Theses supervised by Prof. Dr. Hulusi Arslan
16 theses · İnönü University
Ferîd Vecdî'nin çağdaş fikir akımlarına yaklaşımı
Bu çalışma Materyalizm, Pozitivizm, Darwinizm ve Feminizm gibi günümüz fikir akımlarının Ferîd Vecdî nazarında nasıl ele alındığı ve onun bu akımlar karşısındaki yaklaşımı ile ilintilidir. Araştırma konusunun tercihi noktasında bu akımların Müslüman kimliğini yakından ilgilendirmesi ve inançlar üzerinde etkili olması etkili olmuştur. Vecdî'nin araştırma boyunca kullandığı argümanların büyük çoğunluğu dini metinlerden ziyade bilim, akıl ve felsefenin ilkelerinden oluşmaktadır. Bu fikir akımlarının öne sürdükleri fikirler ve hipotezler zaman zaman birbirine benzerlik gösterebilmektedir. Ancak akımların konu ve yöntem bağlamında birbirinden ayrılması her başlığı kendi içinde değerlendirmeyi zorunlu kılmıştır. Birinci bölümde genel olarak materyalizm özel olarak günümüz materyalizmi incelenmiştir. Günümüz materyalizminin madde ve kuvvet hakkındaki tezleri bilim insanlarının yaklaşımlarıyla eleştirilmiştir. İkinci bölümünde pozitivizmin bilgi anlayışı bilim insanlarının yaklaşımlarıyla tartışılmış ve bilimin sabit bir yapı benimsememesi deney ve gözlemin yanı sıra duyular ve aklın yetersiz oluşu tartışılmıştır. Üçüncü bölümde Darwinizm ve esasları incelenmiş ve evrimin uzun bir zaman gerektirmesi eleştirilmiştir. Kalıtım ve körelmiş organlar teorisi ise Vecdî tarafından ilahî ilham ve takdir bağlamında değerlendirilmiştir. Dördüncü bölümde ise kadın cinsini yakından ilgilendiren feminizmin eşitlik, özgürlük iddiaları üzerinde durulmuş ve kadının toplumun inşası noktasında annelik vazifesi ön planda tutulmuştur.
Hâce Abdullah El-Herevî'nin kelâm eleştirisi
Hâce Abdullah El-Herevî 4 Mayıs 1006 yılında Afganistan'a bağlı Herat bölgesinin eski kalesi Kuhendiz'de dünyaya gelmiş ve hayatını bu bölgede geçirmiştir. Eğitim hayatına bölgede bulunan Malini medresesinde başlayan Herevî, yaşadığı dönemde ki farklı âlimlerden ders almış kısa bir süre içerisinde hadis yazmaya ve bölgedeki camilerde vaaz vermeye başlamıştır. Sûfî bir gelenekte büyüyen Herevî tasavvuf alanında onlarca eser bırakmıştır. Hanbelî mezhebine bağlı bulunan Herevî Kelâm İlmine ve kelâmcılara karşı eleştirisi hayatına etki etmiştir. Mu'tezile ve Kaderiyye'nin yanı sıra Ehl-i Sünnet'ten olan İmam Eş'ari'ye (ö. 324/936) de olan eleştirileri onu Kelâm eleştirisi noktasında ayrı bir noktaya taşımıştır. Ehli Sünnet'e olan düşmanlığı ve bildiğinden geri kalmayan Herevî defalarca hapis edilmiş ve sürgünler yaşamıştır. Ömrünün sonuna doğru gözlerini kaybetmesine rağmen Zemmü'l-Kelâm ve Ehlihî adlı eserini Selefi bir üslup ile kaleme almış, öğrencilerini de bu minvalde eğitmiştir. Herevî, Büşenc kasabasına sürgün edildikten sonra Herat'ta 22 Zilhicce 481/14 Mart 1089 yılında vefat etmiştir. Tezde Herevî'nin Kelâm İlmine ve kelâmcılara yönelttiği eleştiriler incelenip bu konuda tahliller yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kelâm, Zemmü'l-Kelam, Selef, Herat.
Mâtürîdî kelâmcılarda dehriyye eleştirisi
Dehriyye kavramı, zaman anlamına gelen "Dehr" kelimesinden türetilmiş ve kelâmcılar tarafından farklı dinî ve felsefî ekolleri karşılamak üzere kullanılmıştır. Özellikle Mâtürîdî kelâmcılar tarafından Sümeniyye ve Seneviyye gibi dinî gruplar, natüralist-materyalist filozoflar, Aristo gibi teist filozoflar, Bâtıniyye ve Karmatiyye gibi heretik İslâmî hareketler Dehriyye başlığı altında ele alınmış ve eleştirilmiştir. Bazı araştırmacılara göre bu durum, Dehriyye kavramının anlaşılması ve sınırlarının belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Bu çalışmada, söz konusu belirsizlik ve karmaşayı çözmek adına, dehrîliğin hangi temeller üzerine oturduğu araştırılmış ve bütün dehrî gruplar "Dehrî Epistemoloji" ve "Dehrî Ontoloji" şeklinde iki başlık altında toplanmıştır. Dehrî Epistemoloji; temelinde duyum olmayan bilgi, vahiy ve peygamber haberini reddeden, fizik bulgulardan hareketle metafizik çıkarsamalar yapan akıl yürütmeleri ve dolayısıyla kelâmcıların âlemden Allah'a doğru olan istidlâllerini inkâr eden epistemolojik yaklaşımı ifade eder. Dehrî Ontoloji ise; âlemin ezelîliğini savunan, yoktan yaratılışı inkâr eden ve evreni sadece doğal nedenlerle açıklayan yaklaşımın adıdır. Dehriyye'yi Mâtürîdî kelâmcılar çerçevesinde inceleyen çalışmamızda, özellikle İmam Mâtürîdî'nin özgün Dehriyye telâkkisi ve Dehriyye'ye yönelttiği eleştiriler üzerinde durulmuş, Mâtürîdî'nin, kendisinden sonraki kelâmcıları etkilediği tespit edilmiş, Mâtürîdî kelâmcıların Dehriyye eleştirilerinin, günümüz materyalizm eleştirilerine katkı sağlayacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar Kavramlar: Kelâm, Mâtürîdî, Dehriyye, Dehrî Epistemoloji, Dehrî Ontoloji, Mâddiyyûn, Tabîiyyûn, Materyalizm.
İbn Sînâ ve İmam Gazzâlî'de yeniden dirilişle ilgili nassların yorumu
"İbn Sînâ ve İmam Gazzâlî'de Yeniden Dirilişle İlgili Nassların Yorumu" isimli bu araştırmamız, bir giriş, iki bölüm ve bir sonuçtan oluşmaktadır. Müelliflerin diriliş konusundaki görüşleri belirlenirken tespit, analiz ve çıkarım yöntemleri takip edilerek metin oluşturulmuştur. Bununla birlikte İbn Sînâ ile İmam Gazzâlî'nin yaşadıkları dönemin siyasi, sosyal ve kültürel hayatının fikrî oluşumlarına etkileri gösterilerek, bağlı oldukları ilmî geleneğin temelleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Felsefi geleneği temsil eden İbn Sînâ ile dini geleneği temsil eden İmam Gazzâlî'nin dini metinleri anlama usûlleri tespit edilmiş ve dirilişin mahiyeti konusunda farklı görüşlere varmalarının arka planına yönelik saikler incelenmiştir. Araştırma neticesinde İbn Sînâ ile İmam Gazzâlî'nin dini metinleri anlama yöntemleri tespit edilmiştir. Bu sayede aynı dini metinleri kendilerine esas almalarına rağmen diriliş konusuna yönelik ayetlerin yorumunda, İbn Sînâ ile İmam Gazzâlî'nin birbirine zıt olan görüşlerinin dayanakları tespit edilmiştir. Neticede İbn Sînâ'nın diriliş anlayışının, İslam ilim geleneğinin haricindeki düşüncelerden kaynaklı olup akli ve nakli kriterler açısından tutarlı olmadığı belirlenmiştir. İmam Gazzâlî'nin ise vahiy kaynaklı referanslardan hareketle diriliş meselesini ele alarak akli temellendirmeler yaptığı için daha tutarlı olduğu sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte dini ve gaybi bir mesele olan dirilişin vahiy kaynaklı referanslarla ele alınarak neticelendirilmesinin gerekliliği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Din, Düşünce, Akıl, Vahiy, Yöntem, Ahiret, Diriliş.
Kelâm ilmi açısından evlilik ve kader ilişkisi
Evlilik, insan hayatında yer alan dönüm noktalarından biridir. Bu sebeple ilahi takdir ile mi özgür irade ile mi gerçekleşip gerçekleşmediği insan açısından önem arz etmektedir. Evliliğin kader olup olmaması kişinin yaşamını anlamlandırması noktasında farklı bir öneme sahiptir. Toplumda evliliğin ilahi takdir sonucu gerçekleştiği inancı yaygındır. Bu araştırmada kader inancının ortaya çıkış süreci ve nasslarda nasıl yer aldığı, kaderin, insanın eş seçimi ve evlilik konusunda nasıl bir faktör olduğu, insanın evlilik ve eş seçiminde iradesi dâhilinde ve iradesi dışında meydana gelen durumların neler olduğu ele alınarak tek tek irdelenmiştir. Allah her şeyi bilen ve güç yetirendir. Ancak insanı yaratılışının her zerresine kadar biliyor olması dünya hayatında imtihan edip fiillerini özgürce gerçekleştirmesinin ve bundan dolayı hesaba çekilmesinin önünde bir engel değildir. Evlilik Allah'ın ilmi, iradesi ve yaratmasına uygun olarak şekillenen bir nizam içerisinde meydana gelmektedir. Bu yönüyle bir nizama uygun olması açısından elbette ki ilahi takdirin altındadır. Ancak evlilikte zorlayıcı bir kaderin bulunduğunu düşünmek isabetli görünmektedir. Anahtar Kelimler: Kelâm, Kader, Evlilik, Evlilik ve Kader
Oryantalist literatürde İslâm'ın tevhid inancı ve kaynağı
Batı'nın Doğu'ya yönelik düşünsel birikimini yansıtan oryantalist literatürde İslâm'ın tevhid inancına yönelik tasavvur ve yaklaşımlar hem değişken hem de sabit özellikler göstermektedir. Avrupa'da Hristiyanlık öğretilerinin tek ve mutlak hakikat olarak görüldüğü Orta Çağ'dan Aydınlanma dönemine kadar İslâm, genellikle Hristiyanlığın sapkın bir mezhebi olarak görülüp tahkir edilmiş ve onun temel esası olan tevhid inancı putperestlik, sapkınlık ya da batıl bir inanç olarak değerlendirilmiştir. Aydınlanma döneminde tasvirî yaklaşımı esas alarak yazılan bazı eserlerde İslâm'ın tevhid inancını tabiî din anlayışıyla özdeşleştiren bir bakış açısının örnekleri sergilenmiştir. 19. yüzyıldan itibaren oryantalist literatürde İslâm inancına yönelik düşünceler ağırlıklı olarak tarihsel eleştirel yaklaşımla ortaya konulmuştur. Modern dönemde İslâm'ın tevhid inancının kaynağını İslâm öncesi putperest Arap geleneğinde, Yahudilikte, Hristiyanlıkta veya son ikisinde birlikte arayan çeşitli teoriler ileri sürülmüştür. Tevhid inancının kaynağını Yahudilik ve Hristiyanlıkta arama geleneğinin İslâm'ın erken döneminde Hristiyan din adamları tarafından ileri sürülen iddialarla paralellik gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca Orta Çağ'dan Modern döneme kadar tevhid inancını Hristiyanlık ve Yahudilikle birlikte tek tanrılı İbrahimî dinler geleneğinin devamı şeklinde gören bir bakış açısının pek az örnekleri bulunurken bu yaklaşımın yirminci yüzyıldan itibaren daha çok sayıda eserde sergilenmeye başladığı görülmüştür. İslâm'ın tevhid inancına yönelik en doğru tanımlamaların dinî, siyasi ya da kültürel her türlü taassup ve önyargılardan uzak şekilde İslâm'ı Müslümanca bir bakış açısıyla değerlendiren oryantalist yazarlar tarafından yapıldığı görülmüştür. Doğu'yu ötekileştirerek oluşturulan Batılı kimlikle İslâm hakkında yazılan eserlerden oluşan oryantalist literatürde ise İslâm'ın tevhid inancına yönelik yaklaşımların konjonktürel değişim gösteren bir hüviyete sahip olduğu ve Batı'da geliştirilen tüm bilimsel yöntemlere rağmen henüz tam anlamıyla tarafsız bir hüviyet göstermediği görülmektedir. Anahtar Kavramlar: Kelâm, oryantalizm, oryantalist literatür, İslâm, tevhid, Allah, inanç.
Ebû'l-Muîn En-Nesefî'de tenzih düşüncesi
İslâm inanç sisteminin temeli tevhittir. Tevhidin özü ise Allah Teâlâ'yı zâtında ve sıfatlarında tek ve benzersiz kabul edip, ulûhiyette ortağının olmadığına inanmaktır. İslâm dini bu inancın oluşmasına ve devam ettirilmesine çok büyük önem vermiştir. O'nun için İslâm düşünce tarihinde bütün mezhep ve fırkalar söz konusu tevhit inancı çizgisinde ilâh tasavvurlarını temellendirmeye çalışmışlardır. İslâm âlimleri bu çerçeveyi çizebilmek için Allah'ın zâtı ve sıfatlarının niceliği ve niteliği hususunda aklî ve naklî delillere dayanarak birçok istidlâl yöntemleri geliştirmişlerdir. Böylece Allah'ın ne olduğu ve ne olmadığı sorusuna cevap aranmıştır. Allah'ın duyularla idrak edilemeyen aşkın bir varlık olması, O'nun insanların anlayabileceği bazı ifade tarzlarıyla tanıtılmasına ve tanınmasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak Allah'ın, dini metinlerde duyulara hitap eden bazı kavramlarla tanıtılması, O'nun cismânî özelliklerinin olabileceği düşüncesine zemin oluşturmuştur. Kur'an ve hadislerde Allah'ın âlim, hayy, kâdir, semi' ve basir olduğu vurgulanmaktadır. Aynı zamanda insanlar da bu vasıflara sahiptir. Ayrıca Kitap ve Sünnet'te Allah'a el, ayak, yüz ve göz gibi insanlar için uzuv mânâsı ifade eden kavramların izafe edilmesi durumuyla, "hiçbir şeyin O'nun benzeri olmadığı" ilkesinin bağdaştırılması ve izahının yapılması gereğini ortaya çıkarmışıtır. Ebû'l-Muîn en-Nesefî, Allah Teâlâ'nın, zâtında ve sıfatlarında, hiçbir varlığa benzetilemeyeceğini, aklî ve naklî delillerle ispatlamaya çalışmıştır. Allah'ın zâtında ve sıfatlarında herhangi bir şeye benzemekten ve herhangi bir konuda eksik/yanlış iş yapmaktan uzak tutulmasına "tenzih" denilmiştir. Ona göre Allah'ın zâtının yanı sıra sıfatları da vardır. O, ezelî sıfatlarıyla âlemi yaratmış, içindeki varlıkların hayatını devam ettirmekte ve evreni yönetmektedir. Evrende görülen bazı problemler, çekilen acılar ve görülen kötülükler, Allah'ın noksanlıkla nitelenmesine delil olamaz. Zira O, hikmet ve ilim sıfatına da sahiptir. Bu sıfatlarıyla her şeyi yerli yerinde ve olması gerektiği gibi yaratıp idare etmektedir. Evrendeki temel varlık insandır. Diğer varlıkların esas fonksiyonu, imtihana tabi tutulan insanın bu süreçte en uygun ortam ve zemini yakalayabilmesidir. İnsanlar, Allah'ın koyduğu düzenin hikmet yönünü ilk başta tam olarak anlamayabilirler, ancak araştırdıklarında evrendeki sayısız hikmetlerin farkında olacaklardır. Anahtar kelimeler: Tenzih, Teşbih, Sıfat, Hikmet, Ebû'l-Muîn en-NesefÎ
Liseli gençlerde günah algısı (Elbistan örneği)
Bu araştırmanın amacı günah algısının dini literatürdeki anlamını ve liseli gençlerin günah algısını ve mezheplerin günah algısını çeşitli faktörler altında incelemektir. Özellikle liseli gençlerin günah algılarını tespit ederek, neleri günah kapsamına alıp neleri almadıklarını, bulundukları çevreden etkilenip etkilenmediklerini öğrenmektir. Yaradılış itibariyle günahsız yaşama müsait olan insan, kendisini çevreleyen her şeyle ilişki içinde olmakla beraber dışarıdan gelen etkilere şu veya bu şekilde tepki veren bir yapıya sahiptir. Gençlerin günah algısı; ebeveynlerinin günah algısına yaklaşımlarının, her gün karşılaştığı sayısız olay ve kişilerin, içinde bulunduğu toplumun, sosyo-ekonomik ve kültürel koşulların, yaş ve daha birçok etkenin tesirinde kalmaktadır. Dolayısıyla da gençlerin günahla ilgili algıları çeşitli değişkenlere bağlı olarak değişebilmektedir. Yapılan bu çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konunun kapsamı, önemi ve uygulanan yöntemler ele alınmış, birinci bölümde günah kavramının lügat ve ıstılahi anlamları incelenmiştir. Kur'an'da günah manasına gelen kavramlar açıklanıp ayetler ve hadisler ışığında değerlendirilmiştir. İkinci bölümde Sahabe dönemindeki ihtilaflardan bahsedilerek, büyük günah meselesinin ortaya çıkışı ve büyük günah konusuna itikadi fırkaların yaklaşımları tespit edilmiştir. Çünkü büyük günah meselesinin itikadi fırkaların oluşumunda veya şekillenmesindeki etkisi büyüktür. Üçüncü bölümde ise yapılan anket çalışmasında ortaya çıkan veriler analiz edilmiş ve sonuç bölümünde yapılan tespitler ve varılan sonuçlara yer verilmiştir. Anket sonuçları liseli gençlerin günah algısının genel anlamda teorik olarak ortaya koyduğumuz bilgilere uygun olduğunu, dinen günah sayılanların liseli gençlerce de günah olarak kabul edildiğini göstermiştir Yine Liseli gençlerin günah algısında Ehl-i sünnet itikadının baskın bir şekilde kendisini gösterdiği gözlemlenmiştir.
Kelam ekollerinin kader inançlarının şekillenmesinde dini ve sosyo-kültürel etkenler
Bu çalışmanın konusu ilk dönem kader tartışmalarında var olduğu düşünülen dini, siyasi ve sosyo-kültürel etkenlerin araştırılmasıdır. Çalışmanın amacı evrensel bir sorun olan kader ve özgürlük probleminin daha doğru anlaşılması için ilk dönem kader yorumlarını etkileyen olayları ve olaylara etki eden zihinsel arka planı aydınlatmaktır. Çalışmada deskriptif yöntemin yanında metin analiz metoduna da başvurulmuştur. Kelam ekollerinin kader anlayışları birçok etkene bağlı olarak farklılık göstermektedir. Olguları farklı anlama ve yorumlamada dini olan veya olmayan delillere bakış açıları etkili olmuştur. Farklı bakış açılarını etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu bağlamda siyasi sorunlar, geçmiş kültürlerin bilgi birikimi ve bu kültürlerden bilinçaltına yerleşmiş inanç ve düşünceler, öteki ile olan münasebetler vb. birçok etken yorumları ve anlayışları farklı hale getirmektedir. Bu sebeple çalışmada dini etkenlerin yanı sıra siyasi ve sosyo-kültürel faktörler daha yakından incelenmiştir. Çalışmanın temel perspektifi, farklı anlayışların mutlağı yansıtmadığı ve düşüncelerin arka planının mutlaka tespit edilmesi gerektiğidir. Bu bakış açısıyla, kader probleminin değişik açılardan incelenmesi ve daha iyi anlaşılması amaçlandı. Bu etkiler altında oluşan Haricilik, Mürcie, Cebriye, Kaderiye, Mu'tezile, Şia, Eş'arîlik ve Mâturîdîlik gibi fırka ve ekollerin kader anlayışları tespit ve analiz edildi.
Osmanlı'da medrese geleneği ve kelâm ilmi
Kelâm ilmi, İslam itikadının ana meselelerini ele alan önemli bir ilimdir. Bu ilmin öğrenilmesi amacıyla ilk dönemden itibaren birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların daha verimli olması için sistemli ve düzenli bir eğitim faaliyetinin varlığı çok önemlidir. Bu amaçla kurulmuş olan, ilim faaliyetlerinin en iyi yapıldığı, İslam medeniyetinin en önemli ve özgün eğitim-öğretim kurumları medreselerdir. Medreselerde sistemli ve düzenli bir kelâm eğitimi İslam medeniyetinin gelişilmesi açısından son derece önemlidir. Nizamiye deneyimi ile başlayan medrese geleneği, Osmanlı'da, tam teşekküllü bir noktaya kavuşmuş ve etkinliğini sürdürmüştür. Osmanlı medreseleri, İslam düşüncesinin tarih içerisinde oluşan birikimlerini devam ettirmiştir. Fatih dönemiyle birlikte tam anlamıyla yerleşik bir geleneğe sahip olduğu görülmektedir. Aynı dönemde ilk defa medreselerde kelâm derslerinin okutulması zorunlu hale getirilmiştir. Bu durum kelâm ilmi açısından önemli bir gelişmedir. Çünkü kelâm eğitimi artık resmi olarak ve devlet desteğiyle medreselerde yapılmaya başlanmıştır. Felsefi kelâm döneminin hâkim zihniyete dönüşmüş olması yine bu döneme rastlar. Kuşkusuz bu durum, İslam hukuku orijinli medrese geleneğinde kelâm ilmi açısından önemli bir gelişmedir. Osmanlı medreselerinde okutulan kelâm eserleri daha önce Anadolu dışında yaşamış olan ve Razi çizgisine mensup Eş'ari kelâm âlimleri tarafından telif edilmiştir. Osmanlı ilim çevrelerinde, hem bu telif eserlere olan rağbet, hem de bu eserlere dair yapılmış olan şerh, haşiye ve benzeri çalışmalar yoğun bir kelâm faaliyetinin varlığına işaret etmektedir. Osmanlıda Medreselerde okutulan kitaplar, bu telif eserler ve bunlara yapılmış olan haşiye ve şerhler olmuştur. Çalışmamız, bu eserleri merkeze alarak, özellikle Osmanlılarda, kelâm düşüncesinin seyri, kelâma dair yapılan çalışmalar ve medreselerde yaygın olarak okutulan kelâm eserleri hakkında bilgi vermeye yönelik olacaktır. Anahtar sözcükler: Osmanlı, Medrese, Dersler, Kelâm, Kelâm Eserleri
İslâm kelâmında mûcize ve kerâmet dışındaki hârikulâde haller
Allah, İnsanları imtihan için yeryüzüne göndermiş, onları başıboş bırakmamış, kitaplar ve peygamberlerle desteklemiştir. Fakat bir kısım insanlar kitapları ve Peygamberleri inkâr ederek, gönderilen nebîlerin elçiliklerini ispat için sıra dışı şeyler göstermelerini istemişlerdir. Bunun üzerine Allah, elçilerini mûcize ile desteklemiştir. Mûcize yalnız peygamberlere hâstır. Fakat âlimlerimiz Kur'ân-ı Kerîm'den hareketle nebî olmayan kimselerden de olağanüstü haller meydana gelebileceğini söylemişlerdir. Örneğin Kur'anda Hz. Meryem'e sunulan olağanüstü ikramlardan bahsedilir. Bazı âlimlerimiz bu duruma kerâmet demişlerdir. Bazı âlimlerimiz olağanüstü hadîselerin ancak peygamberlerde görülebileceğini söylemişler, bazı âlimlerimiz de Allah dilemeden hiçbir şeyin mümkün olmayacağını ifâde etmişlerdir. Ehl-i Sünnet'e göre resül olacak kimsenin henüz küçükken bir takım olağanüstü haller göstermesine İrhâs, zor durumda kalan mü'min bir kula yardım yetişmesi durumuna meûnet, inkârcılardan meydana gelen olağanüstü durumlara İstidrâc, küfrü ve günahı sabit kişilerin ellerinde ve onların isteklerine ters olarak ortaya çıkan olağanüstü durumlara ise ihânet/hızlân denilmiştir. Mu'tezile âlimleri bu tür olağanüstü halleri olanaksız görmüşlerdir. Ehl-i sünnet olağanüstü haller hakkında hemfikir olup, Kur'ân-ı Kerîm'den âyetler ve hadîsler ile bu görüşlerini desteklemeye çalışmışlardır. Özellikle tasavvuf çevreleri hârikulâde olayları çok önemsemiş, konuya eserlerinde epeyce yer vermişlerdir, fakat bu durum hârikulâde hadîselerin istismar edilmesine zemin hazırlamıştır. Anahtar kelimeler: Hârikulâde, Mûcize, Kerâmet, İrhâs, Maûnet, İstidrâc, İhânet/Hızlân
İslâm kelâmı'nda kudret-fiil ilişkisi (Mutekaddimûn dönemi)
Tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de önemini koruyan kader konusu, insan fiilleriyle doğrudan alakalıdır. Çünkü insanın özgürlüğü ve sorumluluğu ile ilgili tartışmalar, ağırlıklı olarak insanın fiillerdeki rolü etrafında şekillenmiştir. İnsan fiillerinin meydana gelmesinde fâilin kim olduğu, fiilin nasıl ortaya çıktığı gibi sorular, kudretin merkeze alınmasını gerektirmiştir. Bu anlamıyla kudret-fiil ilişkisinin, insanın özgürlüğü ve sorumluluğu bağlamında araştırılması, kader düşüncesinin temellendirilmesi noktasın-da önem arz etmektedir. Bu araştırma, kudret-fiil ilişkisinin tarihsel arka planını, kudretin tanımı ve yapısal özelliklerini, kudretin fiillin oluşumundaki etkileşimi ve kudretin fiille ilişkisindeki ahlaki boyutu ele almaktadır. İslam düşünce tarihinin erken döneminde farklı düşüncelerin ortaya çıktığı görül-mektedir. Bu bakımdan konu araştırılırken ilk dönem kaynaklarından hareket edilmiş ve konuyla alakalı farklı görüşler mezhebi paradigma bakımından mukayeseli olarak ele alınmıştır. Dolayısıyla konuyla ilgili ilk dönemde ortaya çıkan tartışmalar, Eş'arî (Allah merkezli), Mu'tezilî (İnsan merkezli ) ve Mâturîdî (Eklektik) düşünce sistemleri üzerin-den karşılaştırmalı bir şekilde ortaya konulmaya çalışılmıştır. Farklı fikirlerin ortaya çık-tığı ve sistemleşmeye başladığı bir zaman dilimi olması hasebiyle konu özellikle mute-kaddimûn dönemi ile sınırlandırılmış ve tezimiz, muhteva olarak hicri V. Yüzyıl yani Gazzâlî (ö. 505/1111)'ye kadar ki dönemi kapsamaktadır. Bunun yanında modern bilim-deki gelişmelerin artması ve insanın sahip olduğu yetenekler hakkında yeni bilgilerin ortaya çıkması, kudret-fiil ilişkisine bilimsel bir yaklaşım sergilenmesini de gerekli kılmış-tır.
İmam Maturidi'nin iman anlayışı
İmam Maturidi, Ehl-i Sünnet inancının iki büyük ekolünden birisi olan Maturidiliğin kurucu sudur. O, İmam Azamın kelama dair görüşlerini rasyonel olarak temellendirip geliştiren, İslam dünyasında ve özellikle Orta Asya bölgesinde Ehl-i Sünnet inancının yerleşmesine büyük katkı sağlayan ünlü bir kelamcı,fıkıhçı,müfessir ve bilgindir. Maturidinin iman anlayışı iman tas diktir, ilkesinden oluşmaktadır.O bu ilkeden hareketle iman amelden bir cüzdür diyen mutezi le,Hariciler ile iman sadece ikrardır diyen Kerramiye ve iman marifet tir diyen Cehmiye ve mür cieye karşı çıkmıştır. Çünkü imanın yerinin kalp olduğunu, bunların ise kalpte gerçekleş meyen şeyler olduğunu dolyısıyla iman olamayacaklarını belirtir. Bilgi de iman için önemli ol masına rağmen tek başına iman olamaz.Çünkü her bile kimse iman etmez.
Mu'tezile'de istihkak teorisi (Mükâfat ve cezanin hak edilmesi)
İstihkak, anlam ve muhtevası ile Mu'tezile'yi diğer mezhep ve ekollerden ayrıcalıklı kılan konulardan biridir. Mu'tezile düşüncesinde istihkak, hem hukukî hem de ahlakî bir mesele olarak adalet ile el-va'd ve'l-vaîd ilkesi etrafında tartışılmıştır. Mu'tezile teolojisinde istihkak, Allah ve insanın hak ve hukukunu ilgilendiren boyutuyla ilke ve sorumlulukların esas alındığı bir teoridir. Mu'tezile ekolünün istihkakı, tecrübe âleminden hareketle ve insan-insan ilişkisi üzerinden temellendiremeye çalışması bunun en bariz örneğini oluşturmaktadır. İnsanlar dünyada fiilleriyle övgü ve yergiyi hak etmektedirler. Zira bunun gelişigüzel olmadığı ve birtakım kriterlere bağlı olduğu tecrübe ile bilinmektedir. Nitekim 'hak etme olgusu', eylem, değer ve hüküm arasında nesnel ölçümlerin varlığını gerektirmektedir. İstihkak, tecrübe edilen ve değer bildiren iki olgu arasındaki uygunluk ilişkisidir. Nitekim iyi eylemin övgüyü, kötü eylemin de kınamayı hak etmesi böyle bir liyâkat ilişkisine tekabül etmektedir. Şu durumda hak etme bilinçli bir eyleme bitişen ahlakî sonuçtur. Bu anlamıyla da var olan değerlerin karşılığı olabilecek övgü, kınama, mükâfat, ceza veya bedelin fâil hakkında zorunlu, gerekli ve uygun olmasıdır. Öyleyse istihkak, var olan ile ilintili bir kavramdır. Allah'ı, insanı, canlı ve cansız bütün varlıkları ilgilendiren çok boyutluluğa sahiptir. Bu nedenle istihkak, başlangıcı ve geleceği itibariyle varlık hakkında konuşmaktır. İnsanın yaratılmış olması istihkakı zorunlu kılan en temel faktördür. Yaratılışla beraber insan sorumlu ve aynı zamanda hak eden bir varlık olmuştur. Hak etmenin haklılığı ise insanın özgür bir iradeyle yapabilmesine (temkîn) bağlı kılınmıştır. İstihkakın en temel niteliği bu durumda insanın özgür fiilleri yani fiillere yüklenen değerlerdir. Bu değerler iyi, kötü, medh, yergi, günah, sevap, ceza, zarar gibi dinî-ahlakî formlardan oluşur. Teklif devam ettiği sürece mükâfat ve cezayı hak etmede nihaî karar insana aittir. Bu nedenle istihkakın bir birimi olan iskat şekilleri af, şefaat, muvazene ve tövbe insana ait hükümlerin değişebileceğini bildirmektedir.
Kelâmi açıdan evrim teorisi ve ateizm
Evrim teorisi, ortaya atıldığından beri sadece biyolojinin değil aynı zamanda sosyolojiden tarihe, sanattan felsefe ve teolojiye kadar birçok alanının gündemini meşgul etmeye devam etmektedir. İki asra yaklaşan geçmişine rağmen evrim üzerine yapılan tartışmaların alevi hiç sönmemiş aksine artarak günümüze kadar devam etmiştir. Teorinin bilimsel iç sorunlarının yanında en büyük tartışma, hiç şüphesiz Tanrı'nın varlığı, insanın yeryüzündeki maddi manevi konumu, insanın değeri ve ahlakın kaynağı üzerinde olmaktadır. Bu nedenle teorinin metafizik ve inanç boyutundaki etkileri bilimsel yönden daha çok tartışılmaktadır. Akademik camiada, evrim teorisinin teolojik sonuçları hakkında birçok bilimsel araştırma, tez, makale ve kitap yayınlanmaktadır. Bu araştırmaların sayısı her geçen gün artmaktadır. Ülkemizde evrim teorisine yönelik ilgi, inanç boyutuyla birlikte giderek artış göstermektedir. Bu teoriye itirazların çok büyük kısmı ateist düşünceye bilimsel temel oluşturduğu düşünülen teolojik ve felsefi imâlara müsaitliğinden ileri gelmektedir. Evrim üzerine çalışan bazı bilim adamlarının evrim ve ateizm arasında kurmaya çalıştıkları doğrudan bağ, bu algıyı güçlendirmektedir. Bu çalışmada, evrim ve ateizm arasında kurulmaya çalışılan bağlantılar tespit edilerek evrim teorisinin Tanrı'nın varlığı ve dini olgular ile ilgili oluşturduğu düşünülen sorun alanları kelâmî bakış açısıyla ele alınmaya çalışılmıştır. Bu araştırmanın hedefi, evrim teorisinin bilimsel olarak doğruluğunu veya yanlışlığını göstermek değildir. Araştırmada, evrim teorisinin hangi alanlarda ateist iddialara bilimsel bir temel olarak kullanıldığı incelenmiş ve bu teorinin felsefi ve teolojik boyutları ateizm bağlamında ele alınmış, daha sonra bu iddiaların kelami perspektifle değerlendirmesi yapılmaya çalışılmıştır. Öncelikle, birinci bölümde çalışmanın anahtar kavramları olan evrim konusunun tarihi, temel bilimsel iddiaları ile ateizm kavramının tarihsel gelişimi ve çeşitleri açıklanmış; ardından bu teori bağlamında ateist düşüncenin argümanlarını nasıl geliştirdiği ve Tanrı inancının yadsınmasına yönelik ileri sürdüğü iddialar üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde evrim teorisinin İslam düşünce tarihindeki izleri sürülmüş Müslüman düşünürlerin bu canlılığın oluşumuna dair bakış açıları incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise Kur'an'daki yaratılış anlayışı ile evrim teorisinin çatışıp çatışmadığı İslam'daki yaratılış düşüncesi bağlamında ele alınmıştır. Tüm bu tartışmaların ışığında ulaşılan sonuçlar çalışmamızın sonuç bölümünde vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kelâm, Tanrı, Evrim Teorisi, Ateizm, Yaratılış
Kötülük problemi ve şeytan
Kelâm ilmi, İslâm itikadının başlıca önemli meseleleri ile ilgilenen müstakil bir ilimdir. Bu araştırmanın konusu olan kötülük problemi ve Şeytan'da bu temel meselelerden biridir. Kelâm ilminde insanın yapmış olduğu kötülükleri Tanrı'ya isnat edenler bulunduğu gibi Tanrı'yı her türlü kötü eylemden tenzih edenler de mevcuttur. Dünyada doğadan kaynaklanan kötülükler olduğu gibi insan iradesinden kaynaklanan ahlâkî kötülükler de vardır. Şeytan'ın sürekli olarak insanı kötülüğe teşvik etmesi ahlâkî kötülük problemi bağlamında bir sorun olarak zihinleri meşgul etmektedir. Her çağda ve her dinde hatta Şeytan'ın Tanrı olarak kabul edildiği Satanizm akımında dahi Şeytan, kötü karakter olarak karşımıza çıkmakta ve insanı aldatan, saptıran, yoldan çıkaran gibi sıfatlarla sembolize edilmektedir. Şeytan'ın kötülük problemi ile birlikte ele alındığı bu çalışmada Şeytan'ın semâvî dinlerdeki üstlenmiş olduğu kötülük misyonu ve kötülük problemi içerisinde onun kötülüğünün ne derece kötülük sayıldığı incelenmiştir. Araştırmada Kelâm âlimleri, filozoflar ve farklı mezhep inancına sahip olan ulemanın tefsirlerinden faydalanarak, Şeytan'ın mahiyeti ve yaratılışındaki hikmetler ilahi adalet ve özgür irade çerçevesinde tahlil edilmiştir. Aynı zamanda Semâvî kitapların araştırılması neticesinde elde edilen bulgular, bize Şeytan'ın Adem'den bu yana değiştirilmeden fakat geliştirilerek iletildiğini de göstermiştir. Bu çalışma Şeytan'ın varlığı, kötülüğü, insanın kötülük karşısındaki tutumları ve imtihanı açısından ulaşılabilecek yorumları içermektedir. Araştırmada Şeytan'ın, düşünce tarihi boyunca kötülüğün sembolü olarak görüldüğü fakat buna karşılık insanın ona karşı kendini savunma imkânına sahip kılındığı tespit edilmiş bu sebeple de Şeytan'ın varlığının Allah'ın adalet ve hikmeti açısından bir problem doğurmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Kötülük, Şeytan, Hikmet, İrâde, Kelâm, Teodise