Theses supervised by Dr. Öğr. Üyesi Yaşar Can Göksoy
10 theses · Dokuz Eylül University
Patent hukukunda yenilik kavramı
Tezde, genellikle patentlenebilirlik kriteri olarak bilinen yeniliğin, patent hukuku bakımından kavramsal değeri ve kavramın uygulamadaki somut karşılığı incelenmiştir. Tez konusunun en iyi şekilde açıklanabilmesi için birinci bölümde Patent Hukuku'na giriş niteliğinde bilgiler, ikinci bölümde patentte yenilik unsuru ve üçüncü bölümde ise patent hukukunda yenilik kavramının somutlaştığı analiz(değerlendirme) aşaması bakımından ulusal ve uluslararası yaklaşımlar ele alınmıştır. Patent Hukuku'nda yenilik kavramının yerinin anlaşılabilmesi için öncelikle ilk bölümde yer alan; patentin anlamı, tarihsel gelişimi, patent hukukunun kaynakları ve bu alana egemen olan ilkelerin özümsenmesi gerekmektedir. Patent Hukuku'na Giriş bölümünde açıklanan bilgilerin tamamı, tez konusunun kapsamıyla sınırlıdır. İkinci bölüm, temel olarak, patentle korunacak veya halihazırda patentle korunan buluş için yeniliğin ne anlama geldiğini açıklayan esas bölümdür. Bu bölümde öncelikle yenilik kavramının hem ulusal hem de uluslararası doktrin çerçevesinde ne anlama geldiği ve nasıl değerlendirildiği açıklanmaya çalışılmıştır. Yenilik kavramının nitelendirilmesi ve kavramın uygulamadaki karşılığı ise birlikte ele alınmış ve bir unsur olarak neyi ifade ettiği çok yönlü bir şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Sınai Mülkiyet Kanunu'nda yeniliğin tanımı yapılmamıştır ancak hangi durumda bir buluşun yeni kabul edileceği belirtilmiştir. Kanun'un 83. maddesinin 1. fıkrası uyarınca "tekniğin bilinen durumuna dahil olmayan" buluşun yeni olduğu kabul edilmektedir. Bu kapsamda öncelikle buluş ve teknik kavramları açıklanmış daha sonra tekniğin bilinen durumu kapsamında ele alınabilecek bilgi kaynaklarına değinilmiştir. Tekniğin bilinen durumuna dahil olmama ifadesi ise özünde bir karşılaştırma ve bu karşılaştırmanın değerlendirilmesini içermektedir. Buluşun tekniğin bilinen durumuna dahil olmaması, bir başka ifadeyle yeni olarak ifade edilebilmesi için karşılaştırmada uygulanacak kurallara uyulması ve karşılaştırma sonucunda ortaya çıkan farklılıkların kriterler bakımından değerlendirilmesi ile mümkündür. Bütün süreçlerin usule, tekniğe ve hukuka uygun şekilde yürütülmesi ile buluşun yeni olup olmadığı tespit edilir. Ancak tespit edilen yeniliğin hangi yenilik türü içerisinde yer aldığı, her ülkenin patent politikası doğrultusunda değişmektedir. Dolayısıyla çalışmamız kapsamında, çalışmada değinilen mevcut bilgiler doğrultusunda yalnızca yenilik türleri ele alınmıştır. Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti odak noktası olmak üzere tüm süreçte güncel mevzuat, yargı kararları ve doktrin işlenmiştir. Son bölüm olan üçüncü bölümde; yenilik kavramının somut düzeyde ulusal ve uluslararası karşılığı açıklanmaya çalışılmıştır. Ülkemizin de üye olduğu EPO ve Temyiz Kurulları'nın yaklaşımı; sadece yenilik konusu bakımından ve güncel, temel konu başlıkları altında ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ayrıca her bir ülkenin patent hukuku mevzuatında yer alan yenilik unsuru ve ulaşabildiğimiz ölçüde bu unsurun ulusal yargı kararlarına yansımasına değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Patent Hukuku, Patent, Patentlenebilirlik, Yenilik, Yeni Buluş
CMR konvansiyonu uyarınca taşıyıcının yükün kayıp veya hasarından sorumlu olmadığı haller
Küreselleşen ticari yaşam nedeniyle üretilen malların ülkeler arası ulaşılabilirliği önem arz etmektedir. Uluslararası taşımada birçok metot mevcuttur; bu metotlar karayolu, denizyolu, demiryolu, havayolu, iç su yolu ve boru şeklinde olup bunların biri veya birkaçı bir arada da kullanılabilmektedir. Bununla birlikte ulaşımı sağlarken karayolu ile taşıma günümüzde en önemli yöntem olma özelliğini korumaktadır. Zira karayolu taşıması diğer taşıma yöntemlerine göre daha ucuz ve özellikle yakın mesafelerde daha etkilidir. Karayolu ile yapılan eşya taşımasında taşıyıcının sorumluluğu, kural olarak, taşıma işi Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında yapılıyorsa 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'na; uluslararası yapılıyorsa, 07.12.1993 tarihli ve 3939 sayılı Kanunla uygun bulunmuş olup 04.01.1995 tarihinde 22161 sayısı ile Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş olan CMR Konvansiyonu'na göre tayin edilecektir. Gerek Türk Ticaret Kanunu'nda gerekse Konvansiyon'da, taşıyıcının karşılaşabileceği sorumluluk türleri kayıp, hasar ve gecikme hallerinin meydana gelmesi durumundaki sorumluluk ile fiilî taşıyıcı ve yardımcı kişilerin görevlerini yerine getirmeleri sırasındaki fiil ve ihmallerinden doğan sorumluluk hâlleridir. Türk hukukunda ve uluslararası mevzuat anlamında Konvansiyon'da, taşıyıcının sorumluluğu ile birlikte sorumluluktan kurtulma halleri de hükme bağlanmıştır. Bizim çalışmamızın temel odağı CMR Konvansiyonu bağlamında taşıyıcının yükün hasar ve kayıptan sorumlu tutulamayacağı haller olup; bu minvalde tezimizde öncelikle CMR Konvansiyonu ve sorumluluk kavramı hakkında genel bilgi verilecek, akabinde taşıyıcının sorumlu tutulmadığı haller geniş anlamda incelenecek olup nihayetinde tez konusu olan bilhassa hasar ve kayıp durumlarında taşıyıcının sorumlu tutulamayacağı haller üzerinde ayrıntılı değerlendirme yapılacaktır. İncelememiz esnasında konumuzla ilgili bazı kitaplara, bilimsel çalışmalara ve Yargıtay kararlarına da atıflar yapılmak suretiyle değinilecektir.
CMR hükümlerine göre uluslararası karayolu taşımacılığında taşıyıcının sorumluluğu
Bu tezin konusu "Karayolu İle Uluslararası Eşya Taşıma Sözleşmeleri Hakkında Konvansiyon" hükümlerine göre taşıyıcının sorumluluğu üzerinedir. CMR uluslararası karayolu taşımacılığında düzenlenen sözleşmelerde uygulanacak temel hukuk kaynağıdır. 19 Mayıs 1956 yılında İsviçre'nin Cenevre Kenti'nde hazırlanan bu Konvansiyon 2 Temmuz 1961'de yürürlüğe girmiştir. Bu konvansiyona taraf ülkelerin sayısı bugün itibarıyla 56 ülke olup, her geçen yıl taraf olan ülke sayısı artmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nin CMR'ye katılması, 07.12.1993 tarihli ve 3939 sayılı Kanunla uygun bulunmuş olup, 04.01.1995 tarihinde 22161 sayısı ile Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Ülkemizin de gecikmeli olarak bu konvansiyona taraf olması taşımacılık alanında önemli bir adımdır. Eşya taşımacılığında ülkemizde farklı taşıma yöntemleri kullanılsa da karayolu taşımacılığı diğer ülkelerde de benzer şekilde olduğu gibi önemli bir paya sahiptir. Bu sebeple bu alanda Avrupa'da yeknesak kuralların yerleşmesi, bu oluşumda Türkiye'nin de yer alması ülkemizde taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren firmalar için önemlidir. CMR, eşyaların taşınması sırasında ziya olması, hasarlanması ve eşyanın gönderilene geç tesliminde taşıyıcının sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler içermektedir. Taşımanın tüm yönlerini içeren bir düzenleme değildir. Bu hususta çalışmamızda öncelikle taşıma hukukunun kavramlarına, sonrasında taşıma sözleşmesinin taraflarının haklarına ve yükümlülüklerine genel olarak yer verilmiş olup, çalışmamızın ana konusu olan taşıyıcının ziya, hasar ve gecikmeden doğan sorumluluğu ve bu sorumluluğun sonuçları ve zararın nasıl tazmin edileceği ayrıntılı olarak incelenmiştir. CMR'nin pratikteki yansımaları Yargıtay İçtihatları ile birlikte ele alınmış ve eksik kalan konularda çözüm önerilerine de yer verilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: CMR, Uluslararası Eşya Taşımacılığı, Taşıyıcının Sorumluluğu, Ziya, Hasar, Gecikme.
Elektronik yayınların Fikri Mülkiyet Hukuku açısından değerlendirilmesi
Kültürel ve bilimsel ilerlemenin vazgeçilmez unsurlarından olan yayıncılık, uzun yıllardır yazınsal ve bilimsel metin eserler için basılı ortam üzerinden yürütülmekteydi. Ancak son yıllarda bilgisayar, internet ve bilişim teknolojileri alanlarındaki gelişmeler önemli şekilde artmış, bununla birlikte gerek dünyada gerek ülkemizde dijital ortamlarda yürütülen elektronik yayıncılık kavramı ortaya çıkmıştır. Elektronik yayıncılıkta, erişim ve kullanımının kolay, hızlı, düşük maliyetli olması gibi durumlar avantajlar iken; fikri hak ihlalleri açısından karşılaşılan yeni tip sorunlar ve bilişim güvenliği sorunları da dezavantajlardır. Pek çok elektronik yayın, başta internet olmak üzere çevrimiçi dijital ortamlarda veya çevrimiçi ağa bağlılığı bulunmayan çevrimdışı dijital ortamlarda kamuya sunulmaktadır. Özellikle bu durum, elektronik yayınları fikri hak ihlallerine ve fikri hukuk sorunlarına açık hale getirmektedir. Söz konusu sorunların çözümsüzlüğü ise bu alandaki değerli fikri üretimlerin sayısını, yaygınlığını, ticari dolaşımını olumsuz etkileyebilmektedir. Dolayısıyla, elektronik yayınların fikri hukuk korumasına konu edilebilmeleri için gerekli şartların belirlenmesi, elektronik yayınlar perspektifinden fikri hak tanımlamaları, hak ihlalleri, ihlal şekilleri ile ihlallerinden korunma yöntemlerinin ortaya konması önem taşımaktadır. Bu kapsamda çalışmamızda elektronik yayın, tanımlama ve sık üretilen türleri bağlamında kavramsal olarak ele alınacak, böylece incelememizin konu olarak sınırları da çizilmiş olacaktır. Ardından ilgili ulusal ve uluslararası mevzuat düzenlemelerine değinilecek; fikri hukukun temel kuralları ile başta 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu olmak üzere ilgili mevzuat çerçevesinde; fikri hukuk temel kavramları, başlıca fikri haklar ve hak ihlallerine karşı korunma yolları elektronik yayınlar bakımından incelenecek ve yorumlanacaktır. Çalışmamızın, eser sahibi, hak sahibi, kullanıcılar ile bu tür elektronik yayınların topluma sunulmasına aracılık eden kütüphaneler ve diğer ilgililerine katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir. Anahtar Kelimeler: Elektronik Yayınlar, Elektronik Yayınlarda Fikri Haklar, Fikri Hukuk, Fikri Haklar, Telif
Ticari temsilcinin temsil yetkisi
Ticari temsilciler, tacirin ticari işletmesinin yürütülmesinde faaliyetlerinden yararlandığı kişilerdir. İşletme sahipleri açısından, ticari işletmelerin hacimleri ve işleyişleri dikkate alındığında ticari temsilcilerin faaliyetlerinden yararlanması bir zorunluluk hali oluşturabilmektedir. Kanun koyucu bu ihtiyaç sebebiyle, tacir yardımcılarından biri olan ticari temsilci kurumunu Ticaret Hukuku bakımından bir bütün olarak ticari işletme konusu altında ele alıp düzenleme yapmıştır. Ticari temsilci, işletme sahibi tarafından tek taraflı irade beyanıyla atanan tacir yardımcısıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nda, 547-550, 553 ve 554 maddelerinde düzenlenmiştir. Ticari temsilcinin temsil yetkisi, diğer tacir yardımcılarının yetkileriyle kıyaslandığında en geniş yetkili tacir yardımcısıdır. Bu sebeple tacirin bir başka kendisi olarak da bilinen ticari temsilci kanun koyucu tarafından yetkileri detaylı bir şekilde düzenlenmiştir.
Rekabet hukukunda rakipler arası bilgi değişimi
Rekabet hukukunda rakip teşebbüsler arasında çeşitli yollarla bilgi paylaşımı gerçekleşebilmektedir. Rakip teşebbüsler işbirliği amacıyla bilinçli olarak bu bilgi değişimini sağlayabilecekleri gibi; rakipler arasındaki bilgi değişimi reklamlar, pazar araştırmaları, mesleki organizasyonlar, müşteriler gibi üçüncü kişiler aracılığıyla ve dolaylı olarak da ortaya çıkabilir. Rakip teşebbüsler arasındaki bilgi değişimi, rakip teşebbüslerin birbirlerinin ticari stratejileri konusundaki belirsizlikleri azaltması ya da ortadan kaldırması dolayısıyla rekabet yönünden istenmeyen sonuçlar meydana getirebilir. Azalan ya da tamamen ortadan kalkan belirsizlik ve ilgili pazarda oluşan şeffaflık; rakiplerin birbirlerinin ticari kararlarını önceden bilmeleri, öngörebilmeleri ve buna göre kendi stratejilerini yönlendirmeleri imkânını beraberinde getirir. Bu durum, ilgili mal veya hizmet piyasasındaki rekabeti kısıtlayarak tüketicilere olumsuz yönde etki edebilir. Ancak söz konusu bilgi değişimi sadece rakipler arasında kalmayıp tüketicilerin de kolayca bilgi edinebildiği genel bir şeffaflık yaratmaktaysa, bu durumda bilgi değişiminin rekabeti kısıtlamak yerine güçlendirdiğini ve tüketici menfaatlerine yönelik yarar sağladığını söylemek mümkün olacaktır. Rekabet üzerinde hem olumlu hem olumsuz etkileri bir arada barındırabilen bilgi değişiminin rekabet hukuku yönünden değerlendirilmesi yapılırken tüm bu unsurla birlikte ele alınarak karşılaştırmalı bir inceleme yapılarak baskın olan yön belirlenip somut olayın özelliklerine göre sonuca ulaşılmalıdır. Ayrıca bir bilgi değişimi faaliyeti değerlendirilirken bunun yasal bir düzenlemenin getirdiği zorunluluktan kaynaklanıp kaynaklanmadığı da dikkate alınmalıdır.
Kambiyo senetlerinde temsil
Kambiyo senetleri gündelik hayatta para alacaklarında ticari yaşamın hızına uyum sağlayan güvenli ödeme aracı niteliğinde olmaları sebebiyle yoğun olarak kullanılmaktadır. Kambiyo senetlerinin kullanımı kişiler tarafından bizzat yapılmakla beraber günlük hayatın ve modern şartların getirdiği bir takım zorunluluklar ve sağlanan faydalar temsilcinin aracılığına başvurulmasına sebep olmaktadır. TTK kambiyo senetlerinde yoğun biçimde kullanılmasına rağmen genel olarak temsile ilişkin ayrıntılı düzenlemeler yerine yalnızca poliçe hükümlerinde yetkisiz temsile ilişkin düzenleme yapmakla yetinmiştir. Bu durum kambiyo senetlerinde temsile ilişkin olarak TBK ve diğer kanunlardaki genel hükümlerin uygulanması, yetkisiz temsilde ise özel düzenleme olan TTK madde 678'in uygulanması sonucunu doğurmaktadır. Kambiyo hukukunun başta şekli hükümlerin en sert uygulandığı özel hukuk kurumu olması ve sahip olduğu diğer müstakil özellikler genel temsil hükümlerinin kambiyo senetlerine uygulanırken doğrudan değil, niteliklerine uygun düştüğü ölçüde uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Ancak kambiyo senetlerinin düzenlenmesi ile diğer kambiyo kurumları olan poliçenin kabulü, ciro ve aval işlemlerinin de kendilerine özgü nitelikleri sebebiyle temsile ilişkin kuralların uygulanması her biri açısından farklılıklar arz etmektedir. Temsilin de sahip olduğu özellikler göz önüne alınarak gerçek kişiler açısından yasal temsil ve iradi temsil, tüzel kişiler açısından organ temsili ve atanmış temsilci vasıtasıyla temsil ve tüzel kişiliği olmayan yapılardaki temsil şeklinde ayrım yapılmak suretiyle kambiyo hukuku kurumlarının ayrıntılı açıklanması konunun sıhhatli incelenmesi ve kolay anlaşılabilir olmasını sağlayacaktır. Çalışmamız temsile ilişkin genel hükümlerin kambiyo hukuku kuralları açısından yorumlanarak kambiyo kurumlarına ne ölçüde uygulanacağı konusunda doktrindeki görüşlerin ve Yargıtay uygulamalarının ortaya konulması suretiyle uygulamaya yol göstermeyi amaçlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Kambiyo Senetleri, Yasal Temsil, İradi Temsil, Organsal Temsil, Kambiyo Senetlerinin Düzenlenmesi, Kabul, Ciro, Aval, Yetkisiz Temsil
Anonim şirketlerde yönetim organizasyonu ve iç yönerge hazırlanması
Türk hukukunda yeni bir düzenleme olan iç yönerge hazırlanması konusu esasen kaynak İsviçre Borçlar Kanunu esas alınmak sureti ile Türk hukuk sistemine aktarılmıştır. TTK M. 367 anlamında geçerli bir iç yönergenin hazırlanması şirketlerin yönetim organizasyonunun belirli bir sistem içerisinde bulunmasının sağlanması, şirketin yönetim organizasyonunda bulunan kişilerin görev ve yetkilerinin netleştirilmesi ve şirketin ihtiyaç duyması durumunda yönetim ve temsil konularında yetki devri gerçekleştirmesini sağlaması açısından önem arz etmektedir. Belirtmek gerekir ki, anonim şirketler kural olarak yönetim kurulu tarafından yönetilmekle birlikte kanun bazı şartların gerçekleşmiş olması durumunda yetki devrini mümkün kılmıştır. Bunlar ana sözleşmeye yetki devri ile ilgili hüküm konulması ve iç yönerge düzenlenmesidir. Yönetimin devri istisna olmakla birlikte eğer yönetim devredilmediyse yönetim kurulu şirketi yönetmekle yükümlüdür. Diğer taraftan, kanun yönetim ve temsil yetkilerinin devrini ikiye ayırmaktadır. Yönetimin tamamen devredilmesi mümkün olmakla birlikte temsil yetkileri tamamen devredilememektedir. Kanun en az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisine sahip olması gerektiğini belirtmek sureti ile temsil yetkilerinin devri açısından bir sınırlama getirilmiştir. Yönetim kurulu içerisinde komiteler kurulması da yönetim kurulu içerisinde görev dağılımı sağlanması açısından önem arz etmektedir. Yönetim kurulu içerisinde komiteler kurulması için esas sözleşmede yetki devrine imkan tanıyan madde bulunması veya iç yönerge hazırlanmasına gerek bulunmamaktadır. Belirtilen durumun oluşturulması yönetim kurulunun takdirine bağlıdır. İç yönerge hazırlaması sureti ile yönetim ve temsil yetkilerinin devredilmesinin en önemli sonuçlarından bir tanesi de sorumluluğun da devredilmiş olacağı konusudur, iç yönerge ile yetki devri sonucunda kural olarak sorumluluk da devredilmekle birlikte kanun yönetim kurulunun devredemeyeceği görev ve yetkiler ile yönetim kurulunun devredilmiş olan yetkileri devralan kişilerin seçiminde makul derecede özen gösterme yükümlülüklerinin devam edeceğini belirtmektedir.
Navlun sözleşmesi bakımından taşıyanın zıya, hasar ve geç teslimden kaynaklanan sorumluluğu ve sorumluluğunun sınırlandırılması
Navlun sözleşmesi, taşıyanın belirli bir ücret (navlun) karşılığında deniz yoluyla eşya taşımayı üstlendiği bir sözleşmedir. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren, navlun sözleşmesi kurulurken taşıyanın sorumluluğunu muhtelif kayıtlar ile ortadan kaldırma yoluna gitmesi sözkonusu olmuştur. Sözleşmenin karşı tarafı olan taşıtanı ve diğer yükle ilgilileri oldukça zor durumda bırakan bu tür kayıtlar bakımından bir sınırlandırma getirilmesinin öngörüldüğü milletlerarası sözleşmelerin ilki 1924 tarihli La Haye Kuralları olup, bunu sırasıyla 1968 tarihli La Haye / Visby Kuralları, 1978 tarihli Hamburg Kuralları ve son olarak da 2009 tarihli Rotterdam Kuralları izlemiştir. Gerek eski gerekse de mevcut Türk Ticaret Kanunları milletlerarası alandaki bu gelişmelere kayıtsız kalamayarak taşıyanın sorumluluğuna yönelik bazı düzenlemeler getirmiştir. ETTK (Eski Türk Ticaret Kanunu) ağırlıklı olarak La Haye Kuralları'nı esas alan hükümler içermekte iken, TTK (Türk Ticaret Kanunu) ile La Haye / Visby ve Hamburg Kuralları ekseninde bir sorumluluk anlayışı kabul edilmiştir. TTK ile getirilen yenilikler arasında fiili taşıyan kavramı, taşıyanın sorumluluğunun sınırlandırılmasında Özel Çekme Hakkı (ÖÇH) ve koli / ünite esasına bir alternatif olarak ağırlık esasının kabulü, sınırlı sorumluluktan yararlanma hakkının belirli şartların varlığı halinde kaybı ve sınırlı sorumluluk sisteminin sözleşmesel sorumluluk haricinde tazminat talebinin haksız fiil veya diğer bir sebebe dayandırılması halinde de uygulanacağının kabul edilmesi gibi düzenlemeler yer almaktadır. Bu çalışmada taşıyanın (eşyanın zıya, hasar ve geç tesliminden kaynaklanan) sorumluluğunun TTK hükümleri çerçevesinde, ETTK ve bu alandaki milletlerarası sözleşmeler ile karşılaştırmalı olarak ele alınması amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: navlun sözleşmesi, taşıyanın sorumluluğu, taşıyanın sorumluluğunun sınırlandırılması, taşıyanın sınırlı sorumluluktan yararlanma hakkının kaybı, Türk Ticaret Kanunu, La Haye Kuralları, La Haye / Visby Kuralları, Hamburg Kuralları
Biyoteknolojik buluşların korunması
Biyoteknoloji sektörü tıp, tarım ve hayvancılık, ilaç, endüstri ve çevre gibi alanlarda hızla büyüyen önemli bir sektör olarak dünya ekonomisindeki yerini almaktadır. İnsan yaşamı ve eko-sistemine pek çok alanda doğrudan etkili olan biyoteknolojik gelişmeler, bunlara ilişkin buluşların ekonomik değerini artırmış, kimi zaman patent hukukunun sınırlarını zorlayan düzenlemelerin ve mahkeme kararlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda, zorlu aşamalardan sonra kabul edilebilen 6 Temmuz 1998 tarihli, 98/44/AT sayılı Biyoteknolojik Buluşların Korunmasına İlişkin Avrupa Birliği Yönergesi, hem üye ülke uyumlaştırma çalışmalarında hem de yargı ve doktrinde pek çok tartışmaya neden olmuş, halen de söz konusu tartışmalara nokta konamamıştır. Söz konusu AB Yönergesi haricinde konuya ilişkin kapsamlı ve detaylı başka bir hukuki belgenin bulunmayışı, Yönerge'nin hem önemini artırmakta hem de onu eleştirilerin odağı haline getirmektedir. Konunun çok önemli olan etik yanı bir yana, patent hukuku tekniği açısından da sıkıntılar bulunduğu göze çarpmaktadır. Konuya ilişkin Yüksek Mahkeme kararları, uzman grup raporları, farklı ülke uygulamaları ve literatür göstermektedir ki daha uzunca bir süre tartışmalar tüm hızıyla devam edecektir. Avrupa Patent Sözleşmesi'nin Yönerge hükümlerini Uygulama Kuralları içerisine aktarması, Yönerge'nin üye ülke uyumlaştırma çalışmalarında yeknesaklığı sağlayamayan AB için, Avrupa patenti ile ulusal patente uygulanacak hukuk açısından farklılıklar ortaya çıkararak, kaotik bir ortam oluşmasına neden olmuştur. Türkiye ise Gümrük Birliği üyeliği ve AB adaylık statüsü devam etmekteyken, aynı zamanda Avrupa Patent Sözleşmesi'ne taraf olması dolayısıyla, AB'de yaşanan karmaşadan kendine düşen payı almıştır. Gelişmekte olan ülkeler statüsünde bulunan Türkiye, ulusal patentlerini ve araştırmacılarını desteklemek gayesi ile Yeni Sınai Mülkiyet Kanunu ile getirdiği düzenlemeler çerçevesinde Yönerge'den kısmen ayrılsa da Avrupa patenti için uygulanacak olan Avrupa Patent Sözleşmesi, Yönerge hükümlerini Uygulama Kuralları ile dikte ettiği için, ne yazık ki, ülkemizdeki Avrupa patentleri, ulusal patentlerden avantajlı konuma gelebilecektir. Bu bağlamda kimi AB ve/veya APS üyesi ülkelerce, söz konusu sakıncayı ortadan kaldırmaya yönelik alınan önlemlerin benzer hukuk tekniği uygulanmak sureti ile ülkemizde de öngörülmesi yerinde olacaktır. Anahtar Kelimeler: Biyoteknoloji, Patent, Buluş, Biyoteknolojik Buluş, Patent Hakkı.