
115
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Çok kesitli bilgisayarlı tomografi ürografide farklı hazırlık protokollerinin tanıya katkısı
Bilgisayarlı Tomografi Ürografi (BTÜ), intravenöz kontrast madde (İVKM) kullanılarak çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile ekskretuar fazda böbrekler, üreterler ve mesaneyi değerlendirmek için kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. BTÜ yanlızca üriner trakt lümenini göstermekle kalmaz, aynı zamanda üriner trakt duvar yapısını ve çevre dokuları da gösterir. BTÜ'de üstünlüğü kesin olarak kanıtlanmış spesifik bir hazırlık yöntemi mevcut değildir. Bu nedenle birçok radyoloji kliniğinde farklı yöntemler uygulanabilmektedir.BTÜ görüntüsünü hasta pozisyonu, çekim öncesi hazırlık, kullanılan kontrast madde dozu ve enjeksiyon süresi, kompresyon uygulanıp uygulanmaması, çekim tekniği gibi bir çok faktör etkilemektedir. Bu çalışmadaki amacımız BTÜ öncesi yapılacak olan hasta hazırlığı için uygulanan yöntemlerin birbirlerine olan üstünlüklerini ve dezavantajlarını ortaya koyarak en ideal hazırlık yöntemini önermektir.Çalışmamıza Haziran 2010 ile Ekim 2011 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi klinik ve polikliniklerinde muayeneleri sonucu BTÜ endikasyonu konularak incelemeleri yapılan 100 olgu dâhil edildi. Bu olgular rastlantısal olarak 20 `şerli 5 gruba ayrıldı. Ön hazırlık aşamasında; I. gruba 1000 ml su içirildi, II. gruba 250 ml salin infüzyonu yapıldı, III. gruba 250 ml salin infüzyonu sonrası 0,1 mg/kg furosemid İV olarak uygulandı, IV. gruba 0,1 mg/kg İV furosemid verildi ve V. grubada 1000 ml su içirilmesi sonrasında 0,1 mg/kg İV furosemid yapıldı. Bu ön hazırlık sonrası standart BTÜ incelemeleri ile üreterler proksimal, orta ve distal segmentlerde opasifikasyon derecelerine göre birbirleri ile karşılaştırıldı.Üreterlerin tümünün görüntülenmesi yönünden grupların birbirleri ile olan karşılaştırmasında üç üreter segmenti görüntülemesi için gruplar arasında anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Bu farklılıkların hangi gruplar arasında anlamlı olduğunu belirlemek için herbir grubun ikili olarak birbirleri ile olan karşılaştırılmasında; proksimal üreter segmenti için II. grup ile diğer dört grup arasında, orta ve distal üreter segmenti için ise II. grup ile III. grup ve IV. grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Böbrek parankim kontrastlanması ve mesane opasifikasyonu bütün olgularda yeterli derecede gerçekleşti.Günümüzde giderek intravenöz ürografi (İVÜ)'nin yerini almaya başlayan BTÜ için halen spesifik bir hazırlık yöntemi önerilememektedir. Çalışmamızda proksimal üreter görüntülenmesinde İV salin uyguladığımız grup II'nin diğer 4 grupdan daha başarısız olduğunu saptadık. . Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı. Orta ve distal üreterlerin görüntülenmesin de ise; furosemid uygulanan grup IV ve furosemidle kombine İV salin uygulanan grup III'ün, İV salin uygulanan grup II'den daha üstün olduğu saptandı. Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı.Anahtar Kelimeler: BT ürografi, hasta hazırlığı, furosemid, salin, üreter
KOAH hastalarında retrobulber hemodinamik değişikliklerin doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Cihan Çelik, KOAH hastalarında retrobulber hemodinamik değişikliklerin doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Tezi, Zonguldak, 2012.Amaç: KOAH hastalarında oküler damarlardaki hemodinamik değişikliklerin, doppler ultrasonografi ile değerlendirmesi amaçlanmıştır.Yöntem ve Gereç: KOAH'lı 60 hasta ve 35 sağlıklı denekte retrobulber alanda oftalmik arter(OA), santral retinal arter(SRA) ve posterior silier arterde(PSA) pik sistolik hız(PSH), end diastolik hız(EDH), rezistif indeks(RI) ve pulsatilite indeksi(PI) ölçülmüştür. KOAH hastaları GOLD(Global obstructive lung disease) sınıflamasına göre grup 1(evre 1 KOAH: ılımlı hava akımı kıstlılığı), grup 2(evre 2 KOAH: ağırlaşan hava akımı kısıtlılığı) ve grup 3(evre 3 KOAH: şiddetli hava akımı kıstlılığı) olarak gruplandırılmıştır. Her grup yaş ve cinsiyet açısından benzer 20 hasta içermekte olup ölçümler herbir katılımcıda her iki gözde de yapılmıştır.Bulgular: Çalısmaya yaş aralığı 43-79, yaş ortalaması 65 olan 60 KOAH hastası ve yaş aralığı 49-79, yaş ortalaması 62 olan 35 kontrol deneğinden oluşan 95 kisi dahil edilmiştir. Gold sınıflamasına göre hastaların 20 si Grup 1 (17 erkek ,3 kadın ve yaş ortalaması 65.1±8.2), 20 si Grup 2 (17 erkek ,3 kadın ve yaş ortalaması 63.8±8.3 ) ve 20 si Grup 3 (17 erkek ,3 kadın ve yaş ortalaması 65.1±7.9) den oluşmaktaydı .Kontrol grubu ise 35 (29 erkek, 6 kadın ve yaş ortalaması 62.4±8.3) kişiden oluşmaktaydı. OA, SRA ve PSA da RI ve PI ölçümleri grup 3 hastalarında kontrol grubuna göre ve diğer gruplara göre belirgin olarak yüksek çıkmıştır.Kontrol grubu, grup 1 ve grup 2 arasında OA, SRA ve PSA, RI ve PI değerleri açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Tüm gruplar arasında OA, SRA ve PSA, PSH ve EDH değerlerinde belirgin bir fark izlenmemiştir. Her bir katılımcıda sağ ve sol göz arasında bakılan parametreler açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır.Sonuç: KOAH hastalığında oküler arterlerde hemodinamik değişiklikler geç evrede gelişir ve bu değişiklikler renkli dupleks doppler ultrasonografi ile noninvaziv ve güvenli olarak kolayca ölçülebilir. Çalışmamızda evre 3 KOAH hastalarında OA, SRA, PSA da artmış PI ve RI değeri aktive olmuş vasküler mediatörlere bağlı vazospazmı yansıtır. Ayrıca sadece Evre 3 KOAH hastalarında orbital artelerde PI ve RI değerlerinin artmış olması, hipoksinin veya vasküler mediatörlerin belli bir düzeyden veya süreden sonra orbital vasküler yapıları etkileyebileceğini düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Renkli dupleks doppler ultrasongtafi, retrobulber hemodinamik değişiklikler, kronik obstrüktif akciğer hastalığı
Auralı ve aurasız migren hastalarında karotis arter, vertebral arter ve retrobulber hemodinamik değişikliklerin doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızda auralı ve aurasız migren hastalarında renkli dupleks doppler ultrasonu kullanarak, migrende karotis arter, vertebral arter ve oküler arterlerde ki hemodinamik değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Bülent Ecevit Üniversitesi, Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğinde migren hastalığı tanısı almış 64 hasta ve 36 sağlıklı kontrol grubu bu çalışmaya dahil edildi. Migren hastaları Uluslararası Baş Ağrısı Sınıflandırmasına göre auralı ve aurasız olarak iki gruba ayrıldı. Migren hastaları başağrızıs dönemde değerlendirildi. Ölçümler her bir katılımcıda her bir karotid, vertebral arter ve her iki gözde yapıldı. Karotid arterlerde intima media kalınlığı(KİMK), vertebral arterlerde çap ve volum flow bakıldı. Retrobulber alanda oftalmik arter(OA), santral retinal arter(SRA) ve posterior silier arterde(PSA) pik sistolik hız(PSV), end diastolik hız(EDV), ortalama hız(MDV), maksimum hız(TAMAX), sistolik akım hızı/ diastol sonu akım hızı(PSV / EDV), diyastol sonu akım hızı /sistolik akım hızı(EDV / PSV), rezistivite indeksi(RI), pulsatilite indeksi(PI) ölçüldü.Çalışmamızda tüm migren hasta grubunda sağ SRA'da TAMAKS, sağ OA'da PSV/EDV ve EDV/PSV, sol OA'da PSV kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Aurasız migren hastalarında sağ SRA'da PI değeri auralı migren hastalarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Migrenli erkek hasta grubunda sol SRA'da EDV / PSV, OA'da EDV ve MDV değerleri migrenli kadın hasta grubuna göre yüksek bulundu.Migrenli kadın hasta grubunda vertebral arter çapları erkek hasta grubu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış bulundu.Karotis intima media kalınlığı ve vertebral arter volum flow'ları bakımından hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.Migren hastalarının göz tansiyonları normal sınırlar içinde bulundu.Bizim çalışmamızın amacı migren hastalarında renkli dupleks doppler ultrasonografi ile karotis arter,vertebral arter ve oküler vasküler hemodinamik değişiklikleri değerlendirmek ve farklı migren tiplerindeki hastaların doppler bulgularını kendi aralarında ve kontrol grubuyla karşılaştırmakdı. Sonuç olarak çalışmamızda karotid sistemde anlamlı bir bulguya raslamadık. Ancak literatürde bizim çalışmamıza benzer az sayıda ki çalışmada migren hastalarında serebrovasküler hemodinamik değişiklikler olabileceği sonucu bulunmuştur. Sonuçlara göre migren ağrılarında intrakranial arterlerden çok retrobulber hemodinami tepki göstermektedir. Literatürde migren hastalarında oküler arterlerdeki hemodinamik değişiklikleri araştıran çalışma oldukça azdır. Bizde çalışmamızda karotid sistemden ziyade okuler ve vertebral sistemde anlamlı değişiklikler saptadık. Migrende oküler sistemdeki bu değişikliklerin vasküler yapı ve otonomik disfonksiyonla ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. Vertebral arterdeki hipoplazi arka sistem dolaşımında hipoperfüzyonuna neden olduğu için nörolojik semptomlar ortaya çıkmaktadır. Ancak bununla ilgili mevcut çalışma eksikliği nedeniyle bu alanda geniş hasta serileri ile ileri çalışmalar yapılmalıdır.
İnfertil erkeklerin değerlendirilmesinde skrotal ultrasonografi ve renkli doppler ultrasonografi bulguları
Çalışmamızda, primer infertil çiftlerde erkek hastalardaki testiküler arter kapsüler ve intratestiküler dallarından elde edilen pik sistolik hız (PSV), end diyastolik hız (EDV) ve rezistivite indeksi (RI) gibi arteryel Doppler parametreleri ve intra-ekstra testiküler sonografik anormalliklerin sıklığı ile semen analizi bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Kasım 2015 ve Nisan 2016 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Üroloji Anabilim Dalı Polikliniğini tarafından daha önce hiç gebe kalmamış, en az bir yıl boyunca korunmasız denemeden sonra gebe kalmada başarısız olan çiftlerden, kadın doğum polikliniğine konsulte edilerek bayan faktörleri dışlanmış olan infertil erkek hastalardan, primer infertilite ön tanısı ile skrotal renkli doppler ultrasonografi (RDUS) istemiyle gönderilen ve aynı zamanda semen analizi istenen ardaşık 118 hasta çalışmaya dahil edildi. 118 hastadan 1 hasta tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, 9 hasta varikosel operasyonu hikayesi, 4' ünde kriptorşidizm ve orşioektomi hikayesi bulunduğundan çalışmadan çıkarıldı. Toplam 104 olguya ait 208 adet testis incelendi. Bülent Ecevit Üniversitesi, Radyoloji Anabilim Dalında tüm hastalara intra-ekstratestiküler anormallikleri belirlemek amacı ile sonografik inceleme ve RDUS ile her iki testiküler arter kapsüler ve intratestiküler dalından PSV, EDV, RI değerleri ölçülerek değerlendirilmiştir. Hastaların inceleme sonuçları semen analizi değerleri ile karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda semen analizi bulguları ile testis volümleri açısından farklılık saptanmış olup epididim baş ve korpus çapları ile sonografik anormalliklerin sıklığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Kapsüler ve intratestiküler ortalama PSV, EDV, RI değerlerinde sperm sayısı açısından yapılan karşılaştırmada azoospermik, oligospermik ve normospermik olgularda tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Normospermik erkek infertil olgular, hem azoospermik hem de oligospermik hastalar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Azoospermik ve oligospermik olgu gruplarında PSV ve EDV açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiş ancak RI değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Benzer şekilde sperm hareketlilikleri açısından sınıflamada gruplar arasında PSV, EDV, RI değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterilmiştir. Sonuç olarak primer infertil çiftlerden erkek hastalarda vasküler değişiklikleri değerlendirmede ve semen analizi bulgularını tahmin etmede Doppler Ultrasonografi invaziv olmayan güvenli ve tekrarlanabilir bir yöntem olarak oldukça yararlı bilgiler sağlayabilir., Anahtar Sözcükler: Primer infertil erkek hasta, Renkli Doppler ultrasonografi, semen analizi
Konjenital akciğer lezyonları: Fetal manyetik rezonans görüntüleme, prenatal ultrasonografi ve postnatal düşük doz bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanılarak yapılan hacim ölçümüne dayalı lezyon tipinin öngörülmesi
AMAÇ: Üç ana tip konjenital akciğer lezyonunun hacim ve büyüme oranlarının karşılaştırılması, hacim ölçümünün lezyon karakterizasyonundaki etkinliğinin tanımlanması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda patolojik olarak kanıtlanmış konjenital akciğer hastalığı olan 59 infant (0-101 gün) retrospektifolarak değerlendirildi. Görüntüleme yöntemlerinden aynı günde (gestasyonun +/ - 24,4 haftasında) fetal MRG ve prenatal US ve postnatal olarak da BTA uygulandı. US hacimleri prenatal ultrason raporlarından alındı. Fetal MRG 1.5 T MRG sistemi ile yapıldı. BTA ise 64-kesitli BT sistemi ile düşük doz protokolü kullanılarak gerçekleştirildi. Daha sonra çalışma istasyonlarında hacim ölçümleri gerçekleştirildi. Lezyonlar 3 ana kategoride sınıflandırıldı: Bronşiyal atrezi (BA), konjenital kistik adenomatoid malformasyon (KKAM) ve bronkopulmoner sekestrayon (BPS). Ancak lezyonların %40`ından fazlasında birden çok histolojik tipin olduğu görüldü. Tanımlaman lezyonlar ve toplam akciğer hacimleri elde olunan MRG ve BT görüntülerinden anlatılan bilgisayar yazılımları kullanılarak hesaplandı. İstatiksel ölçüm; gruplar arası ve sınıf içi ortalama lezyon hacmindeki anlamlı farklılık degişkenlik analizi, sınıf içi korelasyon ve Fisher Testi kullanılarak yapıldı (p<.05).BULGULAR: MRG görüntülerinden elde olunan hacim ölçümleri şu şekildedir. BA için 11.6cc (95%CI 7.7-15.1), KKAM için 17.6 cc (95%CI 12.6-22.6) ve BPS için 21.1cc (95% CI 12.8-29.6). Prenatal US hacimleri sırasıyla BA için 9.6cc ( 95%CI 6.6-12.7) , KKAM için 18.1cc (95%CI 13.3- 22.9) ve BPS için 16.1cc (95%CI 10.5-25.2). Lezyonların MRG ve US ölçümleri arasındaki sınıf içi korelasyon katsayısı BA için 0.94 (% 95 CI 0.87-0.98) ve KKAM için 0.95 (% 95 CI 0.87-0.95) olarak tespit edildi. BTA ile; BA için 12.1cc (%95 CI 9.3-15.2), KKAM için 20.8cc (%95 CI 13.0-28.7), BPS için 20.5cc (%95 CI 12.3-28.6) hacim hesaplandı.SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızdaki bulgular değerlendirildiğinde; MRG ve US ile ölçülen BA ve KKAM hacimleri arasında güçlü bir uyum olduğu görüldü. Literatürde yaklaşık 25. gestasyon haftasında KKAM `da pik boyut artışı olduğu bildirilmesine rağmen bizim olgu grubumuzda; prenatal dönemde US ve MRG ile ve postnatal olarak da BTA'da ölçüldüğü gibi, KKAM'nun salt boyutunda ılımlı artış, BA hacminde göreceli olarak stabil seyir ve BPS hacminde az miktarda düşme olduğu görüldü . Ancak, üç ana tip lezyon hacminde de zaman içerisinde göğüs boşluğu hacminin genişlemesine göreceli olarak azalma olduğu saptandı.
Karotis stentleme yapılan olguların takibinde BT anjiyografi uygulaması
Günümüzde KAS yapılan olguların takibinde kullanılan standart bir görüntüleme protokolü bulunmamaktadır. Görece basit, objektif ve noninvaziv bir inceleme yöntemi olan BTA'nın stentleme yapılan olgularda kullanılabilir olup olmadığının ortaya konması yararlı olacaktır. Çalışmamızda BTA'nın stentleme yapılan karotis arterlerin değerlendirilmesinde uygun bir inceleme yöntemi olup olmadığının tanımlanması amaçlanmıştır. Toplam 62 olgu (48 erkek, 14 kadın; ortanca yaş 66 (50-81yaş aralığı)ve 64 stentlenmiş karotis arter (39 Wallstent, 25 nitinol stent) çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olgulara BT anjiyografi ve vasküler US incelemeleri yapılmıştır. BTA ve US görüntüleri değerlendirilebilirlik ve stent lümen açıklığı açısından karşılaştırılmıştır. BTA görüntülerinde darlık oranlarının hesaplanması görsel değerlendirme (?% 50 darlık var ya da yok) ile ?NASCET? yöntemi iki farklı rekontrüksiyon filtresi kullanılarak yapılmıştır. US için ?% 50 darlık PSV'ye (?200 cm/sn) ve İKA/AKA PSV oranının ?2,5 olmasına göre tanımlanmıştır. Ayrıca BTA'da bulunan darlık oranları kateter anjiyografi ile karşılaştırılmıştır (n=9, % 15) US'de B-flow yöntemi kullanılarak ölçülen intimal kalınlık artışları BTA'da iki farklı filtrede ölçülen değerler ile karşılaştırılmıştır. Bu değerler kullanılarak ROC analizi ile BTA'nın tanısal doğruluğu değerlendirilmiştir. Ayrıca intimal kalınlık artışı izlenen düzeyler kaydedilmiş ve sıklığı tanımlanmıştır. BTA incelemelerinde ortalama radyasyon dozuHelikal baş-boyun incelemelerinde 2,09 mSv, stent düzeyinin tarandığı aksiyel BT incelemelerinde ise 0,42 mSv olarak hesaplanmıştır. BTA ve US görüntülerinde, ?mükemmel, değerlendirilebilir? puanı alan 36 (% 56,3) ve 34 (% 53,1), ?kötü, değerlendirilemez? puanı alan görüntü 0 (% 0) ve 3 (% 4,7) olarak bulunmuştur. BTA'nın değerlendirilebilirlik açısından US'ye eşit ya da üstün olduğu stent sayısı 53'tür. Stentlerin tümünde darlık oranı BTA ve US'de değerlendirilmiştir. BTA'da ?NASCET? yöntemiyle ?% 50 darlık bulunan 14 stent vardı. US'de bunlardan sadece 7 stentte hız artışı olduğu saptandı. Kateter anjiyografi yapılan tüm olgularda BTA ve US'de PSV'ler uyumluydu. İntimal kalınlık artışının en sık izlendiği stent düzeyi orta kesim ve posterior stent yüzeyi olmuştur. BTA'da kullanılan filtreler ile US arasında Pearson analizinde yüksek uyum oranları bulunmuştur. En yüksek değerler ?nitinol stent? grubunda bulunmuştur (standart filtre için r=0,965, bone filtre için r=0,946). İntimal kalınlık artışı üzerinde BTA'nın 0,75 mm. Eşik değer için ?standart? filtredeki duyarlılığı % 88,9, özgüllüğü % 90, 0,65 mm eşik değer için ?bone? filtredeki duyarlılığı % 64,8 özgüllüğü % 90 bulunmuştur. BTA US'ye göre daha iyi görüntü kalitesi sağlamaktadır ancak değerlendirilebilen olgularda darlık oranları BTA'da US'den daha yüksek hesaplanabilmektedir. BTA US'de değerlendirilemeyen olguların takibinde alternatif olarak kullanılabilir. Stent daralması olan daha çok sayıda olgunun değerlendirilmesi bu iki yöntemin güvenilirliğini daha net ortaya koyacaktır.
Çocuklarda demir eklikliği anemisinde ultrasonografi ve doppler ultrasonografi bulguları
Bu çalışmanın amacı; demir azalması (DA), demir eksikliği (DE) ve demir eksikliği anemisi (DEA) olan çocuklarda karaciğer, dalak ve ana vasküler yapılarının, ultrasonografi (US) ve Doppler US bulgularını ortaya koymaktır.Pediatri polikliniğine başvuran ve DA, DE, DEA tespit edilen 122 hasta grubu ile 40 kişilik kontrol grubunun, power Doppler US cihazı kullanılarak, karaciğer ve dalak boyutları, portal ven ve splenik ven çapları, sol A. Carotis communis (CCA) ve A. Carotis interna (İCA) maksimum (Vmax) ve minimum (Vmin) hızları, pulsatilite (Pİ) ve rezistif indeksleri (Rİ) ölçüldü. Karaciğer ve dalak parankim ekoları değerlendirildi.DEA lı grupta 20 olguda (% 35) hepatomegali, 3 olguda (% 5) splenomegali tespit edildi. Sol CCA ve İCA Vmax hızlarında, DA, DE, DEA grupları arasında sırasıyla hafif bir hız artışı dikkati çekerken, kontrol grubu ile karşılaştırmalı değerlendirmede, DE de; CCA Vmin, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ, DEA da; CCA Vmax, CCA Vmin, CCA Pİ, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ değerlerinde anlamlı fark izlendi.Sonuç olarak, hemoglobin (Hb) azalması ve aneminin derinleşmesi ile birlikte CCA ve İCA da akım hızlarında artış dikkati çekmekte ve Pİ değerleri de hafif artış göstermektedir. DEA lı olgularda muhtemelen enfeksiyona olan yatkınlıktan dolayı hepatomegali ve daha az sıklıkta splenomegali görülebilmekte olup, eşlik edebilecek bulgu ve patolojilerin ortaya konması ve neticesinde tanı ve tedavide elde edilecek başarılı sonuçlar açısından, hastalara noninvaziv, ucuz, kolayca uygulanabilen ve tekrarlanabilen batın US ve gereğinde Doppler US incelemesi yapılması yararlı olacaktır.
Kolestazlı hastalarda karaciğer hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada kolestaz sonucu karaciğerde gelişmesi olası hemodinamik değişikliklerin non invaziv ve güvenilir bir yöntem olan renkli Doppler ultrasonografi (RDUS) ile hekimi uyarıcı öncü bulguların elde edilebilirliğinin araştırılması amaçlanmıştırRDUS ile 42 karaciğer enzim yüksekliği bulunan hasta grubu, 41 enzim ve bilurubin yüksekliğinin birlikte bulunduğu (kolestaz) hasta grubu ve 24 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubu incelendi. Tüm olgularda konjesyon indeks (CI), fibrozis indeks (FI),hepatik vasküler indeks (HVI), hepatik arter rezistif indeks (HA-RI), hepatik arter pulsatilite indeksi (HA-PI), portal ven hızı (PVH), portal ven çapı (PVÇ) ve dalak boyutu değerlendirildi. Elde edilen bulgular kontrol grubu, enzim yüksekliği hasta grubu ve kolestaz hasta grubu arasında istatistiksel olarak değerlendirildi.Enzim yüksekliği olan hasta grubu ile ve kontrol grubu arasında FI, HVI, HA-PI parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Ancak CI, HA-RI, PVÇ, PVH ve dalak boyutu parametreleri açısından anlamlı fark izlenmedi (p>0,05).Enzim yüksekliği hasta grubu ile kolestazlı hasta grubu arasında ve kolestazlı hasta grubu ile kontrol grubu arasında tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0,05).CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVH ve HVI parametreleri açısından yüksek istatistiksel anlamlılık izlendi (p<0,001). CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVÇ ve dalak boyutu kolestazlı hasta grubunda yükselme gösterirken PVH ve HVI azalmaktaydı.Çalışmamızın sonuçları RDUS'un; kolestazlı olgularda karaciğer hemodinamisindeki değişikiklerin non invazif olarak tanımlanmasında, hastalığın takibinde ve biliyer siroz ve PHT gibi komplikasyonlarının erkenden saptanmasında kullanışlı ve güvenilir bir yöntem olduğunu göstermektedir.
Serebral gliomaların evrelendirilmesinde; difüzyon MR, perfüzyon MR ve MR spektroskopi bulguları ile histopatolojik bulguların karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı Difüzyon MR, Perfüzyon MR ve MR spektroskopi tekniklerikullanarak gliomaların evrelendirilmesi ile histopatolojik evrelemeyi karşılaştırarak;serebral gliomaların evrelendirilmesinde noninvaziv bir yaklaşım olan Fonksiyonel MRtekniklerinin yararını araştırmaktır.Operasyon ya da stereotaktik biyopsi ile glial tümör tanısı alan 20 hasta (4 evre 2, 5evre 3 ve 11 evre 4) çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar girişimsel işlem öncesindekonvansiyonel MR, difüzyon MR, MR spektroskopi ve perfüzyon MR görüntüleme iledeğerlendirildi.Konvansiyonel MR da kitle etkisi, ödem, kanama, nekroz, kistik alan ve kontrast tutulumudeğerlendirildi. Difüzyon MR ile b1000 mm²/sn değerlerinde görünüşdeki difüzyonkatsayısı (ADC) ölçümleri yapıldı. MR spektroskopide kolin (Cho), N-asetil aspartat(NAA), kreatin (Cr), Cho/Cr, Cho/NAA ve Lipid-Laktat (LL) metabolitleri değerlendirildive dinamik kontrastlı (DSC) MR perfüzyon tekniği ile de relatif serebral kan volümü(rCBV), relatif serebral kan akımı (rCBF) ve ortalama geçiş zamanı (MTT) değerlerihesaplandı.Düşük ve yüksek evre glial tümörler arasında yapılan değerlendirmede; tümöral,peritümöral ödem ve normal parankim ADC (ADCtm, ADCptö ve ADC np) değerleriarasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi. TmLL, rCBV ve rCBF değerleriyüksek evre glial tümörlerde düşük evre glial tümörlere göre yüksekti ve istatistikselolarak anlamlı farklılık saptandı. Ancak MTT değerleri arasında anlamlı farklılıksaptanmadı.Difüzyon MR, Proton MRS ve perfüzyon MR; glial tümörlerin evrelendirilmesindefaydalı fonksiyonel MR yöntemleri olup, konvansiyonel MRG'ye göre daha fazla bilgisağlamaktadır. rCBV ölçümleri evrelemeyi değerlendirmede en iyi parametredir. ADC, LL,rCBV ve rCBF'nin kombinasyonu glial tümörleri evrelemede en doğru sonucu verecektir.Anahtar Kelimeler: serebral glial tümörler, evreleme, difüzyon MR, MRspektroskopi, Perfüzyon MR
Multipl skleroz (MS) hastalarında akut atak tedavisinin etkinliğini değerlendirmede difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin önemi
Multipl skleroz (MS) santral sinir sisteminin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. MS'de akut atak tedavisinin etkinliğini değerlendirmede klinik bulgulardaki düzelmenin yanı sıra, kontrastlı MR yaygın olarak kullanılmaktadır. Literatürde MS'de difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans (DAMR) görüntüleme bulguları ile ilgili pek çok çalışma olmakla birlikte atak tedavisi verilen hastalarda tedavi etkinliğini değerlendirmek için yapılan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada tedavi öncesi ve sonrası akut ve kronik plaklardaki ADC değerleri ölçülerek DAMR'nin tedavi etkinliğine olan katkısını araştırmayı planladık. Ayrıca MS'li olgularda ve sağlıklı gönüllülerde normal görünümlü beyaz cevher (NGBC)'deki ADC değişiklikleri de değerlendirildi.Çalışmamıza 25 MS'li olgu ile normal beyin MR bulgularına sahip 30 sağlıklı olgu alındı. Kontrast tutan plaklar akut, tutmayanlar ise kronik plak olarak değerlendirildi. Tedavi öncesi 60 akut ve 73 kronik plak ile tedavi sonrası kalan 23 akut ve 73 kronik plaktan 3 farklı b değeri (b100, b500, b1000 sn/mm2) kullanılarak ADC ölçümleri yapıldı. Aynı parametreler kullanılarak plak komşuluğundaki ve gönüllü olgulardaki NGBC'den ADC ölçümleri yapıldı. Sonuçlar uygun istatistiksel metodlarla karşılaştırıldı.Akut ve kronik plaklarda b100, b500 ve b1000'de elde edilen ADC değerlerinde tedavi sonrası azalma izlenmiş olup bu azalma akut plaklar için b500'de, kronik plaklar için ise b500 ve b1000'de istatiksel olarak anlamlıydı. Elde edilen ortalama ADC değerleri tedavi öncesi ve sonrası sırasıyla; akut plaklarda 1.53±0.49x10-3 ve 1.43±0.58x10-3, kronik plaklarda 1.40±0.35x10-3 ve 1.34±0.36x10-3 mm2/sn olarak ölçüldü.Sonuç olarak; atak ile gelen MS hastalarında tedavinin etkinliğini değerlendirmede kontrastlı MR sekanslarının yanısıra kantitatif ölçüm yapabilme yeteneğine sahip DAMR'nin önemli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme, manyetik rezonans görüntüleme, multipl skleroz, Difüzyon ağırlıklı görüntüleme.
Diyabetik nefropatide diffüzyon MR bulguları
Diyabetes Mellitus, dünya nüfusunun yaklaşık %1-2'sini etkileyen ve yüksek kan şekeri ortak özelliğine sahip pek çok bozukluğu ifade eden bir hastalıktır. En önemli komplikasyonlarından biri son dönem böbrek yetersizliğinin ve diyabetik olgularda morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni olan diyabetik nefropatidir. Bu çalışmanın amacı, diyabetik nefropatili hastalarda diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG) tekniği kullanılarak böbreklerde görünür difüzyon katsayısı (ADC = Apparent Diffusion Coefficient) değerlerini saptamaktır.Çalışmaya alınan diyabetik nefropatili 50 olgu ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı gönüllüden, renal difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler elde edilerek böbreklerin b100, b600 ve b1000 değerleriyle ADC ölçümleri gerçekleştirildi.Diyabetik nefropatili olgularda bilateral böbreklerin ortalama ADC değerleri; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.33±0.35x10-3, 2.39±0.37x10-3, 1.97±0.20x10-3 sn/mm2 bulunurken, kontrol grubundaki sağlıklı gönüllülerin normal böbreklerinde ortalama ADC değerleri ise; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.42±0.26x10-3, 2.76±0.32x10-3, 2.18±0.21x10-3sn /mm2 tespit edildi. Diyabetik nefropatili hastalarda renal ADC değerleri b600 (p=0,001) ve b1000 (p=0,001) açısından normal böbreklere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptandı.Sonuç olarak; DAMRG'nin diyabetes mellitusta diyabetik nefropatinin tanı ve takibinde yardımcı bir görüntüleme tekniği olarak kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Difüzyon manyetik rezonans görüntüleme, diyabetik nefropati, ADC, eko-planar görüntüleme, böbrek
Aorta anevrizmalarının endovasküler tedavisi sonrası çok kesitli bt anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, aorta hastalıkları nedeniyle (anevrizma-disseksiyon) endovasküler yolla aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, ÇKBT anjiografinin etkinliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2005- Aralık 2008 tarihleri arasında, endovasküler stent-greft tedavisi uygulanan 28 hastadan, post-operatif dönemde düzenli takibi yapılabilen, yaşları 51-78 arasında değişen (ortalama: 66 yıl), 14 erkek hasta dahil edildi. 11 hastaya aorta anevrizmasına yönelik, 3 hastaya ise torakal aorta disseksiyonuna yönelik aortik stent-greft yerleştirildi.Tüm hastalarda ÇKBT incelemesi sonrasında elde edilen aksiyel görüntülere ek olarak elde edilen veriler işlenenrek MPR, CPR, MIP ve VR görüntüler oluşturuldu. Bu gösterim teknikleri kullanılarak stent-greft'lerin açık kalımı, bütünlüğü, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisi, anevrizmaların çapı ve olası komplikasyonlar değerlendirildi.Bulgular: Abdominal aorta anevrizmasına yönelik aortik stent-greft yerleştirilen 11 olgunun anevrizma kesesi maksimum çapı değerlendirmesinde, iki olguda belirgin azalma ve dört olguda minimal artış izlenirken, beş olguda belirgin değişiklik saptanmadı. Stent-greft tedavisi uygulanan tüm olguların üçünde Tip II, ikisinde Tip I endoleak izlendi. Üç olguda stent-greft'te migrasyon, iki olguda trombus, dört olguda bükülme ve bir olguda çökme saptandı.Stent-greft'lerin bütünlüğü, migrasyonu ve bükülmeler gibi yapısal bozuklukları ve stent-greft'in visseral dallarla ilişkisi, en iyi düzlem kalınlığı arttırılmış MIP ve üç boyutlu MIP görüntülerde; endoleak ve stent içi trombus ise en iyi aksiyel ve MPR görüntülerde değerlendirildi. VR gösterim, migrasyon ve bükülme gibi yapısal bozuklukların ve stent-greft'in aorta ve visseral dallarla ilişkisinin gösterilmesinde ve CPR gösterim, stent içi trombusun ve stent-greft'te çökmenin değerlendirilmesinde faydalı oldu.Sonuç: ÇKBT anjiografi, endovasküler aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, etkin, invasiv olmayan bir görüntüleme yöntemidir.
Migrende vasküler fizyolojik degişikliklerin transkraniyal doppler US ile değerlendirilmesi
1. ÖZETMigren; nörolojik, gastrointestinal ve otonomik değişikliklerle karakterizeepizodik baş ağrısıdır. Migrenin patofizyolojisinde serebrovasküler faktörler vehemodinamik değişikliklerin önemli rol oynadığı belirtilmektedir. TranskraniyalDoppler (TKD), noninvaziv, kolay uygulanabilen, ucuz bir inceleme yöntemidir.ntrakraniyal arterlerin değerlendirilmesi için kullanılmaktadır. Fonksiyonel testlerle,menenjitte, migrende ve posttravmatik hemodinaminin değerlendirilmesi gibikonularda çalışmalar yapılmaktadır. Biz bu çalışmamızda migrende, fizyolojik olarakoluşturulan hiperoksi ve hiperkapniye bağlı vasküler değişiklikleri değerlendirmeyiamaçladık.Migren tanısı almış, yaş ortalaması 38 (16-54) olan 51 olguda (4 erkek, 47kadın) ve yaş ortalaması 30,5 (22-42) olan 24 sağlıklı kontrol gurubunda (14 erkek,10 kadın), orta serebral arter (MCA), süperfisial temporal arter (STA) ve oftalmikarterden (OA), istirahatte, hiperventilasyon yaptırarak, hiperventilasyon sonrasıistirahatte ve nefes tutmada, pulsatilite indeksi (P ), ortalama hız (Vmean), piksistolik hız (Vmax) ve end diastolik hız (Ved) ölçümleri yapıldı.Migrenli olgular ile kontrol grubu arasında MCA' da, Vmax, Ved ve Pdeğerinde istirahat, hiperventilasyon ve nefes tutmada anlamlı fark izlendi. OA' daVmean, Vmax, Ved ve P değerlerinde istirahat, hiperventilasyon, hiperventilasyonsonrası istirahat ve nefes tutmada anlamlı fark izlenirken, STA' da ise sadece Pdeğerinde nefes tutmada anlamlı fark görüldü. Migrenli olgular kendi içinde MCA'da istirahat hali ile hiperventilasyon, hiperventilasyon sonrası istirahat ve nefestutmada, OA' da istirahat hali ile hiperventilasyon ve nefes tutmada, STA' da istirahathali ile nefes tutmada anlamlı fark görüldü.TKD, kolay uygulanabilen, non-invaziv bir teknik olarak serebrovasküleryapıları etkileyen migren ve bir çok serebral patolojinin tanısında ve tedavinintakibinde kullanılmaktadır. Çalışmamız migren etyolojisinde serebrovaskülerpatofizyolojik olayların rol oynayabileceğini desteklemektedirAnahtar Kelimeler: Transkraniyal Doppler US, migren, Orta Serebral Arter,Oftalmik Arter, Süperfisial Temporal Arter
Kronik böbrek yetersizlikli hastalarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile ölçülen renal adc (apparent dıffusıon coeffıcıent) değerlerinin normal böbreklerle kıyaslanması
ÖZETAmaç: Bu çalışmanın amacı, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonansgörüntüleme (MRG) tekniğini kullanarak, kronik böbrekyetersizlikli (KBY) hastalar ve sağlıklı gönüllülerde, böbrek ADCdeğerlerini hesaplamak ve kıyaslamaktır.Gereç ve Yöntem: 20 kronik böbrek yetersizlikli hasta ve 45sağlıklı gönüllüden, nefes tutma esnasında difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler alındı. Hem korteks hem de medulladanb100, b600 ve b1000 değerleriyle ADC ölçümleri gerçekleştirildi.Bulgular: Normal böbreklerde, ortalama ADC değerleri b100,b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla kortekste0,00339±0,00045, 0,00237±0,00023, 0,00193±0,00016mm2/sn; medullada ise 0,00298±0,00047, 0,00213±0,00019 ve0,00171±0,00015 mm2/sn bulunmuştur. KBY'li böbreklerde,ortalama ADC değerleri; b100, b600 ve b1000 değerleri içinsırasıyla kortekste 0,00323±0,00055, 0,00209±0,00033,0,00153±0,00011 mm2/sn; medullada ise 0,00281±0,00067,0,00183±0,00035 ve 0,00146±0,00016 mm2/sn bulunmuştur.Hem normal böbreklerde hem de KBY'de renal korteks ADCölçümleri b100, b600 ve b1000 değerleri için medulladan anlamlıolarak yüksek bulunmuştur. Renal korteks ve medulla ADCölçümleri, KBY'de b600 ve b1000 değerleri için normalböbreklere göre anlamlı biçimde düşük bulunmuştur.Tartışma: Böbreklerin difüzyon ağırlıklı eko-planargörüntülemesi, difüzyon ve perfüzyonu da içeren böbrekfonksiyonları hakkında bilgi vermektedir.Anahtar Kelimeler: Difüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme,Böbrek Yetersizliği Kronik, ADC, Eko-Planar Görüntüleme, Böbrek1
Temporal lob epilepsisi olan hastalarda perfüzyon mr değerlendimesi ve normal populasyonla kıyaslanması
EEG ile fokal odak saptanan temporal lob epilepsili olgularda bu alandaki perfüzyon degisikliklerinin rCBV, rCBF ve MTT parametreleri kullanılarak hesaplanması ve normal kontrol grubu ile kıyaslanması amaçlanan çalısmada EEG ile temporal odak saptanan 21 olgu ve bas agrısı ön tanısıyla beyin MRG tetkiki istemi yapılan 21 kontrol grubu kullanılmıstır. Epileptik odaktaki perfüzyon degisikliklerini saptamak amacıyla çalısma grubunda postiktal dönemdeki ilk 3 saat içerisinde ölçümler yapılmıstır. Dynamic susceptibility contrast (DSC) teknigi kullanılarak elde edilen görüntüler is istasyonunda islenerek her iki hipokampüste rCBV, rCBF ve MTT degerleri hesaplanmıstır. rCBV ve rCBF degerlerinin çalısma ve kontrol grubunda sag ve sol hipokampüs arasında anlamlı farklılık göstermedigi izlenmistir (P>0.05). Bunun nedeni çalısma grubumuzdaki patolojilerin çogunlugunu bilateral mezial temporal skleroz'un olusturmasıdır. 21 olgunun 19 unda bilateral mezial temporal skleroz, 2'sinde sag temporal lobdan kaynaklı epileptik odak saptanmasıdır. Ancak çalısma grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karsılastırmada çalısma grubunda hipokampüslerde rCBV ve rCBF degerlerinde kontrol grubuna göre artıs oldugu dikkati çekmistir (P<0.05). MTT degerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı degisiklik izlenmemistir (P>0.05). Çalısma grubunda kontrol grubuna göre MTT degeri artmazken rCBV ve rCBF degerlerinin artısı postiktal dönemde epileptik odagın bulundugu bölgelerde vazodilatasyon gelistigini düsündürmüstür. Anahtar kelimeler: Perfüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme, Temporal lob epilepsisi, rCBV, rCBF, MTT, Ekoplanar görüntüleme
Lumbosakral transizyonel vertebralarda castellvi sınıflandırması ve psoas kas alanı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sık görülen bir anatomik varyasyon olan Lumbosakral Transizyonel Vertebra(LSTV)'nınCastellvi sınıflaması kullanılarak sıklığını ve tiplendirmesini yapmak, psoas kas (PS)alanının LSTV ve alt tipleri ile ilişkisi saptamak, normal popülasyonla arasında anlamlı farklılık gösterip göstermediğini değerlendirmek ve literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup çalışmaya 01.01.2020 ile 01.01.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde herhangi bir nedenden dolayı tüm spinal vertebraları içerecek şekilde bilgisayarlı tomografi(BT) görüntülemesi yapılan 18-65 yaş aralığındaki 1344 hasta (482 kadın %35.8, 862 erkek %64.1) dahil edildi. 16 ve 64 dedektörlü BT cihazlarında BT görüntülerinin aksiyel kesitlerinden multiplanar rekonstrüksiyon algoritması ile sagital ve koronal görüntüler elde edildi. Değerlendirmeler aynı gözlemci tarafından iki kez körlemesine yapıldı. Psoas kası enfeksiyonu, absesi veya hematomu olan, psoas kasının primer veya sekonder olarak tutulduğu malignitesi olan, L3 vertebra fraktürü olan, lomber bölgeye yönelik cerrahi geçiren anatomik yapının bozulduğu, ileri skolyozu, grade 2 ve üzeri spondilolistezisi bulunan,kemik metastazı bulunan hastalar ile görüntüyü değerlendirmeyi sınırlayan artefaktlı çekimler çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular: 1344 hastanın (482'si kadın (%35,8), 862'si erkekti (%64,1). 614'ünde(%45,7) LSTV mevcut olup hastaların 576'sında (%93,8) sakralizasyon ve 38'inde (%6,2) lumbalizasyon görülmüştür. Taraf olarak incelendiğinde 97'sinin (%16,1) sağda, 127'sinin (%21) solda ve 380'inin (%62,9) bilateral olduğu görülmüştür. Hastalar LSVT tipine göre incelendiğinde 88'inin (%14,4) 1A; 141'inin (%23) 1B; 121'inin (%19,7) 2A; 152'sinin (%24,8) 2B; 13'ünün (%2,1) 3A; 68'inin (%11,1) 3B; 21'inin (%3,4) 4 ve 9'unun (%1,5) total lumbalize olduğu tespit edilmiştir. Hastaların sağ ve sol psoas kas alanı kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Unilateral ve bilateral LSTV tipleri arasında ve unilateral LSTV alt tipleri(1A, 2A, 3A) arasında PS kas alanları arasında anlamlı fark izlenmemiştir. LSTV ile servikal kosta varlığı (p=0,003) ve onikinci kosta aplazisi/hipoplazisi (p=0,005) arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sonuç: Çalışmaya alınan hastalarımızın %45,7 sinde LSTV izlenmiştir.Lumbosakral bölgeye yönelik yapılacak her türlü spinal girişim sırasında yanlış düzey cerrahi ya da enjeksiyonların önüne geçilmesi açısından hem LSTV'nin yüksek prevalansı hem de bu hastalarda artmış kostal varyasyon oranları göz önüne alınarak işlem öncesi hastaların tüm vertebral görüntülemeleri yapılmalı, ihtiyaç halinde olgunun diğer görüntüleme yöntemleriyle korelasyonunun gerekliliği bildirilmeli ve LSTV varlığı/tipi kesin bir doğrulukla tanımlanmalıdır. Anahtar Sözcükler: Lumbosakral transizyonel vertebra, Bertolotti sendromu, Castellvi sınıflandırması, Bilgisayarlı tomografi
Operasyon planlamasında potansiyel cerrahi öneme sahip korpus kallozum ve falks serebri arasındaki mesafenin ölçümü
Amaç: Çalışmamızın amacı, normal beyin manyetik rezonans (MRG) görüntüleme çalışmalarında KK'nin 3 farklı kısmı ile FS'nin serbest kenarı arasında ölçümler yapmak ve cinsiyet, yaşa dayalı istatistiksel bir analiz geliştirmek ve potansiyel cerrahi önemini vurgulamaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Ocak 2022-Aralık 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'na başvuran kontrastlı kranial MRG çekilen 18 yaş üstü 214 (113 kadın, 101 erkek) hasta dahil edildi. Çalışmamıza KK ve FS arasındaki net ayrıma izin vermeyen veya bu mesafeyi etkileyen enfeksiyon, kanama, kitle, ödem vb. durumlar dahil edilmemiştir. Sagital planlardan yararlanılarak KK ve FS arasındaki mesafe ölçüldü. FS'ye olan bu mesafeyi ölçmek için KK üzerindeki 3 sabit anatomik nokta kullanıldı. 214 normal nörogörüntüleme çalışmasında korpus kallozumun 3 anatomik noktası falks serebriye olan mesafeyi ölçmek için kullanıldı. Verilerimizin istatistiksel değerlendirmesinde IBM SPSS 21.0 for windows istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 40,28±11,85 olan 113 kadın ve yaş ortalaması 41,84±14,90 olan 101 erkek hasta dahil edilmiştir. Hastaların %52,80 'i kadın , %47,20'i erkektir. MRG çalışmasında sagital planda ölçülen, KK ve FS arasındaki mesafenin sonuçları şöyleydi: Kadınlarda, A mesafesi; ortalama 1,6779±0,5154 cm, B mesafesi; ortalama 1,9352±0,6143 cm, C mesafesi; ortalama 1,3942±0,4197 cm. Erkeklerde, A mesafesi; ortalama 1,9414±0,6368 cm, B mesafesi; ortalama 2,0557±0,7111 cm, C mesafesi; ortalama 1,3966±0,4197 cm. Mann-Whitney testlerinde elde edilen verilerin istatistiksel analizi sonucunda MRG çalışmalarında yapılan A, B,C mesafeleri ölçümlerinde erkek ve kadınlar arasında, B ve C mesafelerinde anlamlı farklılık görülmemiştir. A mesafesi ise erkeklerde kadınlara göre daha büyük ölçülmüş olup anlamlı farklılık göstermiştir(p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda, normal beyin MRG görüntüleri KK ve FS serbest kenarı arası mesafenin, genu kesimine minimum 0,85 cm ve gövde kesimine ise minimum 0,45 cm olduğunu objektif verilerle gösterdik. Ayrıca FS serbest kenarının, KK genu kesimine olan mesafenin(A mesafesi ) erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğunu tespit ettik. KK ve FS arasındaki anatomik morfometrik çalışma, bölgeye güvenli cerrahi yaklaşım için bir rehber olmayı ve FS ve KK anatomisini tam olarak tanımlayarak yeni stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olacağını düşünmekteyiz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Korpus kallozum, Mesafe, Falks Serebri, Ölçüm, MRG
Trakeobronşiyal anomali ve varyasyonlarının yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada, yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilen hasta popülasyonunda, Infinit-pacs sistemi kullanılarak, hasta görüntülerine restrospektif olarak ulaşıldı. Her hastada trakea, her iki ana bronş ve diğer tüm lob bronşları aksiyal, koronal ve sagittal planda incelendi. Trakeal divertikül, trakeal bronş ve kardiyak bronşun sıklığı, yerleşimi ve tipleri belirtilerek, bunların cinsiyete göre görülme sıklıkları incelendi. Sağ üst lob, sağ orta lob, sağ alt lob bazal, sol üst lob, sol üst lob lingula ve sol alt lob bazal bronşunun segmental dallanma paternleri incelenerek, görülme insidansları bulundu. Ayrıca subsuperior bronş, bronş hipoplazileri gibi anomali ve varyasyonlar da incelendi. Sonuçlar, daha önce yapılmış çalışmalar ile karşılaştırıldı. Bulgular literatüre kazandırılıp, trakeobronşiyal sistemle ilgilenen hekimlere tanı, tedavi ve invaziv işlemler öncesi, yol gösterici olması ve öngürü kazandırılması amaçlandı. Bulgular: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümünde, 2018 yılı içerisinde çeşitli ön tanılar nedeniyle toraksa yönelik YÇBT'si çekilen 1289 hastayı, trakoebronşiyal anomaliler varyasyonlar ve bronşların segmental dallanma paternleri açısından retospektif olarak inceledik. Hastalarımızın 687'si (%53,3) kadın, 602'si (%46,7) erkek olup, yaş ortalaması yaklaşık 48,6 idi. Çalışmamızda trakeal divertikül sıklığı %2,5 olup, erkeklerde daha sık gözlenmiştir. Trakeal divertiküllerin tamamı literatür ile benzer olarak, sağ üst paratrakeal alanda ve trakea sağ posteolateral duvardan kaynaklıdır. Trakeal bronş sıklığı %1,08 bulunmuş olup, erkek ve kadın cinsiyet arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Trakeal bronşun en sık orjin aldığı yerler sağ ana bronş ve trakea olup, en sık görüldüğü tip, displaced tip olmuştur. Aksesuar kardiyak bronş tespit ettiğimiz olgu sayımız 11 (%0,85) olmuştur. En sık orjin aldığı yer intermediate bronştur. Künt sonlanan ve bir akciğer segmentini ventile eden tip olmak üzere 2 tip tanımladık. Subsuperior bronş görülme sıklığı %21,8 idi. Sağ üst lob bronşunun en sık gösterdiği segmental dallanma paterni %87,9 ile trifurkasyon (B1,B2,B3) olurken, %10,6 bifurkasyon ve %1,5 quadrifikasyon paterni olmuştur. Sağ orta lob bronşu %94,6 horizontal tip bifurkasyon (lateral ve medial segment) şeklinde segmental dallanma gösterirken, %3,9 trifurkasyon ve %1,5 olguda ise süperior-inferior tip bifurkasyon izlenmiştir. Sağ alt lob bazal bronşta; %77 trifurkasyon, %19,3 quadrifikasyon (B7,B8,B9,B10) ve %3,3 bifurkasyon izlenmiştir. Dört çeşit trifurkasyon paterni, 5 çeşit bifurkasyon paterni saptandı. Trifurkasyon paternleri içerisinde en sık izlenen %74,2 trifurkasyon (B7,B8,B9+B10) paterni olmuştur. Bifurkasyon tipleri içerisinde en sık izlenen, medial segmentin izlenmediği lateral ve posterior bazal segmentlerin ise beraber çıktığı bifurkasyon(B8,B9+B10) tipi olmuştur. Sağ alt lob bazal bronşta; 7 olguda görülen, medial segmentin izlenmediği tirfurkasyon (B8,B9,B10) tipi sadece kadınlarda saptanmıştır. Sol üst lob bronşunda en sık görülen patern, %97,8 ile bifurkasyon (B1+B2,B3) olmuştur. Sol üst lob lingulada; %99 ile süperior ve inferior segment şeklinde görülen, bifurkasyon tipi görülmüştür. Sol alt lob bazal bronşta; %52,8 bifurkasyon, %43 trifurkasyon ve %4,3 oranında da quadrifikasyon saptandı. Erkek olgularımızda trifurkasyon paterni daha sık, kadınlarda ise bifurkasyon paterni daha sık izlendi. Toplam dört bifurkasyon ve beş trifurkasyon patern çeşidine rastladık. Bifurkasyon tipleri içerisinde en sık (B7+B8,B9+B10), trifurkasyon paternleri içerisinde en sık görülen (B7+B8,B9,B10) olmuştur. Sonuç: Çalışmamız, trakeal divertikül, trakeal bronş ve aksesuar kardiyak bronşun sıklığının literatürde yapılan çoğu çalışmadan daha sık olduğunu göstermektedir. Trakeal divertiküllerin hepsi, trakea sağ posteolateral duvardan kaynaklı ve anlamlı olarak erkeklerde daha sık olduğunu tespit ettik. Çoğu trakeal bronş sağ üst lob apikal segmentiyle ilişkili bulundu. Ayrıca lob bronşlarının, özellikle alt lob bazal bronşlarda segmental düzeyde dallanma paternleri açısından çok sayıda çeşit tespit edip, tanımladık. En az varyasyonun izlendiği lob bronşları lingula ve sol üst lob bronşu olduğunu tespit ettik. Sonuç olarak trakeobronşiyal anomaliler ve varyasyonlar geniş bir yelpaze göstermekte olduğundan, treakobronşiyal hastalıklarda tanı koymada, semptomların etyolojisini araştırmada ve her türlü cerrrahi ve girişimsel işlem öncesi bu anomali ve varyasyonları bilinmesi önem taşımaktadır.
Geçici hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesi üzerine etkisi
Amaç: İyot içeren radyokontrast madde kullanımı günümüzde bilgisayarlıtomografi teknolojisindeki gelişmeler ve girişimsel radyolojik yöntemlerin çeşit vekullanım sıklığındaki artışa koşut olarak önemli ölçüde artmaktadır. Nefrotoksisitekontrast madde kullanımının en bilinen yan etkilerinden biri olmasına karşınpatogenezi ve tetikleyici faktörleri tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada kontrastmadde kullanımı ile eş zamanlı olarak oluşturulan non diabetik geçici hiperglisemininkontrast madde nefrotoksisitesi üzerine etkisi araştırılmıştır.Gereç-Yöntem: Ağırlıkları 1,5-2,5 kg arasında değişen 10'ar adet YeniZellanda tavşanından oluşan dört küme oluşturuldu. Kontrol kümesine ek olarak,ikinci kümeye 2.5 ml/kg %20'lik dekstroz (hiperglisemik küme), üçüncü kümeye2mgl/kg iyonik kontrast madde (diatrizoat 370mgI/ml) (Kontarst kümesi) ve dördüncükümeye % 20 Dekstroz ( 2.5 ml /kg) + kontarst madde (750mgI/kg) verildi.Kümelerdeki her tavşanın işlem öncesi , 1. , 2. ve 5. gün kreatinin değerlerine bakıldı.Kontrol kümesi ile diğer kümelerdeki kreatinin değerlerindeki artış miktarıkarşılaştırıldı. Bazal serum kreatinin düzeyinde % 25' lik veya 0.5 mg/dl artış kontrastmaddeye bağlı nefrotoksisite olarak tanımlandı.Bulgular: Kümeler arasında hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesiüzerine anlamlı etkisi saptanmamıştır.Sonuç: Çalışılan denek kümelerinde iyonik kontrast madde uygulaması ile eşzamanlı olarak oluşturulan geçici hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesiüzerine etkisi saptanmamıştır. Ancak deneklerde kontrast madde kullanımına bağlınefrotoksiste gelişme sıklığının düşüklüğü yanıltıcı olabilir.
Karaciğer kitle lezyonlarının levovist eşliğinde geç faz "Pulse Inversion" harmonik ultrasonografi tekniği ile değerlendirilmesi
Amaç: Levovist'in (SH U 508A) geç fazında karaciğer lezyonlarının sayı, çap ve malign- benign ayrımı yönünden PIH US ile konvansiyonel US ve spiral BT'nin karşılaştırılması Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza karaciğerde kitlesi ya da kitle şüphesi olan, yaşları 35-77 arasında değişen 30 olgu dahil edildi. Olguların hepsine sırasıyla konvansiyonel US, kontrastlı 'pulse inversion' harmonik US ve kontrastlı trifazik spiral BT incelemeleri yapıldı. Dört olguda ek olarak kontrastlı dinamik karaciğer incelemesine başvuruldu. Ultrasonografik incelemeler, hepatobilier US alanında deneyimli ve olgular hakkında bilgisi olmayan iki radyolog tarafından kontrast öncesi ve sonrasında lezyonların ekojenitesi, belirginliği,sayısı, izlenebilen en küçük çap ve çerçeve bulgusu yönünden değerlendirildi. BT ve MRG incelemeleri ise olgular hakkında bilgisi olmayan iki radyolog tarafından değerlendirildi. İstatistiksel analiz 'SPSS for WINDOWS' paket programı, değerlendirmeler Ki-Kare ve Wilcoxon testleri ile yapılmıştır. p değerinin 0.05'ten küçük olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Olguların lS'inde malign (13 metastaz, iki HCC), 15'inde benign (10 hemanjiom, üç FYKA, iki FYA) lezyon saptandı. Malign olguların 13/15'de anlamlı ekojenite azalması ve belirginlik artışı izlendi. Benign olguların hiç birinde ekojenite azalması yoktu, belirginlik ise 14/15'inde azalmıştı. Çerçeve bulgusu sekiz metastaz olgusunda izlenirken (p<0.01), benign lezyonların hiçbirinde gözlenmedi. PIH US ile izlenen ortalama lezyon sayısı (n= 5.54) konvansiyonel US'den (n=2.46) fazlaydı. PIH US ile BT'nin (n=3.77) ortalama lezyon sayıları arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Ortanca (median) en küçük lezyon çapı açısından PIH US (5 mm) ile konvansiyonel US arasındaki fark anlamlı değildi (10 mm). PIH US (5 mm) ile BT (15 mm) arasındaki fark ise anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç: Sonuç olarak PIH US, karaciğer lezyonlarının sayı, en küçük çap ve ayırıcı tanı açısından değerlendirilmesinde konvansiyonel US'ye göre üstündür. Spiral BT'ye ise en azından eş değerde olabilecek bir yöntemdir. Özellikle malign olgularda daha pahalı, uygulanması zor ve iyonizan radyasyon içeren görüntüleme yöntemlerine gerek kalmadan ayırıcı tanı ve evrelemedeki yerini alacaktır.
Aterosklerotik renal arter stenozlarında intravasküler stent uygulaması sonrası spiral BT anjiografi ile değerlendirme
Amaç: Bu çalışmadaki amaç; renal artere stent yerleştirilmesini takiben yapılan spiral BT anjiografinin stent bütünlüğü, patensisi ve stent-renal arter ilişkisinin gösterilmesi yönünden yeterliliğini araştırmaktır Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya, Ağustos 1996-mart 2001 tarihleri arasında renal arter darlığı nedeniyle renal artere intravasküler metalik stent yerleştirilen ve yaşları 40-78 arasında olan ( ortalama 58.4±10.4) 12'si erkek, üçü kadın 15 olgu dahil edildi. Tüm olgular 1.gün-44.ay kontrollerinde spiral BTA ile incelendi. Spiral BTA incelemesi veri toplanması ve toplanan verilere postprosesing uygulanması şeklinde iki aşamada yapıldı. Aksiyel görüntülere ek olarak elde edilen verilerden "post-processsing" ile MPR, MIP, SSD ve VIE görüntüleri oluşturuldu. Ayrıca tüm olgularda koronal düzlemde elde edilen oblik MPR görüntülerde stent uzunluğu ve Imm'lik rekonstrükte edilmiş standart aksiyel görüntülerde stent çapı ölçüldü. Renal arter ve aort kontrastlanması ile stent patensisini değerlendirmek ve karşılaştırmak amacıyla tüm olgularda aorta, stent distalindeki renal arter kesiminden ve karşı renal arterden dansite ölçümleri yapıldı. Böbrekler boyutları, kontrastlanması ve kortikal kalınlıkları yönünden tüm olgularda değerlendirildi. Bulgular: Tüm olgularda stent uzunlukları ile BT'de ölçülen stent serbestleştirildikten sonraki uzunluk değerleri karşılaştırıldığında aradaki farkın 0 ile 1 mm, çap ölçümlerinde ise 0 ile 0.7 mm arasında değiştiği izlendi. Üç olguda stentin yetersiz dilatasyonuna bağlı olarak stent çapında azalma izlendi. Stent lümeninin görülebilirliği bakımından MPR ve kalınlaştırılmış MIP görüntüleri karşılaştırıldı. Stent lümeni en iyi aksiyel düzlemde oblik MPR görüntülerde izlendi. Bir olguda ise stentin aorta ile yaptığı açıya bağlı olarak bu düzlem sagittal ve koronal olarak görüntülendi. Kesit kalınlığı artırılarak elde edilen MIP görüntülerinde 10 olguda stent lümeninin en iyi görüntülenebildiği düzlem 1.5-2.1 mm kalınlıklar arasındaki aksiyel düzlemdi. Bir olguda ise bu düzlemler stentin aort ile yaptığı açıya bağlı olarak 1.8 mm kalınlığındaki sagittal ve koronal idi. Ondört olguda tüm elde edilen görüntüler ile yapılan değerlendirmede stent patent olarak izlendi. Bir olguda ise stent tarafındaki renal arter proksimalinde oklüzyon saptandı ve stent lümeninde kontrastlanma gösterilemedi. Diğer bir olguda aksiyel düzlemde oblik MPR görüntülerinde stent proksimalinde renal arterde anjiografide saptanan stenoz izlendi.100 Tüm olgularda MPR ve MIP görüntülerinde, yüksek atenüasyona sahip olan stent dansite açısından intraluminal kontrast maddeden ayrı olarak izlendi. Ancak kalsifikasyondan ayırtedilemedi. Olguların tümünde stent distalindeki vasküler yapıların devamlılığı en iyi 7.3- 10.7 mm kalınlıklar arasındaki MIP görüntülerinde izlendi. SSD ile stent, intraluminal kontrast madde ve vasküler duvar kalsifikasyonları dansite açısından birbirlerinden ayırtedilemedi. Stent, renal arterin çapına göre daha geniş ve konturda taşma şeklinde izlendi. Bir olguda stent-renal arter aksında bozulma ve sten-renal arter arasında açılanma görüntülendi. VIE ile 14 olguda stent patent olarak izlendi. Bir olguda ise stent proksimalinde oklüzyon gösterildi. Bir olguda anjiografide saptanan bilateral aksesuar arterler hem MIP hem de SSD'de izlendi. Stent oklüzyonu saptanan bir olguda stentin bulunduğu böbrek boyutunda küçülme saptandı. Bir olguda ise her iki böbrek boyutlarında küçülme izlendi. iki olguda stentin bulunduğu böbrekte kortikal incelme izlendi. Tüm hastalarda böbrek kontrastlanması izlenmiş olup incelemede böbrekler nefrogram fazına girdi. Stent oklüzyonu mevcut olan 1 olguda stentin distal ucu komşuluğundan yapılan ölçümlerde, dansite değerinin belirgin olarak düşük olduğu izlendi. Sonuç: Spiral BTA, tarama parametreleri ve "postprocesssing" birlikteliğinde, renal arter stenozlarında intravasküler stent uygulaması sonrası stent bütünlüğü, stent patensisi ve stent-renal arter ilişkisinin değerlendirilmesinde noninvazif bir yöntem olarak uygulanabilir.
Manyetik rezonans kolanjiopankreatografi: Tanısal değeri ve direkt kolanjografik yöntemlerle karşılaştırılması
Manyetik Rezonans Kolanjiopankreatografi (MRKP) kontrast madde kullanımı veya bilier girişim gerektirmeyen yeni bir tekniktir. Bizim çalışmamızın amacı direkt kolanjiografik yöntemlerle karşılaştırarak, MRKP ile bilier sistem hakkında yeterli bilgi elde edilip edilemeyeceğinin araştırılmasıdır. 36 hasta MRKP için yağ suprese geç eko T2 ağırlıklı, iki boyutlu, alam kompansasyonu bulunan hızlı spin-eko sekansı ile incelendi. Tüm hastalarda 1 Tesla süperiletken magnet ve vücut sargısı kullanıldı. Bilier sistem çevresine saturasyon bantları konuldu ve MRKP sekansı hem koronal hem de aksiyel planlarda alındı (TR/TE= 11000/266, M=256xl 92, NEX=8). Koronal baz görüntüler "maximum intensity projection" algoritmi ile rekonstrükte edildi. Ayrıca pankreas başı ve karaciğer hilusu, aksiyel planda Tl ağırlıklı sekansla ayrıntılı olarak değerlendirildi (TR/TE=560/11, M=128x256). MRKP ile 36 hastanın 34'ünde (%94.4) diagnostik kalitede görüntüler elde edildi. ERCP denenen 34 hastanın 9'unda (%26.5) başarısız girişim ya da yetersiz görüntü saptandı. 7 hastaya PTK uygulandı. 5 hastanın hem PTK'sı hem de ERCP'si vardı. MRKP ile koledokolithiasis bulunan 25 hastanın 23'ü (%92) %100 spesifite ile değerlendirildi. Bilier obstrüksiyonun varlığı ve düzeyi 32 hastanın 30'unda gösterildi (%93.75). MRKP'nin en büyük dezavantajı girişimsel işlemlere imkan tanımamasıdır. Ayrıca yanlış negatif sonuçlardan kaçınmak için MIP rekonstrükte görüntülerle birlikte baz imajlarında incelenmesi önemlidir. Sonuç olarak, MRKP bilier sistemin incelenmesinde hassas, noninvaziv ve kolay kullanılabilir bir yöntem olup pek çok hastada noninvaziv yöntemlerin yerine veya tedavi edici direkt kolanjiografik yöntemlerin öncesinde rahatlıkla kullanılabilir.
AIDS nedenli progresiv multifokal lökoensefalopatide manyetik rezonans görüntüleme
HIV ile enfekte hastalarda nörolojik komplikasyonlar çok sık görülür. Otopsi serilerinde % 90'lara varan oranlarda santral sinir sistemi tutulumları saptanmıştır. PML, santral sinir sisteminin fırsatçı, demyelinizan, subakut viral bir enfeksiyonudur. AİDS hasta grubunda % 1-3.8 oranında rastlanır. Bu çalışmada AIDS hastalarında görülen PML'in MRG ile karakteristik bulguları saptanmaya çalışılmıştır. Sonuçlar göstermiştir ki, "scalloping" görünümü oluşturan demyelinize alanlar, lezyonlarm korpus kallozum boyunca karşı hemisfere geçmesi ve korpus kallozumda kalınlaşmaya yol açmaları PML için oldukça anlamlıdır. Kitle etkisi ve kontrastlanma bu hastalık için tipik olmasa da izlenmesi tanıyı dışlamamalıdır. MRG bulguları, beym-omurilik sıvasında JC virus DNA' sının saptandığı PCR testi ile kombine edilirse, PML'in tanısı yüksek özgüllük ile konulabilir. Eğer bir AIDS hastasında MRG bulguları PML'i düşündürüyor ve PCR testi JC virus DNA' sı için pozitif ise, invaziv bir yöntem olan stereotaksik biopsiden kaçınılmalıdır.
Bilgisayarlı tomografide anterior etmoidal arter seyri ile supraorbital etmoid hücre ve keros sınıflandırması arasındaki ilişki
Anterior etmoidal arter (AEA), endoskopik sinüs cerrahisinde önemli bir risk alanıdır. Komplikasyonlardan kaçınmak için tanımlanması ve korunması gereken önemli anatomik yapılar arasında bulunur. Amacımız AEA'nın kafa tabanına göre seyrini, Keros sınıflandırması ve supraorbital etmoid hücre (SOEH) varlığına göre değerlendirmek ve pre-operatif paranazal BT ile görüntülemenin önemini ortaya koyarak olası ilişkili komplikasyonların önüne geçmektir. Böylece endoskopik sinüs cerrahisinin etkinliğinin ve hasta güvenliğinin artırılması sağlanacaktır. MATERYAL VE METOT Ekim 2020- Kasım 2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Radyoloji Anabilim dalında çeşitli şikayetler nedeniyle 16 ve 64 Dedektörlü Bilgisayarlı Tomografi cihazlarında kontrastsız paranazal BT çekimi yapılan 18 yaş üstü hastaların Paranazal BT görüntüleri retrospektif olarak sırayla incelendi. Hastaların kontrastsız paranazal BT görüntüleri öncelikle koronal planda değerlendirilmiş olup sagittal ve axial planlardan da yararlanılarak AEA`nın kafa tabanına göre varyasyonları ve Keros sınıflandırması ve SOEH ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmaya 18-80 yaş arası 1000 olgu(sağ ve sol toplam 2000 örnek) dahil edilmiştir. Çalışmamızda paranazal bölgede anomalisi, yer kaplayıcı kitlesi ve sinüziti bulunan, sinüs cerrahisi geçiren, yüz travması nedeniyle başvuran, artefaktlı tetkikler, sağ ve sol herhangi bir AEA`nın değerlendirilemediği görüntüler ve 18 yaş altı hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. BULGULAR Bulgularımıza göre AEA`nın kafa tabanına göre sınıflandırmasında en sık grade 3 tespit edilmiştir. Hastalarda en sık keros tip 2 tespit edilmiştir. Çalışmamızda yüzde 48.7 hastada SOEH bulunuyordu. SOEH bulunan ve keros sınıflandırması yüksek olan gruplarda daha yüksek oranda grade 3 AEA tespit ettik. Ayrıca SOEH varlığı ile en ilişkili tipi Keros tip 3 olarak tespit ettik. SONUÇ Keros sınıflandırması yüksek olan ve SOEH bulunan hastalarda Grade 3 AEA bulunma olasılığı literatüre uygun olarak bizim çalışmamızda da anlamlı olarak yüksekti. Bu nedenle pre-op görüntülemenin keros sınıflandırmasına ve SOEH varlığına göre AEA seyrini tahmin edebileceği ve cerraha yol gösterebileceğini düşünmekteyiz
İdiyopatik intrakranial hipertansiyonu olan hastalarda basion opistion mesafesi ve ense cilt kalınlığının normal popülasyon ile karşılaştırılması
Amaç: Modifiye Dandy kriterlerini karşılayan İdiyopatik İntrakranial Hipertansiyonlu (İİH) hastalarının sagital T2A Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yöntemi kullanılarak basion opistion(BO) mesafesini, ense cilt kalınlığını ölçmek ve normal popülasyon ile karşılaştırmak Materyal ve Metod: Çalışmamız 01.06.2013-01.04.2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran revize edilmiş Dandy kriterlerine göre (Friedman ve ark. 2013) İİH tanısı almış 20-60 yaş arası hastalardan seçilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen ve kranial MRG tetkiği bulunan 40 hasta ve kranial MRG'sinde herhangi bir patolojik görüntüleme bulgusu olmayan 70 kontrol grubu seçilmiştir. Çalışma retrospektif olarak yapılmıştır. Hasta grubumuz, hastanemizde kullanılan dijital arşiv olan PACS (Picture Archiving Communications Systems) sisteminde "İdiyopatik İntrakranial Hipertansiyon" ve "Psödotümör Cerebri" anahtar kelimeleri aranarak belirlenmiştir. Seçilen hastaların BOS basınç değeri, hastanedeki bilgi işletim sistemi (Probel) taranarak elde edilmiş olup, BOS açılış basıncı 250 mmH2O'un üzerinde olanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Vaka grubunda kranial MRG'lerinde intrakranial kitle, kanama, sinüs ven trombozu (SVT), hidrosefali gibi intrakranial basınç artışı yapan sekonder nedenler belirlenerek çalışma dışında bırakılmıştır. Kontrol grubu ise PACS sistemindeki dijital arşiv taranarak, kranial MRG'sinde herhangi bir patoloji izlenmeyen, yaş (20-60 yaş aralığında) ve cinsiyet dağılımları vaka grubuna benzerlik gösteren, herhangi bir santral sinir sistemi ve kronik hastalığı bulunmayan 70 hasta seçilmiştir. Çalışmaya dahil edilmeme kriterleri; 20 yaşından küçük ve 60 yaşından büyük olmak, BOS açılış basınç değerine ulaşılmayan, lomber ponksiyon (LP) yapmayı reddeden ya da açılış BOS basıncı <250mmH2O olmak, BOS basıncında değişiklik yapabilecek ilaç (asetazolamid, topiramat, furosemid gibi) kullanmak, santral sinir sistemini(SSS) ilgilendiren bir hastalığın bulunması ( intrakranial kitle,enfeksiyon,tromboz,kanama vs.) ve kafa içine yönelik girişimsel bir işlemin (şant, operasyon gibi) yapılmış olmasıdır. Bulgular: Çalışmaya 40 vaka ve 70 kontrol grubu olmak üzere toplam 110 hasta dahil edilmiştir. Vaka grubunun yaş ortalaması 35,2±9,0 yıl, kontrol grubunun ise 34,8±9,2 yıl olarak görülmüştür. Gruplar arasında yaş açısından anlamlı farklılık görülmemiştir(p=0,791). Vaka grubunun %36'sı (%90) kadın ve 4'ü (%10) erkek iken kontrol grubunun 62'si (%88,1) kadın ve 8'i (%12,9) erkektir. Gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların MRG sonuçları incelendiğinde 35'inde (%87,5) perioptik BOS mesafelerinde genişleme, 30'unda (%75) parsiyel empty sella, 17'sinde optik sinir tortiyozitesi, 7'sinde (%17,5) trigeminal sisternde genişleme, 2'sinde (%5) transvers sinüs stenozu (TSS) ve 3'ünde (%7,5) diğer bulgular görülmüştür. Vaka grubunun Basion-Opistion mesafesi 36,3±3,1 mm, kontrol grubunun ise 32,3±2,8 mm olarak bulunmuş ve vaka grubunun değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Vaka grubunun ense kalınlığı 9,7±2,6 mm, kontrol grubunun ise 6,9±1,9 mm olarak bulunmuş ve vaka grubunun değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç: İİH'nin radyolojik görüntüleme bulgusu olabileceğini düşündüğümüz iki parametre (ense kalınlığı ve basion opistion mesafesi) hastalık tanısında bir belirteç ve ense kalınlığının kilo verme sürecinin takibinde de klinik düzelme ile korelasyon gösterecek bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.
Mide kanseri şüphesi olan hastaların çok dedektörlü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji bölümünde mide kanseri öntanısı ile endoskopi eşliğinde biyopsi yapılan hastaların, patoloji sonuçları ile çekilen çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) bulgularını retrospektif olarak değerlendirerek, ÇKBT'nin mide kanseri tanısına katkısını araştırmak istedik. Materyal ve metod: Bu çalışmaya Eylül 2008- Aralık 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesine başvurup endoskopi yapılan ve biyopsi alınan hastalar dahil edildi. Aynı hastaların batın pelvik ÇKBT çekimleri değerlendiridi. Çekimler 64 dedektörlü Philips Brillance ve 16 dedektörlü Toshiba Activion cihazlarıyla; ksifoid proçesten başlayarak simfisiz pubise kadar inguinal kanal orifislerini de içine alacak şekilde nefes tutturularak yapıldı. Radyolojik bulgular, patoloji verileri altın standart kabul edilip istatistiksel veriler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Patoloji sonucu malign bulunan 129 hastanın 125 'inde (%96) BT bulguları malign bulgular lehine yorumlandı. Patoloji sonucu benign bulunan 22 hastanın 7 'sinde (%30) BT bulguları benign bulgular lehine yorumlandı. BT ' nin mide kanseri saptama sensitivitesi %96 olarak bulundu. BT ' nin spesifite değeri %30 olarak bulundu. Opere edilen 28 hastanın 22 ' sinde (%78) perigastrik bölge lenf nodu metastazı mevcuttu. Lenf nodu metastazı mevcut hastaların ÇKBT 'de perigastrik bölgedeki ölçülen LAP 'ların kısa çapları en düşük 6 mm en yüksek 22 mm olarak bulundu . Sonuç: Mide kanseri ön tanısı ile başvuran hastaların endoskopik biyopsi sonuçları ile % 96 oranında ÇKBT bulguları arasında korelasyon bulunmaktadır. Mide kanserini saptama duyarlılığı yüksek olmasına rağmen lenf nodu metastazlarında aynı başarı mevcut değildir. ÇKBT ' nin yüksek değerlere varan mide kanseri saptama oranları, özellikle endoskopi gibi bazı hastalarca travmatik bulunan işlemler yerine kullanılabilinmesinin önünü açmaktadır. Anahtar kelimeler : ÇKBT, mide kanseri, patoloji
İntrakraniyal menenjiomlarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularının histopatolojik verilerle korelasyonu
AMAÇ: Menenjiomlar, santral sinir sisteminin en sık görülen primer intrakraniyel beyin tümörleridir. Menenjiomlar en sık rastlanan ekstraaksiyal tümörler olmakla birlikte tüm intrakraniyal tümörlerin yaklaşık %13-26' sını oluşturmaktadır. Bu tümörler Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre grade I, grade II ve grade III olarak sınıflandırılmaktadır. Menenjiomların çoğu grade I(%90), geri kalanları ise grade II(%4.7-7) ve grade III(%1-2.8) tümörlerdir. Grade II ve grade III meningiomların tedavisi, rekürrens oranları ve uzun dönem prognozu grade I olanlardan belirgin farklılık göstermektedir. Bu nedenle preoperatif olarak menenjiomların histolojik derecesinin ve bazı patolojik özelliklerinin bilinmesi tedavi yaklaşımını belirlemede, rekürrens oranlarını ve uzun dönem prognozu öngörmede önemlidir. Literatürde farklı görüntüleme yöntemlerinin tümör derecesi ve tümörün bazı patolojik özellikleri ile ilişkisini araştıran çok sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmada amaç Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin preoperatif olarak meningiomların histolojik derecesini tahmin etmede etkinliğini ve ADC değeri ile tümör grade arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2010-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Beyin Cerrahi Anabilim dalında opere edilen, histopatolojik sonucu menenjiom olan, preoperatif konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme yapılmış 86 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tümör çapının en geniş olduğu tek aksiyel kesitte tümörün tamamını kapsayacak şekilde ROI yerleştirilerek ADC değeri ölçüldü. BULGULAR: Düşük dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 883,8±146,78 mm2/s; yüksek dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 820,62±126,32 mm2/s olarak hesaplandı. Grade I tümörü olan hastaların ADC değerleri ile grade II ve III olan hastaların ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. SONUÇ: Çalışmamıza göre yüksek ve düşük dereceli menenjomların ADC değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. DAG ve ADC ölçümleri bu çalışmaya göre menenjiom gradelemesinde güvenilir değildir. Bu teknikler cerrahi ve tedavi planlamasında yönlendirici olmamalıdır.
Renal arter orjin düzeyleri ve renal vasküler varyasyonların sıklığının MDCT anjiografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu araştırmanın amacı geniş bir hasta popülasyonunda MDCT Anjiografi ile; renal arter orjinleri, renal arter ve ven varyasyonlarının ayrı ayrı ve birlikte görülme sıklığı, multipl renal arter ve ven varyasyonunun kategorizasyonu, cinsiyetle ilişkileri gibi detaylı araştırma yapılıp literatüre katkı sağlamaktır. Bulgular: Renal arter orjinleri; her iki ana renal arter orjinleri en sık L1 vertebra korpusu üst kenarı seviyesinde olmak üzere, her iki ana renal arter büyük oranda L1 vertebra korpusu üst kenarı ile L2 vertebra korpusu alt kenarı arasında orjin almaktadır (sağ ana reanl arterde % 88.9, sol ana renal arterde ise % 92.4). Renal arter varyasyonlarının oranları; renal arterde tek taraflı erken dallanma % 13.8 (sağda % 9.1, solda % 5.5), çift taraflı erken dallanma % 0.5, tek taraflı multipl renal arter % 21.4 (sağda % 19.4, solda % 20.6 ), çift taraflı multipl renal arter % 7 olarak saptandı. Multipl renal arterler sayılarına göre kategorize edildiğinde double renal arter sıklığı sağda % 19.2, solda % 19.3 ; triple renal arter sıklığı sağda % 1.8, solda % 2; quadruple renal arter sıklığı solda % 0.3'dir. Çift taraflı double renal arter sıklığı % 4.2 ve en sık bilateral double hiler arter varyasyonu saptanmıştır. Multipl renal arterler hiler, superior polar ve inferior polar olarak sınıflandırıldığında ise hiler aksesuar arter sıklığı sağda % 16.8, solda % 16.8; süperior polar arter sıklığı sağda % 3.7, solda % 4.7; inferior polar arter sıklığı sağda % 1.5, solda % 0.9 'dur. Renal ven varyasyonlarının oranları; tek taraflı multipl renal ven % 29.3 (sağda % 28.9, solda % 1.2 ), çift taraflı multipl renal ven % 0.2; tek taraflı geç venöz konfluens % 20.4 (sağda % 9.2, solda % 12.7), çift taraflı geç konfluens % 1.3; sirkumaortik sol renal ven % 3.4, retroaortik sol renal ven % 5.8 olarak bulduk. Multiple renal venler sınıflandırıldığında double renal ven sıklığı sağda % 26.8, solda %1.1; triple renal ven sıklığı sağda % 2.0, solda 0.1 ; quadruple renal ven sıklığı sağda % 0.1 ve bilateral double renal ven sıklığını % 0.5 olarak tespit ettik. Renal arter ve ven varyasyonunun birlikteliği % 22.9 ve en sık sol hiler arter ve sağda double renal ven birlikteliğini saptadık. Sonuç: Ana renal arterde erken dallanma, ana renal venlerde geç konflüens gibi varyasyonların, renal arter ve ven varyasyonlarının birlikte görülme sıklığınının literatürde belirtilen oranlardan daha fazla oranda olabileceğini tespit ettik. Bu durumun girişimsel ve cerrahi işlemlerde göz önünde bulundurulması önem taşımaktadır.
Malign ve benign meme lezyonlarında difüzyon mr görüntüleme
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) meme kitlelerinde benign ve malign ayrımındaki yerinin araştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Herhangi bir nedenle meme MRG çekilmiş 66 (26 benign, 40 malign) hasta çalışmaya dahil edildi. 66 lezyona yönelik rutin kontrastlı dinamik MRG ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) uygulandı. Lezyonların kontrastlı MRG ve DAG özellikleri her bir lezyon için retrospektif olarak değerlendirildi. Lezyonların kontrastlanma paterni, kinetik eğrileri BIRADS sınıflamasına göre değerlendirildi. Apparent diffusion coefficient (ADC) ölçümleri iş istasyonunda DAG'lerden sayısal olarak elde edildi. Her hastanın karşı memesindeki normal fibroglandüler dokudan da (NFD) ADC değerleri ölçüldü. Benign, malign lezyonların ve NFD'nun ADC değerleri karşılaştırıldı. BULGULAR: Benign, malign lezyonların ve benign-malign olgularda NFD'nun ortalama ADC değerleri sırasıyla: 1,535 x 10-3 mm²/sn, 1,169 x 10-3 mm²/sn, 1,879 x10-3mm²/sn, 1,852 x10-3mm²/sn idi. NFD'nun ortalama ADC değerleri benign ve malign lezyonlarınkinden istatistiksel anlamlı olarak yüksekti. Malign lezyonların ortalama ADC değeri, benign lezyonların ortalama ADC değerinden istatistiksel olarak anlamlı düşüktü (p < 0,001). SONUÇ: Benign ve malign meme lezyonlarının ayırt edilmesinde ADC değeri, lezyonların dinamik kontrastlanma eğrileri ve morfolojik kriterler ile birlikte kullanılabilecek yardımcı bir parametredir. DAG'nin meme MRG'sinde rutin olarak kullanılmasını önermekteyiz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Manyetik rezonans görüntüleme, difüzyon, meme, malign, benign
Solid böbrek tümörlerinde dinamik BT'nin malign ve benign ayrımındaki yeri ve bulguların patoloji ile korelasyonu
Giriş ve Amaç: Solid böbrek kitlelerinde morfolojik ve kontrastlanma kriterlerinine göre Dinamik Çok kesitli BT 'nin malign ve benign ayrımında tanıya katkısını araştırmaktır. Gereç ve yöntem: 2007-2015 yılları arasında renal kitle ön tanı ile başvuran hastalarda Dinamik Multifazik Kontrastlı BT incelemesi ve patoloji sonucu olan hastalar incelendi. 64 hastada saptanan 67 lezyon radyolojik olarak değerlendirilip patoloji ile korele edildi. Çalışmada değerlendirilen parametreler hasta yaşı, cinsiyeti, kitle boyutu, lezyondaki kalsifikasyon, kistik-nekrotik dejenerasyon, lezyonun komşu organ ilişkisi, histopatolojik tip, Fuhrman derecesi ve Dinamik BT 'de prekontrast, kortikomedüller ve nefrogram fazlarında elde edilen lezyon dansiteleri, EKİ ve GKİ , KM ve NG fazda tümör/aorta ve tümör/parankim dansite oranlarıdır. Bulgular: 64 hastanın 29 'u erkek , 35 'i kadındı. Toplam 67 lezyon saptanmış olup 53 'ü malign , 14 'ü benign lezyondu. Patolojik olarak 48 RHK lezyonundan sadece 26 'sının Furhman derecesine ulaşabildi. Lezyoların patolojik dağılımı ise 48 RHK (28 berrak hücreli RHK , 20 berrak hücreli dışı RHK ), 3 THK, 1 Wilm's tümöru, 1 Lenfoma, 1 Kist hidatik, 4 pyelonefrit-abse, 3 AML, 5 onkositom ve 1 multiloküle nefroma lezyonuydu. Çalışmamızda benign lezyonlar küçük çaplı olup homojen kontrast tutmaktaydı. Lezyonların çapı artıkça malign olma potansiyeli ise artmaktadır. Ayrıca bu lezyonlar daha agresiv ve ileri evre tümörlerdir. Berrak hücreli RHK KM fazda yoğun ve heterojen kontrastlanıp takip eden fazlarda wash-out göstermekte , kromofob tip orta derecede kontrastlanma gösterirken papiller tip ise zayıf kontrastlanmakta göstermekteydi. Berrak hücreli RHK diğer subtiplerinden ayrımında prekontrast, EKİ ve KM fazda tm/ao oranı kullanılabilir. Prekontrast ve EKİ eşik değeri sırasıyla 26,5 HÜ ve 45,5 HÜ olarak belirlenmiştir. Kortikomeduller fazda tümör/aorta oranında 0,295 eşik değeri kullanılabilir. Sonuç: Malign ve benign lezyonları birbirini ayırmada öncelikle morfolojik özelliklerine bakılarak ayrım yapılabilir. Renal hücreli karsinomların subtiplerine ayrılmada ise en değerli parametre kitlelerin kontrastlanma dereceleridir. Kontrastlı dinamik serilerde RHK subtipleri arasında tüm fazlarda berrak hücreli RHK en yüksek değere sahiptir. Berrak hücreli subtipi diğerlerinden ayırmak için en yüksek doğruluk oranına sahip olan parametre ise prekontrast faz dansitesidir. Anahtar Kelimeler: Çok kesitli Dinamik Renal BT, malign ve benign böbrek kitlelerinde ayırıcı tanı, histopatolojik alt tipler, lezyon dansitesi ve morfolojik özellikler
BT eşliğinde koaksiyel yarı otomatik kesici iğne tekniği ile transtorasik akciğer biopsisi: Histopatolojik sonuçları, komplikasyon oranları ve komplikasyonları etkileyen faktörler
ÖZET Bu çalışmada Ocak 2009- Aralık 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda 251 BT eşliğinde perkütan transtorasik biyopsi uygulaması, sonuçları ve komplikasyonları değerlendirilmiştir. Çalışmada 4-94 yas aralığında 243 hastaya 251 kez girişim uygulanmıştır. Alınan patoloji sonuçlarına göre lezyonlardan 40'ı (%15,9) benign, 160'ı (%63,7) malign olup 24 (%9,6) hastada histopatolojik tanı elde edilememiştir. İslem esnası ve sonrasında hastalarda komplikasyon olarak 63 (%25,1) hastada pnömotoraks, 93 (%37,3) hastada parankimal hemoraji izlenmistir. Pnömotoraks gelişen 63 hastadan 6 sında tedavi olarak toraks tüpü uygulandı. Diğer komplikasyonlar spontan geriledi. Pnömotoraks sayısı ile lezyon derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca parankimal hemoraji sayısı ile lezyon derinliği ve lezyon boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. İncelenen diğer etkenler ile komplikasyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç olarak; yarı otomatik biyopsi iğnesi ile BT rehberliğinde uygulanan perkütan transtorasik biyopsilerin en yaygın komplikasyonları pnömotoraks ve parankimal hemorajidir. Lezyon boyutu ve biyopsi traktında geçilen parankim mesafesi komplikasyon gelişimini etkileyen en önemli faktörlerdir. Akciger kitlelerinin tanısında yarı otomatik iğne ile yapılan BT eşliğinde perkütan transtorasik biyopsinin uygulaması kolay, tanı koyma oranı yüksek, komplikasyon oranı düsük bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Transtorasik, Kitle, Biyopsi, iğne, BT
Koroner arter varyasyon ve anomalilerinin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bilgisayarlı tomografi (BT) teknolojisinin ilerlemesiyle günümüzde koroner anatomiyi, koroner arter varyantlarını ve koroner arter anomalilerinin tanımlanması BT ile rahatlıkla yapılabilmektedir. Çalışmamızın amacı merkezimizde koroner BT anjiografi çekilen hastalarda koroner arterlerin varyasyon ve anomalilerinin prevalansını ve özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 31.01.2008 ile 20.04.2017 tarihleri arasında Dicle Üniversite Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda 64 ve 256 kesitli BT koroner anjiografi uygulanmış ardışık 1200 hastada retrospektif olarak koroner arter anatomi varyantları incelendi. 1200 hastadan 601 (%50.08)'i 256 kesitli BT ile 599 (%49.92)'u 64 kesitli BT ile değerlendirildi. Tüm incelemeler kardiyak rekonstrüksiyon yazılımı ile donatılmış retrospektif EKG tetiklemeli 64 kesitli ve 256 kesitli BT iş istasyonlarında gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 1200 olgunun; %88.6'sında sağ dominansı, %9.6'inde sol dominansı ve %1.8'ünde kodominansı izlendi. Çalışmamızda konus arteri; %61 olguda proksimal RCA'dan orijin almaktayken, %21 olguda ostial RCA'dan, %15.5 olguda aortadan orijin almaktaydı. %2.5 vakada ise konus arter dalı değerlendirilemedi. RCA'nın ikinci dalı olarak sinoatriyal nod olguların %79'unda izlenirken, olguların %12.4'ünde SA nod arteri LCX'ten orijin almaktaydı. SA nod arteri %4.1 olguda hem RCA hemde LCx'ten orijin almaktaydı. Olguların %4.5'inde ise SA nod arteri değerlendirilemedi. Ramus intermedius dalı %33.6 olguda izlendi. Ramus intermedius arter çapı 04-4.5 mm arasında değişmekteydi. %12.1 olguda myokardiyal bridge izlenmiş olup olguların çoğu LAD'de izlendi. %1.75 olguda koroner ektazi-anevrizma izlenmiş olup koroner arter ektazi-anevrizmalarının çoğu RCA'da izlendi. %1.3 vakada yüksek çıkış anomalisi gözlenmiş olup olguların çoğunluğunu LMCA oluşturmaktaydı. LMCA %0.5 olguda RCA ile birlikte sağ sinüs valsalvadan tek orijin olarak çıkarken, RCA %0.42 vakada sol sinüs valsalvadan ayrı orijin almaktaydı. LMCA 2 olguda sağ sinüs valsalvadan direkt orijin almaktayken, 1 olguda ise LMCA nonkoroner sinüsten orijin almaktaydı. LCX 9 olguda, LAD ise 2 olguda sağ orijinliydi. Ayrıca çalışmamızda; 7 olguda sonlanma anomalisi, 2 olguda ise extrakardiyak sonlanma anomalisi mevcuttu. Sonuç: Toplumumuzda koroner varyasyon ve anomaliler geniş yelpazede izlenmektedir. Bu varyasyon ve anomalilerin bazılarının sıklığı literatür ile uyumlu iken bazıları ise farklılık göstermektedir. Koroner BT anjiyografi koroner arterlerin varyasyon ve anomalilerinin saptanmasında güvenilir bir tetkik olup yüksek geometrik-temporal rezolüsyon ve reformat görüntüleme imkanı ile tanı, tedavi ve cerrahi planlama açısından yol gösterici olabilir.
Bebek ve çocukluk döneminde beyinde miyelinizasyon ile ilgili değişikliklerin ADC haritaları kullanılarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı normal popülasyonda bebeklik ve çocukluk çağında beynin farklı bölgelerinde miyelinizasyonla ilişkili değişikliklerin rutin MRG incelemelerinde ADC değerleri ölçülerek değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: 3.0T cihaz ile beyin MRG incelemesi yapılan ve miyelinizasyonu ve maturasyonu konvansiyonel sekanslarda normal olarak yorumlanan yaşları 0-17 arasındaki 109 hasta değerlendirildi. Tüm incelemelerde T2 ağırlıklı görüntüler baz alınarak 30 farklı lokalizasyondan ADC haritaları iş istasyonunda değerlendirilerek ölçüm yapıldı. Bulgular: Normal populasyonda bebeklik ve çocukluk çağında miyelinizasyon süreci ve ADC değerleri arasında fonksiyonel bir ilişki bulunmaktadır. Yaş arttıkça ADC değerleri ilk 2 yaşta daha belirgin olmak üzere tüm lokalizasyonlarda azalmaktadır. Postnatal süreçte beyaz cevherde daha yüksek olan ADC değerleri beyaz cevher maturasyonu tamamlandıkça azalmakta ve kortikal gri cevherde daha yüksek hale gelmektedir. Talamus, kaudat nükleus ve santral sentrum semiovale dışında her iki hemisferde karşılıklı yapılarda anlamlı farklılık bulunmamıştır. Yapılan karşılaştırmada 0 ile 2 yaş grubu bireylerde cinsiyetler arası anlamlı farklılık bulunmamıştır Sonuç: Beyin MR incelemelerinde rutin pratikte sıklıkla kullanılan difüzyon ağırlıklı görüntüleme ve ADC haritaları ile her bir lokalizasyon için ADC değerleri kolayca elde edilebilmektedir. Böylelikle ADC değerleri ile miyelinizasyon süreci ilişkisi tüm beyinde ortaya konabilmekte ve beyinde multipl bölge için normatif değerler elde edilebilmektedir. Anahtar kelimeler: Miyelinizasyon, difüzyon ağırlıklı görüntüleme, MRG, ADC
Nadir bir meme kanseri olan papiller karsinom ile invaziv duktal karsinomun ultrasonografik ve mamografik özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı,patolojik olarak meme kanseri tanı almış meme kitlelerinde nadir bir meme kanseri tipi olan papiller meme karsinom ile sık bir meme kanseri tipi olan olan invaziv duktal karsinomun ultrasonografik ve mamografik bulgularının araştırılması ve bu iki kanser tipinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Ocak 2010-Mart 2019 tarihleri arasında patolojik olarak meme kanseri tanısı almış hastalar çalışmaya dahil edildi.Bu çalışmada toplam 88 meme lezyonu (44 papiller kanser, 44 invaziv duktal kanser) araştırıldı.Hastalara ait farklı düzlemlerdeki ultrasonografi görüntüleri ile MLO-KK ve tomosentez görüntüleri PACS sisteminde tarandı.Radyolojik bulgular patoloji verileri altın standart kabul edilerek istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular;Histopatololojik olarak tanı almış 44 papiller karsinom hastası ve 44 invaziv duktal karsinom lezyonunun mamografi ve ultrasonografide kontur,şekil,iç yapı,kalsifik-kistik komponent,ekojenite,arka akustik değişklik,cilde göre oryantasyonu,çevre ekojenik halo gibi kriterlere göre gruplara ayrıldı. Gruplar arasında mamografi kontur, USG kontur, USG şekil, USG arka akustik ve USG içyapı bakımından istatistiksel olarak önemli fark elde edildi. Bu değişkenlerden hangisinin gerçekten etkili faktör olduğunu tespit etmek için ileriye dönük seçimli olarak gerçekleştirilen lojistik regresyon analizi yapıldı. Lojistik regresyon analizi USG içyapıda homojen görünüm varlığı (p<0,001) ile USG arka akustikte gölgelenme yokluğunun (p=0,001) papiller karsinomu belirlemede en uygun bulgular olduğunu gösterdi. USG içyapıda homojen görünüme sahip olan bir tümörün papiller karsinom olma olasılığı invaziv duktal karsinoma göre 16,869 kat fazla olarak bulunurken, USG arka akustikte gölgelenme olan bir tümör için aynı olasılık 0,101 kat daha az olarak saptandı. Sonuç:İnvasiv duktal karsinom ile memenin papiller karsinomunu hem ultrasonografik hem de mamografik olarak histopatolojik tanısı olmadan ayırt etmek çok güçtür. Ne ultrasonografik incelemeler ne de mamografik veriler bu iki tanıyı birbirinden ayırt etmede yeterli olmaktadır. Her ne kadar yaptığımız çalışmadaki sonuçlarımız, ultrasonografik bulgulardan akustik gölgelenme artışı ve kitle içyapısında ki homojenite kaybının invasiv duktal karsinom lehine olduğunu gösterse de, yine de invaziv duktal karsinom ile papiller karsinomun ultrasonografik ve mamografik bulguları bir birlerine benzerdir.Dolayısıyla sadece bu iki kriter doğrultusunda her iki kanser türünün ayırt edilmesi hala mümkün değildir. Anahtar sözcükler: Mamografi,Ultrasonografi,Papiller kanser,İnvaziv Duktal kanser
Kantitatif difüzyon MRG değerleri kullanarak idiyopatik intrakranial hipertansiyonun patogenezinde yaygın serebral ödem rolünün değerlendirilmesi
AMAÇ: Bu çalışmamızda, difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DWI) ve görünür difüzyon katsayısı (ADC) ölçümlerini kullanarak, sadece revize Dandy kriterlerini karşılayan ''İdiopatik İntrakranial Hipertansiyon (İİH)'' tanısı almış hastaların patogenezinde yaygın serebral ödemin rolünü değerlendirmek istedik. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza 01.01.2016 - 01.01.2019 tarihleri arasında Dicle Üniversite Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda beyin MRG tetkiki için birimimize yönlendirilen "Revize Dandy kriterlerini karşılayan" intrakranial hipertansiyon tanısı almış olgular dahil edildi. PACS (Picture archiving communication systems) sistemine bağlı dijital arşiv retrospektif olarak tarandı. Difüzyon ağırlıklı MRG'si bulunan İİH tanılı tüm olgularda sağ ve sol serebral hemisferde 24 farklı noktadan (bilateral frontal ve paryetal korteks, insula, singulat gyrus, hipokampus, frontal ve oksipitoparyetal periventriküler ak madde, kaudat nukleus, putamen, talamus, serebellar hemisferler, pons, ve mezensefalon) ADC ölçümleri yapıldı. Çalışmada İİH hastalarının ve kontrol gruplarının beyin parankiminin farklı kısımlarından elde edilen ortalama ADC değerlerini istatiksel olarak karşılaştırmak için SPSS18.0 kullanıldı. ''p'' değerinin 0.05'ten düşük olduğu değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmamızdaki hasta ve sağlıklı kontrol grubunun her biri 39 kadın ve 6 erkek olmak üzere toplam 90 olgudan oluşturuldu. Ortalama yaş dağılımı hasta grubunda 38.07 ± 6.4 ve sağlıklı kontrol grubunda 38,32±6,4'tü. İstatistiksel olarak İİH'li hastalar ve kontrol grubu arasında yaş veya cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p = 0.73 ; p = 1.000). Kontrol grubu ve İİH tanılı hastalarda konvansiyonel MRG ve DWI sekansları değerlendirildiğinde parankimal anormallik bulunmadı. Çalışmamızdaki 45 sağlıklı kontrol grubu ile 45 hasta arasındaki beynin 24 farklı bölgelerinin ortalama ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p> 0.05). SONUÇ: Çalışmamızda İİH hastalarının beyninin belirli bölgelerinden elde edilen ortalama ADC değerleri ile normal sağlıklı kontrol grubundan elde edilen ortalama ADC değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı. Bu bilgilerle beyin ödeminin, İİH patogenezinde katkısının olmadığını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: idiopatik intrakranial hipertansiyon, psödotümör serebri, diffüz beyin ödemi, difüzyon ağırlıklı görüntüleme, manyetik rezonans.
Üriner sistem patolojilerinde çok kesitli bilgisayarlı tomografinin tanı değeri
Bu çalışmada üriner sistem patolojilerinde Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografinin tanı değeri literatür bilgileri ışığında gözden geçirildi. Bu amaçla fakültemiz Radyodiagnostik Anabilim Dalı, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi ünitesinde Haziran 2006 ? Ekim 2007 tarihleri arasında, üriner sistem patolojisi bulunan 87 hastanın Batın-Pelvik ÇKBT incelemesi değerlendirildi.Değerlendirmeye alınan hastaların 9'unda üriner sistem konjenital anomalileri tespit edildi. 3'ünde üriner sistem enfeksiyon bulguları izlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 27'sinde üriner sistem taş hastalığı izlendi. Bunlardan 20'sinde böbreklerde, 2'sinde üreterlerde ve 5'inde mesanede bir yada birden çok sayıda taş mevcuttu. 30 hastada üriner sistem tümörleri mevcut olup bunlardan 23'ünde böbreklerde, 6'sında mesanede ve 1'inde prostatta kitle tespit edildi. Renal kitlelerin 13'ü sağ böbrekte, 9'u sol böbrekte ve 1'i her iki böbrekte idi. 1'inde Polikistik Böbrek Hastalığı, 1'inde parapelvik kist izlendi. 8 hastada renal vasküler patoloji izlendi. Bunlardan 5'inde yumuşak, 2'sinde kalsifiye aterom plakları izlendi. 1 hastada renal arterde anevrizmatik genişleme ve yumuşak aterom plağı mevcuttu. Travmalı 4 hastada böbrek kontüzyon ve laserasyonları ile sekonder bulgular değerlendirildi.ÇKBT'de saniyeler içerisinde batın ve pelvik bölgeler taranarak 2 boyutlu ve 3 boyutlu görüntüleme teknikleri ile tanıya katkı sağlayacak, rezolüsyonu çok yüksek görüntüleri başarılı bir şekilde oluşturabildik.Çalışmamızın sonucunda Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografinin (ÇKBT), üriner sistem tümörleri, üriner sistem taş hastalığı ve renal vasküler patolojiler başta olmak üzere, üriner sistem patolojilerinde ve bu patolojilerle birlikte görülen sekonder bulguların değerlendirilmesinde, noninvaziv, hızlı ve güvenilir bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna vardık.
Sinoatriyal ve atrioventriküler nodun arteriyel beslenmesinin çok kesitli BT ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı çok kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile sinoatriyal ve atriyoventriküler nodun arteriyel beslenmesini sağlayan sinoatriyal nodal arter (SNA) ve atriyoventriküler nodal arterin (ANA) anatomik karakterizasyonu ve tanımlanmasıdır.Çalışmaya, radyoloji kliniğine koroner BT anjiyografi amacıyla başvuran 400 hasta dahil edildi. 350 hastada çift tüplü çok kesitli BT ile çekim yapılırken, 50 hastada ise 64-dedektörlü çok kesitli BT kullanıldı. Çift tüplü çok kesitli BT çekimlerinde 0.6 mm, 64 dedektörlü çok kesitli BT çekimlerinde 0.8 mm kalınlığında kesitler alındı.Hastalarda SNA ve ANA sayısındaki varyasyonlar, köken aldıkları koroner arter, köken aldıkları lokalizasyon ile arter orijini arasındaki uzaklık, orijin düzeyinde her iki arterin çapı, şekil varyasyonları ve seyir özellikleri değerlendirildi.Hastaların 383'ünde (% 95.7) bir adet SNA, 17'sinde (% 4.2) iki adet SNA saptandı. 233 (%58.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter RCA'dan, 149 (%37.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter LCX arterden, bir hastada ise tek sinoatriyal nodal arter aortadan köken almaktaydı.Atriyoventriküler nodal arter 351 hastada (tüm hastaların %87.7'si) distal RCA kaynaklı iken, 49 hastada (tüm hastaların % 12.3'ü) distal LCX kaynaklı idi.
Serebral sinüs ven trombozlarında 64 kesitli ÇKBT ile yapılan serebral bt venografinin tanısal değeri
Serebral sinüs ven trombozu beynin arteryel tıkayıcı hastalıklarına oranla daha nadir görülen bir durumdur. Bu konuda yapılmış epidemiyolojik çalışmalar olmadığından insidansı konusunda yeterli bilgi yoktur. Serebral ven trombozu, ilk tanımlandığı dönemlerde ölümcül ve nadir bir hastalık olarak bilinirken, günümüzdeki tanı araçları sayesinde hafif veya ağır seyredebilen çok çeşitli klinik tablolarla karşımıza çıkabilir ve sanıldığından daha sık görülür. Konvansiyonel serebral anjiyografi, BT, dijital subtraksiyon anjiyografi, MR görüntüleme ve MR venografi tanıya yardımcı olan görüntüleme modaliteleridir.Biz çalışmamızda kliniğimize sinüs ven trombozu yada başka bir serebral patoloji ön tanısıyla gönderilen hastaların çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile yapılan BT venografi (ÇKBT venografi) ile elde edilen serebral sinüs ven trombozu bulgularını saptamayı amaçladık. Çalışmamızda 14 kadın, 9 erkek toplam 23 hasta sinüs ven trombozu bulguları açısından değerlendirildi.ÇKBTA ile serebral venöz sistemde saptanan morfolojik değişiklikler, trombüs, rekanalizasyon, parankimal anormallikler, perfüzyon değişiklikleri, derin ven tıkanıklıkları, izole kortikal venöz tromboz gibi olası patolojilerdi. Çalışmaya aldığımız 23 hastada toplam 50 sinüste tromboz saptanırken, yirmiüç olgunun 17'sinde (%73.9) birden fazla sinüste tromboz saptandı. Beyinde en sık olarak etkilenen venöz yapı %32'lik oranla sigmoid sinüs idi. Beş hastada juguler vende de tromboz izlendi. Serebral venöz yapılardaki etkilenme ile birlikte parankim tutulumlarıda göz önüne alındığında, sinüs trombozu saptanan olguların 10'unda (%43.4) SVT'na parankimal değişiklikler eşlik ediyordu.Sonuç olarak, ÇKBTA intrakraniyal venöz dolaşımın detaylı görüntülerini sürekli olarak yüksek kalitede sunan hızlı ve faydalı bir metottur. Dural sinüs trombozu şüphesi olan, acil tedavi gerektirebilecek akut ve klinik tablosu ağır olan hastalar için BT venografiyi, sağladığı hızlı ve güvenilir tanı özelliğinden dolayı tercih edilmesini öneriyoruz.Anahtar sözcükler: Çok kesitli bilgisayarlı tomografi anjiografi, sinüs ven trombozu
Vena kava inferior anomalilerinin saptanmasında ÇKBT'nin yeri
Amaç: Herhangi bir sebeble, ileri teknoloji ürünü olan 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazıyla dinamik batın tomografi incelemesi yapılan hastalarda vena kava inferior anomali ve varyasyonlarını incelemek, bu varyasyonların embriyolojik temelleri göz önüne alınarak sıklık oranlarını saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Ocak 2008 ? Aralık 2009 tarihleri arasında yapılan 528 (267 kadın,216 erkek) erişkin hastanın abdominal bilgisayarlı tomografi incelemeleri çalışmaya alınmıştır. Tüm incelemeler dinamik bilgisayarlı tomografi ve bilgisayarlı tomografi anjiyografi olarak elde edilmiş olup değerlendirme retrospektif olarak venöz faz üzerinden yapılmıştır.Bulgular: Vena kava inferior varyasyon ve anomalileri açısından 528 hasta incelendi. Bu hastaların 267 (% 50.6)'si kadın, 261 (% 49.4)'i erkekti. Toplam 528 hastanın; 478' inde (% 90.5) herhangi bir anomali ve varyasyona rastlanmadı. 50 olguda (%9.5) vena kava inferiorda anomali veya varyasyon saptandı. En sık rastlanan varyasyon retroaortik sol renal ven varyasyonu olarak izlendi. Sirkümaortik sol renal ven varyasyonu, çift vena kava anomalisi, sol vena kava inferior anomalisi, vena kava inferior azigos devamlılığı ve kesintili (interrupted) vena kava inferior anomalisi diğer saptanan anomali ve varyasyonlar olarak belirlendi.Sonuç: Vena kava inferiorun doğuştan anomali ve varyasyonları çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile doğru olarak saptanabilmektedir. Bu anomalilerin bilgisayarlı tomografi görünümlerinin bilinmesi doğru tanımlanmasını sağlar. Doğru tanımlama ayırıcı tanı açısından önemlidir, ayrıca cerrahi sırasında varyasyonların bilinmesi majör komplikasyonların önlenmesi için de gereklidir..Anahtar kelimeler: Vena kava inferior, anomali, varyasyon, çok kesitli bilgisayarlı tomografi
Serebral vasküler varyasyonların 64 kesitli ÇKBT ile görüntülenmesi
Amaç: Herhangi bir sebeple, ileri teknoloji ürünü olan 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazıyla beyin BT anjiyo incelemesi yapılan hastalar- da serebral vasküler varyasyonları incelemek, bu varyasyonların sıklık oranlarını saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Nisan 2008 ? Mart 2010 tarihleri arasında çekilen 500 hasta (253 kadın,247 erkek) çalışmaya dahil edilmiştir. Beyin BT anjiyo protoko- lü ile çekilen hastalar, iş istasyonu üzerinden multiplanar, MİP ve VR görüntüler yardımıyla değerlendirilmiştir.Bulgular: Serebral vasküler varyasyonlar açısından 500 hasta incelendi. Bu hastaların 253' ü (% 50.6) kadın, 247' si (% 49.4) erkekti. 500 hasta- nın 73' ünde (% 14.6) herhangi bir varyasyona rastlanmadı. 500 hastada toplam 773 varyasyon saptandı. Varyasyonlar Willis poligonundaki varyas- yonlar, fenestrasyonlar ve diğer varyasyonlar şeklinde sınıflandırıldı. Willis poligonunda sık varyasyon görülmekte olup, en sık rastlanan varyasyon PCOA hipoplazisi olarak izlendi.Sonuç: Serebral vasküler varyasyonlar sıkça karşılaştığımız, herhangi bir hastalık nedeniyle çekilen beyin BT anjiyografi incelemeleri sırasında tesadüfen saptadığımız olgulardır. Bu anomalilerin bilgisayarlı tomografi görünümlerinin bilinmesi doğru tanımlanmasını sağlar. Doğru tanımlama ayırıcı tanı açısından önemlidir, ayrıca cerrahi sırasında varyasyonların bilinmesi majör komplikasyonların önlenmesi için de gereklidir.
Akut pulmoner embolizmde sağ ventrikül disfonksiyonunun ekokardiografi ve çkbt bulguları ile birlikte değerlendirilmesi
Pulmoner tromboembolizm tanısal yöntemlerdeki gelişmelere paralel olarak tanı konulma sıklığı giderek artan ve uygun tedavi edilmediği takdirde ölümcül seyredebilen bir hastalıktır.Akut pulmoner embolizmde; sağ kalp yetmezliği tromboembolik hastalığın şiddetini ve trombolitik tedavi seçeneğini belirleyen ve mortaliteyi arttıran önemli bir parametredir. Ekokardiografi sağ kalp yetmezliğini belirlemede en sık başvurulan inceleme yöntemidir. Akut emboli tanısında yaygın olarak ÇKBT kullanılmaktadır. ÇKBT ile aynı zamanda sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulguların saptanması nedeniyle ÇKBT etkinliğini ekokardiyografi ile karşılaştırıp akut emboli tanısı ile birlikte sağ kalp yetmezliği bulgularını da eş zamanlı olarak klinisyene rapor ederek zaman ve ekonomik açıdan faydalı olup olunamayacağını araştırmayı amaçladık.Aralık 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında pulmoner emboli ön tanısı ile Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına pulmoner BTA tetkiki isteği ile gönderilen ve BTPA değerlendirmesi sonucu pulmoner emboli tanısı alan 91 (36 erkek,55 kadın) hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 91 hastanın yaş ortalaması 53.69 (15-88 yaş) idi. Kadınların yaş ortalaması 57, erkeklerin yaş ortalaması 54.4 idi. Tüm incelemeler ÇKBTA protokolü ile çekim yapılan hastalarda retrospektif olarak yapılmıştır.Hastalarda ÇKBT ile sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulgular ile (midventriküler iç çap oranının 1'in üzerinde olması ve interventriküler septumda sola deviasyon) ekokardiografik bulgular arasında istatistiksel olarak korelasyon varlığı araştırılmış ve sonuç anlamlı bulunmuştur. BTPA incelemede sağ kalp disfonksiyonu açısından pozitif hastalar ile negatif hastaların pulmoner ven çaplarının ortalamaları arasında farklılık olup olmadığına bakılmış ve farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.(p>0,05)Benzer şekilde BTPA inceleme ile ekokardiografik incelemede sağ kalp disfonksiyonu negatif hastalar ile pozitif hastaların pulmoner ven çap ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. (p>0.05)Anahtar kelimeler: pulmoner tromboembolizm, çok kesitli bilgisayarlı tomografi, ekokardiografi
Mediastinal kitlelerin ÇKBT(Çok kesitli bilgisayarlı tomografi) görüntülerinin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Dicle Üniversitesi T p Fakültesi Hastanesine ba vuran mediastinal kitle ön tanılıl veBT incelemede mediastinal kitle saptanan, 64 dedektörlü çok kesitli bilgisayarlı tomografi(ÇKBT) ile çekim yapılmış ve cerrahi veya biyopsi ile patolojik sonucu elde olunan olgularıretrospektif incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi T p Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Ocak2007 Aralık 2010 tarihleri arasında bilgisayarl tomografisi (BT) çekilmiş olan, primermediastinal kitle tanısı ile başvuran ve BT de primer mediastinal kitle görülen 170 olgununBT görüntüleri retrospektif değerlendirildi. Bütün hastaların klinik dosyaları, ameliyatraporları, patoloji raporları incelendi. Cerrahi ve biyopsi sonucu elde edilebilen 40 olguçalışma kapsamına alındı.Bulgular: Olguların 24 ü kadın (%60), 16 s (%40) erkek idi. Sekizer olguda (%20) mediastinalkist ve lenfoma (%20), 6 olguda (%15) timus kaynaklı lezyon, 6 olguda (%15) mezenkimaltümörler, 4 olguda (%10) nörojenik tümör tespit edildi. Bunu 3 olguyla (%7.5) granülamatözlenfadenit, 2 olguyla (%5) germ hücreli tümörler, 2 olguyla (%5) intratorasik guatr ve 1 olguylada (%2.5) Castleman hastalığı izliyordu. Lokalizasyona göre lezyonlar en çok ön mediastenyerleşimliydi.Sonuç: Bilgisayarl toraks tomografisi mediastendeki lezyonun lokalizasyonu, boyutu,mediastinal anatomik yapılarla ilişkisi, kitlenin yoğunluğ u, sıvı içerip içermediği,kalsifikasyonun varığıl ve şekli yönünden oldukça değerli bilgiler verir. Ek olarak kitleninrezektabilitesini ve çevre yap larla ilişkisini de daha doğru oranda ortaya koyarak cerrahiyaklaşıma katkı sunar.
Konus dalı varyasyonlarının 64 dedektörlü BT ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı konus dalı arterini Çok Kesitli Koroner BT Anjiografi ile görüntüleyerek, anatomisi, varyasyonlarını ortaya koymaktır.Gereç-Yöntem:Radyoloji kliniğimize, Koroner BT anjiyografi amacıyla başvuran 200 hasta, çalışmamıza dahil edildi.18 hastanın görüntüleri artefaktlı olduğundan değerlendirme dışı bırakıldı.Bulgular:Çalışmamıza dahil ettiğimiz hastaların 119'u (%65.4) erkek, 63'u (%34.6) kadındı.182 hastadan 137'sında (%74.7) konus arter vardı. 137 konus arterinin 36'sı proksimal RCA'dan (%26. 3), 50'si direkt aortada(%36. 5) , 51'i RCA ile aynı ostiumdan (%37. 2) köken alıyordu. Erkeklerin %82. 4'ünde, kadınların %60. 3'ünde konus arteri mevcuttu.Sonuç:Koroner arter tıkanıklıklarında; konus arterinin varlığı, seyri ve çapı, önemli bir kompansasyon mekanizmasıdır. Çok Dedektörlü Kardiyak BT, koroner arterleri ve konus arter gibi yan dalların orijin, seyir ve varyasyonlarını başarılı bir şekilde görüntüleme imkanı sağlamaktadırAnahtar kelimeler: BT( bilgisayarlı tomografi ), RCA (sağ koroner arter)
Posterior reversibl ensefalopati sendromu radyolojik görüntüleme bulguları
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine çeşitli nörolojik ön tanılarla başvuran, 64 ve 16 dedektörlü ÇKBT, 3T ve 1.5T MRG cihazları ile çekim yapılmış ve PRES tanısı almış olguların radyolojik görüntülerini retrospektif incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesine Ocak 2009 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, çeşitli nörolojik ön tanılarla başvuran 31 olgunun, ÇKBT ve MRG ile elde edilen görüntüleri retrospektif değerlendirildi. Bütün hastaların klinik dosyaları etyolojik faktörler açısından incelendi. Tüm hastalarda ÇKBT ve MRG'de, lezyonların anatomik lokalizasyonu değerlendirildi. 21 hastada DAMR görüntüleri incelendi, ADC haritalarında lezyonların ve komşu sağlam parankimin difüzyon değerleri ölçülerek ortalama değerler, istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Olguların 29'u kadın (%93.5), 2'si erkek (%6.5)'ti. En küçüğü 2, en büyüğü 41 yaşında olan hastaların yaş ortalaması 22.6 yıl idi. Etyolojide rol oynayan faktörlere bakıldığında; en sık görülen etyolojik faktör, 18 hastada saptanan gebelik ve eklampsi(%58.0) olarak saptanmış olup, diğer etyolojik faktörler; 3 hastada postpartum görme kaybı (%9.6), 2 hastada konvulsiyon (%6.4), 1 hastada eklampsi ve HELLP sendromu (%3.2), 1 hastada postpartum HELLP sendromu(%3.2),1 hastada KBY(%3.2), 1 hastada missed abortus(%3.2), 1 hastada AML(%3.2),1 hastada ALL(%3.2), 1 hastada in utero mort de fetüs ve eklampsi(%3.2) ve 1 hastada post-op kanama ve DIC sendromu(%3.2) olarak saptandı. Lezyonların yerleşim yerleri araştırıldığında; 31 hastada toplam 112 lokalizasyon tespit edilmiş olup, en sık lokalizasyonlar; paryetal lob(%26.7), oksipital lob(%26.7) ve frontal lob(%19.6) olarak bulunmuştur. Lezyonların ADC değerleri; 1,068x10¬³ mm²/sn ile 1,512x10¬³ mm²/sn arasında olup, ortalama ADC değeri 1,290x10¬³ mm²/sn olarak saptandı. Lezyonlara komşu, patolojik sinyal değişikliği izlenmeyen parankimin ADC değerleri 0,725x10 -³ mm²/sn ile 0,786x10-¬³ mm²/sn arasında olup, ortalama ADC değeri 0,755x10 -³ mm²/sn olarak saptandı.Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlara göre PRES'te en sık etyolojik neden gebelik ve eklampsi olarak saptanmıştır. Lezyonların ortalama ADC değerleri 1,068x10¬³ mm²/sn ile 1,512x10¬³ mm²/sn arasında(ortalama 1,290x10¬³ mm²/sn) saptanmıştır. ADC değerlerine bakıldığında lezyonlardan ölçülen değerler tüm lokalizasyonlarda normal parankime oranla oldukça yüksek saptanmıştır (p < 0.001). Lezyonların en sık izlendiği lokalizasyonlar olan paryetal, oksipital ve frontal lokalizasyonların ortalama ADC değerleri karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır.
Yetişkinlerde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile insidental saptanan diafragmatik hernilerın değerlendirilmesi
ÖZET Amaç Bu tezin amacı erişkinlerde, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile insidental saptanan diafragmatik (Morgagni, Bochdaleck ve Hiatal) hernilerin oranlarını saptamak, hernilerin dağılım özelliklerini bulmak, hernilerin özelliklerini tespit etmek ve literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2013 ? Mayıs 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ünitesi?ne çeşitli klinik ön tanılarla başvuran 670 hastanın batın, 330 hastanın toraks olmak üzere toplam 1000 hastanın bilgisayarlı tomografi görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada radyoloji arşivinden ve hastane kayıtlarından faydalanıldı. 16 dedektörlü Toshiba Activion ve 64 Dedektörlü Philips Brillance BT cihazlarında çekilen görüntüler değerlendirildi. Öncelikle hastaların diafragmatik hernilerinin olup olmadığı araştırıldı. Diafragmatik hernisi olan hastalar Morgagni, Bochdaleck ve Hiatal herni gruplarına ayrıldı. Hernilerin kendi içlerinde sıklıkları belirlendi ve herniler içeriklerine göre gruplandırıldı. Bulgular: 1000 hastanın 192 (% 19.2) sinde toplam 211 herni saptandı. Saptanan 211 herninin % 51 i morgagni , % 37 si hiatal , % 12 si bochdaleck idi. 1000 hastanın % 10.7 sinde morgagni, % 7.8 inde hiatal ve % 2.6 sında bochdaleck hernisi saptandı. Morgagni hernisi saptanan hastaların % 99 u yalnızca omental yağlı doku içerirken, % 1 inde omental yağlı doku ve barsak ansı içermekteydi. Morgagni hernisi saptanan hastaların % 84 ü sağda, % 12 si solda ve % 4 ü de bilateral yerleşimli idi. Hiatal herni saptanan hastaların % 75 i sliding, % 17 si miks ve % 8 i paraözafagial tip hiatal herni idi. Bochdaleck hernisi saptanan hastaların % 69 u solda, % 31 isağda idi. Herni saptanan 192 hastanın % 88 i tek, % 11 i iki ve %1 i üç tip herniyi de içermekteydi. İki herni saptanan hastaların % 50 si morgagni ve hiatal, % 23 ü morgagni ve bochdaleck ve % 27 si bochdaleck ve hiatal hernilerini içermekteydi. Sonuç: Torakal ve abdominal hastalıklar için kullanılan ÇKBT gibi ince kolimasyon sağlayan tekniklerin kullanımının artması ile diafragmatik hernilerin insidental tespiti kolaylaşmış, insidental saptanan herni sıklığı artmıştır. Diafragmatik herniler en yüksek oranda (% 19.2) ÇKBT ile saptanmıştır. En sık morgagni hernisi saptanırken bunu hiatal ve bochdaleck hernisi takip etmiştir.
Penetran ve künt travmalara bağlı diyafragma yaralanmalarında multidedektör bilgisayarlı tomografi bulgularının değerlendirilmesi
ÖZET: Amaç: Travmatik diafragma rüptürü, hem radyologların hemde cerrahların tanı koymada zorlandığı bir durumdur ve genellikle torakoabdominal bölgenin künt ve penetran travmaları sonucu oluşmaktadır. Erken tanınması ve cerrahi olarak onarılması hayati öneme sahiptir. Günümüzde artan trafik kazaları, kesici delici alet yaralanmaları ve ateşli silah yaralanmaları diyafragma rüptürü insidansında artışa yol açmaktadır. Biz bu çalışmada diyafragma rüptürü gelişen travma hastalarında travma çeşitlerini, diyafragma rüptürüne sekonder gelişen organ herniasyonlarını ve radyolojik olarak saptanan tanısal işaretleri, çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2006-2012 yılları arasında, künt veya penetran torakoabdominal travma sonucu radyoloji kliniğinde 16 veya 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazları ile çekimleri yapılmış ve diyafragma rüptürü nedeni ile cerrahi prosedür uygulanmış 56 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastaların görüntüleri iki deneyimli radyolog tarafından retrospektif değerlendirildi. Hastalar, yaş ve cinsiyet, yaralanma nedeni (penetran veya künt), yaralanan taraf, eşlik eden diğer organ yaralanmaları, diyafragma yaralanmasına sekonder gelişen organların intratorasik herniasyonu açısından değerlendirildi. Ayrıca diyafragma rüptürüne sekonder gelişen radyolojik işaretlerin sıklığı araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 45 erkek (% 80,3) ve 11 kadın (% 19,7) dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 33,9 ± 17,1 (4-84) yıl bulundu. Olgularımızın 37?si (% 66,1) penetran, 19?si (% 33,9) künt travmaya maruz kalmıştı. Travma sonucu 37 hastada (% 66,1) sol, 19 hastada (% 33,9) sağ hemidiyafragma yaralanmıştı. Hastaların tümünde eşlik eden organ yaralaması vardı ve en sık akciğer (% 51,7), daha sonra dalak (% 37,5) yaralanması mevcuttu. 25 (% 44,6) hastada eşlik eden organ herniyasyonu olup en sık kolon (% 60) sonra mide (% 48) herniye olmuştu. En sık radyolojik bulgu ?defektin doğrudan izlenmesi?? (% 53,6) olup takiben ?Abdominal organ herniasyonu? (% 44,6), ?diyafragmada kalınlaşma?? (% 39,3) saptandı. Künt travmalarda (penetran travmalara oranla) diyafragma rüptüründe radyolojik bulguların sıklığı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla bulundu. Sağ ve sol hemidiyafragma yaralanmaları karşılaştırıldığında künt ve penetran travmalarda diyafragma rüptürünü düşündüren radyolojik işaretler sol tarafta daha fazla saptandı. Sonuç: Radyolog, diyafragma rüptüründe radyolojik özel işaretlere aşina olmalıdır. Künt veya penetran torakoabdominal travmalarda, diyafragma rüptürünü düşündüren bulgular dikkatle değerlendirilmeli ve cerrah bu durum ile ilgili bilgilendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Çok kesitli bilgisayarlı tomografi, Travma, Diyafragma rüptürü, Radyolojik işaretler,
Aksesuar dalak sıklığı ve özelliklerinin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı farklı nedenlerle abdomene yönelik dinamik Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) çekilen hastalarda aksesuar dalağın sıklığını saptamak ve aksesuar dalağın radyolojik görüntüleme özelliklerini ortaya koyarak literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2011- Eylül 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ünitesi'ne çeşitli klinik ön tanılarla başvuran 1000 hastanın abdominal dinamik ÇKBT görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada radyoloji arşivinden ve hastane kayıtlarından faydalanıldı. 16 dedektörlü (Toshiba Activion) ve 64 Dedektörlü (Philips Brillance) Bilgisayarlı Tomogrfai (BT) cihazlarında elde edilen görüntüler incelendi. Öncelikle hastalarda aksesuar dalak varlığı araştırıldı. Aksesuar dalağın sıklığı, yerleşimi, sayısı, arteryel beslenmesi, dansitesi ve boyutu değerlendirildi. Splenektomili hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bulgular: Taradığımız 1000 hastanın 233'ünde (% 23,3) toplam 281 aksesuar dalak vardı. Aksesuar dalak bulunan 233 hastanın 196'sında (% 19,6) bir adet, 29'unda (% 2,9) iki adet, 6'sında üç adet, 1'inde dört adet ve 1'inde beş adet aksesuar dalak vardı. Aksesuar dalakların anteroposterior çapları 3 ile 37 mm arasında olup ortalama 10,1 mm, transvers çapları 3 ile 33 mm arasında olup ortalama 9,8 mm ve kraniokaudal çapları 3 ile 42 mm arasında olup ortalama 9,6 mm olarak ölçülmüştür. Aksesuar dalakların 234'ü yuvarlak (% 83,3), 47'si oval (% 16,7) şekilliydi. Aksesuar dalak yerleşimini 8 anatomik kompartmana göre inceledik. Aksesuar dalakların 116'sı (% 41,4) anteromedial, 49'u (% 17,5) posteromedial, 38'i (% 13,5) anterior, 32'si (% 11,4) anterolateral, 23'ü (% 8,2) posterolateral, 20'si (% 7,1) inferior, 1'i (% 0,3) posterior, 1'i (% 0,3) superior kompartman yerleşimliydi. Bir tanesi de sol alt kadranda yerleşen gezici dalağa eşlik eden aksesuar dalak idi. Aksesuar dalak dansitesi 5 ile 95 HU arasında olup ortalama 37,7 HU idi. Aksesuar dalağı besleyen vasküler dallar hastaların 193'ünde (% 68,7) tespit edilirken 88'inde (% 31,3) tespit edilememiştir. Taradığımız 1000 hastanın 270'inde (% 27) kleft ile lobülasyon, 225'inde (% 22,5) sadece kleft, 217'sinde (% 21,7) sadece lobülasyon, 3'ünde (% 0,3) nodül, 3'ünde (% 0,3) nodül ile lobülasyon, 2'sinde (% 0,2) nodül ile kleft, 2'sinde (% 0,2) nodül ile kleft ve lobülasyon, 1'inde (% 0,1) splenopankreatik füzyon ve 1'inde (% 0,1) gezici dalak konjenital anomalileri izlendi. 276 hastada (% 27,6) anomali saptanmadı. Aksesuar dalağı bulunan hastaların 73'ünde (% 31,3) kleft ile lobülasyon, 53'ünde (% 22,7) lobülasyon, 51'inde (% 21,8) kleft, 1'inde (% 0,4) nodül ile kleft, 1'inde (% 0,4) nodül ile lobülasyon ve 1'inde (% 0,4) gezici dalak ve aksesuar dalak konjenital anomalileri izlendi. 54 hastada (% 23,1) anomali saptanmadı. Sonuç: Aksesuar dalak sık görülmekte olup ince kesitli ÇKBT'de insidental saptanma oranı yüksekdir. Aksesuar dalak görünümleri tipik olup ortalama 1 cm çapında, genellikle yuvarlak şekilli ve düzgün kontürlüdür. Aksesuar dalak boyutları splenomegalisi bulunan hastalarda artış göstermektedir. Aksesuar dalak en sık dalağın anteromedialinde yerleşir. Dalak ile dansitesi benzerdir. Aksesuar dalağı besleyen vasküler dallar ince kesitli ÇKBT'de büyük oranda saptanabilir. Anahtar kelimeler: Aksesuar dalak, konjenital dalak anomalileri, çok kesitli bigisayarlı tomografi
Kanser hastalarinda i̇nsi̇dental pulmoner tromboemboli̇ni̇n çok kesi̇tli̇ bi̇lgi̇sayarli tomografi̇ (ÇKBT) i̇le değerlendi̇ri̇lmesi̇
ÖZET Amaç: Kanser hastalarında insidental pulmoner tromboemboli (PTE) nin Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile yaygınlığını, primer kanserlere göre dağılım özelliklerini saptamak, insidental PTE tespit edilen hastalarda risk faktörlerini değerlendirmek, rutin değerlendirmede raporlanma oranınını araştırmak ve bulguları literatür bilgileriyle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Mart 2012-Eylül 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Radyoloji Anabilim dalına başvuran tanılı 1000 kanser hastasının 16 dedektörlü Toshiba Activion ve 64 dedektörlü Philips Brillance BT cihazlarında çekilen Kontrastlı Torax Bilgisayarlı Tomografi görüntüleri retrospektif olarak sırayla incelendi. Hasta grupları primer kanserlerine göre gruplandırıldı. Tiroid ve paratiroid kanserleri endokrin bez kanserleri grubunda; daha az sıklıkla görülen nazofarenx, larenx, parotis ve beyin kanserleri diğer hasta grubu adı altında toplandı. Öncelikle hastaların embolileri olup olmadığı araştırıldı. İnsidental PTE saptanan hastaların emboli lokalizasyonu, primer kanser gruplarına göre sıklığı, risk faktörleri, akciğer parankim bulguları ve rutin değerlendirmede raporlanma oranları değerlendirildi. Bulgular: İncelenen 1000 onkoloji hastasının 46 sında (%4.6) insidental PTE saptandı. PTE saptanan hastaların 29 u (%63) kadın, 17 si (%37) erkekti. Hastalarda en yüksek oranı 11 hasta (%24) ile meme kanseri oluşturmaktaydı. En az hasta grubunu birer hasta (%2.1) ile böbrek, karaciğer, kemik-yumuşak doku, mesane, pankreas kanserleri oluştururken; lenfoma, endokrin bez, testis ve diğer kanser gruplarında insidental PTE saptanmadı. Emboli en sık 33 hastada (71.7) sağ pulmoner arter alt lob dalında yerleşikti. Trombüs saptanan hastalarda en sık 20 (%43.4) hasta da alt extremite venöz sistemde trombüs mevcutken, 21 hastada (%45.6) venöz sistemde trombüs saptanmadı. Emboli varlığı 11 (%24) hastada rapor edilmemişti. En sık görülen akciğer bulgusu 16 (%34.7) hastada subsegmenter atelektazi ve fibrotik bantlardı. Tartışma-Sonuç: Kanser hastaları tromboemboliye yatkın hastalardır. İncelediğimiz 1000 hastanın 46 sında (%4.6) ÇKBT ile literatür ile uyumlu olarak insidental PTE saptadık. Kanser hastalarının takibinde sıklıkla kullanılan kontrastlı torax BT de hasta asemptomatik olsa bile pulmoner arterlerin dikkatli bir şekilde incelenmesi, insidental PTE saptanmasını kolaylaştırmakta ve bu durum kanser hastalarınında mortalite, morbiditeyi yakından etkilediğinden klinisyeni uyarmaktadır. Anahtar kelimeler: İnsidental pulmoner tromboemboli (PTE), kanser, Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT)
Meme lezyonlarında sonografik bırads skorlama ile biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Memesinde lezyonu olan kesici iğne biyopsisi yaptığımız hastaların lezyonlarında, malign/benign ayrımını yapmada US BI-RADS (Breast Imaging Reporting and Data System) veri sözlüğünün, bu veri sözlüğünde kullanılan tanımlayıcı ultrasonografik bulguların ve BI-RADS kategorilerinin pozitif ve negatif öngörü değerlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2012-2013 yıllarında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Ünitesine başvurup, ultrasonda lezyon tespit edilen ve biyopsi uygulanan hastalar dahil edildi. Tüm hastalara Radyoloji Anabilim Dalında ultrason eşliğinde biyopsi yapıldı. Biyopsi işlemleri Toshiba Aplio XG ultrason cihazlarında, lineer prob eşliğinde, 18G/15 cm yarı otomatik biyopsi iğneleri kullanılarak serbest el tekniği ile yapıldı. Biyopsi yapılan 14-81 yaş grubundan 397 olgunun meme lezyonları, sonografik olarak BI-RADS veri sözlüğüne göre kategorilendirildi. Radyolojik bulgular ile biyopsi sonuçları istatistiksel veriler ile karşılaştırıldı. Yaş parametresi dışında bütün parametreler için tanımlayıcı istatistik olarak sayı ve yüzdeler, yaş parametresi için ise ortalama ve standart sapmalar verildi. Ayrıca bütün parametreler ile final sonucu olarak kabul edilen histopatolojik sonuç arasındaki ilişkilerin analizinde Ki-kare analizi kullanıldı. Bulgular: Kesici iğne biyopsisi uygulanan 397 hastaya ait 414 lezyonun 106'sı malign (%25,6), 308'i benign (%74,4) olarak histopatolojik tanı aldı. Toplam 414 lezyondan 246'sı (% 59,4) BI-RADS III, 93'ü (% 22,5) BI-RADS IV, 75'i (% 18,1) BI-RADS V olarak sınıflandırıldı ve her kategori için (pozitif öngörü değeri)PÖD'leri hesaplandı. BI-RADS III için PÖD % 0,8, BI-RADS IV için PÖD %35,5, BI-RADS V için PÖD %94,7 olarak hesaplandı. Sonuç: Ultrasonografide saptanan lezyonları BI-RADS kategorilerine göre sınıflandırmak malign lezyonların öngörülmesine yardımcıdır. Sonuçlarımız BI-RADS IV ve BI-RADS V olarak sınıflandırılan lezyonlara biyopsi yapılması gerekliliğini desteklemektedir. BI-RADS III olarak sınıflandırılan lezyonlarda büyük oranda benignite saptanması bu lezyonlara biyopsiye alternatif olarak kısa dönem takip yapılması benign lezyonlara uygulanan biyopsileri azaltacaktır. Anahtar kelimeler: Ultrasonografi, mamografi, BI-RADS, meme, biopsi.
Laringeal hastalıklarda bilgisayarlı tomografi
ÖZET Laringeal hastalıkların değerlendirilmesinde laringoskopi ile mukozal yüzey, vokal kord fonksiyonları değerlendirilirken, derin laringeal dokuların, laringeal kartilajların ve eşlik eden lenfatik zincirin değerlendirilmesi için kesitsel görüntüleme yöntemlerine başvurulmaktadır. Çalışmamızda, klinik ve laringoskopik olarak laringeal patoloji düşünülen hastalara BT inceleme yapılarak, bu hastalarda BTnin tanıya katkısı araştırıldı. Şubat 1995 - Ocak 1996 dönemi içinde 26 olguya 30 larinks BT incelemesi yapıldı. Bu olguların son tanıları 1'i laringosel (tedavi öncesi ve sonrası inceleme yapıldı), 1'i Tbc+laringosel, 15'i larinks Ca, 3'ü hipofarinks Ca'nın larinks tutulumu, 4'ü post-op metastaz, 1'i post-op enflamasyon, 4'ü normaldi. Yüzeyel lezyonlu 1 olgu BT ile tesbit edilemedi. Endoskopik evrelemede derin yayılım BTye göre daha az oranda belirlenebildi. Laringeal hastalıklarda endoskopik muayeneye ek olarak BTnin kullanımı endoskopi ile tesbit edilemeyen alanların değerlendirilmesini sağlar. Biopsi alınacak alanın tesbitine imkan verir. Büyümüş lenf bezlerini klinik muayeneden daha yüksek oranda tesbit eder.