Theses supervised by Prof. Dr. Hayrunnisa Özdemir
16 theses · Ankara Social Science University
Tüketici hukuku çerçevesinde taşınmaz satışında ayıptan doğan sorumluluk
Çalışmamızda taşınmaz satış sözleşmelerinde satıcının ayıptan doğan sorumluluğu, Tüketici Hukuku çerçevesinde değerlendirilmiştir. Satış sözleşmeleri ile ilgili genel düzenlemeler Borçlar Kanunu'nda yer almaktadır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da ise, bir tarafın tüketici olduğu sözleşmelere özgü düzenlemeler bulunmaktadır. Bu sebeple Borçlar Kanunu ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun birlikte değerlendirilmelidir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un amacı tüketicilerin ekonomik çıkarlarını korumak, zararlarını tazmin etmek ve tüketicilerin aydınlanıp bilinçlenmesini sağlamaktır. Yasa koyucu, tüketicilerin satıcılar ve hizmet sağlayıcılar karşısında zayıf bir konumda olduğunu düşünerek, tüketicilerin korunması adına özel bir kanun düzenlemiştir. Taşınmaz satış sözleşmeleri, konusu gereği hem ekonomik hem de sosyal açıdan büyük bir öneme sahiptir. Çoğu zaman bu sözleşmeler akdedilirken, tüketiciler, satıcılar karşısında haksız ve ölçüsüz sözleşme şartlarını kabul etmek zorunda kalmaktadır. Bu yüzden tüketiciler hem ekonomik olarak zarara uğramakta hem de sosyal olarak sözleşme akdederken hedeflediği amaca ulaşamamaktadır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun da, bu şekilde zarara uğrayan tüketicilerin zararının giderilmesi için özel düzenlemeler ihtiva etmektedir. Tüketicinin taraf olduğu taşınmaz satış sözleşmesinde Borçlar Kanunu'nu ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'u ayrı tutamayız. Zira taşınmaz satış sözleşmesine ilişkin genel esaslar Borçlar Kanunu'nda düzenlenirken, tüketicilere ilişkin özel hükümler Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da yer almaktadır. Konu incelenirken Borçlar Kanunu'nda ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da yer alan düzenlemeler karşılaştırılarak değerlendirme yapılmış ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'un hangi olaylarda uygulanması gerektiği belirtilmiştir.
Elektronik ticaret ve bu kapsamda akdedilen mesafeli elektronik sözleşmelerde tüketicinin korunması
Elektronik veri değişimi (EDI), internet, e-posta, telgraf, teleks, faks ve benzeri elektronik araçlar kullanılarak yapılan ticaret türü, elektronik ticaret olarak adlandırılır. Elektronik ticaret işletmeler arasında, tüketiciler arasında, işletme ve tüketici arasında, işletme ve devlet arasında, devlet ve tüketici arasında ve daha birçok taraf arasında yapılabilmekte, elektronik ticarete hem maddi hem gayri maddi mallar ile hizmetler konu olabilmektedir. Elektronik ticaret faaliyetleri kapsamında taraflar elektronik ticaret sözleşmeleri yapmakta, bu sözleşmeler EDI, e-mail, chat, web siteleri, elektronik temsilciler, online kitlesel pazarlar ve diğer yaygın olmayan araçlarla kurulmaktadır. Kurulan bu elektronik sözleşmelerin bir tarafının tüketici olması, diğer tarafının satıcı veya sağlayıcı olması ve sözleşmenin diğer belirli şartları taşıması halinde mesafeli sözleşmeler kategorisinde değerlendirilmesi söz konusu olur. Mesafeli elektronik sözleşmeler müessesi sayesinde tüketicinin güçlü konumda bulunan satıcı veya sağlayıcı karşısında korunması amaçlanmış ve bu bağlamda başta TKHK olmak üzere ilgili yönetmelik ve kanunlar ile koruyucu hükümler getirilmiştir. TKHK ve MSY, tüketicinin korunması adına mesafeli elektronik sözleşmelerde, satıcı ve sağlayıcıyı bilgilendirme yükümlülüğü altına sokarken, tüketiciye sözleşmeden cayma hakkı tanımıştır. Ayrıca mesafeli elektronik sözleşmelerde yer alan haksız şartlar bakımından tüketiciyi koruyucu hükümler getirilmiştir. Ayıplı mal veya hizmetlerin ifası ve borçlunun temerrüdü halinde tüketiciye tanınan seçimlik haklar ve imkânsızlık haline ilişkin yapılan düzenlemelerle tüketicinin korunması amaçlanmıştır. Tez çalışmamızda, elektronik ticaretin neyi ifade ettiği, elektronik ticaret kapsamında kurulan elektronik sözleşmelerin özellikleri, hangi durumlarda kurulan elektronik sözleşmenin mesafeli sözleşme olarak değerlendirilebileceği, tüketicinin elektronik ticaret kapsamında mesafeli elektronik sözleşmelerde korunma ihtiyacının hangi durumlarda ortaya çıkacağı ve tüketiciyi koruyucu hükümlerin neler olduğu ele alınmıştır. Çalışmamızda konu hakkında yazılmış kitaplar, makaleler, tezler ve Yargıtay kararları esas alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektronik Ticaret, Elektronik Sözleşme, Mesafeli Sözleşme, Tüketici, Satıcı, Sağlayıcı, Tüketicinin Korunması
Derneğin feshi
Hukuk sistemimizde dernek kavramı yerine daha evvel cemiyet kavramı kullanılmaktaydı. Hatta derneklerle ilgili ilk düzenlemeleri içeren Kanun'umuz da 353 sayılı Cemiyetler Kanunu idi. Günümüzde sivil toplum kuruluşu olarak değerlendirilen dernekler, demokratik toplum düzeninin de gelişmesi ile giderek önem kazanmaktadır. Toplumsal hayatın vazgeçilmez parçası haline gelen ve toplumun gelişip ilerlemesi ile ortak amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir araya gelen insanların amaçlarına kolayca ulaşmalarına katkı sağlayan dernekler, belirli durumların gerçekleşmesi halinde kendiliğinden sona ermektedirler. Tezimizde, derneklerin yetkili organlarının iradeleri doğrultusunda alacakları karar ile veya belirli şartların gerçekleşmesi halinde mahkeme kararı ile feshi, feshin şartları, sebepleri ve sonuçları konusunu ele alınmıştır. Derneğin feshine, toplantı ve karar yeter sayıları haricinde herhangi bir gerekçe aranmaksızın yetkili organı olan genel kurul tarafından her zaman karar verilebilmektedir. Ayrıca, derneklerin mahkeme kararı ile feshedilmesinin şartları ve sınırları belirlenmeye çalışılacaktır. Zira derneklerin ister genel kurul kararı ile isterse de mahkeme kararı ile feshedilmesindeki keyfi ve hukuka aykırı uygulamalar, kuruluşlarındaki serbest kuruluş sistemini faydasız hale getirecektir. Anahtar kelimeler: dernek, derneğin feshi, derneğin sona ermesi, fesih, tespit davası, fesih davası, tasfiye, tahsis.
Türk Medeni Kanunu kapsamında ortaklığın giderilmesi davaları ve yargılamaya yansımaları
Ortaklığın giderilmesi davaları, kendine özgü nitelikler barındıran, çift taraflı ve taraflar için benzer sonuçlar meydana getiren davalardır. Dava neticesinde verilen hüküm ile geleceğe yönelik bir etki meydana geldiği için bu davalar geleceğe etkili yenilik doğuran davalardır. Ortaklığın giderilmesi davasının konusunu, taşınır mal, tapuya kayıtlı taşınmaz mal ve haklar oluşturmaktadır. Bu davalar, paydaş ya da ortakların, paylı yahut elbirliği mülkiyetinin sona ermesi konusunda anlaşamamaları halinde ya da kamu tüzel kişilerinin ilgili mevzuat doğrultusunda yetkilerini kullanmalarıyla, birlikte mülkiyetin mahkeme kararı ile sona ermesi yoluna başvurulması ile görülür. Kural olarak her bir paydaşın bir sebep göstermeksizin ortaklığın giderilmesini talep etme hakkı vardır. HMK m.4/1-b düzenlemesi uyarınca ortaklığın giderilmesi davalarında, sulh hukuk mahkemeleri görevlidir. Bu nedenle söz konusu davalar basit yargılama usulüne tabidir. Ortaklığın giderilmesi davalarında yetkili mahkemenin belirlenmesi davaya konu malın niteliğine göre değişiklik arz etmektedir. Davaya konu malın taşınır olması durumunda genel yetki kuralı uygulanarak davalılardan birinin yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacakken, dava konusunun taşınmaz olması halinde HMK m.12 uyarınca, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. Ortaklığın giderilmesi davasının konusunun tereke olması halinde ise, HMK m.11 uyarınca mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesi kesin yetkili olacaktır. Ortaklığın satış suretiyle giderilmesine karar verilmesi halinde ise, İİK'de yer alan ilamlı icraya ilişkin ortak hükümler dikkate alınarak dava konusunun niteliğine uygun düştüğü ölçüde, bu hükümler satışa ilişkin ilamın icrasına uygulanacaktır. Ortaklığın giderilmesi davalarının çift taraflı davalardan olması ve kaybeden taraf bulunmamasının bir sonucu olarak, yargılama sürecinde ortaya çıkan dava masrafları, yargılama harçları ve AAÜT uyarınca hükmedilen vekâlet ücretinden tüm taraflar payları oranında sorumludurlar. Sulh hukuk mahkemesi tarafından verilen ortaklığın giderilmesi kararlarına karşı HMK m.341/1 uyarınca istinaf yoluna başvurulabilecektir.
Simsarlık sözleşmesi
Uygulamada oldukça yaygın olarak kullanılan simsarlık sözleşmesi ile simsar, müvekkilinin bir sözleşme kurmasını sağlamaya yönelik olarak aracılık faaliyetinde bulunur. Simsar kural olarak gerçekleştirdiği aracılık faaliyeti neticesinde müvekkilinin bir esas sözleşme kurması ile ücrete hak kazanır. Türk Borçlar Kanunu'nda simsarlık sözleşmesi için detaylı bir düzenleme yapılmamıştır. Bunun nedeni simsarlık sözleşmesinin vekalet sözleşmesinin bir türü niteliğinde olması ve hüküm bulunmayan hallerde vekalet sözleşmesine ilişkin hükümlerin uygulanacak olmasıdır. Bu kapsamda özellikle tarafların hakları ve borçları ile simsarlık sözleşmesinin sona erme hallerinin belirlenmesi için vekalete ilişkin hükümlere başvurmak gerekecektir.
Kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğu
Kiraya verenin kira sözleşmesinden doğan en temel borcu, kiralananı sözleşmede öngörülen kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve kira süresince de bu durumda bulundurmaktır. Kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğunun kaynağını da bu borç oluşturmaktadır. Bu sebeple kiracı teslim sırasında mevcut olan veya teslimden sonra ortaya çıkan eksikliklerden veya bozukluklardan dolayı sorumludur. Kira sözleşmesinde ayıptan doğan sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler TBK m. 304 ilâ 308 hükümleri arasında yer almaktadır. Burada ayıptan doğan sorumluluk düzenlenirken teslim sırasında var olan veya teslimden sonra ortaya çıkan ayıplar şeklinde temel bir ayrıma gidilmiştir. Kiralananın teslim sırasında ayıplı olması durumunda kiracının sahip olduğu haklar TBK m. 304 hükmünde düzenlenmiştir. Buna karşın ayıbın sonradan ortaya çıkması durumunda kiracının sahip olduğu haklara ise TBK m. 305 vd. hükümlerinde yer verilmiştir. Her iki durumda da kiracıya tanınan haklar noktasında ayıbın önemli veya önemsiz ayıp niteliğinde olması dikkate alınmıştır. Kiralananın önemli ayıplarla teslim edilmesi hâlinde kiracı, borçlu temerrüdüne ilişkin hükümlere başvurabileceği gibi kiralananın sonradan ayıplı hâle gelmesine ilişkin hükümlere de başvurabilir. Kiralananın sonradan ayıplı hâle gelmesi durumda ise kiracı ayıbın giderilmesini, kiralananın ayıpsız benzeriyle değiştirilmesini ve önemli ayıplarda sözleşmenin feshini isteyebilir. Ayrıca bu taleplerle birlikte veya bunlardan bağımsız olarak kira bedelinde indirim yapılmasını ve uğramış olduğu zararların giderilmesini talep etme haklarına da sahiptir. Kiracı, kiraya verenin kusuru olmasa bile tazminat talebi dışındaki haklara başvurabilir. Bu çalışmada öncelikle kira sözleşmesine ilişkin genel açıklamalar yapılmış ve tarafların borçlarına kısaca değinilmiştir. Devamında ise ayıp kavramı açıklanmış, kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğunun tanımı, hukukî niteliği, özellikleri ve diğer benzer kurumlarla yarışmalı olarak uygulanması ele alınmıştır. Son olarak kiraya verenin ayıptan doğan sorumluluğunun hüküm ve sonuçlarına yer verilmiştir. Çalışmanın kaleme alınması sırasında konu hakkında yazılmış makaleler, kitaplar, tezler ve Yargıtay kararlarından faydalanılmıştır.
Sinema çalışanlarının Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'ndan doğan hakları
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun temel amacı, fikri yaratıcılık neticesinde eser meydana getiren kişileri korumaktır. Bu kapsamda Kanun'da, bir eseri meydana getiren kişinin eser sahibi niteliğini haiz olacağı ve eser üzerindeki hakları münhasıran kullanacağı düzenlenmiştir. Buna karşın, eserin bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilmesi halinde eser üzerindeki hakları kullanma yetkisi işverene tanınmıştır. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun temel yaklaşımından ayrılan bu istisnai düzenleme, bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilen eser sayısındaki artış da dikkate alındığında, oldukça geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Sinema eserlerinin karmaşık yapıları, bu eserlerin -çoğunlukla- çok sayıda insanın bir araya gelerek oluşturulma zorunluluğunu beraberinde getirmektedir. Sinema eserine katkı sağlayan kişilerin bir araya gelmesi belirli bir organizasyon ve ekonomik güç gerektirdiğinden, uygulamada bu işi genellikle yapımcı üstlenmektedir. Bu durum; yapımcının işveren, sinema eseri sahipleri ve oyuncuların işçi olup olamayacaklarının değerlendirilmesini gerektirmektedir. Yasal düzenlemelerde, sinema eserini meydana getirenler ile yapımcı arasındaki ilişkinin niteliğine yönelik bir açıklık söz konusu değildir. Dolayısıyla çalışmamızda söz konusu ilişkinin hukuki mahiyeti, iş hukukunun temel prensipleri, yargı kararları ve öğreti görüşleri dikkate alınarak açıklanmıştır. Bu durumun tespiti, sinema eseri üzerindeki hakların kimin tarafından kullanılacağını belirlemek bakımından önem arz etmektedir. Zira, eser üzerindeki hakların işveren tarafından kullanılabilmesi için eserin bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilmesi gerekmektedir. Bu doğrultuda çalışmamızda, bir eserin bağımlı çalışma ilişkisi kapsamında meydana getirilmesi, sinema eserleri bakımından inceleme konusu yapılmıştır. Bu kapsamda öncelikle sinema eserleri ve sinema eseri sahiplerine ilişkin açıklamalarda bulunulmuş, ardından sinema eseri üzerindeki hakların işveren tarafından kullanılması için gerekli koşullar ortaya konulmuştur. Son olarak işverenin hakları kullanma yetkisi ve bunun karşılığında sinema çalışanlarına bedel ödeme yükümlülüğü bulunup bulunmadığı üzerinde durularak çalışma sonlandırılmıştır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 7223 sayılı kanun uyarınca tıbbi cihaz üreticisinin ürün sorumluluğu
Birçok farklı çeşidi olabilen tıbbi cihazlar en genel ifadeyle hastalığın teşhisinde, tedavisinde ve tedavi sonrası aşamada kullanılan ve bu süreçleri hızlandıran ilaç, kozmetik, biyosidal veya kan ürünleri haricinde sağlık personellerine endikasyonu doğru tespit etme ve tıbbi müdahaleyi uygulamada yardımcı olacak mekanik sistemlerdir. Tıbbi cihazların üretim/imalat süreçlerinde meydana gelebilecek bir hatanın varlığı halinde, tıbbi cihazı kullanan kişiler veya 3. Kişilerin zarar görmesi gündeme gelebilmektedir. Bu halde tıbbi cihaz üreticisine/ imalatçısına karşı zarar gören herkes, imalatçı/ üreticiyle aralarında bir sözleşme ilişkisi olmaksızın, tazminat talebinde bulunabilmesi ürün sorumluluğunun gündeme gelmesiyle mümkündür. Çalışmamızda imalatçı tarafından piyasaya arz edilen hatalı bir tıbbi cihazın bu ürünü satın alan, kullanan veya ürünle hiçbir ilgisi olmayan üçüncü kişilerin vücut bütünlüklerine veya malvarlıklarına gelen zararlardan imalatçı, ithalatçı veya imalatçı sayılan kişilerin sorumluluğu Türk Hukuku'nda 7223 Sayılı Ürün Güvenliği ve Teknik Düzenlemeler Kanunu (ÜGTDK) kapsamında TBK'nın ilgili hükümlerine ve 85/374 sayılı AB Konsey Direktifine de değinilerek açıklanacaktır.
Kat mülkiyeti hukukunda yöneticinin sorumluluğu
Kat mülkiyetinde en fazla uyuşmazlık kat mülkiyetinin yönetiminden kaynaklanmaktadır. Kat mülkiyetinde anagayrimenkulün yönetimi yönetim planı ve kanun hükümlerine uygun olarak kat malikleri kurulu ve yönetici tarafından sağlanmaktadır. Kat malikleri kurulu genel kurul gibi hareket etmekte ve yönetime ilişkin kararları kanunda aranan şekle uygun olarak almaktadır. Yönetici kat malikleri kurulunca atanmakta ve kendisine kat malikleri kurulu, yönetim planı ve kanunla verilen görevleri yerine getirmektedir. Yöneticinin hukuki durumu vekil gibi olup görev ve sorumlulukları vekalet sözleşmesi kapsamında değerlendirilmektedir. Yöneticinin kat maliklerine karşı sorumluluğu vekil gibi kabul edilmesinin sonucu olarak sözleşmeden kaynaklanan sorumluluk olarak değerlendirilmektedir. Yöneticinin sözleşmeden doğan sorumluluğu vekalet sözleşmesi ve Kat Mülkiyeti Kanunu hükümleri kapsamında tespit edilmelidir. Bu çalışmada öncelikle kat mülkiyeti ve toplu yapı kavramları açıklanmış, yönetimin anayasası sayılan yönetim planı ve yönetimin konusunu oluşturan ortak yerler açıklandıktan sonra yönetim organları üzerinde durulmuş, yöneticinin sorumluluk kaynağı olan sözleşme ilişkisi profesyonel yöneticilik sözleşmesi kapsamında ele alındıktan sonra sorumluluğun şartları ve sonuçları açıklanmaya çalışılmıştır. Sonuç bölümünde kat mülkiyetinde yönetimin iyileştirilmesi için yapılması gereken değişikliklere ve uygulamalara ilişkin öneriler sunulmuştur.
Önalım sözleşmesi
Hukukumuzda önalım sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu'nda ve Türk Medeni Kanunu'nda tanzim edilmiş bir sözleşmedir. Sözleşmeden doğan önalım hakkı, mülkiyet hakkına sözleşme ile getirilen kısıtlamalardan biridir. Mülkiyet hakkı sahibi, adi yazılı şekil şartına uygun bir önalım sözleşmesi ile diğer tarafa önalım hakkı tahsis edebilir. Bu kapsamda taraflar kullanılacak önalım bedeli başta olmak üzere diğer şartların da belirtildiği nitelikli bir önalım sözleşmesi yapabilecekleri gibi sadece önalım hakkının verildiğine ilişkin adi bir önalım sözleşmesi de yapabilirler. Şerh edilmemiş önalım sözleşmesi sadece sözleşmenin tarafları arasında hüküm ve sonuç doğurur. Tapuya şerh edilen önalım sözleşmesinde ise malın sonraki maliklerine karşı da önalım hakkı ileri sürülebilecektir. Sözleşmenin geçerli şekilde kurulmuş olmasından sonra bu hakkın kullanılabilmesi için önalım olayının gerçekleşmesi gerekir. Önalım olayı, hakka konu malın üçüncü bir şahsa satılması ya da ekonomik anlamda satışa benzer bazı işlemlere tabi tutulması ile gerçekleşir. Sözleşmeden doğan önalım hakkı, dava yoluyla kullanılabilmektedir. Önalım olayının gerçekleşmesinin alıcı ya da satıcı tarafından önalım hakkı sahibine bildirim yapılmasından sonra hak sahibinin üç ay ve her hâlükârda satış anından iki yıl içinde dava yoluyla önalım hakkını kullanması gerekir. Yargılamanın sonunda verilen hükmün kesinleşmesiyle malın mülkiyeti, önalım hakkı sahibine geçecektir. Mülkiyet, mahkeme kararı ile önalım hakkı sahibine geçeceği için daha sonra tapuda yapılacak olan tescil işlemi bildirici niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Önalım hakkı, sözleşmeden doğan önalım hakkı, satış, önalım hakkının kullanılamayacağı durumlar.
Mimari eserlerin fikir ve sanat eserleri kanunu kapsamında korunması
Yapılar, sosyal ve kültürel hayatın da bir parçasıdır. Bu nitelikleri gereği yapıların taşıdıkları estetik değerin korunmasında, hem onu meydana getiren eser sahibinin hem de toplumun menfaatinin bulunduğu kuşkusuzdur. Bir yapının telif hukuku himayesinden yararlanabilmesi için mimarın hususiyetini taşımasının yanı sıra estetik değeri haiz olması gerekmektedir. Böylece eserin mahiyetinde yahut mimarın esere yansıtmış olduğu hususiyetinde yapılacak olan müdahalelere karşı mimar, telif hukukundan doğan haklarını kullanabilir. Diğer fikir ve sanat eserlerinde olduğu gibi mimarın da eser sahipliğine bağlı telif hakları bulunmaktadır. Bu haklar mali ve manevi olmak üzere iki kategori altında toplanmaktadır. Herkese karşı ileri sürülebilen ve münhasıran mimara bahşedilen telif hakları ile mimarın eseriyle arasındaki bağ korunmaktadır. Anahtar Kelimeler: mimari eser, hususiyet, manevi haklar, mali haklar
Eser sözleşmesinde beklenmedik haller
Çalışma konumuzu "Eser Sözleşmesinde Beklenmedik hâller" oluşturmaktadır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 470-486 arasında düzenlenen eser sözleşmesi, yüklenicinin bir eser meydana getirmeyi, işsahibinin ise bunun karşılığında bir bedel (bedel) ödemeyi üstlendiği iş görme sözleşmeleri arasında yer almaktadır. Eser sözleşmesinde taraflarca kararlaştırılan bedel, genel olarak götürü ve yaklaşık bedel şeklinde sınıflandırmaya tabi tutulabilir. Götürü bedel esas alınarak yapılan eser sözleşmesinde bedel riskini yüklenici taşımaktadır. Eser öngörülenden daha fazla emek veya masrafı gerektirse dahi yüklenici kural olarak bedelin artırılmasını talep edemez. Ancak sözleşmenin kurulması sırasındaki şartlar daha sonra meydana gelen beklenmedik hâl nedeniyle değişebilir. Bu değişikliğin yüklenicinin edimi üzerinde olumsuz bir etki meydana getirmesi halinde sözleşmenin uyarlanması veya sona ermesi gündeme gelir. Beklenmedik hâllerin eser sözleşmesine etkisi sadece bedel konusunda değildir. Sözleşmenin kurulmasından sonra meydana gelen beklenmedik hâller, sözleşme konusuna, yükleniciye veya işsahibine etkide bulunarak sözleşmenin sona ermesine neden olabilir. Çalışmamızda ana hatlarıyla eser sözleşmesi, beklenmedik hâl kavramı, beklenmedik hâllerin eser sözleşmesine etkisi ve FIDIC sözleşmeleri bağlamında beklenmedik hâl kavramı ele alınmıştır.
Yazılımların fikir ve sanat eserleri hukuku kapsamında korunması
Dünya üzerindeki diğer pek çok hukuk düzeninde olduğu gibi Türk hukukunda da yazılımların temel olarak fikir ve sanat eserleri hukuku kapsamında bir ilim ve edebiyat eseri olarak korunacağı kabul edilmektedir. Yazılımların fikir ve sanat eserleri hukuku kapsamında korunması yönünde uluslararası antlaşmalar yoluyla oluşan bu baskın görüş birkaç yıllık bir süreci değil uzun yıllarca ve hatta günümüzde bile devam eden birtakım tartışmalara dayanmaktadır. Bu tartışmaların temelini yazılımların fikir ve sanat eserleri hukuku kapsamında mı patent hukuku kapsamında mı haksız rekabet hükümleri kapsamında mı korunması gerektiği yönündeki görüşler oluşturmaktadır. Bu tartışmalar kapsamında işbu çalışmamızda yazılım kavramının ve yazılımların hangi unsurlarının hukuki korunmaya konu olacağının anlaşılabilmesi için ilk olarak bilişim teknolojisinin ve yazılımın temel kavramları açıklanmaya çalışılacaktır. Çalışmamızın devamında ise yazılımların hukuki korunması kapsamında tartışılan diğer hukuk dalları olan patent hukuku ve haksız rekabet hukuku çerçevesinde yazılımların korunmasının mümkün olup olmadığı hususu incelenerek yazılımların bu hukuk dallarıyla korunmasının yaratacağı avantaj ve dezavantajlar değerlendirilecektir. Bu değerlendirmelerin ardından ise yazılımların hukuki korunması bakımından kabul gören temel koruma olan fikir ve sanat eserleri hukuku koruması ayrıntılarıyla açıklanacak olup çalışmamızın sonuç kısmında ise yazılımların hukuki korunması bakımından tartışma konusu olan diğer hukuk dalları karşısında fikir ve sanat eserleri hukuku korumasının sağladığı avantajlar ve dezavantajlara ilişkin görüşlerimiz açıklanmaya çalışılacaktır.
Akıllı sözleşmeler ve genel işlem koşulları
Akıllı sözleşmeler, dağıtık defter teknolojisi ve blok zincir altyapısı ile yaratılan, kendiliğinden icra edilebilen ve değiştirilmesi imkânsız hale gelen bilgisayar kodlarından oluştur. Çalışmamız, akıllı sözleşmelerin hukuki niteliğine odaklanarak, bu sözleşmelerin nasıl işlediğini, Bitcoin ve Ethereum gibi blok zincir platformları üzerindeki uygulamalarını ve şeffaflık, güvenlik gibi avantajlarını analiz etmektedir. Bununla birlikte, akıllı sözleşmelerin masrafları azaltma potansiyeli gibi pratik avantajlarının yanı sıra, özellikle oracle kavramı üzerinden dış dünyadaki verilerin sisteme nasıl dahil edildiğini tartışmaktadır. Akıllı sözleşmelerin getirdiği bu yenilikler hukuki açıdan da ele alınmakta ve özellikle kendiliğinden icra edilebilirlik, esneklik eksikliği ve hukuki uyumsuzluk riski gibi zorluklar üzerinde durulmaktadır. Çalışmamız, ayrıca akıllı sözleşmelerin genel işlem koşullarıyla olan ilişkisini kapsamlı bir şekilde irdelemekte ve bu sözleşmelerin farklı hukuki uygulama alanlarında (iş, kira, kredi, satım gibi) nasıl kullanıldığını detaylandırmaktadır. Genel işlem koşullarının yürürlük, yorum ve içerik denetimi bakımından akıllı sözleşmelerin sunduğu yeni hukuki boyutları ele alınmakta ve bu sözleşmelerin mevcut hukuki çerçevelere nasıl uyum sağlayabileceği tartışılmaktadır. Tüketici hukuku gibi alanlarda bu yeni sözleşme türünün kullanımı analiz edilerek ele alınmıştır. Çalışmamızın temel amacı, akıllı sözleşmelerin hukuki niteliğini belirlemek, bunların genel işlem koşullarıyla olan ilişkisini ortaya koymak ve bu yeni teknolojinin hukuk sistemine entegrasyon sürecinde karşılaşılabilecek olası sorunları değerlendirmektir.
Türk hukukunda anlaşmalı boşanma
Boşanma, evlilik birliğini hukuken sona erdirmek isteyen tarafların başvurduğu, hukuk düzenince tanınan resmî bir yoldur. Tarafların boşanma sürecine adım atmalarıyla birlikte karşılarında temel olarak iki seçenek belirmektedir. Bu seçeneklerden en bilineni ve en çok başvurulanı çekişmeli boşanma olup bu yol tez çalışmasının ana konusunu oluşturan anlaşmalı boşanmaya nazaran çok daha meşakkatli bir yoldur. Tez çalışması içerisinde ise temel olarak çekişmeli boşanmaya göre çok daha hızlı ve kolay sayılabilecek bir diğer yol olan anlaşmalı boşanma birçok detayıyla birlikte açıklanmaya çalışılmıştır. Anlaşmalı boşanma, Türk Medeni Kanunu'nun 163. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir. Çalışmamızın ilk bölümünde kanunumuzda düzenleme altına alınmış olan boşanmanın kavramsal olarak incelenmesine ve hukukumuzdaki yerine değinilmiş olup sonrasında sırasıyla boşanma hukukunda kabul edilen sistemler ve benimsenen temel ilkeler ile boşanma sebepleri genel hatlarıyla inceleme altına alınmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde anlaşmalı boşanmanın şartları ve anlaşmalı boşanma protokolünün hazırlanma süreci irdelenmiş olup süreçte çıkabilecek zorlukların nasıl çözüme kavuşturulabileceği tartışılmıştır. Tez çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde ise anlaşmalı boşanmanın eşler ve çocuklar üzerindeki hukuki sonuçları inceleme konusu yapılmıştır. Çalışmamız öğretide yer alan görüşler ve çeşitli Yargıtay kararlarıyla da desteklenerek tamamlanmıştır.
Türk hukukunda taşınmaz mülkiyetinin zamanaşımı yoluyla kazanılması
Süregelen bir değişim ve yenilenme halinde olan hukuk alanındaki önemli kavramlardan biri süre kavramıdır. Bu kavramın hukuk âleminde kendisini gösterdiği yerlerden biri temel olarak, hakların kaybedilmesi iken; diğeri, hakların kazanılmasıdır. Somut bir ifade ile kanunda belirtilen sürenin geçmesi, bir kimsenin sahibi olduğu bir hakkın kaybedilmesine veya sürenin çeşidine göre o hakkın talep edilebilirliğinin zayıflamasına sebep olurken diğer bir ihtimalde ise bir kimsenin sahibi olmadığı bir hakkın belirli şartların tecelli etmesi halinde ona aidiyetinin oluşmasına yarar sağlamaktadır. Hem Anayasa'da düzenlenen temel bir hak hem de aynî bir hak olan mülkiyet hakkının taşınmazdaki aleniyeti, tapu kütüğüne tescil ile sağlanmaktadır. Kural olan bu durumun istisnalarından birini, hakların kazanılmasına yönelik işleve sahip ve adıyla müsemma olan kazandırıcı zamanaşımı kavramı oluşturmaktadır. Kökeni itibariyle Roma Hukuku'na kadar dayanan bu kavram, tarihimiz boyunca birçok hukuk düzeninden etkilenen Türk Hukukunda da uygulama alanı bulmuş, zamanın ihtiyaçlarına göre değişim ve gelişim göstermiş, son olarak Roma Hukuku kökenli İsviçre Medeni Kanunu'nun Türk Hukuku'na iktibası ile günümüze kadar gelebilmiştir. Fiiliyattaki durum ile tapu kaydındaki durumun örtüşmesini sağlayan kazandırıcı zamanaşımı, taşınmazın mülkiyet hakkının kime ait olduğu konusunda ortaya çıkan belirsizliği giderip olası karmaşaları önleyerek kamu düzeninin sağlanmasına da hizmet etmektedir. Tüm bu nedenlerle; köklü tarihi ve uygulamaya dair önemi sebebiyle kazandırıcı zamanaşımı yoluyla taşınmaz mülkiyetinin kazanılması çalışmamıza konu edilmiştir. Kazandırıcı zamanaşımı kendisini olağan zamanaşımı ve olağanüstü zamanaşımı olmak üzere iki ayrı çeşidi üzerinde göstermekte olup çalışmada temel olarak bu iki çeşit esas alınmıştır. Bu doğrultuda, kazandırıcı zamanaşımının tarihçesi, kavramın terimsel karşılığı, kanundaki sistematiği ile çeşitleri, çeşitlerine göre farklılık gösteren kanunda aranan şartları, hüküm ve neticeleri ile yargılama usulleri öğreti ve içtihatlar doğrultusunda inceleme altına alınmıştır.