğu saptandı (sırasıyla; p=0.001, p<0.001, p<0.001, p=0.009, p<0.001). İnternet kullanımına bağlı gelişen sorunlar ile internet bağımlılığı ilişkisi incelendiğinde, tüm sorunların bağımlı grupta anlamlı düzeyde daha sık olduğu saptandı (p<0.05). Öğrencilerin düzenli spor ve fiziksel aktivite alışkanlığı ile internet bağımlılığı arasında anlamlı ilişki saptanmazken (p>0.05), uyku sorunlarının bağımlı grupta daha sık olduğu bulundu (p<0.001). Öğün atlama, şekerli atıştırmalık tüketme, tuzlu atıştırmalık tüketme, şekerli gazlı içecek tüketme alışkanlığının bağımlı grupta daha sık, kahvaltı alışkanlığı sıklığının ise anlamlı düzeyde daha az olduğu saptandı (sırasıyla; p=0.001, p=0.004, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Sonuç: Ergenlerde problemli internet kullanımının ya da diğer bir ifadeyle internet bağımlılığının beslenme bozukluğu, uyku sorunları, derslere devamsızlık, baş, boyun, bel, sırt, diz ağrısı gibi sağlık sorunlarına yol açabileceği görülmüştür. Bu nedenle internet bağımlılığının önüne geçebilmek amacıyla bu konuda yapılacak eğitimler artırılmalı, ergenler sağlıklı yaşama teşvik edilmelidir. Anahtar kelimeler: İnternet bağımlılığı, Ergenlik, Beslenme, Fiziksel aktivite, Uyku problemleri

BağımlılıkBeslenmeBeslenme alışkanlıkları+6
Esra Çelik
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda beslenme ve fiziksel aktivitenin fonksiyonel kabızlığa etkisi

Amaç: Normal dışkılama olayının yapılamayışı veya yetersiz oluşu sonucunda sert ve seyrek dışkılama durumuna kabızlık adı verilir. Fiziksel aktivitenin azalması, beslenme alışkanlıklarının değişimi çocuklarda kabızlık için risk faktörü olarak nitelendirilmiştir. Bu çalışmada fonksiyonel kabızlığı olan çocuklarda beslenme özelliklerinin ve fiziksel aktivite seviyesinin fonksiyonel kabızlık üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Materyal-Metot: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinden takipli, fonksiyonel kabızlık tanısı almış hastalardan 150 hasta ve polikliniklerimize rutin kontrollerine gelmiş gönüllülerden 150 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 300 çocuk dahil edildi Ebeveyn bilgi formu, Beslenme Davranış Ölçeği, Çocuk Fiziksel Aktivite Anketi uygulandı. Verilerin analizinde SPSS versiyon 20.00 (IBM, New York, United States) programı kullanılmış, p<0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Kabızlık grubu çocuklar ile kontrol grubu cinsiyet (p=0,563) açısından benzerdi. Kabızlık tanılı çocukların yaş ortalaması 9,18±3,14 ve kontrol grubunun yaş ortalaması 9,42±3,49'du. Gruplar arasında yaş ortalaması açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0.743). Hasta grubunun boy ortalaması 132,38±18,26 cm. ve kontrol grubunun boy ortalaması 134,38±19,52 cm'dir. Hasta ve kontrol grubunun boy ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,446). Hasta grubunun ağırlık ortalaması 33,80±14,26 kg ve kontrol grubunun ağırlık ortalaması 34,13±13,18 kg olarak bulundu. Hasta ve kontrol grubunun vücut ağırlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı(p=0,446). Hasta grubunun "Beslenme Davranış Ölçeği" (BDÖ) puan ortalaması -7,04±4,19 iken kontrol grubunun 9,24±4,00'tür. Hasta grubunun Çocuk Fiziksel Aktivite seviyesi puan ortalaması (CFA) 49,75±4,00 iken, kontrol grubunun 82,81±11,05'dir. Her iki grup karşılaştırıldığında kontrol grubu lehine anlamlı bir fark bulunmaktadır(p<0,05). Her iki grubun sosyo demografik özelliklerinin BDÖ ve CFA puanları ile ilişkisi bulunmamaktadır(p>0,05). 50 Sonuç: Bu çalışmada; hasta ve kontrol grubu birçok açıdan benzer olmasına rağmen beslenme alışkanlıklarının ve fiziksel aktivitenin fonksiyonel kabızlık üzerinde etkisi olduğu görülmüştür. Çocuklara sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteyi arttırmaya yönelik eğitimlerin yapılması fonksiyon kabızlığın azalmasında etkili olacaktır.

BeslenmeBeslenme durumuBeslenme incelemeleri+4
Esra Çiftci
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanserli çocuk hastaların kardeşlerinde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Çocukluk çağında, geçmişte ölüm ile sonuçlanabilecek birçok hastalığın tanı ve tedavisinde sağlanan gelişmeler ışığında, çocuklar daha uzun süre yaşayabilmekte ve erişkin yaşlara ulaşabilmektedir. Kanserli çocuklarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Kanserli çocukların kardeşlerinde yapılacak yaşam kalitesi değerlendirmeleri, artmış fonksiyon kaybının değerlendirilmesine olanak sağlar ve özellikle riskin arttığı gruptaki kardeşlerin belirlenmesi ile bu gruptaki çocuklarda olumsuz etkinin azaltılması için yapılabilecekler konusunda yol gösterici olacaktır. Çalışmamızda kanserli çocukların kardeşlerinin sağlık ilişkili yaşam kalitesi ölçeklerinin değerlendirilmesi ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması planlanmıştır. Çalışma sonucunda kanserli çocukların kardeşlerinde yaşam kalitesi parametrelerinde bir etkilenme olup olmadığı, varsa ne tür bir etkilenme olduğu ve hangi yaşam kalitesi bileşenlerinin etkilendiğinin saptanması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda alınacak tedbirler ile kanserli çocuklar ile ilgilenirken sağlıklı kardeşlerinin mümkün olduğunca normal yaşamlarına devam etmeleri hedeflenmiştir. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda, Mart 2019 - Eylül 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Gönüllüler; Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda takip edilen, kanserli çocuk hastalarının kardeşlerinden, yaşam kalitesi ölçeğinin uygulanabileceği, 8-18 yaş arasındaki hastalardan seçilmiştir. Araştırmaya 31 sağlıklı kardeş ve 37 kontrol grubu olmak üzere 68 çocuk dahil edilmiştir. Çalışma için Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmaları Etik Kurulu tarafından onay alındı. 52 Toplam sağlık skoru ortalaması kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde 68,3±13,8 iken kontrol grubunda 81,7±9, psikososyal sağlık skoru ortalaması kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde 67,2±13,3 ve kontrol grubunda 84,2±16,1 idi. Sağlıklı Yaşam Kalitesi Ölçeği, fiziksel sağlık skoru ortalaması kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde 70,2±16,9 ve kontrol grubunda 83,2±10,7 idi. Kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde toplam sağlık skoru ile kanser tanısından geçen süre ile negatif yönde orta bir korelasyon mevcuttu, istatistiksel olarak anlamlı saptandı. (p=0.014) Kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde fiziksel sağlıklı skoru ile kanser tanısında geçen süre arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p=0.057). Bir başka ifade ile kanserli çocukların kanser tanısından geçen süre arttıkça ile psikososyal sağlık skorunun ve toplam sağlık skorunun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta idi. Kanserli çocukların sağlıklı kardeşlerinde fiziksel sağlık skoru ile kanser tanısından geçen süre arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Anne, babalar ve sağlık çalışanlarındaki farkındalığı arttırmak ve bu doğrultuda alınacak tedbirler ile kanserli çocuklar ile ilgilenirken sağlıklı kardeşlerinin mümkün olduğunca normal yaşamlarına devam etmeleri için daha fazla çaba harcanması gerekmektedir.

KardeşlerNeoplazmlarYaşam kalitesi+1
Elif Bilge Kelebek
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID 19 pandemisinde tip 1 diyabetes mellituslu çocukların karşılaştığı zorlukların değerlendirilme

Amaç: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerinde takip edilen Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı hastaların ve ailelerinin Covid-19 pandemisi döneminde yaşadıkları zorlukları değerlendirmek için yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğinde 1 Mayıs 2020 – 1 Temmuz 2020 tarihleri arasında takip edilen 4-18 yaş arası Tip 1 Diyabetes Mellitus tanısı ile takip edilen 102 hasta ve ailesi ile yapıldı. Çalışmadaki tüm çocukların yaşları, cinsiyetleri kaydedilerek, çalışmayla ilgili çocuk ve/veya ailesine bilgi verildi. Tüm veriler, "Google Formlar" platformu aracılığıyla online anket yöntemiyle toplandı. Araştırmaya dahil edilen tüm bireylerin gönüllü onamları alındı. İstatistiksel analiz için SPSS 26 paket programı kullanıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 55'i kız (%53.9) ve 47'si ise erkek idi. (%46.1). Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 13.02 ±3.9 yıl olarak bulundu. Kızların yaş ortalaması 13.11 ± 4.1 yıl, erkeklerin yaş ortalaması 12.91 ± 3.9 yıl olarak bulundu. Erkek hastaların yaşa göre ağırlık Z skorlarının ortalaması 0.017±1.14, kız hastaların ise 0.179±1.15 olarak bulundu. Katılımcıların 75'ini (%73.5) anneler, 27'sini (%26.5) babalar oluşturduğu görüldü. Katılımcıların 62'sinin (%60,8) çocuklarının pandemi döneminde insülin ihtiyacının arttığını, 21'inin (%20,6) çocuklarının hiperglisemi, 61'inin (%59,8) hipoglisemi atağı yaşadığı, 80'inin (%80.4) Covid 19 hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğunu düşündüğünü, 71'inin (%69,6) çocuğuna egzersiz yaptırdığını 29'unun (%28.4) vitamin-mineral takviyesi verdiğini, 44'ünün (%43,1) çocuğunun abur-cubur alımının arttığını 84'ünün (%82,3) son 1 yıl içerisinde grip, pnömokok gibi aşıları yaptırmadığını, 41'ininde (%40,2) çocuğunun uyku süresinin arttığı bulundu. Sonuç: Covid-19 pandemi sürecinde Diyabetes Mellituslu çocuğu olan ebeveynlerin Covid-19 hakkında bilgilerinin yeterli olduğu görüldü. Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı hastaların diyetine uyum konusunda sorun yaşadıkları, uyku düzeninin bozulduğu ve egzersiz yapmada zorluk çektikleri ve. kan şekerinin düzenlenmesi açısından profesyonel sağlık desteğine ihtiyacının oldukları belirlendi. Anahtar kelimeler: Diyabetes Mellitus, Covid-19, Pandemi, çocuk

COVID 19Diabetes mellitus-tip 1Dünya Sağlık Örgütü+2
Ayşe Güngör
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitamin B12 eksikliği olan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Giriş: Cbl, tüm gelişmiş organizmalar ve bazı mikroorganizmaların sağlığı için gerekli DNA sentezi, nörotrasmitter sentezi, metillenme gibi görevlere sahip olan, homosistein ve metyonin döngüsünde de görev alan bir kofaktördür. Bu çalışma ile tedavi şekillerine göre tedavi sonrası bakılan vitamin B12 düzeyleri arasındaki farkın tespit edilmesi, vitamin B12 düzeyi ile lökopeni, MCV düzeyi, yaş grubu, tedavi sonrası klinik yanıt, yakınmanın ilgili olduğu sistem tutulumunun karşılaştırılması, tutulan sisteme göre yakınmaların sıklığının tespit edilmesi, tedavi yöntemine göre klinik yanıtın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tipte retrospektif bir araştırma olup Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Çocuk Nöroloji ve Çocuk Hematoloji polikliniğinde yürütülmüştür. Ocak 2016–Mayıs 2020 tarihleri arasında 0-18 yaş arası vitamin B12 < 200 pg/ml olan olguların kayıtlarına ulaşılarak yapılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 6,4 yıl olup %49'ı (n=102) kız hasta, %51'i (n=106) erkek hastaydı. Tedavi öncesi ile tedavi sonrası vitamin B12 düzeyi, vitamin B12 düzeyi ile bakılan MCV düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu, 2 yaş altı süt çocuklarında ağır vitamin B12 eksikliğinini daha fazla görüldüğü tespit edildi (p:<0,05). Vitamin B12 düzeyi ile lökopeni arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p:>0,05). Vitamin B12 düzeyi ile tedavi sonrası klinik yanıt arasında, vitamin B12 düzeyi ile yakınmanın ilgili olduğu sistem tutulumu arasında, tedavi yöntemleri ile klinik yanıt arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p:>0,05). Sonuç: Vitamin B12 eksikliğinin erken dönemde fark edilmesi ve tedavi edilmesinin insan sağlığı için önemi büyüktür. Tedaviye başlandığında özellikle nörolojik sistem tutulumu ağır boyutta olan (serebral atrofi, konvülziyon, nöromotor gelişim geriliği, demiyelinizasyon gibi) hastalarda iyileşme ve eski sağlığına kavuşma süresi uzamakta ve bazende mümkün olmamaktadır. Gebelik düşünen bireylere, hamilelere ve emziren annelere vitamin takviyesini doğru alması, sağlıklı diyet planlaması ve bebeklerin ek gıdaya geçişinde doğru beslenmesi anlatılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Çocuk; MeCbl; vitamin B12.

KobalaminKobaltRetrospektif çalışmalar+4
Zeynep Yeşildağ
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Multisistemik inflamatuar sendrom tanılı olgularda sistem tutulumlarının D vitamini düzeyi ile ilişkisi

D vitamini, UV-B'ye maruz kalma sonucu ciltte üretilen, yağda çözünen ve bağışıklık hücrelerini etkileyerek immünomodülatör özelliği olan steroid ön hormondur. Bu çalışmada Multisistemik inflamatuar sendrom (MIS-C) tanılı hastaların sistemik tutulumları ile 25-OH vitamin D düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu retrospektif çalışma MIS-C tanılı 34 hasta ile yapıldı. Olguların yaş ortalaması 7.03±3.9, %52.9 (n=18)'u erkek, %47.1 (n=16)'i ise kız idi. Olgularda gastrointestinal sistem tutulum (%58.8;n=20), kardiyak tutulum (%64.7;n=22), nörolojik tutulum (%23.5;n=8) olduğu tespit edildi. Ortalama 25-OH vitamin D düzeyleri; gastrointestinal sistem tutulumu olanlarda 15.7 (IQR= 18) ng/mL, kardiyak tutulumu olanlarda 16.8 (IQR= 17) ng/mL, nörolojik sistem tutulumu olanlarda 12 (IQR= 8) ng/mL saptandı. Olguların sistem tutulumları ile 25-OH vitamin D düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.(p değerleri sırasıyla; (p= 0.779), (p= 0.957), (p=0.144).) Olguların 25-OH vitamin D düzeyleri ile yaş arasındaki ilişki değerlendirildiğinde negatif bir korelasyon saptandı. (r=-0.414; p=0.015) MIS-C tanılı olguların 25-OH vitamin D düzeyleri ile fibrinojen arasındaki ilişki değerlendirildiğinde negatif bir korelasyon saptandı. (r=-0.414; p=0.015) Sonuç olarak MIS-C tanılı olgularda 25-OH vitamin D düzeyi ortalaması yetersizlik seviyesinde olduğu saptandı. Çocuklarda profılaktik D vitamini yapılması gerektiği düşünüldü. Sistem tutulumlarının D vitamini ile ilişkisi incelendiğinde anlamlı bir fark bulunmadı.

COVID 19SARS virüsüSistemik inflamatuar yanıt sendromu+1
Aysun Soyugüzel
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağında lenfadenopatili olguların değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çocukluk yaş grubunda lenfadenopati (LAP); sıklıkla benign sebeplere bağlı görülen, lenf nodu boyutundaki değişiklik veya yapısındaki bozulma olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız servikal LAP sebebiyle başvuran olguları anamnez, fizik muayene bulguları, laboratuvar tetkikleri ve görüntüleme yöntemleri sonuçlarıyla retrospektif olarak değerlendirerek etiyolojilerini ve klinik seyirlerini tespit etmek ve aynı zamanda ayırıcı tanısı, izlem süresini ve son durumlarını değerlendirmektir. MATERYAL VE METOT: Çalışmamızda 01.01.2015-01.08.2020 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji polikliniğine servikal LAP sebebi ile başvuran toplam 204 olguyu retrospektif olarak değerlendirdik. Öykü, fizik muayene, laboratuvar tetkikleri, ileri serolojik tetkikler, görüntüleme yöntemleri değerlendirilerek, klinik gereklilik halinde LAP biyopsisi yapılarak benign/malign LAP ayrımı yapıldı. BULGULAR: Servikal LAP sebebi ile başvuran 204 olgunun 65'i (%32,5) kız, 135'i (%67,5) erkek olup 4 olguda LAP dışı nedenler bulundu. Başvuran olguların %20'si akut, %16'sı kronik, kalan olgular subakut seyirliydi. Olguların %22,5'inde muayenede hassasiyet, kızarıklık, sertlik, lastik kıvamı ve konglomerasyon gibi patolojik özelliklerden en az birisi saptandı. %9 olguda B semptomları kliniğe eşlik ediyordu. LAP boyutunun 3 cm üzerinde oluşu, LAP'ın fikse, sert veya lastik kıvamında olması, konglomerasyon göstermesi, yuvarlak oluşu istatistiksel olarak anlamlı derecede malignite ile ilişkili bulundu. Ayrıca öyküde B semptomu varlığı, fizik muayenede hepatosplenomegali oluşu, antibiyotik tedavisine yanıtsızlık ve izlemde LAP boyut artışı olması da malignite ile ilişkili bulundu. Logistik regresyon analizinde konglomerasyonun malignite riskini 11,315 kat arttırdığı tespit edildi. SONUÇ: Servikal LAP sebebi ile takip edilen olgulardan başvuru anında alınan anamnez, yapılan fizik muayene, klinik gereklilik halinde yapılan laboratuvar tetkikleri, görüntüleme yöntemleri bizleri tanıya götürmektedir. Özellikle patolojik LAP olarak adlandırdığımız boyut, hareket durumu, yaygınlık, kıvam, eşlik eden sistemik bulgular benign/malign LAP ayrımında yol göstermektedir. Konglomerasyon benign/malign LAP ayrımında kullanılabilecek en önemli muayene bulgularındandır. Anahtar kelimeler: Konglomerasyon, malign, patolojik lenfadenopati, servikal lenfadenopati,

C reaktif proteinEpstein Barr virüsüLaktat dehidrogenaz+6
Göksu Demirbaş Yülüklü
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğanlarda konjenital kalp hastalıklarının taranmasında pulse oksimetre ve el ekokardiyografisinin karşılaştırılması

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, gebelik sırasında doğumsal anomali ve/veya kromozom bozukluğu tanısı almamış, zamanında doğmuş ve sağlıklı görünen yenidoğanlarda doğumsal kalp hastalıklarının taranması için el ekokardiyografisinin saptanmasında kullanılıp kullanılamayacağını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, term tekil gebeliklerden art arda canlı doğan 1019 yenidoğanın prospektif bir incelemedir. Gebelik sırasında doğumsal anomali ve/veya kromozom bozukluğu tanısı almış olan ve doğum sonrası dönemde yoğun bakım birimine kabul edilen yenidoğanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya alınan tüm yenidoğanlar sırasıyla nabız oksimetre, el ekokardiyografisi ve ardından transtorasik ekokardiyografi ile incelendi. Bulgular: Yenidoğanların %26.7'sine (n=272) doğumsal kalp hastalığı saptandı. Sırasıyla yenidoğanların %72.4'ünü, %21.7'sini ve %3'ünü etkileyen atrial septal defekt (ASD), ventriküler septal defektin (VSD) eşlik ettiği ASD ve VSD, en sık tanı konulan doğumsal kalp hastalıklarıydı. Doğumsal kalp hastalığı görülme sıklığı erkeklerde kızlara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.015). Doğumsal kalp hastalığı olanlarda sağ el ve sağ ayakta ölçülen arteriyel O2 satürasyonu anlamlı derecede düşüktü (her ikisi için p=0.001). El ekokardiyografisinin ASD, ASD'ye eşlik eden VSD ve VSD yakalama oranları sırasıyla %75.6, %86.4 ve %75 olarak hesaplandı. Transtorasik ekokardiyografi ve el ekokardiyografisi bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif korelasyon tespit edildi (r=0.561, p=0.001). Sonuç: El ekokardiyografisi, düşük riskli yenidoğanlarda, doğumsal kalp hastalıklarının taranmasında kolaylıkla kullanılabilecek, etkin ve güvenilir bir araçtır. El ekokardiyografisi, fizik muayeneyi güçlendirmek, doğumsal kalp hastalığı yakalama şansını arttırmak ve üfürüm nedenli sevkleri azaltmak amacıyla kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Ekokardiyografi, Konjenital kalp hastalıkları, Tanı

Bebek-yenidoğmuşBebeklerEkokardiyografi+4
Nur Önen
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde pda kapatma tedavisinde kullanılan ajanların karşılaştırılması

Amaç: Patent duktus arteriozus (PDA) prematüre bebeklerde sık görülen bir konjenital kalp hastalığıdır ve prematüre bebekler için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. PDA tedavisinde hangi yaklaşımın üstün olduğuna dair fikir birliği halen bulunmamaktadır. Çalışmamızda; yaşamının ilk 90 gününde hemodinamik olarak anlamlı PDA tanısı alan bebeklerde PDA'nın medikal kapatma tedavisinde ibuprofen, parasetamol ve kombine (ibuprofen+ parasetamol) tedavilerinin etkinliği, vakalardaki kür sayısı, kapanma durumu, morbidite ve mortalite açısından karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 2018-2023 yılları arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde yatan, 37 gebelik haftasından önce doğan ve hemodinamik olarak anlamlı PDA tanısı alan 60 bebek retrospektif olarak incelendi. Olgular ilk kürde aldıkları medikal tedavi tercihine göre parasetamol ve ibuprofen grubu olarak ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen bebeklerde prenatal-natal özellikler, duktusun kapanma durumu, sepsis, nekrotizan enterokolit (NEK), bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre retinopatisi (ROP), intraventriküler hemoraji ve mortalite açısından incelendi. Veriler IBM SPSS Statistics 29 ile analiz edildi. Bulgular : İlk kür kapatma tedavisi olarak; bebeklerin 37'sinin iv parasetamol 23'ünün oral ibuprofen tedavisi aldığı görüldü. Her iki grubun prenatal-natal özellikleri ve ilk kür kapanma oranları benzerdi. Parasetamol alan grupta BPD, ROP ve NEK oranı ibuprofen grubuna göre daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0,01, p=0,013, p=0,039). İkinci kür kapatma tedavisinde 5 bebeğe kombine tedavi uygulandı ve 3 tanesinde komplikasyon gelişmeden PDA kapandı. İki olguda 3.kür ve bir olguda 4.kür medikal tedavi ile PDA'nın kapandığı görüldü. Sonuç: PDA tedavisinde parasetamol ve ibuprofenin duktal kapanma başarısı, literatürle uyumlu ve benzerdir. Parasetamol grubunda NEK, BPD ve ROP oranlarının daha yüksek bulunması, beslenme intoleransı (batın distansiyonu, NEK vb.) olan, bft bozukluğu olan kritik hasta grubunda iv parasetamolun tercih edilmesi ile ilişkilendirildi. Klinik durumu uygun olan bebeklerde, cerrahi müdahale öncesi, üçüncü ve dördüncü kür mono veya kombine medikal tedaviler ile duktus kapatılabilir. Anahtar Kelimeler: Duktus arteriozus, İbuprofen, Kombine Tedavi, Parasetamol

Duktus arteriozus açıklığı
Ahsen Başaran
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Febril konvülziyon tanılı olguların klinik bulgularının değerlendirilmesi

Giriş: Febril konvülziyon; 1 ay-5 yaş arasındaki çocuklarda en sık görülen nörolojik bozukluk olup; aynı zamanda en yaygın görülen nöbet türüdür. Febril konvülziyon tüm çocukların %2-5 ini etkilemektedir. Bu çalışmamızda febril konvülziyon (FK) tanısı ile çocuk nöroloji polikliniğine başvurmuş ve takibi yapılan mevcut hastalar retrospektif olarak taranmış olup; hastaların klinik bulgularının değerlendirilmesi ve risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nöroloji Bilim Dalı Polikliniği'ne Ocak 2018 ile Ağustos 2023 tarihleri arasında başvuran FK tanılı hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya SSS enfeksiyon bulguları olan (menenjit, ensefalit) hastalar dahil edilmemiştir. FK hasta grubunda 208 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen ve FK tanısıyla takip edilen tüm hastaların demografik ve klinik özellikleri; başvuru yaşı, aile öyküsü, akraba evliliği, febril konvülziyon tipi, epilepsi ile ilişkisi, EEG, nörogörüntüleme, tetikleyen enfeksiyon, B12 vitamini, D vitamini, ferritin, hemogram, kan elektrolit düzeyleri, mevsim, prenatal ve postnatal risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmış ve retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Febril konvülziyon nedeniyle Çocuk Nöroloji polikliniğinden takipli hastaların %56,73'ü erkek, %43,2'si kız, hastaların ortalama yaşı 21,71±13,73 ay olarak saptandı. Hasta izlem süresi ortalama 37,50±21,62 ay olarak bulundu. Hastaların %56,7'si basit febril konvülziyon (BFK), %30,2'si komplike febril konvülziyon (KFK) (24 Saat içerisinde tekrar), %10,5'i KFK (>15 dk dan uzun) ve %2,4'ü KFK (24 Saat içerisinde tekrar ve >15 dakikadan uzun süren) olduğu saptandı. Hastaların %18,2'sinin uzamış febril nöbet olduğu, %52,4'ünde 2-4 arası rekürrens nöbet, %18,7'sinde >5 kez rekürrens olduğu saptanmıştır. Hastaların aile öyküsünde %3,6'inin akraba ve %8,7'sinin aynı köyden olduğu saptandı. Hastaların %90,82'sinin matür, %7,25'inin prematür, %1,93'ünün postmatür doğduğu bulundu. Hastaların eşlik eden enfeksiyonlarına bakıldığında en sık görülen üç enfeksiyonun sırayla; ÜSYE (%65,76), ÜSYE ve ASYE (%10,87), ÜSYE ve AOM (%7) olduğu görülmüştür. EEG sonuçları değerlendirildiğinde %78,91'i normal saptandı. Nörogörüntülemelede %68,13'ünün normal olduğu bulundu. Hastaların %37,02'sine profilaksi verildi. Profilaksi olarak %76,62'sine levetirasetam, %15,58'ine rektal diazepam, %7,79'una valproat tedavisi verildi. Hastaların %48,22'sinin hemogram değerleri normal saptandı. Hastaların hemogram değerlerinin %34,52'sinde lökositoz olduğu görüldü. Hastaların %11,79'unun hafif derece hiponatremisi olduğu bulundu. Hastaların %95,68'inin TFT değerlerinin normal olduğu bulundu. Hastaların %7,18'inin hiperglisemik olduğu bulundu. Hastaların vitamin B12 düzeylerinin 9 %18,18'inin 200-299 ng/L arasında olduğu, %10,3'ünün <200 ng/L olduğu bulundu. Basit ve komplike FK tanılı hastalar arasında vitamin B12 eksikliği açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0,028). Hastaların %94,16'sının ferritin düzeyleri normal bulundu. Hastaların %16,52'sinin vitamin D düzeyinin yetersiz ve %16,52'sinin eksik olduğu görüldü. Mevsimsel dağılıma bakıldığında en sık %40,38 oranında kış mevsimi saptandı. Hastaların prenatal öyküsüne bakıldığında %97,1'inde özellik olmadığı, postnatal öyküsü değerlendirildiğinde %84,54'ünün özelliği olmadığı görüldü. Sonuç: Vitamin B12 eksikliğinin KFK'da sık olması nedeni ile vitamin B12 düzeyinin istenmesi gereken tetkikler içerisinde yer alması göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Febril konvülziyon, Basit febril konvülziyon, Komplike febril konvülziyon

Nöbetler-febril
Mustafa Belce
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemşirelerin emzirmenin sonlandırılmasıkonusunda bilgi, görüş ve deneyimleri

Amaç: Annelerin emzirmenin başlatılması ve sürdürülmesinin yanı sıra sütten kesme konusunda da bilgiye ihtiyaçları vardır. Emzirme danışmanlığının en önemli yürütücüsü olan hemşireler emzirmenin tüm aşamalarında olduğu gibi emzirmeyi sonlandırma konusunda da anneleri desteklemelidirler. Hemşirelerin emzirmenin sonlandırılması konusundaki yetkinliklerini araştırmayı amaçlayan bu tez çalışması ile hemşirelerin emzirmenin sonlandırılmasına ilişkin bilgi, görüş ve deneyimlerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel tanımlayıcı bir çalışma olup 15.10.2023-15.01.2024 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde görev yapan hemşireler üzerinde yapıldı. Bulgular: Araştırmaya toplam 244 hemşire katıldı. Bebeğini emziren katılımcılardan %49,2'sinin bebeğini sütten kestiği belirlendi. Sütten kesme yöntemleri incelendiğinde katılımcıların uygun olmayan geleneksel yöntemlere başvurdukları, %32,3'ünün meme ucuna tadı farklı veya kötü olan bir maddeyi, %23,1'inin meme ucuna görüntüsü farklı veya kötü olan bir maddeyi uyguladığı belirlendi. Katılımcıların sütten kesmeye ilişkin ifadelere verdikleri doğru yanıtlara göre aldıkları toplam puanın Ortalama±Standart Sapması (Ort±SS) 10,4±2,1 olarak bulundu. Katılımcıların sütten kesme bilgisi toplam puanları genel ve mesleki değişkenlere göre karşılaştırıldığında; 40 yaş altı, kadın, hamile veya emziren kadınlara yönelik birimlerde çalışan veya 3 yaş altı bebek bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin daha yüksek puan aldıkları saptandı (Sırasıyla; p=0,030, p=0,006, p<0,001, p=0,036). Sonuç: Bu çalışma ile hemşirelerin emzirmenin sonlandırılması konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığı ve hemşirelerin önemli bir kısmının sütten kesme için uygun olmayan geleneksel yöntemlere başvurduğu gösterildi. Bu alanda hemşirelerin bilgi ve becerilerinin artırılmasına ihtiyaç vardır. Bu amaçla hem mezuniyet öncesi hem de mezuniyet sonrası eğitimleri emzirmenin sonlandırılması konusunda yeterli düzeye ulaştırılmalıdır. Böylece hemşireler annelere sütten kesme konusunda da etkili bir danışmanlık sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Emzirmenin sonlandırılması, Sütten kesme, Hemşireler, Geleneksel yöntemler

Çisem Karasoy
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağı artritlerinin etiyolojik, klinik ve laboratuvar değerlendirilmesi

Giriş: Eklemde oluşan inflamatuar değişiklikler artrit olarak tanımlanır. Klinik tabloyu artrit olarak tanımlamak için, en az bir eklemde şişlik olması veya şişlik olmaması halinde enflamasyonun ağrı, fonksiyon kaybı, ısı artısı, kızarıklık bulgularından en az ikisinin bulunması gereklidir. Çocukluk çağının en sık görülen semptomlarından biri eklem ağrısıdır ve çok çeşitli hastalıklarda gözlenir. Bu çalışma ile, artrit bulgusu ile başvuran hastaların etiyolojik nedenlerini saptanmak ve kategorize etmek, demografik özelliklerini hastaların en sık başvuru şikayetlerini, başvurudaki fizik muayene bulgularını, eklem tutulum sayısı ve yerini değerlendirmek, laboratuvar verilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve- Yöntem: Çalışmamızda 2018-2023 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniğinde artrit tanısı ile takip edilen 234 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların başvuru yaşı, cinsiyeti, başvuru şikayeti, fizik muayeneleri, eklem tutulum yeri, eklem tutulum sayısı, eklem tutulum süresi, tam kan sayımı, akut faz reaktanları, radyolojik görüntülemeleri değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 26.0 programı kullanıldı ve p <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Artrit nedeniyle başvuran hastaların %53,8'i erkek, %46,2'si kız saptandı. Hastaların ortalama yaşı 10±4,2 arasındaydı. Artrit en sık adolesan dönemde idi. Hastaların tanı gruplarına göre dağılımına bakıldığında %57,7'si enfeksiyöz, %20,5'i inflamatuar, %10,7'si ortopedik, %2,1'i hematolojik ve onkolojik, %9'u diğer hastalıklar grubunda tespit edildi. Brusellozis (%36,3) en sık artrit nedeni olarak saptandı. Bunu sırasıyla reaktif artrit (%10,7), tanımlanmamış artrit (%9,0), ARA (%7,7), HSP (%4,3), AAA (%3,8), JİA (%3,8), bursit (%3,4), toksik sinovit (%3,0), septik artrit (%3,0), osteomiyelit (%2,6), malignite (%2,1) tanıları izledi. Tutulan eklem sıklığına göre hastalarımızın %65'inde monoartrit, %30,8'inde oligoartrit, %4,3'ünde poliartrit saptandı. Ağırlıklı olarak monoartrit görülen tanılar, brusella, septik artrit ve osteomiyelit, ARA, reaktif artrit, travma, malignite idi. Oligoartrit ise, JİA, HSP'de gözlendi. Eklem tutulum yerine göre olgular incelendiğinde %39,7 ile en sık diz tutulumu sonrasında kalça %23,9, ayak bileği %23,5 olduğu saptandı. Başvuru şikayetleri incelendiğinde eklem ağrısı %94, eklemde şişlik %44, harekette kısıtlılık %61,5, eklemde ısı artışı %18,4 saptandı. Eşlik eden bulgular ateş %27,8, karın ağrısı %12 ve döküntü %6 idi. Geçirilmiş enfeksiyon varlığı %30,3 oranında görülmüş olup ARA ve reaktif artritte daha yüksek saptandı (p<0,001). Aile öyküsü değerlendirildiğinde olguların %27,7'sinde mevcut idi. EKG'de PR uzaması gözlenen %14,7 hastanın %100'ünde ARA tanısı tespit edildi. Çalışmamızda tanı grupları arasında kalitatif CRP, ASO, ESH ve lökosit değerlerinde tanılar arasında anlamlı fark saptanmadı. Olguların %76,9'u akut artrit, %23,1'i kronik artrit idi. Akut artritler; brusella artriti, HSP, septik artrit, reaktif artrit, ARA, malignite, travmada idi. JİA tanısı konulan hastaların %77,8'si kronik artrit idi. Direkt grafi monoartrit tutulum ile başvuran hastalarda ilk tercih görüntüle olup %9,9'unda patolojik bulgu saptandı. USG bulgusu %63,6 hastada, MR %76 hastada saptandı. Sonuç: Artrit ayırıcı tanısının oldukça geniş olması; tanısal yaklaşımda zorluk ve bazen tanıda gecikmeye neden olabilmektedir. Etiyolojide yer alan malignite, ARA, bruselloz gibi tanı ve tedavisi geciktiğinde morbiditesi artan hastalıklar artritli çocuğa yaklaşımda rehber olmasının önemli olduğunu göstermektedir. Artritli çocuklarda akut faz reaktanları ve görüntüleme bulgularının tanı grupları arasında anlamlı farkının olmamasının anamnez ve fizik muayenenin yaklaşımda önemini göstermektedir. Yaş, cinsiyet, yaşadığı bölge, aile öyküsü gibi sosyodemografik özellikler AAA, ARA brusella artriti tanısında oldukça yol göstericidir. Monoartrit ile başvuran hastada malignitenin ve tedavisi acil olan septik artritin ekarte edilmesi; endemik bölgelerde Brusella'nın göz önünde bulundurulması oldukça önemlidir. ARA'da daha çok poliartrit görülse de yüksek riskli bölgelerde monoartrit ayırıcı tanısında ARA de akılda tutulmalıdır. Oligoartritle başvuran hastalarda da inflamatuar artritler araştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Artrit, Brusella, ARA, Monoartrit, Oligoartrit

Zehra Çifteci
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sakarya ilindeki aile hekimlerinin çocukluk çağı astım hastalığı hakkındaki tutum, bilgi ve davranışları

GİRİŞ VE AMAÇ: Astım çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalığıdır. Bu çalışmada, Sakarya ilindeki aile sağlığı merkezlerinde çalışan aile hekimlerinin çocukluk çağı astım hastalığı ile ilgili tutum, bilgi ve davranışlarını tespit etmek amaçlanmıştır. MATERYAL-METOT: Çalışmaya araştırmayı kabul eden toplam 172 hekim dâhil edildi. Toplam 46 sorudan oluşan dört bölümlük anketin birinci bölümünde aile hekimlerinin çocukluk çağı astım hastalığı ile ilgili tutum ve davranışı, ikinci bölümünde ise aile hekimlerinin yaş, cinsiyet, mezuniyet yılı, ünvan, çalıştıkları ilçe, gezici hizmet görevi varlığı, kayıtlı astımlı hasta sayısı, astım ilacı reçete etme sıklığı, astımlı hasta görme sıklığı, yakınlarında astımlı hasta varlığı, aile sağlığı merkezi (ASM)'nde astım konulu afiş veya broşür bulundurma, astım konulu eğitime katılma durumu, ilaç temsilcisi tarafından astım ilacı ile ilgili ziyarette bulunulma durumu sorgulandı. Anketin üçüncü ve dördüncü bölümündeki 10 teorik soruya ve 16 klinik olgu sorusuna verilen doğru cevap sayısı belirlendi. Bilgi soru ve cevapları, Global Initiative for Asthma (GINA) adlı çalışma grubunun tüm dünyada astım konusunda yol belirleyici bir uzlaşı raporu olan ve yeniden gözden geçirilerek sunulan Global Strategy for Asthma Management and Prevention-Revised 2017 kılavuzu temel alınarak hazırlandı. BULGULAR: Çalışmaya 144 aile hekimi sertifikalı pratisyen hekim, 7 aile hekimi uzmanı, 21 sözleşmeli aile hekimi uzmanlığı araştırma görevlisi olmak üzere toplam 172 hekim katıldı. Çalışmamıza katılan aile hekimlerinin büyük çoğunluğunu 41-50 yaş arası (%39,5), erkek (%62,2), mezuniyetinden itibaren geçen süre 10-20 yıl arasında (%36,7), merkez ilçede çalışan (%62,2), gezici sağlık hizmeti vermeyen (%61), nüfusa kayıtlı astımlı hasta sayısı 1-10 arasında (%38,4), 18 yaşından küçük astım hastası görme sıklığı haftada en az bir (%41,3), 18 yaşından küçük astım hastası reçete sıklığı haftada en az bir (%43,6), yakınlarında astım hastası bulunmayan (%59,3), ASM'de astımla ilgili afiş veya broşür bulunduran (%58,1), son bir yıl içinde astımla ilgili bilimsel bir yazı okumamış veya toplantıya katılmamış (%58,1), son bir yılda astımla ilgili ilaç temsilcisi ziyaretinde bulunulmuş (%51,7) ve astım konulu Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen herhangi bir eğitime katılmamış (%60,5) grup oluşturmaktadır. Aile hekimlerinin ASM şartlarında 18 yaşından küçük hastalarla ilgili tutum ve davranışlarının sorgulandığı birinci bölümde katılımcıların % 44,2'si "Aile hekimi astım tanısını koyabilir", %61,6'sı "Takip ve idame tedavisini yapabilir", %86'sı ise "Hafif astım atağı tedavisi verebilir" ifadesine "Katılıyorum" yanıtını vermiştir. Davranışın sorgulandığı sorularda ise katılımcıların %44,6'sı "ASM'ye başvuran 18 yaşından küçük astım hastalarını her zaman-sıklıkla üst basamak sağlık kuruluşuna sevk ederim", %92'si "Her zaman-sıklıkla hastalığının kontrol altında olup olmadığını sorgularım", %79,7'si "Her zaman-sıklıkla tetikleyicilerden korunma önlemleri ve inhaler ilaç kullanım teknikleri hakkında hatırlatmalarda bulunurum" yanıtını vermiştir. Yaş, cinsiyet, ünvan, çalışılan ilçe, mezuniyetten itibaren geçen süre, ilaç temsilcisi ziyareti, astım ilacı reçete etme sıklığının tutum ve davranışta anlamlı değişiklik oluşturan aile hekimi özellikleri olduğu görüldü. Anketteki klinik olgu sorularındaki başarıyı etkileyen etkenlerin aile hekimi uzmanı veya araştırma görevlisi olmak, merkez ilçede çalışmak, ASM'de astım konulu afiş/broşür bulundurulmaması olduğu saptandı. Aile hekimi uzmanları, araştırma görevlileri ve merkezde çalışanların klinik olgu sorularına daha çok doğru yanıt vermelerine rağmen astım atak tedavisi verme görüşüne katılmadığı, hastanın kontrol durumunu daha az sorguladığı, hastaya tetikleyiciler ve inhaler ilaç kullanımı hakkında daha az hatırlatmada bulundukları görüldü. Pratisyen aile hekimlerinin uzman ve araştırma görevlilerine göre hastaların kontrol durumunu daha çok sorguladıkları, astımlı hastalara tetikleyiciler ve inhaler ilaç kullanımı hakkında daha çok hatırlatmada bulunduğu ve atak tedavisi verilebilir görüşünde olduğu görüldü. Ancak kontrol parametrelerinin sorgulandığı soruya verilen doğru cevap ortalamaları karşılaştırıldığında aile hekimi uzmanı ve araştırma görevlilerinin pratisyen aile hekimlerine göre soruya anlamlı olarak daha çok doğru yanıt verdiği görüldü. SONUÇ: Aile hekimlerine belirli aralıklarla hekimlerin sosyodemografik özellikleri göz önünde bulundurularak güncel bilgileri içeren teorik ve pratik eğitimlerin verilmesiyle daha çok astım hastası kontrol altına alınarak astıma bağlı morbidite, mortalite ve topluma olan maliyet azaltılabilir.

Aile hekimliğiAstımBilgi+7
Nezihe Nefise Uluç
Sakarya University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otoimmün tiroid hastası adolesan kızların psikopatolojik incelemesi

Giriş ve Amaç: Klinik çalışmalar, tiroid fonksiyon bozukluğundan bağımsız olarak yüksek tiroid otoantikor seviyeleri ile psikiyatrik bozukluklar arasındaki ilişkiye işaret etmektedir. Bu nedenle olgu kontrol çalışmasında HT'li ötiroid kızlarda tiroid otoimmünitesi ile mental bozukluklar arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Sakarya Üniversitesi Hastanesi Çocuk endokrin polikliniğimizden Nisan 2018 ve Ağustos 2018 tarihleri arasında HT'li 41 pubertal kız hasta alındı. Kontrol grubu 41 sağlıklı pubertal kız çocuğundan oluştu. Dahil edilme kriterleri: 12 ila 18 yaş arası, normal tiroid hormon düzeyleri ve normal TSH serum. konsantrasyonu (0,3-5 mIU / L) idi. HT tanısı, hipoekojenik tiroid ultrason paterni ile ilişkili yüksek düzeylerde anti-TPO ve / veya anti-Tg antikorlarına dayanıyordu. Dışlama kriterleri, immünolojik ve romatolojik bozukluklar, diyabet, hiperkortizolizm ve bilinen nöro-psikiyatrik hastalıklar, tiroid hormonuyla tedavi, glukokortikoidler, immünosüpresif veya anti-psikotik ajanlar gibi kronik hastalıkların öyküsünü içerdi. Obezite, engellilik gibi ruhsal ve fiziksel durumu etkileyen bilinen diğer komorbiditeler de dışlama faktörleriydi. Tüm olgulara fizik muayene, serum serbest T4, TSH, anti-TPO anti-Tg antikorları ve tiroid ultrasonografisi de dahil olmak üzere tam bir tiroid değerlendirmesi yapıldı. Tiroid değerlendirmesinden sonra tüm katılımcılar psikiyatri polikliniğine yönlendirildi. Demografik verilerle ilgili bilgi edinmek için standart bir form kullanılmıştır. Psikiyatrik tanı iki adımda yapıldı: İlk olarak, DSM-IV tanı ölçütlerine göre ÇDÖ ve KAYBÖ testlerinin Türkçe versiyonu kullanılarak. Daha sonra K-SAD-PL röportajı, çocuk verilerinden habersiz aynı psikiyatrist tarafından yapıldı. Bulgular: Her iki grupta ÇDÖ anket ölçeğinde anlamlı bir fark yoktu (p = 0,47). Her iki grupta da ortalama değer cut-off değerinin altındaydı. KAYBÖ metrikine göre HT'li hastaların anksiyete bozukluğu puanları anlamlı derecede yüksekti (p <0.05) ve ortalama değerler cut-off değerinin üzerinde idi. KAYBÖ testinde genel anksiyete bozuklukları alt kategorilerinde Ayırma Anksiyetesi ve Sosyal Anksiyete, Hashimoto HT grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla p = 0.04 ve p = 0.01). KAYBÖ sonuçları ile hastalık süresi arasında ilişki yoktur. KAYBÖ sonuçları ile tiroid hormonları ve antikorları arasında ilişki yoktur. Katılan psikiyatrist tarafından K-SADS ile yapılan yarı yapılandırılmış görüşme sonucunda; • 41 hastanın 27'sinde (% 66) psikopatoloji saptanırken, kontrol grubundaki 41 kişiden 8'inde (% 19,5) psikopatoloji tespit edildi. Psikopatoloji prevalansı hasta grubunda anlamlı derecede yüksekti (p <0.01). • HT grubunda Depresif Bozukluk, Yaygın Anksiyete Bozukluğu, DEHB ve Sosyal fobi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p <0.05). Pek çok psikiyatrik bozukluk ve tiroid fonksiyon bozukluğu ortak semptom ve bulgulara sahip olduğundan, hasta ve kontrol gruplarımızı ötiroid bireyler arasından seçtik, dolayısıyla tiroid fonksiyonundan bağımsız bir analiz yapmayı hedefledik. Yaş, antropometrik ölçümler (Boy, Kilo, VKİ) ve pubertal durum arasında anlamlı bir fark yoktu. Beklendiği gibi, HT grubunda tiroid antikorları otoimmünite belirtisi olarak çok yüksekti. Tiroid otoantikor pozitifliğinin psikiyatrik hastalıkların etiyolojisinde rol oynayabileceğini gösteren bulgular ve bulgular vardır: • Otoimmün belirteçler ile depresif belirtiler arasındaki ilişki, • Gebelikte tiroid antikor pozitifliği ile postpartum depresyon insidansı arasındaki ilişki, • Otoantikor transferinden sonra sağlıklı hastalarda depresyon benzeri klinik durumlar, • İmmun baskılayıcı tedaviden sonra otoimmünite baskılanırken davranış performansı testlerinde iyileşme görülmesi, • Otoimmünitenin hayvan modellerinde, davranış bozuklukları ve beyin atrofisi ile birlikte otoimmünitenin varlığını gözlemleme sıklığını arttırması, • Hem insanlarda hem de farelerde, antikor titrelerinin artışına paralel olarak depresif semptomların ciddiyetinde bir artış gözlemlenmesi, otoimmünite ile psikiyatrik bozukluklar arasındaki ilişkinin şansa bağlı olmadığını düşündürmekteyiz (Iseme, 2014). Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışmada ötiroid Hashimoto tiroiditi hastalarında görülen ciddi psikometrik bozulma tanımlanmaktadır. Bu sonuç klinik uygulama için etkilere sahiptir ve bu kronik hasta hastalar için psikososyal hizmetler sunmanın önemini vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: Hashimoto tiroiditi, K-SADS, Otoimmünite, Anksiyete, Depresyon, Adolesan, Kız, Çocuk, Psikometrik Patoloji, Çocuk Psikiyatrisi

AnksiyeteDepresyonErgenler+7
Engin Aydın
Sakarya University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan dönemi sağlıklı çocuklarda normal immünoglobulin değerleri

Giriş ve Amaç: Klinik olarak bir hastalığın tanısının konması ve tanı sonrası izlenebilmesi ve laboratuar analiz sonuçlarının doğru değerlendirebilmesi için, hasta popülasyonuna göre, tıbbi referans aralıklarının olması gerektiği ve bu değerlerin kesin olması gerekliliği belirtilmiştir. Bu çalışmada; Sakarya ilinde doğan term, sağlıklı, yenidoğan bebeklerden IgG, IgA, IgM ve IgG alt grupları (IgG1, IgG2, IgG3 ve IgG4) çalışılarak, Türkiye'de yenidoğan bebeklerin, normal immunglobulin değerlerinin belirlenmesine katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda doğum haftası 39-41 arası olan, doğum esnasında herhangi bir problem yaşanmayan (1.ve 5. dakika APGAR skoru 8' in üzerinde olan), konjenital hastalık ve anomali bulunmayan, perinatal enfeksiyon öyküsü olmayan, ikiz olmayan, transfüzyon öyküsü olmayan, annesinde bilinen kronik hastalık öyküsü olmayan, 54 bebekten postnatal 15-21. günleri arasında, venöz kan alınarak, IgG, IgA, IgM ve IgG alt grupları nefelometrik olarak ölçüldü. Elde edilen sonuçların, bebeklerin doğum şekli, beslenme şekli ve cinsiyetine ve demografik özelliklerine göre değişip değişmediği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 54 bebekten 42'sinin (%77,78) doğum şekli sezaryen, 12'sinin (%22,22) normal doğumdur. Bebeklerden 41'i (%75,93) sadece anne sütü ile beslenirken 13'ü (%24,07) anne sütü ile birlikte formüla ile de beslenmektedir. Elde edilen sonuçlara göre; serum immünoglobulinleri ve IgG alt gruplarının %95 güvenaralıkları sırasıyla; IgG: 6,52-7,22 g/L, IgA: 0,06-0,08 g/L, IgM: 0,27-0,35 g/L, IgG1: 495,66-544,33 mg/dL, IgG2: 139,63-169,49 mg/dL, IgG3: 22,72-27,69 mg/dL, IgG4: 21,49-33,70 mg/dL olarak saptanmıştır. Doğum şekli, cinsiyet ve beslenme şekli ile IgG, IgA, IgM ve IgG alt grupları arasında anlamlı korelasyon bulunamazken; demografik değerlerle korelasyonuna bakıldığında, doğum boyu ile IgA arasında ters yönlü zayıf (r:-0,344) ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyon olduğu (p:0,011), doğum baş çevresi ile IgM arasında aynı yönlü zayıf (r:0,320) ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyon olduğu (p:0,018) görülmüştür. Sonuç: Çalışmamız, yenidoğan dönemi sağlıklı bebekler için serum IgG, IgA, IgM ve IgG alt gruplarının normal değerlerini ve elde ettiğimiz değerlerin cinsiyete, beslenme şekline, doğum şekline bağlı değişimleri hakkında kullanılabilir bir veri sağlamıştır. Ülkemize özgün, güvenilir referans kaynaklarından biri olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Referans aralığı, İmmünoglobulinler, İmmünoglobulin G alt grupları

Bebek-yenidoğmuşBebeklerReferans değerler+3
Erhan Koca
Sakarya University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türkiye'nin Sakarya ilinde atopik dermatit, alerjik rinit ve astımlı çocukların inhalan ve besin alerjenlerine duyarlılık prevalansı

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızın amacı çocuk alerji polikliniğimize başvuran ve atopik dermatit, alerjik rinit veya astım ön tanılarından birisini alarak deri prick testine yönlendirilen hastaların testte göstermiş oldukları duyarlılığı karşılaştırmaktır. Böylece hem bölgemize özgün bu hastalıkların risk etmenlerini değerlendirerek literatüre katkı yapacağımızı hem de bölgemizde yaşayan çocukların besin ve solunum (inhalan/aeroalerjen) alerjenlerine duyarlılıklarını belirleyerek hastaların tedavi ve sonrası izlemlerine katkıda bulunacağımızı düşünmekteyiz. MATERYAL-METOT: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne atopik dermatit, alerjik rinit veya astım şikâyetleri ile Mayıs 2013–Mayıs 2018 tarihleri arasında başvuran ve deri prick testi yapılan 2 ay-18 yaş arası 8186 hasta çalışmaya alındı. Hastaların deri prick test sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Endurasyon çapının negatif kontrolden en az 3 mm ve üzerinde gözlendiği alerjene karşı cilt reaksiyonu pozitif yanıt olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda Sakarya ilinin iklimi ile uyumlu olarak ev akarları ve ot polenleri duyarlılığı yüksek oranda saptanmakla birlikte yaş ile solunum alerjenlerinin duyarlılık oranının arttığı gözlemlenmiştir. Besin alerjen duyarlılıkları açısından ise en yüksek duyarlılık buğdaya karşı saptanmıştır. Fakat buğday pozitifliği saptanan hastaların klinikle uyumunun olmaması nedeniyle anlamlı bulunmamıştır. Ayrıca besin alerjenlerinin ise solunum alerjenlerinin aksine küçük yaş grubunda daha sık görüldüğü saptanmıştır. Tanılara göre değerlendirdiğimizde ise atopik dermatit hastaları sıklıkla küçük yaşlarda görülmekte olup bu hastalarda yumurta duyarlılığı yüksek saptanmıştır. Astım ve alerjik rinit hastaları ise ileri yaşlarda daha sık tanı almakla birlikte solunum alerjen duyarlılığı yüksek saptanmıştır. SONUÇ: Hastaların semptomları yaşadıkları çevre ve iklim koşulları ile yakından ilişkilidir. Elde ettiğimiz verilerimizin bölgemizdeki alerjen dağılımının saptanmasında katkı sağlayacağını, yapılacak daha geniş ve kapsamlı çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz.

AstımBesin alerjisiDermatit-atopik+5
Ayşe Hamde Çamdağ
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan servisine yatan prematüre bebeklerin değerlendirilmesi

Amaç: Son yıllarda neonatoloji alanında antenatal steroid uygulaması, surfaktan uygulaması, gelişmiş ventilasyon teknikleri kullanılması gibi bilimsel ve teknolojik gelişmeler yanında sıkı gebe takip progamları ile prematüre bebeklerin sağ kalım oranları belirgin artış göstermesine rağmen preterm doğum gelişmiş ülkeler de dahil olmak üzere tüm dünyada neonatal mortalite ve morbidite nedenlerinin başında gelmektedir. Preterm doğan bu bebeklerin bir kısmı doğumda veya doğum sonrası kaybedilirken, yaşayanlarda prematürite nedeniyle önemli sorunlar gelişebilmektedir. Bu çalışmada prematüre bebeklerde mortalite ve morbiditenin önemli nedenlerinden olan respiratuvar distres sendromu (RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), nekrotizan enterokolit (NEK), prematüre retinopatisi (PR), intrakraniyal kanama (İKK), patent duktus arteriyozus (PDA) gibi prematürite sorunlarının geriye dönük olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Yenidoğan Servisi'ne Ocak 2016 ile Ocak 2019 arasında yatan 612 prematüre bebek alındı. Bebekler doğum ağırlığına ve gebelik yaşlarına göre gruplara ayrıldı. Bulgular: Bebeklerin 321'i (%52,4) erkek, 291'i kız (%47,6) idi. Bebeklerin %69,6'sı 1500 g ve üzerinde, %55,8'i 33 hafta ve üzerindeydi. Bebeklerin 211' inde (%34,4) RDS, 42'sinde (%6,8) PR, 33'ünde (%5,3) PDA, 16'sında (%2,6) BPD, 13'ünde (%2,1) NEK, 12'sinde (%1,9) İKK tespit edildi. RDS, BPD, PDA, NEK, PR, İKK oranlarının gebelik haftası düştükçe ters orantılı olarak arttığı saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Anahtar Kelimeler: Prematüre, Morbidite, Mortalite.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+3
Kadir Mercan
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan dönemi sağlıklı çocuklarda normal lenfosit alt grup değerleri

Giriş ve Amaç: Klinik olarak bir hastalığın tanısının konması, tanı sonrası izlenebilmesi ve laboratuvar sonuçlarının değerlendirebilmesi için, tıbbi referans aralıklarının olması gerekmektedir. Çalışmamızda; Sakarya ilinde doğan sağlıklı, term, yenidoğan bebeklerden lenfosit alt grup değerleri çalışarak, Türkiye'de yenidoğan bebeklerin, normal lenfosit alt grup değerlerinin belirlenmesine katkıda bulunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda doğum haftası 39-41 hafta arası, 1. ve 5. Dakika APGAR skoru 8 ve üzerinde olan 54 sağlıklı term yenidoğan bebek alındı. Postnatal 15-21. günleri arasında alınan, venöz kan örneğinden lenfosit alt grupları flow sitometri yöntemi ile çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen bebeklerde, konjenital hastalık ve anomali, perinatal enfeksiyon öyküsü, ikiz eşi, transfüzyon öyküsü, annede kronik hastalık öyküsü bulunmamaktadır. Elde edilen sonuçların bebeklerin doğum şekli, beslenme şekli, cinsiyeti ve demografik özelliklerine göre fark olup olmadığı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 54 bebekten 31'i (%57) erkek, 23'ü (%43) kız bebektir. Bebeklerden 37'si (%69) C/S doğum, 17'si (%31) normal doğumdur. Bebeklerden 39'u (%72) sadece anne sütü ile beslenirken, 15'i (%28) anne sütü ve formüla ile beslenmektedir. Elde edilen sonuçlara göre; lenfosit alt grupları mutlak ve yüzde değerlerinin %95 güven aralığı sırasıyla; CD3+-T lenfosit: 4140-4810 (%73,3-77), CD4+-T lenfosit: 3040-3500, (%53,4-57,4), CD8+-T lenfosit: 1140-1410 (%19,7-22,6), CD4/CD8 oranı: 2,5-3,3, CD19+-B lenfosit 690-936 (%11,9-15), CD16/56+-NK hücre: 415-566 (%7,2-9,2) olarak saptandı. Doğum şekli, cinsiyet ve beslenme şekline göre lenfosit alt gruplarını arasında belirgin fark yoktu. Lenfosit alt grup değerlerinin demografik özellikler ile korelasyonuna bakıldığında, doğum baş çevresi ile CD8+-T lenfosit yüzdesi ile pozitif, zayıf (rho:0,298) ve istatistiksel olarak anlamlı korelasyon olduğu (p:0,029), son tartı ile CD16/56+-NK hücre yüzdesi arasında negatif, zayıf (rho:-0,306) ve istatiksel olarak anlamlı korelasyon (p:0,024) olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamız yenidoğan dönemi sağlıklı bebekler için lenfosit alt grupları normal değerlerini ve elde ettiğimiz değerlerin cinsiyete, beslenme şekline, doğum şekline bağlı değişimleri hakkında kullanılabilir veri sağlamıştır. Ülkemize özgün, güvenilir referans kaynaklarından biri olabileceği düşünülmektedir.

Bebek-yenidoğmuşLenfositlerReferans değerler+2
Gökçe Genç
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda akut apandisit tanısında serum iskemi modifiye albümin ve solubl ürokinaz plazminojen aktivatör reseptör düzeyleri

Giriş ve Amaç: Akut apandisit çocuklarda en sık cerrahi girişim gerektiren karın ağrısı nedenidir. AA'da tanı klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile konulmaktadır. Tedavisinde geleneksel olarak cerrahi yöntem tercih edilse de non-operatif tedavinin seçenek olarak ortaya çıkması ile birlikte tanıda daha hassas biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmuştur. Çalışmamızda İMA ve suPAR düzeylerinin AA tanı ve basit-komplike apandisit ayırıcı tanılarında kullanımlarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya rutin kan tetkikleri ve batın USG ile AA tanısı düşünülen ve çocuk cerrahisi uzmanı tarafından opere edilmesine karar verilen 3-18 yaş arasında 57 çocuk hasta ve 63 sağlıklı kontrol alınmıştır. Çalışmada İMA ve suPAR düzeyleri AA'lı hasta grubu ile kontrol grubu arasında ve komplike apandisitli hasta grubu ile basit apandisitli hasta grubu arasında karşılaştırılmıştır. Ayrıca İMA ve suPAR'ın klinik, laboratuvar ve görüntüleme parametreleri ile ilişkileri ile tanıda duyarlılık ve özgüllükleri araştırılmıştır. Bulgular: Çocuklarda İMA ve suPAR düzeyleri AA'lı hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek saptanırken, basit ve komplike apandisitli hasta gruplarında benzer bulunmuştur. AA'lı hasta grubunda suPAR ile Pct arasında pozitif, Eoz ve Alb arasında ise negatif korelasyon saptanmıştır. AA'lı hasta grubunda suPAR üzerine etkili parametrelerin PAS, hs-CRP, Pct, ESH ve Mono olduğu saptanmıştır. AA riskini belirlemede etkili parametrelerin yaş, hs-CRP, MPV, Na ve İMA; AA'lı hasta grubunda komplike apandisit riskini belirlemede etkili parametrelerin yaş, Mono, Plt ve İMA olduğu saptanmıştır. AA tanısında İMA ve suPAR'ın duyarlılık ve özgüllükleri düşük bulunmuştur. Sonuç: AA'lı çocuk hastalarda İMA ve suPAR düzeyleri yüksek bulunmakla birlikte AA tanısında duyarlılık ve özgüllüklerinin düşük olduğu saptanmıştır.

ApandisitPlazminojen aktivatörleriSerum+3
Onur Bircan
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obez çocuklarda erken kardiyovasküler risk belirteçleri olarak adropin, asimetrik dimetil arjinin, simetrik dimetil arjinin ve N-monometil-l-arjinin düzeyleri

Giriş ve Amaç: Obezite vücutta yağ dokusunun aşırı birikimi sonucu ortaya çıkan ve giderek sıklığı artan önemli bir sağlık sorunudur. Obez çocukların 1/3'ü, obez adölesanların ise 2/3'ünün erişkin yaşa ulaştığında obez kaldığı bilinmektedir. Günümüzde artan çocukluk çağı obezitesi ve buna bağlı gelişen komplikasyonlar giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Obezite, KVH gelişimi için bağımsız, majör bir risk faktörüdür. Bu nedenle obezitenin erken yaşta tanınması, progresyonunun önlenmesi ve tedavisi erişkin yaşta oluşabilecek kalıcı patolojilerin engellenmesi açısından önemlidir. Bu amaçla birçok hemodinamik, metabolik ve enflamatuvar belirteç kullanılmaktadır. Ancak mevcut belirteçlerin çocukluk çağında yaş, beslenme durumu, büyüme ve hormonal değişim gibi birçok faktörden etkilenmesi güvenililirlik ve standardizasyonları ile ilgili problem yaşanmasına yol açmaktadır. Bu nedenle çocukluk çağı obezitesinde KVH riskini belirleyebilmek halen oldukça ilgi çekici konular arasındadır. Çalışmamızda obez çocuklarda potansiyel erken KVH risk belirteçleri olarak adropin, ADMA, SDMA ve L-NMMA düzeylerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya VKİ SSS > +2 persantil saptanarak obezite tanısı alan 98 obez ile VKİ SSS < +1 persantil olan 78 sağlıklı kontrol alınmıştır. Gruplar arasında sosyodemografik ve antropometrik özellikler, metabolik, enflamatuvar ve ekokardiyografik parametreler ile birlikte adropin, ADMA, SDMA ve L-NMMA düzeyleri karşılaştırılmıştır. Adropin, ADMA, SDMA ve L-NMMA nın diğer KVH belirteçleri ile ilişkileri incelenmiştir. Bulgular: Yaşam tarzı ve ailede kalp hastalığı öyküsü her iki grupta benzer bulunmuştur. Antropometrik ölçümler, metabolik parametreler, hs-CRP, EYD, SVKİ ve KİMK obez grupta kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır. Serum adropin düzeyleri obez grupta kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük saptanmıştır. Serum ADMA, SDMA, L-NMMA düzeyleri her iki grupta benzer bulunmuştur. Çalışma grubunda adropin ile VKİ SSS, BÇ, BÇ/KÇ, DAB, insülin, HOMA-IR, TG, ALT, hs-CRP, EYD, SVKİ ve KİMK arasında negatif korelasyon saptanmıştır. ADMA ile DAB arasında negatif korelasyon mevcut iken, HbA1c, ASTve ALT arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. L-NMMA ile DAB ve EYD arasında negatif korelasyon mevcut iken, HbA1c, glukoz ve hs-CRP arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Çoklu doğrusal regresyon analizinde adropin düzeyleri üzerine etkili bağımsız değişkenlerinSAB, DAB ve KİMK; ADMA düzeyleri üzerine etkili bağımsız değişkenlerinSDMA, BÇ/KÇ, DAB, HbA1c; SDMA düzeyleri üzerine etkili bağımsız değişkenlerinTG, LDL kolesterol ve ADMA; L-NMMA düzeyleri üzerine etkili bağımsız değişkenlerin iseBÇ/KÇ, SAB, hs-CRP ve EYD olduğu saptanmıştır. Adropin, ADMA, SDMA ve L-NMMA'nın obezite tanısında duyarlılık ve seçiciliklerinin düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç: Adropin düzeyi obez çocuklarda düşük ve adropin ile antropometrik, hemodinamik, metabolik, enflamatuvar ve ekokardiyografik parametreler arasında anlamlı ilişkiler mevcuttur. Obez çocuklarda KVH riskini belirlemede diğer parametrelerle birlikte kullanıldığında güvenilirliğinde artış sağlanabilecektir. Metil arjininlerin obez çocuklarda KVH risk belirteci olarak kullanılmaları yeterli güvenilirlikte olmayabilir. Anahtar Kelimeler: obezite, kardiyovasküler hastalık, adropin, asimetrik dimetilajinin, simetrik dimetil arjinin, N-monometil-L-arjinin

ADMAAdropinArjinin+4
Halime Çiçek
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periferik lenfadenopati nedeniyle çocuk hematoloji-onkoloji polikliniğine başvuran hastaların değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Periferik lenfadenopati, çocukluk çağında yaygın görülen ve etiyolojisi sıklıkla benign olan bir bulgudur; ancak bazen ciddi hastalıkların ilk belirtisi olabilir. Amacımız, periferal lenfadenopati ile başvuran çocukları anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri eşliğinde oluşturduğumuz algoritmaya uygun olarak değerlendirerek etiyolojilerini tespit etmektir. MATERYAL METOT: Lenf düğümü büyümesi nedeniyle, Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkoloji Polikliniğine 01.07.2019-01.06.2020 tarihleri arasında başvuran 0-18 yaş grubu hastalar, prospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastalar, algoritmamız eşliğinde değerlendirildi ve olguların bilgileri hazırladığımız forma kaydedildi (Bkz Ek 1,2). En sık karşılaştığımız tanıların özellikleri birbirleriyle karşılaştırıldı. BULGULAR: Lenfadenopatili 165 hastanın incelendiği çalışmamızda; olguların 111'i (%67,3) erkek, 54'ü (%32,7) kız idi. Yaş ortancası 65 aydı (minimum 6 ay, maksimum 213 ay). Başvuru esnasında hastaların % 37'si akut başlangıçlıydı. En sık saptanan tanılar; viral lenfadenit (%51,5), reaktif lenfadenopati (%31,5), bakteriyel lenfadenit (%8) idi. Malign olgularımız %2,4 oranındaydı. Reaktif LAP'ların %90,6'sı subakut veya kronik lenfadenopatili olgulardı. Sadece baş-boyun bölgesinde LAP olan 141 (%86) olgu vardı. Olguların, lenf düğümü ortalama çapı 2,3±1,1 cm idi. LAP hassasiyeti bakteriyel lenfadenitte (%30,8) daha fazlaydı. Splenomegali viral lenfadenitlerde (%21,4) daha belirgindi. Lenf bezi biyopsisi 22 (%13,3) hastaya yapıldı. Biyopsi sonuçlarında en çok reaktif lenfadenopati (%31,8) tespit edildi. SONUÇ: Çalışmamızda periferik lenfadenopatinin en yaygın etiyolojisi enfeksiyöz nedenler olarak saptandı. Olguların %13'üne biyopsi endikasyonu konulurken, bunların da sadece %2,4'ünde malignite saptandı. Uyguladığımız algoritma ile olguların yaklaşık %90'ına biyopsi gerekmeksizin tanı konulabileceği anlaşıldı. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı, Lenfadenit, Periferal lenfadenopati.

HematolojiHematolojik neoplazmlarLenfadenit+4
Elif Şeker
Sakarya University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitamin B12 eksikliği olan çocuklarda tiyol disülfit dengesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Vitamin B12 insan vücudunda sentezlenemeyen, temel olarak hayvansal gıdalar ile dışarıdan alınması gereken suda eriyen bir vitamindir. Vitamin B12 eksikliğinde farklı mekanizmalar üzerinden oksidatif stres gelişmektedir. Tiyoller, karbon atomuna sülfür (S) ve hidrojen (H) atomunun bağlanması ile oluşan sülfidril (-SH) grubu içeren organik bileşiklerdir. Bu moleküller, oksidatif strese oldukça duyarlıdır ve insan vücudundaki en önemli antioksidanlardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, vitamin B12 eksikliği olan çocuklarda oksidatif stres belirteci olarak tiyol/disülfit dengesinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya vitamin B12 eksikliği olan 61 çocuk hasta ve 62 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak dahil edildi. Katılımcıların vitamin B12, homosistein, tam kan sayımı ve tiyol/disülfit dengesi parametreleri ölçüldü. Grupların klinik ve laboratuvar parametreleri karşılaştırıldı. Tiyol/disülfit dengesi parametreleri ile vitamin B12 ve homosistein arasındaki ilişki araştırıldı. BULGULAR: Gruplar yaş ve cinsiyet dağılımı açısından benzerdi. Medyan vitamin B12 düzeyi hasta grubunda 179 (98-199) ng/L, kontrol grubunda 298 (201-965) ng/L idi. Medyan homosistein düzeyi hasta grubunda 11,2 (0,08-64,3) μmol/L, kontrol grubunda 12 (4,5-26,6) μmol/L idi. Her iki grupta homosistein düzeyleri medyan değerleri normal aralıktaydı. Hasta ve kontrol grubu arasında; homosistein, nativ tiyol, total tiyol, disülfit, disülfit/nativ tiyol oranı, disülfit/total tiyol oranı ve nativ tiyol/total tiyol oranı açısından anlamlı fark saptanmadı. Hasta ve kontrol grubunda, tiyol/disülfit dengesi parametreleri ile vitamin B12 ve homosistein düzeyleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. SONUÇ: Hasta grubumuzda vitamin B12 düzeyinin belirgin düşük olmaması nedeniyle homosistein düzeyinde ciddi artış olmadığı düşünülmüştür. Homosisteini artırmayan bir vitamin B12 eksikliğinin, oksidatif stresi artırmayacağı, dolayısıyla antioksidan kapasiteyi de artırmayacağı öngörülebilir. Anahtar Kelimeler: Homosistein, Oksidatif stres, Tiyol/disülfit dengesi, Vitamin B12.

DisülfitlerHomosisteinOksidatif stres+4
Ece Cansu Okur
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fazla kilolu ve obez çocuklarda demir ve lipit metabolizması arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Obezite, enerji dengesindeki bozulma sonucunda vücut yağ kitlesinde artışla karakterize kronik, inflamatuvar bir hastalıktır. Obezite prevelansının artma eğiliminde olması ve görülme yaşının giderek azalması, obezite ile ilişkili komplikasyonların sıklığını da artmıştır. Obezite, kardiyovasküler hastalık için bağımsız bir risk faktörü iken, dislipidemi gibi komorbiditelerin varlığı riski daha da artırmaktadır. Ayrıca obeziteye bağlı kronik inflamasyonun demir metabolizması üzerinden lipit dengesini olumsuz yönde etkilediği de gösterilmiştir. Hepsidin demir metabolizmasının merkezi düzenleyicilerindendir. Kronik inflamasyon sırasında artan hepsidin, barsak endotelinden demir emilimini engelleyerek retiküloendotelyal sistem hücrelerinde demir birikimine neden olur. Artan demir yükü inflamasyon ve oksidatif stres yoluyla lipit metabolizmasını olumsuz etkileyerek aterosklerotik plak gelişimine katkı sağlar. Bu çalışmanın amacı fazla kilolu ve obez çocuklarda kronik inflamasyonun demir ve lipit metabolizması üzerindeki etkisini araştırmak ve aralarındaki ilişkiyi belirleyebilmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine 01.08.2019 ile 03.11.2020 tarihleri arasında başvuran, 12-18 yaş arasında, 51 fazla kilolu, 61 obez ve 50 sağlıklı kontrol alınmıştır. Gruplar arasında sosyodemografik ve antropometrik özellikler, lipit profili, demir parametreleri, hsCRP, hepsidin ve sTfR düzeyleri incelenmiştir. Bulgular: Obez grupta diğer gruplara kıyasla daha düşük serum demiri, demir/hepsidin oranı ve daha yüksek TIBC değerleri bulunmuştur (p:0,03, p:0,014, p:0,02). Gruplar arasında hepsidin ve sTfR düzeylerinde arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p:0,667, p:0,136). hsCRP düzeyi obez ve fazla kilolu grupta kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,01). Obez grupta 25 (%40)hasta, fazla kilolu grupta 13 (%25) hasta dislipidemik bulunmuştur. Obez grupta hepsidin ile total kolesterol ve LDL kolesterol arasında pozitif korelasyon (r:0,303 p:0,019, r:0,330 p:0,010), demir ve HDL arasında negatif korelasyon izlenmiştir (r:-0,258 p:0,049). Sonuç: Obez çocuklarda serum demir düzeyinin sağlıklı kontrollere göre daha düşük olduğu; bunun da demir eksikliği nedeniyle olmayıp kronik inflamasyondan kaynaklandığı düşünüldü. Çocukluk çağı obezitesindeki kronik inflamasyonun serum hepsidin seviyelerini artırmadığı ve bu yolla lipit metabolizmasını olumsuz etkilemediği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: obezite, dislipidemi, demir, hepsidin

AnemiAnemi-demir eksikliğiDislipidemi+5
Demet Kaya Ünlü
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut immün trombositopeni tanılı çocuklarda immün yetmezlik varlığının değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: İmmün trombositopeni (İTP) izole trombositopeni ile karakterize, otoimmün bir hastalıktır ve çocuklarda trombositopeninin en sık sebebidir. Primer immün yetmezlik hastalarında ilk bulgu olabilir ve en sık görülen hematolojik bulgudur. Amacımız, serum immünoglobulin düzeyleri ve lenfosit alt gruplarının İTP ile takip edilen çocuklarda, sağlıklı çocuklardan farklı olup olmadığını ve tedavi yanıtı ile ilişkisi olup olmadığını saptamaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: İmmün trombositopeni nedeniyle Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Kliniği'nde 2018 – 2021 yılları arasında takip edilen hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların immünoglobulin izotip, IgG alt tip ve lenfosit alt grup düzeyleri yaş ve cinsiyetlerine uygun kontrol grubuyla, yaşlarına uygun referans değerleriyle ve kontrol periyotlarındaki tedavi yanıtlarıyla karşılaştırıldı. BULGULAR: Akut İTP tanılı 30 hasta ve sağlıklı 30 çocuğun incelendiği çalışmamızda; hastalar ile kontrol grubunun immünoglobulin ve lenfosit alt grup düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmamasına rağmen, hastaların %33,3'ünde yaygın değişken immün yetmezlik; %6,6'sında kombine immün yetmezlik; %6,6'sında da IgA – IgG alt grup eksikliği düşünüldü. Yaşın küçük ve IgG düzeyinin yaşa göre düşük olmasının tanı sonrası 7. günde tedaviye olumlu yanıt oranını artırdığı saptandı. SONUÇ: Çalışmamızda akut İTP tanılı hastaların %46,5'inde bir immün yetmezlik şüphesi saptandı. Yaş ve IgG düzeyinin akut İTP'de tanı sonrası 7. günde tedaviye yanıt oranını öngörmede kullanılabileceği anlaşıldı. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı, Akut immün trombositopeni, İmmün yetmezlik

TrombositopeniÇocuk hastalıklarıÇocuklar+2
Mehmet Cemal Dönmez
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz eksikliği olan olguların retrospektif olarak değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) eksikliği dünyadaki en yaygın enzimopatilerden biridir. Amacımız kliniğimizde izlenen G6PD enzim eksikliği olgularına ait demografik özellikleri, klinik ve laboratuvar bulgularını değerlendirmektir. HASTALAR VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Bilim Dalı tarafından G6PD enzim eksikliği tanısı ile izlenen çocuklar retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların başvuru şikayetleri, öyküleri, fizik inceleme ve laboratuvar bulguları ile tedavi süreçleri değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya 0-18 yaş arası 43 çocuk (%86 erkek, %14 kız) dahil edildi. Klinik olarak olguların %69,8'ini akut hemolitik anemi (%67,4'ü favizm), %16,3'ünü yenidoğan hiperbilirubinemisi, %14'ünü ise asemptomatik olgular oluşturmaktaydı. Tanı sırasında en sık gözlenen yakınmalar sarılık (%86), idrar renginde koyulaşma (%62,8) ve karın ağrısı (%58,2) iken en sık saptanan fizik muayene bulguları ikter (%86), taşikardi (%44,2) ve solukluk (%39,5) idi. Akut hemolitik anemili olgularımızda başvuru sırasında ağır normokrom-normositer anemi ile birlikte LDH ve indirek bilirubin düzeylerinde artış mevcuttu. Bu olguların %80'i hastaneye yatırılarak izlenmiş ve yatırılan hastaların %95,8'ine eritrosit süspansiyonu verilmişti. Yenidoğan hiperbilirubinemili olgular erken veya uzamış sarılık nedeniyle başvurmuş olup %28,6'sına fototerapi uygulanmıştı. Asemptomatik olguların %33'ünde hafif anemi dışında bulgu yoktu. Akut hemolitik anemili olgularımızın atak sırasındaki ortalama G6PD değerleri hem diğer klinik gruplardan hem de atak dışındaki (en az 1ay sonra) değerlerden daha yüksekti. Ayrıca bu gruptaki erkek çocukların ortalama G6PD değerleri kızlardan düşüktü. SONUÇ: G6PD eksikliği X'e bağlı bir genetik bozukluk olması sebebiyle erkek çocukların hastalığı gibi düşünülse de kliniğimize başvuran olguların %14'ünü kızlar oluşturmaktaydı. Olguların çoğunluğu favizme bağlı akut hemolitik anemili çocuklar olup %80'inin yatırılarak izlenmesi ve çoğunluğuna da kan transfüzyonu yapılması gerekmiştir. Anahtar kelimeler: Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz, favizm, hemoliz, sarılık

FavizmGlükoz-6-fosfatazHemoliz+2
Olena Erkun
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 pandemisi'nin yenidoğan yoğun bakım ünitesi'nde çalışan personelin el florası ve nazal staphylococcus aureus taşıyıcılığı üzerine etkileri

Giriş ve Amaç: Hastane enfeksiyonları, gelişmekte olan ülkelerde Yenidoğan Yoğun Bakım Üniteleri'nde (YYBÜ) önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır. Birçok çalışma el hijyeni uygulamalarında katılım artışına paralel enfeksiyon oranlarında azalma olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda YYBÜ'de çalışan sağlık personellerinin el florasını, kültürleri alınarak tespit etmek ve mevcut hijyen alışkanlıklarının Covid19 pandemisi sonrası olumlu ya da olumsuz değişimini incelemek istedik. Ayrıca Enfeksiyon Kontrol Komitesi verilerine dayanarak el hijyeni tutum değişikliklerinin hastane enfeksiyonları üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi YYBÜ'de 01.03.2020-01.02.2021 tarihleri arasında kesitsel bir çalışma olarak yapılmıştır. Çalışmaya yönelik verilerin elde edilmesinde prospektif verilerin yanı sıra retrospektif veriler de kullanılmıştır. Pandemi öncesi dönem (PÖD) 01.03.2019-29.02.2020 olarak, pandemi dönemi (PD) ise 01.03.2020-28.02.2021 olarak ele alındı. PÖD ve PD kendi içerisinde üçer aylık alt gruplar içinde incelendi. El florası ve nasal Staphylococcus Aureus taşıyıcılığı çalışması YYBÜ'de çalışan 20- 60 yaş arası 15 doktor, 60 hemşire ve 15 temizlik personeli olmak üzere toplamda 90 kişiyi, anket çalışması ise 18 doktor, 60 hemşire ve 15 temizlik personeli olmak üzere toplamda 93 kişiyi kapsamaktadır. Bulgular: Çalışmamızda yenidoğanların doğum ağırlıklarına göre hasta sayıları, hasta gün sayısı ve enfeksiyon sayılarının karşılaştırılması sonucunda PÖD ile PD arasında farklı doğum ağırlıklarındaki hasta sayıları ve hasta gün sayıları yönünden istatistiksel olarak olumlu yönde anlamlı farklılık bulundu. Yenidoğanların doğum ağırlıklarına göre PÖD ve PD'ki enfeksiyon hızları ve dansite oranlarının karşılaştırılması sonucunda doğum ağırlığı 1501-2500 arasında olan yenidoğanların hem enfeksiyon hızı hem de dansite oranı yönünden istatistiksel olarak olumlu yönde anlamlı farklılık bulundu. YYBÜ'de çalışan personelin meslek gruplarından bağımsız olarak tüm çalışanlarda gram negatif bakteri yönünden PD ile PÖD arasında istatistiksel olarak olumlu yönde anlamlı fark bulundu. Anket çalışmasına katılan sağlık çalışanlarının el yıkama alışkanlıklarının pandemi öncesine göre pandemi sırasında istatistiksel olarak olumlu yönde önemli düzeyde değişim gösterdiği görüldü. 101 Sonuç: Çalışmamızda Covid-19 pandemisinin YYBÜ'de çalışan sağlık personellerinin hijyen alışkanlıklarına, el floralarına ve hastane enfeksiyonları üzerine olumlu etki ettiği anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Anket, Covid-19, el hijyeni, hastane enfeksiyonları, yenidoğan yoğun bakım ünitesi.

AnketlerCOVID 19El+5
Taha Mansur Daştan
Sakarya University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal spontan vaginal doğum ile doğan term bebeklerde geç göbek klemplenmesinin böbrek fonksiyonları ve perfüzyonu üzerine etkisinin near infrared spectroscopy, sistatin C ve kreatinin ile ölçülmesi

AMAÇ: Umbilikal kordun geç klemplemesi, plasental kan transfüzyon hacminde kademeli bir artışa ve böylelikle yenidoğan bebeğin daha fazla kan volümü almasını sağlar. Çalışmada umbilikal kordun geç klemplemesinin böbreklerin fonksiyonları ve perfüzyonu üzerindeki etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. METOD: Çalışmaya doğum haftası 38-41 hafta arası, normal spontan vaginal doğum ile doğan 93 sağlıklı yenidoğan bebek alındı. Bebekler, kordon klempleme zamanına göre umbilikal kordun geç klemplemesi (UKGK) en az 60 saniye yapılan ve umbilikal kordun erken klemplenmesi (UKEK) 15 saniyeden az yapılan iki gruba ayrıldı. UKGK grupta 46, UKEK grupta 47 yenidoğan vardı. Yenidoğanların kord kanından alınan hemogram ile kan gazı, postnatal 24. saat ve 3. gün venöz kanından alınan hemogram, sistatin C, kreatinin ve diğer biyokimyasal parametreler, doğumdan sonra ilk 3 saat devamlı, 12. saat, 24. saat anlık renal Near infrared spectroscopy (NIRS) ölçümleri, demografik verileri, kan basınçları ve idrar çıkışları incelenmiştir. BULGULAR: UKGK yapılan bebekler ile UKEK yapılanlar karşılaştırıldığında hem 24. saat hem de 3. gün serum sistain C düzeyleri UKGK yapılan grupta anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Bebeklerin hem 24. saat hem de 3. gün serum kreatinin düzeyleri karşılaştırıldığında UKGK yapılan grupta düşük bulunmuştur ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. İki grubun NIRS ölçümleri karşılaştırıldığında, UKGK yapılan grupta sol böbreğin 2-5, 30-60, 90-120, 120-150, 150-180 dakika, ilk 3 saat ortalama ölçüm değerleri ve 12. saat anlık ölçümleri değerleri istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek bulunmuştur. Sağ böbreğin de 2-5, 5-10, 10-15, 15-30, 30-60, 60-90, 90-120,120-150 dakika, ilk 3 saat ortalama ölçümleri ile 12. ve 24. saat anlık ölçümleri UKGK grupta anlamlı daha yüksek bulunmuştur. SONUÇ: Umbilikal kordun geç klemplemesinin bilinen faydalarına ek olarak böbrek fonksiyonları ve perfüzyonu üzerinde de olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: umbilikal kordun geç klemplemesi, sistatin C, kreatinin, NIRS

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBöbrek fonksiyon testleri+7
Zahir Şehmusoğlu
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Menorajili hastalarda kanama diyatezinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Literatürde "menoraji" terimi birkaç siklus boyunca meydana gelen aşırı menstrüel kanamalar için kullanılmaktadır. Siklus başına 80 ml'den daha fazla kan kaybı veya 7 günden uzun süren, pıhtılar içeren, yoğun kanamalar görülebilir. Çalışmamızda, menoraji şikayetiyle başvuran adölesan kız çocuklarının etyolojsinde kanama diyatezi araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hematoloji ve Onkolojisi ve Çocuk Endokrinoloji Poliklinikleri'nde 01.07.2019-01.07.2020 tarihleri arasında prospektif olarak yapılmıştır. 7 günde 20'den fazla ped kullanımı veya 7 günden uzun süren, pıhtılar içeren, yoğun kanamalar ağır menstrüel kanama olarak kabul edilmiş ve 8-18 yaş arası ağır menstrüel kanama olarak değerlendirilen 51 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara pıhtılaşma bozukluğu açısından tam kan sayımı, kanama zamanı, periferik yayma, PT, aPTT, INR, fibrinojen, vWF antijeni, ristosetin kofaktör aktivitesi, faktör 8 aktivitesi ve faktör 13 aktivitesi testleri yapılmıştır. Hastalar kadın hastalıkları ve doğum kliniği ile çocuk endokrinoloji polikliniği tarafından da değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 14,33 yıl, ortalama menstrüasyon süresi 12,49±4,76 gün, menstrüasyon aralığı 26,61±14,13 gün ve günlük değiştirilen ortalama ped sayısı 4,22±1,53 adet idi. Olguların %21,57'sinde menoraji dışında ek kanama bulgusu olduğu belirlendi. Dört hastada vWF kısmı eksikliği, 4 hastada faktör 8 düzeyi düşüklüğü, 1 hastada faktör 7 düşüklüğü, 1 hastada tip2 vWH olmak üzere toplam 9 (%17,70) hastada pıhtılaşma bozukluğu ile ilişkili olan patolojik laboratuvar bulgusu saptandı. Pıhtılaşma bozukluğu olan ve olmayan hastaların ortalama vWF antijeni, ristosetin kofaktör ve faktör 8 düzeyleri dışındaki laboratuvar değerleri ve menstrüasyon özellikleri benzerdi. Ayrıca %21,57 olguda kadın-doğum hastalıklarıyla ilgili ve %52,94 olguda endokrin patolojiler gözlendi. SONUÇ: Çalışmamıza dahil edilen 51 hasta içinde kanama diyatezi tanısı alan olmadı. vWF, faktör 8, Ricof ve faktör 7 düzeyi düşük olan hastalarda, düşüklüğün kliniği etkilemediği gözlendi. Ancak hastaların önemli oranda kadın-doğum hastalıkları ve endokrin sistemle ilgili patolojilere sahip olduğu saptandı. Anahtar Sözcükler: Menoraji, pıhtılaşma bozukluğu

ErgenlerHemorajilerKan pıhtılaşması+3
Gizem Ay
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Respiratuar distres sendromlu preterm bebeklerde iki farklı sürfaktan verilme metodunun karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda respiratuar distres sendromu tanısı alan preterm bebeklerde iki farklı sürfaktan replasman tedavisi protokolü olan LISA ve InSurE yöntemlerini karşılaştırmayı amaçladık. YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi'nde 01.06.2020-31.12.2021 tarihleri arasında takip edilen, 26 hafta ve üstü, 34 hafta ve altı, respiratuar distres sendromu tanısı almış preterm bebekler iki farklı sürfaktan uygulama metodu açısından karşılaştırıldı. Veriler retrospektif olarak hasta dosyaları ve hastane bilgi sistemi notlarından elde edildi. Hastaların demografik verileri, perinatal özellikleri, APGAR skorları, sürfaktan uygulama metodu, tekrarlanan sürfaktan ihtiyacı, invaziv-non invaziv ventilasyon desteği, oksijen replasman süresi, erken-geç dönem komplikasyonları ve prognozu geriye dönük olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmaya alınan toplam 93 bebekten LISA grubunda 47, InSurE grubunda 46 hasta vardı. Hastaların 48'i erkek (%51,6) idi. Ortanca doğum haftası LISA grubunda 31, InSurE grubunda 30 hafta olarak bulundu. Perinatal döneme ait risk faktörleri gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık oluşturmadı. İşlem sırasında komplikasyon gelişiminde gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Tekrarlanan sürfaktan ihtiyacı, non invaziv ventilasyon, NIPPV süresi, mekanik ventilatörde kalma süresi, toplam oksijen ihtiyacı ve yatış süresi LISA grubunda InSurE'a göre daha uzundu ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. İlk 72 saatte entübasyon ihtiyacı LISA grubunda %38,3, InSurE grubunda %32,6 idi. Akut komplikasyonlar (%17) ve kronik komplikasyonlar (%42,6) LISA grubunda daha fazlaydı ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. SONUÇ: LISA yöntemi InSurE yöntemi ile karşılaştırıldığında ilk 72 saatte entübasyon ihtiyacı, invaziv/non invaziv mekanik ventilatörde kalma süresi, prognoz ve RDS'ye bağlı komplikasyonlar açısından istatistiksel olarak fark görülmemiştir. Entübasyon gerektirmeyen, ince kateter yardımıyla uygulanan LISA yönteminin kullanımı giderek artmakta, diğer yöntemlerle karşılaştırıldığı çalışmaların çoğalmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bronkopulmoner displazi, InSurE yöntemi, LISA yöntemi, respiratuar distres sendromu

Bebek-prematürBebeklerPulmoner sürfaktanlar+2
Emre Soyer
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ürtikerya pigmentoza (Çocukluk çağı mastositozu) tanılı hastaların klinik spektrumu

GİRİŞ VE AMAÇ: Mastositoz, nadir görülen bir hastalık grubunu ifade eder. Bir veya birden fazla dokuda morfolojik olarak aşırı mast hücresi birikimi ile karakterizedir. Çocuklarda mastositoz; bimodal bir dağılım izler. İlk üç yaşta tepe noktasına ulaşır, ardından bir düşüş yaşanır ve 15 yaşından sonra mastositoz vakaları ikinci çok daha küçük bir artış gözlenir. Pediatrik mastositoz vakalarında semptomların yönetilmesinin zor olmasına ve bazen önemli morbidite ile ilişkilendirilmesine rağmen, çoğu vakada semptomlar deri ile sınırlıdır ve çocuklarda çoğunlukla iyi huylu bir seyir izlemektedir. Döküntüler en sık gövdede olup en sık makülopapüler döküntü görülür. Darier bulgusu saptanması kutanöz mastositoz hastalığı için patognomoniktir. Çalışmamızda tarafımızdan öykü, fizik muayene ve klinik değerlendirme sonrası tanı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. YÖNTEM: Etik kurul onayı alındıktan sonra 01.01.2010 ile 28.04.2021 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran ürtikerya pigmentoza (mastositoz) tanısı konulan hastalar tarandı ve 38 hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların cinsiyeti, şikâyetlerinin başlama yaşı, tanı yaşı, döküntü tipi ve boyutu, eşlik eden semptomlar, ek alerjik hastalık, aile öyküleri, fizik muayene ve laboratuvar testleri tarandı. BULGULAR: Çalışmaya dâhil edilen 38 ürtikerya pigmentoza (mastositoz) tanılı hastanın 13'ü kız (%34,2) ve 25'i erkekti (%65,8). Erkek/kız oranı 1,92/1 olarak görüldü. Hastaların şikâyetlerinin başlama yaşı medyanı 8 (0-60,0) ay; tanı yaş medyanı ise 11,5 (2-64) ay; şikâyetlerinin gerileme yaş medyanı 54 (6-192) ay olarak görüldü. Takip edilen hastaların 17'sinde (%44,7) bulgular devam etmekteydi. Kaşıntı, kızarıklık, GIS semptomları ve makülo-papüler döküntü en sık şikâyetlerdendi. Döküntüler çoğunlukla polimorfik ve 1 cm'den büyüktü. Isı (sıcaklık) en sık tetikleyiciydi. Hastaların %97,3'ünde Darier bulgusu pozitif saptandı. Hastaların fizik muayene ve abdominal ultrasonografisinde hepatosplenomegali saptanmadı. Triptaz düzeyi >20 ng/ml olan bir hastaya sistemik tutulum açısından kemik iliği aspirasyonu yapıldı, sistemik mastositoz saptanmadı. Hastalarda mastositoz açısından aile öyküsü yoktu. Antihistaminikler profilaksi ve tedavide en sık kullanılan ilaçtı. Otoenjektör yazılım oranı % 23,6 idi. SONUÇ: Hastalarımızın yaşam kalitesi, CDLQI skorlarlamasına göre, hafif derecede %38'inde etkilenmişti. Kutanöz mastositoz genellikle iyi seyir gösterse de sistemik tutulum varlığında ölümle sonuçlanabildiğinden, hastaların oranomegali, bisitopeni ve triptaz yüksekliği açısından izlemi gereklidir.

Mast hücreleriMastositozPigmentasyonon bozuklukları+3
Ayşe Merih Durmaz
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnek sütü alerjisinin tespitinde alerjen ekstresinin değişik süt ürünleri ile Deri Prik testinde karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Besin alerjisi, bir besin maddesinin organizmaya girişi sonrasında immün sistemin bir dizi işlemi takiben ortaya çıkan olaylar bütünüdür. Çalışmamızda hastalarda deri prik testi (DPT) sonrası karşılaşılan klinik tablo-DPT arasındaki uyumsuzlukları çözmeye ve DPT'nin düşük olan pozitif belirleyiciliğini artırmaya yönelik inek sütü proteini alerjisi düşündüğümüz hastalarda alerjen süt ekstresiyle diğer süt türlerinin (çiğ inek sütü, UHT süt ve pastörize süt) alerjiyi saptamada kullanıp kullanılamayacağının öğrenilmesi ve aralarında karşılaştırma yapılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk İmmünolojisi ve Alerji Hastalıkları Polikliniğinde 01.02.2019-01.06.2019 tarihleri arasında prospektif olarak 79 hastaya yapılmıştır. BULGULAR: Araştırmaya dâhil edilen 79 hastanın %58,2'si erkektir. Araştırmaya dâhil edilen çocukların %46,8'inde döküntü, %45,6'sında egzama tespit edilmiştir. Çalışmamızda inek sütü ve diğer komponentlerine karşı (kazein, beta-laktoglobulin), alfa-laktalbumin dışında, spesifik Ig E pozitif olan grupta taze süte karşı ciltte reaksiyon verme oranı istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Bu bulgu klinik pratikte inek sütü alerjisi tespitinde taze süt kullanımının daha doğru sonuçlar verebileceği yönünde fikir vermektedir. Taze sütün tanı koyma değeri için eğri altında kalan alan %93,1'dir. Kesim değeri 2,50 mm için %88,1 sensitivite (duyarlık), %90,8 spesifite (özgünlük) saptanmıştır. Taze süt reaksiyon alanının 1 mm artışı alerji ihtimalini 3,36 kat artırmaktadır. Eritem olma durumu ürtiker olmasına göre 93 kat, egzama olması ise ürtikere göre 140 kat alerji riskini artırmakta olduğu saptanmıştır. SONUÇ: Süt ürünleri ve bunların inek sütü alerjisi tanısında kullanılan deri prick test ekstreleri ile kullanımı ile ilgili çalışmaların sayısı literatürde sınırlıdır, bu nedenle daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: İnek sütü protein alerjisi, DPT

AlerjenlerAlerji ve immünolojiDeri testleri+3
Berat Sabit
Sakarya University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetli Türk çocuklarında CTLA-4 gen polimorfizmi

Fatih Çelmeli
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetli çocuklarda kemik mineral yoğunluğu ve kemik döngü belirteçleri

Gülay Karagüzel
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitemizde SNAPPE-II ve NTISS'e göre yıllar içindeki mortalite ve performans değişiklikleri

Hakan Ongun
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlk akut piyelonefrit atağı geçiren çocuklarda serum prokalsitonin düzeylerinin değerlendirilmesi

Halis Ziya Kazdal
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antalya il merkezindeki ilköğretim çağındaki çocuklarda hiperkalsiüri sıklığı

Serkan Filiz
Akdeniz University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glikojen depo hastalığı TİP 3 olgularının klinik laboratuvar bulguları ve dal kırıcı enzim aktivite düzeyleri

Vedat Uygun
Akdeniz University
2005
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sistemik Lupus eritematozus'lu hastalarda CTLA-4 gen polimorfizminin PCR-RFLP yöntemi ile belirlenmesi

ÖZETSistemik lupus eritematozus (SLE), humoral ve hücresel birçokimmünolojik anormallikle karakterize, kronik, yangısal, multisistemikotoimmün bir hastalıktır. Otoreaktif B hücrelerinin uygun olmayan Thücrelerine bağlı olarak çoğalmasında ve patojenik otoantikorlarınoluşumunda rol aldığı düşünülmektedir.T hücre aktivasyonu için iki sinyal gerekmektedir. Birinci sinyal Thücre reseptörlerinden (TCR), ikinci sinyal ise ikincil sinyal molekülleriolarak bilinen ikincil uyarıcı moleküllerden sağlanır. CD28 ikincil uyarıcı birmoleküldür. Antijen sunan hücre yüzeyinde CD80/CD86 ligantları ilebağlanır ve T hücresini aktive edici sinyal üretir. Bu nedenle pozitifdüzenleyici olarak da adlandırılır. Sitotoksik T lenfosit antijen 4 (CTLA-4)molekülü de ikincil uyarıcı bir moleküldür ve CD28 molekülü ile homologtur.CTLA-4 molekülü CD28 gibi antijen sunan hücre (APC) yüzeyinde CD80 /CD86'nın ligantları ile bağlanır. CTLA-4 molekülü CD28'in aksine inhibeedici sinyaller gönderen bir moleküldür. Bu özelliği ile periferik toleranstaönemli rol oynar. CD28 ve CTLA-4 molekülleri, antijen spesifik T hücreaktivasyonunun kontrolü ile self ve yabancı antijene karşı immun sistemidüzenlerler.İnsanda SLE için şüpheli bölge 2q33 bölgesidir ve CTLA-4 molekülübu bölgede yer almaktadır. CTLA-4 molekülü T hücre aktivasyonundainhibitör etki gösterdiği için, SLE oluşumuna neden olabilecek bir genolduğu düşünülmektedir.CTLA-4 molekülü T hücre aktivasyonunun düzenlenmesinde önemlibir rol oynar ve yangı şartlarına uygun olarak T hücre cevabınısınırlandırabilir. CTLA-4'deki genetik çeşitliliğin birçok otoimmunhastalıkların gelişmesinde rol oynayabileceğini gösteren birçok çalışmalarvardır. Bu gende tanımlanan polimorfizmlerden Exon I (+49 A/G)dimorfizminin Japon ırkında hastalığa duyarlılığı arttırdığı bildirilmiştir. FakatÇin gibi bazı ırklarda bu polimorfizm ile SLE arasında bir ilişkibulunamamıştır. Biz de bu çalışmada CTLA-4 Exon I (+49 A/G)polimorfizminin Türk populasyonunda SLE gelişimi ve hastalık aktivasyonuile bir ilişkisi olup olmadığını göstermeyi amaçladık.Anahtar kelimeler: SLE, CTLA-4, PCR-RFLP, exon I +49 A/G,polimorfizm, ikincil sinyal molekülleriiv

Mehtap Ülker
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kitin ve kitinazın allerjik reaksiyondaki rolü

Kitin nematodlar, böcekler ve mantarlarda yaygın olarak bulunan, ancak memelilerde bulunmayan bir karbonhidrat polimeridir. Beklenildiği gibi kitinazlar, kitini parçalayan, kitin içeren organizmaların büyümesini engelleyen enzimlerdir, bu enzimlerin kitin içeren patojenlere karşı savunmada önemli rol oynadığı bilinmektedir. İnsanlarda da kitinaz genlerinin bulunduğu bilinmektedir, ancak bu gen ürünlerinin biyolojik rolleri bilinmemektedir ve benzer şekilde insanlarda da kitin içeren patojenlere karşı savunmada rol oynamaları beklenirse de bunu gösteren çok az veri vardır. Özellikle IgE yapımı ve eozinofil aktivasyonu ile karakterize Th2 tipi immün yanıtın öncelikle parazitlere karşı immün savunmada önemli olduğu bilinmektedir ki bu parazitlerin çoğunluğu kitin içermektedir. Sonuç olarak Th2 tipi immün yanıtla kitinaz indüksiyonu ya da aktivasyonu arasında gösterilen ilişki akla yakın görülmektedir. Th2 tipi yanıtın baskın olduğu ve bunun etyopatogenezde en önemli faktör olduğu düşünülen allerjik hastalıklara gelince, ev-tozu akarı, hamam böceği ve mantarlar gibi atopik hastalıkların en yaygın rastlanan allerjenleri kitin içermektedir. Bu bilgilerin ışığında allerjik hastalığı olan bireylerin immün sisteminin kitin içeren bu allerjenleri, parazit saldırısı olduğu şeklinde algıladığı ve bu nedenle anti-paraziter olduğu iyi bilinen Th2 tipi immün yanıtı geliştirdiği düşünülebilir. Bu çalışmada kitin mikropartikülerinin in vitro etkileri Elisa ve Elispot yöntemi ile araştırıldı. Elde edilen mononükleer hücrelerin değişik uyaranlarla ve farklı zaman dilimlerinde karşılaşımı sonucu ve atopik dermatitli olgulardan alınan deri biyopsilerinden AMCase gen yapımına (ekspresyonuna) bakıldı. AMCase ürün düzeyleri β-aktine göre normalize edilerek karşılaştırıldı. Kitin mikropartikülleri in vitro koşullarda mononükleer (özellikle monositler) hücreleri uyararak TNF-α, IFN-γ ve zayıf IL-13 yanıtı oluşturduğu, IL-4 yapımını uyarmadığı saptandı. Periferik kandan ayrıştırılan mononükleer hücreler AMCase yaptığı (eksprese ettiği) ancak denediğimiz uyaranların (PHA, Kitin, CMP) hiçbirisinin bu ekspresyonu değiştirmediği görüldü. AD'li olgularda AMCase yapımı sağlıklı bölgede lezyonlu bölgeden daha yüksek oranda saptandı. AMCase gen yapımı normal deri ve atopik deri dokusunda da saptanmıştır. Bu bulgu sanıldığının aksine bu enzim yapımının sadece mide ve akciğer dokusuna sınırlı olmadığı yönünde düşündürmektedir. İnsan vücudunda farklı AMCase tiplerinin tanımlanması, allerjenin vücuda farklı yollardan girmesi sonucu farklı yolakları kullanabilme özelliğinin olması sebebi ile değişik mekanizmaların denendiği, insan hücrelerinin kullanıldığı daha fazla invitro verilere ihtiyaç duyulmakta olduğu kanaatindeyiz.

Dilara Fatma Kocacık Uygun
Akdeniz University
2007
00