Theses supervised by Prof. Dr. İlhan Yıldız
10 theses · Çankırı Karatekin Üniversitesi
İbn Kayyim El-Cevziyye Ve Hüseyin Remzi'ye Ait "Tıbb-ı Nebevi" kaynaklı eserlerin karşılaştırması
İnsanı her yönüyle anlamaya çalışan felsefe, bu anlama ve bilme eylemi doğrultusunda, onu sadece akıl ve zihin odaklı soyut bir içerik olarak kabullenmemiş, fiziksel boyutuyla da inceleme ihtiyacı hissetmiştir. Bu nedenle felsefe ve tıp birbirinden uzak iki ayrı bilimsel alanmış gibi algılanamaz. Bununla beraber, tıpla ilgilenmiş olan filozofların, hem Antik Yunan Felsefesinde (Hippokrates, Claudios Galenos) hem de İslam Felsefesinde (İbn-i Sina) yaptıkları çalışmalar, felsefe ve tıp münasebetinin ispatı niteliğinde olmakla birlikte, tıp biliminin temelini de teşkil etmektedir. İslam felsefesi filozoflarının ve İslam öncesi filozofların tıpla ilgili söz konusu çalışmalarının, Tıbb-ı nebevi açısından ele alınacağı bu tez kapsamında; Peygamber Efendimiz' in, hastalıkların tedavisi ve şifa yolları üzerine hadisler aracılığıyla bizlere işaret ettiği tıbbi yöntemler, Osmanlıca ve Arapça kaynakların karşılaştırmalı olarak incelenmesi boyutuyla analiz edilmeye çalışılacak ve tıp felsefesi olgusuna yeni bir perspektif kazandırma durumu amaçlanacaktır. Bu bağlamda referans alınacak olan iki temel kaynak, Osmanlıca eser yönüyle Hüseyin Remzi'nin, Arapça eser yönüyle de İbn Kayyim elCevziyye'nin Tıbb-ı Nebevi kaynaklı kitapları olacaktır.
Mevlana ve Kierkegaard'da Fideizm
Din, insanoğlunun varoluşundan itibaren tartışılagelen ve günümüzde de çözüme kavuşmamış olan, içinde gizem barındıran bir olgudur. İnsan hayatında oldukça önemli yer kaplayan din kavramının -bilhassa dini dogma ve öğretilerin- çözümlenememiş yönlerinin hakikati yansıtıp yansıtmadığı, epistemolojik olarak temellendirilebilir olup olmadığı, iman-akıl ilişkisinin ne düzeyde ve ne şekilde olması gerektiği gibi sorunlar hayatın amacını anlamlandırma çabası içinde olan insanlar için geçmişten bu yana hep ilgi odağı olmuştur. Akıl ile iman arasındaki ilişkinin tam olarak ortaya konulmaması bu ilgi odağını bir çatışma haline büründürmüştür. Antik çağ filozoflarından bu yana tartışılagelen bu durum günümüzde de devam etmektedir. Fideizm bu süreğen tartışmaya açıklık getirmek için çeşitli görüşler sunmuştur. Bu bağlamda Fideizm ile ilgilenen filozofların hem İslam felsefesinde (Mevlana) hem de Hristiyan Felsefesinde (Kierkegaard) yaptıkları çalışmalar, fideizmin karanlık yönüne ışık tutmaktadır. Mevlâna ve Kierkegaard, Tanrı'nın kanıtlanmasının imkânsız olduğu hususunda benzer fikirlere sahiptirler. Onlara göre Tanrı'ya iman etmek için kanıt aramak, inanç açısından istenilen bir durum değildir. Mevlana ve Kierkegaard'ın fideizm ile ilgili görüşlerinin incelendiği bu çalışmada iki temel hedef üzerinde durulmaktadır. Öncelikle Mevlana ve Kierkegaard'ın fideizmini daha anlaşılır kılmak için: fideizm açıklanmaya çalışılacaktır. Bununla beraber elde edilen fideizm çerçevesinde bu iki filozofun eserlerinden hareketle inanç konusunda ki benzer ve farklı görüşlerini ortaya koymak amaçlanmaktadır.
Reuno Guenon'un metafiziği modernite eleştirisi
Bu çalışma, René Guénon'un metafizik anlayışı bağlamında gelenekselcilik ve modern dünya eleştirisini derinlemesine ele almaktadır. Guénon'un düşünceleri, modernitenin neden olduğu manevi, toplumsal ve kültürel krizlerin analizine dayanarak, geleneksel kozmik düzenin ve aşkın hakikatlerin modern yaşamın anlam krizlerine bir çözüm sunduğunu ileri sürmektedir. Modern dünya, Guénon'a göre, insanın varoluşunun derin manevi boyutlarını ihmal ederek, materyalizm ve sekülerizm ekseninde tek boyutlu bir gerçeklik anlayışını hâkim kılmıştır. Bu durum, bireylerin aşkın olanla bağlarını koparmış, hakikate yönelik sezgisel idrakten uzaklaştırmış ve insanın kozmik düzene uyumunu bozmuştur. Guénon, bu kopuşun, bireysel yalnızlık, toplumsal çatışma ve doğal çevrenin tahribi gibi modern dünyanın temel sorunlarının kökeninde yattığını savunmaktadır. Çalışmada, gelenekselcilik anlayışı, insan varoluşunun aşkın düzenle olan bağlantısını yeniden tesis etme çabası olarak ele alınmıştır. Guénon'un metafizik düşüncesi, hakikatin yalnızca maddi dünya sınırlarının ötesinde bulunduğunu, dolayısıyla bireyin ve toplumun kozmik düzenle uyumlu bir yaşam pratiği geliştirmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Kadim geleneklerin, bireysel ve kolektif olarak anlam arayışında rehberlik ettiği ileri sürülmüş; özellikle Doğu metafizik sistemlerinin, Batı modernitesinin eksiklerini tamamlayan bir bilgi kaynağı olduğu belirtilmiştir. Guénon'un eleştirisi, modernitenin sadece bir uygarlık krizi değil, aynı zamanda manevi bir kopuş olduğuna işaret etmektedir. Gelenekselci perspektif ise insanın aşkın olanla yeniden bağlantı kurarak hem bireysel hem de toplumsal düzeyde dengeyi ve anlamı yeniden kazanabileceğini öngörmektedir. Bu bağlamda çalışma, Guénon'un metafizik ve gelenekselci yaklaşımının modern dünyadaki krizlere yönelik dönüştürücü gücünü tartışmaktadır. Anahtar Kelimeler: René Guénon, Metafizik, Gelenekselcilik, Modernite Eleştirisi, Doğu Metafiziği.
Doğu ve batı'da hümanizm/insan sevgisi: Örtüşüp ayrıştığı kısımlar
Hümanizm, Rönesans'tan bugüne güncelliğini koruyarak gelmiştir. Nitekim bugün hümanizm ile ilgili sürekli makale, tez, kitap çalışmaları veyahutta bilimsel toplantılar yapılmaya devam ediliyor. Ancak hümanizm kavramı ile ilgili hala bir kargaşa olduğu da tartışmasız kabul edilmektedir. Bu da göstermektedir ki hümanizm sadece bir tanıma ve anlama sahip değildir. Aslında bu tez naçizane bu kavram kargaşasını bir netliğe kavuşturmayı ve hümanizm kavramına yeni bir tanımlama yapmayı hedefleyen bir çalışmadır. Hümanizmin gelişinden önceki dönemle birlikte daha eski dönemlerde de kavramın adı ortada olmamasına rağmen anlam olarak var olduğu, sonraki dönemlere olan etkisi, yeniden yapılanması, insancılık ve insan sevgisi ile Doğu'da ve Batı'da birleşip ayrıştığı kısımlar araştırılmıştır. Araştırmanın hedefine yönelik olarak hümanizmin köklerinden gelişimine doğru bir araştırma yapılıp tarihsel gelişimi ve insan sevgisi ile ele alınan birlikteliğinin özünde ne anlam taşıdığı, örtüşüp ayrıştığı kısımlar esas alınmıştır.
Kanun Fi't Tıp kitabının tıp felsefesi açısından değerlendirilmesi"
İnsanoğlunun varlığını sürdürmede katkısı olan bilim dalları arasında tıp ve sağlık alanı en prestijli yere sahiptir. Başlangıçta tıp dâhil birçok bilim dalının felsefe şemsiyesi altında ortaya çıktığı ve varlığını sürdürdüğü izahtan varestedir. Bundan ötürü ismi tıp felsefesi olmasa da, geçmişte Galen, Hipokrat, İbni Sina, Razi, Zâhrâvi gibi birçok hekim-filozof tıp alanında kafa yorarak olağanüstü başarılar elde etmişlerdir. Bu arada Çin, Mısır, Hint, Yunan, İran ve Osmanlı'nın da tıp bilimine olan katkısı yadsınamaz. Bu çalışmada dünyada ve özellikle İslam dünyasında büyük etkisi olan Kanun fi't- Tıp isimli kitap tıp felsefesi açısından değerlendirilecektir. Yanı sıra İslam dünyasında İbni Sina'nın yazmış olduğu bu dev eserin ortaya çıkışına kadar insanlığın tıp alanında sahip olduğu birikimden bahsetmemiz önem arz etmektedir. Öncelikle Kur'an ve hadislerde yer alan "sağlıklı yaşam ve tıp alanı" ile ilgili bölümler etrafında İslam dünyasında ortaya çıkan tıp felsefesi üzerinde durulacaktır. Daha sonraki dönemde hekim, hasta, hastane vb. gibi alanlarda İslam dünyasında ortaya çıkan gelişmeler ele alınacaktır. Son olarak İbni Sina, Razi ve Zahravi öncülüğünde ortaya çıkan kanıta dayalı tıp felsefesi adeta bu alanın el kitabı olarak bilinen Kanun fi't-Tıp tezimizde merkezi bir önem arz edecektir. Ardından ise, bu kitabın yazılmasından sonra ortaya çıkan tıp anlayışı üzerindeki etkisi ve günümüzde kanıta dayalı tıbbın oluşmasındaki katkısı ele alınacaktır.
Kader ve özgür irade tartışmaları: Necati Öner, Hüseyin Atay ve W. Montgomery Watt örneği
Kader ve özgürlük her zaman üzerinde tartışılan bir konu olmuştur. Bu konu geniş bir yelpazede yer aldığından, insanın Allah karşısındaki durumu ele alınarak bir çerçeve oluşturulmuştur. Özellikle, özgür irade ve kaderin insan özgürlüğünü nasıl şekillendirdiği, Allah'ın iradesi kapsamında insan iradesinin ne durumda olduğu, Allah'ın ilminin fiillerin tayinine etki edip etmediği gibi sorular çerçevesinde cevap aranmıştır. Kader ve özgür irade meselesi her ne kadar klâsik kelâm ve felsefe literatüründe popüler bir konu ise de bu çalışma, bu ilişkiyi Necati Öner, Hüseyin Atay ve W. Montgomery Watt örneği çerçevesinde ele almış olması bakımından, günümüz literatürü açısından önem taşımaktadır. Konu itibari ile kelâmi düşünce yoğunluk kazanmıştır. Bu yoğunluk özellikle Montgomery Watt ve Hüseyin Atay'da hissedilmiştir. Necati Öner ise, daha çok kendini felsefi tabanlı yaklaşımlarıyla hissettirmiştir. Bu çalışmada, düşünürlerin aynı konu çerçevesinde ortaya attıkları fikirlerin ortak bir nokta oluşturup oluşturmadıklarını tespit etmek amaçlanmıştır.
Mevlâna Celaleddin Rumi ve kozmopolitanizm
XIII. asırda yaşamış büyük İslam düşünürü ve mutasavvıf Mevlâna Celaleddin Rumi çağları aşan düşünce ve eserleriyle sadece mensubu olduğu kültür coğrafyasını değil, tüm Avrupa ve batı dünyasını etkisi altında bırakmıştır. Mevlâna, her dilden, dinden ve renkten insanı hoşgörü ve sevgi ile kucaklamış, tüm insanlığın sevgi ve hoşgörü sembolü olmuş önemli bir değerdir. Mevlâna Celaleddin Rumi'nin evrensel düşünce ve eserleri günümüzde gündemdeki yerini korumakta, her geçen gün yeni çalışmalara, farklı bakış açılarına ilham kaynağı olmaya devam etmektedir. Düşünce ve eserlerinin her asırda kendini sürekli yenilemesi, Mevlâna'nın insanlığa ait değerlerin devamını ve evrensel ilkelerini kavramasında gizlidir. Bu çalışmada Mevlâna Celaleddin Rumi'nin din, dil, ırk, ideoloji, sosyal statü ve rolden uzak tüm insanlık adına sevgi ve barış toplumunun inşası, barış ve kardeşlik içerisinde birlikte yaşama arzusu ile ilgili düşünce, mesaj ve eserleri değerlendirilmiştir. Öncelikli olarak, bireyin insanlık adı verilen büyük komüniteye aitliğinin savunulduğu, yerel nitelikteki bağlılıkların yerini evrensel bağlılığa bıraktığı, evrensel düşüncelerin benimsenerek, tüm dünyanın vatan olarak görüldüğü kozmopolitanizm düşüncesine değinilmiştir. Devamında Mevlâna Celaleddin Rumi'nin tüm insanlığa sunmuş olduğu birlik, barış, kardeşlik, hoşgörü gibi evrensel eserleri ve mesajlarıyla kozmopolitik yönü ortaya konulmuştur.
İbnü'l Arabî'nin eserlerinde akıl ve kalp
İnsanlık tarihi boyunca insanın var oluşu ve varlığının en önemli özelliğinin ne olduğu sorgulanmıştır. İnsan, maddi ve manevi evrene ilişkin bu araştırmaların hem öznesi hem de nesnesi olmuştur. İnsanın bu sorgulama çabası tatmin edici cevaplar alana kadar devam etmiştir. İbnü'l Arabî, zihnini kurcalayan konuları sorgulayarak sistematik cevaplar bulmak ve bunu yaşam felsefesi haline getirmeyi hedeflemektedir. Metafiziksel ve fiziksel problemlere çözüm arayan İbnü'l Arabî'nin sahih düşüncelerinin kaynağını, takip ettiği rotayı eserleri göstermektedir. Eserlerinden ve düşüncelerinden hareketle İbnü'l Arabî denildiğinde akla vahdet-i vücûd gelmektedir. Her ne kadar eserlerinde bu deyimi kullanmasa da Vahdet-i vücûd felsefesini ilk sistematikleştiren ve en zirveye taşıyan İbni Arabi'nin bizzat kendisidir. Zirveye taşınan bu düşünceye tezin ilk kısmında değinilmiş olsa da asıl dikkat çeken ve heyecan uyandıran nokta akıl ve kalp kavramları olmuştur. Eserleri akıl ve kalp çerçevesinde okuduğunda aslında her şeyin akıl ve kalp arasındaki ilişkiye uygun vücud bulduğunu, tüm düzenin sonunun yine akıl ve kalpte biteceği görülmektedir. Akıl ve kalp kavramları iki farklı alana hitap eder gibi görünse de gayesi tek olana işaret etmektir. İbnü'l Arabî'nin eserlerinde akıl ve kalp konusunun hem bilgi felsefesine hem de aşk felsefesi alanında yeni kapıların anahtarı olacağı kanısı güdülmüştür. Aynı zamanda insanların en büyük psikolojik ile felsefi problemlerin dayanağı aklı ve kalbi arasındaki zahiri savaşlardan meydana gelmektedir. Eğer insan bunların arasındaki ilişkiyi olması gereken düzeyde bilirse ve pratik hayatına uygularsa aklına güvenip kalbine de sevgi tohumları atmış olur. Akıl ve kalbin birbiriyle ilişkisini keserek tek başına hükümdar olduğu ve hüküm sürdüğü zaman insan, çıkmaz sokaklara sapıp oralarda kapana kısılacaktır. Cüzi/sınırlı akıl olarak adlandırılan insan aklı ve insan kalbinin ilişkisinin nasıl olması gerektiği de bu çalışmada ortaya çıkacaktır. Anahtar Kelimeler: Gaye, Vahdet-i Vücûd, Akıl, Kalp, Zahir.
Muhammed İkbal ve Seyyid Hüseyin Nasr'da din bilim ilişkisi
Din ve bilim insanlığın hayatı boyunca evreni anlamak için incelenen ve araştırılan alanlardan birisi olmuştur. Doğayı anlamak ve anlamlandırabilmek için bilime, dini ise kaidelerine uygun anlamak ve anlamlandırmak için vahiy kitapları temel alınarak açıklamalar yapılır. İnsanlığa gönderilen vahiyler evreni anlamlandırmak için belirli yargılar ortaya koyar. Ancak bu yargılar Ortaçağ döneminde dini amacının dışında araç olarak kullanan gruplar tarafından deforme edilmiştir. Dinin etkisinin azalmasıyla oluşan boşluk bilimle doldurulmuştur. Böylelikle aydınlanma dönemi başlamış ve akla verilen önem artmıştır. Aklın işlevsel süreci dinin vermiş olduğu ilahi mesajlar üzerine düşünmeler başlatsa da akıl genel olarak dini alandan kendisini soyutlamıştır. Bu çalışmada iki yakın coğrafyada yetişmiş olan düşünürlerin ele alınmasındaki amaç düşünürlerin yakın coğrafyalarda yaşıyor olmaları ve hayatlarından belirli evrelerin geçiyor olmasına rağmen ele almış oldukları konuları farklı açılardan çalışmış olmalıdır. Bu sebeple ortaya çıkmış olan görüşlerde farklılıklar olmuştur. Çünkü her düşünürün kendisine ait bir fikri yönelimi bulunmaktadır. İki düşünür de hem dinin vahiy kökenli oluşuna değinerek hem de bilimin akla önem vermesini daha ılımlı bir yaklaşımla izah etmişlerdir. Aynı zamanda düşünürlere göre bilimin akla önemi, aklın da vahiy kökenli oluşuna bağlanılmıştır. Doğa akıl ile bilinebilir fakat bu akıl ilahi bir akıl olmalıdır. Doğanın bilim konusunda akla verdiği yetki deneyle açıklama gerektirir. İki düşünür de modern bilim alanına eleştirel yaklaşımlarda bulundukları da dile getirilebilir. Böylelikle modern bilime hâkim olan iki düşünür de bilim konusunda İslam bilimini savunduklarını eserlerinde dile getirmişlerdir.
Noam Chomsky'nin propaganda modeli üzerinden yeni medya analizi
Bu araştırmada, Noam Chomsky ve Edward S. Herman'ın propaganda modeli ele alınmış olup yeni medya üzerinden kıyaslaması yapılmıştır. Araştırmada, Hermeneutik tanımı yapılarak bir yorum bilim olan hermeneutik anlatılarak iletişimin kadim zamandan günümüze seyri de anlatılmış olmaktadır. Konvansiyonel medya ve yeni medyanın süreci ve propaganda modelinde kullandığı yöntemler günümüz dünyasına uyarlanarak kıyaslanmıştır. Konvansiyonel medyadan farklılığı ile yeni medya ve sosyal medyanın etkisi dünya örneğinde; Arap Baharı üzerinden, Türkiye örneğinde ise Gezi Parkı üzerinden ele alınarak incelenmiştir. Chomsky'nin propaganda modelleri örneklerle yeni medyaya uyarlanarak yeni medyanın ve sosyal ağların toplumlar üzerindeki tahakkümü ortaya konulmuştur. Chomsky'nin, egemen güçlerin elinde olmayan yurttaşların inisiyatifinde olan, özgürlük alanı olarak gördüğü yeni medyanın, özgürlük alanları dâhilinde bireye ulaşarak arzuları ve istekleri doğrultusunda kişiye ve gruplara eylemsellik kazandırabileceği de görülmüştür. Yeni medyanın insanların üzerindeki etkisi ve insanlara tepkisellik kazandırmasının arkasında, bireyin yönlendirildiğine dair bir his oluşturmadan, özgürlük bilinci aşılanarak aslında egemen güçlerin arzu ve istekleri doğrultusunda bireyden topluma ulaşan bir eylem hareketini başlatacak şekilde güçlü olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Chomsky, Yeni Medya, Propaganda, Propaganda Modelleri