Theses supervised by Prof. Dr. Harun Bal
27 theses · Çukurova University
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve Türkiye
Gelişmekte olan ülkelerin, kalkınmalarını gerçekleştirebilmek için, ihtiyaç duydukları sermaye birikimini sağlayan araçlardan birisi olarak doğrudan yabancı sermaye yatırımları, teknolojik yenilik ve yönetim bilgisiyle rekabeti geliştirip istihdam yaratmak, ödemeler dengesi açıklarının kapatılmasında, büyüme ve ekonomik kalkınmanın finansmanında önemli katkılar sağlamaktadır. Bu nedenle doğrudan yabancı sermaye yatırımları, gelişmekte olan ülkeler için değerlendirilmesi gereken önemli unsurlardan biridir.Bu çalışmada, doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve Türkiye ekonomisi açısından gelişmeler analiz edilmeye çalışılmıştır. Üç bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünü doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını yönlendiren faktörler oluşturmaktadır. Firmaları kendi ülkeleri dışında yatırıma yönlendiren nedenlerin daha iyi anlaşılabilmesini sağlamak için bu bölümde öncelikle doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının belirleyicileri, avantajları ve dezavantajları üzerinde durulmakta, daha sonra doğrudan yabancı sermaye yatırımı teorileri ve son olarak ta doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının ülkeye giriş yolları açıklanmaktadır. Çalışmanın ikinci bölümünde dünyada ve gelişmekte olan ülkelerde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının tarihsel gelişimi ve günümüzdeki durumu sektörel ve bölgesel olarak incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise özellikle 1980 sonrası dönemde Türkiye'ye giren ve Türkiye'den çıkan doğrudan yabancı sermaye yatırımları bölgesel ve sektörel olarak analiz edilmektedir.Türkiye ekonomisi doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına karşı olumsuz bir tutum sergilemeyen, liberal mevzuata sahip bir ülkedir. Ancak doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekme potansiyeli açısından, sahip olduğu potansiyelin oldukça gerisinde kalmaktadır. Ayrıca ülkemize gelen yabancı sermayenin reel yatırım yerine daha çok özelleştirmeler, şirket birleşmeleri ve gayrimenkul alımı gibi alanlara yönelmesiyle yabancı sermayeden beklenen olumlu etki yetersiz kalmıştır. Bu bağlamda başarısızlığa yol açan etkenlerin araştırılması ve çözüm yoluna gidilmesi önem arz etmektedir. 1980'li yıllardan itibaren Türk firmalarını yurtdışında yatırım yapmaya yönlendiren nedenler ise araştırılması gereken bir diğer konudur. Çok fazla üzerinde durulmasa da son dönemlerde Türkiye'nin yurtdışı yatırımları giderek artmaktadır. Sermayenin yetersiz olduğu, dolayısıyla yabancı sermayeyi kendine çekebilmek için çeşitli reformlar yapan ülkemizde Türk firmaların yurtdışı yatırımları sermaye kaçışı olarak değerlendirilmektedir. Türk dış yatırımları etkinliğinin artırılması için yurtiçi yatırımların da teşvik edilmesi gerektiği ve dış yatırımların bir kamusal politikaya dayandırılması gerektiği görülmektedir.Anahtar Kelimeler:Sermaye Hareketleri, Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları, Sermaye İhracı, Gelişmekte Olan Ülkeler, Türkiye Ekonomisi
Kayıt dışı ekonomi ve Türkiye örneği
Kayıt dışı ekonomi; ekonomik birimlerin sosyal, ekonomik, ahlaki ve hukuksal sorumluluklarını yerine getirmeyerek gerçekleştirdikleri ekonomik faaliyetlerini kamusal denetimden kaçırmak suretiyle, devleti ve toplumu zarara uğratıp ekonomik gelir elde etmesidir. Kayıt dışı ekonomi sorunu 1960'lı yılarda fark edilmeye başlamakla birlikte 1970'li yıllarda araştırmacıların ilgisini çekmiş ve literatürde yerini almıştır. 1990'lı yıllardan itibaren ülkemizin ekonomi gündemine oturarak çok sayıda farklı araştırmalara konu olmuştur. Günümüzde ise kayıt dışı ekonomi sorunu, küresel bir boyut kazanmış, dünyada tüm ekonomilerin karşılaştığı, ilgilendiği ve çözüm üretmeye çalıştıkları bir sorun haline gelmiştir. Bu bağlamda kayıt dışı ekonomi sadece az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere ait bir sorun olmakla kalmamış gelişmiş ülkelerde de farklı boyutlarda ortaya çıkan bir sorun haline gelmiştir. Kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin ekonomi üzerinde yarattığı etkileri gözlemlemek ve kayıt dışı ekonominin boyutlarını tahmin etmek için bir takım yöntemler geliştirilmiştir ve bu yöntemler, doğrudan tahmin yöntemleri ve dolaylı tahmin yöntemleri olmak üzere iki başlık altında toplanmıştır. Bu yöntemlerin etkin kullanılması ve sonuçların doğru bir şekilde tahmin edilebilmesi için, kayıt dışı ekonomiye yol açan nedenlerin iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekmektedir. Bundan dolayı sosyal, hukuki, siyasal ve ekonomik nedenlerin iyi bir şekilde analiz edilmesi ile birlikte verilerin düzenli ve doğru olması da hayati bir önem taşır. Bu çalışmada, Türkiye ekonomisinde kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin boyutlarını tahmin etmek amacıyla dolaylı yöntemlerden; istihdam yöntemi, fiziksel girdi yöntemi, sabit oran yöntemi ve işlem hacmi yöntemleri kullanılmıştır. Tahmin sonuçlarına göre Türkiye ekonomisinde kayıt dışı ekonomi büyüklüğü; istihdam yaklaşımıyla yapılan tahmin sonuçlarına göre ortalama yüzde 4,9, fiziksel girdi yaklaşımına göre ortalama yüzde 1,8, sabit oran yaklaşımına göre yüzde 26,8 ve işlem hacmi yaklaşımına göre 26,8 olarak tahmin edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kayıt Dışı Ekonomi, İstihdam Yöntemi, Fiziksel Girdi Yöntemi, Sabit Oran Yöntemi, İşlem Hacmi Yöntemi.
Gelişmekte olan ülkeler, sanayileşme ve ihracat: Türkiye ile seçilmiş ülke karşılaştırmaları
Bu çalışmanın temel amacı, uyumlaştırılmış uluslararası girdi-çıktı tabloları verilerinden sektörel dikey uzmanlaşma ve yurtiçi katma değer paylarını hesaplayarak, seçilmiş Asya ülkeleri ve Türkiye'nin ihracatlarının gerçekte ne kadarının bu ülkelerde üretildiğini belirlemektir. İkinci amaç, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde uluslararası ticaretin değişen yapılarına bağlı olarak ticaret teorilerinin ve analiz araçlarının gelişimini ortaya koymaktır. Üçüncü amaç, Doğu Asya ülkelerinin ihracata dayalı istisnai sanayileşme süreçlerinde (Asya mucizesi) neyi farklı yaptıklarına ilişkin muhtemel cevapları aramaktır. Dördüncü amaç, Türkiye'nin 1980 sonrası ihracata yönelik sanayileşme sürecini, sektörel ihracat gelişmeleri ve yapısal dönüşümü ile birlikte incelemektir. Son amaç ise, geleneksel ve yeni analiz yöntemlerini kullanarak, bu ülkelerin ihracat performanslarını çok boyutlu olarak karşılaştırmaktır. Böylece Çin ve Asya etkileri de ayrıca incelenmektedir. Çalışmada, çeşitli sektörel ve toplulaştırılmış verilerden gözlenen küresel gelişmeleri ve farklı analizlerden elde edilen sonuçları şu şekilde özetlemek mümkündür: i) İhracata yönelik sanayileşme modeli ekonomik gelişmenin temeli durumundadır. ii) Ticaret önündeki engelleri büyük oranda kaldıran gelişmekte olan ülkelerin, küresel ticaret sistemine katkıları son 20 yıldır sürekli artış trendi göstermektedir. iii) Yüksek ihracat performansı için talep ve arz yönlü faktörler önemlidir. iv) Küresel değer zincirleri, çok sayıda ülkenin iş bölümü içinde birlikte üretim yaptığı, sektörler arası ve sınır ötesi üretim sistemlerini biçimlendirmektedir. Bu yapı, rekabetçilik baskılarının yanında, karşılıklı tamamlayıcılığı da geliştirmektedir. v) Sanayileşme üretimde, ihracatta ve istihdamda bir kalite gelişimini ve yapısal dönüşümü ifade etmektedir. Bu dönüşüm, 'doğal' olarak var olan karşılaştırmalı üstünlüklerden çok, Doğu Asya ülkelerinin başardığı gibi 'edinilmiş' rekabetçi üstünlüklere işaret etmektedir. vi) Uzun bir süre geri planda kalan sanayileşme politikaları, Doğu Asya mucizesinde hükumet müdahalelerinin ve sektörel uygulamaların belirleyici olduğu yönündeki konsensus ile birlikte yeniden önem kazanmıştır. Ancak, özellikle aşırı müdahalelerin, günümüzde diğer gelişmekte olan ülkeler için uygulanabilirliği ve başarısı halen tartışmalıdır. vii) Birçok küresel değer zincirinde üretimin ve ihracatın yurt dışı faktör içerikleri ile katma değer payları 1990 yılından itibaren yükselme trendindedir. Bu süreçte aramalı ticareti nihai mal ticaretinden daha fazla artmaktadır. viii) Ülkelerin ne ürettikleri ve ne ihraç ettikleri önemlidir. Uygulamada, üretim ve ihracat içeriği daha sofistike olan ülke performanslarının daha sürdürülebilir olması, inovasyonun önemini vurgulamaktadır. ix) 2000'li yıllarla birlikte ihracatını hızlı bir şekilde artıran Türkiye, makine ve motorlu taşıtlar gibi orta seviye teknolojili ürünler ihracatındaki küresel payını, geleneksel tarım ve emek yoğun gıda ve tekstil ürünleri aleyhine artırarak yapısal bir dönüşüm de yaşamaktadır. Bu dönüşüm, şimdilik, gelişmiş ülkelerin sanayileşmeme eğilimleri ve yerel avantajlardan yararlanmak için üretim süreçlerini gelişmekte olan ülkelere kaydırmaları ile açıklanabilmektedir. x) Girdi ticareti ve yeniden ihracat kaynaklı çoklu hesaplama nedeniyle, standart toplam ticaret istatistikleri ülkelerin ticaretindeki net katma değerlerini ve kazançlarını yansıtmamaktadır. Ayrıca sadece nihai malları dikkate alan 'endüstri içi ticaret' ve sadece ihracatta ithal girdi payını gösteren (ithalattaki yurtiçi içerikleri kapsamayan) 'dikey uzmanlaşma' ölçümlerinin kullanımı da sınırlıdır. Bu nedenle katma değer ticareti hesaplamaları şimdilik en uygun yöntem durumundadır. xi) 2002 yılı için Türkiye'nin toplam ihracatının ithal girdi içeriği yaklaşık yüzde 17 ve toplam aramalı talebi içinde ithal ara mallarının payı yaklaşık yüzde 16 iken, 2009 yılında toplam ihracatının yurtdışı katma değer içeriği yaklaşık yüzde 22'dir. xii) 2009 yılında Türkiye, Güney Kore, Hindistan ve Çin için imalat sanayisi ihracatında yurtiçi katma değer payları sırasıyla yüzde 74, 64, 76 ve 74 iken, toplam katma değer ihracatının toplam katma değer ithalatını karşılama oranları sırasıyla yüzde 79, 69, 67 ve 51'dir. Sonraki değerler bu ülkelerin net katma değer ithalatçısı olduklarını göstermektedir. Güney Kore (yüzde 470) ulaşım araçlarında; Türkiye (yüzde 336), Hindistan (yüzde 226) ve Çin (yüzde 316) ise tekstil, deri ve ayakkabı ürünlerinde en yüksek oranlara sahiptir.
Doğal kaynakların ekonomik gelişme üzerine etkisi: Seçilmiş ülke deneyimleri
Doğal kaynak donamımları ülkeleri farklı yönlerden etkilemektedir. Doğal kaynakların büyümeyi ne yönde ve ne derece etkilediği, son zamanlarda literatürde yoğun bir şekilde incelenmektedir. 1980'ler öncesi dönemde hakim olan geleneksel görüş, doğal kaynak donanımının büyümeyi teşvik ettiğini savunmuştur. 1980'lerden sonra ise doğal kaynak zengini ülkelerin doğal kaynak donanımına sahip olmayan ülkelerle karşılaştırıldığında daha yavaş bir iktisadi büyüme sergilediklerini ifade eden 'Kaynak Talihsizliği', üzerine geniş bir literatür oluşmuştur. Otoriter rejimler ve kötü kurumsallaşmalar, artan borçluluk ve volatilite, iç savaş ve siyasi istikrarsızlık ve Hollanda hastalığı, doğal kaynak talihsizliğinin başlıca açıklamaları olarak gösterilmektedir. Bu çalışmada doğal kaynak donanımı ve iktisadi performans arasındaki ilişki, seçilmiş 12 ülke (İran, Irak, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Nijerya, Azerbaycan, Kazakistan, Rusya, Brezilya, Meksika ve Venezüella) kapsamında, 2000-2010 dönemi yıllık panel verileri kullanılarak analiz edilmiştir. Doğal kaynak donanımını temsilen ham petrol baz alınırken, ülke seçiminde ülkelerin ham petrol bakımından zengin olmaları ve dolayısıyla ham petrol ihracatçısı olmaları dikkate alınmıştır. Ayrıca petrol ihracatçısı ülkelerin seçiminde, farklı bölgelerden ülkeler seçilmesine de dikkat edilmiştir. Ülkelerin iktisadi performanslarının bir göstergesi olarak kişi başına reel GDP değişkeni alınmıştır. Açıklayıcı değişkenler ham petrol ihracat hacmi, ham petrol fiyatı, TÜFE ve reel döviz kurudur. Makroekonomik istikrarın önemini ortaya koymak ve modelin tahmin gücünü artırmak için, çalışmanın teorik modeline fiyat seviyesi ve reel döviz kuru değişkenleri de dahil edilmiştir. Çalışmada ele alınan ülkelerin geneli için yapılan ampirik analizler ile incelenen açıklayıcı değişkenlerin kişi başına GDP'yi hangi yönde ve ne derece etkiledikleri belirlenmiştir. Tahmin sonuçlarına göre, kişi başına GDP ile ham petrol ihracat hacmi, ham petrol fiyatları ve tüketici fiyat endeksi arasında pozitif yönlü ilişki bulunurken, reel döviz kuruyla negatif yönlü bir ilişkinin olduğu görülmektedir. Yapılan analizlerden elde edilen sonuçlara göre, petrolün söz konusu ülke ekonomilerine pozitif yönde katkı yaptığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, ham petrol ihracat miktarı ve ham petrol fiyatlarındaki bir artış kişi başına GDP'yi artırmasına rağmen, bu artışın çok küçük olduğu anlaşılmaktadır. Ham petrol ihracatından elde edilecek gelirler, çalışmada ele alınan ülkeler için oldukça büyük bir önem taşımaktadır. Bu yüzden söz konusu ülkelerin, sahip oldukları ham petrol kaynaklarını verimli bir şekilde kullanarak iktisadi performanslarını artırmaları beklenilmektedir. Ham petrol ihracatındaki ve fiyatlarındaki artışın kişi başına GDP üzerindeki pozitif etkisinin oldukça küçük olmasından dolayı, elde edilen sonuçlar bu beklentilerin gerçekleşmediğini göstermektedir. Bu sonuçlar, zengin doğal kaynak donanımına sahip ülkelerin kaynak donanımı bakımından nispeten daha fakir olanlarla kıyaslandığında daha yavaş bir büyüme sergilediklerini ifade eden 'kaynak talihsizliği hipotezini' ni destekler niteliktedir. Çalışmada elde edilen genel sonuçlar incelenen ülkeler için, bu kaynakları etkin kullanmaya ve kaynak talihsizliğine neden olan faktörleri engellemeye yönelik politikaların önemini ortaya koymaktadır.
Sermaye kontrollerinin etkinliği: Yükselen piyasalar deneyimi
Bu çalışma sermaye kontrollerinin etkinliğini sınamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmada sermaye kontrollerinin etkinliği olay inceleme yaklaşımı ile analiz edilmektedir. Olay inceleme yaklaşımında, sermaye kontrolleri etkinliğinin belirlenen değişkenler açısından analizi; olay öncesi ve olay sonrası olmak üzere iki tanımlanmış döneme ait verilerin ortalamalarının karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Bu bağlamda çift örnekli ortalama testi ile olay öncesini ve olay sonrasını kapsayan ikişer yıllık çeyrek dönemlik veriler kullanılarak belirtilen dönemler arasında ortalamalar açısından istatistiksel olarak anlamlı bir değişimin olup olmadığı analiz edilmektedir. Çalışma kapsamında yükselen piyasalardan Brezilya, Kolombiya, Rusya, Tayland, Filipinler ve Endonezya'nın 2006Q1-2012Q4 periyodunda uyguladıkları sermaye kontrollerinin etkinliği; net sermaye girişleri, reel efektif döviz kuru ve cari işlemler dengesi değişkenleri açısından test edilmektedir. Olay inceleme yaklaşımı ile elde edilen bulgular, sermaye kontrollerinin; net sermaye girişlerini bütün durumlarda azaltamadığını, reel efektif döviz kuru üzerindeki baskıyı çoğu durumda azaltamadığı, cari işlemler dengesinin ortalamasını ise birkaç durumda etkilediğini göstermektedir. Çalışmadan elde edilen genel sonuçlar, araştırılan ülkeler için sermaye kontrolleriyle istenen amaçlara tam olarak ulaşılamadığı göstermektedir. Son olarak, etkin bir sermaye kontrolleri politikası için, küresel piyasa ajanlarının sermaye kontrollerine olan tepkilerinin doğru tahmin edilmesi ve bu temelde sermaye kontrollerinin iyi tasarlanması ve dikkatlice uygulanması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Sermaye akımları, sermaye kontrolleri, olay inceleme yaklaşımı.
Turizm ve ekonomik gelişme:Türkiye ekonomisi üzerine bir uygulama
Günümüzde dünya nüfusunun belirli bir kısmı iç dünyalarını zenginleştirmek için doğal ve kültürel çevre içinde yaşama amacı ile ülke içi ya da ülkeler arası seyahat etmektedirler Turizm birçok aktivite ve bölümü bünyesinde barındıran çok boyutlu bir endüstridir Dünya Turizm ve Seyahat Konseyi ( WTTO ) verilerine göre 2012 yılında turizm sektörünün küresel GSYİH' ya doğrudan katkısı 2 trilyon dolar olup küresel istihdama katkısı ise doğrudan ve dolaylı 265 milyon kişi olmuştur. Türkiye turizm sektörü ise 2014 verileri ile yıllık 38 milyon ziyaretçi ve 35 milyar dolar turizm geliri beklemektedir ve dünyada 6. sıraya yerleşmiş bulunmaktadır. Turizm sektörü sürdürülebilirlik ilkelerinin benimsenmemesi halinde nüfusu hızla artan ve doğal kaynakları hızla tükenen ve kirlenen dünyamızda, iklim değişikliğinden en olumsuz etkilenecek sektörlerdendir. Ülkemizin de dahil olduğu Akdeniz çanağı çevresinde yer alan ülkeler gelişmiş ülkelere göre daha olumsuz etkilenecektir. Turizm sektörünün her yıl % 3-4 büyüyeceği dikkate alınırsa bu büyümenin sürdürülebilir olması önem kazanmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'de turizm sektörünün ekonomik büyüklükleri 1969-2012 dönemi için ele alınarak, sektörün GSMH ve istihdam içerisindeki yeri ve önemi anlatılmış, zaman serisi analiz yöntemi kullanılarak turizm gelirlerinin ekonomik büyüme üzerindeki etkisi incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Turizm sektörü, ekonomik büyüme, hollanda hastalığı, zaman serisi analizi
Kurumlar, yönetişim ve ekonomik gelişme
Sosyal bilimlerin birçok alanında kullanılan, disiplinler arası bir kavram olan kurumlar, iktisat yazınında önemli bir yer tutmaya başlamıştır. North'un kavramsallaştırması ile oyunun kuralları olarak tanımlanan kurumlar, bireylerin davranış kalıplarını belirleyen kısıtları koymaktadır. Bu kısıtlar resmi veya gayri resmi nitelikte olabilir. İnsan davranışları üzerindeki etkisi her geçen gün daha fazla kabul gören kurumlar, iktisadi ve siyasi olarak sistemin işleyişini, sistemin kazan ve kaybedenlerini de belirleme gücüne sahiptir. Bu işleyiş birçok araştırmacı tarafından farklı yönleri ile alınarak kavramsallaştırılmıştır. Kurumların gelişmişlik düzeyi üzerindeki etkisini ele alan birçok kuram geliştirilmiştir. Kurumlar literatürüne bu anlamda katkı sunan önemli isimlerden biri de Daron Acemoğlu'dur. Kurumların kapsayıcı veya dışlayıcı niteliğe sahip olmasını toplumsal atışma teorisi temelinde ele alan Acemoğlu'na göre kapsayıcı kurumlara sahip ülkeler gelişme gösterebilmektedir. Çünkü bu ülkeler farklı sosyal gruplar arasında uzlaştırıcı bir iktisadi ve siyasi sistem kurgulayarak siyasi gücün tek bir kişi veya grup elinde toplanmasını engellemektedir. Böylelikle yatırım ve yenilik yapma isteği, kendi kazancına ve mülkiyetine sahip çıkabileceğini bilen bireylerin oluşturduğu toplumlarda gelişmiş olmaktadır. Gelişme probleminin önündeki en önemli sorun, elindeki siyasi gücü kaybetme kaygısı taşıyan seçkinlerin toplumun elindeki kaynakları sadece kendileri için kullanmasıdır. Siyasi kaybedenler hipotezi olarak ifade edilen bu yaklaşım, siyasi gücün ve siyasi kurumların önemine de vurgu yapar. Bu çalışmada siyasi kaybedenler hipotezi Türkiye özelinde de ele alınarak değerlendirilmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar farklı sosyal gruplar arasındaki çatışmaları uzlaştırıcı kapsayıcı kurumların oluşturulamaması, yönetişim başarısızlıklarının temel sonucu olarak görülmektedir. Ayrıca yapılan panel veri analizi ile resmi kurumların özellikle gelişmekte olan ülkelerde etkisinin yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Kurumlar, Yeni Kurumsal İktisat, siyasi kaybedenler hipotezi,iktisadi ve siyasi kurumlar, panel veri analizi
Türkiye'de döviz kurunun yansıma etkisi
Bretton Woods sisteminin çökmesinin ardından pek çok ülke sabit döviz kuru uygulamasını terk ederek, dalgalı döviz kuru sistemini uygulamaya başlamıştır. Bu durum döviz kurunun fiyatlara yansıma etkisinin literatürde önemli bir araştırma konusu haline gelmesini sağlamıştır. Döviz kurunda meydana gelen değişmelerin yurtiçi fiyatlar üzerinde etkisi yansıma veya geçiş etkisi olarak tanımlanmaktadır. Döviz kurundaki değişmelerin, yurtiçi fiyatlara yansıma derecesi Türkiye gibi fiyat istikrarını hedefleyen gelişmekte olan ülke ekonomileri açısından son derece önemlidir. Bu nedenle çalışmanın temel amaçlarından birisi, Türkiye'de döviz kurlarının yurtiçi fiyatlar (ithalat fiyatları ve tüketici fiyatları) üzerindeki etkisini kıyaslamalı olarak incelemektir. Bir diğeri ise, Türkiye'de döviz kurlarının yurtiçi fiyatlara yansıma etkisi ve enflasyon arasında bir ilişki olup olmadığının test edilmesidir. Bu çalışmada Türkiye ekonomisinde döviz kuru değişimlerinin yurt içi fiyatlar üzerindeki etkisi 'Yapısal VAR (SVAR) modeli' kullanılarak analiz edilmiştir. Yansıma etkisi üç ayrı modelde ele alınmıştır. Her üç model için analizler 1994:02-2001:12, 2002:01-2013:09 ve 1994:2-2013:09 dönemlerini kapsamaktadır. Araştırmada üç farklı dönemin kullanılmasındaki amaç, dalgalı döviz kuru sistemine geçilmesiyle yansıma etkisindeki değişimleri incelemektir. Yapısal VAR modelinin yorumlanması için etki-tepki analizi ve varyans ayrıştırması modellerinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgular, Türkiye'de döviz kurunun yansıma etkisinin düşük olduğunu ve serbest dalgalanan döviz kuru sistemine geçilmesiyle birlikte döviz kurunun fiyatlara yansıma etkisinin azaldığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Döviz kuru, yansıma etkisi, yapısal VAR modeli, etki-tepki analizi, varyans ayrıştırması.
Gümrük Birliği ve Türkiye ekonomisine etkileri
Sanayileşmiş ülkeler başta olmak üzere birçok ülke 1950'lerden sonra dünya ticaretinde görülen değişikliklere uyum sağlamak ve bu değişikliklerin avantajından faydalanabilmek için iktisadi bütünleşme sürecine girmişler ve çeşitli organizasyonların içerisinde yer almışlardır. Bu organizasyonların içinde en dikkat çekeni ise Avrupa Birliği (AB) ve özelde de Gümrük Birliği (GB) olmuştur. Tarihte en çok görülen bütünleşme şekli olan GB, üyeler arasında her türlü tarife ve kotaların kaldırılmasını ve üçüncü ülkelere karşı ortak bir tarife oranı uygulanarak ortak dış ticaret politikalarının benimsenmesini ifade etmektedir. Bu çalışmada Gümrük Birliği (GB)'nin Türkiye ve AB arasındaki dış ticaret hacmi üzerine etkileri 1982-2010 dönemi kapsamında analiz edilmiştir. Çalışmanın temel amacı, GB'nin Türkiye açısından ticaret yaratıcı ve ticaret saptırıcı etkilerinin ortaya konulmasıdır. Bu amaç doğrultusunda belirlenen ihracat ve ithalat modelleri zaman serisi yöntemi kapsamında çeşitli analiz teknikleri kullanılarak tahmin edilmiştir. İhracat ve ithalat modellerine ilişkin yapılan eş-bütünleşme test sonuçlarına göre GB, Türkiye'nin AB'ye yaptığı ihracat ve AB'den yaptığı ithalat hacmini pozitif yönde etkilemektedir. Çalışmadan elde edilen genel sonuçlar, GB'nin ticaret yaratıcı etkisinin olduğunu, buna karşın bu etkinin oldukça sınırlı kaldığını göstermektedir. Türkiye'nin GB sonrası gerçekleştirdiği toplam ihracatının pazar paylarına bakıldığında AB'nin payının azalması ve üçüncü ülke pazarlarına ihracatının artması ise GB'nin Türkiye açısından ticaret saptırıcı sonuçları olmadığının bir göstergesidir.
Karbon emisyonu ve uluslararası ticaret ilişkisi:Türkiye örneği
Dünya popülasyonundaki hızlı artış, teknolojik gelişmelerin sanayileşmeye pozitif katkısı, kaynaklara olan talebi de arttırmıştır. Faktörlerin bu ihtiyaçların karşılanması esnasındaki aşırı ve de bilinçsiz kullanımı, insanoğlunu, geçmişten günümüze kadarki en ciddi problemlerinden biri olan iklim değişikliği problemiyle yüzleşmesine neden olmuştur. Her ne kadar doğal nedenlerle ilintili iklim değişmeleri yaşansa da, insanların kısıtlı doğal kaynaklara olan talebinin artması, iklim değişikliğine insan etkilerinin gözle görülür şekilde katkısı olduğunu özellikle de 19.yüzyılın ortalarıyla beraber kanıtlar niteliktedir. Nitekim, insanın tarih sahnesine çıkışından, Sanayi Devrimi'ne, Sanayi Devrimi'nden günümüze kadar süren dönemde, hem yeryüzünün büyük buzul dağları ve buzullarla kaplandığı ''buzul dönemi''ne hem de buzulların gerilediği buzullar arası dönemden, bugüne kadar ki döneme dek yaşamış doğal ve beşeri çevreye büyük ölçüde zarar verdiği görülmüştür. Küresel ısınma ve iklim değişikliği, atmosferdeki gaz bileşenlerinin yapısını değiştirmiş ve ülkelerin problemi küresel ölçekte değerlendirmeye götürmelerini sağlamıştır. Önce Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçevesi Sözleşmesi (BMİDÇS), daha sonra Kyoto Protokolü ile birlikte ilk adımlar atılmış, son olarak da Paris Görüşmeleri ile bu süreç devam etmiştir. Ne var ki Amerika Birleşik Devletleri Paris İklim Görüşmeleri'nden de kendi çıkarlarına zarar vereceğini düşündükleri için çekileceklerini açıklamıştır. Anlaşmanın Çin ve Hindistan gibi ülkelere daha fazla taviz vermesi ve Amerika'nın refahını diğer ülkelere dağıtacağı düşüncesi ile bu tavrını açıklayan Amerika, aynı zamanda da Çin'in gelişen ekonomisi ve Avrupa Birliği üye ülkelerinin temiz çevre piyasasına yönelmesi sonucu avantaj elde edip, piyasadaki yerinden olmak istememesi ile de iklim görüşmelerine farklı bir boyut getirmiştir. Ayrıca ülkelerin dış ticaretlerini yakından ilgilendiren milli sorumluluklar, ilgili ülkelere belirtililerek karbon emisyon seviyelerinde azaltım yapılması istenmiştir. Ülkelerin sanayileşme kalkınmalarını, ekonomik büyüme ve kalkınmalarını etkileyecek düzeyde olan ve uluslararası ticareti hem doğrudan hem de dolaylı bir şekilde etkide bulunan bu evrensel düzenlemeler, pratikteki evrensel işbirliğini zorlaştırmıştır. Çalışma giriş ve sonuç bölümleri ile birlikte altı bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, problemin konusu ve amacı, yöntemi ve planından oluşan girişten oluşmaktadır. İkinci bölümde ise küresel iklim değişikliği ve sera etkisi ile küresel iklim değişikliğinin geçmişten günümüze gösterdiği tarihsel değişiklikler ve sera etkisi ele alınmıştır. Üçüncü bölümde küresel iklim değişikliği konusunda atılan uluslararası adımlar incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise Amerika, Çin, Avrupa Birliği ve Türkiye'nin iklim değişikliği konusuna yaklaşımlarına değinilmiş aynı zamanda iklim değişikliğinin ekonomik değişkenlere olan etkisinden bahsedilmiştir. Beşinci bölümde öncelikle, literatür araştırması ve ekonometrik metodoloji ile başlanırken, karbon emisyonu ve uluslararası ticaret ilişkisini OECD ülkeleri için dinamik panel veri analizi kullanılarak test edilmesi yer almaktadır. Beşinci bölümün bir diğer yarısında ise karbon emisyonu ve dış ticaret ilişkisinin , Türkiye için örneği sunulmaktadır. Son olarak altıncı bölümde ise ampirik sonuçlar değerlendirilmektedir. Bu kapsamda karbon emisyonları ve uluslararası ticaret ilişkisinin arasındaki ilişkiyi incelemek, çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. İlk önce dinamik panel veri yöntemi ve GMM kullanılarak 33 OECD ülkesi için 2000-2013 yılları arası verileriyle karbon emisyonu ve uluslararası ticaret ile ilişkisi incelenmiştir. Uygulama sonucunda ithalat değişkeni ve karbon emisyonu arasındaki ilişki pozitif ve anlamlı çıkarken, ihracat ile karbon emisyonu arasındaki ilişki negatif ve de anlamlı çıkmıştır. Daha sonrasında Türkiye için karbon emisyonu ve uluslararası ticaret ilişkisinin uzun dönemli varlığını ARDL yaklaşımı ile tespit edilmek amaçlanmıştır. ARDL içinse Türkiye'nin 1960 ile 2013 yılları arasındaki karbon emisyonu, ithalat, ihracat ve ağır sanayi ürünleri değişkenleri kullanılarak ilişki incelenmiştir. Çıkan %1 ile %5 arasındaki F değeri sonucu ise, Türkiye'nin protokol yükümlülüklerinin az olması ve geç kabul edilmesi sebebiyle ticaret değişkenleri ve karbon emisyonu arasındaki ilişkiye dönük kesin bir şey söylenemeyeceğini göstermekdir. Anahtar kelimeler: Karbon Emisyonu, Uluslararası Ticaret, GMM, ARDL
Hizmetler sektörü ticaretinin serbestleştirilmesi ve ekonomik büyüme üzerine etkileri: Havayolu taşımacılığı sektörü ve Türkiye
Hizmetler, başlı başına bir sektör olarak ülke hasılasına ve ekonomik büyümeye sağladığı katkının yansıra, ekonomik büyümeye ilişkin unsurlar üzerindeki etkileri açısından da önem arz etmektedir. Hizmetler sektörünün küresel ekonomi içerisinde giderek artan payı dikkat çekicidir. Sanayi, tarım ve hizmetler ayrımıyla ifade edilen üç sektörlü yapı içerisinde hizmetler sektörü payının küresel anlamda arttığı, yüksek gelirli ülkelerde hizmetler sektörü payının GSİYH'nın %70'i düzeyine ulaştığı görülmektedir. Hizmetler sektörü Dünya hasılası payının sanayi sektöründen çok daha yüksek olmasına karşın, mal ticareti hacmi tüm dönemlerde hizmetler ticareti hacminden daha yüksek olmuştur. Hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi açısından var olan ticaret engellerinin yanı sıra; kültür ve dil farklılıkları gibi doğal engeller, hizmet sunumu için fiziki ya da kurumsal varlık gerekliliği, ülkeden ülkeye değişen standardizasyon farklılıkları gibi engeller de sözkonusudur. Bu nedenle, hizmetler ticaretinin serbestleştirilmesi mal ticaretinin serbestleştirilmesinden daha karmaşık bir yapıdadır. Kendi istihdamı ve çıktı düzeyinin yanı sıra, ekonomilerin gelişmiş havayolu bağlantılarıyla küresel pazarlara, tedarik zincirlerine katılmasını sağlayarak uluslararası ticareti kolaylaştıran, yatırım kararları için belirleyici bir unsur olan ve özellikle turizm açısından çok önemli bir rol oynayan havayolu taşımacılığı, serbestleşmenin (deregülasyon) karakteristik bir özellik haline geldiği önemli bir hizmetler sektörü bileşenidir. Hava ulaştırma anlaşmaları ve ilgili düzenlemeler ile tesis edilen destinasyon, kapasite, sıklık ve tarife ayarlamaları kısıtlamalarının aşamalı olarak kaldırılmasını ifade eden havayolu taşımacılığında liberalizasyon (deregülasyon) süreci uluslararası hava ulaştırma anlaşmalarının yapısındaki değişim yoluyla yaygınlaşmış, Chicago Konvansiyonu sonrası uygulanan korumacı Bermuda I tipi anlaşmalar yerini açık pazar ve açık semalar anlaşmalarına bırakmış, ikili anlaşmaların yanı sıra çok taraflı anlaşmalar uygulanmaya başlamıştır. 1978'de ABD'de iç hatlar serbestleşmesiyle başlayan ve hızla dünya geneline yayılan serbestleşme süreci doğrultusunda, dünya genelinde havayolu yolcu sayısı ve kargo hacminde önemli artışlar gerçekleşmiştir. Havayolu yolcu ve kargo hacmindeki artışın farklı gelir grubundaki ülkelerde GSYİH üzerindeki etkisini ortaya koymak amacıyla, 1980-2015 dönemi havayolu yolcu sayısı, havayolu taşınan yük miktarı ve kişi başına GSYİH verileri kullanılmıştır. Yüksek gelir, üst orta gelir ve alt orta gelir grubu olmak üzere üç farklı gelir grubundaki 42 ülkede havayolu taşımacılığının ekonomik büyüme açısından etkileri Ortak Korelasyonlu Etkiler (CCE) yöntemi ile analiz edilmiştir. Panel veri analizi sonuçları; yüksek gelir grubu (YG), üst orta gelir grubu (ÜOG) ve alt orta gelir grubu (AOG) olmak üzere analize konu tüm ülke gruplarında havayolu yolcu ve kargo taşımacılığı hacmi ile GSYİH arasında anlamlı bir ilişkiye işaret etmektedir. Ülke grupları açısından havayolu yolcu hacminin ÜOG grubu ülkelerde GSYİH üzerinde en yüksek etkiye sahip olduğu, hava kargo hacminin ise YG grubundaki ülkelerede en yüksek etkiye sahip olduğu görülmektedir. AOG gurubunda ise havayolu kargo ve yolcu hacminin GSYİH üzerindeki etkilerinin birbirine yakın ve diğer gelir gruplarına nazaran daha düşük düzeyde olduğu gözlenmiştir. Çalışmada Türkiye'de havayolu taşımacılığı sektörüne ilişkin genel bir inceleme yapılmış ve havayolu taşımacılığında serbestleşmenin Türkiye'de ekonomik büyüme üzerine etkileri analiz edilmiştir. Bu analiz için, bir ilk olarak Türkiye'nin 1980-2015 dönemi yıllık bazda Havacılık Liberalizasyon İndeksi (HLİ) hesaplanmış ve hesaplanan indeks ile ilgili dönem kişi başına GSYİH verileri arasındaki ilişki ARDL sınır testi yaklaşımı ile analiz edilmiştir. Analiz bulguları, hava taşımacılığında liberalizasyonun ekonomik büyüme üzerinde kısa dönemde etkisi bulunmadığına, uzun dönemde ise ekonomik büyüme üzerinde etkili olduğuna işaret etmektedir.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının belirleyicileri: Gelişmekte olan ülke örnekleri ve Türkiye
Küreselleşmenin bir ürünü olan ve gelişmekte olan ülkeler tarafından sermaye yetersizliğini gidermek için kilit rol oynayacağı öngörülen doğrudan yabancı sermaye yatırımları (DYY), günümüzde hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerin ev sahipliği yapabilmek için rekabet ettikleri bir yatırım türü olarak kabul edilmektedir. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının sağladığı avantajlar sadece düşük maliyetli üretim olmaktan ziyade ev sahibi ülkeye istihdam, teknoloji ile yönetim bilgisini de getirmekte ve teknolojinin yayılma etkisiyle birlikte başta bulunduğu endüstri olmak üzere ülke genelinde birçok avantajlar sağlamaktadır. Bu nedenle doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının belirleyicileriyle olan ilişkisinin detaylı şekilde araştırılması amaçlanmış, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının ülkelere giriş ve çıkışlarında ortak parametrelerin etkileri bir arada incelenmiştir. Çalışmada doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının ülkelere giriş ve çıkışlarının belirleyicilerine yönelik analizler, gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye olmak üzere iki ayrı kategoride incelenmiştir. 16 gelişmekte olan ülke için 1996-2016 yıllık veriler doğrultusunda panel veri yöntemi kullanılarak yapılan analizler sonucunda piyasa büyüklüğü, döviz kuru, ticari açıklık, işgücü verimliliği, yolsuzluk ve politik risk ile DYY girişleri arasında pozitif yönlü ilişki bulunurken faiz oranı ile DYY girişleri arasında negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Benzer şekilde piyasa büyüklüğü, döviz kuru, ticari açıklık, işgücü verimliliği, yolsuzluk ve politik riskteki artışlar ülkelerden DYY çıkışlarına sebep olurken faiz oranında ki artışlar DYY çıkışlarını azaltmaktadır. Türkiye için 1986-2015 döneminde zaman serisi yöntemi kullanılarak yapılan analizler sonucunda piyasa büyüklüğü ve döviz kuru ile DYY girişleri arasında pozitif; faiz oranı ile DYY girişleri arasında negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Benzer şekilde piyasa büyüklüğü ve döviz kuru ile DYY çıkışları arasında pozitif; faiz oranı ve dışa açıklık ile DYY çıkışları arasında negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Ayrıca doğrudan yabancı sermaye yatırımlarından kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılaya doğru ve döviz kurundan doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına doğru tek yönlü nedensellik ilişkisi bulunmaktadır. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre gelişmekte olan ülkelerin uluslararası sermayeden beklediği payı alabilmesi için başta ekonomik istikrarı sağlayacak değişkenler olmak üzere politik faktörleri de göz önünde bulundurarak uygun yatırım ikliminin oluşumunu sağlaması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Doğrudan yabancı sermaye yatırımı, yolsuzluk, gelişmekte olan ülkeler, politik risk
Real exchange rate misalignment and macroeconomic performance in open economies: Analysis on selected emerging market economies
Traditional view acknowledges the detrimental impact of Real Exchange Rate (RER) misalignment on the macroeconomic performance of open economies from the long-term perspective. Findings of the earlier studies on the impact of RER misalignment on macroeconomic performance could be misleading as they typically rely on panel data methods in deriving misalignment series which is highly criticized for its strong homogeneity assumption. Moreover, they mostly investigate the growth performance of open economies in response to RER misalignment while dynamics in fundamentals like trade balance, the aggregate level of domestic consumption and domestic investment are also important to draw more inclusive decision. The study first estimates the equilibrium RER and RER misalignment of selected emerging market economies (EMEs) distinctly adopting single equation approach to confirm the heterogeneity of RER behavior in the long-run through 1980-2016 and then examines its impact on macroeconomic performance of the EMEs together with the respective impact of undervaluation and overvaluation employing Blundell & Bond's (1998) System Generalized Method of Moments (SGMM) estimation approach. Results suggest that RER misalignment and its two opposing components- undervaluation and overvaluation hurt the growth of EMEs. Again, the anti-growth effect of undervaluation is later supported by consumption regression as it finds that undervaluation dries up aggregate consumption. The impacts of undervaluation and overvaluation on the trade balance and domestic investment are in line with theoretical claims- undervaluation stimulates trade surplus and domestic investment while overvaluation erodes them. However, RER misalignment helps recover trade imbalances and promotes aggregate domestic investment. Considering the implications of RER misalignment on economic activity, avoiding distortion in RER from its long term equilibrium level is a crucial policy concern for emerging economies. Keywords: Real Exchange Rate Misalignment, Single Equation Approach, SGMM, Emerging Market Economies.
Kurala dayalı ve ihtiyari para politikası tartışmaları kapsamında Taylor kuralının analizi: Teori ve Türkiye örneği
Merkez bankasının para politikasını kurala dayalı mı yoksa ihtiyari bir şekilde mi yürütülmesi gerektiği konusu iktisat literatüründe uzun zamandır tartışılan önemli konulardan birisidir. İktisatçılar ve politika uygulayıcıları para politikasının bir kural çerçevesinde uygulanması gerektiği ve ihtiyari politikaların ekonomide zaman tutarsızlığı problemine yola açabileceği konusunda hem fikirlerdir. Fakat literatür de uygulanacak kuralın ne olması gerektiği konusunda halen bir fikir birliği sağlanamamıştır. Ayrıca MB'nin uygulayacağı kural politika uygulamaları konusunda da literatür de farklı uygulamalar mevcuttur. Bu farklı uygulardan biride Taylor kuralıdır. Söz konusu kural, MB'nin ekonominin kurala bağlı olarak kısa dönemli nominal faiz oranı düzeyini belirlenmesini gerektiğini ifade etmektedir. Çalışmada 2001:08-2017:09 dönemi için ekonomik aktörler tarafından anlaşılması kolay ve uygulama açısından basit bir kuralı temsil eden döviz kuru değişkenin model dâhil edildiği genişletilmiş Taylor Kuralının Türkiye ekonomisi için geçerliliği test edilmiştir. Çalışmada analiz yöntemi olarak GMM yöntemi tercih edilmiştir. Söz konusu yöntemin tercih edilme sebebi zayıf varsayımlar altında dahi güçlü ve tutarlı katsayılara ulaşılmasını mümkün kılarak, tahmin edicilerin tutarlılığına bağlı güçlü varsayımlarda bulunmasıdır. Taylor kuralı analiz sonucunda elde edilen katsayılar MB'nin politika kararlarında sadece enflasyon açığı tepki katsayısının etkili olduğu, çıktı açığı ve döviz kuru açığı tepki katsayılarının politika kararlarında enflasyon açığı tepki katsayısı kadar etkili olmadığı tespit edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular literatürde yer alan çalışmaları destekler nitelikte olup söz konusu kuralın daha çok düşük enflasyon oranı ve istikrarlı büyüme oranlarına sahip ekonomilerde geçerli olabileceği sonuca ulaşılmıştır.
Kamu borçları ve orijinal günah göstergelerinin gelişimi: Türkiye örneği
Dünyada 1970li yıllardan bu yana yaşanan liberalleşme ve küreselleşme ile birlikte kamu harcamalarının finansmanında iç ve dış borçlanma süreklilik gösteren hatta normal karşılanan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaşanan gelişmeler finansal liberizasyonu da tetiklemiş ve bu süreçte finansal krizlerin sebebi itici unsurlar olarak para ve vade uyumsuzluklarının yanında borçların yapısı önem kazanmıştır. Borç yapısının temelinde ise ülkelerin yurtiçi veya uluslararasından ulusal paraları cinsinden borçlanamama durumları yatmaktadır. Bu durumu açıklamak üzere Orijinal Günah, 1990'lı yıllarda yoğun bir şekilde yaşanan krizler neticesinde Eichengreen ve Hausmann (1999) tarafından ortaya atılmış ve akabinde yapılan pek çok çalışma ile anlamlılığı onaylanmış bir kavramdır. Çalışmalarında ulusal ve uluslarararası olarak ikiye ayırdıkları Orijinal Günahı, ülkelerin yerel paraları ile dış borçlanma yapamaması ya da yurtiçi piyasasında uzun vadeli borçlanamaması durumu olarak tanımlamışlardır. Yabancı para birimi cinsinden borçlanma, özellikle gelişmekte olan ülkeler için oldukça önemli bir finansman kaynağı oluşturmaktadır. Çalışmamızda ülkelerin ulusal para cinsinden uzun vadeli ve sabit faizli borçlanamamasının nedenini menkul kıymet piyasalarının gelişmişlik düzeyi, enflasyonist bekleyişler, para politikası ve kredibilite eksikliği ile uygulanan kur rejimleri şeklinde üç başlık altında ele alınmıştır. Ülkenin ekonomik ve finansal gelişmişlik düzeyinin problemin çözümünde önemli olduğu bulunmuştur. Güçlü politika ve kurumların, kredibilitesi yüksek bir para politikasının ve dalgalı kur rejiminin varlığı sorunun açıklanmasında önem arz eden diğer faktörler olarak belirlenmiştir. Etkin çalışmayan kredi piyasasının varlığı ülkeleri söz konusu probleme karşı açık hale getirdiği tespit edilmiştir. Türkiye için yurtiçi ve uluslararası Orijinal Günahı rasyo analiz olarak incelediğimiz tezimizde uluslararası orijinal günah katsayısı 2004 yılına kadar 1 olarak hesaplanmıştır. 2000 Krizinin ardından yükselen endeks değerleri 2003 yılı düzenlemelerinin ardından iç borçlanma piyasasının göreli olarak derinleşmeye başlamasıyla, döviz kuru rejimindeki değişimin düşen enflasyon oranı ile birlikte piyasa riskini azaltmasıyla 2013 yılına kadar düşük düzeyde gerçekleşmiş olmasına karşın bu yıldan itibaren yüksek değerler almaya başlamıştır. Ayrıca Türkiye ekonomisinin uluslararası orijinal günah göstergeleri de düşük performans göstermektedir. TL nin hala konvertibil bir para birimi olmaması ve tercih edilmemesi sebebi ile uluslararası orijinal günah endeksi göreli azalmalarına rağmen 0,90 lar gibi hala çok yüksek değerlerde seyretmektedir. Uluslararası orijinal günah katsayısının bu denli yüksek oluşu yapılan çalışmaları ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Çünkü değişim çok küçük miktarlarda gerçekleştiğinden analizlerde değişken olarak pek etkin olamamaktadır. Bu çerçevede ülkemizin atacağı politika adımlarında uluslararsı piyasalarda yerli para birimimize olan güveni arttırıcı iş birliklerine ve güven sağlayıcı yeniliklere ihtiyacı vardır. Konvertibilitesinin artmasını sağlayıcı tedbirler ile uluslarararası orijinal günah değeri dünya ekonomisine yön veren beş büyük ülke parası gibi sıfırlanmasa da en azından Avrupa ülkeleri seviyesinde gerçekleşebilecektir. Nitekim Yurtiçi orijinal günah değerleri; 2000 Krizinin ardından yükselse de 2003 yılı düzenlemelerinin ardından iç borçlanma piyasasının göreli olarak derinleşmeye başlamıştır. Döviz kuru rejimindeki değişimin düşen enflasyon oranı ile birlikte piyasa riskini azaltmasıyla küresel finansal krize kadar düşük düzeyde gerçekleşmiş olmasına karşın krizin etkisi ile en yüksek değerlere çıkmış akabinde 2012 yılında döviz cinsi ve dövize endeksli senetlerin kaldıırlması ile ciddi oranda azmaya başlamış, özellikle DSIN1 değeri sıfırlanmıştır. Buradan hareketle uluslararasından ulusal para cinsinden borçlanma imkânı bulamayan ülkelerin yurtiçinde uzun vadeli borç bulma imkânının arttırılması için çeşitli çalışmalar gerçekleştirdiğinde yurtiçi orijinal günah değerlerinde ciddi bir azalma gerçekleştirebileceği sonucuna ulaşılabilmektedir.
Ekonomik büyüme, sanayileşme ve orta gelir tuzağı ilişkisi: İnovasyon temelli çıkış stratejileri üzerine ampirik analizler
Dünya ekonomisinde yer alan orta gelirli ülkelerin (OGÜ) büyük çoğunluğunun uzun süreler itibariyle aynı gelir düzeyinde yer alıp, yüksek gelirli ülkeler (YGÜ) grubuna yükselememesi durumu "orta gelir tuzağı" kavramının önemli bir olgu olarak ortaya çıkmasına neden olmuştur. Orta gelir tuzağının kavramsal çerçevesi kadar ilgi uyandıran diğer bir yönü, orta gelir tuzağının arkasında yatan temel gerekçeler ve orta gelir tuzağından çıkış stratejileridir. Son dönemlerde, özellikle OGÜ'de uygulanan ihracata dayalı sanayileşme stratejilerinde belirli tıkanıklıkların yaşandığı görülmektedir. Kanchoochat ve Intarakumnerd (2014) çalışmasında, ihracata dayalı sanayileşme stratejilerinde yaşanan sorunlardan dolayı orta gelir tuzağına düşmüş olan ülkelere orta gelir tuzağından çıkışları amacıyla, ihraç edilen mal sepetlerinde ürün çeşitliliklerini arttırmaları gerektiği tavsiye edilmektedir. Genel olarak ülkenin ihracat kompozisyonu, yapısının değişmesi ve çeşitlenmesini ifade eden ihracat çeşitliliğinin, orta gelir tuzağından çıkış sürecindeki etkisinin sınanması amacıyla yapılan analizlerde, ülke grupları, orta gelir tuzağı yaklaşımlarından Robertson ve Ye (2013) yaklaşımına göre, 1975-2015 yılları itibariyle orta gelir tuzağında olan (OGT-middle income trap countries) ve orta gelir tuzağından kaçan ülkeler (KOGT-non-middle income trap) olmak üzere ayrıma tabi tutulmuştur. Bu çerçevede ilk olarak 1995-2015 yılları için OGT ve KOGT grubunda ihracat çeşitliliği ile ekonomik büyümeleri arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Yapılan analizde ihracat yoğunluğunu/uzmanlaşmasını tespit etmek amacıyla ilgili çalışmalarda en sık kullanılan Herfindahl-Hirschman Endeksi (HHI)'nden faydanılmıştır. Yapılan analiz sonucunda OGT grubunda ihracat çeşitliliğinin ekonomik büyümeyi pozitif, KOGT grubunda ise negatif yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Elde edilen sonuçlar, OGT grubunda ihracat çeşitliliğinin arttırılmasına yönelik politika uygulanması, KOGT grubunda ise ihraç edilen malların üretiminde uzmanlaşmaya yönelmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. OGT ve KOGT grubunda ekonomik büyüme için gerekli olan ihracatta çeşitlendirme ve uzmanlaşma, Cirera vd. (2015) ve Bebczuk ve Berettoni (2006) gibi çalışmalarda da ifade edildiği üzere inovasyona dayalı büyüme stratejisinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda, inovasyonun orta gelir tuzağından çıkış aşamasındaki etkisinin değerlendirilmesi amacıyla 1996-2015 yılları esas alınarak, OGT ve KOGT için 27 farklı inovayon göstergesi ile endeks hesaplanmaktadır. Hesaplanan inovayon endeksinin (HİE) tahmin edilmesinde Temel Bileşenler Analizinden (PCA) faydalanılmaktadır. Bu çerçevede, yapılan analizin sonraki aşamalarında HİE ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki II. Nesil Panel Veri Analiz Yöntemleri ve Dumitrescu ve Hurlin (2012) Panel Nedensellik Testleri kullanılarak analiz edilmeye çalışılmıştır. Elde edilen sonuçlarda, OGT için inovasyon göstergelerindeki gelişmelerin ekonomik büyümeye olan katkısının, KOGT grubundaki etkisine göre çok daha düşük olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Beklentilerle uygun olarak elde edilen analiz bulguları, OGT için orta gelir tuzağından çıkış bağlamında politik önerilerde bulunmaya imkan sağladığından, çalışmanın sonuç bölümünde bu doğrultuda çeşitli önerilerde bulunmaktadır.
Gelişmekte olan ülkeler ve Lucas paradoksu: Seçilmiş ülkeler için ampirik bir araştırma
Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere (GOÜ) sermaye akımlarında gözlenen yetersizlik ve bunun ardında yatan nedenler iktisat literatüründe araştırmaya değer bir problemi de ortaya çıkarmıştır. Lucas (1990)'ın öncülüğünde başlayan bu çalışmalar esasında sermaye akımlarının özelde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının (DYSY) gelişmekte olan ekonomilere arzu edilen düzeyde gerçekleşmemesinin nedenlerini, söz konusu yabancı yatırımların belirleyicileri çerçevesinde aramışlardır. Lucas (1990), neoklasik modelin sermaye akımlarının yönünü belirleyen temel kuralın sermayenin marjinal getirisi olduğu yönündeki açıklamaların eksik kalan taraflarını da gelişmekte olan ülkelerde pek çok yönden var olan yetersizliklere vurgu yaparak gidermeye çalışmıştır. Sermayenin neoklasik öngörülerin aksine gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere yetersiz akışının ortaya çıkardığı paradoks literatüde yaygın olarak bilinen ismiyle "Lucas Paradoksu" olarak ifade edilmektedir. Esasında bu paradoks, sermaye akımlarının yönüne ve hacmine ilişkin olmaktadır. Bu açıklamalar ışığında bu tez çalışması Lucas paradoksunun 1996-2014 yıllarını kapsayan dönemde seçili GOÜ'ler için geçerli olup olmadığının sorgulanması amacını taşımaktadır. Bu araştırma yıllık dengeli panel veri analizi yöntemiyle yapılmış ve paradoksu açıklaması muhtemel değişkenler yurt içine reel doğrudan yabancı sermaye yatırım girişleri, yığılma etkisi ve dışsallıklar, kurumsal kalite seviyesi, sermayenin marjinal getirisi, ticarette açıklık derecesi, beşeri sermaye, altyapı gelişmişliği, piyasa büyüklüğü ve makroekonomik istikrarın bir göstergesi olarak tüketici fiyat endeksi kullanılmıştır. Bu değişkenlerden reel doğrudan yabancı sermaye yatırım girişleri bağımlı değişkeni tanımlarken onun haricindekiler bağımsız değişkenler olarak ele alınmıştır. Söz konusu bağımsız değişkenler içinde paradoksu açıklaması olası değişkenlerde yer almaktadır. Esasında bunlar, sermayenin marjinal getirisi, beşeri sermaye ve kurumsal kalite düzeyidir. Tezin amacı doğrultusunda yapılan ampirik çalışmada başlangıçta Dünya Bankası (WB) (2017)'nın kişi başına düşen gelir bazlı sınıflandırmasında düşük orta gelirli, üst orta gelirli ve yüksek gelirli ülkeler grubunda yer alan 37 GOÜ için paradoksun geçerli olup olmadığı ve dolayısıyla bu ülkelere DYSY akımlarının olası belirleyicileri sınanmış ve elde edilen bulgular çerçevesinde neoklasik teorinin aksine sermayenin marjinal getirisinin GOÜ'lere DYSY girişlerinde hiçbir etkisinin olmadığı tespit edilmiştir. Bu sonuç, DYSY akımlarının diğer olası belirleyicilerine vurgu yapmaktadır. Nitekim paradoksu açıklaması diğer muhtemel değişkenlerden beşeri sermaye ve kurumsal kalite düzeyinin GOÜ'lere DYSY girişlerini belirleyen en önemli değişkenler olduğu sonucuna varılmıştır. Bu, Lucas (1990)'ın paradoksa yönelik açıklamaları ile uyumlu olduğunun bir göstergesi olmaktadır. Ayrıca, yığılma etkisi ve dışsallıklar, altyapı gelişmişliği ve piyasa büyüklüğünün DYSY girişleri üzerindeki pozitif ve anlamlı etkileri söz konusu yatırımların önemli belirleyicileri olduğunun bir göstergesi olmaktadır. Diğer taraftan ticarette açıklığın GOÜ'lere DYSY girişleri üzerinde anlamlı ancak negatif etkileri olduğu görülmüştür. Makroekonomik istikrarı temsilen alınan enflasyon düzeyinin ise DYSY girişleri üzerinde herhangi bir etkisi olamadığı sonucuna varılmıştır. Aynı amaç doğrultusunda Dünya Bankası (2017)'nın kişi başına düşen gelir bazlı sınıflandırmasında düşük gelirli 10 ülkenin de analize dahil edilerek toplamda 47 GOÜ için yapılan ampirik analizde önceki analiz için geçerli olan yöntem, belirlenen dönem aralığı, değişkenler ve bu değişkenler çerçevesinde kurulan regresyon modeli geçerli olmak üzere ulaşılan sonuçlar değerlendirildiğinde yine söz konusu seçili GOÜ'ler için Lucas paradoksunun geçerli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla elde edilen bu sonuçlar, GOÜ'lerin daha fazla DYSY girişleri için gerek ekonomik gerekse kurumsal yapıya dayalı reform niteliğindeki politika önlemlerini uygulamaya geçirecek şekilde davranması gereğini ortaya çıkarmaktadır.
İstikrar politikalarının gelir dağılımı üzerine etkileri: Seçilmiş ülke örnekleri üzerine bir analiz
Bu çalışma ekonomik kriz kavramından hareketle, farklı iktisadi okul görüşlerine dayalı olarak kriz ortamında uygulanabilecek ekonomi politika seçeneklerini tartışmaktadır. Çalışma, kriz ortamındaki ekonomik politika seçeneklerinin ülke gelir dağılımına olan etkilerinin ölçümlenme yöntemleri ile bu yöntemlerin birbirlerine olan üstünlüklerini ilgili literatür bağlamında açıklamaktadır. Analiz vergilemenin, kamu harcamalarının, iç ve dış borçlanmanın, enflasyonun ve uygulanan dış ticaret rejiminin gelir dağılımı üzerine olan etkisini ve etki derinliğini uluslararası örneklerle okuyucuya sunmaktadır. Tüm bu açıklamalar, son dönemde iktisat kuramının ekonomik krizlerle mücadelede, salt geçmiş dönem ekonomik büyüme oranına kavuşma algılamasının günümüz ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm olmadığı motivasyonu ile yapılmıştır. Tez çalışmamızın uygulama bölümünde hangi iktisadi okula dayalı olarak geliştirilirse geliştirilsin gelir artışı sağlayan ortamların gelir dağılımı ve işsizlik üzerindeki etkilerini panel analizi kapsamında ele almaktadır. Anahtar Kelimeler: İstikrar politikaları, gelir dağılımı, işsizlik
İkili ticaret akımlarının belirleyicileri: Türkiye için yapısal çekim modeli yaklaşımı
Türkiye'nin dış ticaret ilişkilerinde 2000'li yılların başından itibaren görülen güçlü gelişmeler, söz konusu sürecin kapsamlı analizlere tabi tutulması ve Türkiye ekonomisine katkısını azamileştirecek politikalarla zenginleştirilmesi gereksinimini beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda söz konusu dönemde dış ticaret akımlarına yön veren temel faktörlerin tespitinin yanı sıra uygulanan ticaret politikalarından elde edilen çıktıların da ortaya konulması, ticaret hacmini artırmaya yönelik uygulanacak optimal politika seçenekleri bakımından önem taşımaktadır. Bu motivasyondan hareketle başlayan bu çalışmada ileri ampirik analiz teknikleri kullanılarak Türkiye'nin ihracat ve ithalatının temel belirleyicileri ve bu belirleyicilerin nispi önem dereceleri incelenmektedir. Türkiye'nin mal ihracat ve ithalatının 2003-2018 dönemi için analizini hedefleyen bu çalışmada, Çekim modeli çerçevesinde panel veri analiz tekniklerinden faydalanılmıştır. Uluslararası ticaret analizlerinde yaygın bir şekilde kullanılan Çekim modeli, bu çalışmada görece yeni bir uygulamasıyla çok daha güçlü yapısal bir formda tanımlanmıştır. İhracat ve ithalat modellerinin tahmininde Poisson pseudo en çok olabilirlik tahmincisi kullanılmış olup, bulguların karşılaştırmalı bir değerlendirmesi ve sağlamlığının test edilmesi için farklı tahmincilerden de ayrıca yararlanılmıştır. Çalışmanın genel analiz bulguları, Türkiye'nin dış ticaretinin ağırlıklı olarak kendi ve ticaret ortaklarının ekonomik büyüklükleri tarafından şekillendiğine işaret etmektedir. Ayrıca, dış ticaret maliyetlerini etkileyen fiziki mesafe, sınır etkisi, kültürel benzerlik ve ticaret ortağı ülkenin denize kıyısı olup olmaması gibi coğrafi faktörlerin, Türkiye'nin dış ticaret gelişmelerinde belirleyici unsurlar oldukları sonucuna varılmıştır. Uluslararası ticaret anlaşmaları Türkiye'nin mal ihracatını artırırken, bu anlaşmaların mal ithalatı üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Bununla birlikte ticaret ortağı ülkenin Dünya Ticaret Örgütü üyeliğinin, Türkiye'nin mal ticareti üzerinde negatif yönde etkisi olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Gerek Türkiye'nin gerekse ticaret ortağı ülkelerin kurumsal kalite ve ticarette serbestlik düzeylerindeki pozitif yönlü gelişmelerin Türkiye'nin mal ticareti üzerinde anlamlı bir etki yaratmadığı sonucu ve reel döviz kuru hareketlerinin ise Türkiye'nin mal ticareti gelişmelerinde belirleyici unsurlardan biri olduğu sonucu temel saptamalarımız arasında yer almaktadır. Çalışmada ayrıca Linder etkisinin Türkiye'nin dış ticaret gelişmeleri bakımından geçerli olmadığına işaret eden ve ihracat yapısının asıl olarak endüstriler arası ya da dikey endüstri-içi ticaret şeklinde gerçekleştiğini destekleyen bulgular dikkat çekmektedir. Tüm bulgular, Türkiye'nin hedeflediği ihracat seviyesine erişmek için küresel değer zincirlerine eklemlenmesindeki kaçınılmazlığa işaret etmektedir. Bu nedenle özellikle dış ticarette partner ve rakip ülkelerin uzmanlaşma yapıları ile mal ithalatı gelişim dinamiklerinin analiz edilmesi ve ülkelerin üretim ve dış ticaret yapılarının gelecekte ne tür ürünlere yönelim gösterebileceklerinin yakından takip ve analizi, uygun politikaların geliştirilmesi ve uygulanması için bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.
Impact of capital flight on economic performance of selected developing economies: A comparative analysis
Capital flight from the capital-scarce developing economies has been found to be very extensive in the empirical literature over the last few decades. While earlier studies have focused on the measurements and determinants of capital flight, there has been a growing interest in recent years in analyzing the impact of capital flight on the macroeconomic performance of these developing economies. Most of the recent studies are country-specific or region-specific, and consequently, cross-country and inter-regional comparison of the extent and impact of capital flight relying on a unique approach of capital flight is absent. The study is an attempt to approach this gap. It uses the World Bank's residual approach with necessary modifications to appear at the capital flight series of 38 developing economies from four developing regions, namely Asia, Africa, Latin America, and transition economies during 1981-2019. It then proceeds to examine the impact of capital flight on the per capita output growth of these economies individually resorting to the ARDL Bounds Testing approach which facilitates both the inter-country and inter-regional comparison of the impact of capital flight on the per capita output growth of developing economies. The study suggests that though capital flees from the developing economies is very high in the Latin American economies, the problem is acute in developing Africa in terms of the share of capital flight in GDP. The scenario does not alter when the impact of capital flight on the per capita output growth of different developing regions is compared based on the selected economies. In terms of the mean value of negative significant coefficients of capital flight, the growth faltering effect of capital flight is found to be very severe in developing Africa, which is nearly one and half times higher than developing Asia and two times higher than developing Latin America. The overall impact of capital flight on the per capita output growth of Transition economies is negative. The study performs a separate growth regression for Turkey incorporating RER misalignment along with capital flight. It finds the RER of Turkey misaligned throughout the sample period producing six alternating periods of overvaluation and undervaluation. According to the commonly accepted argument that anticipated undervaluation of currency of a country motivates domestic residents to hold their assets abroad and thereby causes capital flight, Turkey experiences the largest amount of capital flight during the 2010s throughout which its RER remains undervalued. It is obvious from the findings that RER misalignment and capital flight have an adverse impact on the per capita output growth of Turkey. Most importantly, undervaluation that promotes per capita output growth also gives incentive to capital flight that has an adverse impact on per capita output growth. Clearly, capital flight is working as an obstacle to achieving the desired development goals of capital-scarce developing countries. Therefore, results of the study have important policy implications. Government and monetary authorities should pursue policies that will confirm a favorable investment climate and good governance along with the development of domestic human capital which will not only retain domestic capital but also create a reverse flow of capital to these capital-scarce regions.
Gelişmekte olan ülkelere yönelik dış finansman kaynakları üzerine üç deneme: Dış borçlanma, doğrudan yabancı sermaye yatırımları ve sıcak para hareketleri
Bu tezde, dış finansman kaynakları alanında en güncel konular arasında yer alan dış borçlar, doğrudan yabancı yatırımlar ve kısa vadeli sermaye hareketleri geniş bir örneklem ve analiz yöntemleri kullanılarak incelenmektedir. Birinci bölümde, Türkiye'de dış borçların sürdürülebilirliğinin hem teorik hem de ampirik çerçevede değinilmektedir. Özellikle 2000'li yıllardan itibaren değişen dış borç biçimi ve işlevi hem alacaklı hemde borçlu açısında incelenmektedir. Çalışmada, Dünya Bankası'nın dikkate aldığı göstergeler yardımıyla Türkiye ekonomisinde dış borçların sürdürülebilirliğinin analiz edilmektedir.Bu bağlamda, Türkiye ekonomisi için Toplam Dış Borçların GSYH'ye Oranı, Toplam Dış Stokunun İhracata Oranı, Toplam Dış Servisinin İhracata Oranı, Toplan Dış Borç Faiz Ödemelerinin İhracat Gelirlerine Oranı kriterleri (verileri) kullanılarak analiz yapılmaktadır. Yapılan Perron (1998), Zivot&Andrews (1992) ve Lumsdaine&Papell (1997) yapısal kırılmalı birim kök testlerinde serinin yapısal kırılmalı birim köklü olduğunu gösteren temel hipotez kabul edilmektedir. Bu nedenle 1989-2019 döneminde Türkiye'de dış borçların sürdürülemez olduğu tespit edilmektedir. İkinci bölümde, Türkiye' ye gelen doğrudan yabancı yatırımları etkileyen faktörlerin belirlenmesi hedeflenmektedir. Bu amaçla doğrudan yabancı yatırımkavramı üzerinde durulmuş, doğrudan yabancı yatırımların sektörel dağılımı ve doğrudan yabancı yatırımların coğrafi dağılımında meydana gelen değişmeler Türkiye için incelenmektedir. Analiz kısmında ilgili teorik ve uygulamalı literatür dikkatlice gözden geçirildikten sonra Türkiye'ye gelen doğrudan yabancı yatırımları belirleyen makroekonomik faktörler analiz edilmektedir. Bu hedef doğrultusunda Türkiye ekonomisi için 2003:Q2-2019:Q4 dönemine ait doğrudan yabancı yatırımlar (DYY), piyasa hacmi (GDP), dış ticaret açıklık oranı (TA), reel döviz kuru (RDK) ve korku endeksi (VIX) çeyreklik verileri temel belirleyiciler olmaktadır. DYY, GDP, TA, RDK ve VIX değişkenleri için ADF ve PP birim kök testi sonuçları incelenmektedir, değişkenlerin düzey değerleriyle durağan olmadıkları ifade eden sıfır hipotezi reddedilmektedir. DYY belirleyen GDP, TA, RDK ve VIX faktörlerin DYY girişleri ile olan ilişkisini tespit etmek için Granger nedensellik testi yapılmaktadır. Nedensellik testine göre TA ve VIX, DYY'ın Granger nedenselliği olduğu bulunmaktadır. Yani TA ve VIX oranının geçmiş ve bugünkü değerleri Türkiye'nin doğrudan yabancı yatırımları üzerinde anlamlı bir etkiye sahip olmaktadır, burada tek yönlü bir nedensellik ilişkisi tespit edilmektedir. Çalışmada, DYY'ın GDP üzerinde tek yönlü etkisi bulunmaktadır, RDK İle DYY arasında nedensellik ilişkisi tespit edilmemektedir. Üçüncü bölümde, kısa vadeli sermaye hareketlerinin Türkiye ekonomisi üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çerçevede konuyu daha sağlıklı analiz edebilmek için finansal liberazilasyon politikalarının makroekonomi üzerindeki etkilerini açıklamaya yönelik yaklaşımlara değinilmektedir. Türkiye'de kısa vadeli sermaye hareketlerini çekmeye yönelik uygulanan finansal liberalizasyon politikalarının nasıl ve hangi ölçüde başarılı olduğu incelenmektedir. Çalışma, kısa vadeli sermaye hareketlerinin Türkiye ekonomisi üzerine etkisi 1995-2020 yıllarına ait ödemeler dengesi, büyüme oranı, enflasyon oranı, tasarruf ve yatırım oranı, dış ticaret dengesi verileri kullanılarak McKinnon-Shaw hipotezi çerçevesinde incelemektedir.Bu çerçevede liberalizasyon sürecinde kısa vadeli sermaye hareketleri, portföy yatırımları, büyüme oranı, cari açık ve dış ticaret dengesi verileri Türkiye ekonomisinde değişimleri betimsel olarak ele alınmıştır. Çalışmada, kısa vadeli sermaye hareketlerinin Türkiye ekonomisi için reel ekonomiye ek finansman imkanı yaratmış olmasına rağmen istikrarlı bir büyüme sağlamadığı, tasarruf ve yatırım oranlarının artmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler:Dış Finansman, Dış Borç Sürdürülebilirliği,Doğrudan Yabancı Yatırım, Kısa Vadeli Sermaye Hareketleri, Finansal Liberalizasyon.
Three essays on monetary policy
Monetary policy, which gained importance with the monetarist and new Keynesian economics, is the focus of the studies in the economic literature. Among the hot topics in this area, central bank independence, monetary transmission mechanism and optimal monetary policy are examined in this dissertation as three independent essays by using a wide range of samples and various analysis methods. Chapter Two examines the relationship between inflation, budget balance and central bank independence in both theoretical and empirical frameworks. Following the seminal paper by Acemoglu et al. (2008), a theoretical model and a policy game between the central bank and the government that cover the perfect and imperfect information cases are built. In addition, in order to demonstrate the empirical findings, dynamic panel models with fixed effects are also performed. The findings of the dynamic panel analysis reveal that there is a negative relationship between inflation and central bank independence. The negative impact of central bank independence on inflation is statistically significant and is in line with a priori expectations. When the seesaw and delegation effects are distinguished, the seesaw effect is statistically significant and positive. Acemoglu et al. (2008) explain the seesaw effect as an increase in inflation by a government that wants to monetize the growing budget deficit. The model in which the seesaw and delegation effects are distinguished, on the other hand, shows that a lower budget deficit contributes to lower inflation, consistent with the studies of Sikken and de Haan (1998) and Lucotte (2009). Chapter Three presents how and to what extent the monetary transmission mechanism is successful in Turkey under an inflation-targeting environment. After reviewing carefully the related theoretical and applied literature on monetary theory, the suitable models, i.e., various vector autoregressive (VAR, SVAR, VARX, SVARX) models, are developed for Turkey in the context of a small and open economy. In the baseline and extended vector autoregressive models, the policy interest rate and the narrow monetary base, regarded as a liquidity indicator, are the main drivers of the output level. However, the general price levels are controlled by the changes in real output, liquidity and exchange rate. The policy interest rate, which is implemented by the central bank, and the nominal exchange rate have a significant effect on real output and consumer prices, whereas external variables have a similar, though small, effect, on real output but not on inflation. These results reveal that the CBRT has the ability to influence Turkey's real output level and that monetary transmission is effective. Furthermore, the exchange rate and interest rate channels have a significant effect on the price level. However, the asset price and the liquidity channel are the most important determinants of the real output level. As for the sectoral transmission mechanism, CBRT's policy actions have a statistically and economically significant effect on both the sectoral output level and the sectoral pricing dynamics in Turkey. The exchange rate channel is the key driver of the price level and real output for all sectors, as well as the interest rate channel for the construction sector. Chapter Four focuses on the determination of the optimal monetary policy in Turkey. Following the papers by Gali (2015) and Harrison (2017), a New Keynesian dynamic stochastic general equilibrium (NK-DSGE) model in which Bayesian estimations are included is constructed. Considering all shocks together, Rule 8 and Rule 10, which respond to the exchange rate and output gap deviations, seem the most effective rules to minimize the loss function. Considering all shocks individually, Rule 10 is the most effective monetary rule to minimize the loss function under monetary policy and international interest rate shocks. However, Rule 7, also called the domestic inflation forecast rule, is the most effective monetary rule to minimize the loss function under productivity, preferences and world price level shocks. As to selected variables' impulse responses, Rule 7, Rule 8 and Rule 10 are suitable for explaining the propagation dynamics of the shocks. The posterior probability clearly illustrates that Rule 7 is the best monetary rule to explain the behavior of the variables. Considering all the grounds, Rule 7 looks plausible for Turkey, as an optimal monetary policy. Moreover, CBRT could implement a comprehensive set of monetary rules, such as Rule 8 and Rule 10, against each kind of shock.
Three essays on poverty alleviation programmes: Basic income, negative income tax and child benefit
Poverty alleviation, which has gained prominence along with socio-political economics, has been the focus of studies in the development economics literature. In this thesis, basic income, negative income tax, and child benefit policies that are among the prominent issues in poverty alleviation are examined using an extensive individual and household basis data set and microsimulation analysis. Chapter One reveals the background, objective and organization of the study. Chapter Two introduces the concept of poverty, describes key metrics related to income distribution and poverty, and outlines the social policies, social assistances and poverty in Turkey. Chapter Three examines the effectiveness of the basic income policy, which is presented as the first solution to the poverty problem. Basic income refers to the cash payment by the state to all citizens, regardless of the level of income of individuals and their working conditions. Microsimulation analysis is carried out by combining individual and household data in the Income and Living Conditions survey compiled by Turkstat in 2018 and published in 2020. 50% of the median income, also called the poverty line, is considered basic income per capita and is given to all households according to the equivalence scale. In order to ensure neutral budget, the final tax collected is equal to sum of the initial tax and the basic income payment, and taxation is carried out using two different taxation schemes, i.e., flat rate tax and progressive rate tax. The household-based scenario shows that the Atkinson index drops from 0.123 to 0.040, the Gini index falls from 0.381 to 0.202, and the Theil index decreases from 0.284 to 0.095 after basic income with flat tax financing scheme. On the other hand, the Atkinson index drops from 0.123 to 0.034, the Gini index decreases from 0.381 to 0.190, and the Theil index falls from 0.284 to 0.079 after basic income with progressive tax financing scheme. It shows that the basic income policy reduces income inequality, and the progressive tax funding scheme is more effective. In the final case, 62.01 % flat rate tax or 2.89 times the initial tax burden should be levied on households within the scope of the neutral budget. Since basic income is tax-free, it is also defined as the minimum guaranteed income. Poverty is eliminated due to the fact that all households' incomes are greater or equal than poverty line. Chapter Four reveals the effectiveness of the negative income tax policy, which is presented as the second solution to the poverty problem. Negative income tax refers to the policy based on the fact that individuals whose incomes are below a certain threshold receive a tax refund, while individuals whose incomes are above the specified threshold fund tax payments to finance tax refund. Microsimulation analysis is carried out by combining individual and household data in the Income and Living Conditions survey compiled by Turkstat in 2018 and published in 2020. The median income is equal to the breakeven income level, the households whose gross income is below the breakeven income level receive half of the difference between breakeven income level and the household gross income. In order to ensure neutral budget, the final tax collected is equal to sum of the initial tax and the negative income tax payment, and taxation is carried out using two different taxation schemes, i.e., flat rate tax and progressive rate tax. The household-based scenario shows that the Atkinson index from 0.123 to 0.055, the Gini index decreases from 0.381 to 0.240, and the Theil index from 0.284 to 0.133 after negative income tax with flat tax financing scheme. On the other hand, the Atkinson index decreases from 0.123 to 0.044, the Gini index decreases from 0.381 to 0.216, and the Theil index decreases from 0.284 to 0.104 after negative income tax with progressive tax financing scheme. It shows that the negative income tax policy reduces income inequality, and the progressive tax funding scheme is more effective. In the final case, %41.94 flat rate tax or 1.85 times the initial tax burden should be levied on households within the scope of the neutral budget. Negative income tax is also defined as the minimum guaranteed income, since even a household with no income will receive as many tax refunds as the poverty line. Poverty is eliminated due to the fact that all households' incomes are greater or equal than poverty line. Chapter Five shows the effectiveness of the child benefit policy, which is presented as the third solution to the poverty problem. Child benefit refers to cash payment provided to households with children whose income below the poverty line. Microsimulation analysis is carried out by combining individual and household data in the Income and Living Conditions survey compiled by Turkstat in 2018 and published in 2020. The households with children whose equivalent income is below the poverty line receive child benefit, which is equal to the difference between the poverty line multiplied by equivalence scale and household gross income. In order to ensure neutral budget, the final tax collected is equal to sum of the initial tax and the child benefit payment, and taxation is carried out using two different taxation schemes, i.e., flat rate tax and progressive rate tax. The household-based scenario shows that the Atkinson index from 0.122 to 0.093, the Gini index decreases from 0.379 to 0.326, and the Theil index from 0.282 to 0.193 after child benefit with flat tax financing scheme. On the other hand, the Atkinson index from 0.122 to 0.083, the Gini index decreases from 0.379 to 0.311, and the Theil index from 0.282 to 0.123 after child benefit with progressive tax financing scheme. It shows that the child benefit policy declines income inequality, and the progressive tax funding scheme is more effective. In the final case, %25.28 flat rate tax or 1.12 times the initial tax burden should be levied on households within the scope of the neutral budget. Since child benefit is provided only to households with children whose income is below the poverty line, households without children whose income is below the poverty line continue to remain poor. When child benefit is financed with a flat-rate tax, the headcount ratio decreases from 0.140 to 0.024, and the poverty gap falls from 0.040 to 0.006. On the other hand, when child benefit is financed with a progressive tax, the headcount ratio drops from 0.140 to 0.026, and the poverty gap decreases from 0.040 to 0.007. Unlike the basic income and negative income tax policies, the child benefit policy is not aimed at eliminating poverty, but at alleviating poverty. Chapter Six presents key findings and policy recommendations, outlines the limitations and directions for future research.
Five essays on Sub-Saharan Africa economic development: External debt, poverty, natural resources, corruption, and trade
Sub-Saharan Africa (SSA) region is undergoing an unparalleled economic depression, which is having a significant negative effect on development. Fewer commodity prices, poor governance performance, and higher import dependence, compounded by much-needed home lockdowns and other pandemic-control measures, have resulted in a serious and widespread worsening of the economic condition. The hazards of financial distress have grown due to limited budgetary flexibility, difficult financing circumstances, and growing foreign debt. Among the various challenges that face the development of the Sub-Saharan African region, this dissertation in form of five independent essays attempts to inspect five major issues that tackle the sustainable path of economic development in the Sub-Saharan African countries namely; external debt, poverty, resource curse, corruption, and trade. Chapter Two investigates the impact of external debt on economic growth as well as the differential impact of debt below and above a threshold that is empirically estimated using the Panel Threshold regression method. For a robust estimation, the Generalized Method of Moments (GMM) has also been employed to investigate the dynamic link between external debt and economic growth. The findings found no evidence of a non-linear relationship between debt and economic growth. It has been indicated that the deleterious impact of external debt on economic growth does not preclude poor or rich SSA countries. Results from dynamic panel threshold estimates reveal that external debt has a negative and significant effect on economic growth above the threshold level of 43.25%. The adoption of robust ways to generate domestic revenue to complement external sources of funding such as the inclusion of all domestic informal businesses onto a common state-of-the-art platform so that domestic revenue collection will be effective. Chapter Three inspects if variations in poverty between nations or regions are attributable to variations in income inequality or changes in mean income levels by the Panel Vector Autoregressive (PVAR) Model. Forecast error variance decomposition (FEVD) and impulse response functions (IRF) are employed in this investigation to estimate the effect of positive economic growth and income inequality shocks on poverty intensity in the short and long term. Findings of PVAR reveal that all three main variables have a significant causal relationship. The analysis shows that economic growth may potentially accelerate poverty reduction by 2.28 percent. Moreover, the results also prove a two-way positive nexus between the poverty gap and income inequality, suggesting the rise in the income inequality index results in a 3.53 percent increase in poverty intensity. These findings imply that Sub-Saharan African governments should focus on policies that narrow the economic disparities which result in considerably reducing poverty. The experiences of several emerging countries demonstrate that structural transformation toward income inequality reduction has a greater influence on poverty than the average rise in per capita GDP. Chapter Four examines the commonly held belief that natural resources are harmful to economic growth in resource-rich countries employing the Panel Quantile Regression method. As reported by Sachs and Warner (1997), natural resource-rich African economies have a larger service sector and a smaller industrial sector than resource-poor African nations. Furthermore, raw-material-rich nations tend to have slower GDP per capita growth in manufacturing exports. Findings support the resource curse hypothesis in Sub-Saharan African countries specifically the resource-rich countries. African governments should be ensured that natural resource rents are directed from traditional sectors to modern sectors. In this way, instead of using resource rents inefficiently in non-productive areas, productive sectors are offered the opportunity to grow and develop. Consequently, it is vital that the country optimized productive investments. Chapter Five assesses the determinants of corruption in Sub Sahara Africa and focuses on the effect of institutional quality on corruption by applying the Instrumental variables Two Stages Least Square (IV-2SLS) regression model. The model is based on Luo's (2005) approach, which includes institutional theories as a theoretical approach established by DiMaggio and Powell (1983), Tolbert (1996), and Scott (2001). Results highlight the significant effects of four institutional quality indicators (government effectiveness, political stability, voice and accountability, and rule of law) on the reduction of corruption. Also, general results show that income inequality measured by the GINI index plays an important role in increasing corruption levels. Therefore, SSA governments should take responsibility for implementing a comprehensive whistle-blower protection act to guarantee that those who speak out about dishonest or illegal activities occurring in a government organization are not retaliated against. Also, should endeavor to raise community awareness about the risks of corruption and the necessity of anti-corruption legislation to foster resilience and integrity at all levels of society. In Chapter Six, the causal relationship between trade flow and economic growth has been examined using the Cross Sectionally Auto-Regressive Distributed Lag (CD-ARDL) and the latest Granger non-causality method developed by Juodis et al. (2021). The outcomes reveal that for upper middle-income countries group, expanding exports through various export promotion techniques has been an essential component of their economic growth path. As a result, the study suggests that both export promotion methods and pro-growth policies be strengthened, because economic growth and exports have been shown to support each other in those nations. However, there is robust evidence of unidirectional causality running from economic growth to imports in low-income and lower-middle-income countries. Broad comparisons suggest that growth is connected to imports. The study cautions low-income and lower-middle-income SSA nations against depending too heavily on an export-led growth strategy to attain a sustainable growth path, where there is no prevailing causal association between exports and economic growth has been observed in such countries. Keywords: Economic growth, income inequality, institutional quality, panel data analysis, sustainable development, indebtedness.