Theses supervised by Prof. Dr. Kenan Kocabay

10 theses · Düzce University

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran ailesel akdeniz ateşi tanılı hastalarda mevalonat kinaz (MVK) ve nod benzeri reseptör protein 12 (nlrp12) genlerinin ekspresyon düzeylerinin incelenmesi

Çalışmamızın amacı Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) hastalarının kan serumlarından elde edilen MVK ve NLRP-12 genlerinin ekspresyon düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve bunların AAA'daki klinik önemini belirlemektir. Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, Tell Hashomer kriterlerine ve yapılan genetik analizlere göre AAA tanısıyla takip edilen 40 hasta (22 kız, 18 erkek) ve 10 sağlıklı kontrol (4 kız, 6 erkek) çalışmaya dahil edildi. Tam kan sayımı, serumda demir, TIBC, IUBC, ferritin, folat, vitaminB12, 25-OHvitaminD, FT4, TSH, Na, K, Cl, Ca, P, AST, ALT, ALP, üre, BUN, kreatinin, ürik asit ve spot idrarda Ca, kreatinin, mikroalbumin, protein düzeyleri rutin laboratuar metodlarıyla belirlendi. Hasta ve kontrol grubunun serumlarında MVK ve NLRP-12 genlerinin ekspresyon düzeyleri ise kantitatif "real time PCR" yöntemiyle tayin edildi. Yaş ve cinsiyet açısından AAA' lı hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla, p = 0,58 ve p = 0,39). Ortalama hastalık başlangıç yaşı 5,3±3,6 yıl olarak bulundu. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında AAA' lı hasta grubunda MVK ve NLRP12 genlerinin ekspresyon düzeylerinde anlamlı derecede bir fark bulundu (sırasıyla p=0,002 ve p=0,035). AAA hasta grubunun MVK geni ekspresyon seviyesi 2,0 kat ve NLRP12 geni ekspresyon seviyesi ise 1,5 kat kontrol grubundan artmış olarak bulundu. Sonuç olarak özellikle MVK ve NLRP-12 gen ekspresyon düzeylerinin AAA hastalarında anlamlı olarak arttığı tespit edildi.MVK ve NLRP-12 gen ekspresyon düzeylerinin artışının hastalığın patogeneziyle ilgili olduğu ve AAA'lı hastaların erken tanısında bu genlerin bir belirteç olarak kullanılabileceği belirlendi. Bu araştırma, prospektif bir çalışma olup AAA hastalarında MVK ve NLRP-12 gen ekspreyon düzeylerini Real Time PCR yöntemi ile tespit eden ilk çalışma olmasından dolayı bu bulguyu teyit edebilmek için çok sayıda olgunun olduğu çok merkezli çalışmalar gereklidir. Anahtar Sözcükler: Çocuklar, Ailesel Akdeniz Ateşi, AAA, MVK, NLRP-12, Real Time PCR

Ailevi akdeniz ateşiGen ifadesiGenler+3
Refika Yıldız
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enürezis nokturna tedavisinde konservatif tedavi ile desmopressin tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması ve mesane kapasitesinin tedaviye yanıt üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalı?mada primer monosemptomatik enürezis nokturna tanısı konan hastalarınkonservatif tedavi ve desmopressin tedavisine verdikleri yanıtın kar?ıla?tırılması, hastalarınmesane kapasitelerinin ölçülmesi ve mesane kapasitesinin tedaviye verdikleri yanıt üzerindekietkisinin ara?tırılması amaçlanmı?tır.Gereç ve Yöntemler: Ya?ları 5-16 arasında deği?en alt ıslatma sıklığı en az haftada 2 geceolan, 52 primer monosemptomatik enürezis nokturna tanısı konan çocuk çalı?maya dahiledildi. Alt ıslatma sorunu olmayan ya? ve cinsiyeti kontrol grubu ile uyumlu 58 sağlıklıçocuk kontrol grubunu olu?turdu. Hastaların 3 farklı yöntemle mesane kapasitesi ölçümüyapıldı. Hastalar idrara sıkı?ık iken üriner sistem USG ile mesane hacmi ölçüldü, idrarınıyaptıktan sonra rezidü idrar ölçüldü. Hastalar idrara sıkı?ıkken ürofowmetri ile ölçülenmaksimum idrar hacmi hastanın mesane kapasitesi olarak değerlendirildi.Hastaların 1 gün süreyle i?eme çizelgesi hazırlamaları sağlandı bir seferde çıkardığımaksimum idrar hacmi fonksiyonel mesane kapasitesi olarak değerlendirildi. 3 farklıyöntemle bulunan mesane kapasitesi değerleri, hastanın ya?ına göre beklenen, ( ya? +2) x30formülü ile hesaplanan değer ile kar?ıla?tırıldı. Hastaların düzeltilmi? mesane kapasiteleri;fonksiyonel mesane kapasitesi beklenen mesane kapsitesine oaranlanarak bulundu. Hastalar 3ay süreyle uygulanan tedavi sonuçlarına göre 3 gruba ayrıldı. 20 gün ve üzerinde kurukalabilme tam iyile?me, ve %50 azalma kısmi iyile?me olarak değerlendirildi. 42 hastaya, 6ay süreyle desmopressin uygulandı. 3 aylık tedavi sonunda her iki tedavinin etkinliğikar?ıla?tırıldı.Tedavilere verilen yanıt üzerinde hastaların mesane kapasitesinin dü?ük olmasınınetkili olup olmadığı ara?tırıldı. ?statiksel akr?ıla?tırma için SPSS 11.5 paket programıkullanıldı, p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: Babasında, karde?lerinde ve baba tarafı akrabalarda enürezis olan hastalardaenürezis görülme oranı yüksek bulundu (p<0.05). Enürezis nokturnası olan hastalarda kontrolgrubuna göre uyku buzukluğu yüksek oranda izlendi (p<0.05). Polikliniğe en sık ba?vurunedeninin enürezis ve karın ağrısı olduğu görüldü (p<0,05). En fazla kullanılan farmakolojiktedavinin imipramin olduğu gözlendi.Konservatif tedavi ba?arı oranı %19,2 ve ıslak gece sayısındaki azalma anlamlıyüksekti. Tedavi öncesi ayda 20.9±6,8 gün olan alt ıslatma sıklığı tedavi ile ayda 13.3±6.6gün?e geriledi (p=0,05). Çok sıvı tükettiği gözlemlenen hastalarda konservatif tedaviyleiyile?me anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,05). Desmopressin ile iyile?me 27 hastada(%64,9) ve anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.035). Desmopressin ile ıslak gece sayısıtedavi öncesi ayda 20.9±6.8 günden 6.7±8 güne geriledi (p<0,05).Desmopressine yanıt vermeyen 15 (%35) hastanın fonksiyonel mesane kapasitesi vedüzeltilmi? mesane kapasitesi desmopressin tedavisi ile iyile?en gruptan anlamlı ?ekildeküçük saptandı (p=0.002).Desmopressin ile iyile?meyen hastaların, USG ile ve üroflow ileölçülen mesane kapasitelerinin de tedaviyle iyile?enlere göre daha küçük olduğu görüldü.Desmopressinle iyile?en 27 hastanın 13?ünde (%48.1) relaps geli?tiği ve relaps oranın anlamlıyüksek olduğu görüldü (p=0.00001). 3 aylık tedavi sonucunda her iki tedavide klinik olaraketkili bulundu.Sonuç: Çalı?mamızda enürezis nokturna için en önemli predispozan faktörler, aile öyküsü veuyku bozukluğu olarak tespit edilmi?tir. Baba, babanın akrabalarında ve karde?lerde enürezisöyküsü olanlarda enürezis anlamlı fazla izlendi. Konservatif ve desmopressin tedavilerininikisiyle de anlamlı klinik iyile?me sağlandığı görüldü. ?lk basamak tedavi olarak konservatiftedavinin etkili olduğu görüldü.Desmopressin ile tedavi güvenli, iyile?me oranı yüksek fakat aynı ?ekilde relaps oranıda yüksekti. Desmopresin tedavisiyle iyile?meyen hastaların fonksiyonel mesane kapasitesidiğer gruplara göre anlamlı daha küçük ve düzeltilmi? mesane kapasiteleri de diğer gruplaragöre anlamlı ?ekilde dü?ük saptandı (p<0,05). Farmakolojik tedavi verilmesi planlananhastalarda mesane kapasitesi ölçümünün, ilaç tedavisi verilmeden önce değerlendirilmesigereken önemli bir parametre olduğu, gereksiz yere ilaç kullanımını azaltarak ve hastalarıntedavisinde zaman kaybını önleyerek klinik yarar sağlayabileceği sonucu çıkarıldı.Anahtar: Enürezis nokturna, Konservatif tedavi, Desmopressin, Mesane kapasitesi.

DesmopressinEnürezisKapasite+2
Fatma Semiha Özen
Düzce University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce'deki çocukluk çağı Ailevi Akdeniz Ateşi hastalarında MEFV mutasyonlarının ve tedaviye cevaplarının araştırılması

Ailevi Akdeniz Ateşi, ateşin eşlik ettiği tekrarlayan karın, göğüs, eklem ağrısı ve artrit gibi seröz membranların inflamasyonuna bağlı ataklarla seyreden bir hastalıktır. Hastalığın gen mutasyonları ile ilişkisi gösterilmiş, farklı genotiplerde ve etnik gruplarda farklı seyir izleyebileceği sonucuna varılmıştır. Bu çalışmada, Tel-Hashomer kriterlerine göre AAA tanısı konmuş olup MEFV gen mutasyonu pozitif bulunan Düzce bölgesindeki çocukluk çağı hastalarda (33 hastada) bulunan MEFV mutasyon tiplerine (R202Q, M694V, E148Q) göre klinik özellikler ve kolşisin tedavisine yanıt incelendi. Anamnez ve klinikte, ailede AAA, anne baba arasında akrabalık, semptom yaşı, tanı yaşı, ateş ve süresi, karın ağrısı sıklığı ve süresi, baş ağrısı, konjonktivit, konstipasyon, diyare, miyalji, eritem, artralji ve süresi, artrit ve süresi, tutulan eklemler ve kolşisin tedavisine yanıt sorgulandı. Hastaların atak sırasında bakılmış olan hemogram, C-reaktif protein, eritrosit sedimantasyon hızları değerlendirildi. Çalışmaya alınan 33 AAA?li hastanın 18?i kız (% 55) ve 15?i erkek (% 45) idi. R202Q mutasyonu (heterozigot) tespit edilen 17 hastanın 12(%70,6)?si kız, 5(%29,4)?i erkekti. M694V mutasyonu tespit edilen 10 hastanın 3(%30,0)?ü kız, 7(%70,0)?ü erkekti. M694V mutasyonu tespit edilen bu 10 hastanın 2 tanesi homozigot diğerleri hetrozigottu. E148Q mutasyonu (heterozigot) tespit edilen 6 hastanın 3(%50,0)?ü kız, 3(%50,0)?ü erkekti. Klinik olarak AAA tanısı konulup tedavi alan ancak AAA gen mutasyonu negatif bulunup polikliniğimizde takipli olan 13 hasta ise çalışmamıza dahil edilmedi. M694V homozigot bulunan olgularda aile hikayesi pozitifliği R202Q ve E148Q mutasyonu tespit edilenlere göre anlamlı ölçüde daha yüksek bulundu. Diğer klinik özellikler ve tedaviye yanıt açısından R202Q, E148Q VE M694V mutasyon tiplerine sahip olgular arasında anlamlı bir fark gözlenmedi.

Ailevi akdeniz ateşiGenlerKolşisin+2
İlyas Sarı
Düzce University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2012-2015 yılları arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Kliniği'nde izlenen derin anemili olguların incelenmesi

Amaç: Derin anemi dünyadaki önemli sağlık problemlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı Düzce Üniversitesi Çocuk Kliniği'nde izlenen derin anemili olguları değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Kliniğinde Ocak 2012-Temmuz 2014 tarihleri arasında derin anemi tanısı ile yatan 119 hasta prospektif olarak incelendi. Derin anemi tanısı konulan olguların yaş, cinsiyet, fizik inceleme ve laboratuar bulguları değerlendirilerek etyolojik nedenler araştırıldı. Derin anemi kriterleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün yayınladığı şekilde belirlendi. Bulgular: Toplam 119 olgunun 49 (%41,2)'u erkek, 70 (%58,8)'İ kız. Yaşları 0,25 ile 18 yaş arasında olup ortalama 6,7±6,23 (0,25-17,5) yaştı. Anemili olgular değerlendirildiğinde kız cinsiyette oransal olarak fazla görüldüğü tespit edildi. Derin anemi ayırıcı tanısına göre göre hastalar değerlendirildiğinde; 52 (%43,7)'sinde demir eksikliği anemisi (DEA), 29 (%24,4)'unda kronik hastalık anemisi (KHA), 21 (%17,6)'inde kanama, 5 (%4,2)'inde otoimmun hemolitik anemi, 3 (%2,5)'ünde lösemi, 3 (%2,5)'ünde herediter sferositoz, 1 (%0,8)'inde talasemi major, 1 (%0,8) 'inde sideroblastik anemi, 1 (%0,8)'inde megaloblastik anemi olduğu tespit edildi. 2 (%1,7)'sinin çocukluk çağı geçici eritroblastopenisi tanısı saptandı. Yukarıda değerlendirilen ana tanılara ek olarak, ikincil tanı olarak 14 (%11,8) hastada demir eksikliği anemisi veya demir eksikliği, 8 (%6,7) hastada Vitamin B12 eksikliği, 1 (%0,8) hastada folat eksikliği olduğu saptandı. Tüm vakaların 52 (%43,7)'ünde DEA olduğu ve 27(%51,9)'sinin 5-18 yaş arasında olduğu tespit edildi. Çalışmamızda DEA ve KHA olgularda eritrosit indekslerini inceledik. KHA ile DEA grubu arasında MCV (Ortalama eritrosit hacmi), MCH (Ortalama eritrosit hemoglobini), ferritin, serum demiri karşılaştırıldığında bu değerlerin DEA grubunda kronik KHA oranla anlamlı olarak düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Demir eksikliği olan hastalarda, Ferritin ile Hb (hemoglobin) arasında pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon olduğu (r=0,457, p=0,001), ferritin ile beyaz küre arasında pozitif yönlü zayıf düzeyde korelasyon olduğu (r=0,315, p=0,029) saptandı. Derin anemili hastalarımızda DEA tanısı koymak için RDW'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırası ile %71,2 ve %74,6 olarak bulundu. Derin anemili olgularımızda DEA tanısı koymak için MCV'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırası ile %92,4 ve %86,6 olarak tespit edildi. RDW ve MCV birlikte değerlendirildiğinde ise duyarlılık %75,1 ve özgüllük %85 olarak tespit edildi. Derin demir eksikliği anemisi olan hastalarda eşlik eden sistemik hastalıklar incelendiğinde en sık 7 (%13,3) olguda pulmoner hastalıklar (bronşiolit, pnömoni, tbc), 6 (%11,5) olguda nörolojik hastalıklar (migren, epilepsi, hidrosefali, menenjit, serebral palsi, mental retardasyon) olduğu görüldü. Derin anemili demir eksikliği anemisi olan hastaların tedavisinde 42 (%80)'sine eritrosit süspansiyonu verildi. Sonuç: Dünya genelindeki derin anemili çocuklarda olduğu gibi, bizim çalışmamızda da olduğu gibi %50'den fazla çocukta etyolojide demir eksikliği anemisi saptandı. Çalışmamızdaki veriler nutrisyonel anemilerde, folik asit ve demir alımının artırılması, sanitasyon önlemlerinin artırılması ile genel anemi prevalansının ve derin anemi prevalansının dünya genelinde ve ülkemizde de azalacağını desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Derin anemi, çocuk, hematolojik parametreler, eşlik eden hastalıklar, demir eksikliği anemisi

AnemiAnemi-demir eksikliğiHematoloji+5
Hatice Mine Çakmak
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi pediatri kliniğine başvuran okul öncesi çocuklarda serum 25 (OH) vitamin D düzeylerinin araştırılması

D vitamini eksikliği ve yetersizliği özellikle bebekleri, çocukları ve adölesanları etkileyen önemli bir toplum sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. D vitamini eksikliğinin kemik sağlığına olan etkileri dışında, insan vücudunda başka birçok sistem de D vitamini eksikliği ve yetersizliğinden etkilenmektedir. Son yıllarda ailelerin ve dolayısıyla çocukların sosyal aktivitelerinin değişiklik göstermesi nedeni ile alışveriş merkezleri, kapalı oyun alanları ve evde daha çok vakit geçirmeleri sonucunda çocuklar güneş ışınlarından yeterince faydalanamamaktadır. Çalışmamızda yaşları 12–83 ay olan 100 çocuğun Haziran-Ağustos 2014 tarihleri arasında, serum 25 (OH) vitamin D düzeyleri ile Ca, P, ALP düzeyleri incelendi. Bu yaş grubundaki çocukların güneş ışınlarına maruziyetleri, sosyodemografik durumları, oral D vitamini desteği almaları gibi bazı özellikleri sorgulandı, fizik muayeneleri yapıldı ve serum D vitamini düzeylerini etkileyen parametreler saptanmaya çalışıldı. İncelenen olgularda serum 25(OH)D vitamini düzeyi ortalaması 27,0 ±12,4 ng/ml'ydi. Şiddetli D vitamini eksikliği %6, D vitamini eksikliği % 17, D vitamini yetersizliği %6 olguda saptandı. Anne sütü ile beslenme, kreş veya anaokulu gibi kapalı yerlerde gündüz bakımı alma, vücut kitle indeksinin 5. persentilin altında olması durumlarının serum 25(OH)D vitamini düzeyleri üzerinde azaltıcı etkisi olduğu saptandı. Yaşları 12–36 ay arasındaki çocukların 37–83 ay arasındaki çocuklara göre güneş ışığından yararlanma sürelerinin daha kısa olduğu görüldü. Ülkemiz güneş ışınları açısından zengin bir ülke olmasına karşın, günümüzde hala D vitamini yetersizliğinin önemli bir sağlık sorunu olması bu konuda yeterli toplum bilincinin olmadığını düşündürmektedir. Sağlıklı nesiller yetiştirilmesine katkıda bulunmak için toplumun güneşin fayda ve zararları konusunda bilgilendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: 25 (OH) vitamin D, güneş, çocuk, D vitamini eksikliği, D vitamini yetersizliği

Güneş ışığıKolekalsiferolOkul öncesi eğitim+7
Esra Ülgen Temel
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntihar nedeniyle Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kliniği'ne başvuran adolesanlarda intihara yönelten etmenlerin incelenmesi

İntihar adolesanlarda önemli bir halk sağlığı sorunudur. İntihar girişimini engellemenin ilk ve en önemli basamağı, intihara yönelten faktörlerin tespit edilmesidir. Çalışmamızda ergenlerde intihar girişimine yönelten sosyoekonomik durum, psikolojik faktörler, dürtüsellik gibi durumların saptanması ve koruyucu yaklaşımlarda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Haziran 2015- Haziran 2016 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kliniği‟ne son 1 hafta içinde intihar girişiminde bulunmuş 10-18 yaş aralığında hastalar alındı. Ciddi muhakeme ve mental anlamda sorun yaşayan, anket sırasında alkol veya uyuşturucu etkisinde kalan, eğitim ve dil problemi olan çocuklar çalışmaya katılmadı. Çalışma Sosyodemografik veri formu, Barratt dürtüsellik ölçeği, intihar niyetini ölçen sorularla değerlendirildi. Anket çalışmamıza, çalışmamızı kabul etmiş, formları eksiksiz dolduran 52 çocuk katıldı. İntihar girişiminde bulunan bu çocukların okullarına devam ettiği, fakat %63,5‟nun okul derslerinde başarısız olduğu saptandı. Okul derslerinde başarısızlık intihar riskini artırmaktaydı. İntihar girişiminde bulunan ergenlerin %94,1‟nin yüksek doz ilaç kullanma yöntemini kullandığı, %65,4‟nün girişimden pişman olduğu tespit edildi. Psikiyatrik hastalık, özellikle depresyon öyküsünün olması intihar riskini artırmaktadır. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak psikiyatrik hastalık öyküsü olanlar %28,8 civarındaydı. Çalışmamızın dürtüsellik kısmında intihar girişimi daha fazla olan %25‟lik kesim, dikkati daha çabuk dağılan, daha aceleci, daha dürtüsel hareket eden kişilerden oluşmaktaydı. Dürtüsellik intihar girişimi için önemli risklerden biriydi. Çalışmamızda depresyon, dürtüsellik, okul derslerinde başarısızlık, anne baba ve aile fertleri arasındaki uyuşmazlık, yakınların vefatı önemli risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ergenlerin bu faktörler ışığı altında intihar girişimlerinin ve niyetlerinin sorgulanması, intihar girişiminin önlenmesi açısından yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: İntihar, Ergen, Dürtüsellik, Barratt dürtüsellik ölçeği, Sosyodemografi

Dürtüsel davranışDüzceErgenler+4
Ersin Yüksel
Düzce University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi çocuk acil servis başvurularının adli olgular yönünden incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı bir eğitim araştırma hastanesi acil servisine başvuran çocuk adli olguların demografik epidemiyolojik özelliklerini ortaya koymak, başvuru nedenlerini, başvuru zamanlarını, yatış ve ölüm oranlarını belirlemektir. Böylece kliniğimizde sık karşılaşılan adli olgulara farkındalığı arttırmak, adli olguların nitelikleri ve sonuçları hakkında ulusal ve uluslararası karşılaştırma yapabilmek için veri tabanı oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Acil Ünitesine 01.01.2012 ile 31.12.2014 tarihleri arasında 3 yıl boyunca başvuran 0- 18 yaş arası 605 adli olgu geriye yönelik olarak incelendi. Her bir olgu yaşı, cinsiyeti, başvuru saati-günü-ayı, başvuru şekli, izlendiği yer, geliş nedenleri, ikametgahları ve doğum yeri yönlerinden incelendi. Çalışma sonucu elde edilen veriler, tanımlayıcı yöntemler (ortalama standart sapma), t test ve ki-kare testleri kullanılarak değerlendirildi. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ortalama±SD olarak verildi, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 590 hasta dahil edildi. Erkeklerin yaş ortalaması 6,6 yıl ve standart sapması 5,6 yıl iken; kızların yaş ortalaması 8,4 yıl ve standart sapması 6,4 yıl saptandı. Hastaların 319 (%54)'u kız, 271(%46)'i erkek idi. 0-6 yaş grubu hasta sayısı (n=342, %57,9) diğerlerine oranla fazla saptandı(p<0,0001). Yaz mevsimi başvuruların en sık gözlendiği mevsim idi. En sık başvuru yapılan saat dilimi 16:00-23:59 arası saptandı. En sık başvuru nedeni kaza ile ilaç alımı (n=162, %27,4) ikinci sırada ise intihar amaçlı ilaç alımı (n=104, %17,7) saptandı. Hastanemiz çocuk acil polikliniğine başvuran olguların 467 'si (%80) il içinden 123'ü(%20) il dışından gelmiştir. Adli olgulara bağlı ölüm vakasına rastlanmadı. Sonuç: Çalışmamızda 0-6 yaş grubu adli vakaların büyük kısmı (n=303, %51,3) zehirlenme nedeniyle başvurmuş ve bu zehirlenmelerin kaza gibi tedbir alınarak önlenebilecek zehirlenmeler olduğu görülmüştür. Buna istinaden toksik maddelerin kilitli kapaklı ambalajlarda saklanması, ev içinde güvenlik tedbirlerine iii önem verilmesi ve buna yönelik eğitim verilmesi zehirlenme sıklığını azaltabileceği düşünüldü. Erken müdahale ve tedavi ile ölüm oranlarının düşük olduğu saptanmış olup, sağlık personelinin zehirlenme konusunda bilgilerinin güncellenmesi acil ünitelerinin güçlendirilmesi gerektiği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Çocuk Acil Servisi; adli vaka; çocuk hasta; zehirlenmeler

Acil servis-hastaneAcil tıpAcil tıp servisleri+4
Zeynep Bengül Köder
Düzce University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut dehidratasyonda değerlendirme kriteri olarak vena kava inferior çapı ve inen aort çapı ölçümlerinin incelenmesi

Amaç: Akut dehidratasyon günümüzde tedavi edilebilen en önemli çocukluk çağı mortalite sebeplerindendir. Dünyanın her yerinde basit yöntemler kullanılarak çok hızlı şekilde tedavi edilebilir. Tanısı klinik izlem ile konulmaktadır. İkinci değerlendirmede hastalardan tetkikler alınabilmektedir. Dehidratasyonlu hastaların tanı ve tedavisi öznel değerlendirme ile yapılmaktadır. Bu çalışmada dehidratasyonla gelen hastaların dehidratasyon derecesi non-invaziv bir yöntem olan yatak başı ultrasonografi (USG) ile değerlendirildi. Yatak başı ultrasonografi, temel bir eğitim ile uygulanabilirliği yüksek bir yöntemdir ve akut dehidratasyonun tanı ve tedavisinde nesnel bir yöntem olarak kullanılması amaçlandı. Akut dehidratasyonlu hastalarda fizik muayene bulguları nesnel olarak dehidratasyon değerlendirmesinde çok anlamlı olmadığından dolayı yeni bir değerlendirme kriteri olarak Vena Kava İnferior ve İnen Aort çapları ölçüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Acil servisinde Ocak-Aralık 2016 tarihleri arasında başvuran 68 çocuk hastada yapıldı. Bunların 34'ü akut gastroenterit sonucu ortaya çıkan ve intravenöz sıvı desteği ihtiyacı olan akut dehidratasyonlu hastalardır, diğer 34 vaka sağlıklı, dehidrate olmayan Kontrol Grubudur. Kontrol Grubu basit sebeplerle polikliniğe başvuran yaş ve cinsiyeti hasta grubuna yakın olgulardan oluşturuldu. Görüntüleme yöntemi olarak ksifoid çıkıntının altından transvers düzlemde yatakbaşı USG ile vena Kava inferior ve inen aorta çapları anteroposterior olarak ölçüldü. Çalışma için belirlediğimiz standardize edilmiş sıvı tedavisi alan hastalar çalışmaya alındı. Hasta Grubunun tedavisi öncesinde ve sonrasında İnen Aort Çapı (İAÇ) ve Vena Kava İnferior Çapları (VKİÇ) ölçüldü. Kontrol Grubunda İAÇ ve VKİÇ bir kez ölçüldü. Tedavi öncesi rutin alınan tetkikler çalışmaya alındı. Bulgular: Toplamda 68 hasta değerlendirildi. Hasta ve Kontrol Grubu arasında yaş, cins ve ağırlık olarak anlamlı fark yoktu. Klinik değerlendirmede Hasta Grubunda idrar çıkışı, mukoza hidrasyonu ve susama hissinde artma Kontrol Grubuna göre yüksek anlamlıydı (p<0,001). Gözyaşı varlığı ise yine anlamlı p (0,011) değeri bulundu. Hasta Grubunun tedavi öncesi ve sonrası klinik değerlendirmesinde ise susama hissi (p:0,039) mukoza hidrasyonu(p<0,001), gözyaşının olması (p:0,031), idrar miktarının olması (p:0,007) anlamlıydı. VKİÇ ölçümleri ve VKİÇ/İAÇ oranında Hasta ve Kontrol Grubun karşılaştırıldığında yüksek anlamlı p (<0,001) değeri elde edildi. Hasta Grubunda da tedavi öncesi ve sonrası ölçümleri karşılaştırıldığında yine yüksek anlamlı p (<0,001) değeri tespit edildi. Sonuç: VKİÇ ve VKİÇ/İAÇ ölçümlerin de dehidratasyon derecelendirilmesinde, tanı ve tedavi yönünde umut verici sonuçlar elde edildi. Akut dehidratasyonun değerlendirmesinde VKİÇ ve VKİÇ/İAÇ oranı kullanılabilirliği mümkün yeni bir yöntem olarak önerildi. Anahtar Kelimeler: Akut dehidratasyon, akut gastroenterit, yatak başı ultrasonografi, Vena Kava İnferior Çapı, İnen Aort çapı.

AortDamar çapıDehidratasyon+3
Oğuzhan Ay
Düzce University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsili çocuk olgularda anti-epileptik ilaç düzeyinin kemik metabolizması üzerindeki yan etkilerinin incelenmesi

Epilepsili Çocuk Olgularda Anti-Epileptik İlaç Düzeyinin Kemik Metabolizması Üzerindeki Yan Etkilerinin İncelenmesi Amaç: Epilepsi çocukluk çağında başlayan ve uzun süreli tedavi gerektiren, kişiyi nörobiyolojik ve psikososyal olarak etkileyen kronik bir hastalıktır. Epilepsi tedavisinde kullanılan anti-epileptik ilaçlar uzun süreli kullanıldığı için vücutta metabolizma üzerinde çeşitli yan etkileri vardır. Biz çalışmamızda anti-epileptik ilaçların kemik metabolizması üzerindeki yan etkilerini inceledik. Gereç yöntem: Düzce Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine epilepsi tanısıyla başvuran hastalardan; çalışma kriterlerine uyan, valproik asit alan 68 (% 61,2), karbamazepin alan 26 (% 23,4) ve fenobarbital alan 17 (% 15,3) toplam 111 olgu çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilmiş olan hastaların poliklinikte rutin kontrol sırasında alınan kan ve idrar numuneleri Düzce Üniversitesi Merkez ve Farmakoloji laboratuarında çalışılarak biyokimya ve idrar verileri (kan Ca, P, ALP, PTH, 25(OH)D, idrar kalsiyum/kreatinin, ilaç düzeyi) ve kemik dansitometrisi çekilerek tüm vücut BMD ve z skorları elde edildi. Bulgular: Olgu grupları arasında cinsiyet dağılımı açısından fark saptanmadı. Olguların yaş ve tanı yaşları açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p <0,001). Olguların tedavi süreleri açısından anlamlı fark saptandı (p=0,022). Kalsiyum, fosfor, PTH, idrar kalsiyum/kreatinin ve z skorları açısından üç ilaç grubu arasında fark saptanmadı. ALP ortanca değerinin fenobarbital alan grupta daha yüksek olduğu, valproik asit alan grupta en düşük olduğu saptandı. Serum vitamin D ortanca değerlerinin tüm gruplarda düşük fakat karbamazepin alan grupta en düşük, fenobarbital alan grupta en yüksek olduğu saptandı. BMD değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmakla birlikte en düşük BMD değerinin fenobarbital alan grupta olduğu saptandı (p=0,001). Sonuç: Epilepsi nedeniyle uzun süre anti-epileptik ilaç kullanan hastalara daha fazla kemik sağlığı bilinci, düzenli kemik dansitesi kontrolü, gerektiğinde kalsiyum ve D vitamini alımı sağlanmalıdır. Hastalara güneş ışığından daha fazla yararlanma ve fiziksel aktivite önerilmesi, hastaların metabolizması için uygun anti-epileptik ilaçların seçilmesi ve riskli hastaları belirleyip erken teşhis edilerek gerekli önlemlerin alınması epileptik hastaların genel yaşam standartlarını iyileştirici etki yaratabilir. Anahtar kelimeler: Anti-Epileptik İlaç, Çocuk, Epilepsi, Kemik Metabolizması, Kemik Mineral Dansitesi.

AntikonvülsanlarEpilepsiKemik dansitesi+3
Gülden Ak
Düzce University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonu geçiren hastaların klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılması

Giriş Amaç:Vezikoüreteral reflü (VUR), idrarın üreterovezikal bileşim yeri yetersizliğine bağlı olarak mesaneden üretere geriye kaçışını ifade eder. Pediatrik nefroloji ve çocuk cerrahi ünitelerinin en sık karşılaştıkları hastalıklardan birisidir. Tekrarlayan ÜSE tanısı alan çocukların ortalama %35'inde VUR vardır. Kanıtlanmış ÜSE geçiren her çocuk VUR açısından araştırılmalıdır. VUR doğumsal anomali, enfeksiyon, anatomik ve fonksiyonel nedenlerle ilişkili olarak gelişebilir. VUR'un toplumda görülme sıklığı yaklaşık %1'dir. VUR çocuklarda hipertansiyon, büyüme gelişme geriliği, böbrek yetersizliği gibi önemli morbidite ve mortalite nedenidir. ÜSE en sık VUR patolojisi ile ilişkilidir. Günümüzde VUR başlangıç tanısı için kullanılan ve altın standart olarak kabul edilen radyolojik tetkik ''voiding" sistoüretrogram ("VCUG") dir. Bu retrospektif çalışmanın amacı; tekrarlayan üriner sistem enfeksiyon olgularında klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin değerlendirilmesi, vezikoüreteral reflü sıklığının görüntüleme yöntemleri ile belirlenmesi, tanı, tedavi ve takiplerinin yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü 0cak 2013- Aralık 2018 yılları arasında başvuran 19 yaş altı tekrarlayan ÜSE tanısıyla takipli 135 hasta belirlenmiş dışlama kriterleri çerçevesinde dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri, yaş, ağırlık, cinsiyet, ek hastalık, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları, tedavi takip bilgileri alındı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 135 hastanın 98 'i (%72.6) kız, 37'si (%27.4) erkekti. Kız hastalar 7.5±4.4 yaş, erkek hastalar 5.2±4.4 yaşındaydı. Kültürde üreyen bakteri sıklığı incelendiğinde, E. Coli 71 (%72.4) kız olguda sıklığı anlamlı düzeyde yüksek bulundu (P<0.001). Voiding sonucunda VUR tespit edilen 60 (%44.4) hastada VUR tespit edilmeyenlere göre anemi görülme sıklığı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (P<0.006). Voidinge göre VUR(+) olan hastalarda DMSA ve MAG-3 ile yapılan görüntülemede tek taraflı patoloji sıklığı daha yüksek bulundu (P değerleri sırasıyla 0.003 ve 0.023). Sonuç: Çalışmamızda VUR tespit edilen 60 hastanın 43'ü kız (%71.6), 17'si (%28.3) erkekti.. Çalışmaya dahil edilen 135 hastaya DMSA sintigrafi yapıldı, 35 (%26.1) tek taraflı, 7 (%5.2) bilateral skar dokusu tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları retrospektif olarak incelendiğinde, DMSA sintigrafisinin tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonu olan çocuklarda renal hasarı saptamada çok hassas bir tanı yöntemi olduğu saptandı. Renal skar açısından risk faktörü olan hastalarda VUR'un saptanması için VCUG yapılması gereklidir. Bu hasta grubunda DMSA sintigrafisinin ve VCUG'nin kullanımının yaygınlaşması tekrarlayan üriner enfeksiyonlu çocuklarda takip stratejilerinin geliştirilmesinde yeni yaklaşımlar ve algoritmalar ortaya çıkaracaktır.

NüksVezikoüreteral reflüÇocuk hastalıkları+3
Nursel Büyük
Düzce University
2019
00

Other supervisors