Theses supervised by Prof. Dr. Erdal Açıkses

17 theses · Fırat University

DoctorateOpen AccessTR

Türk Amerikan ilişkileri ve Türkiye'de eğitime Amerikan etkisi (1945-1965)

Osmanlı döneminde XIX. yüzyılda ABD ile olan ilişkilerin en önemli başlıklarından birini Osmanlı Devleti sınırları içerisinde faaliyet yürüten misyonerlik teşkilatına bağlı Amerikan eğitim kurumları ve onların yürüttüğü eğitim faaliyetleri oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasından sonra çeşitli sebepler ile İkinci Dünya Savaşının son yıllarına kadar düşük yoğunlukta olan bu alandaki ilişkiler, 1945-1965 yılları arasında çok yönlü ve hızlı bir şekilde gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde, Türkiye'de Amerikalı eğitim uzmanları ve akademisyenler vasıtasıyla eğitimin her kademesinde Amerikan etkisini görmek mümkündür. Dünyanın ilk planlı ve sürekli öğrenci değişim programı olarak kabul edilebilecek Fulbright Programı, Amerikan Barış Gönüllüleri Programı, Amerikalı eğitim uzmanları ve Türkiye'de Amerikan tarzı özel statülü üniversitelerin açılması hep bu dönemin içindedir. Bu dönemdeki eğitim ile ilgili tüm başlıkları birlikte ve birbirlerine olan etkileri açısından irdeleyerek değerlendirme amacı bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. Türkiye'de 1950'li yıllardan önce yurtdışı eğitim için ağırlıklı olarak Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerini tercih edilirken bu dönemden itibaren Türk gençleri için artık öncelikli rota ABD olmuştur. Bu durum, kamu ve özel sektörde çalışma hayatı içinde olup eğitim ve staj için yurt dışına gönderilen kişiler için de geçerlidir. Erken Soğuk Savaş dönemini içine alan bu yıllarda iki ülke arasındaki eğitim ve kültür ilişkileri, ABD'nin dünyanın birçok bölgesinde uyguladığı; amacı ABD hegemonyasını güçlendirmek olan ve içeriğinde Amerikan propagandasını barındıran eğitim ve kültür politikalarına uygun olarak başlayıp gelişmiştir. İki ülke arasındaki eğitim ve kültür alanındaki ilişkinin ABD için önemi, Soğuk Savaş şartlarında antikomünist algı oluşturmanın yanı sıra Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölgedeki etkinliğini artırmak için ihtiyaç duyduğu yerel insan kaynağının yetiştirilmesidir. Türkiye ise bu programlara dâhil olarak, bir tarftan ulusal güvenlik ve ekonomik alanlardaki ihtiyaçları için ABD'den destek alırken diğer taraftan da gelişmek ve büyümek için ABD'yi model ülke olarak görmüştür. İki ülke arasındaki eğitim ve kültür alanındaki ilişkiler bu dönemde dış politikanın diğer konularından bağımsız gelişmemiştir. Bu dönemde Türkiye'de, dünyanın birçok bölgesinde olduğu gibi, ABD'nin uygulamaya koyduğu ekonomik ve sosyal programlar neticesinde ekonomik, siyasal, sosyal ve günlük hayatta ciddi bir Amerikan etkisi oluşmaya başlamıştır. Bu etkinin oluşmasında, ABD'nin ekonomik ve askeri yardımlarının yanı sıra o tarihlerde tüm dünyada uygulamaya koyduğu eğitim ve kültür siyaseti belirleyici olmuştur. Bu dönemde, Amerikan değerlerinin Türk halkına benimsetilmesi için günümüzde "Kamu Diplomasisi" kavramı içinde değerlendirilebilecek faaliyetler; Türk-Amerikan Derneği ve Amerikan Barış Gönüllüleri Örgütü gibi teşekkülerin yanı sıra Amerika'nın Sesi gibi birçok yazılı ve görsel yayın kuruluşu üzerinden gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Metot olarak; çalışmanın bir tarih araştırması olması nedeniyle tarih araştırmalarının klasik yöntemi olan tasnif, tahlil, tenkit, terkip yöntemleri kullanılmış, anlatılan konunun özelliğine göre kronolojik olarak ilerlenmiştir. Asıl amaç, iki ülke eğitim ilişkilerinin Türkiye'ye olan etkisini açıklamak olduğundan dönemin uluslararası ve bölgesel durumu da uluslararası ilişkiler disiplini çerçevesinde ele alınmaya çalışılmıştır.

Amerika Birleşik DevletleriEğitimEğitim politikaları+7
Ömer Ağır
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

1914-1923 yılları arasında Dersim'de (Tunceli) asayiş

Dersim sancağı dört tarafı nehirlerle çevrili, engebeli araziye sahip bir ada görünümündedir. Burada yaşayan halkın çoğunluğu Alevi mezhebine mensuptur. Coğrafi koşulların elverişsizliği ve mezhep farklılığından dolayı çevreyle iletişimin zayıf olması toplumsal ayrışmayı arttırmıştır. Bununla birlikte engebeli arazinin fazlalığı ve sert iklim koşulları, üretimi sınırlandırmış bu da günlük ihtiyaçların karşılanmasını güçleştirmiştir. Merkezi yönetim bölgeye mutlak anlamda hâkim olamadığı için devlet kurumları ve eğitim müesseseleri yeterince etkin olamamıştır. Her açıdan gelişimin en önemli araçlarından biri olan yollar yapılamamıştır. Yaşanan otorite boşluğu bölgede yeni güçlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bir reisin yönetimi altında örgütlenen ve aşiret adı verilen bu yapılar savunma ve saldırı kabiliyetine sahip olmuştur. Aşiret mensupları temel ihtiyaçlarını karşılamak için çevredeki toplumlara saldırarak insanları katletmiş ve mallarını gasbetmiştir. Aşiretlerin kanun tanımayan asi özelliğine açlık ve yoksulluk da eklenince, zamanla Dersim'de eşkıyalık günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Mevcut durum, Dersim ve yakın çevresinde asayiş hadiselerinin yaşanmasına sebep olmuştur. Süreklilik arz eden bu saldırıların hedefi olan bölge halkı ise durumdan şikâyetçi olmuştur. Bu çalışmada 1914-1923 yılları arasında Dersim sancağının asayiş durumu ele alınmıştır. Asayiş hadiselerinin yaşanmasında aşiret faktörü, devlet kurumlarının tutumu, savaşların etkisi ve asayişin ihlal edilmesinin gerekçeleri ayrıntılı bir şekilde ortaya konmaya çalışılmıştır. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin düzeni sağlamak amacıyla aldığı idari, askeri ve hukuki tedbirler ve bu tedbirlerin aşiretlerin gasp ve soygun eylemlerini engellemedeki yetersizliği, nedenleriyle birlikte değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

20. yüzyılAşiretlerEşkiya+5
Erhan Taş
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

İran'daki siyasi gelişmeler(1925-1979)

Dünyanın önemli stratejik bölgelerinden biri olan İran, 20. yüzyıla girerken sömürgeci ülkelerin yoğun çıkar çatışmalarına ve rekabetlerine sahne olmaya devam etmişti. 20. yüzyılda; enerjinin en önemli hammaddesi olarak petrolün ön plana çıkması, İran gibi zengin petrol yataklarına sahip bölgelerin jeopolitik değerini arttırmıştı. Emperyalist ülkelerin İran'a bu açıdan bakışı, bölgede meydana gelecek siyasî gelişmelere zemin hazırlamıştı. 20. yüzyıla girerken İran'da meydana gelen siyasî gelişmeler, çağdaş dönemde İran'ın devlet yapılanmasına doğrudan etki etmiştir. İran'ın 20. yüzyıldaki siyasî durumu, geçmişten devralınan siyasî gelişmelerin mevcut döneme bir yansımasıdır. Bu tarihsel süreçte Emperyalist ülkelerin İran'a bakış açısı, bölgede yaşanacak olaylara doğrudan etki etmiştir. Bu süre zarfında I. Dünya Savaşı ve Kaçar Hanedanlığı'nın yıkılışına sahne olan İran, 1925'ten itibaren Pehlevi Hanedanlığı'nın kuruluşu ile yeni bir döneme girmiş bulunmaktadır. Rıza Han'ın liderliğinde Fars milliyetçiliğine dayanan yeni devlet yapılanması, İran'ın sömürgeciliğe gösterdiği yeni direnç noktası olarak tasarlanmıştı. Bu çerçevede Batılı ülkelerle kurulan ilişkiler ve İran'ı kalkındırma programı, II. Dünya Savaşı'nda İran'ın işgaline kadar devam etmişti. 1941 yılına kadar iktidarda kalan Rıza Pehlevi, İran'da sömürgecilik faaliyetleri yürüten İngiltere ve Rusya'ya rakip Almanya ile başta askeri ve ekonomik olmak üzere birçok alanda ilişkiler geliştirdi. II. Dünya Savaşı'nın başlaması ile savaşta tarafsızlığını ilan ederek Almanya ile ilişkilerini sürdüren İran, bu çerçevede resmiyette tarafsız; ancak pratikte Almanya yanlısı bir politika ortaya koymuştu. İran'ın takip ettiği bu politikanın başarısı, II. Dünya Savaşı'nın Almanların zaferiyle sonuçlanmasına bağlıydı. Şah Rıza Pehlevi'nin savaş sürecinde takip ettiği bu riskli politika, II. Dünya Savaşı'nda Almanların yenilgisiyle son bulmuştu. Böylece İran, Müttefikler tarafından işgal edilmiş ve Rıza Pehlevi tahttan indirilerek sürgüne gönderilmişti. II. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkisinin gölgesinde iktidara gelen Pehlevi Hanedanlığı'nın II. Şahı Muhammed Rıza, savaşta İran'ın işgal edilmesi ve babası Rıza Pehlevi'nin sürgüne gönderilmesinden aldığı dersler doğrultusunda, Batı yanlısı bir dış politika benimsemek zorunda kalmıştı. II. Dünya Savaşı sonrasında SSCB'nin İran'ı işgale devam etmesi, buna karşılık ABD liderliğindeki Batılı ülkelerin SSCB'ye karşı İran'ı desteklemesi, SSCB'yi İran topraklarından çıkmak zorunda bırakmıştı. Batılı ülkelerin İran lehine ortaya koyduğu bu tutum, Muhammed Rıza Pehlevi'yi ABD liderliğindeki Batılı ülkelerin himayesine itmişti. Bu çerçevede Pehlevi Hanedanlığı'na yönelen SSCB baskısı, İran'ı başta askeri ve ekonomik olmak üzere birçok alanda ABD ve Batılı ülkelerle iş birliği yapmaya mecbur bırakmıştı. Şah Muhammed Rıza'nın II. Dünya Savaşı'ndan itibaren hanedanlığını korumak ve İran'daki mevcut SSCB faaliyetlerini etkisiz kılmak için ABD ve Batılı müttefiklerine başta petrol olmak üzere birçok alanda ekonomik imtiyazlar vermişti. Şah'ın ABD ve Batılı ülkelerle İran'ın millî ve ekonomik çıkarlarını hiçe sayarak giriştiği bu ilişkiler, İran halkının Şah'a ve Pehlevi Hanedanlığı'na olan muhalefetini arttırmıştı. Bu çerçevede gelişen siyasî olaylar, İran'ın devletler arası ilişkilerinin iç politikasına yansıması olarak değerlendirilmiştir. Şah Muhammed Rıza'ya karşı ülke genelinde artan muhalefete ilk defa güçlü olarak liderlik yapan ve İran petrollerini millîleştirerek ülkedeki bütün yabancı petrol işletmelerini kamulaştıran Başbakan Musaddık olmuştu. Başbakan Musaddık'ın ortaya koyduğu Emperyalizm karşıtı milliyetçi politikaları, İran halkının kendisine olan desteğini arttırmıştı. Böylece Musaddık, Şah'a karşı yükselen muhalefetin kendi döneminde sembolü olmuştu. Bu çerçevede ABD ve İngiliz çıkarlarına karşı millî petrol politikası geliştiren Musaddık, İngiltere ve ABD tarafından hedefe alınmıştı. Bunun sonucunda Musaddık, İngiltere ve ABD'nin ortak olarak yürüttüğü Ajax adlı operasyonla başbakanlıktan indirilmiş ve tutuklanmıştı. Başbakan Musaddık'tan sonra Şah'a ve Pehlevi Hanedanlığı'na yoğunlaşan muhalefet, olgunlaşarak bir siyasî kültür haline dönüşmüştü. İran'daki yönetim karşıtı bu siyasî hareket, ülkede bütün muhalif grupları bir araya getirmişti. Bu nedenle rejime karşı gelişen farklı ideolojilere sahip muhalif gruplar, 1953'ten itibaren meydana gelen siyasal olaylara etki etmiştir. SSCB'nin yoğun desteği ile Şah Muhammed Rıza'ya karşı gelişen söz konusu muhalefet, ülke genelinde büyük toplumsal olayları, gösteri ve protesto mitinglerini düzenliyordu. Etkisi Pehlevi Hanedanlığı'nın siyasal varlığını tehdit edecek düzeye ulaşan bu faaliyetler, Humeyni liderliğinde dini bir karaktere bürünmüştü. Şah'a muhalefette, İran halkının dini hassasiyetlerini bir propaganda unsuru olarak kullanmaktan çekinmeyen Humeyni, bu nedenle söz konusu olayları yatıştırma amacıyla şah tarafından sürgüne gönderilmişti. Sürgün yıllarında da Şah'a muhalefetini sürdüren Humeyni, İran'daki muhalif gösteri ve mitingleri yönlendirmeye devam ediyordu. Bu çerçevede Şah'a karşı muhalefetin yeni lideri olan Humeyni, dini söylemleriyle halk tarafından büyük kabul görmekteydi. Bu nedenle teşvik ettiği bütün gösteri ve mitinler, uluslararası alanda da yankılanıyordu. Humeyni liderliğinde İran'da rejime karşı gerçekleşen söz konusu olaylar, kamu otoritesini sarsmış ülke genelinde asayişsizlik hat safhaya ulaşmıştı. Bu olayların durdurulmasında hükûmet güçlerinin silah kullanması, çok sayıda göstericinin ölümüne neden olmaktaydı. İran'da söz konusu olayların çok sayıda göstericinin ölümüyle sonuçlanması, sürmekte olan gösteri ve protestoları önlenemez boyutlara ulaştırmıştı. İran'da devam eden olayların önlenemez boyutlara ulaşması, bölgede önemli çıkarları olan Batılı ülkeleri harekete geçirdi. Bu kapsamda Karayip Denizi'ndeki Fransız sömürgesi olan Guadealupe Adası'nda; ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya'nın katılımıyla bir konferans düzenlendi. 4-7 Ocak 1979 tarihinde düzenlenen bu konferansta, İran'daki olaylar ele alındı. Konferans sonunda Muhammed Rıza Şah'a ve Pehlevi Hanedanlığı'na verilen Batı desteğin geri çekilmesine karar verildi. Guadealupe Konferansı sonrası, ABD tarafından Şah Muhammed Rıza'ya ülkeyi terk etmesi tavsiye edildi. Nihayetinde Muhammed Rıza Pehlevi, İran'ı terk etti. Böylece 1925 yılında iktidara gelen Pehlevi Hanedanlığı, Muhammed Rıza Şah'ın 1979 yılında İran'ı terk etmesiyle son buldu.

Pehlevi, Muhammed RızaPehleviler DönemiSiyasi gelişmeler+5
Necati Türkay
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Bağımlılık teorisi kapsamında Vietnam savaşı döneminde Türk Amerikan ilişkileri

Uluslararası İlişkiler disiplinindeki en önemli akademik tartışmalardan birini toplumların geri kalmışlıkları meselesi oluşturmaktadır. Batı merkezli yaklaşıma göre toplumlar, modernleşme süreçlerindeki aksaklık yüzünden geri kalmışlardır. Ancak bu düşüncenin aksine bağımlılık kuramları, Doğu toplumların geri kalmışlığının sorumlusunun batılılar olduğunu savunmaktadır. Zira sömürgecilik üzerinden oluşan dünya pazarı, zamanla kapitalist nitelikli bir dünya sistemi halini almıştır. Bu da gelişmiş kapitalist merkezin çevreyi sömürmesi üzerinden şekillenen bir düzenin oluştuğu anlamına gelmektedir. Tez kapsamında ele alınan Vietnam örneğine bakıldığında da bağımlılık kuramcılarını doğrulayan bir durum göze çarpmaktadır. Çünkü uzun yıllar Fransız sömürgeciliğine maruz kalan Vietnam, bağımsız bir ülke olarak komünizm açısından model olabilecek potansiyeli taşıdığı dönemlerde de ABD'nin müdahalesine uğramıştır. Dolayısıyla Vietnam, geri kalmamış; geri bırakılmıştır. Vietnam Savaşı, ABD'nin küresel düzeyde yürüttüğü komünizmle mücadele argümanı üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Çünkü Washington, komünist modellerin domino taşı etkisi yapmaması için mücadele edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda Truman'dan itibaren Vietnam'la ilgilenen ABD'nin aslında yalnızca Vietnam'la dünya meseleleriyle daha fazla uğraştığı görülmüştür. Bu durum, Türk-Amerika ilişkilerinde de yakınlaşma yaşanmasına yol açmıştır. ğiTruman Doktrini çerçevesinde Sovyet tehdidinin bertaraf edilmesi için Türkiye'ye yardımlarda bulunan ABD'nin bu yardımları Ankara'da büyük memnuniyet yaratmıştır. Nitekim devam eden süreçte Türkiye, Marshall Yardımlarından da faydalanmış, ABD'yle çok sayıda ikili anlaşma yapmış, NATO'ya dahil olmuş, ABD'ye kendi topraklarında askeri üs kurma imkanı vermiş ve diğer pek çok boyutuyla Batı Dünyası'na entegre olmuştur. Eisenhower Doktrini'nin ardından Ortadoğu'daki çıkarlarıyla ABD'nin çıkarlarının örtüştüğünü düşünen Türkiye, pek çok meselede Amerikan çıkarlarıyla uyumlu hareket etmeye çalışmıştır. Tüm bu tablo iki ülke arasında ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel düzeyde yakınlaşma yaşanmasını sağlamıştır. Fakat buna rağmen ikili ilişkilerde krizler de yaşanmıştır. Örneğin Küba Füze Krizi ve Johnson Mektubu, münasebetlerin samimiyetini derinden yaralamış ve Ankara'da büyük kırgınlık yaratmıştır. Zira bu süreç, Türkiye'nin güvenlik endişesiyle yöneldiği Batı Bloku içerisinde ABD'ye karşı simetrik olmayan bir bağımlılık ilişkisinin oluştuğunu fark etmesini sağlamıştır. Yani ABD'yle tesis edilen ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel ilişkiler neticesinde Washington yönetimi, Türkiye'yi bir yarı çevre ülke statüsünde konumlandırmaya çalışmıştır. Bu tezde de literatür taramasından yararlanılarak Vietnam Savaşı döneminde Türk-Amerikan ilişkileri incelenmektedir.

Bağımlılık KuramıCumhuriyet tarihiSavaş+5
İrfan Durmuş
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

19. yüzyıl sonlarından günümüze Ermeni siyasi düşüncesi ve siyasi partiler

Bu çalışma, 19. yüzyılın sonlarından günümüze Ermeni siyasi düşüncesi ve siyasi partiler konusunu ele almaktadır. Çalışmada 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı ve Rusya İmparatorluğu'nda yaşanan siyasi, ekonomik ve güvenlik olaylarına açıklık getirilmiştir. Bu dönemde, Ermeni siyasi düşüncesinde kilisenin rolü, önemi ve faaliyetleri, Ermeni siyasal düşüncesinde milliyetçilik, sosyalizm ve terör anlayışının ortaya çıkması ve 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti'nde Ermenilerin siyasallaşma sürecini başlatmalarına paralel olarak devlete karşı isyan ve kalkınmalarına değinilmiştir. Bu dönemde kurulan ilk siyasi partiler olan Armenekan Partisi'nin, Hınçak (Sosyal Demokrat Hunçakyan) Partisi'nin, Ermeni Devrimci Federasyonu (Taşnaksutyun) Partisi'nin kurulması süreci araştırılmıştır. 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan yeni siyasi gelişmelere, sosyalist ideolojisinin Avrupa ve bölge devletlerinde daha geniş yayılmasına, bunun Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan gayrimüslim olarak bilinen Ermeniler üzerindeki etkisine, onların siyasi olarak örgütlenme sürecine değinilmiştir. Bundan başka, I. Dünya Savaşı ve sonrasında Osmanlı Devleti'nin doğusunda, Rusya'nın güney sınırlarında yaşanan olaylar üzerinde durulmuş, Ermenilerin Osmanlı Devleti'ne karşı tutumlarına açıklık getirilmiştir. Çalışmada ayrıca; Birinci Ermenistan Cumhuriyeti'nin kurulması ve sonrasında yaşanan siyasi mücadele, Ermenistan Cumhuriyeti'nin dış ve güvenlik politikası, Türkiye ve Azerbaycan politikası incelenmiştir. Çalışmada, 1918-1920 yılları arasında Güney Kafkasya'daki siyasi ve askeri durum, Ermenistan Cumhuriyeti'nin Bolşevik Rusya tarafından işgal edilmesi, Sovyet Ermenistan'da Komünist yönetim, Sovyet Ermenistan'ın ekonomik durumu ve dönemin siyasi gelişmeleri ayrıntılı şekilde araştırılmıştır. Çalışmanın ana konusu olan 20. yüzyılda Ermenistan'ın bağımsızlığının ilan edilmesi ve çok partili sisteme geçiş süreci, Ermenistan'da iktidar uğrunda mücadele ve Ermenistan'da siyasi partilerin kurulması ve faaliyetleri araştırılmıştır.

19. yüzyılArmaneken PartisiDevrimci Hınçak Partisi+7
Nagif Hamzayev
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Cumhuriyet Dönemi gayrimüslim milletvekilleri

Osmanlı Devleti'nde yenileşme hareketlerinin başladığı Tanzimat Fermanı ile yavaş yavaş demokrasiye doğru bir yönelişin olduğu görülmektedir. 1876 yılında Kanuni Esasi ve I. Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte Osmanlı Devleti'nde parlamenter bir sisteme geçilmiştir. Meşruti sistemin gereği olarak açılan Meclis-i Mebusan'da Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan tüm ulusların temsilcileri yer almıştır. Bu temsilciler içerisinde gayrimüslim unsurlar da bulunmuştur. Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nı kaybetmesinden sonra İstanbul işgal edilmiş ve İtilaf Devletleri kuvvetleri tarafından Mebusan Meclisi zorla kapatılmıştır. Bunun üzerine Mustafa Kemal önderliğinde Ankara'da 1920 yılında olağanüstü yetkilere sahip Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Daha sonra 1923 yılında saltanatın kaldırılmış, cumhuriyet ilan edilmiştir. Milli bir meclis özelliği taşıyan TBMM'de 1935 yılına kadar gayrimüslimler yer almamıştır. Fakat 1935 yılı seçimlerinde bağımsız adaylar için kontenjan ayrılmasıyla meclise girebilmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Demokrasi, Parlamento, Gayrimüslim Milletvekilleri.

Cumhuriyet DönemiDemokrasiErmeniler+5
Nihal Esen
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Medeni Hukuk ve Türkiye'de Medeni Hukukun tarihi üzerine bir inceleme (1923-1927)

Osmanlı Devleti'nde hukuk iki kısımdan oluşuyordu. Kaynağını dinden alan şer'i hukuk ve kaynağını örf-adetten alan örfi hukuk. Osmanlı medeni hukuku da bu çerçevede kaynağını dinden alarak gelişti ve 20. yüzyıla kadar uygulandı. Değişen dünya şartlarına uyum sağlamak ve yeni ihtiyaçları karşılamak için 1850'li yıllarda medeni hukukun yenilenmesi amacıyla Mecelle denilen ve kaynağını fıkıhtan alan kanunlar hazırlandı. Fakat I. Dünya Savaşında ağır bir yenilgi alan Osmanlı Devleti siyasi açıdan olduğu gibi hukuki yönden de çökmek üzereydi. Çünkü Mecelle farklı dinlere mensup Osmanlı milletinin ihtiyaçlarını karşılayamıyordu.Milli Mücadelenin kazanılmasıyla dayandığı değerler açısından yeni, farklı bir devlet kuruldu ve bu devlet siyasi anlayışında ki değişiklikleri topluma ve hukuka da yansıtmaya başladı. Bu amaçla eskisinden tamamen farklı, Avrupa sistematiğine dayanan, laik, modern bir Medeni Kanun hazırlamak amacıyla komisyonlar kuruldu. Komisyonların yaptıkları çalışmalar sonucu İsviçre Medeni Kanunu bazı değişikliklerle tercüme edilerek, TBMM'de kabul edildi ve yeni Türk Medeni Kanunu olarak benimsendi.Yeni Türk Medeni Kanunu kabul edildikten sonra doğal olarak bazı tepkilerle ve eleştirilerle karşılaştı. Çünkü din-akıl anlayışına dayalı bir toplum laiklik-akıl anlayışına dayalı yeni kanunlarla karşı karşıyaydı. Anahtar Kelimeler: Kanun, Türk Medeni Kanunu, Medeni Kanun Komisyonları, laiklik, Atatürk devrimleri.

DevrimlerHukuk tarihiLaiklik+5
Erhan Taş
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Türk – Amerikan ilişkilerinde Kıbrıs meselesi (1945-1980)

İlk başlarda Levant olarak adlandırılan Doğu Akdeniz'de ticari faaliyetler olarak başlayan Türk-Amerikan ilişkileri, sonraki yıllarda özellikle de soğuk savaş döneminde müttefiklik olarak adlandırılabilecek seviyeye gelmiştir. Ancak bu gitgide karmaşık hale gelen ilişki, zaman zaman kopma noktasına gelen sarsıntılar geçirmiştir. Türk – Amerikan İlişkilerinin hayat seyrinde bazı önemli dönüm noktaları ve hayati konular vardır. Doğu Akdeniz'de kapladığı küçük alana rağmen, Kıbrıs'ta yaşanan karmaşık ve uzun anlaşmazlılar, kolay çözülmesi beklenen bir sürecin dışına çıkarak, sarsıntılara sebebiyet veren konulardan birisi haline gelmiştir. Bu anlamda 1945-1980 arasında ikili ilişkiler zaman zaman bölgedeki çıkarlar adına, müttefiklik üzerine kurulurken, zaman zaman da kriz diplomasisine dönüşmüştür. Özellikle Kıbrıs meselesi iki ülkenin ilişkilerini sürekli yeniden değerlendirmesine yol açmakla birlikte ABD'nin genel siyasetinin daha çok NATO ittifakının devamı ve çıkarları etrafında şekillendiği ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Türk – Amerikan İlişkileri, Soğuk Savaş, Kıbrıs, NATO, KKTC

Amerika Birleşik DevletleriKuzey Kıbrıs Türk CumhuriyetiKıbrıs+7
Zülfükar Aytaç Kişman
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Düşünce ve uygulamalarıyla halk adamı Atatürk

Atatürk büyük bir asker, devlet, siyaset ve halk adamıdır. Atatürk'ün kişiliğini, hayatını ve eserlerini yeteri kadar incelemeyenler, Atatürk ile ilgili her şeyin yazıldığını ve araştırıldığını düşünebilirler. Halbuki kısa bir incelemede bile, bu büyük insanı her olayda yeniden keşfetmenin ve araştırdıkça onda yeni sırlar bulmanın mümkün olduğunu görebilirler.Bu nedenle, M. Kemal Atatürk'ün halâ milletinin gönlünde yaşamasının ana sırrı olan ve onu farklı kılan, halk adamlığı ile insanî yönünün incelenmesi önem arzetmektedir.Bu çalışmada; Mustafa Kemal'in yetiştiği dönem ile savaştan bıkmış, girdiği savaşları kaybetmiş, umutlarını yitirmiş, yoksul ve yorgun Türk Halkını milli mücadeleye ikna ederek, bu zorlu mücadeleyi kazanan ve ülkenin kalkınmasıyla ilgili her önemli reformu halkına kabul ettirmeye çalışan, daima halkın arasında olan, halkından kopmayan, düşünce ve uygulamalarıyla halkını yönlendiren `Halk Adamı ve İnsan Atatürk' ele alınmıştır.Anahtar Kelimeler: Atatürk, Halk, Türkiye Cumhuriyeti, Devlet, Toplum, Demokrasi, Savaş

Atatürk, Mustafa KemalBiyografiHalkçılık
Yusuf Kaya
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

1914-1945 yılları arası Türk-Amerikan ilişkileri

Bu çalışma; 1914-1945 yılları arası Türk-Amerikan ilişkilerini ele almakla birlikte, iki ülke arasındaki siyasî, ticarî, kültürel, diplomatik ve eğitim faaliyetlerini içermektedir. İkili ilişkiler ilk olarak Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika'da bulunan eyaletleriyle ticarî amaçlı olarak 19. yüzyılda başlamıştır. Ticaretle başlayan ilk temaslar diplomatik ve siyasî ilişkilerin başlamasını da sağlamıştır. Akabinde Osmanlı topraklarına Amerikalı misyonerlerin gelişiyle birlikte ikili ilişkiler hız kazanmış, beraberinde de eğitim ve kültür politikaları üzerine belli başlı problemlerin yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla bir süre ikili ilişkiler kesilmişse de savaş sonrasında iki devlet arasındaki ilişkiler ticarî faaliyetlerle yeniden başlamıştır.Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu zarurî şartlar nedeniyle çıkarmış olduğu Tehcir Kanunu, Amerikan misyonerlerin tepkisine neden olmuştur. Ermenileri sürekli olarak Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtan Amerikan misyonerleri, Tehcir Kanunu'nun yürürlüğe girmesinden sonra Ermenilere yardım etmek amacıyla Near East Relief adında bir örgüt etrafında faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Savaştan sonra iki devlet arasındaki ilişkiler özellikle Amerikan misyonerlerin Ermeni faaliyetleri, Osmanlı Devleti'ne karşı düşmanca tutumları nedeniyle olumsuz etkilenmiştir. Bu etkilenme kendini siyasî alanda da göstermiştir. ABD'deki Türk aleyhtarlığına yönelik lobi çalışmaları, 1923 yılında Lozan'da etkinlik kazanmıştır. İki devlet arasında imzalanmış olan Türk-Amerikan Lozan Antlaşması, lobi çalışmalarının da etkisiyle 1927 yılında Amerikan Senatosu tarafından kabul edilmemiştir.Anahtar Kelimeler: Amerika, Misyoner, Ermeni, Ticaret, Anlaşma, Savaş ve Diplomasi

Amerika Birleşik DevletleriDiplomasiErmeniler+7
Meral Halifeoğlu
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Başlangıcından Birinci Dünya Savaşı'na kadar Türk-Amerikan ilişkileri

Bu çalışma 18. Yüzyılın sonlarında başlayan ve Birinci Dünya Savaşı?na kadar olan dönemde Türk-Amerikan ilişkilerini çok yönlü olarak ele almıştır. Ticaretle başlayan ilişkiler; siyasi, askeri, kültürel ve eğitim alanlarında çeşitlenerek iki ülke politikalarına yön vermiştir. ABD bağımsızlığını ilân ettikten sonra gelişip genişleyebilmek için ticarete önem vermiş; bu anlamda iki ülke arasındaki ilk ilişkiler Kuzey Afrika?da ?Garp Ocakları?nda başlamıştır. Osmanlı Devleti ile resmi ticaret anlaşması imzalamak isteyen ABD?ye çeşitli sebeplerinden çok sıcak bakmamıştır. Fakat 1827 yılında Navarin?de Osmanlı donanmasının yakılması, Osmanlı Devleti?ni Amerika?ya yaklaştırmış; neticede 7 Mayıs 1830 tarihli Dostluk ve Ticaret Anlaşması imzalanarak resmi ilişkiler başlamıştır. Adı geçen anlaşma ile ABD?ye ?en fazla kayrılan ülke? statüsü verilmiş; böylece gelecekte iki ülke arasında yaşanan birçok sorunların temel kaynağının altyapısını oluşturmuştur. 19. yüzyılda sömürgecilikle beraber gelişen emperyalizm; Osmanlı topraklarında da kendini hissettirmiştir. Bu anlamda batının nüfuz mücadelesine sahne olan bu topraklara ABD kayıtsız kalamamış; Osmanlı Devleti ile siyasi, askeri, ticari, kültürel ilişkilerini geliştirmek istemiştir. Osmanlı Devleti, batıya karşı denge politikası gereğince ABD?ye yaklaşmıştır. ABD Monroe Doktrini gereğince Avrupa işlerine karışamayınca bunu Osmanlı topraklarına gönderdiği misyonerler aracılığıyla yapmak istemiştir. ABD Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerini tüccarlarla başlatmış misyonerlerle devam ettirmiştir. Bu anlamda Misyonerler Protestanlığı yaymanın dışında Amerikan çıkarlarına da hizmet etmiştir. Misyonerler azınlıklara yönelik açmış olduğu kurumlarla özellikle ülke içinde başta Ermeniler olmak üzere diğer azınlıkların ayrılıkçı fikirlerinin oluşmasına zemin hazırlamış; böylece devletin siyasi bütünlüğünü tehlikeye düşürmüştür. Ermeni meselesi ve misyonerlik faaliyetleri iki ülke arasında sorunlara yol açmış; zaman zaman ABD donanmasının Osmanlı sularına tehdit amacıyla gönderdiği donanma ilişkilerin iyice gerginleşmesine sebep olmuştur. Netice itibariyle Birinci Dünya Savaşı?na girmeden önce iki ülke arasında temel problemler; Ermeni meselesi, misyonerlik faaliyetleri, Amerikan vatandaşlarının hakları, Amerikan donanmasının tehditleridir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, ABD, Emperyalizm, Kapitülasyon, Ermeni İsyanları.

Ebru Güher
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Azerbaycan tarih araştırmalarında Türk İstiklal Savaşı ve Atatürk

Türk İstiklal Savaşı ve Mustafa Kemal Atatürk çağdaş Azerbaycan tarih araştırmalarında en çok ilgi çeken konular arasında yer alıyor. Bu yoğun ilginin nedeni sadece bu konunun Sovyet dönemi Azerbaycan tarih araştırmalarında yeteri düzeyde incelenmemesi değil, aynı zamanda XX. yüzyılın ilk çeyreğinde mevcut olan Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin, Türk İstiklal Savaşı`na Azerbaycan Türklerinin desteğinin, Atatürk`ün dış politikasında Azerbaycan ve Nahçivan meselelerinin daha derinden araştırılması zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Bu araştırmaların ortaya çıkardığı yeni bilgiler birçok yönden iki ülke arasında bugün mecvut olan siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerin daha da gelişmesine büyük katkı sağlayacaktır. Tez çalışması kronolojik olarak 1920-2013 yıllarını kapsamaktadır. Bu dönemi kendi içinde iki alt dönem ayırmak mümkündür: Sovyetler Birliği dönemi ve Azerbaycan`ın bağımsızlığını kazandığı 1991 yılından sonraki dönem. Bu iki dönem bir birinden sadece kronolojik açıdan değil, aynı zamanda araştırma konusunu oluşturan meseleye bakış açısı, amaç ve yöntem olarak da farklıdır. Tez çalışmasının başlıca amacı, bu iki dönemde Azerbaycan tarih araştırmalarında Türk İstiklal Savaşı ve Atatürk araştırmalarına olan ilgi, yapılan çalışmalar ve meseleye bakış açıları arasındaki benzer ve farklı yönleri ortaya çıkarmaktır. Üç bölümden oluşan tezin birinci bölümünde Azerbaycan`ın bağımsızlığını kazandığı tarihten (1991) bugüne Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine kısaca yer verilmiş, yeni dönemde Azerbaycan tarih araştırmalarında "Türkiye Cumhuriyeti araştırmaları" ve Mustafa Kemal Atatürk`ün hayat ve çalışmaları ile ilgili yapılan araştırmalara kısaca dokunulmuştur. Tezin ikinci bölümünde SSCB döneminde Azerbaycan tarihçilerinin Türk İstiklal Savaşı ve Atatürk ile ilgili yaptıkları çalışmalar incelenmiştir. Sovyet döneminde ister Azerbaycan, isterse de Sovyet tarihçileri Türk İstiklal Savaşı`nı incelerken, araştırma konusunu oluşturan meselelere Sovyet ideolojisinin ve Sovyet çıkarlarının etkisi altında yaklaşmışlar. Daha ilk bakışta, Sovyet dönemi Azerbaycan tarih araştırmalarında, Sovyetlerin ideoloji kalıpları ve 1919-1923 Türkiye-Rusya ilişkilerinin yapısı, aynı zamanda araştırmanın yapıldığı dönemdeki SSCB-Türkiye ilişkileri araştırmanın bilimselliğini etkileyen etkenler olarak dikkati çekmektedir. Bu dönemin araştırmalarında dikkat çeken bir diğer husus literatür, arşiv belgeleri ve döneme tanıklık eden şahısların hatıralarından kısıtlı şekilde, araştırmacının beklentisine uygun şekilde yararlanılmasıdır. Tezin üçüncü bölümünde Azerbaycan bağımsızlığını kazandıktan sonraki dönemde Türk İstiklal Savaşı, Mustafa Kemal Atatürk karakteri ile bağlı yapılan araştırmalar incelenmiştir. Bu araştırmaların bir kısmı doğrudan konuyu ele almakta, bir kısmı ise dolaylı olarak bu konulara eğilmektedir. İncelenen eserlerin Sovyet dönemindeki çalışmalardan farkı, iki ülke ilişkilerine katkı sağlayacak şekilde yazılması, ulaşılabilen tüm kaynaklardan yararlanılması, Atatürk döneminde Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin mümkün olduğu kadar objektif bir biçimde aydınlatılmasından oluşmaktadır. Tez çalışmasının sonuç kısmında ise araştırmacının elde ettiği bilimsel sonuçlar ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Atatürk, Türk İstiklal Savaşı, Azerbaycan, Türkiye, SSCB, Güney Kafkasya.

Atatürk, Mustafa KemalAzerbaycanKurtuluş Savaşı+3
Elsever Nagiyev
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

1930-1960 yıllarında Elazığ'da eğitim faaliyetleri

Bütün toplumlarda eğitimin amacı, yeni kuşaklara bir kültür birikimini aktarmaktır. İnsanlık tarihinin başlangıcı eğitimin de başladığı tarihtir. İnsanlar deneyimlerle oluşturduğu birikimlerini nesillerinin korunması ve devamı için önemli görmüşlerdir. Tarih içerisinde genel olarak toplumlar yaşadıkları coğrafya, çevre koşulları, birbirleriyle olan ilişkileri ve en önemlisi inançları eğitim anlayışlarının oluşmasını sağlamıştır. (Toplumların eğitim anlayışlarının oluşmasında yaşadıkları coğrafya, çevre koşulları, birbirleriyle olan ilişkiler ve en önemlisi inançlar gibi faktörler etkili olmuştur.) Yazının icadıyla beraberde bu süreç sistematik hale gelmiştir. Zira artık deneyimlerle kazanılan bilgi kurumsal yapıların doğmasına sebep olmuş, kültür ve bilgi aktarımı bu kurumsal yapılar vasıtasıyla yerine getirilmeye başlanmıştır. Eğitimin gelişim serüveni toplumdan, topluma farklılık göstermiş olsa da, aralarındaki etkileşim artıkça kültürel farklılıkları ve eğitim anlayışları benzerlikler göstermeye başlamıştır. Tarih içerisinde her toplum gereksinim duyduğu insan tipini yetiştirilmesi için eğitim vermiş ve eğitim kurumlarını da bu gereksinimler karşılayacak insanları yetiştirecek kurumları (bu amaç doğrultusunda) yapılandırmıştır. Türk toplumu da tarih sahnesine çıkışından itibaren bu seyri takip etmiş ve yaşadığı coğrafya ve inançlarının etkisinde eğitim anlayışı farklılıklar göstermiştir. Orta –Asya bozkırında savaşçı Alp tipi insan eğitimi verirken, İslamiyet'in kabulü ile Gazi –Derviş tipi insan yetiştirilmesine önem vermiştir. İslamiyet eğitim anlayışını da derinden etkilemiş kurumsal eğitim kurumları da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Tarihi süreç içerisinde kurulan Türk devletleri bu kurumsal yapıları geliştirmiş, özellikle Selçuklu ve Osmanlı devletleri döneminde çağının çok ilerisinde eğitim veren kurumlar ortaya çıkmıştır. Ancak Osmanlı Devletinin son iki yüzyılından itibaren bu kurumlarda bozulmaya ve yozlaşmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla birlikte eğitim anlayışı ve eğitim kurumları batılılaşma ve çağdaşlaşma sürecini eğitim anlayışına ve kurumlarına da uygulanmış ve büyük değişimler yaşanmıştır. Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarından itibaren birçok yenilik eğitim de hayata geçirilmiştir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Harf inkılâbı gibi köklü değişiklikler yapılmıştır. Bu çalışmamıza konu olan1930-1960 dönemi Elazığ'daki eğitim faaliyetlerinin bu dönemde tüm yurtta başlatılan eğitim seferberliğinin Elazığ'a yansımaları incelenmiştir. Bu çalışmada birçok kültür ve medeniyetin merkezi konumundaki Harput un eğitim tarihindeki yeri ve önemi, burada ki eğitim faaliyetleri önemli eğitim kurumları üzerinde durulmuş, daha sonrada 1930 -1960 yıllarında Elazığ genelinde eğitim faaliyetleri ve kurumları incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Elazığ, eğitim, eğitimci, öğretim, tarih, toplum.

ElazığEğitimEğitim faaliyetleri+2
Ahmet Feti Kavak
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Marmara Bölgesi'nde Milli Mücadele'ye karşı çıkarılan ayaklanmalar

Türk halkı; Kişisel egemenliğe dayalı Osmanlı Devleti'nden millet egemenliğine dayalı Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar çok uzun ve mücadele dolu yıllar geçirdi.Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde birleşen Türk halkı, hem içte hem dışta düşmanlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Dışta, yurdumuzu işgal eden emperyalist devletlerle bağımsızlık mücadelesi vermiş, içeride de saltanat yanlılarıyla ve saltanatın ve İtilafların kışkırttığı bazı bölgelerdeki Anadolu halkıyla mücadele etmiştir.Mustafa Kemal Atatürk'ün 19 mayıs 1919'da Samsun'a çıkmasıyla başlayan milli mücadele ateşinde Türk halkı; kadını,erkeği,yaşlısı,genci ,çocuğu bir amaç etrafında toplanmıştır.Amasya Genelgesi'nde temelleri atılan,Erzurum Kongresi'nde uygulamaya geçen milli egemenlik ilkesi; 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla resmiyet kazanmış, Türk devletinin adı konmamakla beraber, devlet gibi hareket etmeye başlamıştır.Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra,milli mücadeleye karşı ülkenin dört bir yanında hem emperyalist devletlerin, hem de bizzat İstanbul Hükümeti'nin kışkırtmalarıyla ayaklanmalar başlamıştır. Marmara Bölgesi'nde; Ahmet Aznavur, Kuva-i İnzibatiye, Bolu, Düzce, Hendek, Adapazarı ayaklanmaları başlamıştır. Özelikle İngilizlerin kışkırtmaları ve İngiliz yanlısı olan Damat Ferit Paşa Hükümeti'nin kışkırtmaları, bu ayaklanmaların başlamasında etkili olmuştur.Bir Osmanlı Paşası olan Ahmet Anzavur, Çerkez asıllı olup,İngilizler ve İstanbul hükümetinden destek alarak Çanakkale ve Karesi çevresinde, Kuva-i Milliye birliklerini etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Boğazlar Bölgesi'nin güvenliğini sağlayarak İtilaf devletlerine ve onların işbirlikçisi olan İstanbul Hükümeti'nin çıkarlarına hizmet etti. Osmanlı Devleti'nin bölgede asayişi sağlayamaması, o bölgede Arnavut, Rum ve Pomaklarla olan mücadeleler, bazı eşkiyaların kendilerini Kuva-i Milliye gibi göstermeye çalışmaları, bazı Kuva-i Milliye şeflerinin halka kötü davranması bu ayaklanmaların başlamasında etkili olmuştur. Ahmet Anzavur'un ayaklanmasında İstanbul merkezli Cemiyet-i Ahmediye'nin de desteği olmuş, İngilizlerden de yüklü miktarda paralar alınmıştır.Marmara Bölgesi'nde çıkarılan bu ayaklanmalar da Çerkez milliyetçiliği ön plana çıkarılmaya çalışılmış, ancak ayaklanmanın bastırılmasında yine bir Çerkez olan Çerkez Ethem'in Kuva-i Seyyare birliklerinin katkısı olmuştur. Güçlükle bastırılan bu ayaklanmalar, bir yandan Büyük Millet Meclisi'nin otoritesini artırırken bir yandan da askeri gücünü azaltmıştır. Ayaklanmacılara kanan bazı bölge halkı ekonomik ve dini istismarla kandırıldığını anlamış, Milli mücadeleye destek vererek hem içte hem de dıştaki düşmanlara karşı tek vücut haline gelmiş, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla kazanılmasına destek olmuştur.Anahtar Kelimeler: Ahmet Anzavur, Kuvay-ı İnzibatiye, Çerkez Ethem, Milli Mücadele, Ayaklanma

Anzavur ayaklanmasıKuva-yı İnzibatiyeMarmara bölgesi+5
Sedat Çizmeci
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Miili mücadele dönemi İstanbul öğrenci hareketleri (1918-1922)

Dârü'l-Fünûn, o tarihlerde ülkenin tek üniversitesiydi. Dârü'l-Fünûn öğrenci hareketi veya Dârü'l-Fünûn Grevi adıyla bilinen olay da Türk üniversite tarihinde büyük çaplı ilk öğrenci hareketi idi.Dârü'l-Fünûn Edebiyât Fakültesi öğrencileri, Millî Mücâdele hareketine karşı olumsuz bir tutum içinde bulunan ve Türklük ile ilgili yazıp çizdikleriyle şimşekleri üzerine çeken beş müderrisin Dârü'l-Fünûndan uzaklaştırılmalarını istemişlerdi. Bunlar; Avrupa ve Osmanlı Devleti İlişkileri dersini okutan Ali Kemal, Türk Edebiyât Tarihi Müderrisi Cenâb Şahabettin, Metafizik Müderrisi Feylesof Rıza Tevfik, İran Tarihi ve Edebiyâtı Müderrisi Hüseyin Dâniş ve İngiliz Edebiyâtı Müderrisi Barsamyan Efendi idi.Dârü'l-Fünûn olayı, 29 Mart 1922 tarihinde Konferans Salonu'nda başlamıştı. Edebiyat Fakültesi'nden Feylesof Rıza Tevfik Bey, ?Fuzûlî'nin Edebi Kişiliği? adlı bir konferans vermişti. Feylesof Rıza Tevfik Bey, konuşmasının bir bölümünde; ?Fuzûlî Türk değildir, Acemdir!? diye haddini aşan sözler sarfetmiş ve bunun üzerine de olaylar başlamıştı. Feylesof Rıza Tevfik Bey'den başka öğrencinin tepkisini çeken Ali Kemal, Cenap Şahabettin, Hüseyin Daniş ve Barsamyan Efendi de nasibini almış ve millî mücâdele karşıtı olmalarından dolayı üniversiteden uzaklaştırılmaları istenmiştir. Öğrenciler, yaptıkları açıklamalarda bu beş hocanın üniversiteden ilişiği kesilmedikçe derslere girmeyeceklerini belirtmişler ve yaklaşık dört ay süren bir onur mücâdelesi başlatmışlardır. Boykot, adıgeçen hocaların üniversiteden ilişikleri kesilmesiyle son bulmuştu.Dârü'l-Fünûn gençliğinin bu olaydan başka ses getiren başka bir etkinliği de Ankara'nın temsilcileri olarak İstanbul'a gelen Yusuf Kemal (TENGİRŞEK), Refet (BELE) Paşa ve İsmet (İNÖNÜ) Paşa'yı İstanbul'da karşılamaları ve sahip çıkmalarıdır.Anahtar Kelimeler: Ulusal mücadele, Dârü'l-fünûn, öğrenci, boykot, ulusal kimlik

DarülfünunMilli MücadeleMilli Mücadele Dönemi+4
Mehmet Korkud Aydın
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Emanullah Han Döneminde Afganistan için bir rol model: Türkiye

Afganistan, bulunduğu coğrafi konum ve sahip olduğu stratejik önem nedeniyle, tarih sayfalarında kilit ve hedefteki ülke olarak yer almıştır. Bu düşüncenin doğal bir sonucu olarak M.Ö. 500'lü yıllardan itibaren İranlılar, Makedonlar, Sakalar, Akhunlar, Araplar, Gazneliler, Harzemşahlar, Moğollar ve Babürler gibi birçok devlet tarafından ele geçirilen Afganistan toprakları, sarp dağları ve sert coğrafyasıyla, tarihsel süreçte sadece isimleri değişen güç odaklarınca, kılıç ve silah seslerinin susmadığı, akan kanın hiç durmadığı bir fetih bahçesi olmuştur. XIX. yüzyılın başlarından itibaren, İngiltere ve Rusya'nın hegomanya mücadelelerine ev sahipliği yapmış olan Afganistan, emperyalist güçlerle verdiği amansız savaşlardan başarı ile çıkarak bağımsızlığını kazanmıştır.Dönemin Afgan lideri Emanullah Han, bağımsızlık savası sonrası ülkesinin tanınması için çabalarken, aynı günlerde Mustafa Kemal ATATÜRK de ülkesinin bütünlüğü ve bağımsızlığı için Türk halkı ile beraber Kurtuluş Savaşı'nın içindeydi. Bütün bu benzer gelismeler içinde er ya da geç iki liderin yollarının kesismesi de sürpriz olmamıştır. Anadolu'da yedi düvele karşı verilen Kurtuluş Savaşı'nın bir benzerinin Afganistan'da İngiltere'ye karşı cereyan etmesi her iki ülkeyi birbirine yaklaştıran ve emperyalizme karşı duran iki liderin dostluğunu pekiştiren olgulardan en önemlisidir. Mustafa Kemal Atatürk'ün, geri kalmışlığın ve ülke üzerindeki ölü toprağının atılabilmesi için yaptığı devrimler ile iç ve dış meselelere yaklaşımları, O'nu cenazesinde bile yalnız bırakmayan dostu Emanullah Han için her zaman örnek alacağı ve kendi ülkesinde uygulayabileceği bir rol model olarak benimsenmiştir. İki ülke arasındaki ilişkiler, Emanullah Han'ın Türkiye'yi ziyareti ile zirve yapmıstır. Kendisi bir asker olan Mustafa Kemal, sahip olduğu ileri görüşlülük ve jeopolitik kültür ile Türkiye'nin konumunu çok iyi değerlendirmiş, ülkeyi o dönemde akıl ve bilimin öncüsü olan batıya doğru götürmeyi hedeflerken bile doğudan ilgisini kesmemiş ve Türkiye'nin doğusunda yer alan Türk ve İslam ülkeleriyle yakından ilgilenmiştir. Orta Asya Türk dünyasının güney ucunda yer alan ve genç Türkiye Cumhuriyeti'ni tüm İslam halklarının kurtarıcısı olarak gören Afganistan'ın, Türklerin dünyaya açılan kapısı olduğunu Mustafa Kemal iyi değerlendirmiş ve bu nedenle bu ülkeye özel bir önem vermiştir. Bu doğrultuda Afganistan ile ikili antlaşmalar imzalanmış ve Türkiye ile Afganistan iki Türk ve Müslüman ülke olarak geleceğe doğru bir dayanışma içine girmişlerdir. Atatürk ve Emanullah Han'ın, Afganistan'ı modern bir ülke haline getirme düsüncesi içinde oldukları açıkça anlasılmaktadır. Ancak Afganistan'ın toplumsal dinamiklerinin katılığı, Emanullah Han'ın kendi ülkesinin nabzını iyi tutamaması ve aceleci yaklaşımları nedeniyle büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmış, aynı devrimleri çok daha kritik bir ortamda Türkiye'de gerçekleştiren Atatürk'ün ne kadar büyük bir dahi ve devlet adamı olduğunu göstermiş ve bir kez daha ortaya koymuştur.Emanullah Han sonrasında Afganistan'da meydana gelen kaos ortamı taht değişikliklerine neden olmuştur. Bu değişikliklerin, Türkiye - Afganistan iliskilerinde gelgitler yaşanmasına sebep olduğunu söylemek yanlış olmamakla birlikte, temelde ve fotoğrafın genelinde iki ülkenin dostane ve yardımsever bir paydada buluşmalarını engellememiştir.Anahtar Kelimeler: Afganistan, Emanullah Han, Atatürk, emperyalizm, bağımsızlık, ilişkiler.

AfganistanAtatürk, Mustafa KemalBağımsızlık+6
Göker Gürsoy
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Doğu Güneydoğu ve Musul denkleminde aşiretler (1918-1922)

Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesi ve savaşta yenilen taraflardan olan Osmanlı Devleti'nin 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalaması devletin doğu ve güneydoğusunda yeni bir takım gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Özellikle İngiltere'nin Mütareke'nin hemen ardından Musul'u işgal etmesi, bölgede siyasal, stratejik ve ekonomik açıdan yeni bir düzenin habercisi olmuştur. Yeni bir düzen kurmak ve bu düzeni sağlamlaştırmak adına İngilizlerin attığı her adım bölgenin geleceğini şekillendirecek yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Musul'dan Güneydoğu Anadolu'ya doğru işgalci bir politika sergileyen İngiltere, bu noktada bölgede sosyal ve siyasal güç olan aşiret yapılanmasını da kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak adına muhtelif politikalar sergilemiştir. Bu tez, 1918-1922 yılları arasında bölgedeki aşiretlerin, İngilizlerin politikaları çerçevesinde Mütareke Dönemin'deki rollerini incelemiştir. Mondros Mütarekesi'nin ardından İngilizlerin aşiretleri elde etme çabalarına karşı, Osmanlı Devleti'nin uyguladığı siyasetle birlikte; aşiretlerin Osmanlı Devleti'ne karşı olan tutumu, Milli Mücadele'ye olan yaklaşımları ve Kürt bağımsızlık hareketlerindeki rolleri de belirlenmeye çalışılmıştır.

AşiretlerGüneydoğu Anadolu bölgesiIrak-Musul+6
Nihal Esen
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00

Other supervisors