Theses supervised by Prof. Dr. Ali Çelik
18 theses · Manisa Celal Bayar University, Dokuz Eylül University, Karadeniz Technical University, Eskişehir Osmangazi University
Voltammetrik yöntemle D-3 vitamini (cholecalciferol) tayini
Bu çalışmada, kolekalsiferolün çok duvarlı karbon nanotüp modifiye camsı karbon elektrot üzerindeki elektrokimyasal davranışı, döngüsel voltammetri yöntemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Hazırlanan modifiye elektrot yüzeyinde kolekalsiferolün voltammetrik tayini, doğrusal taramalı voltammetri yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. 5×10-5-1x10-3 M konsantrasyon aralığında 0,9914 korelasyon katsayısı ile iyi bir doğrusallık elde edilmiştir. LOD ve LOQ değerleri sırasıyla 1,7×10-5 ve 5,1×10-5 M olarak hesaplanmıştır. Önerilen elektrodun cevabı kolekalsiferolün belirlenmesi için yeterince tekrarlanabilirdir. Önerilen modifiye elektrot, 300.000 I.U kolekalsiferol/mL içeren ticari bir oral solüsyonda kolekalsiferol tayini için başarıyla uygulanmıştır. Oral solüsyondan kolekalsiferolü ekstrakte etmek için metanol kullanılarak gerçekleştirilen basit bir sıvı-sıvı ekstraksiyon tekniği izlenmiştir. Önerilen yöntem ile elde edilen sonuçlar, ticari oral solüsyonun kolekalsiferol içeriği ile uyum içerisindedir.
Zerdeçal ekstraktlarının toplam fenolik, antioksidan, radikal giderme kapasiteleri ve kurkuminoidlerin voltammetrik tayini
Bu tez projesinde öncelikle zerdeçalın toplam antioksidan kapasitesi ve toplam fenolik bileşenlerinin tayini amaçlanmıştır. Buna ek olarak, zerdeçalın aktif maddesi olan kurkuminin duyarlı bir şekilde tayini için voltammetrik bir yöntem önerilmiş, önerilen yöntemin validasyon çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Çalışmada ilk olarak Curcuma Longa L. rizomları havanda toz haline getirilerek iki farklı ekstraksiyon yöntemi ile ekstrakte edilmiştir. Ekstraktlardaki toplam fenolik madde miktarı, toplam antioksidan kapasitesi ve radikal giderme kapasitesi sırasıyla Folin-Ciocalteu, CUPRAC ve DPPH yöntemleri kullanılarak spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde zerdeçal rizomlarındaki kurkumin miktarının tayini için çok duvarlı karbon nanotüp ile modifiye edilmiş camsı karbon elektrodun çalışma elektrodu olarak kullanıldığı voltammetrik bir yöntem tarif edilmiştir. Önerilen yöntem bir zerdeçal örneğindeki kurkuminoidlerin kurkumin eşdeğeri cinsinden belirlenmesi için uygulanmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise kurkumin dışındaki diğer kurkuminoidlerin (demetoksikurkumin ve bisdemetoksikurkumin), kurkumin için valide edilen yöntem kullanılarak voltammetrik davranışları incelenmiştir.
Üzümlerde kullanılan pestisit kalıntı miktarlarının zamana ve daldırma çözeltisine bağlı değişimi
Bu çalışmanın ilk bölümünde, Manisa Bağcılık Araştırma İstasyonundan temin edilen yaş ve kuru üzüm örneklerinde pestisit kalıntı düzeyleri araştırılmıştır. Bu örneklerde kalıntısı araştırılan 360 adet pestisit, QuEChERS ekstraksiyonunu takiben GC-MS ve LC-MS/MS cihazları ile nitel olarak izlenmiştir. Söz konusu üzümlerde kullanıldığı tespit edilen, GC grubu pestisitlerinden boscalidin, üzümlerde kurutma öncesi uygulanan işleme [kurutma öncesi K2CO3 (%5, a/a) çözeltisine daldırma yapıldıktan sonra güneş altında kurutma ve daldırma yapılmadan kurutma] ve bekleme süresine bağlı olarak nicel tayini gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlar, söz konusu pestisitin daldırılmış örneklerdeki bozunma hızının, daldırılmamış örneklerdekine göre daha yüksek olduğunu göstermiştir. Çalışmanın ikinci bölümü ise, elde edilen daldırılmış ortamdaki yüksek bozunma hızının, ortamdaki K2CO3?ın sağladığı bazlık etkisiyle ilişkisinin araştırılması için, 3 farklı derişimde (2, 4 ve 6 mg/L), su ve 5 farklı pH?de (pH=7, 8, 9, 10, 11) tamponlanmış K2CO3 çözeltileri ile boscalid standardı kullanılarak hazırlanan pestisitlerin, bozunma hızlarının 30 gün boyunca incelenmesini içermektedir. Bu amaçla, boscalid standart çözeltileri (1, 2, 4, 6 ve 7 mg/L) ile söz konusu ortamlar için yapılan doğrusallık çalışmalarında, korelasyon katsayısı 0.9947 ile 0.9999 arasında değişen kalibrasyon eğrileri elde edilmiştir. Boscalid miktarındaki değişimler, su ve söz konusu tampon ortamlarında farklanmak üzere 234.66 ile 244.99 nm arasında değişen dalga boylarında, hazırlanan çözeltilerin, hazırlandığı gün (ilk gün), 3. gün, 7. gün, 15. gün ve 30. günlerdeki absorpsiyonlarının UV-Vis spektrofotometresi kullanılarak ölçülmesi ile hesaplanmıştır. Sonuçlar, boscalid?in bozunma hızının K2CO3 ile hazırlanan tampon ortamlarında daha yüksek olduğunu göstermektedir. Özellikle pH=8, 9 ve 10 tamponlarında pestisit miktarındaki azalma, pH=7 ve 11 tamponlarındakine göre daha yüksek oranda gerçekleşmiştir.
Modifiye edilmiş doğal adsorbanlarla (Fındık ve ceviz kabuğu) sulu ortamdan As(III) iyonlarının giderilmesi
Arsenik doğada çeşitli oksidasyon basamaklarında bulunmaktadır; fakat doğal sularda çoğunlukla inorganik formlarının oksianyonları şeklinde, trivalent arsenit [As(III)] ve pentavalent arsenat [As(V)] şeklinde bulunur. As(III) biyolojik sistemlere karşı As(V)'den daha toksiktir. Arsenik giderimi için baş vurulan başlıca teknolojiler çöktürme-pıhtılaşma, membran ayırma, iyon değişimi ve adsorpsiyon yöntemleridir. Adsorpsiyon, genel olarak gelecek vaat eden bir yöntem olarak kabul edilir ve atık su ve su kaynaklarından ağır metallerin uzaklaştırılması için ekonomik olarak uygun bir alternatif yöntem olduğu belirtilmektedir. Bu çalışmada, yapay olarak hazırlanmış çözeltilerden As (III) iyonlarını gidermek için doğal absorbanlar kullanılmıştır. Bunun için, ceviz kabuğu ve fındık kabuğu FeCl3 ve FeCl3+NaOH ile modifiye edildikten sonra As(III) iyonlarının gideriminde kullanılmıştır. Adsorpsiyon çalışmaları batch metod kullanılarak gerçekleştirilmiştir ve maksimum adsorpsiyona ulaşabilmek için süre, pH, sıcaklık ve As(III) konsantrasyonu gibi parametreler incelenmiştir. Başlangıçtaki arsenik miktarı ve uygulama sonrası adsorplanmadan çözeltide kalan arsenik miktarı hidrür oluşturmalı atomik absorpsiyon spektrometresinde (HG-AAS), hava/asetilen alevinde analiz edilmiştir. Adsorpsiyon performansına sürenin etkisi incelendiğinde, maksimum adsorpsiyonun gözlendiği optimum temas süresi, FeCl3 ile işlem görmüş fındık kabuğu için 4 saat, FeCl3+NaOH ile işlem görmüş fındık kabuğu için 2 saat, FeCl3 ile işlem görmüş ceviz kabuğu için 1 saat, FeCl3+NaOH ile işlem görmüş ceviz kabuğu için 4 saat bulunmuştur. Bütün adsorbanlar için optimum sıcaklığın 20°C ve optimum pH'ın 9 olduğu tespit edilmiştir. Maksimum adsorpsiyon FeCl3+NaOH ile modifiye edilmiş fındık kabuğunda görülmüştür ve adsorpsiyon kapasitesi 11,84 mg As(III) /g adsorban olarak bulunmuştur. FeCl3 ile modifiye edilmiş fındık kabuğu için kapasite 4,37 mg As(III) /g adsorban, FeCl3 ile modifiye ceviz kabuğu için kapasite 6,17 mg As(III) /g adsorban, FeCl3+NaOH ile modifiye edilmiş ceviz kabuğu için ise kapasite 5,74 mg As(III) /g adsorban olarak bulunmuştur.
Türkiye'de bulunan bazı çam ağaçlarının kabuklarında piknogenol tayini
Çam ağaçlarının kabukları çok eski zamanlardan beri ilaç, şurup, ödem giderici ve benzer birçok nedenle kaynatılıp içilmekte ya da yaralara sürülmektedir. Eski insanlardan kalma tecrübeye dayanan bu bilgiler çağımızda bilimin gelişmesiyle incelenmeye ve doğrulanmaya başlanmıştır. Bilim insanları çam kabuklarının ekstraksiyonuyla elde edilen bu karışımı piknogenol olaarak adlandırmışlardır. Piknogenol birçok bileşenden oluşan (proantosiyanidinler,flavanoidler vb.) bir karışımdır. E vitaminine göre 50 kat, C vitaminine göre 30 kat daha kuvvetli antioksidan özelliği gösterdiği bilinmektedir. Piknogenol, Frana'da deniz kenarında yetişen kara çam türüne ait ağaçların kabuklarından elde edilmekte ve ticari olarak satılmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'de bulunan bazı çam ağacı kabuklarında bir kısım piknogenol bileşenlerinin nitel ve nicel tayini 280 nm dalga boyunda UV dedektör içeren HPLC ile yapılmış ve bileşenlerin elüsyonunda gradient pompa kullanılmıştır. Önce yöntemi optimize etmek amacıyla ticari olarak satın alınan çam kabuğu ekstraktları kullanılmıştır. Daha sonra standartlar ve toplanan örnekler kullanılarak örneklerin nicel ve nitel analizleri yapılmıştır. Çalışmada Manisa, Bilecik ve Adana bölgelerinden toplanan beş farklı tür çam kabuğu kullanılmıştır. Ekstraksiyon işlemi başlangıçta literatürde önerildiği şekilde yapılmıştır. Ancak etilasetat fazın uzaklaştırılması sırasında piknogenol bileşenlerinde oksitlenme gözlemlenmiştir. Bu nedenle etilasetat giderme adımı argon gazı altında vakumda yapılmıştır. Ekstraksiyon amacıyla toz haline getirilen çam kabuklarından 20 g tartılır, üzerine 150 mL kaynar su ilave edilerek ekstrakte edilir. Oda sıcaklığına kadar soğumaya bırakılan ekstrakt süzülerek kabuklardan ayrıldıktan sonra doygunluğa kadar üzerine tuz eklenir ve tekrar süzülür. Süzüntü alınarak etil asetat ile ekstrakte edilir ve ekstrakt etil asetat fazda toplanır. Kalan suyu uzaklaştırmak amacıyla etil asetat faza sodyum sülfat eklenir. Sodyum sülfat süzülerek uzaklaştırıldıktan sonra kalan etil asetat havasız ortamda argon gazı ile vakum altında uçurulur. Elde edilen bej renkli katı kısım 25 mL %25 (h/h) metanol içeren suda çözüldükten sonra cihaza enjekte edilmiştir. Analizi yapılan piknogenol bileşenlerine ait standartlar için hareketli faz bileşimi ve akış hızı optimize edildikten sonra örnekler analizlenmiştir. Hareketli faz olarak % 0.1 orto fosforik asit içeren su, % 0.1 orto fosforik asit içeren metanol ve % 0.1 orto fosforik asit içeren asetonitril üçlü elüsyon sistemi kullanılmıştır. Akış hızı 1 mL/dak. olarak ayarlanmış ve gradient elüsyon sistemi kullanılmıştır. Analizlenen çam kabuklarında (karaçam, kızılçam, sarıçam, fıstıkçamı, halepçamı) piknogenol bileşenlerinden kateşin, epikateşin, epikateşingallat, ferrulik asit ve taksifolinin nitel ve nicel tayinleri yapılmıştır. Çam ağaçlarının türlerine göre bulunan piknogenol bileşenleri; karaçamda 0.209 mg/g taksifolin, 0.086 mg/g kateşin, 0.076 mg/g epikateşin, 0.022 mg/g ferrulik asit; kızılçamda 23.16 mg/g taksifolin, 1.454 mg/g kateşin, 0.027 mg/g epikateşin; fıstık çamında 1.923 mg/g kateşin, 1.801 taksifolin; sarı çamda 0.066 mg/g epikateşin, 0.065 mg/g kateşin, 0.025 epikateşingallat, 0.015 taksifolin, 0.010 ferrulik asit; halepçamda 0.219mg/g taksifolin, 0.093 kateşin, 0.046 epikateşin olarak bulunmuştur.
Hayvan yemlerinde makro ve mikro elementlerin tayini
Bu çalışmada Manisa İli çevresinden alınan yemlerde hayvan sağlığı ve gelişimi için gerekli mineraller (Fe, Cu, Mn, Zn, Mg, Na, K, Ca, P) ve fazlalığı havyan ve insan sağlığına veya çevreye zararlı etki oluşturabilecek ağır metal (Cd, Pb) içeriklerinin tespiti için analizler gerçekleştirilmiş olup yemde bulundukları miktarları saptanmaya çalışılmıştır. Bu amaçla Manisa İli çevresinde üretim yapan yem fabrikalarından ve kendi yemini yapan üreticiden tebliğde belirtilen şekilde alınan numuneler öğütülüp homojen hale getirilerek Fe, Cu, Mn, Zn, Mg, Na, K, Ca, P, Cd ve Pb tayini öncesi organik bileşikleri parçalamak ve inorganik bileşikleri çözünür faza geçirmek için kuru yakma ve mikrodalga ile parçalama yöntemleri uygulanmıştır. Yem örneklerinde mineral maddelerin tayinleri; kuru yol ile yakılarak elde edilen küllerin asit ile muamele edilmesinden sonra Atomik Absorpsiyon Spektrometresi ile Fe, Cu, Mn, Zn, Mg Alev Fotometresi ile Na, K; mikrodalga ile çözünürleştirilmesinden sonra Pb, Cd Atomik Absorpsiyon Spektrometresi ile uygun dalga boyunda ölçüm yapılması esasına dayanır. P tayini Spektrofotometrik metot ile; Ca tayini ise titrasyon metodu ile gerçekleştirilmiştir. Metabolizma faaliyetlerinin düzenli bir biçimde yürümesinde rol oynayan ve hayvan beslemede önem taşıyan mineral maddeler hayvanlara belli miktarlarda verilmelidir. Yemlerdeki ağır metallerin ilgili tebliğde kabul edilebilir en çok miktarı Cd için 1 mg/kg ve Pb için 5 mg/kg olarak belirtilmiştir. Yemler tebliğde belirtilen limit değerlerin altında bulunmuştur. Gerekli olan mineral maddeler; bazı elementler için minimum, bazı elementler için ise aralık değerler olarak verilmiştir. Fe, Cu, Mn, Zn, Mg, Na, K, Ca, P için sırasıyla bu değerler; >100 mg/kg, >10 mg/kg, >40 mg/kg, 40 mg/kg, >0,35%, %0,30-%0,50, >0,70%, >0,60%, %0,30-%0,50 olarak verilmiştir. Buna göre, Fe, Cu, Mn, Zn, Mg, Na, K, Ca, P için analiz sonuçlar; sırasıyla A yeminde 328,60mg/kg, 52,51 mg/kg, 149,89 mg/kg, 224,24 mg/kg, %0,40, %0,59, %1,20, %1,27, %0,65; B yeminde 257,15 mg/kg, 41,40 mg/kg, 138,54 mg/kg, 129,32 mg/kg, %0,45, %0,45, %1,18, %1,72, %0,77; C yeminde 52,84 mg/kg, 5,40 mg/kg, 24,21 mg/kg, 29,57 mg/kg, %0,05, %0,05, %0,55, %0,72, %0,54 olarak bulunmuştur. Sonuçlarına göre Manisa İli çevresindeki yem fabrikalarında üretilen yemler, süt ineklerinin ihtiyacı olan mineral miktarını karşılarken kendi yemini üreten üreticinin yeminde çoğu mineral maddenin yetersiz olduğu tespit edilmiştir.
Dişbudak(fraxinus excelsior-fraxinus americana) ağacının yapraklarındaki toplam fenolik bileşikler ve antioksidan kapasitesinin tayini
Bu çalışmayla, Batı Anadolu ve Akdeniz Bölgelerinde yetişen ve zeytingiller (Oleaceae) familyasından olan Yerli (Fraxinus Excelsior) ve Amerikan Dişbudak (Fraxinus Americana) 'ın yapraklarında toplam fenolik madde miktarı, toplam antioksidan kapasitesi, radikal giderme kapasitesi belirlenerek Ülkemiz için ekonomik potansiyeli ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yerli ve Amerikan Dişbudak ağaçlarının yaprakları kurutulup havanda toz haline getirildikten sonra ekstraksiyon ve infüzyon işlemleri uygulanmıştır. Dişbudak bitkisi yapraklarına ait ekstraktlardaki toplam fenolik madde miktarı (Folin-Ciocalteu), toplam antioksidan kapasitesi CUPRAC (Cu (II) iyonu indirgeyici antioksidan kapasite) ve radikal giderme kapasitesi DPPH (DPPH (2,2-difenil-1-pikrilhidrazil) radikali giderme kapasite) yöntemleri ile spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. Sonuçlara göre toplam fenolik madde miktarı tayini için; Amerikan Dişbudağı'nın %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında 110,92±4,75 mg GAE/ g örnek, Yerli Dişbudak %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktında ise 70,21±3,64 mg GAE/ g örnek bulunurken infüzyon örneklerinde Amerikan Dişbudağı için 45,06±5,16 mg GAE/ g örnek, Yerli Dişbudak için ise 46,45±4,49 mg GAE/ g örnek bulunmuştur. DPPH yönteminde %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktları Amerikan Dişbudak için 2,21±0,01 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek, Yerli Dişbudak için 2,19±0,04 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek olarak hesaplanmıştır. İnfüzyon örneklerinde ise Amerikan Dişbudak 2,08±0,07 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek, Yerli Dişbudak 2,08±0,07 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek olarak radikal giderme kapasitesi hesaplanmıştır. CUPRAC yönteminde %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktları Amerikan Dişbudak için 238,38±6,74 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek, Yerli Dişbudak için 138,45±5,07 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek olarak hesaplanmıştır. İnfüzyon örneklerinde ise Amerikan Dişbudak 76,74±3,31 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek, Yerli Dişbudak 91,42±2,66 mg Troloks eşdeğeri/ g örnek olarak toplam antioksidan kapasitesi hesaplanmıştır. Zeytingillerin ana bileşeni olan oleuropein miktarı Yerli Dişbudak ağacı yapraklarında %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktları için 55192,12 ± 3863,45 µg/g, infüzyon örneklerinde ise 29442,74 ± 2060,99 µg/g olarak bulunurken, Amerikan Dişbudak ağacı yaprakları %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında 27085,27 ± 1895,97 µg/g, infüzyona ait örneklerde 17298,65 ± 1210,91 µg/g olarak bulunmuştur. Tirozol miktarı Yerli Dişbudak ağacı yaprakları %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında 153,37 ± 12,27 µg/g, infüzyon örneklerinde 405,89 ±27,35 µg/g bulunmuş olup, Amerikan Dişbudak ağacı yapraklarının %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında 119,49 ± 16,30 µg/g, infüzyon örneklerinde 362,79 ±25,39 µg/g bulunmuştur. Hidroksitirozol miktarı Yerli Dişbudak ağacı yaprakları %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında 118,40 ±15,25 µg/g, infüzyon örneklerinde 392,11 ±26,15 µg/g bulunmuş olup, Amerikan Dişbudak ağacı yapraklarının %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında 161,45 ±19,37 µg/g, infüzyon örneklerinde 496,33±27,35 µg/g bulunmuştur. Çalışmada incelenen Yerli Dişbudak ağacı yapraklarına ait %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında miktarı yüksek olan diğer fenolik bileşiklerden klorogenik asit 1764,67 ± 24,63 µg/g; hesperidin ve verbaskosid miktarları ise sırasıyla 23691,29 ± 1147,36 µg/g; 2809,06 ± 78,63 µg/g örnek olarak bulunurken, infüzyon örneklerinde hyperoside 329,28 ± 25,04 µg/g; hesperidin ve verbaskosid miktarları sırasıyla 7091,47 ± 305,54 µg/g ; 6850,13 ± 968,07 µg/g örnek olduğu saptanmıştır. Amerikan Dişbudak ağacı yapraklarına ait %70(h/h)'lık metanol-su ekstraktlarında luteolin 7-glukozid 983,58 ± 30,38 µg/g; hesperidin ve verbaskosid miktarları sırasıyla 14369,23 ± 238,02 µg/g; 18585,06 ± 265,43 µg/g olarak bulunurken, infüzyon örneklerinde klororogenik asit 963,49 ± 51,64 µg/g; hesperidin ve verbaskosid miktarları sırasıyla 11086,24 ± 1131,70 µg/g; 846,60 ± 133,88 µg/g olarak tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Yerli Dişbudak, Amerikan Dişbudak, Zeytingiller, Toplam fenolik madde miktarı, CUPRAC, DPPH, Oleuropein
Zeytin, zeytinyağı ve zeytin yaprağında bulunan bazı fenolik bileşiklerin tayinleri için elektrokimyasal ve kromatografik yöntemlerin geliştirilmesi
Bu çalışmada, zeytin, zeytinyağı ve zeytin yaprağında bulunan bazı fenolik bileşiklerin tayinleri için elektrokimyasal ve kromatografik yöntemlerin geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Dünya genelinde doğal antioksidanlara (gıdaların biyoaktif bileşenleri gibi) karşı giderek artan bir ilgi oluşmaktadır. Zeytin (Olea europaea L.) meyvesi, yağı ve yaprağı ile birlikte antioksidan kaynağı olan fenolik bileşikler bakımından oldukça zengindir. Diğer taraftan, zeytin ağacı ülkemizin bulunduğu coğrafi konum ve sahip olduğu iklim özellikleri sayesinde ülkemizde bolca yetişmektedir. Bu nedenle mükemmel derecede antioksidan kaynakları olan ve ülkemiz açısından önemli ticari değere sahip sofralık zeytin, zeytinyağı ve zeytin yapraklarında söz konusu fenolik bileşiklerin nicel tayinleri için analitik yöntemlerin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Güçlü bir antioksidan olan oleuropein yalnızca oleaceae familyasına ait bitkilerde bulunur. Çalışmada öncelikle, oleuropein tayini için çok duvarlı karbon nanotüp ile modifiye edilmiş camımsı karbon elektrot kullanılarak gerçekleştirilen bir elektrokimyasal yöntem önerilmiştir. Yalın camımsı karbon elektrot ile karşılaştırıldığında, oleuropein yükseltgenme pik akımı, modifiye elektrot üzerinde yaklaşık 340 kez artmıştır. Önerilen teknik valide edilmiş ve valide yöntem bir zeytin yaprağı ekstraktında oleuropeinin tayini için başarıyla uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlar, LC-ESI-MS/MS yöntemi ile elde edilen veriler ile uyum içerisindedir. Çalışmada daha sonra, 31 fenolik bileşiğin analizleri için LC-ESI-MS/MS kullanılarak gerçekleştirilen basit bir yöntem valide edilmiştir. Valide yöntemin analitik özellikleri, söz konusu yöntemin zeytin yaprağı örneklerinde bulunan fenolik bileşiklerin rutin analizlerinde oldukça kullanışlı olduğunu açıkça göstermektedir.
Türkiyede bulunan bazı üzüm türlerinin çekirdeklerindeki e-vitamini miktarının HPLC ile tayini
Bu çalışmada üzüm çekirdeklerinde bulunan tokoferollerin nitel ve nicel tayini için HPLC yöntemiçalışma şartları C-18 kolonu kullanılarak optimize edilmiştir. Önce çekirdekler yıkanıp kurutularak3,0000 ± 0,0002 gram tartılıp havanda ezildikten sonra iki defa 25 ml hekzan ile bir saat ekstrakteedilmiştir (25 ml x 2). Her ekstraksiyondan sonra elde edilen ekstrakt mavi bant süzgeç kağıdındansüzülerek birleştirilmiş ve hekzan ile 50 ml'ye tamamlanmıştır. Daha sonra optimize edilen şartlardaanaliz edilmişlerdir.C-18 kolonda % 99,99 n-hekzan ve % 0,01 izopropil alkol dakikada α, δ, ve γ-tokoferoller ayrılmışolup 295 nm dalga boyunda UV-V S dedektörde ölçülmüşlerdir. mobil fazının 2 mL / dak. Hızında 9bileşimi çeren n-hekzan olarak belirlenmiştir. Akış hızı 2 ml / dak. olarak ayarlandığında 295 nm dalgaboyunda ölçümler alınmıştır.Tokoferollerin ayrılması µ-porasil kolon da denenmiş olup C-18 kayrılma olonu için belirlrnenmkoşullarda ayrılmadıkları saptanmıştır. stenen ayrılma % 99,92 n-hekzan ve % 0,08 izopropil alkolmobil fazının 1 mL / dak. akış hızında gerçekleştirilmiştir.Örnekler optimize edilen şartlarda HPLC ile analiz edilmiştir. 21 farklı tür üzüm çekirdeğindeki α-tokoferol miktarları 2 ile 40 µg/g arasında bulunmuştur.Anahtar kelimeler: HPLC,tokoferol tayini,E-vitamini,tokoferollerin ekstaksiyonu, üzüm çekirdeği.X
Gediz Nehri Aşağı Gediz Havzası'ndan alınan su ve sediment örneklerinde bazı kirlilik parametrelerinin incelenmesi
Ege Bölgesinin Büyük Menderesten sonra ikinci büyük akarsuyu olan Gediz Nehri, bölgedeki sanayi kuruluşları, evsel atıklar ya da tarımsal alanlardan gelen tarım ilaçları ve suni gübrelerle kirlenme tehdidi altındadır.Su ve sedimentlerde bulunabilecek her türlü madde kullanım amacına göre belirli bir konsantrasyonun üzerinde sağlık için zararlıdır. Eser miktarda bile sakıncalı olabilen bu maddeler arasında en önemli gurubu Ağır Metaller oluşturur. Bu nedenle çalışmamızda Gediz Nehri ve buna karışan bazı kirlilik kaynağı olarak belirlenen 5 ayrı noktada bazı fiziksel parametrelerle buradan alınan su ve sediment numunelerinde Atomik Absorpsiyon Spektrofotometresi kullanılarak bazı ağır metal derişimleri ölçülmüştür. Çalışılan dönem ve istasyonlarda sonuçlar Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği Su Kalite kriterleri ile karşılaştırıldığında Gediz Nehir suyunun IV. sınıf su kalitesinde olduğu tespit edilmiştir.
Doğal materyallerle (Kula volkaniti ve zeolit) sulardan arsenik giderimi
Limit değerlerin üzerinde arsenik içeren suların içilmesi durumunda önemli sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır. Arsenik toksitesi en fazla üç değerlikli inorganik formlarında gözlenmektedir.Bu çalışmada yapay olarak hazırlanan As(III) çözeltilerinden arseniğin doğal materyallerin (Kula volkaniti ve Zeolit ) doğrudan ve bazı modifikasyonlar sonrası kullanılarak adsorbsiyona dayalı olarak maksimum oranda giderimi için adsorbsiyon performansına etki eden şartlar belirlenmiştir. Adsorbsiyon işlemi kesikli (batch) yöntem kullanılarak gerçekleştirilmiş olup çözeltide adsorblanmadan kalan arsenik derişimi N2O / asetilen alevinde 193,7 nm dalga boyunda AAS ile ölçülmüştür. Buna göre, doğrudan ve modifiye edilerek kullanılan Kula volkanitinde dikkate değer bir adsorbsiyon gözlenmemiştir. Zeolitin doğrudan ve Al2(SO4)3, Al2(SO4)3 + NaOH çözeltileriyle karıştırıldıktan sonra adsorban olarak kullanılması durumunda da dikkate değer bir adsorbsiyon olmamıştır. Ancak zeolitin FeCl3, FeCl3 + NaOH çözeltileri ile bir süre karıştırılması sonucu adsorban olarak kullanılması durumunda ise dikkate değer bir adsorbsiyon gerçekleşmiştir. Sırasıyla her biri için adsorbsiyon kapasitesi 6 saatlik süre, 20 oC ve pH= 10'da 1,99 ve 3,43 mg As(III) / g adsorban olarak bulunmuştur. Her iki materyal için söz konusu adsorbsiyonun Langmuir izotermine uygunluk gösterdiği tespit edilmiştir.
Sklerozan enkapsüle peritonit (SEP) oluşturulan sıçanlarda steroid-sirolimus birlikte kullanımının etkisinin incelenmesi
Son dönem böbrek hastalığında böbrek yerine koyma tedavisi olarak uygulanmakta olan periton diyalizinin (PD) avantajlarının yanı sıra uzun dönem uygulanmasını sınırlayan ciddi komplikasyonları da bulunmaktadır. Bunların başlıcaları bakteriyel peritonit ve sklerozan enkapsüle peritonit (SEP) tir. SEP; periton zarında skleroz gelişmesine neden olan patolojik süreçleri ve buna bağlı olarak bağırsak anslarının ince bir zarla koza şeklinde sarılması ile ortaya çıkan klinik durumları tanımlamaktadır. Periton diyalizinin nadir fakat mortalitesi yüksek bir komplikasyonudur. SEP gelişmesinde rol oynayan başlıca faktörler; uzun PD süresi, peritonit atakları, periton zarının biyouyumsuz sıvılara maruz kalması ve epitelyum-mezenkimal dönüşüme (EMT) uğraması ve PD sonlandırılmasıdır. Böbrek nakli yapılan PD hastalarında gelişen SEP için immünsüpresif protokollerde kullanılan kalsinörin inhibitörlerinin profibrotik etkilerinin risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir. Günümüzde SEP tedavisi tam olarak mümkün değildir. İmmünsüpresif ajanların etkinliği insanlarda ve deneysel SEP modellerinde kanıtlanmıştır. Sıçanlarda oluşturulan SEP örneklerinde mTOR [mammalian target of rapamycin] inhibitörleri everolimus ve sirolimusun etkinliği gösterilmiştir. Sirolimus ile steroid birlikte kullanımının (kombinasyonunun) etkinliği konusunda literatürde deneysel veri yoktur. Amaç : Bu çalışmada deneysel olarak SEP oluşturulmuş sıçanlarda sirolimus ve steroid birlikte kullanımın SEP histopatolojisi üzerine etkinliğini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem : Çalışmaya 42 adet erkek ve 200-250 gram ağırlığında Wistar sıçanları alındı. SEP modeli, 3 hafta süreyle her gün karın sağ alt kadrandan periton içine (i.p) olarak isotonik sıvıda çözünmüş % 0.1 klorheksidin glukonat (KG) ve % 15 etanol solüsyonundan 10 ml/kg uygulanması ile oluşturuldu. Sıçanlar 6 gruba ayrıldı; kontrol grubuna (K) i.p 2 ml isotonik/gün/3 hafta; klorheksidin glukonat (KG) grubuna 2 ml KG/200gr/gün/3 hafta uygulanarak 3. hafta sonunda bu gruplardaki sıçanlara eter anestezi uygulanarak yaşamları sonlandırıldı.. Dinlenme (D) grubuna 2 ml KG/gün/3 hafta ve sonrasında 3 hafta süreyle periton dinlenmesi uygulandı. Kortikosteroid (P) grubuna 3 hafta süreyle KG /gün ve izleyen 3 hafta prednizolon (10 mg/L, içme suyunda) ; sirolimus (Sir) grubuna 3 hafta KG ve izleyen 3 hafta sirolimus (1 mg/kg/gün, gastrik gavaj ile) ; kortikosteroid-sirolimus (P-Sir) grubuna 3 hafta KG ve sonrasında 3 hafta prednizolon 10 mg/L ve sirolimus uygulandı. Altı hafta sonunda sıçanların eter anestezi ile yaşamları sonlandırıldı ve injeksiyon yerinin karşı tarafından pariyetal, eş zamanlı olarak da karaciğer visseral periton örnekleri alındı. Patolojik inceleme için Hematoxylen & Eosin (HE) ve Mason Trichrome (MT) boyaları kullanıldı. Işık mikroskopisi ile periton kalınlığı, fibrozis, ve damar yoğunluğu değerlendirildi. Bulgular : Pariyetal periton kalınlığı KG ve D gruplarında K, P, Sir ve P-Sir gruplarına göre anlamlı olarak artmış saptandı (p<0.05). K, P, Sir ve P-Sir grupları arasında pariyetal periton kalınlıkları açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). İstatistiksel bulgular fibrozis ve damar yoğunluk verileri açısından da aynı şekilde gözlendi. Visseral periton kalınlığı, fibrozis skoru ve damar yoğunluğu açısından da gruplar arasında yapılan karşılaştırmada; KG ve D gruplarında periton kalınlığı, fibrozis skoru ve damarlanma yoğunluğu K grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). P, Sir, P-Sir gruplarında K grubu ile kıyaslandığında fark anlamlı saptanmadı. Çalışma sonunda D grubu ile KG grubu arasında anlamlı bir fark gözlenmezken; P, Sir ve P-Sir gruplarında KG ve D gruplarına göre tüm parametrelerde anlamlı gerileme saptandı ( p<0.05). Sonuç : Bu çalışmada deneysel olarak SEP oluşturulmuş sıçanlarda sirolimus-prednizolon birlikte kullanımının tek başına sirolimus ve prednizolon tedavilerine bir üstünlüğü olmadığı gösterilmiştir. Anahtar kelimeler : sklerozan enkapsüle peritonit, sirolimus, immünsüpresif tedavi
1932-1951 yıllarında Ordu Halkevi'nde yapılan halkbilim çalışmaları
Bu çalışmada İstiklâl Savaşı'nın kazanılmasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde Kemalist ideolojiyi ve buna bağlı olarak parti prensiplerini yaymak ve inkılâpları halka benimsetmek amacıyla kurulan halkevlerinin 1932-1951 yılları arasında yapmış olduğu etkinlikler ve Ordu Halkevinin halkbilimine katkıları incelenmiştir. Halkevlerinin yaptığı halkbilim çalışmaları millî kültür bilincinin yeniden canlandırılması açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle, Batı kültürünün yoğun baskısıyla karşı karşıya kalan millî kıymetlerimiz olan âdet ve geleneklerimiz; inançlarımız, halk edebiyatı ürünlerimiz (masallar, türküler, efsaneler, fıkralar, mâniler, bilmeceler, atasözlerimiz...) kısacası maddî ve manevî kültür varlıklarımız araştırılmaya, tespit edilmeye çalışılmıştır. Araştırmamızın birinci bölümünde halkevlerinin kuruluşu hakkında bilgi verilmiştir. Burada halk eğitiminin niçin gerekli olduğu, Türk Ocaklarının bu konudaki çalışmaları ve bunların yerini alan halkevlerinin kurulmasında kimlerin öncülük ettiği ve ne tür çalışmalar yapıldığı açıklanarak, halkevlerinin amaçlan, ilkeleri, parti ile bağları, kuruluş esasları ve 1932-1951 yıllan arasında faaliyet gösteren dokuz şubesinin çalışmaları anlatılmışta, ikinci bölümde halkevlerinin kapatılma nedenleri üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde Ordu Halkevinin çıkardığı dergilerden yaralanılarak bu halkevinin faaliyetleri anlatılmış, dördüncü bölümde ise araştırmanın asıl amacı olan Ordu Halkevinin 1932-1951 yıllan arasında halkbilimi açısından yaptığı çalışmalar incelenmiştir. Bu çalışmalar içerisinde yöresel halk şairlerinin şiirlerine, türkülere, ağıtlara, mânilere, bilmecelere, atasözlerine, fıkralara ve efsanelere; ayrıca gelenek, görenek ve inanmalarla ilgili yapılan derleme çalışmalarına yer verilmiştir. Son bölümde ise Ordu Halkevinin yaptığı dilbilim çalışmalarıyla diğer edebî çalışmalar ele alınmışta. xn
Böbrek nakli hastalarında proteinüri prevalansı ve nedenleri
Amaç: Bu çalışmada böbrek nakil hastalarında proteinüri prevalansını ve nedenlerini saptamayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı'nda izlenen tüm böbrek nakil hastaları dahil edildi. Retrospektif olarak, poliklinik izlem dosyalarından, hastaların nakil öncesi böbrek hastalığı, donörün özellikleri (yaş, cinsiyet, kadavra-canlı nakil olması) kayıt edildi. Hastanın nakil sonrası üç, altı, dokuz, 12.ay ve izleyen her yıl 24 saatlik idrarda proteinüri düzeyleri, kreatinin klirensleri tespit edildi. İzlemde gelişen hipertansiyon, diabetes mellitus, enfeksiyon (sitomegalo virüs (CMV) ve polyoma (BK) nefriti) öyküsü kaydedildi. Aldıkları immünsupresif tedaviler ve yapılan böbrek biyopsilerinin tanıları kaydedildi.Sonuçlar: Çalışmaya 260 böbrek nakil hastası (97'si kadın, ortalama yaş 42,3 ± 12,3) dahil edildi. Donörlerin 133'ü kadın ve yaş ortalaması 42,7 ± 15 idi. Böbrek nakillerinin 137'si canlıdan, 123'ü kadavradan yapılmıştı. Hastaların izlem süresi ortanca ayı 36 (3-360)'idi. Proteinüri tanımı için eşik değer 300 mg/gün alındı. 300 mg'dan az ve çok olarak gruplar ikiye ayrıldı. 92 hastada (%35,4) 300 mg/gün'den fazla proteinüri saptandı. Hastalarda proteinürinin saptandığı dönem ortanca ayı 24'idi. 300 mg'dan az ve çok proteinürisi olarak ayrılan iki grup arasında yaş, donör özellikleri, kronik böbrek yetmezliği nedenleri arasında anlamlı fark saptanmadı. 300 mg/gün'den fazla proteinürisi olan 92 hastanın 15'ine proteinürinin saptandığı anda biyopsi yapılmıştı. Biyopsi tanıları arasında immunolojik sebepler, yani rejeksiyonlar belirgindi. 300 mg/gün'den az proteinürisi olan 168 hastanın 48'ine biyopsi yapılmıştı. Bu biyopsilerde glomerülonefrit tanısının olmadığı saptandı. Proteinürisi 300 mg'dan fazla olan grupta kreatinin klirens ortalaması 63 ± 24,10 mg/dl saptandı. Proteinürisi 300 mg'dan az olan grupta ise 68,70 ± 18,53 mg/dl saptandı. Proteinürisi 300 mg'dan fazla olan grupta 300 mg'dan az olan gruba göre kreatinin klirensinin anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (p:0.04). mTOR inhibitörleri kullanan hasta grubunda ve kalsinörün inhibitörü alan hasta grubunda 300 mg/gün `den fazla proteinürisi olan hasta oranları benzerdi.Yorum: Çalışmamızda böbrek nakli hastalarında proteinüri prevalansı % 35,4 olarak bulundu. Proteinüri nedenlerine baktığımızda, biyopsi tanılı proteinüri' nin en sık immunolojik sebeplerden, yani rejeksiyonlardan kaynaklandığı görülmüştür. mTOR grubu ilaç kullanan hastalarda ise, beklenenin tersine proteinüri sıklığı artmamıştır, ancak bu sonuç hasta sayısının azlığı ile ilişkili olabilir.Anahtar sözcük: Böbrek nakli, proteinüri.
Böbrek nakli alıcılarında sitomegalovirus enfeksiyonu ve hastalığının araştırılması: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi deneyimi
Amaç: Böbrek nakli alıcılarında sitomegalovirüs enfeksiyonu nakilden sonra en sık gelişen viral enfeksiyondur, önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Alıcıda gelişen immünsupresif ortam CMV enfeksiyonu riskini artırır. CMV enfeksiyonun önlenmesinde primer profilaksinin yeri büyüktür. Nükleik asit testi ile CMV DNA ölçümü son yıllarda kullanılan tanı yöntemidir. Çalışmamızda böbrek nakli alıcılarında CMV enfeksiyonu ve hastalığının sıklığının araştırılması ve bu konuda ulusal veri tabanına katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Hastalar ve yöntem: DEÜTF'de böbrek nakli yapılan ve nakil sonrası takipleri Nefroloji Bilim Dalı tarafından yapılan 18 yaş üzeri 388 böbrek nakli alıcısının bilgileri geriye dönük olarak incelenerek Ocak 2007–Eylül 2017 tarihleri arasında CMV DNA 1000 kopya/ml üzeri saptanan 35 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri, yüksek risk faktörleri, primer profilaksi, CMV hastalığına bağlı klinik bulgular ve doku tutulumu, tedavi, ölüm değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 41.91±12.75 idi. Hastaların %65.7'si erkek, %34.3'ü kadın idi. Nakillerin %71.4'ü canlı vericiden ve %28.6'sı kadavradan idi. HLA uyumsuzluğu ortalama 3.17±1.38 saptandı. Çalışmamızda serolojisi bilinen 30 böbrek nakli alıcısının sitomegalovirüs serolojileri %93.3 pozitif ve serolojisi bilinen 25 böbrek nakli vericisinin sitomegalovirüs serolojileri %88 pozitif idi. Çalışmamızda sitomegalovirüs enfeksiyonu insidansı %9 (%5.4 sitomegalovirüs hastalığı ve %3.6 sitomegalovirüs enfeksiyonu) saptandı. CMV enfeksiyonu veya hastalığının %54.3'ü 6. aydan sonra, %37.1'i 1-6 ay arasında ve %8.6'sı ilk 1 ayda saptandı. Hastaların %71.4'ünün hastane yatışı vardı ve yatış süresi ortalama 37.96±38.19 gün idi. Daha önce var olan rejeksiyon gelişimi ile CMV enfeksiyonu veya hastalığı gelişimi arasında anlamlı ilişki saptandı (p:0.046). Herhangi bir zamanda ATG alan hastalarda almayanlara göre ölüm anlamlı olarak farklı idi (p:0.04). Takipte hastaların %85.7'sinde CMV DNA negatifleştiği görüldü. CMV DNA negatifleşmeyen hastalarda tedavi sırasında ölüm saptandı. Hastaların %28.6'sında ölüm vardı, ölümlerin %70'i sepsise bağlı multiorgan yetmezliği nedeniyle idi. Sonuç: Sitomegalovirüs enfeksiyonu veya hastalığı böbrek nakli alıcılarında önemli bir morbidite ve mortalite sorunudur. Profilaksi ile sitomegalovirüs enfeksiyonu veya hastalığının insidansını azaltmak daha avantajlıdır. Profilaksi ilacı olarak gansiklovir ve valgansiklovir, asiklovire göre daha etkilidir. İndüksiyonda basiliksumab kullanımı sitomegalovirüs hastalığı gelişimini artırır. Rejeksiyon gelişimi olan hastalarda sitomegalovirüs hastalığı gelişimi anlamlı düzeyde artmaktadır. BK virüs enfeksiyonu ve nötropeni varlığında sitomegalovirüs enfeksiyonuna göre sitomegalovirüs hastalığı daha çok artmaktadır.
Retroperitoneal fibrozis tanısıyla takip ve tedavi edilen hastaların değerlendirilmesi: Dokuz Eylül üniversitesi hastanesi deneyimi
AMAÇ: Retroperitoneal fibrozis (RPF); retroperitoneal dokunun fibrozis ve inflamasyonu ile karakterize, nadir görülen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı; merkezimizde RPF tanısı alan ve tedavi edilen hastaları geriye dönük olarak incelemek ve değerlendirmektir. YÖNTEMLER: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2009 - 2017 yılları arasında RPF tanısı alan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, tanı sırasındaki ve izlemdeki klinik bulguları, laboratuvar tetkikleri, görüntüleme yöntemleri, tıbbi ve cerrahi tedaviler hasta dosyalarından geriye dönük olarak elde edildi ve değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 25 hastanın 17'si erkek ve 8'i kadın, tanı aldığındaki yaş ortalamaları 53.28 ± 13.51 yıl idi. Hastaların ortalama izlem süresi 39.16 ± 30.72 ay idi. Hastalar merkezimize en sık bel ağrısı yakınmasıyla başvurdu (n=14; %56). Hastaların ilk başvuru sırasında; ortalama serum kreatinin düzeyi 2.79 ± 0.48 mg/dL, ortalama tahmini glomerüler filtrasyon hızı (eGFR) 54.3 ± 8.54 mL/dakika/1.73m², ortalama eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) 66.17 ± 5.67 mm/saat, ortalama serum C-reaktif protein (CRP) düzeyi 78.43 ± 13.85 mg/L olarak saptandı. RPF tanısı için başvuru sırasında görüntüleme yöntemi olarak; 12 hastada (%48) ultrasonografi, 20 hastada (%80) bilgisayarlı tomografi, 6 hastada (%24) manyetik rezonans görüntüleme ve 9 hastada (%36) pozitron emisyon tomografi kullanıldı. Hastalarda tıbbi tedavi olarak en sık metilprednizolon ve azatioprin bileşimi tercih edildi (n=20; %83.3). 9 hastada iki taraflı olacak şekilde toplam 14 hastaya (%58.3) çift J stent yerleştirildi. Hastaların uygulanan tedavi sonrası; ortalama serum kreatinin düzeyleri 1.00 ± 0.15 mg/dL, ortalama eGFR 88.33 ± 4.84 mL/dakika/1.73m², ortalama ESH 16.98 ± 1.9 mm/saat, ortalama serum CRP düzeyi 4.85 ± 1.43 mg/L olarak saptandı. En sık kullanılan tedavi, metilprednizolon-azatioprin bileşimidir. Hastaların tedavi öncesi kreatinin (p<0.05), eGFR (p<0.05), CRP (p<0.05), ESH (p<0.05), hemoglobin (p<0.05) değerleri tedavi sonrası değerlerle karşılaştırıldığında tedavi açısından istatistiksel yanıt alındı. 4 hastaya (%16) böbrek yerine koyma tedavisi verildi. SONUÇ: RPF multidisipliner yaklaşım gerektiren ve tedavi ile yüksek oranda remisyon sağlanabilen nadir bir hastalıktır. Hastaların tedaviye yanıtı değerlendirilirken kitle görünümünün sebat etmesi, kronik fibrotik bir sürecin sonucu olabileceğinden her durumda yanıtsızlık olarak değerlendirilmemelidir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Retroperitoneal Fibrozis, Kreatinin, Metilprednizolon, Azatioprin
Mecdüddîn İbnü'l-Esîr el-Cezerî (öl. 606/1210) ve eş-Şâfî fî Şerhi Müsnedi'ş-Şâfiî adlı eseri
Bu tez çalışması, VII/XIII. asrın Büyük Selçuklu devri muhaddislerinden Mecdüddîn İbnü'l-Esîr el-Cezerî (öl.606/1210) ve onun İmâm eş-Şâfiî'nin Müsned'ine yazdığı eş-Şâfî fî şerhi müsnedi'ş-Şâfiî adlı eseri hakkındadır. Çalışma, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında tezin konusu, amacı, önemi, çalışmanın yöntemi, kavramsal çerçeve ve çalışmanın kaynakları hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde, İbnü'l-Esîr el-Cezerî'nin yaşadığı dönem siyasî, ictimaî, ilmî ve kültürel yönlerden incelenmiştir. Ayrıca hayatı, hocaları, öğrencileri Musul Atabeyliği'ndeki resmi görevi ve eserleri ele alınmıştır. İkinci bölümde, İmâm Şâfiî'nin Müsned'i tanıtılmış olup Müsned'in yazma ve basılı nüshaları, Müsned'teki hadîs sayısı, hadîslerin sıhhat dereceleri ve Müsned'e yapılan diğer şerhler tespit edilmiştir. İbnü'l-Esîr'in şerhte kaynak olarak kullandığı İslâmî ilimlere ait eser ve müellifleri tanıtılmıştır. Üçüncü bölümde, İbnü'l-Esîr'in şerh metodu ele alınmıştır. Şerhteki kelime ve kavram izahlarına, hadislerin senedleriyle ilgili açıklamalarına, râvilerin biyografilerine değinmesine, hadîslerden fıkhî hükümler çıkarmasına, Şâfiî mezhebi başta olmak üzere diğer mezheplerin fıkhî görüşlerine yer verilmiştir.
Endemik Erysimum vuralii yıld. anatomik ve ekolojik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Tezin amacı Brassicaceae familyasından olan endemik Erysimum vuralii Yıld.'nın anatomik ve ekolojik özelliklerinin belirlenmesidir. Materyal ve Yöntem: Muğla/Köyceğiz, Hamitköy-Ekincik arası, Pinus brutia Ten. ormanı açıklığı, serpantin kayalık yamaçlarda doğal olarak çok sınırlı bir alanda yayılış gösteren E. vuralii'nin bulunduğu ortamdan toprak örnekleri alındı. Toprak örnekleri 2 mm elek ile elendikten sonra polietilen torbaya yerleştirilerek serin bir ortamda saklandı. Aydın İl Tarım ve Orman Müdürlüğü laboratuvarlarında analizi yapıldı. E. vuralii 'den herbaryum örnekleri hazırlandı. Anatomik çalışmalarda kullanılmak üzere araziden alınan bitki örnekleri % 70'lik etil alkol çözeltisine konuldu ve serin bir ortamda koruma altına alındı. Kök, gövde ve yapraktan kesitler alınarak ışık mikroskobu yardımıyla anatomik yapılar ortaya kondu. Bulgular: Çalışmada E. vuralii'nin ekolojik istekleri ve anatomik yapısı belirlendi. Tür serpantin ana kayadan ayrışan topraklar üzerinde yayılış göstermektedir. Hafif alkali kireç bakımından düşük tuzsuz habitatları tercih eder. Serpantinden ayrışmasından dolayı taksonun yayılışa sahip olduğu toprakta demir ve magnezyum çok yüksek miktarda belirlendi. Kökte sekonder yapının varlığı saptandı. Gövde hafif köşeli bir yapıya sahiptir. Enine kesitte, gövdenin en dış kısmında kalın bir kutikula tabakası bulunur. Yaprakta üst ve alt epiderma bir sıralı, dikdörtgen şekilli büyük epiderma hücrelerinden meydana gelmiştir. Her iki epidermisde stomalar görülmüştür. Stomalar alt epidermiste daha fazla sayıdadır. Stoma tipi, Brassicaceae familyası taksonları için karakteristik olan anizositik stoma tipinde görülmüştür. Sonuç: İncelenen tür Akdeniz fitocoğrafik bölgesinde serpantin ana kayadan ayrışan topraklar üzerinde bulunur çok sınırlı bir yayılışa sahip olup endemiktir. Habitat açısından kırılgan bir yapıya sahiptir. Türün geleceğini tehdit eden en önemli faktörler yangın ve turizm baskısıdır. Bu çalışmayla türün ekolojik istekleri belirlendi ve anatomik yapısı ortaya kondu. Bu veriler ileride yapılacak olan tür eylem çalışmalarına önemli bir kaynak oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Erysimum vuralii, endemik, ekoloji, anatomi, Muğla.