Theses supervised by Prof. Dr. Sevim Cesur
12 theses · İstanbul University
İşe yabancılaşmanın akademisyen örnekleminde ve ilişki düzenleme kuramı çerçevesinde karma yöntemle incelenmesi
İnsan yaşamında azımsanmayacak ölçüde bir yer kaplayan iş deneyimi, farklı ilişki kurma biçimleriyle bezelidir. Bu çalışmanın odak noktası da işinde farklı ilişki biçimlerini yoğun olarak kullananların işe yabancılaşma seyrini incelemek olmuştur. İlişki uyumu ve işte otantiklik değişkenleri, bu tabloyu daha iyi anlamada katkı sunacağı düşünülen yordayıcı değişkenler olarak çalışmada yer almıştır. Çalışma, Türkiye'de sayıları giderek fazlalaşan özel üniversiteler ve devlet üniversitelerindeki akademisyenlerle gerçekleştirilmiştir. İki aşamadan oluşan bu çalışmanın ilk kısmında nicel yöntem, ikinci kısmında ise nitel yöntem kullanılmıştır. Çalışmanın nicel aşamasında Türkiye'nin farklı şehirlerindeki üniversitelerde çalışan, yaşları 23 ile 79 arasında değişen farklı unvanlardaki 1147 akademisyen yer almıştır. "İşe Yabancılaşma Ölçeği", "İlişki Uyumu Ölçeği", "İş Bağlamındaki Kişisel İlişki Modelleri Ölçeği" ve "İşte Otantiklik Ölçeği" kullanılarak katılımcılardan veri toplanmıştır. İlişki uyumu ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide kişisel ilişki modellerinin biçimlendirici etkisine ilişkin analizler, sadece orantılılık-eşitlik ilişkisinin biçimlendirici etkisine işaret etmiştir. İşte otantiklik ve işe yabancılaşma arasındaki ilişkide ise kişisel ilişki modellerinin etkisi görülmemiştir. Bu durumu daha derinlemesine anlamak adına işte otantiklik boyutlarıyla gerçekleştirilen analiz sonuçları ise otantik yaşam boyutu ile işe yabancılaşma arasındaki ilişkide hem müşterek paylaşım ilişkisinin hem de orantılılık-eşitlik ilişkisinin biçimlendirici etkisi olduğunu göstermiştir. Çalışmanın nitel aşamasında ise ilk kısımda katılımcılara uygulanan ölçüm araçları sonucu, her bir ilişki modelini ağırlıklı olarak kullanma ve işe yabancılaşma düzeyi yüksek olan 15 akademisyenle yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Orantılılık-eşitlik ilişkisini ağırlıklı olarak kullanan 8 akademisyen, müşterek paylaşım ilişkisini ağırlıklı olarak kullanan 4 akademisyen ve otorite ilişkisini ağırlıklı olarak kullanan 3 akademisyen, bu aşamada yer almıştır. Çalışma bulguları, ağırlıklı olarak farklı ilişki modellerini kullanan akademisyenlerin işe yabancılaşma deneyimlerinde orantılılık-eşitlik ilişkisinin baskın yönünü göstermiştir. Bir diğer deyişle akademisyenler için bu ilişki modeli çoğunlukla, adaleti sağlayan bir konuma sahip gözükmektedir. Bu yönüyle, ilişki uyumu ile işe yabancılaşma arasında orantılılık-eşitlik ilişkisinin biçimlendirici rolüne işaret eden ilk aşama bulguları daha anlaşılır gözükmüştür. Bununla beraber akademisyenler, müşterek paylaşım ilişkisiyle bağlantılı işe yabancılaşma deneyimlerinde ise daha çok bölüm içi, kurum içi ya da tüm akademisyenler arası birlik algısının önemini vurgulamışlardır. Otorite ilişkisiyle bağlantılı işe yabancılaşma deneyimlerinde ise özellikle otoritenin yozlaşması işaret edilmiştir. Son olarak, orantılılık-eşitlik ilişkisiyle ilgili işe yabancılaşma deneyimlerinde çabanın karşılığını alma ya da eşit davranılma beklentisi gibi kişisel vurgular ile müşterek paylaşım ilişkisindeki ortak sorumluluk alma, birlik içinde hareket etme gibi grup vurgusu, çalışmanın ilk aşamasında otantik yaşam boyutu ile işe yabancılaşma arasındaki ilişkide bu iki ilişki modelinin biçimlendirici rolünü anlaşılır kılmaktadır. Nihayetinde, akademisyenlerin işe yabancılaşma deneyimlerini azaltmada orantılılık-eşitlik ilişkisini geliştirici düzenlemeler önemli gözükmektedir. Anahtar Kelimeler: İşe yabancılaşma, ilişki modelleri, ilişki uyumu, işte otantiklik, orantılılık-eşitlik ilişkisi
Ahlaki temeller, ahlaki kayıtsızlık ve bilişsel kapalılık ihtiyacı arasındaki ilişkiye grup aidiyetinin etkisi
Bu çalışma son yıllarda birçok araştırmacı tarafından merak edilen ve ilgi odağı haline gelen sıradan bir bireyin ahlaki olmayan eylemler içinde olmasına neden olan (belki de "iyi bir insanın kötülük yapmasına" yol açan) sosyo-bilişsel ve psikolojik süreçleri ortaya koymaya çalışmaktadır. Buradan hareketle mevcut çalışmanın temel amacı farklı ahlaki temeller ihlalinde kullanılan ahlaki kayıtsızlık mekanizmalarının hem bireysel özellik hem de grup süreçleri açısından nasıl ortaya çıktığının belirlenmesidir. Araştırma yaşları 18 ile 28 arasında değişen, farklı özel ve devlet üniversitelerinde okuyan toplam 748 üniversite öğrencisi ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara "Demografik Bilgi Formu", "Ahlaki Temellerin İhlalinde Yapılan Meşrulaştırma Ölçeği" ve "Bilişsel Kapalılık İhtiyacı Ölçeği" uygulanmıştır. Çalışmanın bulguları bakım ve adalet ihlallerinde ortaya çıkan ahlaki kayıtsızlık düzeyi üzerinde grup aidiyetinin ve bilişsel kapalılık ihtiyacının anlamlı bir etkisinin olmadığı, buna karşılık sadakat, otorite ve kutsallık ihlallerinde kullanılan ahlaki kayıtsızlık düzeyi üzerinde grup aidiyetinin ve bilişsel kapalılık ihtiyacının önemli bir role sahip olduğunu göstermektedir. İlaveten kişilerin haklarıyla, adaletle veya zarar vermemekle ilgili olan ilkelerin ihlalinde iç grup kayırmacılığı gözlenmezken, grubun bağlılığını güçlendiren ve grup içindeki bencilliği bastırma görevi gören bağlanım ilkeleri ihlalinde daha çok iç grup lehine kayırmacılık yapıldığı saptanmıştır. Bu da iç grup kayırmacılığında bağlamın önemli bir faktör olduğu sonucunu doğurmaktadır. Sonuç olarak bireyselleştirici ilkelerin ihlalinde bireylerin aidiyet kurdukları gruptan olan birinin ahlaki olmayan davranışını meşrulaştırmamaları, bağlamın iç grup kayırmacılığı üzerinde önemli bir etkisi olduğunu göstermektedir.
Evrimsel ahlaki temellerin bireysel ve kültürel değişkenler aracılığıyla işbirliği davranışına etkisi
İnsan ahlakının evrimsel temellerini incelemeyi amaçlayan bu araştırmada, ahlakı insanın evrimsel tarihinden getirdiği belirli temeller üzerine sosyal olarak inşa edilen bir fenomen olarak kabul eden Ahlaki Temeller Kuramı ve İşbirliği Olarak Ahlak Kuramı çerçeve olarak alınmıştır. Bu iki kuramın öne sürdüğü boyutların yine insanın evrimsel tarihinde hayatta kalmasını desteklemiş olan işbirliği davranışıyla ilişkileri incelenmiş, bunu yaparken de özgecilik, empati, karanlık üçlü, bireyci ve toplulukçu kültürel özelliklerin söz konusu ilişkilere katkıları araştırılmıştır. Birinci çalışmada (N = 171), evrimsel ahlaki temellerin işbirliğindeki yordayıcı etkisini incelemek ve bu etki üzerinde özgecilik, empati ve karanlık üçlünün aracılıklarını araştırmak amaçlanmıştır. Öte yandan deneysel olarak desenlenen çalışmada, bir ön hazırlık aşaması ile katılımcıların bireysel ve toplulukçu kültürel özelliklerinin aktive edilmesi ile kültürel değişkenlerin moderatör etkisi incelenmek istenmiştir. İkinci çalışmanın pilot uygulaması olarak nitelendirilebilecek bu ilk çalışmada, araştırmada kullanılan ölçeklerin işlerliğinin değerlendirilmesiyle birlikte yordanan değişken olan işbirliği için bir ölçek uyarlaması da gerçekleştirilmiştir. Bulgularda kuramların genel olarak işbirliğini yordadığı; boyutlardan bazılarının özgecilik üzerinden işbirliğini arttırırken karanlık üçlü üzerinden azalttığı görülmüştür. Daha kapsamlı olarak yürütülen ikinci çalışmada (N = 868) işbirliği hem tutumlar hem de yanıltma tekniği ile davranışlar üzerinden ölçülmüştür. Davranış-tutum modellerinin analiz sonuçlarında ve işbirliği ölçümleri arasında önemli bir farklılaşma olmaması sebebiyle, genel bir işbirliği konsepti üzerinde kuram boyutlarının yordayıcı etkileri ile ilişkiye katılan aracı etkiler incelenmiştir. Bu çalışmada bireyci ve toplulukçu kültürel özellikler de aracı değişken olarak modele dâhil edilmiştir. Sonuçlara göre, İşbirliği Olarak Ahlak toplam etkisinde işbirliğini Ahlaki Temellerden daha yüksek düzeyde açıklamıştır. Boyutların tekil etkilerinde, bakım/zarar, adalet/hilekârlık, sadakat/ihanet, grup ve mülkiyet işbirliği ile doğrudan olumlu ilişkiler sergilemiştir. Özgecilik, empati ve toplulukçuluğun işbirliğini arttırıcı; karanlık üçlü ve bireyciliğin ise düşürücü bir rol üstlendiği aracı etkilerde ise, boyutların işbirliğine giden yolunda olumlu ve olumsuz bulgular ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak evrimsel kodlar üzerine inşa edilen ahlak, sosyal ve kültürel etkiden bağımsız değildir. Dolayısıyla kuramların boyutları bağlama göre de değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır.
Psikolojide insanın failliği meselesi: Rom Harré düşüncesi çerçevesinde bir değerlendirme
İnsanın failliği felsefe, sosyal teori ve sosyal bilimlerin pek çok alanında incelenen önemli meselelerin başında gelmektedir. Bu araştırmada, Rom Harré'nin düşünce sistemine odaklanılarak insanın failliğinin psikolojide nasıl ele alındığı incelenmiştir. Harré faillik meselesini sadece psikoloji alanında kalarak ele almamış, bu meseleyi felsefe, özellikle de sosyal teorideki tartışmalarla ilişkilendirerek tartışmıştır. Bu geniş perspektif sayesinde faillik problemi Harré'nin psikoloji için önerdiği yeni paradigma teklifinin de en önemli bileşenlerinden biri hâline gelmiştir. Bu bağlamda çalışmada Harré'nin faillik problemine ilişkin kaynakları, failliğe ilişkin görüşlerindeki kuramsal ve metodolojik dönüşümler paradigma teklifi ile irtibatlandırılarak ele alınmıştır. Nihayetinde Harré'nin sosyal inşacı pozisyonunun failliğe ilişkin bütüncül bir perspektif sunamadığı, bununla irtibatlı olarak paradigma teklifi olarak sunduğu argümanların ana akım psikoloji paradigmasından ancak epistemolojik düzeyde farklılaştığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimler: Rom Harré, faillik, sosyal inşacılık, eleştirel realizm, dile dönüş, söylemsel psikoloji, nedensellik, paradigma değişimi
Zamanı ve mekânı kendileme ile zamansal deneyim arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı zamansal deneyimi, zamanı ve mekânı kendileme süreçlerinden hareketle incelemektedir. Araştırmanın örneklemini Van ili kent merkezinde ikamet etmekte olan toplam 15 katılımcı (Kadın = 7; Erkek = 8) oluşturmaktadır. Katılımcılara ölçüt (kriter) örnekleme ve kartopu örnekleme teknikleri ile ulaşılmıştır. Araştırmanın amaçları doğrultusunda hazırlanmış soru formları kullanılarak katılımcılarla yarı-yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler (29 görüşme) yapılmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler şablon analizi aracılığıyla çözümlenmiştir. Sonuçlara göre, zamanı kendileme sürecinin transaksiyonel bütünlükteki dört görünüşün (psikolojik süreçler, zamansal nitelikler, sosyal çevre ve fiziksel çevre) kapsadığı özdeşim, anlam, duygu, sahiplenme, dönüştürücülük, yönelim ve pratikler, sosyallik ve ortam alt görünüşlerinden (boyutlarından) meydana geldiği görülmektedir. Ayrıca katılımcıların zaman ile kurdukları ilişkiler, zamanı nasıl anlayıp yorumladıkları ve nasıl kullandıkları ile beraber çeşitli örüntüler oluşturmaktadır. Bu örüntüler "Görevliler" (Kısıtlı ve değerli bir sermaye olarak zaman), "Hazcılar / Keyifçiler" (Keyifli yaşam olanağı olarak zaman), "Esnekler" (Kontrol edilemez ve spontane olarak zaman) ve "Kontrolcüler" (Kontrol, planlama ve dakiklik) olmak üzere dört tema altında toplanmıştır. Mekânı kendileme sürecinin ise transaksiyonel bütünlükteki dört görünüşün kapsadığı özdeşim, anlam, duygu, sahiplenme, tanıdıklık, kullanım özellikleri, dönüştürücülük, yönelim, mekânın ritmi, sosyallik ve ortam alt görünüşlerinden (boyutlarından) meydana geldiği görülmektedir. Zamanı kendileme sürecinden farklı olarak mekânı kendilemede tanıdıklık ve mekânın ritmi boyutları yer almıştır. Kamusal mekânları kullanım örüntüleri ise bu mekânlara dair yönelimler etrafında şekillenmektedir. Bu yönelimler "İşlevselciler" (ihtiyaçların karşılanma ortamı olarak kamusal alan) ve "Gönülden Bağlılar" (duygusal bağ kurulan ortam olarak kamusal alan) olarak iki tema altında ele alınmıştır. Kendileme süreçleri ve zamanın algılanan geçiş hızı arasındaki ilişkiler ele alındığında ise bu süreçler standart zamansal birim başına düşen deneyim yoğunluğunu artırıcı bir rolde işlev görüyorsa, zaman yavaş geçiyor şeklinde algılanmaktadır. Kendileme süreçleri, standart zamansal birim başına düşen deneyim yoğunluğunu azaltıcı bir rolde işlev görüyorsa, zaman hızlı geçiyor şeklinde algılanmaktadır. Ancak kendileme süreçleri, standart zamansal birim başına düşen deneyim yoğunluğunu olağan düzeyde tutmaya yardım ediyorsa, zaman normal akışında algılanmaktadır. Bu sonuçlar, kendileme süreçlerinin deneyim çeşitliliğine olanak sağlayan çok yönlü ve dinamik yapısını öne çıkarmaktadır. Bu durum ise bu süreçlerin transaksiyonel bütünlükteki dört görünüş arasındaki karmaşık ilişkilere göre işlev gördüğüne işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Zamanı kendileme, mekânı kendileme, zamansal deneyim, transaksiyonel yaklaşım, şablon analizi
Portekiz ve Türkiye LGBTİ+ örgütlenmelerinde örgütlenme yapısı ve ilgili kavramlar: Kültürler arası değerler çalışması
Doktora tez kapsamındaki bu çalışma farklı kültürler içerisinde değişen anlamlara duyulan meraktan ortaya çıkmıştır. Çalışmanın temel amacı; LGBTİ+ örgütlenmelerinde, "kimliksizlik", "queer", "özgürlük", "heteronormativite" kavramlarının ne anlama geldiğini ve bu anlamların kültürden kültüre, örgütlenmeden örgütlenmeye, bireyden bireye ve gönüllü ya da üye olunan örgütlenme yapısına göre değişip değişmediğini anlamaktır. Ek olarak; örgütlenme içerisinde esas alınan ya da kabul edilmeyen değerlerin neler olduğunu, İlişki Düzenleme Kuramı'nın hiyerarşi, orantılılık, eşitlik ve birlik motivasyonlarının kullanımının farklı kültürlerde nasıl kullanıldığını ve örgütlenme içerisindeki kişiler arası ilişkilerin nasıl şekillendiğini incelemektir. Çalışma, örgütlenme zamanları 2 aydan 27 yıla kadar değişen 37 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Portekiz örnekleminde 21, Türkiye örnekleminde 16 katılımcı bulunmaktadır. Katılımcıların her biri bir örgütlenme içerisinde aktif olarak gönüllü ya da maaşlı çalışandır. Katılımcılara öncelikle "Bilgilendirilmiş Gönüllü Onam Formu", daha sonra araştırma problemleriyle ilgili sorulardan oluşan "Yarı Yapılandırılmış Görüşmeler", bu görüşmelerin sonunda da araştırmacı tarafından oluşturulan "Dernek Değerleri Uygulaması" uygulanmıştır. Yarı yapılandırılmış görüşme soruları tematik analizin açık ve kapalı kodlama yöntemleriyle kategori, tema ve alt temalara ayrılmış, Dernek Değerleri Uygulaması ise Frekans Analizi ile incelenmiştir. Çalışmanın bulgularında dört evrensel ilişki motivasyonunun kullanıldığı gözlenmiştir. Fakat bu motivasyonların kullanılış şekli ve içerdiği anlamlar farklı olabilmektedir. Bu çalışma kapsamında özellikle hiyerarşi motivasyonunun iki kültürde farklı şekilde tanımlandığı ve kullanıldığı gözlenmiştir. Portekiz örnekleminde hiyerarşi, hızlı çözüme ulaşmada yararlı bir motivasyon olarak görülürken, Türkiye'de hiyerarşi daha çok ast- üst ilişkisinin temsili olarak görülmüş ve yatay örgütlenme ve eşitliğe karşı bir kavram olarak ele alınıp reddedilmiştir. Queer kavramının, Portekiz örnekleminde kuram olarak ele alınmasından çok şemsiye bir kavram olarak kullanıldığı, kimliksizleşme kavramının ise günlük hayatta neredeyse pek kullanılmadığı bulgulanmıştır. Dernek Değerleri Uygulaması'nda ise Portekiz özelinde "ayrımcılık" değerinin, Türkiye özelinde ise "şiddet" ve "hiyerarşi" değerlerinin dernek içinde olmaması gerektiğinin altı çizilmiş, Portekiz özelinde "saygı" ve "eşitlik" değerlerinin, Türkiye özelinde ise "dayanışma" değerinin ön plana çıktığı gözlenmiştir. Çalışmanın bulgularının, LGBTİ+ örgütlenmeler içerisinde politika belgelerinin hazırlanmasına ve örgütlenme ilkelerin gözden geçirilip kavramların tekrar değerlendirilebilmesine olanak ve pratik bir katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Ebeveynin "üstün zekâlı" çocuğa sahip olma algısı: Etiketleme
Bu araştırmada ebeveynlerin çocuğunun zekâsına ve "üstün zekâlı" bir çocuğa sahip olmaya ilişkin algıları, etiketleme çerçevesinde ele alınmaktadır. Karma araştırma yöntemleri kapsamında üç çalışma yapılmıştır. Çalışma 1'de ebeveynin "üstün zekâlı" çocuğa sahip olma algısını yansıtma biçimleri, bu ebeveynlerle çalışan öğretmen, eğitim yöneticisi ve psikolojik danışmanların bakışıyla odak grup görüşmesi yapılarak irdelenmiştir. Çalışma 2 ve 3'te üç farklı ebeveyn grubuyla çalışılmıştır. Bunlar, çocuğu üstün zekâ etiketi almış ebeveynler, çocuğu üstün zekâlı olan fakat etiketlenmemiş ebeveynler ve "normal" gelişim gösteren çocuğu olan ebeveynlerdir. Ebeveynlere, 8 farklı kurum aracılığıyla ulaşılmıştır. Çalışma 2'de önceki adımda belirlenen unsurlar çerçevesinde Ebeveynin Çocuğunun Zekâsına İlişkin Algısı Ölçeği (ECZA) geliştirilmiş ve ebeveynin çocuğunun zekâsına ilişkin algısına dair etiketleme çerçevesinde belirlenmiş ebeveyn grupları üzerinde nicel analizler yapılmıştır. Çalışma 3'te ise geliştirilen ölçeğin sonuçlarına göre belirlenen her üç gruptan ebeveyn ile yapılan yüz yüze yarı-yapılandırılmış görüşmelerle, bir etiket olarak "üstün zekâlı" çocuğun ebeveyni olma, çocuğunun zekâsını algılama biçimleri, çocuğun ve ebeveynin psikososyal konumu hakkında algısı incelenmiştir. Nitel çalışmaların (Çalışma 1 ve 3) sonuçlarında hem eğitim uzmanları hem de ebeveynler birbirine benzer şekilde, etiket etkileri, üstün zekânın belirti ve kaynakları algısı ve üstün zekâ piyasası/sektörü olmak üzere üç üst tema ortaya koymuşlardır. Etiket etkileri üst temasında, etiketin bir kimlik olarak varlığı, üstünlük yanlılığı etkisi, sosyal alana etki, duygusal ve düşünsel etkiler, etiketlememe ve etiket-öteki etkileşimi temaları ortaya konmuştur. Çalışma 2'de ise ebeveynler arasında çocuğunun zekâsına ilişkin algı bakımından etiket grubuna göre anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Çocuğu üstün zekâ etiketi alan ebeveynlerin diğer iki gruba göre etiket etkisine daha yüksek düzeyde maruz kaldığı görülmüştür. Bir haz olarak üstünlük algısının yaygınlaştırılmasında etiket etkisi ve piyasa/sektörün birbirini inşa eden bütüncül bir yapı kurarak, hiyerarşi yaratılmasına, hiyerarşilerin yeniden üretilmesine ve böylece ekonomik döngüye katkı sağlamaya imkân oluşturduğu söylenebilir. Bu durum, ebeveyn ve çocukların araçsallaştırıldığı sistemin normalleşmesine yol açıyor görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Üstün zekâlılık, etiketleme, üstünlük yanlılığı, ebeveyn, karma desen
Politik şiddet deneyimi ve ahlaki temeller kuramı: Politik şiddete maruz kalan Suriyeli ergenler ile politik şiddet deneyimi yaşamayan Türk ergenlerin ahlaki temellerinin incelenmesi
Politik şiddetin ahlaki gelişim üzerinde ki etkisini Ahlaki Temeller Kuramı çerçevesinde ele alan bu araştırmada, farklı derecelerde savaşa maruz kalan iki grubun ahlaki temelleri karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Spesifik olarak, savaş deneyimi olmayan Türk ergenlerin (n=23) ve savaş deneyimi olan Suriyeli ergenlerin (n=23) ahlaki temelleri, ahlaki temel ihlali durumlarını içeren Ahlaki Temeller Senaryoları aracılığıyla iki farklı bağlam altında incelenmiştir: politik ve politik olmayan bağlam. Katılımcıların senaryolara yönelik yargıları ve yorumları içerik analizi yöntemiyle analiz edilmiştir. Gruplar arası kültürel farklılığı kontrol etmek amacıyla uygulanan Ben Kimim Testi, Türk ve Suriyelilerin kültürel olarak birbirlerinden anlamlı şekilde farklılaşmadıklarını göstermiş olup, katılımcıların ahlaki yargılarında ki farklılaşmanın kültürden ziyade politik şiddet deneyimi ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Türk ve Suriyeli ergenlerin bakım, sadakat ve kutsallık ihlali içeren senaryolara yönelik ahlaki yargılarında senaryonun bağlamına göre (politik ve politik olmayan) herhangi bir farklılaşma bulunmazken, Türk katılımcılardan farklı olarak, Suriyelilerin adalet ve otorite ihlali içeren senaryolara yönelik ahlaki yargılarının senaryonun bağlamına göre farklılaştığı bulunmuştur. Suriyelilerden bazıları, adalet ve otorite temelleri için, politik olmayan senaryolarda ki davranışı ahlaki ihlal olarak yargılarken, politik senaryolarda ki davranışı çeşitli gerekçeler öne sürerek meşrulaştırmış ve ahlaki olarak uygun bulduklarını belirtmiştir. Bu bulgu, politik şiddet deneyiminin ahlaki temeller üzerindeki etkisini yansıtmakta olup, savaş mağduru çocukların ahlaki temellerini incelerken onların ahlak yorumlamalarında ki nüansları ortaya çıkarabilecek politik senaryolar kullanmanın önemini göstermektedir. Son olarak katılımcıların ahlak yorumlamalarından yola çıkılarak, kuramın modern, Müslüman, Ortadoğu ülkelerinde ki geçerliliğine, önerdiği prototipik duygulara ve ahlaki temellerin içeriklerine yönelik çıkarımlarda bulunulmuştur.
İlişki modelleri kuramı üzerinden ahlaki yargıları esneten faktörlerin Amerika-Türkiye karşılaştırmalı incelenmesi
İlişki Düzenleme Kuramı'nın (Rai ve Fiske, 2011) arkaplanını oluşturduğu bu araştırma, ahlakı dört temel ilişki motivasyonu (birlik, hiyerarşi, eşitlik, oran) tarafından düzenlenen bir ilişki düzenleme mekanizması olarak ele alır. Her kültür kendi sosyal ilişkilerini kurarken bu motivasyonlara farklı şekilde yaklaşmaktadır. Bu araştırma Türkiyeli (N=926) ve Amerikalı (N= 625) katılımcılardan toplanan verilerle toplamda yedi ayrı çalışma (N=1459) ile yürütülmüştür. Bu çalışmaların sonunda, Türkiyeli katılımcıların birlik ve hiyerarşi motivasyonlarını sosyal ilişkilerinde Amerikalı katılımcılara kıyasla daha çok önemsedikleri (Araştırma 1: TR: N=81, ABD: N=92); meta-ilişkisel tehdit algısının niyet ve ahlaki yargı ilişkisindeki aracı rolü (Çalışma 1 TR: N=93, ABD: N=107); sosyal istenirlik düzeyi yüksek olan Türkiyeli katılımcıların çoğunluğun ahlaki yargısına uyduğunu fakat bu etkinin Amerikalı katılımcılarda görünmediği (Çalışma 2: TR: N=135, ABD: N=178); göreceli ve nesnel ahlak hazırlamalarının bireyin ahlaki yargısında bir etkisi olmadığı fakat bireyin açık-görüşlülük seviyesi ile esnek ahlaki yargı arasında ilişki olduğu (Çalışma 3: TR: N=181, ABD: N=147; Replikasyon: N=179) tespit edilmiştir. Çalışma 4 TUBİTAK desteği ile Trinity Üniversitesi Dublin Muhakeme ve İmgeleme Laboratuvarı'nda çalışılmıştır. Çalışma 4'ün sonuçları ise ahlaki yargının karşı-olgusal alternatifler düşünüldüğünde azaldığını ve bunun özellikle rasyonel düşünme sürecinde olduğunu (TR: N=165) fakat bu ayrım başka bir çalışmada tekrarlanmamıştır (ABD: N=101). Bütün bu çalışmalardan elde edilen çıkarımlar tartışılmış ve ileri çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur.
Türk ve Ermeni gençlerde gruba aidiyet, gruplararası ilişkiler, algılanan ayrımcılık ve değerlerin ilişkisi
Çalışmamızda amaç Türkiye'de yaşayan Türk ve Ermeni gençlerin aralarındaki ilişkileri ne ölçüde meşru ve istikrarlı gördüklerini, kendi gruplarına yönelik hissettikleri aidiyetlerini ve kendi gruplarına karşı ayrımcılık algılayıp algılamadıklarını, ötekilerle ilişkinin derecesini ve niteliğini sosyal kimlik kuramı, temas ve değer kuramları açısından incelemektir. Grup norm ve değerlerinin içselleştirilmesi için önemli bir dönemde olan, yaş ortalaması 16.66 olarak bulunan ergenlik dönemindeki gençler, bu araştırmanın katılımcılarını oluşturmaktadır. 105'i Türk lisesinde, 63'ü ise Ermeni lisesinde eğitim gören öğrenciler olmak üzere toplam katılımcı sayısı 168'dir. İlk olarak katılımcılara sınıf ortamında ve toplu olarak araştırmanın amacı ve gönüllük esasının olduğu onam formu okunduktan sonra bir ders saati süresince cevaplamaları için Demografik Veri Formu, Sosyal Kimlik Ölçeği, Algılanan Ayrımcılık Ölçeği, Sosyal İlişki Ölçeği, Portre Değerler Ölçeği verilmiştir. Elde edilen veriler SPSS programı yardımıyla analiz edilmiştir. Normal dağılım için Kolmogorov-Simirnov testi; iki grubun karşılaştırılması için Mann Whitney U testi ve t-testi; iki grubun ölçekleri arasında ilişki ise; Pearson Korelasyon Testi; korelasyon sonucunda anlamlı çıkan değişkenler için ise Lineer Regresyon Testi kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda Türk gençlerin Ermeni gençlere göre sosyal kimliğin alt ölçekleri olan kimliğin önemi ve kamusal kimlikte istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek puana sahip oldukları bulunmuştur. Çalışmamızda diğer bulgulara bakıldığında algılanan ayrımcılık, sosyal ilişki özellikleri ve değerlerde istatistiksel olarak Türkler ve Ermeniler arasında farklılıklar bulunmuştur.
Sosyal mesafenin önyargı ve ayrımcılık üzerine etkisi: Türkiye'deki Türk, Kürt ve Arap etnik grupları üzerine bir çalışma
Bu çalışma Türkiye'de yaşayan Türk, Kürt ve Arap etnik grupları arasındaki ilişkileri sosyal psikoloji perspektifinden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışma söz konusu üç etnik grubun, Sosyal Kimlik Kuramı zemininde Sosyal Mesafe, Sosyal Temas, Kolektif Benlik Saygısı, Sosyal Baskınlık Yönelimi açısından Algılanan Ayrımcılık düzeyleri incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini Türkiye'nin çeşitli şehirlerinde yaşayan yaşları 17 ile 62 arasında değişen, 143 Türk, 75 Kürt ve 58 Arap etnik grubuna mensup toplam 289 kişi oluşturmuştur. Katılımcılara, "Demografik Bilgi Formu", "Kolektif Benlik Saygısı Ölçeği", "Sosyal Baskınlık Yönelimi Ölçeği", "Sosyal Temas Ölçeği", "Algılanan Ayrımcılık Ölçeği" ve "Sosyal Mesafe Ölçeği" farklı şehirlerde yaşayan kişilere ulaşılabilmek adına sadece internet ortamında uygulanmıştır. Bu çalışmada ilişkili gruplar t tesi, Pearson Korelasyon Analizi ve Regresyon Analizi yapılmıştır Çalışmanın bulguları Türkler ve Araplar kendileri dışındaki etnik gruplara yönelik ayrımcılık algılarının olmadığını ifade etmelerine karşın Kürtler sadece Araplara yöneliklik ayrımcılık algıladıklarını belirtmişlerdir. Öte yandan çalışmada elde edilen diğer bir sonuç da literatür bulgularıyla paralellik göstermeyen Türk, Kürt ve Arap etnik grupları için kolektif benlik saygısının, sosyal mesafenin ve sosyal temasın algılanan bireysel ve kolektif ayrımcılık ile anlamlı bir ilişki olmadığı bulunmuştur.
Toplumsal cinsiyet rollerine bağlı olarak aile içi şiddetin anlamlandırılması
Toplumsal cinsiyete bağlı olarak toplumun kadın ve erkekten beklediği tutum, duygu, davranış ve kalıplaşmış sosyal roller toplumsal cinsiyet rolleri olarak adlandırılır (Dökmen, 2009). Cinsiyetçilik ise; ataerkillik, heteroseksüellik, cinsiyetler arası farklılaşma olmak üzere üç kaynaktan beslenmektedir. Cinsiyetçilik, bu üç kaynağın düşmanca ve korumacı yanlarını bünyesinde topladığından ve düşmanca ve korumacı ögeleri aynı anda barındırdığından dolayı, kadınlar hakkında tek boyutlu olumsuz bir ayrımcılık olarak değil "çelişik duygulu" bir şekilde kendini göstermektedir (Glick, Diebold, Bailey-Werner ve Zhu, 1997; Glick ve Fiske, 1996,1997). Aile içi şiddet, aile içindeki şiddet uygulayan kişinin diğerine karşı yönelttiği cezalandırma, güç gösterme, zorlama, aşağılama gibi şekillerde olmak üzere öfke ve gerginlik duygularını boşaltmak amacıyla yöneltmiş olduğu şiddet olarak tanımlanmıştır (WHO Raporu, 1998). Bu araştırmanın amacı, toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında, düşmanca ve korumacı cinsiyetçiliğin kadına yönelik şiddet ile ilişkisini incelemektir. Veri toplama sürecinde Gönüllü Katılım Formu ve Demografik Bilgi Formu, İlişki Değerlendirme Anketi (İLDA), Namus Adına Kadına Uygulanan Şiddete Yönelik Tutumlar Ölçeği (NKUŞTÖ), Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği ve Evlilikte Kadına Yönelik Şiddete İlişkin Tutumlar Ölçeği olmak üzere bir anket bataryası ve çocuklar için geliştirilen altı resim kartından şiddetle ilgili olan üçü seçilerek kullanılmıştır. Ancak bu çalışma için bu kartlar üç erkek üç kadın olmak üzere altı yetişkine aile içi şiddete yönelik tutumları değerlendirmek amacıyla yarı yapılandırılmış (semi-structured) mülakata destek amaçlı "Burada ne görüyorsunuz?" şeklinde açık uçlu sorular sorulmuştur. Bu araştırmanın örneklemini anket uygulamaları için 203 kadın ve 40 erkek olmak üzere 243 kişi, resim kartları için ise 3 kadın 3 erkek olmak üzere 6 kişi oluşturmaktadır. Katılımcıların yaş aralığı 18 ile 65 arasında değişmektedir. Yapılan analizler sonucunda iletişim düzeyi yüksek olan kişilerin iletişim düzeyi düşük olan kişilere göre şiddete toleransı daha az bulunmuştur. Bu bulguyla paralel şekilde yapılan görüşmeler de iletişim düzeyi yüksek olan kişilerin iletişim düzeyi düşük olan kişilere göre şiddete toleransının daha az olduğunu göstermektedir. Düşmanca cinsiyetçilik ile şiddet uygulanmasına yönelik tutum arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Görüşmeler de yine analiz sonuçlarıyla tutarlıdır. Korumacı cinsiyetçilik ile şiddet uygulanmasına yönelik tutum arasında beklenenin aksine negatif ilişki bulunamamıştır. Ancak daha çok korumacı cinsiyet rollerine sahip olan birinci erkek katılımcı kadına şiddet uygulanmaması gerektiğini ve gerekli durumlarda korunması gerektiğini düşündüğünü belirtmiştir. Düşmanca ve korumacı cinsiyetçilik ile namusa bağlı aile içi şiddete tolerans arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Bunların yanı sıra, beklenenin aksine düşmanca cinsiyetçilik tutumları yüksek olan kadınların korumacı cinsiyetçilik tutumları yüksek olan kadınlara göre ayrılmaya toleransı daha az bulunmuştur. Kadınların erkeklere oranla daha az düşmanca cinsiyetçi tutumlara sahip olduğu bulunmuştur. Ancak beklenenin aksine kadınların erkeklere oranla daha fazla korumacı cinsiyetçi tutumlara sahip olduğu bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Toplumsal cinsiyet rolleri, çelişik duygulu cinsiyetçilik, düşmanca cinsiyetçilik, korumacı cinsiyetçilik, aile içi şiddet, kadına yönelik şiddet, namus