Theses supervised by Yrd. Doç. Dr. Hakan Ay
10 theses · Dokuz Eylül University
İki büyük global krizde devletin ekonomiye müdahaleciliği ve maliye politikası açısından değerlendirilmesi: Kazakistan örneği
Finansal serbestleşme sonrası finansal krizler, gelişmekte olan ülke ekonomilerinde hızlı bir artış göstermiştir. Ulusal para biriminin değer kaybetmesi ile para birimi ve vade uyumsuzlukları, likidite problemleri ve geri dönmeyen krediler şeklindeki bankacılık sektörü problemleri, finansal zayıflığın temel nedenleri arasında yer almakta ve banka bilançolarının bozulmasına yol açmaktadır.Makroekonomik istikrarsızlık, global finansal koşullar, yurtiçi finansal sistemin yapısı, döviz kur rejimi ve düzenleme ve denetleme sistemindeki sorunlar, finansal krizlerin nedenlerini oluşturmaktadır.Bugün dünya 1929 Büyük Bunalımından sonraki en şiddetli krizin içinde bulunmaktadır. Küresel Krize karşı ilk ciddi tepki para politikası aracılığıyla olmuş, fakat istenen sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine dikkatler maliye politikasına çevrilmiştir. Böylece ekonomide yeni bir çığır açılarak daha önce devletin piyasadan tamamen elini çektiği tam liberalizm ağırlıklı bir yaklaşım egemen iken, şimdi devlet ekonomideki en önemli itici güç olmuştur. Devlet, hem maliye politikaları açısından hem Para ve Faiz Politikası açısından hem de istihdam politikasını oluşturmada yetkili olmaktadır.Finansal krizlerin ardından, toplam üretimde (Gayri Safi Yurt İçi Hasılatı) meydana gelen kayıplar, bankaların batması, durgunluklar, işsizlikler ve bunlara karşı alınan ülkelerin anti-kriz programı, bu konunun önemini arttırmaktadır.Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından itibaren Kazakistan'da çok hızlı gelişmeler yaşanmış ve günümüze kadar çeşitli değişiklikler geçirerek devam etmiştir. Bu çalışmada, dünyada gerçekleşen 1929 Büyük Buhranı ile 2008'de ortaya çıkan finansal krizler arasında kıyaslama yapılarak, 2008 finansal krizin Kazakistan ekonomisine etkisi ve buna karşı Kazakistan Cumhuriyetinin uyguladığı anti-kriz programı tespit edilmeye çalışılmıştır.
Küresel kamu malları ve finansmanı
Yirmi yıl öncesinde bilinmeyen küresel kamu malı kavramı, günümüzde araştırmacılar ve uluslararası kurumlarda uluslararası ticaret ve küresel riskleri yönetenler arasında temel tartışma konusu haline gelmiştir. 1999'dan günümüze kadar olan süreçte konu ile alakalı pek çok makale yayınlanmış ve birçok uluslararası kurum tartışmalara önemli ölçüde katkılarda bulunmuşlardır.Kamusal malların, iktisatçılar tarafından geleneksel olarak tanımlanan dışlanamama ve tüketimde rekabetin bulunmaması özellikleri nedeniyle bu malların özel sektör tarafından sunumu imkansız olmaktadır. Bu malların sunumunda piyasa mekanizmasının başarısız olması kamu müdahalesini gerektirmektedir. Bu durumda, kamusal karar alma sürecinde devlet hangi malları ne miktarda üretmeli? Bunların finansmanı nasıl olmalı? Gibi sorunlarla karşı karşıya kalınmaktadır.Dışlanamazlık ve tüketimde rekabetin olmaması özelliklerinin ülkeler ve toplumlar arasında geçerli olması durumunda küresel kamu mallarının varlığından söz edebiliriz.Başlıca dört ana bölümden oluşan bu çalışma, küresel kamu malları ile ilgili teorik tartışmalar ve mevcut politikalar arasında köprü kurmayı amaçlamaktadır.Birinci bölüm, kamusal mallar teorisi ile ilgili temel kavram ve açıklamaları kapsamaktadır.İkinci Bölüm, küresel kamu malları ile alakalı temel kavramların altını çizmekte, küresel kamu mallara ilişkin tanımlama, sınıflandırmasını yapmakta ve bunlarını sunumuna ilişkin örnekleri içermektedir.Üçüncü bölüm, bir küresel kamu malı olarak küresel yoksul olgusunun analizini yapmaktadır.Son bölüm ise küresel kamu mallarının finansmanı ile ilgili çözümler üretmeyi amaçlamaktadır.
Kamuda etkinlik, verimlilik ve e-devlet
Kamu mali yönetiminde yeniden yapılandırma, bir yandan çağdaş yapısal değişimleri gerçekleştiren, diğer yandan bilgi ve iletişim teknolojilerini etkin ve verimli bir şekilde kullanabilen bir yönetim modelini ifade etmektedir. Söz konusu yeniden yapılandırma sürecinde, bilgi toplumunun demokratik yapısını daha güçlü kılan, vatandaş, işletme ve kamu yönetimini birbirine daha da yaklaştıran bir yönetim ve hizmet anlayışına yönelik uygulamalar geliştirilmektedir. Bu uygulamalardan en yaygın ve üzerinde durulanı e-devlet gelişimidir.E-Devlet, genel olarak kamusal işlem ve hizmetlerin uygun bilişim teknolojileri kullanılarak elektronik ortama transferi ve bu ortamda yürütülmesi seklinde tanımlanabilmektedir. E-Devlet uygulamaları ile kamusal hizmetlerde etkinlik, verimlilik, hizmet kalitesi, hız ve şeffaflık sağlamak ve bu sayede vatandaş memnuniyeti artırılarak daha güvenilir, etkileşimli bir devlet-vatandaş ilişkisi amaçlanmaktadır. Türkiye de bu amaçla özellikle son 10 yıl içerisinde kamusal alanda bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanımına başlaması ile büyük bir dönüşüm süreci içerisine girmiştir.Bu çalışmanın amacı, bilgi ve iletişim teknolojilerinin kullanılmasıyla birlikte ortaya çıkan e-devlet uygulamalarının, kamu hizmetlerinin etkin ve verimli sunumu üzerindeki etkilerini açıklamaktır.Anahtar Kelimeler: Yeniden Yapılanma, Etkinlik, Verimlilik, E-Devlet.
Bireysel emeklilik sisteminin vergileme açısından değerlendirilmesi, Türkiye örneği
Sosyal güvenlik; devletin, kurumları vasıtasıyla bireylerini mesleki, fizyolojik, sosyo-ekonomik risklere karşı korumak amaçlı oluşturulmuş bir sistemi ifade etmektedir. Sistemin oluşturulmasındaki temel amaç kişilerin mal varlıklarının azalmasını engellemek ve kişileri insan onuruna yakışan bir hayat standardına eriştirmektir. Sakatlık, yaşlılık gibi klasik riskleri güvence altına alarak ilk kez Amerika Sosyal Güvenlik Yasasında yazılı bir metin olarak yer alan sosyal güvenlik, sürekli revize edilmiştir. Revize çalışmaları sistemin kapsadığı risk türlerini sürekli olarak çoğaltmış bunun sonucunda aşırı büyümüş bir sistem meydana gelmiştir. Aşırı büyümenin meydana getirdiği eksiklikler, özel şirketlere sosyal güvenlik alanında sağlanan yetkilerle aşılmaya çalışılmıştır.Bireysel emeklilik sistemi bireylerin aktif çalışma süresince yapmış oldukları tasarrufları yatırıma yönlendirmek ve böylece emekliliklerinde yaşam standartlarını korumaya yardımcı olacak ek geliri elde etmek için gerekli olacak toplam birikime ulaşmalarını sağlamak amaçlı kurulmuş bir sistemdir. Bu sistemdeki en önemli nokta, her katılımcının kendi yatırım tercihine göre değerlendirilen katkılarından oluşacak birikimi ile orantılı bir emeklilik geliri elde etmesidir. Diğer yandan da denetim ve vergilendirme önemli kontrol noktaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu projede Türkiye'de ve kimi dünya ülkelerinde bireysel emeklilik sisteminin işleyişi incelenmiştir.
Avrupa Birliği ortak tarım politikası ve Türk tarımı
Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası, gelişim süreci ile yapılan reformlar ve Türk Tarımının gelişimi ile uygulamasındaki farklılıklar ve uyum çalışmaları araştırmanın ana konusu olmuştur. Ortak Tarım Politikası' nın kuruluş ve gelişimi ile birlikte, ihtiyaç duyduğu değişimler ve deste uygulamaları, üye devletlerin katılımı ile büyüyen coğrafyasındaki uyum süreci, diğer taraftan Türkiye' nin tam üyelik yolundaki tarım konusundaki çabaları ve aradaki farklar araştırma içerisinde önem arzetmektedir.Değişen teknoloji, tarımsal uygulama metodlarının farklılığa uğraması, gündemdeki ihtiyaç olan ürünlere yönelim, Avrupa Birliği' nin başlangıçta Ortak Tarım Politikası' na yaklaşımını değiştirmiş ve ürün fazlalıkları, stok maliyetlerinin artışı ile, uygulanan politikaların reform yoluna gidilmesine neden olduğu izlenmiştir. Uygulanan destekler, ürün ve üretici bazlı doğrudan yapılan ödemeler ve yeni üye devletlerin katılımı ile altından kalkılamaz bir hale gelen ve amacından uzaklaşan Ortak Tarım Politikası uygulamalarının, yapısal reformlar ile uğradığı değişim sürecindeki yapılan Anlaşmalar, yeni uygulamaların başlamasına neden olmuştur.Türkiye' deki tarımsal uygulamalar ve Avrupa Birliği Tarım Politikalarına uyumla ilgili çalışmalar, kayıt dışı olan üretimin etkileri ile eksiklikler üzerinde durulmuş, tarımsal uygulamalarındaki verimliliğe olumsuz etkileri olan faktörler ve gümrük Birliği Anlaşmaları' nın tarım ürünleri ticaretindeki yerinin üretim ve tarım sektörüne etkilerini, üçüncü dünya ülkeleri ile tarım ürünleri ticaretindeki yeri araştırmada ortaya çıkmaktadır.
Kısa vadeli sermaye hareketleri, Tobin vergisi ve Türkiye'de uygulanabilirliği
İkinci Dünya Savaşı'nı takiben başlayan küreselleşme süreci, 1970'li yılların başlarında Bretton Woods para sisteminin terk edilmesiyle hızlanmış ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle ile birlikte güçlü bir kasırga gibi tüm Dünya'yı etkisi altına almıştır. Özellikle mali sermayenin küreselleşmesi neticesinde, paradan para kazanmayı amaçlayan ve spekülatörlerin başrol oynadığı finans kapital dünyası vizyona girmiştir. Bu spekülatörler kısa vadeli sermaye hareketleri vasıtasıyla, yüksek faiz ve düşük döviz kurunun mevcut olduğu piyasalara anlık giriş çıkışlar yaparak dünya çapında finansal krizlerin yaşanmasında önemli bir rol oynamıştır. Nitekim 1992 ERM, 1994?1995 Latin Amerika, 1997 Güneydoğu Asya ve Rusya finansal krizlerinin baş aktörü olarak kısa vadeli sermaye hareketleri sahnedeki yerini almaktadır. Bu tür sermaye hareketlerinin neden olduğu olumsuzlukların bertaraf edilmesi için literatürde sermaye kontrolleri olarak adlandırılan birtakım öneriler bulunmaktadır. Bu önerilerden biri de James Tobin tarafından ortaya atılan ve literatürde Tobin vergisi olarak bilinen vergidir. Bu vergi dünyadaki tüm spot döviz işlemleri üzerinden düşük oranlı bir vergi alınması prensibine dayanmaktadır. Diğer taraftan Türkiye'de 1980'li yıllarda başlayan iktisadi liberalleşme süreci ve 1989 yılındaki 32 Sayılı Karar ile birlikte sermaye hareketleri tamamen serbest hale getirilmiştir. Bu karar neticesinde, Türkiye'ye önemli miktarlarda kısa dönemli sermaye giriş çıkışları olmuştur. Türkiye'ye yönelik kısa vadeli sermaye hareketleri 1994 Nisan, 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerinin yaşanmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu çalışmada kısa vadeli sermaye hareketleri ile birlikte kısa vadeli sermaye hareketlerinin yavaşlatılması konusunda akla gelen ilk önerilerden biri olan Tobin vergisinin anatomisine ve bu verginin Türkiye'de uygulanabilirliğine yer verilmektedir.Anahtar Kelimeler: 1)Kısa Vadeli Sermaye Hareketleri, 2)Finansal Krizler, 3)Sermaye Kontrolleri, 4)Tobin Vergisi, 5)Türkiye'ye Yönelik Sermaye HareketleriÖZETYüksek Lisans TeziKısa Vadeli Sermaye Hareketleri, Tobin Vergisi ve Türkiye'de UygulanabilirliğiFatih YARDokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimleri EnstitüsüMaliye Anabilim Dalıİkinci Dünya Savaşı'nı takiben başlayan küreselleşme süreci, 1970'li yılların başlarında Bretton Woods para sisteminin terk edilmesiyle hızlanmış ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesiyle ile birlikte güçlü bir kasırga gibi tüm Dünya'yı etkisi altına almıştır. Özellikle mali sermayenin küreselleşmesi neticesinde, paradan para kazanmayı amaçlayan ve spekülatörlerin başrol oynadığı finans kapital dünyası vizyona girmiştir. Bu spekülatörler kısa vadeli sermaye hareketleri vasıtasıyla, yüksek faiz ve düşük döviz kurunun mevcut olduğu piyasalara anlık giriş çıkışlar yaparak dünya çapında finansal krizlerin yaşanmasında önemli bir rol oynamıştır. Nitekim 1992 ERM, 1994?1995 Latin Amerika, 1997 Güneydoğu Asya ve Rusya finansal krizlerinin baş aktörü olarak kısa vadeli sermaye hareketleri sahnedeki yerini almaktadır. Bu tür sermaye hareketlerinin neden olduğu olumsuzlukların bertaraf edilmesi için literatürde sermaye kontrolleri olarak adlandırılan birtakım öneriler bulunmaktadır. Bu önerilerden biri de James Tobin tarafından ortaya atılan ve literatürde Tobin vergisi olarak bilinen vergidir. Bu vergi dünyadaki tüm spot döviz işlemleri üzerinden düşük oranlı bir vergi alınması prensibine dayanmaktadır. Diğer taraftan Türkiye'de 1980'li yıllarda başlayan iktisadi liberalleşme süreci ve 1989 yılındaki 32 Sayılı Karar ile birlikte sermaye hareketleri tamamen serbest hale getirilmiştir. Bu karar neticesinde, Türkiye'ye önemli miktarlarda kısa dönemli sermaye giriş çıkışları olmuştur. Türkiye'ye yönelik kısa vadeli sermaye hareketleri 1994 Nisan, 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizlerinin yaşanmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu çalışmada kısa vadeli sermaye hareketleri ile birlikte kısa vadeli sermaye hareketlerinin yavaşlatılması konusunda akla gelen ilk önerilerden biri olan Tobin vergisinin anatomisine ve bu verginin Türkiye'de uygulanabilirliğine yer verilmektedir.Anahtar Kelimeler: 1)Kısa Vadeli Sermaye Hareketleri, 2)Finansal Krizler, 3)Sermaye Kontrolleri, 4)Tobin Vergisi, 5)Türkiye'ye Yönelik Sermaye Hareketleri
Avrupa Birliği'ne yeni üye ülkeler ile Türkiye'nin mali iş birliği politikaları karşısındaki durumu
Bu çalışmanın amacı, AB ile yeni üye olan on iki ülkenin mali işbirliği politikalarının ortaya çıkış ve gelişimini, Avrupa Birliği mali işbirliği ve dayanışma politikalarının çerçevesinde incelemek ve bu bağlamda Türkiye'nin günümüze kadar almış olduğu mali yardımları, dönemler itibariyle, içinde bulunduğu ülke grupları karşısında değerlendirmektir. Bu kapsamda, özellikle yeni üye ülkeler ile Türkiye'nin mali yardımlardan ne şekilde yararlandıkları ve yararlanmakta oldukları karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirme konusu yapılmaktadır. Tarih boyunca kurulmuş olan çeşitli birlikler, üyeler arasında karşılıklı çıkarları dengeleyemedikleri için başarılı olamamışlardır. Doğal olarak ekonomik birlikler, birliği oluşturan üyelerin bazılarına diğerlerinden daha fazla yarar sağlar hatta bazılarına zarar bile verebilir. Bu durumda çıkar oluşturan etkilerin tanımlanabilmesi, ölçülebilmesi ve bir telafi mekanizması vasıtasıyla çıkar dengesinin sağlanabilmesi, üyeleri bir arada tutarak birliğin sürekliliğini korumak için zorunlu olmaktadır. Birbirinden çok farklı gelişmişlik düzeyindeki ülkeleri bir arada tutmayı sağlayabildiği için uzun süredir birlikteliğini sürdürebilen AB, tarihin en başarılı ekonomik birlik örneğini oluşturmaktadır. AB'nin ekonomik birlik yönünü oluşturan AET, bu açıdan ele alınınca, gümrük birliği ile bunun gereği olan ortak ticaret politikası ve telafi mekanizması işlevini yerine getiren geniş bir ortak çıkar ve dayanışma sisteminden oluşmaktadır. AB'ye bakıldığı zaman kuzeyin gelişmiş ülkeleri ile güneyin az gelişmiş ülkeleri olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz arasındaki sanayileşme farkı hemen görülmektedir. Söz konusu farkın sonucu olarak anılan ülkelerin Topluluğa karşı büyük ticari açıklar vermeleri kaçınılmaz olmuştur. Yalnız başına böyle bir ticari ilişki, gelişmişleri daha fazla geliştiren ve az gelişmişleri daha geriye götüren bir süreç oluşturur. Bu döngüyü kırmak üzere Topluluk çeşitli telafi ve dayanışma mekanizmaları geliştirmiştir. Bunların başında Avrupa Yatırım Bankası ve AB bütçesi gelmektedir. AB'de telafi mekanizması, ticarette dezavantajlı ülkelere doğrudan kaynak aktarmayı öngörmemekte, bunun yerine bir dayanışma anlayışı içinde gelişme ve refahı bütün Topluluk coğrafi alanına yaymayı esas almaktadır.ÖZETAvrupa Birliğine Yeni Üye Ülkeler İle Türkiyenin Mali İş Birliği PolitikalarıKarşısındaki DurumuZümrüt Arpaz BaşerDokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimler EnstitüsüAvrupa Birliği Anabilim DalıAvrupa Birliği ProgramıBu çalışmanın amacı, AB ile yeni üye olan on iki ülkenin mali işbirliği politikalarının ortaya çıkış ve gelişimini, Avrupa Birliği mali işbirliği ve dayanışma politikalarının çerçevesinde incelemek ve bu bağlamda Türkiye'nin günümüze kadar almış olduğu mali yardımları, dönemler itibariyle, içinde bulunduğu ülke grupları karşısında değerlendirmektir. Bu kapsamda, özellikle yeni üye ülkeler ile Türkiye'nin mali yardımlardan ne şekilde yararlandıkları ve yararlanmakta oldukları karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirme konusu yapılmaktadır. Tarih boyunca kurulmuş olan çeşitli birlikler, üyeler arasında karşılıklı çıkarları dengeleyemedikleri için başarılı olamamışlardır. Doğal olarak ekonomik birlikler, birliği oluşturan üyelerin bazılarına diğerlerinden daha fazla yarar sağlar hatta bazılarına zarar bile verebilir. Bu durumda çıkar oluşturan etkilerin tanımlanabilmesi, ölçülebilmesi ve bir telafi mekanizması vasıtasıyla çıkar dengesinin sağlanabilmesi, üyeleri bir arada tutarak birliğin sürekliliğini korumak için zorunlu olmaktadır. Birbirinden çok farklı gelişmişlik düzeyindeki ülkeleri bir arada tutmayı sağlayabildiği için uzun süredir birlikteliğini sürdürebilen AB, tarihin en başarılı ekonomik birlik örneğini oluşturmaktadır. AB'nin ekonomik birlik yönünü oluşturan AET, bu açıdan ele alınınca, gümrük birliği ile bunun gereği olan ortak ticaret politikası ve telafi mekanizması işlevini yerine getiren geniş bir ortak çıkar ve dayanışma sisteminden oluşmaktadır. AB'ye bakıldığı zaman kuzeyin gelişmiş ülkeleri ile güneyin az gelişmiş ülkeleri olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz arasındaki sanayileşme farkı hemen görülmektedir. Söz konusu farkın sonucu olarak anılan ülkelerin Topluluğa karşı büyük ticari açıklar vermeleri kaçınılmaz olmuştur. Yalnız başına böyle bir ticari ilişki, gelişmişleri daha fazla geliştiren ve az gelişmişleri daha geriye götüren bir süreç oluşturur. Bu döngüyü kırmak üzere Topluluk çeşitli telafi ve dayanışma mekanizmaları geliştirmiştir. Bunların başında Avrupa Yatırım Bankası ve AB bütçesi gelmektedir. AB'de telafi mekanizması, ticarette dezavantajlı ülkelere doğrudan kaynak aktarmayı öngörmemekte, bunun yerine bir dayanışma anlayışı içinde gelişme ve refahı bütün Topluluk coğrafi alanına yaymayı esas almaktadır.ÖZETAvrupa Birliğine Yeni Üye Ülkeler İle Türkiyenin Mali İş Birliği PolitikalarıKarşısındaki DurumuZümrüt Arpaz BaşerDokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimler EnstitüsüAvrupa Birliği Anabilim DalıAvrupa Birliği ProgramıBu çalışmanın amacı, AB ile yeni üye olan on iki ülkenin mali işbirliği politikalarının ortaya çıkış ve gelişimini, Avrupa Birliği mali işbirliği ve dayanışma politikalarının çerçevesinde incelemek ve bu bağlamda Türkiye'nin günümüze kadar almış olduğu mali yardımları, dönemler itibariyle, içinde bulunduğu ülke grupları karşısında değerlendirmektir. Bu kapsamda, özellikle yeni üye ülkeler ile Türkiye'nin mali yardımlardan ne şekilde yararlandıkları ve yararlanmakta oldukları karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirme konusu yapılmaktadır. Tarih boyunca kurulmuş olan çeşitli birlikler, üyeler arasında karşılıklı çıkarları dengeleyemedikleri için başarılı olamamışlardır. Doğal olarak ekonomik birlikler, birliği oluşturan üyelerin bazılarına diğerlerinden daha fazla yarar sağlar hatta bazılarına zarar bile verebilir. Bu durumda çıkar oluşturan etkilerin tanımlanabilmesi, ölçülebilmesi ve bir telafi mekanizması vasıtasıyla çıkar dengesinin sağlanabilmesi, üyeleri bir arada tutarak birliğin sürekliliğini korumak için zorunlu olmaktadır. Birbirinden çok farklı gelişmişlik düzeyindeki ülkeleri bir arada tutmayı sağlayabildiği için uzun süredir birlikteliğini sürdürebilen AB, tarihin en başarılı ekonomik birlik örneğini oluşturmaktadır. AB'nin ekonomik birlik yönünü oluşturan AET, bu açıdan ele alınınca, gümrük birliği ile bunun gereği olan ortak ticaret politikası ve telafi mekanizması işlevini yerine getiren geniş bir ortak çıkar ve dayanışma sisteminden oluşmaktadır. AB'ye bakıldığı zaman kuzeyin gelişmiş ülkeleri ile güneyin az gelişmiş ülkeleri olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz arasındaki sanayileşme farkı hemen görülmektedir. Söz konusu farkın sonucu olarak anılan ülkelerin Topluluğa karşı büyük ticari açıklar vermeleri kaçınılmaz olmuştur. Yalnız başına böyle bir ticari ilişki, gelişmişleri daha fazla geliştiren ve az gelişmişleri daha geriye götüren bir süreç oluşturur. Bu döngüyü kırmak üzere Topluluk çeşitli telafi ve dayanışma mekanizmaları geliştirmiştir. Bunların başında Avrupa Yatırım Bankası ve AB bütçesi gelmektedir. AB'de telafi mekanizması, ticarette dezavantajlı ülkelere doğrudan kaynak aktarmayı öngörmemekte, bunun yerine bir dayanışma anlayışı içinde gelişme ve refahı bütün Topluluk coğrafi alanına yaymayı esas almaktadır.ÖZETAvrupa Birliğine Yeni Üye Ülkeler İle Türkiyenin Mali İş Birliği PolitikalarıKarşısındaki DurumuZümrüt Arpaz BaşerDokuz Eylül ÜniversitesiSosyal Bilimler EnstitüsüAvrupa Birliği Anabilim DalıAvrupa Birliği ProgramıBu çalışmanın amacı, AB ile yeni üye olan on iki ülkenin mali işbirliği politikalarının ortaya çıkış ve gelişimini, Avrupa Birliği mali işbirliği ve dayanışma politikalarının çerçevesinde incelemek ve bu bağlamda Türkiye'nin günümüze kadar almış olduğu mali yardımları, dönemler itibariyle, içinde bulunduğu ülke grupları karşısında değerlendirmektir. Bu kapsamda, özellikle yeni üye ülkeler ile Türkiye'nin mali yardımlardan ne şekilde yararlandıkları ve yararlanmakta oldukları karşılaştırmalı bir şekilde değerlendirme konusu yapılmaktadır. Tarih boyunca kurulmuş olan çeşitli birlikler, üyeler arasında karşılıklı çıkarları dengeleyemedikleri için başarılı olamamışlardır. Doğal olarak ekonomik birlikler, birliği oluşturan üyelerin bazılarına diğerlerinden daha fazla yarar sağlar hatta bazılarına zarar bile verebilir. Bu durumda çıkar oluşturan etkilerin tanımlanabilmesi, ölçülebilmesi ve bir telafi mekanizması vasıtasıyla çıkar dengesinin sağlanabilmesi, üyeleri bir arada tutarak birliğin sürekliliğini korumak için zorunlu olmaktadır. Birbirinden çok farklı gelişmişlik düzeyindeki ülkeleri bir arada tutmayı sağlayabildiği için uzun süredir birlikteliğini sürdürebilen AB, tarihin en başarılı ekonomik birlik örneğini oluşturmaktadır. AB'nin ekonomik birlik yönünü oluşturan AET, bu açıdan ele alınınca, gümrük birliği ile bunun gereği olan ortak ticaret politikası ve telafi mekanizması işlevini yerine getiren geniş bir ortak çıkar ve dayanışma sisteminden oluşmaktadır. AB'ye bakıldığı zaman kuzeyin gelişmiş ülkeleri ile güneyin az gelişmiş ülkeleri olan Yunanistan, İspanya ve Portekiz arasındaki sanayileşme farkı hemen görülmektedir. Söz konusu farkın sonucu olarak anılan ülkelerin Topluluğa karşı büyük ticari açıklar vermeleri kaçınılmaz olmuştur. Yalnız başına böyle bir ticari ilişki, gelişmişleri daha fazla geliştiren ve az gelişmişleri daha geriye götüren bir süreç oluşturur. Bu döngüyü kırmak üzere Topluluk çeşitli telafi ve dayanışma mekanizmaları geliştirmiştir. Bunların başında Avrupa Yatırım Bankası ve AB bütçesi gelmektedir. AB'de telafi mekanizması, ticarette dezavantajlı ülkelere doğrudan kaynak aktarmayı öngörmemekte, bunun yerine bir dayanışma anlayışı içinde gelişme ve refahı bütün Topluluk coğrafi alanına yaymayı esas almaktadır.
Avrupa Birliği ulaştırma politikası ve Türkiye'nin uyumu
Siyasi bir birlik olma yolunda ilerleyen Avrupa Birliği'nin oturduğu temellerden biri de mal ve kişilerin serbest dolaşımıdır. Günümüzde gelişen teknoloji ile birlikte hızla artan elektronik ticaret içinde dahi, sanal ürünler hariç, diğer bütün ürünlerin, alıcısına ulaştırılması için nihayetinde yine fiziksel olarak taşınması gerekir. Taşımacılık dış ticaretin, turizmin, günlük hayatımızın önemli bir parçasıdır. Ulaştırmanın ekonomiye, sosyal hayata ve çevreye doğrudan ve dolaylı etkileri bulunmaktadır.AB ortak bir ulaştırma politikası oluşturma gereğini ortaya koymuştur. Karayolu ulaşımının yoğunluğunu diğer ulaşım modellerine kaydırmak için çeşitli tedbirler alınmış, kazalarda ölen insan sayısını yarıya indirme yönünde konulan hedef doğrultusunda ilerleme kaydedilmiştir. Demiryollarının tekrar canlandırılması için kombine taşımacılık teşvik edilmektedir. Ticari taşımacılıkta önemli pay sahibi olan deniz ulaşımında, güvenliğin arttırılması ve çevre felaketlerinin önlenmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Havayolu ulaşımında tek bir pazar oluşturmak hedeflenmektedir. Tüm ulaşım modellerinde, piyasa ekonomisine geçişin önündeki engellerin kaldırılması ve serbest rekabetin açılması takip edilmektedir.Karayolu ulaşımının hakim olduğu ülkemizde trafik kazalarında her yıl binlerce kişi hayatını kaybetmektedir. Demiryolları ulaşımı, özellikle Marmaray ve hızlı tren projeleri ile atağa kalkmıştır. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye'de denizcilik hakettiği yeri bulamamıştır. Havayolu ulaşımı, gerçekleşen serbestleşmeden sonra gelişmektedir.Türkiye'de mevzuat AB müktesebatına homojen olmayan şekilde kısmen uyumludur. Karayolu ulaşımının diğer ulaşım modellerine yönlendirmek uzun ve zorlu bir süreç olacaktır. Demiryolları alanında altyapı inşaatları ve mevzuat çalışmaları sürmektedir. Denizyolu ulaşımında uluslararası anlaşmalara taraf olunması gerekmektedir. Havayolu ulaşımında, kamu hizmet yükümlülükleri ve uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan bazı kısıtlamalar bulunmaktadır.
Türk vergi sistemi açısından inşaat sektörünün vergilendirilmesi
Bu tezin amacı; Türkiye'de inşaat sektörünün Cumhuriyet in kuruluşundan günümüze gelişimi, genel bütçe içindeki payı ve ekonomimizdeki yeri, inşaat çeşitleri hakkında ayrıntılı bilgi, sektörün vergilendirilmesinde uygulanan yöntemleri, detaylı olarak inceledikten sonra; karşılaşılan belli başlı vergileme sorunları, inşaat çeşitlerine göre vergi idaresinin uyguladığı vergileme teknikleri, vergi idaresinin bu sektörün aktörlerine karşı öne sürdüğü tenkitlere istinaden ortaya çıkan vergi uyuşmazlıklarını, benzer nitelikli yargı kararlarını da dikkate alarak irdelemek ve nihayetinde sektörün genel sorunlarına karşı geliştirilebilecek çözüm önerilerini ortaya koymaktır. Ülkemizde inşaat işleri başlıca iki türde gerçekleştirilmektedir Özel İnşaat İşleri (Yap/Sat şeklinde sürdürülen inşaatlar) İnşaat/Taahhüt ve Onarım İşleri (Bir taahhüt kapsamında sürdürülen inşaatlar.) İnşaat/taahhüt ve onarım işlerinden sağlanan kazançlar "Ticari Kazanç" sayılmıştır. Gelir Vergisi Kanununda öngörülen usullere göre vergilendirilmesi gerekir. Eğer söz konusu kazancı "bir kurum" elde etmişse; o zaman kurum kazancı" sayılacak ve Kurumlar Vergisi Kanununda öngörülen usullere göre vergilendirilecektir. Yıllara yaygın inşaat/taahhüt ve onarım işlerinin bir takvim yılından uzun sürmesi durumunda ortaya çıkan vergileme tekniklerinde yaşanan sıkıntılar, bu tezin amacında yer alan sektöre ilişkin sorunlarda başı çeken bir konudur. Yıllara yaygın inşaat ve onarım işleri olarak tanımlanan bu husus, gerek muhasebesel açıdan gerekse, vergisel boyutta oldukça geniş ve detaylı bir mevzuata sahiptir. Bu nedenledir ki yargıya intikal eden bir çok uyuşmazlığın konusunu teşkil etmektedir. Bu konuya ilişkin bir çok uyuşmazlığı tezimizde kullanarak söz konusu sorunları örneklemeye çalıştık. Özel İnşaat işleri ise, bu sektörün vergisel yönden en fazla kayıp ve kaçağını teşkil eden bölümüdür. Bunda en önemli faktör genel olarak bu tip inşaat işlerinin aktörlerinin vergi mevzuatlarına son derece yabancı olması, onlara yol gösterecek profesyonellere, vergi incelemelerinin yeterli sıklık ve etkinlikte yapılmaması nedeniyle ihtiyaç duymamalarından kaynaklanmaktadır. Birçoğu vergi mükellefi bile olmayan bu aktörler, sektörün vergi mükellefi olan kayıt içi aktörlerini de olumsuz etkileyen tutum ve davranışlar sergilemektedir. Bu konuya ilişkin birçok belge ve örnek bu hususun gerçekliğini doğrulayan bulgulardır. Bu belge ve örneklere yine tezimizde yer almaktadır. Vergileme tekniği bakımından gerek yıllara yaygın inşaat ve onarım işleri gerekse özel inşaat işleri konusunda geçmişte yaşanan tecrübeleri de göz önüne alarak, vergi otoritesinin daha basit, kolay özümsenebilir ve denetim mekanizmasını daha az yoran fakat etkinliğini artıracak bir sistemi devreye sokmasının, her iki tarafı da mutlu edeceği düşünülebilir.
Turizm sektörünün gelişmesinde kamu teşviklerinin değerlendirilmesi (1980 sonrası Türkiye örneği)
Turizm; insanların sürekli konutlarının bulunduğu yer dışında, yaptıkları seyahat ve gittikleri yerlerde geçici konaklamalarından doğan ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgili faaliyetlerdir. 1990'lı yıllarla birlikte gelişimini hızla arttıran turizm, hem dünyada hem de Türkiye'de ekonominin en büyük sektörlerinden biri haline gelmiştir. Bugün dünyanın en büyük üçüncü sektörü olan turizm sektörünün, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin istihdam ve dış ödemeler dengelerine çok olumlu katkıları bulunmaktadır. Turizm ayrıca alt-üst yapının gelişmesinde ve bölgeler arası dengeli kalkınmanın sağlanmasında da son derece etkili bir silahtır. Turizm, Türkiye için de büyük önem arz eden bir sektördür. 2000 yılı istatistiklerine bakıldığında, 7.6 milyar Dolar turizm geliri ile Türkiye'nin dünya 14'üncüsü olduğu görülmektedir. Türkiye'de toplam istihdamın %16,9'unu, doğrudan ve dolaylı şekilde turizm sektöründe çalışanlar oluşturmaktadır. Oldukça karmaşık ve kompleks bir yapıya sahip olan turizm sektörünün belli yerlerde planlı ve eşgüdümlü bir çaba ile geliştirilmesi gerekmektedir. Örneğin; turizm yatırımları için kullanılacak arazinin doğal ve kültürel anlamda bir nitelik taşıması zorunluluğunun oluşu ve bu nitelikteki arazilerin özel mülkiyetten yeterli büyüklükte ve uygun fiyatla alınmasının çok zor olması, kamu mülkiyetindeki arazilerin ise bürokratik engeller aşılamadığı için sağlanamaması, yatırım olanaklarını ortadan kaldırmaktadır. Ayrıca kurulacak üst yapı, iyi bir alt yapı da gerektirmektedir. Bütün bunları girişimcinin tek başına gerçekleştirmesinin neredeyse imkansızdır. İşte bu yüzden devletler uyguladıkları bir çok teşvik programlan ile turizm yatırımcılarını destekleyerek turizm gelirlerinde artış sağlama yoluna gitmektedir. Bugün turizmde rakiplerimiz konumundaki ülkelere baktığımız zaman, AB üyesi olan bu ülkelerin hepsinde de turizmin hem AB fonlarından hem de kendi hükümetleri tarafından ciddi şekilde desteklendiği görülmektedir. VAB ülkelerindeki rakiplerimiz incelendiğinde, turizmin büyük ölçüde dolaylı teşviklerle desteklendiği görülmektedir. Genelde hibe ve düşük faizli, uzun vadeli krediler şeklinde olan teşvikler, yoğun olarak AR-GE, tanıtım, kültür yatırımları, alt yapı yatırımları ve KOBİ'lere verilmektedir. AB ülkeleri ile Türkiye kıyaslandığında ise, ülkemizde turizm teşviklerinin yetersiz, turizm için yapılan kamu harcamalarının ve sabit sermaye yatırımlarının son derece az ancak turizm sektöründen alınan vergilerin bütün rakiplerimizden fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar yetersiz de olsa, Türkiye'de turizm sektörüne 1983-1994 yıllan arasındaki uygulanan teşvik politikaları sonucunda, yatırımlarda, yatak sayısı ve turizm gelirlerinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Türkiye'de özellikle hibe türü teşviklerin etkili olduğu ancak vergi türü teşviklerin yatırım kararını hemen hiç etkilemediği görülmektedir. 1983-1994 yılları arasındaki bu gelişmelere rağmen, 1994 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrasında teşvikler ve bunun sonucu olarak turizm yatırımlarında hissedilir bir azalma meydana gelmiştir. Durma noktasına gelmiş olan ve birçok noktada aksayan teşvik sistemimizle bu ilerlemeyi sürdürmek zordur. Türkiye'de zamanın ihtiyaçlarına uygun, fonksiyonel bir turizm teşvik politikasına ihtiyaç vardır. Turizm genel kanunlar ve teşvik politikaları ile değil, sektöre özel kanun ve politikalarla yönetilmelidir. Ülkemizde daha önce çok etkili olan hibe türü teşviklere tekrar dönülmeli, turizm işletmeleri KOBİ kapsamına alınmak, işletmelere düşük faizli ve uzun vadeli krediler sağlanmak, oldukça yüksek olan vergi oranları rakipleri düzeyine getirilmelidir. Aksi taktirde, Türk turizminin rakipleri ile rekabet şansı her geçen gün azalacaktır.