Theses supervised by Doç. Dr. Yusuf Pustu
10 theses · Ankara Hacı Bayram Veli University, Gazi University
Cumhurbaşkanlığı Politika Kurullarının kamu politikası sürecine etkileri hakkında karşılaştırmalı bir analiz
Türkiye'de uzun süren hükümet sistemi tartışmaları neticesinde 16 Nisan 2017'de yapılan halkoylaması ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kabul edilmiştir. 24 Haziran 2018'de yapılan seçimlerden sonra da yeni sistem fiilen uygulanmaya başlamıştır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, üniter devlet yapılanmasını esas alan, yürütmenin tek başlı olduğu ve yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanının halk tarafından seçildiği bir sistemdir. Bu sistemde Cumhurbaşkanı, kamu politikası sürecinde baş aktör konumundadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesiyle devlet yönetiminin merkez teşkilatında önemli değişiklikler gerçekleşmiştir. Yapılan düzenlemelerle Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı; Cumhurbaşkanlığı Makamı, İdari İşler Başkanlığı, Cumhurbaşkanı Yardımcıları, Bakanlıklar, Ofisler, Politika Kurulları ve Cumhurbaşkanlığına Bağlı Kurum ve Kuruluşlar şeklinde yeniden düzenlenmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi mevcut kamu politikası aktörlerinin rollerinde değişiklikler yaparken kamu politikası sürecine yeni aktörleri de dâhil etmiştir. Bu çalışmaya konu olan politika kurulları da Türkiye'deki yeni kamu politikası aktörleri arasındadır. Politika kurullarına kamu politikası sürecinde önemli görevler ve yetkiler verilmiştir. Bu çalışmada Politika Kurullarının kamu politikası sürecindeki etkileri incelenmiş ve ABD'deki Başkanın Yürütme Ofisi'ndeki kurullar ile karşılaştırmalı analizi yapılmıştır. Bu kapsamda Politika Kurullarının kendilerine verilen görev ve yetkiler çerçevesinde daha etkin hale gelebilmeleri için tavsiye ve önerilerde bulunulmuştur.
Hukuk devletinde fonksiyonel idarenin rolü: Devlet, medeniyet ve kanuni idare ilkesi
Bu çalışma hukuk devletinde fonksiyonel idarenin rolünü devlet, medeniyet ve kanuni idare çerçevesinde incelemiştir. Birinci bölümde devlet kavramı etimolojik temellerinden yararlanılarak izah edilmiştir. İlave olarak modern devlet, İslam devleti ve Türk devletinin tekamülü açıklanmıştır. Egemenlik kaynakları, iktidar, meşruiyet, rıza ilişkisi incelenmiştir. Ayrıca medeniyet-kültür ilişkisi, asabiyet teorisi, toplumsal ahlak ve adalet kavramları değerlendirilmiştir. İkinci Bölümde hukuk ve devlet kavramları mukayese edilmiştir. Hukuk devletinin anlamı, içeriksel ve biçimsel unsurlarına değinilmiştir. Hukuk devletini bir gereği olan kanuni idare ilkesi teorik kökenleri ve kanuna dayanma (kanuna aykırı olmama) bağlamında özel olarak anlatılmıştır. Üçüncü bölümde, fonksiyonel idare kavramı mukayeseli olarak açıklanarak, hukuk devletinde fonksiyonel idareye düşen ödevler irdelenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde yasamanın rolü
Türkiye'de 1924 Anayasası'ndan itibaren yasama organının yürütme organı üzerindeki tahakkümünün azaltılması, yürütme organının güçlendirilmesi yönünde bir eğilim benimsenmiştir. 1961 Anayasası ile benimsenen parlamenter hükümet sisteminin aksayan yönlerinin giderilmesi amacıyla; 1971-73 yılında yapılan anayasal değişikliklerle yürütme organı güçlendirilmeye devam edilmiştir. 1982 Anayasası'yla birlikte yürütme organının güçlendirilmesi eğilimi, Cumhurbaşkanlığı makamı üzerinden devam etmiştir. İlk halinde 1982 Anayasası Cumhurbaşkanlığı makamını tarafsız bir konuma koymakla beraber, yürütme organını dengeleyici çok önemli yetkilerle donatmıştır. Ancak parlamenter hükümet sistemi gereği siyaseten Cumhurbaşkanının sorumsuzluğu devam ettirilmiştir. 2007 yılına gelindiğinde; 1982 Anayasası'nda yapılan değişiklikle Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi kararlaştırılmıştır. İlk kez 2014 yılında Cumhurbaşkanı, doğrudan halk tarafından seçilmiştir. Hem Cumhurbaşkanının hem de parlamento ve dolaylı olarak Bakanlar Kurulu üyelerinin halk tarafından seçilmesi, çifte meşruiyet sorunsalını doğurmuştur. 2014 yılından itibaren Türkiye'de, Anayasa'da parlamenter hükümet sistemi benimsenmesine rağmen fiili olarak hükümet sisteminin yarı-başkanlık sistemine yaklaştığı gözlemlenmiştir. Nitekim 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun referandum ile kabul edilmesi neticesinde yasama ve yürütme organları arasındaki çifte meşruiyet hali sonlandırılmıştır. 1982 Anayasa'sında yapılan değişiklikler neticesinde yasama erki ve özellikle de yürütme erki baştan aşağı değişime uğramıştır. Yürütme kanadının aktif tarafını oluşturan Bakanlar Kurulu kaldırılmıştır. Parlamenter hükümet sistemi, yerini Türkiye'ye özgü başkanlık sistemiyle benzer yönlere sahip ve literatürde "Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi" olarak adlandırılan, Cumhurbaşkanlığı makamının güçlendirildiği bir hükümet sistemine bırakmıştır. Yasama ve yürütme organları arasındaki ilişkiler, yasama organının değişen yapısı ile yasama organının yeni hükümet sistemi içindeki konumu açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmada 1921 Anayasasından günümüze yasama organının geçirdiği dönüşüme ve yürütme organı ile arasındaki ilişkilerin gelişimine yer verilmiş, mevcut konumu incelenmiştir. Yeni hükümet sisteminin beraberinde getirdiği değişikliklere ve sisteme ilişkin doktrinde yer alan olumlu ve olumsuz görüşlere değinilmiştir.
Suriyeli sığınmacılara yönelik sunulan sosyal hizmetlerde kurumsal paydaşlardan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı hizmetleri karşılaştırmalı analiz
Toplumun ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik yapısı içerisinde yaşamsal ömrünü koruyan ve devam ettiren insan, yine bu ve başka tür sebeplerle yaşadığı yeri değiştirebilmekte veya zorunda bırakılmaktadır. Her ne sebeple olursa olsun bağlı olduğu yerden, insanlardan ve yaşam kültüründen ayrılan bu kişiler yeni yaşam alanlarında mekan, zaman ve amaç üçleminde çeşitli sosyal sorunlar yaşamaktadırlar. Çünkü göç, göç eden kişiyi ve göç edilen ülkedeki insanları etkilemekte, mecburiyeti karşısında ise çözümü daha güç ve travmatik yönelimli bir biçimde kendini gösterebilmektedir ki Ortadoğu'da yaşanan Arap Baharı olaylarının Suriye'ye sıçrayan uzantısı da bu yönde bir geçmiş oluşmuştur. Ülke içinde çıkan çatışma ve savaştan kaçarak 2011 yılında Türkiye'ye yönelen ve kitlesel bir akına dönüşen Suriyeli sığınmacılara önce acil insanı yardım kapsamındaki hizmetlerle eşlik edilmiştir. Geçici olduğu düşünülen bu ikamenin ülke geneline yayılması ve büyük çoğunluğunun kalıcılığının temellenmesi ile Suriyeli sığınmacılara haklarında belirleyici olan "geçici koruma statüsü" verilmiştir. Türkiye'yi dünyanın en çok Suriyeli sığınmacı barındıran ülkesi yapan bu durum yapılan çalışmalara odak olmakla birlikte kitlesinde farklı sosyo kültürel ve demografik özelliklere sahip aile, çocuk, kadın, engelli, yaşlı ve sosyal yardıma ihtiyaç duyan ve sosyal hizmet bilimi ve mesleğinin temel sorumluluğunda olup hassasiyetle ve özenle yaklaşım gerektiren yeni bir müracaatçı grubu oluşumuna da neden olmuştur. Ayrıca, risk faktörlü sosyal sorunların önlenmesinde ve çözümünde sosyal hizmet müdahale ve yöntemlerine ve sosyal hizmetlere erişime ihtiyacı artırmıştır. Sosyal hizmetin insan hakları, sosyal adalet ve eşitlik ilkeleri çerçevesinde göç ile değişen ve çeşitlenen bu sorunlara bütüncül bir bakış açısıyla yeni çözümler üretmesi, psiko-sosyal destek sistemleri geliştirmesi, hali hazırda olan hizmetlerini yeniden organize etmesi, çok yönlü sosyal politikalar uygulaması ve bunların yasal bir zemine kavuşturulması önem kazanmıştır. Bu bağlamda Türkiye'de konuya hizmet eden ana kurumsal paydaşlardan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının Suriyeli sığınmacılara yönelik sunulan sosyal hizmetlere erişimin ortaya konulması, yeterliliğinin en eski ve güçlü sosyal refah devleti olan ve Avrupa'da en çok Suriyeli sığınmacı barındıran Federal Almanya Cumhuriyetinin sosyal hizmet uygulamaları ile karşılaştırmalı analizinin yapılarak nasıl bir konumda bulunduğunun belirlenmesi ve hizmet geleceğine öneriler konulması hedeflenmiştir. Bu çalışmanın konusu aracılığında, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının göç yönetişiminde kurumsal kapasitesinin artırılması ve kalite yönetim standartlarının geliştirilmesine, yasa koyucularına, sosyal hizmet mesleği uygulayıcılarına ve alanla ilgili akademisyenlere katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Hannah Arendt'in haklara sahip olma hakkı perspektifinden tabakalı göçmen hakları: Türkiye örneği
İnsan haklarına en büyük eleştirilerinden birini getiren Hannah Arendt'e göre insan hakları, en temel hak olması gereken haklara sahip olma hakkını içermemektedir. Haklara sahip olma hakkı, kişinin eylemlerine ve düşüncelerine göre yargılandığı bir çerçevede yaşaması hakkıdır. Arendt, insan haklarını eleştirip haklara sahip olma hakkını savunurken, göçmen hakları giderek daha karmaşık ve tabakalı bir hal almaktadır. Bu tez, Türkiye'de göçmenlerin belirli sivil, sosyal, ekonomik ve siyasal haklarının bulundukları yasal statülerine göre farklılaşmasının oluşturduğu eşitsizlik ve haksızlık durumunu tabakalı yurttaşlık çerçevesinde kavramsallaştırarak haklara sahip olma hakkı bağlamında değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Tezde Arendt'in haklara sahip olma hakkı, insanlık durumunda yaşama hakkı olarak yorumlanmaktadır. Böylece haklara sahip olma hakkı için gerekli çerçeve, biyolojik ihtiyaçlarının karşılandığı, etrafına bir dünya kurabildiği ve başkaları ile bir araya gelerek konuşup eyleyebildiği bir yer olmaktadır. Göçmenlik statülerinin ve bağlı haklarının karmaşık hiyerarşisini tanımlamak için kavramsal çerçeve olarak tabakalı yurttaşlık kullanılmaktadır. Tez kapsamında Türkiye'deki göçmenler İskân Kanunu'nun tanımladığı göçmen, uluslararası koruma (mülteci, şartlı mülteci, ikincil koruma), geçici koruma ve vatansız statüleri ile düzensiz göçmenler ve bunların dışında kalan diğer yabancılar olarak kategorize edilmektedir. Nitel araştırma yönteminin kullanıldığı tezde, bu kategorizasyona dayanarak tabakalı yurttaşlığın haklar ve maddi-manevi kaynaklar eksenlerine odaklanılmaktadır Haklar ekseni ile ilgili olarak statülere hakları tanıyan ulusal mevzuat taranmaktadır. Maddi-manevi kaynaklarla ilgili olarak statülerin sosyal statü, sosyal ağ, bilgi ve beceri, saygınlık ve iletişim gibi haklardan yararlanma yeterliliklerini açığa çıkaran unsurlara mevcut araştırmalar yoluyla bakılmaktadır. Tabakalı yurttaşlık çerçevesinden statülerin durumuna bakıldığında, statülerin sadece hakları bakımından bir hiyerarşi oluşturabildiği gibi hakları ve maddi-manevi kaynaklarıyla birlikte şekillenen yurttaşlık kazanımı, yurttaşlık açığı, yurttaşlık genişlemesi ve yurttaşlık dışlaması alanlarında da hiyerarşik olabildiği görülmektedir. Tabakalı yurttaşlık sisteminin göçmenleri haklara sahip olma hakkından ve dolayısıyla emek, iş ve eylemi ifade eden insanlık durumu etkinliklerinden yoksun bıraktığı ortaya konmaktadır. Haklara sahip olma hakkının tabakalı yurttaşlık çerçevesi kullanılarak uygulamalarla ilişkilendirilmesinin, Arendtçi düşünceyi geliştireceği ve Türkiye'deki göçmenlerle ilgili hak tartışmalarına katkıda bulunacağı değerlendirilmektedir.
Kamu politikaları oluşumunda düşünce kuruluşları: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş sürecinde SETA
Modernleşen dünyanın geçirdiği dönüşüm neticesinde sorunlar artık yalnızca ekonomik, yalnızca siyasal ya da askeri kaynaklı değil; ilişkiler, problemler ve çatışmalar iç içe geçen karmaşık bir hâl almıştır. Göz önünde bulundurulması gereken iç ve dış etkenlerin sayısı kontrol edilebilirlik sınırlarının dışına çıkmıştır. Oluşan zorluklar karşısında çözüm olarak giderek artan bir ivme ile yeni bilgiler üretilmekte, var olan bilgi geliştirilmekte, yeni ve başka formlara dönüştürülmektedir. Yaşanılan bilgi çağında, karar alabilme iradesini elinde bulunduranlar internet sayesinde ihtiyaç duydukları bilgiye birkaç saniye içinde istedikleri zamanda ve istedikleri mekânda ulaşabilmektedirler. Ancak çözüm aranan problemler kadar karışık, sistematik olmayan, birbiriyle çelişen, güvenirliliğinden emin olunamayan, çoğu zaman teknik terim ve tabirler nedeniyle anlaşılması güç bilgi yığınları arasında bir sonuca varabilmek için uğraşmaktadırlar. Bununla birlikte bazı çıkar çevreleri tarafından bilgi kirliliği ve ham bilgilerden istenilenler seçilerek karar vericileri yönlendirici yapay bir gerçeklik sunulabilmektedir. Aşırı bilgi yükü ve 'hakikat sonrası siyaset' ile karakterize edilen bir bilgi toplumunda, politika yapıcıların analitik ürünlerin güvenilirliğini ve kullanışlılığını farklılardan ayırt etmelerine yardımcı olan kurumlardan biri de düşünce kuruluşlarıdır. Ancak düşünce kuruluşlarıyla ilgili en önemli problemlerden biri bu kuruluşların etkilerinin ve bu etkinin derecesinin belirlenebilmesi sorunudur. Herhangi bir ülkedeki bir düşünce kuruluşunun çalışması ile hükümetler tarafından benimsenen bir politikanın uygulamasının birebir örtüştüğünü belgelendirebilmek pek mümkün değildir. Bu nedenlerle düşünce kuruluşlarının politikaları etkileme konusundaki başarılarını ölçmek çok zordur ve ayrıca bu sorunun pek çok metodolojik zorlukları da vardır. Bunun yerine düşünce kuruluşlarının politika oluşturma sürecinde ne tür bir araç olarak kullanıldıkları, yerine getirdikleri roller ve fonksiyonlardaki başarıları araştırılmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada kamu politikalarının oluşturulma sürecinde Türkiye'deki düşünce kuruluşlarının fonksiyonları, rolleri ve etkinlikleri bir örnek üzerinden ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu amaçla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş sürecinde SETA adlı düşünce kuruluşunun bu olayla ilgili gerçekleştirdiği faaliyetler doküman analizi yöntemiyle incelenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda SETA'nın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş sürecinde yerine getirdiği roller ve fonksiyonlar belirlenmiştir. Böylece SETA'nın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi referandum sürecindeki etkinliği ortaya konulmuş ve buradan hareketle tümevarım mantığı çerçevesinde Türkiye'deki düşünce kuruluşlarının kamu politikaları oluşturma sürecindeki kapasiteleri yorumlanmıştır.
2017 -2020 yılları arasında Kamu Görevlileri Etik Kuruluna yapılan başvuruların whıstleblowıng - ihbarcılık mekanizması açısından analizi
Bu araştırmada Kamu Görevlileri Etik Kurulu'na 2017- 2020 yılları arasında yapılan başvuruların whistleblowing-ihbarcılık kavramı açısından incelenmiştir. Bu inceleme sonucunda kamu yönetiminde bir sistem olarak whistleblowing-ihbarcılık mekanizmasının etkili hale getirilmesi için önerilerde bulunulmuştur. Gelişmiş ülkelerde whistleblowing-ihbarcılık konusunda farklı farklı hukuki düzenlemeler ve uygulamalar mevcut olsa da ortak bir yaklaşımın benimsendiği görülmektedir. Mevzuatımızda ise whistleblowing-ihbarcılık konusunda dağınık halde düzenlemeler bulunsa da münhasıran bir düzenleme bulunmamaktadır. Akademik alanda ve kamu yönetiminde whistleblowing-ihbarcılık kavramı sıklıkla araştırılan bir kavram olarak karşımızda çıkmaktadır. Bu araştırmalara göre etik dışı durumların bildirilmesi davranışı olarak tanımlanan whistleblowing-ihbarcılık, hem toplumda hem de kurumlarda etik değerlerin içselleştirilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda, Kamu Görevlileri Etik Kurulu'na etik dışı durumların engellenmesi amacıyla başvuru yapılmaktadır. 2017-2020 yılları arasında yapılan bu başvurular whistleblowing-ihbarcılık açısından inceleme ve değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Kamu görevlileri kurum içinde sergilenen etik dışı davranışlara şahit olduklarında iki şekilde tepki göstermektedirler: Ya sessiz kalmak ya da bu durumu yetkili makama bildirmek. Bu çalışmada, Kamu Görevlileri Etik Kurulu'na yapılan başvurular dosya üzerinden tek tek incelenmiştir. Başvurularda inceleme konusuna ilişkin veriler tespit edilmeye çalışılmış ve istatistiki açıdan yorum yapacak şekilde değerlendirilmesi amacıyla Excel ortamına aktarılmıştır. İncelemede whistleblowing-ihbarcılık olarak değerlendirmeye alınacak başvurular bulunduğu gibi, başvuru dilekçelerinde detay bulunmadığı için değerlendirilemeyen başvurulara da rastlanılmıştır.
21. yüzyılda jandarma teşkilatlarında değişimin analizi (Türkiye - Fransa karşılaştırması)
Bu tezin ana teması, 20 nci yüzyılın son çeyreğinden itibaren dünyada jandarma teşkilatlarında meydana gelen yapısal reform ve dönüşümlerin tarihi ve hukuki bir perspektif içinde karşılaştırmalı olarak analiz edilmesidir. Dünyada yaklaşık 62 ülkede faaliyet gösteren jandarma teşkilatları, neoliberal fikirlerin kamu yönetimine yerleşmesinden sonra askeri statüleri, sivil gözetimleri, suçla mücadelede polisle zayıf koordinasyonları ve nihayetinde siyasi ve idari otoriteye tabi olmaları gibi konularda tartışma konusu olmuştur. Bu kapsamda, 1990'lardan sonra yoğunlaşan bu tartışmalar jandarma teşkilatlarının askeri statüsü, bağlılığı, insan kaynakları ve diğer kolluk kuvvetleri ile koordinasyonu konularında önemli yapısal reformların başlatılmasına yol açmıştır. Söz konusu reformlar, jandarmanın polis ile bütünleştirilmesi (Fusion-Belçika ve Avusturya örneği), jandarma teşkilatının içişleri bakanlığına bağlanması ve polis teşkilatı ile yakınlaştırılması (Rapprochement-Fransa Örneği) ve jandarmanın polis teşkilatı ile eşitlenmesi (Egalisation-Türkiye örneği) şeklinde üç farklı özellikte kendini göstermiştir. Bu çalışmada, Türk Jandarma Genel Komutanlığı ile karşılaştırma unsuru olarak Fransa Jandarma Genel Müdürlüğü seçilmiştir. Çünkü Fransa, Jandarma sisteminin dünyada ilk kez kurulduğu (1791) ülkedir ve Türk jandarma teşkilatı gibi dünya jandarma teşkilatları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Öte yandan her iki ülke, merkezi ve mahalli teşkilatlanmaları ile iç güvenlik teşkilatlarının yapısı açısından birbirine büyük benzerlik göstermektedir. Türkiye ile Fransa arasındaki bu karşılıklı çalışmada, Fransız jandarma teşkilatının bir yandan ulusal polise yakınlaştırıldığı, diğer yandan paradoksal olarak, askeri statüsünün ve askeri özelliklerinin muhafaza edildiği görülmektedir. Türk Jandarma Teşkilatı nezdinde kısa sürede gerçekleştirilen reformda ise jandarmanın, askeri statüsünden, başlangıç eğitimine ve bağlı olduğu makama kadar birçok açıdan Emniyet Teşkilatı ile başarılı bir şekilde eşitlendiği bulgulanmaktadır. Bununla birlikte, Türk jandarmasındaki bu başarılı dönüşümlerin uzun vadede jandarmanın kimliğini tehlikeye atabileceğine de dikkat çekilmektedir. Tarihsel ve hukuki bir perspektiften yürütülen bu karşılaştırmalı çalışmanın sonunda, Fransız jandarma teşkilatı reformunda gözlemlenen bazı olumlu uygulamalardan esinlenerek, reform süreci devam eden Türk jandarma teşkilatı için bir model önerisi de sunulmaktadır.
Su hakkı ve suyun metalaşması
Dünya nüfusunun hızlı artışı ve sanayi devrimi etkisiyle su kullanımının çeşitlenmesi ve suyun sanayide daha fazla kullanımının bir sonucu olarak tatlı su kaynakları giderek azalmış ve su konusundaki tartışmalar artmıştır. Dünya nüfusunun ve kentleşmenin artması, hızlanan çevresel sorunlar ve hidrolojik değişkenler sınırlı olan su kaynakları üzerinde olumsuz etkileri çoğaltmaktadır. Nüfus artışı, suya ulaşımda daha büyük bir küresel sorun oluşturacak ve suyun yetersizliği var olan sorunların artmasına neden olacaktır. Çalışmanın amacı temiz su kaynaklarındaki azalmaya çözüm olarak getirilen suyun metalaştırılmasının -insan hakkı olan suyun fiyatlandırılarak satılmasının- hayatı olumsuz etkileyeceğini ortaya koymaktır. Su kaynaklarının korunması çerçevesinde geliştirilen argümanların yanı sıra suyun temel insan hakkı niteliği ile kullanma suyuna ulaşımın parasal karşılığı tartışılmıştır. Bu çerçevede, birinci bölümde suyun temel bir insan hakkı olma niteliği ile ilgili kavramlar, ikinci bölümde su hakkının hukuki temelleri ve üçüncü bölümde ise suyun metalaşmasıyla su yönetimi ele alınmıştır.
Ekonomik güvenlik sorununun sektörel çözümü ve oyun teorisi yaklaşımı
Bu tez çalışmasında bir devlet ve toplum örgütlenmesinde başat meselelerden olan ekonomi güvenliği meseleleri ele alınmıştır. Literatürde bu alanda yapılmış bir çalışmanın olmaması nedeniyle alanında ilk olma özelliği taşıyan çalışmada, meseleye makroekonomi boyutuyla yaklaşılmış; bu çerçevede gıda, enerji ve finansal güvenlik boyutları ele alındıktan sonra; yaşanılan dönemde ekonomik güvenlik meselelerinde bir hayli önem kazanmış olan 'endüstriyel casusluk' kapsamında bilgi güvenliği konuları irdelenmiştir. Son olarak, pozitif ve sosyal bilimlerin birçok alanında kullanılmaya başlanan ancak siyaset biliminde henüz pek rastlanmayan 'oyun teorisinin' ekonomik güvenlik meselelerine de uygulanmasına yönelik, yine siyaset bilimi yazınında ilk denebilecek bir uygulama denemesi yapılmıştır. Bu alanda bundan sonra yapılacak benzer çalışmalara rehberlik edeceği düşünülen bu teori ile siyasal meselelerin çözümünün daha rasyonel temellere oturtulması mümkün olacaktır.