Theses supervised by Prof. Dr. Zeynep Kekeç
17 theses · Çukurova University
Renal kolik hastalarının böbrek etkileniminde laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin etkinliği
Renal Kolik Hastalarının Böbrek Etkileniminde Laboratuvar ve Görüntüleme Yöntemlerinin Etkinliği Amaç: Renal kolik, acil servise sık başvuru nedenleri arasında yer almaktadır. Çalışmamızda acil servise böğür ağrısı şikayetiyle başvuran renal kolik olgularında acil ultrasonografi bulgularının ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi ve bunun tanı, tedavi ve Acil Tıp pratiğine katkılarının belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca renal kolik ve üriner sistem enfeksiyonu arasındaki ilişkilerin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak planladığımız çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi?ne böğür ağrısı şikayetiyle başvuran 50 hasta çalışmaya alındı. Hastaların tam kan sayımları, kan üre azotu, kreatinin, total kalsiyum, iyonize kalsiyum, parathormon, prokalsitonin, C reaktif protein düzeyleri değerlendirildi. Hastaların tam idrar tekikleri ve idrar kültürleri yapıldı. Tüm olguların direk üriner sistem grafileri çekildi ve renal ultrasonografileri yapılarak sonuçlar kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 23?ü erkek (% 46), 27?si kadın (% 54) olmak üzere toplam 50 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması ve standart sapması 33,9±11,8 idi. Hastalar kreatinin düzeyleri ve hidronefroz varlığı açısından karşılaştırıldığında p=0,036 bulundu. Olgularda nefrolitiazis varlığı ve hidronefroz varlığı karşılaştırıldığında p=0,028 idi. Direk grafide taş varlığı nefrolitiazis açısından yapılan karşılaştırmada p=0,002 saptandı. Sonuçlar: Acil serviste yapılan USG?nin taş varlığını belirlemede, direk üriner sistem grafisine üstün olduğu belirlendi. Hidronefroz ve serum kreatinin düzeyleri arasında anlamlı ilişki olduğu saptandı. İdrar yolu enfeksiyonu saptanan hastalarda serum CRP ve PCT ölçümlerinin acil pratiğinde öncelikli olmadığı sonucuna varıldı.
Acile başvuran immünsuprese hastalarda solunum yolu virus infeksiyonlarının araştırılması
Amaç: Acil servise başvuran bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda alt solunum yolu enfeksiyonuna yol açan viral etkenlerin tipinin görülme sıklığının klinik seyre etkinliğini belirlemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan bu çalışmada fakülte etik kurulunun onayı alındıktan sonra Kasım-2012 ve Aralık-2014 tarihleri arasında Acil Tıp AnaBilim Dalı'na bağışıklık sistemi baskılanmış olup solunum yolu enfeksiyonu şikayetleri ile başvuran yetişkin grup hastalar çalışmaya alındı. Yaş, cinsiyet, hastalık belirtileri (ateş, öksürük, boğaz ağrısı, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, solunum güçlüğü, göğüs ağrısı, baş ağrısı, kas ağrısı, bulantı ve kusma, konfüzyon, başdönmesi), kemoterapi veya bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavi ve ek hastalıklar kaydedildi. Alt solunum yolu enfeksiyonu ( ASYE ) tanısı ile acil servise başvuran immün sistemi baskılanmış olan 75 hastadan alınan nazofaringeal sürüntü örnekleri solunum yolu viruslarının varlığını araştırmak için multipleks real-time PCR (ARVI Screen Real-TM, Sacace, Italy) ve Influenza A and B real-time PCR testi (Influenza A and B Real-TM, Sacace, Italy) ile çalışıldı. Bulgular: En fazla başvuru şikayeti solunum güçlüğü (% 84,0) olup ikinci en sıklıkta öksürük (% 82,7) olduğu en az görülen başvuru şikayetinin ishal (% 6,7) olduğu belirlendi. Hastaların 31'inde (% 41,3) başvuru anında yüksek ateş (38,5-40,9 °C) mevcuttu. Hastaların (n=26; % 34,7)'sinde virüs saptanmadı,(n=29; % 38,7)'sinde bir tip virus, (n=12; % 16,0)'ında iki tip virus, (n=8; % 10,7)'sinde üç tip virus saptandı. En sık virüs coronavirus (% 22,7, en az bocavirus (% 5,3) saptandı. Hematolojik malignitesi olan hastalarda en sık RSV (% 26,3) ve parainfluenza virüs (% 26,3), onkoloji hastası olanlarda en sık coranavirus (% 29,6) , bağışıklık sistemi baskılayan tedavi alan hastalarda en sık RSV, parainfluenza, coronavirus ve rhinovirus (% 16,7) saptandı. 3'ü kadın (% 9,1) ve 7'si erkek (% 16,7) olmak üzere toplam 10 hastada ölüm gerçekleşti. Ölen hastalarda en sık rhinovirus (% 30,0) saptandı. Sonuç: Çalışmamızda acil servise başvuran bağışıklık sistemi baskılanmış ve solunum yolu enfeksiyonu düşünülen hastalarda en sık coronavirus tespit edilmiştir. Solunum yolu virus enfeksiyonları bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ölüm riskini artırmış olup bu tür hastalarda gereksiz antibiyotik kullanımının azaltılması için virusların tespitinde daha hassas ve hızlı testlere ihtiyaç vardır. Bu konu ile ilgili olarak yapılacak çok merkezli ve çok sayıda olgunun dahil olduğu çalışmalar konunun aydınlatılmasında daha detaylı veriler sunacaktır.
Hipotansif hastalarda ultrasonun etkinliği
Amaç: Tez çalışmamızda; şok veya hipotansif yakınma ve bulguları olan hastalarda, yatak başı ultrasonogrofik görüntüleme ile RUSH (Rapid Ultrasound in Shock and Hipotansive) protokolleri kullanılarak, kısa bir sürede USG değerlendirilmesiyle şokun erken tanı ve uygun acil yaklaşımında, etkinliğini belirleyerek, ölüm ve zararlanma oranını azaltmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra başlanan, ileriye yönelik çalışmamızda; Ağustos 2014- Kasım 2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine başvuran 18 yaş üstü hastalardan tansiyonu 90/60 mmHg veya daha düşük olan 100 hasta, çalışmaya dahil edildi. Yatakbaşı ultrason ile, RUSH yöntemi kullanılarak, acil serviste hipotansif ve şoku olan hastalarda hipotansiyondaki altta yatan nedenler araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 35'i kadın ve 65'i erkek olarak toplam 100 hasta alındı. Hastaların genel yaş ortalaması 57,12±17,1 idi. Hastaların başvuru şikayetleri en sık sırasıyla; ağızdan veya makattan kan gelmesi (%17), genel durum bozukluğu (%13) olduğu görüldü. Nabız atımlarının değerlendirmesinde; %57'si taşikardik olup, tüm hastaların çekilen EKG'lerinde en sık bulgu (%48'inde) sinus taşikardisi idi. RUSH yöntemiyle volüm değerlendirilmesinde: 50 hastanın ölçülen IVC indeksleri 1,5 cm altında ölçüldüğünden en sık görülen şok tipi hipovolemik şok (%55) olup, bu şokun en sık sebebi hemorojik şok idi. Hastaların yapılan FAST değerlendirmesinde %18'inde serbest sıvı mevcuttu. Üç hastada disseksiyon, bir hastada anevrizma görüldü. Dört hastada aritmiye bağlı, beş hastada da ileri kalp yetmezliğine bağlı kardiyojenik şok düşünüldü. RUSH değerlendirmesinde; dört perikardiyal tamponad, dört pulmoner emboli, bir pnömotoraks hastası olmak üzere 9 hastada obstrüktif şok tespit edildi. RUSH protokolü ile şok öntanıları olarak 100 hastada 55'i hipovolemik şok, 19'u dağılımsal şok, 8'i kardiyojenik şok, 6'sı obsturiktif şok, 12'si kompleks şok olarak değerlendirildi. Hastalarımızın %56 yoğun bakıma yatırılırken, %4'ü ise acilde ölümle sonuçlanmak üzere hastaların %60'ında kötü klinik seyir izlendi. Hastaların %26'sı ise servise yatırılırken, %14'ü tedavileri acilde tamamlandıktan sonra taburcu edilmek üzere toplam hastaların %40'ında iyi prognoz izlendi. Sonuç: RUSH protokolü acil serviste, hipotansiyon ve şoku bulgular ile başvuran hastaların erken sistematik yaklaşım pratik ve etkili bir yöntemdir. Bu yöntemle ultrason, acil değerlendirmenin bir parçası olarak kalbin pompa fonksiyonu, vücudun volüm durumu ve damarların değerlendirmesiyle hipotansiyon ve şok nedenlerinin erken tanısında faydalıdır. Anahtar Sözcükler: Hipotansiyon, Acil servis, Ultrasonografi, RUSH.
Sepsiste acil yaklaşım ve serum laktat seviyesi ilişkisi
Amaç: Çalışmamızda; acil servise başvuran hastalarda sepsise bağlı olarak değişen metabolizma sürecindeki laktat düzeyini ve acil tanı ve tedavisindeki etkinliğinin belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Çalışma 31.10.2014 – 16.02.2016 tarihleri arasında sepsis tanısı ile takip edilen 107 hasta ile gerçekleştirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, şikayet, vital ve fizik muayene bulguları, SIRS kriterleri, genel değişiklikleri, inflamatuvar değişiklikleri, hemodinamik değişiklikleri, organ disfonksiyon değişiklikleri, doku perfüzyon değişiklikleri, enfeksiyon odağı, tedavi durumları ve mortalite oranlarının laktat düzeyi ile olan ilişkisi değerlendirildi. Veriler SPSS Windows 18 versiyonunda analiz edildi. Değişkenlerin dağılımı Kolmogorov Simirnov testi ile kontrol edildi. Verilerin analizinde Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Pearson korelasyon testleri kullanıldı. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda hastaların %60,7'si erkek olup yaş ortancası 63 yıldı. Hastalarda saptanan en sık fizik muayene bulgusu ateşti. En sık rastlanan enfeksiyon odağı solunum sistemiydi. Hastaların laktat düzeyi ortancası 2,4 mmol/L olarak saptandı. Laktat düzeyinin eşlik eden hastalık, SIRS kriter sayısı, enfeksiyon odağı, kültür üremesi, acil servis takip süresi ve yatış süresi ile ilişkisi saptanmadı (p>0,05). Laktat düzeyi, ortalama arteriel basıç ve sistolik kan basıncı düzeyi düşük olan hastalarda anlamlı olarak yüksek saptandı. Laktat düzeyi, bronkospazm/akut akciğer hasarı/ARDS, pıhtılaşma bozukluğu,azalmış kapiller dolum/beneklenme ve açıklanamayan metabolik asidoz olan hastalarda yüksekti (p<0,05). Vücut ısısı ve laktat düzeyi arasında negatif yönlü ilişki saptandı (p<0,05). Hastaların klinikleri ağırlaştıkça laktat düzeyinin arttığı saptandı (p<0,05). Hastaların ölüm oranı %15 olup, ölümcül seyreden hastalarda laktat düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Sonuç: Acil servise başvuran sepsis tanılı hastaların laktat düzeyinin yüksekliği, kötü klinik seyir olduğunun ve ölüm oranının yüksek olduğunun göstergesidir. Anahtar kelimeler:acil servis, laktat, mortalite, sepsis
Acil servise nefes darlığı ile başvuran hastalarda toraks ultrasonunun etkinliği
Acil Servise Nefes Darlığı ile Başvuran Hastalarda Toraks Ultrasonunun Etkinliği Amaç: Nefes darlığı acil servis başvuruları arasında sık karşılaşılan bir yakınmadır. Son zamanlarda acilde tanı ve ayırıcı tanıyı doğru ve hızlı yapabilmek için yatakbaşı ultrasonografik görüntüleme kullanılmaya başlanmıştır. Ultrason; ucuz, kolay ulaşılabilir, hızlı fikir veren bir tetkik olması sebebiyle kullanım alanları sürekli genişlemektedir. Bu çalışmada acilde uygulanan yatakbaşı akciğer ultrasonun solunum sıkıntılı hastada erken tanı ve tedavideki etkinliğini değerlendirme ve ayırıcı tanıda diğer görüntüleme yöntemlerine üstünlüğünün araştırılarak, öneminin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak Kasım 2017-Ocak 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil servisine nefes darlığı şikayeti ile başvuran 120 hasta dahil edildi. Ultrasonografik değerlendirmenin standardizasyonu açısından BLUE protokolden faydalanıldı ve çalışmada kullanılacak standart bir araştırma formu düzenlendi. Her hasta için sağ ve sol hemitoraksta BLUE protokolde belirtilen noktalarda akciğer ultrasonografik görüntülemesi yapıldı. Plevral kayma hareketi, A çizgileri, B çizgileri, konsolidasyon, efüzyon, barkod bulgusu varlığı tek tek değerlendirildi. Ayrıca hastaların yaş, cinsiyet, altta yatan hastalıkları, diğer radyolojik tetkik bulguları, laboratuvar bulguları, nihai klinik tanıları ve yatış-taburculuk durumları değerlendirme formuna kaydedildi. SPSS programına elde edilen veriler girilerek çalışmanın istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 77 (% 64,2) erkek, 43 (% 35,8) kadın olmak üzere toplam 120 hasta dahil edildi. Hastaların BLUE protokol algoritmasına uygun akciğer ultrasonografik değerlendirme bulguları göz önüne alındığında plevral kayma hareketi olanların oranı % 92,5 (n=111), A çizgileri varlığı olanların oranı % 75,8 (n=91), B çizgileri varlığı olanların oranı % 42,5 (n=51) konsolidasyon varlığı olanların oranı % 40,0(n=48), efüzyon varlığı olanların oranı % 10,0(n=12), barkod bulgusu varlığı olanların oranı % 4,2 (n=5) saptandı. Akciğer ultrason değerlendirmesinin istatistiksel analizlerinde kappa uyum analizi testi kullanılarak ultrason bulguları nihai tanılarla karşılaştırıldı. Tanısı pnömoni ile ultrasonda konsolidasyon arasında (p<0,001), tanısı akciğer ödemi ile ultrasonda B çizgileri arasında (p<0,001), tanısı pnömotoraks ile akciğerde barkod bulgusu arasında (p<0,001), tanısı plevral efüzyon ile ultrasonda plevral efüzyon bulgusu arasında (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı uyum bulundu. Ultrasonda konsolidasyon varlığına göre pnömoni tanısında duyarlılık % 66,6, özgüllük % 100; akciğer ödemi tanısında duyarlılık % 100, özgüllük % 83,1; pnömotoraks tanısında duyarlılık ve özgüllük % 100 olarak belirlendi. Sonuç: Ultrason özellikle pnömotoraks tanısında akciğer grafisinden üstün olup; pnömoni, akciğer ödemi, plevral efüzyon tanılarında özellikle ilk tanıda faydalı olabileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca ultrasonun radyasyon içermemesi, gebelerde kullanılabilmesi, hızlı sonuç vermesi, taşınabilir olması sebebiyle tanısal yaklaşımın bir parçası olarak kullanılması faydalıdır. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, BLUE Protokol, Nefes Darlığı, Akciğer Ultrasonografik Değerlendirme
Acil servise başvuran tekli veya çoklu zehirlenmelerde etken düzeyi ve laboratuvar verilerinin etkinliği
ÖZET Acil Servise Başvuran Tekli veya Çoklu Zehirlenmelerde Etken Düzeyi ve Laboratuvar Verilerinin Etkinliği Amaç: Acil servislerde zehirlenmeler sık başvuru nedenleri arasındadır. Bu çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne başvuran zehirlenme olgularının demografik, etiyolojik ve klinik özelliklerini ortaya koymak, ilaçların çeşitlerinin ve düzeylerinin, klinik ve EKG bulgularıyla karşılaştırılması tedavi yaklaşımları açısından zehirlenme verilerine katkıda bulunabilmektir. Bu veriler ışığında zehirlenme olgularının tanı ve tedavisinde öncelikleri belirlemeyi amaçlamıştır. Bölgesel toksikoloji merkezi gibi çalışan Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniğine başvuran zehirlenme olguları, tanı ve tedavide primer mezkez olarak uzun yıllar hizmet verecektir. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak 01/Ocak/2016 - 31/Aralık/2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma süresince Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Servisine toplamda 172102 hasta başvurdu. Bu hastaların 1021 tanesi zehirlenme hastası idi. Zehirlenme tanısıyla başvuran hastalardan Fakülte Etik Kurulunun onayladığı onam formunu okuyup onaylayan 18-67 yaş arası 207 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait demografik ve ilaç bilgileri, klinik ve vital bulgular, zehirlenme bulguları, EKG ve toksikolji laboratuarı verileri, başvuru tarihi, izlem süresi bilgi formunda kayıt edildi(Ek-1) ve çalışma verileri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 207 zehirlenme hastası dahil edildi. Bu hastaların 84'ü erkek 123'ü kadın idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 32,1±10,6 bulundu. Hastaların (n:45; %21,7)'si yanlışlıkla ilaç almıştır; (n:162; %73,3)'ü özkıyım amacıyla ilaç kullanmıştır. Hastaların Adli Tıp toksikoloji laboratuvarına gönderilen kan örneklerinde (n:138; %66,7)'sinde laboratuvar sonucu pozitif geldi. En sık zehirlenme etkenleri sırasıyla antidepresan ilaçlar, parasetamol, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve etil-metil alkol olarak bulundu. Hastaların EKG bulguları incelendi (n:104; %50,2)'sinde QTc uzun, (n: 13; %6,3)'ünde QRS uzun, (n:3; %1,4)'ünde PR mesafesi uzun bulundu. AVR derivasyonunda R yüksekliği olan (n:22; %10,6) hasta saptandı. Etken maddeler ve EKG bulguları irdelendiğinde QT uzunluğu, QRS genişlemesi ve AVR derivasyonunda R değişikliği olan hastaların antidepresan ilaç içenler, etil-metil alkol zehirlenmesi olanlar ve uyuşturucu madde ile zehirlenen hastalarda görüldüğü belirlendi. Sonuç: En çok kullanılan ilaçlar ilk sırada antidepresan ilaçlar, nonsteroid antienflamatuvar ilaçlar ve parasetamol yer almaktadır. Bu ilaçların reçetesiz ulaşılabiliyor olması, bu ilaçlar ile olan zehirlenme olgularının sık ve daha fazla olmasının nedeni olabilir. Reçetesiz satılan ilaçların kontrol altına alınarak, özellikle intihar eğilimi olan kişilerin sosyal güvenlik çemberi içine alınarak, zehirlenme olgularını azaltabilir. Hastaların EKG bulguları değerlendirilerek hangi etken ile zehirlendiği hakkında fikir verebilir ve olguların takip ve tedavi sürecinde hekimlere yardımcı olabilir. Anahtar sözcükler: Zehirlenmeler, Toksikasyonlar, EKG bulguları
Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastaların elektrokardiyografi bulgularının tanı ve tedavideki etkinliği
Amaç: Senkop, beyin kan akımının geçici olarak bozulması sonucu kısa sürede gelişen, kendiliğinden iyileşen, ani bilinç ve postural tonusun kaybıdır. Senkop acil serviste sık karşılaşılan tıbbi bir problem olup, oldukça basit nedenlerden hayatı tehdit edebilecek ciddi aritmilere kadar geniş bir yelpazede yer alan birçok hastalık senkop oluşmasına neden olabilir. Bu çalışmada Acil servise senkop yakınması ile başvuran yetişkin hastalarda, EKG bulguları ile senkop arasındaki ilişkiyi belirlemeyi, senkopun risk faktörlerini tespit ederek acil tanı ve tedavideki etkinliğini araştırmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamıza fakülte etik kurul onayı alınarak Aralık 2017- Mart 2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Erişkin Acil servisine senkop yakınmasıyla başvuran 150 hasta dahil edildi. Hastaların 25 mm/sn hızında 12 derivasyonlu EKG'leri çekildi ve hastalar monitörize edildi. Çekilen EKG'lerde kalp hızı, PR, QRS, QT aralıkları hesaplandı. EKG'lerde ritm analizi, dal bloğu varlığı, AV-Tam blok varlığı, iskemi bulguları, WPW Sendromu, Brugada Sendromu, ARVD varlığına bakıldı. Çalışmaya aldığımız hastalarda senkop/nöbet ayrımı yapıldı. Nöbet geçirdiği saptanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların senkop tipleri belirlendi. Ayrıca hastalara ait yaş, cinsiyet, altta yatan hastalıklar, ek yakınmalar, senkop süreleri, vital bulguları, senkop tipleri, EKG ve laboratuar verileri, acilde kalış süreleri, acilde konulan tanıları, taburculuk ve hastaneye yatış durumları bilgi formuna kayıt edildi. SPSS programına elde edilen veriler girilerek çalışmanın istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 72 (% 48,0)'si erkek, 78 (% 52,0)'i kadın olmak üzere toplam 150 hasta dahil edildi. Çalışmamızda hastaların EKG sonuçlarına bakıldığında; Aritmisi olan hasta sayısı 18 (% 22,0), dal bloğu olan hasta sayısı 20 (% 13,3), AV-Tam blok olan hasta sayısı 5 (% 3,3), iskemi bulguları olan hasta saysı 5 (% 3,3), Brugada Sendromu olan hasta sayısı 2 (% 1,3), ARVD'si olan hasta sayısı 1 (% 0,7) olarak saptandı. Altmış beş yaş ve üzeri olan hastalar ile EKG'lerinde PR, QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Benzer şekilde senkop tipi kardiyak senkop olan hastalar ile EKG'lerinde QRS, QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu ve AV-Tam blok bulunanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. EKG'lerinde QT uzunluğu, aritmi, dal bloğu, AV-Tam blok ve iskemi bulguları bulunanlar ile hastaneye yatış yapılanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Acil servise senkop yakınması ile başvuran hastalarda öykü ve iyi bir fizik muayene ile birlikte 12 derivasyonlu EKG çekilmesi erken tanı ve hızlı tedavi için son derece anlamlıdır. 65 yaş ve üzeri anormal EKG bulgusu (aritmi, QRS genişliği, QT uzunluğu, dal bloğu, AV-Tam blok) varlığında ve ek hastalığı olanlarda senkop görülme sıklığı artmakta olup anormal EKG bulguları ile senkop tekrarlaması arasında ilişki olmadığı belirlendi. Senkop süresi 5 sn altında olması durumunda VT olasılığının arttığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Acil Tıp, Senkop, Elektrokardiyografi bulguları
Acil servise karın ağrısıyla başvuran hastaların etiyolojisi, ailevi akdeniz ateşi ve irritable barsak sendromu sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Karın ağrılı hastalar acil servise başvuruların önemli bölümünü meydana getirir. Acil servislerde akut karın ağrısının tanı ve tedavisi gelişen teknolojik imkanlara rağmen hala önemli klinik sorunların önde gelen nedenlerindendir. Karın ağrısının doğru olarak değerlendirilmesi ve hastaya iyi bir bakım verilebilmesi için iyi bir hikâye alınması, karın içi ve karın dışı ağrı nedenlerinin iyi bilinmesi önemlidir. Tanıda öykü, fizik muayene, biyokimyasal tetkikler ve görüntüleme yöntemlerinden faydalanırken bile akut karın ağrısının tanısında sorunlar yaşanmaktadır. Bu durum IBS ve FMF gibi non-spesifik karın ağrısı bulgularına sebep olan ve spesifik görüntüleme bulgusu olmayan hastalıkların atlanmasına ve hastaların gereksiz cerrahiye alınmasına sebep olabilir. Biz bu çalışmamızla karın ağrısı şikayetiyle başvuran hastalarda karın ağrısı nedenlerinin dağılımı ile FMF ve IBS tanı sıklığını değerlendirdik. Böylece hastaların gereksiz cerrahiden korunması, tekrarlı acil servis başvurularının azaltılması, erken tanı ile ölümcül olabilecek komplikasyonların önlenebilmesi ve hastaların doğru ve etkin tedavi için yönlendirilmesini hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, ileriye dönük bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 1 Aralık 2019 - 30 Haziran 2020 yılları arasında Erişkin Acil Tıp Servisi'ne karın ağrısı şikayetiyle başvuran 18 yaş üzeri hastalar gerçekleştirildi. Hastaların serum fibrinojen, sedimantasyon, CRP ve laktat düzeyleri çalışıldı. Ayrıca hastaların detaylı aile ve genetik öyküleri sorgulandı. IBS tanısının konulması için ROME IV kriterleri ve FMF tanısı için Tel-Hashomer tanı kriterleri kullanıldı. Genetik tanı için PCR yöntemi kullanılarak MEFV gen mutasyon varlığını tespit etmek hedeflendi. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, hayati bulguları ve tıbbi özgeçmişlerinin yanı sıra, ek şikayetleri, laboratuar bulguları, ADBG, USG ve BT bulgularına ait veriler toplanarak önceden hazırlanan çalışma kayıt formuna kaydedildi. Araştırma verileri "IBM SPSS for Windows 23.0" programı aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 74 hasta alındı. Araştırmada değerlendirilen hastaların ortalama yaşları 46,32±18,2 yıl, hastaların 42 (% 56,8)'si kadın ve 32 (% 43,2)'si erkekti. Hastaların en sık ek şikâyeti % 44,6 (n: 33)'sında bulantı/kusmaydı. Hastalarda ağrı lokalizasyonu en sık hastalardan 41 (% 55,4)'inde yaygı ağrı şeklindeydi. Hastalarda en çok görülen fizik muayene bulgusu % 77,0 (n: 57)'sinde hassasiyetti. Hastaların acilde kalış süreleri ortalama 4,81±7,02 saatti. Hastaların VKİ ile USG sonuçları arasındaki ilişki incelendiğinde renal abse'nin görülme sıklığının VKİ değeri 40'ın üzerinde olan aşırı obez hastalarda istatistiksel açıdan anlamlı derecede daha fazla olduğu bulundu (p=0,043). Hastalarda genetik analiz sonucunda MEFV gen mutasyonu olan ve olmayan grupta serum fibrinojen değerleri aralarında istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunmadı. Hastalarda serum CRP düzeylerinin IBS tanısı alan hasta grubunda diğer hastalıklara sahip hastalara göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p=,012). Hastaların klinik ön tanı ve tanıları ile ADBG arasındaki ilişki incelendiğinde; IBS tanısı alan hastalarda gaz görülme sıklığının, non spesifik ve diğer tanı grubunda yer alan hastalara göre daha yüksek oranda olduğu ve istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunduğu görüldü (p=0,020). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda karın ağrısı şikayetiyle acil servise başvuran hastaların etiyolojisi ve FMF ve IBS'nin sıklığı incelendi. IBS tanısında ADBG'de gaz görülmesinin klinisyen için uyarıcı olması gerektiği, böylece IBS düşünülen hastalarda etkin bir yönlendirme ve tedavi ile hayat kaliteleri artırılması ve acil servislere başvuru sayıları azaltılabileceği saptandı. Serum CRP, serum Laktat ve serum Fibrinojen düzeylerinin IBS ve FMF tanılarında yerinin olmadığı fakat ayırıcı tanılar için kullanılabileceği görüldü. Karın ağrısı bulunan hastalarda FMF tanısında tanı kriterlerinin her hasta için tanıyı karşılamakta yeterli olmadığı, bu nedenle karın ağrısı açıklanamayan hastalardan genetik analiz yapılması gerektiği bulundu. MEFV gen mutasyonu çalışılmasının hastaları gereksiz cerrahi riski ve gelişebilecek komplikasyonlardan koruyacağı, etkin tedavinin düzenlenmesi açısından fayda sağlayacağı görüldü. Anahtar Kelimeler: IBS, FMF, Karın ağrısı, MEFV, Görüntüleme, Ailevi akdeniz ateşi, İrritable barsak sendromu
Kalp yetmezliğinde acil kardiyak görüntüleme yöntemlerinin etkinliği ve PROBNP ile ilişkisi
Amaç: Kalp yetmezliği, dokuların oksijen ve metabolik ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli miktarda kanı kalbin dokulara gönderme yeteneğindeki düşüş sonucu ortaya çıkan klinik bir durumdur. Kalp yetmezliği sıklığı gün geçtikçe artan, önemli kalıcı hasarlar ve ölümle sonuçlanan ciddi bir sağlık sorunudur. Kalp yetmezliği tanısında ekokardiyografi (EKO) altın standart olmakla beraber, zaman alıcı, uygulayıcıya bağımlı ve her zaman ulaşımı mümkün olmayan bir yöntemdir. Bu sebeple kalp yetmezliği için yeni tanı belirteçleri üzerinde çalışmalar devam etmektedir. B tipi natriüretik peptit (proBNP) ventrikül miyokardında üretilen fakat sadece ventrikül içi volümü, duvar gerginliği ve diyastol sonu basınç artışı gibi sol kalp yetmezliği durumlarında plazmaya salınan bir diüretik peptitdir. Kalp yetmezliği şikayetleri bulunan ve ekokardiografi'sinde ejeksiyon fraksiyonu %50'nin altında olan hastalarda serum proBNP düzeyleri kalp yetmezliği bulunmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksektir. Biz bu çalışmayla odaklanmış kardiyak USG'nin kalp yetmezliği tanısındaki yerini ve erken tanıdaki etkinliğini tespit etmek, serum proBNP düzeyleri ve diğer tanı yöntemleriyle tanıdaki etkinliğinin kıyaslanması ve kalp yetmezliği hastalarının acil serviste erken tanı almasının sağlanıp acilde kalış sürelerini azaltmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel, ileriye dönük bir klinik araştırma olarak planlanıp, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 2018 - 30 Haziran 2020 yılları arasında gerçekleştirildi. Belirtilen zaman diliminde Erişkin Acil Tıp Servisi'ne başvuran ve ESC 2016 kılavuzuna göre kalp yetmezliği tanısı alan 18 yaş ve üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların sınıflandırılması için ESC 2016 kılavuzundaki sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna göre kalp yetmezliği sınıflaması kullanıldı. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, hayati bulguları ve tıbbi özgeçmişlerinin yanı sıra, başvuru şikayetleri, laboratuar bulguları, EKO ve USG bulguları ve EKG ve grafilere ait veriler toplanarak önceden hazırlanan çalışma kayıt formuna kaydedildi. Araştırma verileri "IBM SPSS for Windows 22.0" programı aracılığıyla bilgisayar ortamına yüklendi ve analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya 38 hasta alındı. Araştırmada değerlendirilen hastaların ortalama yaşları 70,34±8,67 yıl, hastaların 26'sı (%68,4) erkek, 12'si kadındı (%31,6). Hastaların % 97'ünde (n=37) kronik ilaç kullanımı vardı.Hastaların acil servise en sık başvuru şikayeti %71,1 (n=27) ile nefes darlığıydı. Hastalarda en çok görülen fizik muayene bulgusu %92,1 (n=35) akciğerlerde raldi. Çalışmaya dahil edilen hastaların proBNP değerleri ve EKO bulguları arasındaki korelasyon ilişkisi incelendiğinde, ejeksiyon fraksiyonu ve proBNP değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı derecede negatif ilişki (r=-0,342, p=0,035) olduğu bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastaların VKİ değerlerine göre EKO bulguları karşılaştırıldığında aralarında, VKİ ve VCİ çapının aralarında istatistiksel açıdan anlamlı derecede pozitif ilişki (r=0,324, p=0,047) olduğu bulundu. VCİ çapı ve kollaps oranları ile proBNP değerleri arasında istatiksel anlamlı bir ilişki bulunmadığı (p=0,581; p=0,823) fakat KY ile birlikte kronik böbrek hastalığı veya Astım /KOAH tanıları bulunan hastalarda istatiksel anlamlı düzeyde VCİ kollaps oranlarının < %50 olduğu görüldü (p=0,012 ; p=0,024). Ayrıca daha önceden kalp kapak hastalığı olanlarda olmayanlara göre istaitksel anlamlı düzeyde daha fazla sağ ventrikül dilatasyonu görüldüğü saptandı (p=0,026). Hastaların EKG bulguları incelendiğinde, EKG'de ST değişimi olan hastalarda olmayanlara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde proBNP yüksekliği olduğu (p=0,018), EKG'si normal sinüs ritminde olan hastalarda olmayan hastalara göre proBNP değerlerinin istatiksel anlamlı düzeyde daha düşük olduğu (p=0,048) bulundu. Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda kalp yetmezliği hastalarının acil servistei tanılarında EKO ve serum proBNP düzeylerinin etkinliği ve korelasyonu incenlendi. serum proBNP düzeyleriyle EF ölçümleri arasında istatiksel anlamlı negatif korelasyon olduğu bulundu. Ayrıca daha önceden kalp kapak hastalığı olanlarda olmayanlara göre istaitksel anlamlı düzeyde daha fazla sağ ventrikül dilatasyonu görüldüğü saptandı. EKG'de ST değişimi olan hastalarda olmayanlara göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde proBNP yüksekliği olduğu ,EKG'si normal sinüs ritminde olan hastalarda ise diğer hastalara göre proBNP değerlerinin istatiksel anlamlı düzeyde daha düşük olduğu bulundu.Ayrıca kalp yetmezliği hastalarında eşlik eden Astım/KOAH veya KBH varlığında VÇİ çap ve kollaps oranları ile serum proBNP düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki olduğu görüldü. Daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalarla EKO bulguları ve serum proBNP düzeylerinin acil serviste kalp yetmezliği tanısında kullanımı aralarındaki korelasyon ilişkilerine daha net veriler ortaya koyulabilir. Anahtar Kelimeler: Ekokardiyografi, EKO, ultrasonografi, proBNP, kalp yetmezliği, vena cava inferior, odaklanmış kardiyak ultrasonugrafi, acil tıp
Pulmoner emboli acil tanısında görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pulmoner emboli acil servislerde akla gelmediğinde ölümcül seyreden bir hastalık olup ve tanınmasına olanak sağlayan yöntemleri incelediğimiz çalışmamızda, pulmoner emboli tanısını hızlandırıp, ileride ölüm oranlarının azalması yönünde katkı sunmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu ileriye dönük ve kesitsel çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisinde 1 Şubat 2019-27 Şubat 2021 tarihleri arasında başvuran pulmoner emboli şüphesiyle tetkik edilen, 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Hastaların demografik verileri, özgeçmişleri, laboratuvar bulguları, elektrokardiyografi , akciğer grafisi bulguları, Wells skorları değerlendirildi. Hastaların tamamına odaklanmış kardiyak ultrasonografi ve venöz kompresyon ultrasonografisi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 60 hasta dahil edildi ve bu hastaların 38 (% 63,3)'inde pulmoner emboli saptandı. Hastalardan 32 (% 53,3)'si erkek, 28 (% 46,7)'i kadındı, 54 (% 90)'ünün kronik hastalığı vardı. 5 (% 8,3) hasta Wells skoruna göre düşük, 41 (% 68,3) hastanın orta, 14 (% 23,3) hastanın ise yüksek riske sahip olduğu gözlendi. Emboli varlığı olanlarda solunum sistemi hastalığı görülme sıklığı daha düşük bulundu (p=0,011). Odaklanmış kardiyak ultrasonografi bulgularında emboli varlığı olan hastalarda vena kava inferiyor volümünün normal olması daha yüksek (p<0,05), sağ ventrikül dilatasyonu görülmesi daha yüksek bulundu (p<0,001). Wells'e göre orta riskli olan emboli hastalarında sağ ventrikül dilatasyonu daha sık görüldü (p=0,003). Laktat düzeyinin pulmoner emboli tanısına katkısı olmadığı bulundu (p=0,247). Beyaz küre sayısı pulmoner emboli hastalarında anlamlı yüksek bulundu (p=0,037). Emboli varlığı olan hastalarda taburculuk oranları daha düşük olduğu gözlenirken (p=0,001), yoğun bakıma yatış sıklıklarının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,029). 3 hastada SARS-COV-2 hastalığı tanısı konuldu ve bu hastaların tamamında emboli tespit edildi. Sonuç: Acil servise solunum sıkıntısı, göğüs ağrısı gibi yakınmalarda başvuran hastalarda odaklanmış kardiyak ultrasonografide özellikle sağ ventrikül dilatasyonu saptanması, tek başına ya da Wells skoru ile birlikte değerlendiririldiğinde tanıya önemli katkı sunmaktadır, Yüksek D-dimer ve beyaz kan hücresi sayısı, atelektazi olmaması acil serviste pulmoner emboli tanısına yöneltme ve tanı konulmasında etkindir. Anahtar Kelimeler: FOCUS, Laktat, Pulmoner Emboli, Wells Skoru
Karbonmonoksit zehirlenmesinde karboksihemoglobin (COHB) seviyesi ile görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılması ve tanıdaki etkinliği
Amaç: Acil servislere başvuran toksik gaz zehirlenmeleri içerisinde en sık gözlenen karbonmonoksit (CO) zehirlenmeleridir. Hastalar çok farklı şikayet ve bulgularla başvurabilmektedir. Zehirlenmelerin erken tanı ve tedavisi, zehirlenme kaynaklı oluşabilecek zararların önüne geçmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda laboratuvar bulguları ve görüntüleme bulguları karşılaştırılarak; hastalarda CO zehirlenmesi tanısı ve kliniği üzerine etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif ve kesitsel bir çalışmadır. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisi'nde karbonmonoksit zehirlenmesi tanısı almış, 18 yaş ve üzeri hastaların demografik verileri, özgeçmişleri, serum karboksihemoglobin (COHb) düzeyleri, laboratuvar verileri, vital bulguları, görüntüleme bulguları, EKG bulguları ve nörolojik muayene bulguları kaydedilerek değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 52 hasta dahil edildi. Hastaların %55,8'i erkek ve ortalama yaş 47,4 yıl idi. En sık gözlenen başvuru şikayetleri sırasıyla baş ağrısı (%59,6) ve bulantı/kusma (%55,8) idi. Hastaların %28,8'i anlamlı nöro-görüntüleme bulgularına sahipti. En sık gözlenen patolojik görüntüleme bulgusu periventriküler beyaz cevherde diffüz dansite kaybı (%17,3) idi. Görüntüleme bulgusu olan hastaların COHb düzeyleri yüksek olmasına rağmen bu yükseklik istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p=0,116). COHb düzeylerinin %22,5'in üstüne çıkması durumunda yaklaşık %75 duyarlılık ve özgüllük ile nörolojik muayene bulgusu saptandığı gösterildi (p=0,013). Yapılan analizlerde görüntüleme bulgusu saptanması üzerine en etkili parametrenin serum laktat düzeyi olduğu tespit edildi (p=0,009). Laktat düzeyinin 1,68 mmol/L'nin üstüne çıkması durumunda %65 duyarlılık ve özgüllük ile görüntüleme bulgusu; 2,05 mmol/L'nin üstüne çıkması durumunda ise yaklaşık %80 duyarlılık ve özgüllük ile nörolojik bulgu saptandığı gösterildi. Sonuç: Birçok değişken faktöre bağlı olarak hastanın COHb düzeyleri ile klinik durumu korelasyon göstermemektedir. Tanı koyabilmek adına karbonmonoksit zehirlenmesi düşünülen hastalardan mutlaka COHb düzeyi istenmesi gerekmektedir ancak bu hastaların takibinde kullanılabilecek en değerli parametrelerden birisinin serum laktat düzeyi olduğunu düşünmekteyiz. Acil servise şuur durum değişikliği ile veya baş ağrısı, baş dönmesi, nefes darlığı ve bulantı/kusma şikayetleri ile başvuran hastalarda CO zehirlenmesi tanısı akla gelmeli; altta yatan diabetes mellitus, hipertansiyon veya koroner arter hastalığı gibi ek hastalığı olanlarda klinik daha ağır seyredebildiği için dikkat edilmeli; COHb seviyesi ve laktat seviyesi tetkik edilmeli ve özellikle nörolojik etkilenim açısından nöro-görüntüleme (BT) uygulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Acil Servis, Bilgisayarlı Tomografi, Karboksihemoglobin, Karbonmonoksit, Zehirlenme
Orak hücre anemisi ağrılı kriz tanısında homosistein düzeyi ve MG'un tedavideki etkinliği
Amaç: Çalışmamızda ağrılı kriz ile acil servise başvuran yetişkin orak hücre anemi hastalarını klinik ve laboratuvar bulguları eşliğinde değerlendirerek ağrılı kriz tedavisinde magnezyumun(Mg+2) kriz ağrı düzeyleri üzerinde olan etkisini ve homosisteinin ağrılı krizde tanı değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Mart 2020 - Şubat 2022 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Tıp Kliniği'ne vazo-oklüziv ağrılı kriz ile başvuran 18 yaş üstü orak hücre anemisi olan hastaların dahil edildiği çalışmamızda toplam 62 hasta değerlendirildi. Hastalar başvuru sırasındaki VAS ağrı düzeylerine göre orta ve şiddetli olarak iki gruba ayrıldı. Hastaların başvuru sırasındaki, geleneksel tedavi sonrasındaki ve Mg+2 tedavisi sonrasındaki vizüel ağrı skalası (VAS) skorları kaydedilerek karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 62 hastanın 32'si (%51,6) kadın idi. Hastalar cinsiyetlerine göre ayrıldığında yaş, ağrı şiddeti, hastaneye yatış oranları ve tekrarlı başvuru oranları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı gözlendi (p>0,05). Erkek hastaların homosistein seviyeleri 17±11,4 µmol/L iken kadın hastaların ortalama homosistein seviyeleri 11,7±5,7 µmol/L olduğu tespit edilmiş olup erkeklerde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik mevcuttu (p=0,033). Hastalar COVID-19 geçirip geçirmeme durumlarına göre ayrılarak değerlendirildiğinde; yaş, cinsiyet, VAS skoru, EKG bulguları, yatış durumu ve tekrarlı başvuru sayıları açısından iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmadığı saptandı (p>0,05). COVID-19 geçiren hastaların homosistein düzeyleri geçirmeyen hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,041). Hastalar VAS skorlarına göre orta ve şiddetli olarak iki gruba ayrılarak değerlendirildiğinde yaş, eritrosit replasmanı yapılma durumu, EKG bulgusu, ağrılı krizi tetikleyen etmen, yatış durumu, tekrarlı başvuru sayısı ve homosistein düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p>0,05). Homosistein düzeyleri orta şiddette ağrısı olan grupta daha yüksek olmasına rağmen aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Magnezyum tedavisi sonrası hem orta şiddette hem de şiddetli ağrı ile başvuran hastaların ağrı düzeyleri açısından anlamlı fayda gördükleri saptandı (p=0,001). Acil servisteki tedavilerinin ardından servis yatışına karar verilen hastaların da her aşamada saptanan VAS skorları taburcu edilen hastalara göre anlamlı olarak yüksek olarak tespit edildi (p=0,001). Sonuç: Acil servise vazo-oklüziv kriz ile başvuran orak hücre hastası erkeklerde ve COVID-19 geçirenlerde homosistein düzeylerinin anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Çalışmamız sonucunda Mg+2 tedavisinin orak hücre anemili hastaların vazo-oklüziv krizinde etkili bir tedavi olduğu gösterildi. Hastaların ağrı düzeylerini azaltmak için destekleyici tedavi amacıyla analjezik tedavinin yanına magnezyumun eklenebileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca homosistein düzeyi orak hücreli anemi hastalarında tanı açısından erkeklerde yardımcı olabileceğinden başvuru sırasında çalışılmasını önermekteyiz. Ağrı skalası skorunun yüksek olması ve tedavi ile gerilememesi servis yatış endikasyonu açısından anlamlıdır. VAS'a göre tedavi ile hastanın ağrısında gerileme olmaması bu hastalarda servis yatış endikasyonudur. Anahtar Kelimeler: Acil servis, Orak hücreli anemi, Vazo-oklüziv kriz, Homosistein, Magnezyum
Derin ven trombozu tanı algoritması
Amaç: Derin ven trombozu (DVT) ön tanısıyla acil serviste bakılan yetişkin hastalarda acilde yapılan üç nokta USG ile termal kamera ve serum homosistein seviyesinin acil tanısındaki etkinliği ve DVT'deki tanı etkinliğini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda acil servise DVT ön tanısı ile başvuran alınan 65 hasta ileriye dönük olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan DVT'li hastalar Pulmoner Emboli (PE) gelişen (Grup 1) ve PE gelişmeyen (Grup II) şeklinde sınıflandırıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri değerlendirildi. Wells skorlarına göre görüntüleme özellikleri, termal kamera, üç nokta Ultrasonografi (USG) sonuçları ve kan tetkikleri sonuçlarına göre acil DVT algoritması oluşturuldu. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 58,2±17,5 yıl olan hastaların %66,2'si erkek hastalardı. PE eşlik eden olgularda nefes darlığı sıklığı yüksek iken, PE eşlik etmeyen olgularda bacakta ağrı sıklığı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). PE'li grupta sigara içen hasta sayısı yüksek saptandı (p<0,05). Çalışmamızda hastaların yapılan USG'sinde en sık popliteal ven (%55,4) ve femoral vende (%46,2) trombüs saptanmış olup, safen vende trombüs olan hastalarda PE sıklığı anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Çalışmamızda hastaların %81,5'inin homosistein düzeyi yüksek saptandı. PE gelişen ve gelişmeyen hastalarda düzeyleri arasında farklılık yoktu (p>0,05). Çalışmamızda hastaların %95,4'ünde termal kamerada pozitif görüntü elde edildi. DVT+PE'li grupta termal kamera tanısallık oranı daha yüksek olsa da, bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p>0,05). PE'li olgularda RBC sayısının anlamlı düşük, RDW düzeyininde ise anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Acilde DVT tanı algoritmasında üç nokta USG, termal kamera ve homosistein düzeyi DVT tanısında etkindi. Ayrıca CRP, D vitamini, laktat düzeyleri tanıda yardımcı diğer yöntemlerdir. Bu yöntemlerin özgüllüklerinin gösterildiği ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Derin ven trombozu, homosistein, pulmoner emboli, termal kamera, üç nokta ultrasonografi
Acil servise başvuran adli vakaların adli ilk rapor ve adli kesin raporlarının kıyaslanması
Giriş: Adli olgular, adli muayenenin ilk basamağını oluşturan acil servislerde karşımıza sıklıkla çıkmaktadır. Acil serviste çalışan hekimin adli vakaların tetkik, tanı ve tedavilerinin yanı sıra detaylı muayene ile adli rapor düzenlemesi ve TCK m.280 kapsamında adli makamlara bildirmesi sorumluluğu mevcuttur. Bu çalışmada hekimler açısından çoğu zaman sıkıntı ve endişeye neden olan adli raporların düzenlenmesindeki hata ve eksikliklerin belirlenip tartışılması, bu konuda hekimlerin sorumluluklarının vurgulanması ve konuya yönelik öneriler getirilmesi amaçlandı. Yöntem: Bu çalışmaya Mayıs 2019- Mayıs 2022 arası Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvurarak geçici adli rapor alan ve daha sonra Adli Tıp Anabilim Dalı'nda kati rapor düzenlenen toplam 1556 adli olgu dahil edildi. Dahil edilen olgular trafik kazaları, iş kazaları ve diğer adli olguları (iş kazaları ve trafik kazaları haricinde kalan tüm adli olguları) kapsamaktaydı. Ön raporu olup kesin raporu olmayan hastalar ve hem karşı taraf olmaması, hem de kati rapor alma oranlarının düşük olması nedeni ile zehirlenme olguları çalışma dışı bırakıldı. Çalışmanın Mayıs 2019 - Mayıs 2021 tarihleri arasındaki hastaları geriye dönük olarak tarandı. Pandeminin adli vakalar üzerindeki etkisini daha detaylı inceleyebilmek için, giriş tarihleri Mayıs 2021-Mayıs 2022 arası olan hastalar ileriye dönük olarak incelendi. Hastalar, bu amaçla geçici adli raporlarının düzenlendiği acil başvuru tarihlerine göre Mayıs 2019-Mayıs 2020 tarihleri arasında başvuranlar Grup 1, Mayıs 2020-Mayıs 2021 tarihleri arasında başvuranlar Grup 2 ve Mayıs 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında başvuranlar Grup 3 olmak üzere üç gruba ayrıldı. Hayati risk durumu ve yaralanmanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilir olup olmaması açısından Acil Tıp Anabilim Dalı tarafından verilen geçici adli raporlar ile, Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından verilen kati raporlar arasındaki uyumsuzluklar araştırıldı. Bulgular: Çalışmamızın yapıldığı dönem olan 1 Mayıs 2019- 1 Mayıs 2022 yılları arasında acil servisimize 18 yaş üstü toplam 216111 acil vaka başvurdu. Başvuran olguların %5,3'ü (n=11487) adli olguydu. Adli olguların %13'üne (n=1596) adli tıpta kati rapor yazılmıştı. İş kazalarının %5'i, trafik kazalarının %15'i, diğer adli olguların ise %14'ünün geçici raporları yazıldıktan sonra kati rapor için adli tıpa başvurdukları görüldü. Çalışmaya acil tıpa başvurup geçici rapor alan, daha sonra adli tıpa başvurarak kati raporu yazılan 449 trafik kazası, 56 iş kazası ve 1051 diğer adli olgu dahil edildi. Çalışmamızda toplam 1556 adli olgu vardı ve bu olgular acil tıpa başvuran tüm olguların %0,007'sini oluşturmaktaydı. Çalışmaya dahil edilen 1556 hastanın %71'i (n=1104) erkek, %29'u kadındı (n=452). Yaş ortalaması 35.59 ±13.56 idi. Kati raporlarla geçici raporlar kıyaslandığında, yaralanmaların basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte olup olmaması açısından raporların %14,5'unda, hayati tehlike açısından %10,7'sinde uyumsuzluk olduğu ve yıllara göre BTM değerlendirmesi (p=0,014) ve hayati tehlike değerlendirmesi (p<0,001) uyumsuzluk oranlarının istatistiksel olarak artış eğiliminde olduğu görüldü. Sonuç: Acil servislerde Acil Hekimleri tarafından yazılan adli geçici raporlar ile Adli Tıp hekimleri tarafından daha sonra yazılan adli kesin raporlar kıyaslandığında özellikle BTM ve hayati risk değerlendirmesi konularında uyumsuzluklar görüldüğü ve hem hekim sorumluluğunun azalması hem de adaletin tesisinde önemli bir yeri olması nedeniyle adli raporların daha hızlı ve doğru şekilde düzenlenebilmesi için, bu raporları düzenleyen acil tıp hekimlerinin özellikle BTM ile giderilebilirlik ve hayati risk değerlendirmesi üzerine detaylı bir şekilde eğitim almalarının sağlanması ve acil servislerde 7/24 Adli Tıp Uzmanlarına erişim imkanının oluşturulması hem adli yargının işleyişi, hem de hekim ve hasta hakları açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Adli olgu, Geçici adli rapor, Kati rapor.
Acile başvuran zehirlenme olgularının 10 yıllık analizi
ÖZET Acile Başvuran Zehirlenme Olgularının 10 Yıllık Analizi Amaç: Zehirlenme, acil servise önemli başvuru nedenleri arasındadır. Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvuran zehirlenme olgularının geriye dönük 10 yıllık analizini yaparak bölgenin zehirlenme haritasını çıkarmayı amaçlamaktadır. Yöntem: Kasım 2012-Aralık 2022 tarihleri arasında acil servise başvuran 18 yaş üstü 689.377 hastadan 5513 zehirlenme olgusu çalışmaya dahil edildi. Hastalar geriye dönük olarak hastane otomasyon sistemi, acil servis hasta kartları ve dosyaları incelenerek değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, başvuru zamanı, zehirlenme nedeni ve tedavi süreçleri incelendi. Bulgular: Hastaların %58,6'sı kadın olup, en yaygın başvuru yaşı 21-34 arasındaydı. Zehirlenme vakalarının %78,1'i özkıyım amacıyla gerçekleşti. Zehirlenme olgularının %71,5'i ilaç olup(en sık NSAİİ-%14,2), en ölümcülü antiaritmiklerdi. Toksik alkol, tarım ilacı zehirlenmeleri diğer ölümcül etkenlerdi. Ölüm oranı %1,3 idi. Yaşa standardize edilen regresyon modelinde; kadın cinsiyeti klinik seyrin kötü olma riskini 1,7 kat arttırdığı (%95 GA:1,3-2,2, p=0,0001), olaydan sonra hastaneye geliş süresinin 7 saat ve üzerinde olması 1,4 kat (%95 GA:1,1-2,0, p=0,041) arttırdığı izlenmektedir. Kronik sistemik hastalık (OR:1,4, %95 GA: 1,0-2.0, p=0,028) ve psikiyatrik hastalık varlığı (OR:2,0, %95 GA: 1,5-2,6, p=0,0001) riski anlamlı olarak arttıran etkenler olarak belirlenmiştir. Kötü seyrin en düşük olduğu "Keyif verici madde ile zehirlenme" referans olarak kabul edildiğinde kazara zehirlenme nedeni, kötü klinik riski en çok arttıran etken olarak (OR:7,0, %95 GA: 3,5-14,1, p=0,0001) saptanmıştır. Tüm olguların %95,5'inin (n=5266) tanı, tedavi, takip ve taburculuğu Acil Tıp Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi. Sonuç: Bölgemizde en sık NSAİİ'lerin neden olduğu zehirlenmelere rastlanmış olup, ilaçlar arasında en ölümcül olan antiaritmikti. Tarım ilacı ve toksik alkoller ölümcül zehirlenmelere neden olan diğer etkenlerdir. Özkıyım riski taşıyan bireylerin erken tespiti, denetimlerin arttırılması, kırsal bölgelerde farkındalığı arttırıcı eğitimler düzenlenmesi önem arz etmektedir. Klinik seyri ağırlaştıran durumların varlığında erken müdahale ve etkin tedavi, ölüm ve hastane yatış sürelerini azaltarak hastane maliyetini azaltacaktır. Anahtar Kelimeler: Zehirlenme, acil servis, ilaç zehirlenmesi, özkıyım
Acil serviste digoksin zehirlenmelerinin geriye dönük uzun dönem değerlendirilmesi
ÖZET Acil Serviste Digoksin Zehirlenmelerinin Geriye Dönük Uzun Dönem Değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: Digoksin zehirlenmesi, digoksinin dar güvenlik aralığı nedeniyle özellikle yaşlı hastalarda gözden kaçabilen belirti ve bulgularla acil servise başvurabilir. Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalına başvuran ve kan digoksin düzeyi 2.0 ng/ml ve üzerinde olan 18 yaş ve üzeri hastaların acil tanı ve tedavisinde önceliklerini ve risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda acil servise 01.05.2013-31.07.2024 tarihleri arasında başvuran kan digoksin düzeyi 2.0 ng/ml ve üzerinde olan 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları, klinik belirti ve bulguları, yapılan tetkik ve sonuçları (EKG, laboratuvar bulguları; glukoz, kan üre azotu, kreatinin, sodyum, potasyum, hemogram, CK-MB, troponin) tedavi bilgileri, ekokardiyografi bulguları, kan digoksin düzeyleri, mREMS skoru kullanılarak hastalara uygulanan tedavi yöntemleri ve klinik sonlanımlarını değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 104'ü kadın (%74.3) 36'sının ise erkek (25.7) ve yaş ortalamaları 73.6±11.2 olarak bulundu. Eşlik eden hastalıklar sırasıyla KAH %96.4, KKY %94.3, HT %78.6, DM %41.4, KBY %9.3 idi. Hastaların en sık geliş şikayetleri ise nefes darlığı (%52.9), Gİ sistem bulguları (%33.6), göğüs ağrısı (%31.4), senkop (%7.1), nörolojik (%5) idi. Hastalarda EKG'de normal ventrikül yanıtlı atrial fibrilasyon (%47.1) en sık karşımıza çıkarken ikinci sırada yavaş ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon (%32.1) olduğu görüldü. Digoksin seviyesi ile bakıldığında, K, üre, Cr ve hemoglobin bakımından aynı yönlü bir ilişki var iken lökosit ile ters yönlü bir ilişki bulundu. Hastaların başvuru anında %97.9'unun (n=137) mREMS skorunun <13 olduğu, %2.1'inin (n=3) mREMS skorunun >13 olduğu belirlendi. Acil servis de ölen hastaların mREMS skorunun da >13 olduğu görüldü. Hastalara uygulanan tedaviler değerlendirildiğinde hastaların %92.1'ine (n= 129) eşlik eden hastalıklar ve metabolik durumlara yönelik medikal tedavi uygulanmış olup, %5'inde (n=7) sadece ilacın kesildiği ve takip yapıldığı, hastaların %2.9'unda (n=4) tedavi verilmediği görüldü. Hastaların AS'deki klinik gidişleri incelendiğinde %25.7'sinin (n=36) acil servisten taburcu olduğu, %18.6'sının (n=26) kardiyoloji servise yattığı, %50'sinin (n=70) koroner yoğun bakıma yattığı, %2.1'inin (n=3) acil serviste öldüğü belirlendi. Sonuç: Digoksin zehirlenmesi yaşlı, kadın ve KAH ve KKY olan hastalarda daha sık görüldüğü bulundu. Yaptığımız bu çalışmada digoksin kullanan ve bu kriterleri taşıyan hastalar özellikle acil servise nefes darlığı, bulantı-kusma gibi şikayetlerle başvurduğunda triyaj anında mREMS skoru ile değerlendirilmesi önemlidir. Potasyum, üre, kreatin ve hemoglobin değeri yüksekliği olup serum digoksin düzeyi 2 ng/mL'nin üzerindeyse digoksin zehirlenmesi düşünülmeli, hasta kırmızı alanda tetkik edilip tedavisine başlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, digoksin zehirlenmesi, klinik, laboratuvar, tanı
Acil servise başvuran kritik geriatrik COVİD-19 hastalarında radyolojik görüntüleme ve skorlamaların klinik seyre etkisi
ÖZET Acil Servise Başvuran Kritik Geriatrik COVID-19 Hastalarında Radyolojik Görüntüleme ve Skorlamaların Klinik Seyre Etkisi Amaç: Acil servise başvuran ve yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan 65 yaş ve üzeri kritik geriatrik COVID-19 hastalarında radyolojik görüntüleme (CO-RADS) ve klinik puanlama sistemlerinin (APACHE-II, MuLBSTA, SII) klinik seyir ve ölümü üzerindeki etkilerini araştırdığımız çalışmamızda bu değerlerin birlikte kullanımının hasta yönetiminde klinik seyrin değerini ve klinik karar alma süreçlerine katkısını araştırmak hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Geriye dönük gözlemsel bir çalışma olarak tasarlanan bu araştırma, 11 Mart 2020- 1 Şubat 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'na başvuran ve COVID-19 yoğun bakım ünitesine yatırılan 65 yaş ve üzeri 221 hastayı kapsamaktadır. Hastaların demografik verileri, yaşamsal bulguları, laboratuvar sonuçları, CO-RADS evreleri, APACHE-II, MuLBSTA ve SII skorları ile yoğun bakım sonlanımları, otomasyon sistemi ve fiziki dosyalardan elde edildi. Veriler, ölen ve yaşayan hastalar olarak iki gruba ayrılarak karşılaştırıldı. B ul gul ar : Çalışmaya dahil edilen hastaların 122 (%55,2)'si erkek, 99 (%44,8)'u kadın olup, yaş ortalaması 77±7,98 yıldı. Ölüm oranı %49,8 olarak saptandı. Ölen hastalarda APACHE-II ve MuLBSTA puanları anlamlı derecede yüksek, CO-RADS 6 evresi daha sık gözlendi. SII değerleri ölenlerde anlamlı olarak yüksek bulundu. Özellikle ölen hastalarda sistolik/diyastolik kan basıncı, ortalama arteriyel basınç, oksijen satürasyonu ve Glasgow Koma Skalası anlamlı derecede düşük; şok indeksi ise yüksekti; laboratuvar bulgularında NLR, CRP, ferritin, LDH, prokalsitonin, glukoz, BUN, kreatinin, laktat ve gibi inflamatuvar, metabolik ve organ fonksiyonlarını yansıtan biyobelirteçlerin anlamlı şekilde daha yüksek bulunması, COVID-19'un sistemik bir enflamasyon ve çoklu organ yetmezliği ile seyrettiği gerçeğini desteklemektedir. Lojistik regresyon analizinde, KOAH/astım tanısı olmaması, ferritin düzeyindeki her birim artış ve invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı mortalite için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi. Sonuç: Kritik geriatrik COVID-19 hastalarında ileri yaş ölüm riskini arttıran önemli faktörlerden biridir. Yaşlı bireylerde eşlik eden kronik hastalıkların varlığı ölüm oranlarını yükseltmektedir. Bu hastalarda CO-RADS, APACHE-II, MuLBSTA ve SII puanlamaların birlikte kullanımı, ölüm ve klinik seyir öngörüsünde önemli bir katkı sağlamaktadır. Özellikle APACHE-II ve MuLBSTA puanlama sistemleri ile SII, yüksek riskli hastaların erken tespitinde etkili araçlardır. CO-RADS 6 evresinin yüksek ölüm oranı ile ilişkisi, ileri radyolojik bulguların klinik değerini vurgulamaktadır. Bu değerlerin acil servis pratiğinde rutin kullanımı, hasta yönetimini uygun hale getirebilir ve ölüm riskini azaltabilir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, CO-RADS, APACHE-II, MuLBSTA, SII, mortalite, acil servis