Theses supervised by Prof. Dr. Hüseyin Mahir Fisunoğlu
13 theses · Çukurova University, Çağ University
Para politikasındaki gelişmeler ve Türkiye uygulaması
Bretton Woods sisteminin yıkıldığı 1970'li yıllardan günümüze gerek dünya ekonomisinde gerekse iktisat teorisinde yaşanan gelişmeler neticesinde, uzun dönemde para politikasının nihai ve öncelikli amacının fiyat istikrarı olması gerektiği konusunda, iktisatçılar ve merkez bankacılar arasında yaygın bir kanaat oluşmuştur. Para politikasının, uzun vadede öncelikli amacının fiyat istikrarını sağlamak olması gerektiği üzerinde bir görüş birliğinin sağlanmasından sonra, bunun gerçekleştirilmesi için hangi para politikası rejiminin en uygun olduğu konusundaki tartışmalar daha da hızlanmıştır. Tüm bu gelişmeler paralelinde, iktisat politikalarının uygulanması ve sonuçlarının değerlendirilmesi hususunda, 1990'ların sonlarında yeşeren ve iktisadi ekoller arasındaki metodolojik yakınlaşmaya bağlı olarak Yeni Neoklasik Sentez (YNS) modelleri çerçevesinde bir uzlaşma zemini oluşmuştur. Metodolojik olarak YNS, dinamik genel denge teorisini kullanarak mikro iktisat ile makro iktisat arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. YNS, para politikası rejimi olarak enflasyon hedeflemesini benimsemektedir. YNS'e göre, enflasyon hedeflemesi hem fiyat istikrarını gerçekleştirmekte, hem de üretim ve istihdam düzeyindeki dalgalanmaları azaltmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, makroekonominin 20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında yaşadığı dönüşüm ve bu dönüşüm çerçevesinde para politikası modellemesinde ortaya çıkan değişimlerin Türkiye'deki uygulamalara yansımalarını araştırmaktır. Çalışmada öncelikle para politikasının tarihsel gelişimi, YNS çerçevesinde gelişen teorik konular ve uygulanan para politikaları analiz edilmekte, ardından da makroekonomik modelleme alanında yaşanan gelişmeler incelenmektedir. Çalışma, bir dinamik stokastik genel denge modeli olan YNS modelinin Türkiye için uygunluğunun, genelleştirilmiş momentler yöntemi (GMM) ile araştırılmasıyla son bulmaktadır. Elde edilen sonuçlar, teorik geçerliliği kabul edilmiş modelin Türkiye için uygun olduğunu göstermektedir.
Seçilmiş 10 önemli turizm ülkesinde, turizmin ülke ekonomisindeki yeri ve iktisadi büyümeye katkısı
Seçilmiş on önemli turizm ülkesinde turizmin ülke ekonomisindeki yeri ve iktisadi büyümeye katkısı Turizm, özellikle 1950'li yıllardan sonra dünyanın önemli bir sektörü haline gelmiştir. Değişik ülke insanlarının birbirlerini kültürel yönden tanımalarının da ötesinde, önemli bir iktisadi faaliyet olarak, istihdam, milli gelir, yatırım, cari açık ve diğer hizmet alanlarında önemli etkileri olmuştur ve olmaktadır. Sadece uluslar arası turizm değil, ülke içi turizm de benzer bir gelişme göstermiştir. Bu çalışmanın amacı; önemli sanayi ülkesi olmuş sekiz (A.B.D. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, İngiltere, Avustralya, Japonya) ve gelişmekte olan iki (Çin ve Türkiye) örneğinden hareketle, "gelişmiş büyük sanayi ülkeleri ve milli geliri yüksek ülkeler için de turizmin önemli bir iktisadi faaliyet kolu olduğu" hipotezi test edilmiştir. Veri setlerinin temel ve basit istatistiki yöntemlerle incelenmesi sonucu; incelenen dönem olan 2000- 2012 yılları arasında uluslar arası turizm hareketlerinin ve uluslar arası turizm harcamalarının yüzde 45'inin bu on ülkede yoğunlaştığı görülmektedir. Küresel Kriz'e rağmen bu ülkelerin gayri safi yurt içi harcamalarında iç ve uluslararası turizmin yüzde 5- 10 katkısının olduğu, iç turizmin toplam turizm gelirlerinin yüzde 50- 70'ini temsil ederek, turizm gelirlerindeki bir değişmenin büyük ve sanayileşmiş ülke ekonomilerini etkileyebilecek boyuta geldiği hesap edilmiştir. Turizm sektöründe yapılan yatırımların Küresel Kriz nedeni ile bir miktar etkilense de artış eğilimini koruduğu da bulgular arasındadır. Yıl bazında bakıldığında, o yıl yapılan yatırımların her bir doları, 10,5 dolar gelir yaratmaktadır. Ancak, turizm kesimi istihdamının gerek gelir ve gerek yatırımlardaki artışlara rağmen sabit kaldığı, hatta gerilediği de tesbit edilmiştir. Bunun nedeni olarak; döviz kurları değişim oranları ve teknolojideki gelişmelerin bu sektörde emek tasarruf edici yönde gelişmesi gösterilebilir. Sonuç olarak; incelenen dönem ve ülkeler ele alındığında hipotezimin önemli ölçüde geçerli olduğu ve böylece büyük ekonomiler için de turizmin önemli bir iktisadi faaliyet kolu olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Büyük ekonomilerde turizm sektörü, turizm gelirleri, turizm yatırımları, turizmin yarattığı istihdam, gayrisafi yurt içi hasılaya katkı.
Merkez Bankası rezerv yönetimi: Türkiye örneği
Ülkeler, ödemeler dengesi açıklarının finansmanı, dış borç ödemeleri, yerel döviz piyasalarına müdahale, ülke prestiji, acil durumlara karşı koruma sağlamak, gelecek kuşaklara güvence sağlayacak "miras fonu" yaratmak gibi çeşitli amaçlarla uluslar arası rezerv talep ederler. Talep edilen bu rezervlerin sağladığı avantajlar kadar sosyal maliyetleri de olduğu için, "optimum rezerv büyüklüğü", rezerv yeterliliği" ve "rezerv yönetimi" kavramları ortaya çıkmıştır. Bu rezervler merkez bankaları tarafından tutulduğu ve yönetildiği için, merkez bankaları "rezerv yönetim stratejileri" geliştirmek durumundadırlar. Çünkü bu rezervlerin yönetimi sırasında merkez bankaları; piyasa riski, kredi riski, operasyonel risk ve likidite riski ile karşı karşıya kalabilirler. Türkiye de, kalkınmakta olan ve kalkınma sırasında, özellikle son yıllarda ödemeler dengesi açıkları veren ve yabancı sermaye akımları alan bir ülke olarak; hem ödemeler dengesi açıklarını finanse etmek, hem dış borç ödemeleri ve hem de yerli parayı savunmak için, yüksek rezerv talep eden ve dolayısı ile rezerv yönetimi stratejileri belirlemek durumunda olan bir ülkedir. Bunun için yıllık "stratejik model portföy" ve "yatırım stratejisi" belirlemektedir. Bu belirlemeler sırasında; dünya ve Türkiye ekonomisi ile ilgili analizler ve bunların yorumlaması önemli olmaktadır. Son yıllarda enflasyon hedeflemesini bir politika önceliği olarak belirleyen Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın, "merkez bankası bağımsızlığı" ile kazandığı politika avantajı da bulunmaktadır. Bu çalışmada; merkez bankalarını rezerv talep etmeye yönlendiren konular ele alındıktan sonra; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın rezerv kompozisyonu, optimum rezerv yönetimi, rezerv yönetim stratejisi, rezerv yeterliliği, risk yönetimi, rezervlerin sosyal maliyeti ve merkez bankası bağımsızlığının etkileri ele alınarak; sonuçta, genel bir değerlendirme yapılacaktır. Anahtar Kelimeler: Merkez Bankası Rezerv Yönetimi, Merkez Bankası Rezerv Kompozisyon, Yeterli Rezerv Miktarı, Merkez Bankası Bağımsızlığı
Emissions embodied in exports in developed and developing countries and an empirical study on the emissions embodied in Turkey's trade (2000 and 2009)
In this study, we are looking answers to three questions: 1) What are the carbon emissions embodied in exports for 40 major countries in 2000 and 2009? 2) How did emissions embodied in exports for those countries as well as emissions embodied in imports and exports for Turkey change in the 10-year term? 3) Is it possible to calculate net export values that exclude emission externality for major economies? In other words, we are going to look at one of the externalities, carbon emissions as a cause of climate change in general; then, we will calculate the emissions embodied in exports (EEEs); and last, have a very close look at the emssions embodied in exports and imports of Turkey and end up with calculating net export values for the nations. Our findings are as follows: 1) Climate change has been an undeniable reality of our lives in the last decades; 2) There is a direct relationship between carbon emission levels and industrial/service exports; 3) Emissions embodied in exports transferred mostly from developed nations to developing countries from 2000 to 2009; 4) Developed countries kept producing their strategic goods; however, total created emissions were much lower in those countries except Central Europe; 5) USA left most consumer-goods production to developing countries and decreased level of emissions in exports while her number one trade partner's, China's, emissions were fivefold from 2000 to 2009; 6) Total emissions embodied in exports on planet increased as a result of high production/exports and lower production technologies in the developing countries; 7) Central Europe had a different picture from Southern and Northern Europe with much higher emission levels; 8) Turkey created half of all emissions embodied in alonein Balkan staters in 2009; 9) Turkey's calculated emission cleaning cost was about 1.5 percent of her total exports; 10) Emissions embodied in Imports were higher than emissions embodied in exports for Turkey in 2009, putting the country in an unblamable position; however, she still needs to lower emission levels for environmental protection; 11) Far-Eastern countries have much higher emission cleaning costs as a percentage of the total exports comparing to Western nations. Clearly, there is a close relationship between exploded international trade and erupted emissions in the world; that is the reason why emissions embodied in exports and imports have been studied extensively in the last two decades, particularly because more than 50% of emissions come from trading for some countries. We have calculated emissions embodied in exports for 40 major countries holding 85% of world's GNP in the current study. We used input-output tables from World Input Output Database and implemented SRIO model with developed statistical formulas. Emission embodied in exports (EEE) values were calculated for developed and developing nations as well as several country groups as Northern, Southern and Central Europe, BRIC countries, and Balkan States. Also, the values of China and USA were compared in a different dataset for years 2000 and 2009 to see the developments in emission transfer by trade relations in the ten-year period. Then, the sectors classified as consumer producers and strategic sectors, and the positions of developed and developing countries were judged as well as BRIC countries'. We found out that Western industrialized countries did not quit producing and exporting their strategic goods even those caused emissions while most of consumer goods production was left to China and some other developing economies. Central Europe was not as successful as Northern and Southern Europe in controlling emissions in the ten-year period according to our findings. Russia saved significant emissions while China's emissions were fivefold. India has been another large emission producer while Turkey's emissions in telecommunications, defense industry and transports increased immensely. Last part of the study focuses on Turkey's emissions embodied in her both exports and imports. After studying the developments in emissions embodied in exports and imports from 2000 to 2009, we calculated the 'carbon leakage' for the country and studied each sector from the viewpoint of emissions. We finalized our study by calculating net export values for Turkey and other major countries by calculating and subtracting the dollar value of carbon emissions. Keywords : Balance of emissions embodied in trade, carbon leakage, emissions embodied in exports, emissions embodied in imports, Turkey's emissions.
Türkiye ekonomisindeki finansal istikrarsızlığın Minsky perspektifinden değerlendirilmesi
Bu tez, küresel finans krizinin yeniden alevlendirdiği, ana akım iktisat politikalarının kapitalizmin doğurduğu sorunları çözme yetisine sahip olup olmadığı sorunsalının tartışıldığı heterodoks bir yaklaşıma sahiptir. Kapitalist sistem pratiği, neo-klasik iktisat politikalarının barındırdığı ideolojik çelişkiyi ortaya koymaktadır. Bu tez, ana akım iktisadi analizin katı çekirdek olarak nitelendirilen varsayımlarının yeniden sorgulandığı, devletin ekonomideki rolünün tartışıldığı ve modern kapitalizmin güdümlü kapitalizm olduğu iddiasının izlerinin sürüldüğü bir analiz içermektedir. İktisat yazınında, kapitalist ekonomilerde yaşanan dalgalanmalar, kapitalizm ve dolayısıyla finans piyasaları geliştikçe finansal istikrarsızlıkla açıklanmaya başlanmıştır. Finansal piyasalarda yaşanan her istikrarsızlık krizle sonuçlanmaz ancak, istikrarsızlıklar ekonomik dalgalanma eğilimini ifade ederler. Minsky'nin finansal istikrarsızlık hipotezine göre, kapitalist bir ekonomide finansman-harcama ilişkisi, istikrarsızlığı artırmanın ötesinde, bizatihi istikrarsızlığın kaynağıdır. İktisadi konjonktürün genişleme döneminde, banka kredilerindeki artış ve finans dışı sektördeki borç birikimi bankaların kredi riskini ve bunun sonucunda finansal sektördeki kırılganlığı artırmaktadır. Finansal kırılganlık, istikrarsızlık yaratarak, finansal kriz riskini ve sistemik riski artırmaktadır. Ekonomik konjonktürün yükseliş aşaması, ekonomik aktörlerin iyimser beklentiler içerisinde borçlanma ve borç verme istekliliğinin arttığı bir ortamı oluşturmaktadır. Bu iyimser beklenti aşaması bir sonraki kırılganlık veya kriz döneminin tohumlarını atmış olmaktadır. Dolayısıyla Minskyen finansal istikrarsızlık yaklaşımına göre, finansal kriz esas olarak ekonominin iç dinamiklerinden kaynaklanan bir süreçtir. Bu tezin amacı, Türkiye ekonomisindeki finansal istikrarsızlığın/kırılganlığın Minskyen finansal istikrarsızlık hipoteziyle açıklanmasıdır. Türkiye ekonomisi açısından bakıldığında, Türkiye'nin finansal kriz yaşamış ülkeler arasında yer alması nedeniyle, ekonomik istikrarsızlık sorununu finansal piyasalar boyutuyla incelemenin ve dünya ekonomileriyle karşılaştırmalı analizinin yapılmasının faydalı olacağı düşünülmüştür. Bu kapsamda çalışmamızda iki ayrı analize yer verilmiştir. İlkinde, Türkiye ekonomisinde finansal istikrarsızlığın, Minsky'nin finansal istikrarsızlık hipotezi kapsamında, varlığının tespit edilmesi amacıyla, VAR modeli 1998-2016 dönemi için tahmin edilmiştir. Elde edilen sonuçlar, Türkiye ekonomisindeki istikrarsızlığın kaynağının incelenmesinde Minsky'nin finansal istikrarsızlık hipotezinin açıklama gücünün yeterli olduğunu göstermiştir. İkinci analizde ise, finansal kırılganlığın veya krizlerin ortaya çıkma olasılığını ölçmek üzere geniş bir ülke yelpazesi üzerinden (toplam 23 ülke) panel probit model analizi yapılmıştır. Elde ettiğimiz sonuçlar bize, bu modelin ve açıklayıcı değişkenlerin finansal kırılganlığı yüksek ülkelerde kırılganlık veya kriz olasılığını açıklamak üzere kullanılmasının uygun olduğunu göstermektedir.
Politik sistemlerin doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına etkisi
Günümüzde hızla artan küreselleşmenin etkisiyle Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları (DYSY) ülkeler için vazgeçilmez bir yatırım unsuru haline gelmiştir. Özellikle ekonomik büyüme ve kalkınma için önemli olan DYSY, yöneldiği ülkelere sermaye, bilgi ve teknoloji birikimi, beceri, teknik bilgi (know-how), piyasaya giriş ve istihdam fırsatları sağlamaktadır. Bu nedenlerden dolayı hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler DYSY'yi arttırmak için birbirleriyle rekabet etmektedirler. Bu noktada DYSY'nin belirleyicilerinin neler olduğu önem kazanmaktadır. Konuya ilişkin literatürde DYSY'nin politik ve ekonomik belirleyicilerinin ön planda olduğu gözlenmektedir. Bu çalışma ise DYSY'nin politik belirleyicilerinden olan ve ülkelerin yönetim şekillerini ifade eden politik sistemler ve beraberinde politik istikrarsızlık kavramının DYSY üzerindeki etkisini ele almaktadır. Bir ülkenin demokratik, otokratik ya da karma yönetim şekline sahip olmasının o ülkeye yönelen DYSY üzerinde bir etkisi olup olmadığının araştırılması çalışmanın esas amacını oluşturmaktadır. Çalışmada DYSY'nin politik belirleyicilerinin yanı sıra ekonomik belirleyicileri de incelenmekte; GSYİH büyüme oranı, kişi başına GSYİH, dış ticaret hacmi, enflasyon seviyesi, altyapı yatırımlarına verilen önem, ucuz işgücü ve sahip olunan doğal kaynak miktarı DYSY'yi etkileyebilecek ekonomik değişkenler olarak kullanılmaktadır. Bu çerçevede World Bank ülke gruplamasına göre orta gelir düzeyine sahip 48 ülke 1998-2015 yılları arasındaki 18 yıllık dönemde panel veri analizi ile ele alınmaktadır. Çalışmadan elde edilen ampirik sonuçlar ekonomik büyüme oranı yüksek olan, aynı zamanda büyük piyasalara ve bol miktarda doğal kaynağa sahip olan ülkelerin DYSY için daha cazip olduğunu vurgulamakta; ülkelerin yönetim şekillerinin ve politik istikrarsızlığın ise DYSY üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığını belirtmektedir.
Avrupa Birliği'nde işsizlik: teori, gösterge ve Portekiz ekonomisi üzerine bir ekonometrik analiz
2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde patlak veren kriz, kısa süre içerisinde tüm dünya üzerinde etkisini göstermiş, ilerleyen süreçte ise kendisini ciddi istihdam sorunları ile hissettirmiştir. Özellikle, 21. yüzyılın başlarında görülen kredi genişlemesinin yarattığı refah artışı, bu krizle birlikte sekteye uğramış ve devam ettirilememiştir. Buna rağmen, aynı refah düzeyini korumayı hedefleyen birçok ekonomi, bunu yapabilmek için yüksek ve uzun vadeli borç yükünün altına girmek zorunda kalmıştır. Avrupa Birliği de, bahsedilen kredi genişlemesinin sağladığı refah yıllarını yaşamış, ancak kriz sonrasında güçlü dinamiklere sahip olmayan Birlik üyelerinin yaşadıkları ile daha önce hiç görülmemiş bir şekilde borç krizi ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun fark edilmesiyle birlikte krizi derinlemesine yaşayan ekonomiler, kamu yükünü azaltmak hedefi doğrultusunda hemen önlem politikaları izlemeye kalkışmış ancak bu girişim beraberinde devasa istihdam sorunlarını getirmiştir. İlaveten, Birlik içerisindeki dominant ekonomilerin krizdeki bölgelere yapılacak yardımlar konusunda çekimser kalması işleri daha da karmaşık hale getirmiştir. Bu çalışmanın amacı, bahsedilen gelişmeler doğrultusunda, Avrupa Birliği'nin, emek piyasası anlamında 2008 Krizi'nden nasıl etkilendiğini açıklamak olacaktır. Bunu yaparken, öncelikle emek piyasasının en büyük problemi olan işsizlik ve ardından istihdam konuları teorik olarak irdelenecek, ardından borç krizinden etkilenen ülkelerin makroekonomik gerçekleri göz önüne alınarak pratikte yer alan/alması muhtemel sonuçlar işsizlik çerçevesinde yorumlanacaktır. Ayrıca, krizin etkilerini yansıtabilmek amacıyla, Portekiz başta olmak üzere Yunanistan ve İspanya ekonomileri, genelden özele varan bir üslup ile incelenecek, gerekli makroekonomik veriler ile kriz süresinde yaşanan işsizlik artışı ekonometrik olarak açıklanmaya çalışılacaktır. Bu çalışmalar neticesinde görülecektir ki, varsaydığımız model ve durumlar Portekiz ve Yunanistan için anlamlı görünmüş, İspanya için yeterli bilgi elde edilememiştir.
Küresel pazarların gelişimi ve Türkiye'nin küresel pazarlardaki yeri
Küreselleşme artan insan hareketliliğini, bilginin, eşyaların (malların) ve paranın (sermayenin) ulusal sınırlar ötesinde dolaşımını tarif eden bir terimdir. Bu terim 1980'lerde popüler olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu hareketlilik dünyada uluslar üzerinde; nüfus açısından, iktisadi açısından, politik, sosyal ve kültürel açıdan birbirine bağımlılığı doğurdu. Genelde küreselleşme iktisadi kavram olarak düşünülmesine rağmen (örneğin küresel pazarlar), bu süreç birçok sosyal ve siyasi etkileri de doğurdu. Bu çalışmanın amacı Türkiye'nin Küreselleşen dünyanın neresinde olduğu, özellikle küreselleşen dünyadaki dev ekonomilerle ilişkileri ve küresel pazarların önemi araştırılmıştır. Bu amaçla, 9 ülke grubu oluşturulmuş toplam 124 ülke 1970-2014 dönemini kapsayacak şekilde KOF küreselleşme endeksi değerleri kullanılarak bir araya getirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, küresel pazarlar, KOF endeksi, EKK Yöntemi
Yoksulluk ve yolsuzluk üzerine bir uygulama
Küreselleşme ve yoksulluğun yaşandığı dünya düzeni, giderek daha önemli bir kavram haline gelmiştir. Uzun bir tarihsel sürece sahip olan küreselleşme, son birkaç on yılda hız kazanmış, bilgi ve iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle bu hızlanma özellikle politik ve kültürel, sosyal, ekonomik alanlarda şaşırtıcı ve radikal dönüşümlerde ciddi değişikliklere neden olmuştur. Bu yeni dünya düzeni çerçevesinde, ekonomik yapının radikal değişimi, ekonomik işlemler ve birimlerin faaliyetlerinin artmasının yanı sıra uluslararası politik, ekonomik, finansal, sosyal ve kültürel ilişkilerin yoğunluğu ve dışadönük pazarlamaya uyum ön plana çıkmıştır. Yolsuzluk, ekonomik ve toplumsal gelişme üzerinde şiddetli etkilere sahiptir ve geniş kurumsal, yargı, toplumsal ve ekonomik şartlara tabidir, karmaşık bir toplumsal olgudur ve bozuk davranışa neden olan motivasyonlar çok yönlüdür. 1980'li yıllara kadar yolsuzluk temel olarak siyasi, sosyolojik, tarihsel ve ceza hukuku araştırmalarının bir konusuydu ve kısa süre önce ekonomi alanlarında ön plana çıkmıştır. Teorik argümanlar, daha düşük yatırım seviyeleri, daha düşük yatırım kalitesi, daha yüksek dolaylı vergilendirme seviyeleri ve bozulmuş teşvikler nedeniyle kaynakların yanlış tahsisi yoluyla yolsuzluğun ekonomik büyüme üzerindeki etkileri için yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı, yolsuzluk ve yoksulluk bağlamında ekonomik kalkınma üzerindeki etkiler ile ilgili mevcut literatürün yeniden değerlendirilmesi sunmaktır. Ampirik araştırmalardan elde edilen ve geçmişle daha önceki bulgularla çelişen görüşleri sunma ve tartışmaya özellikle önem verilmektedir. Anahtar kelimeler: Yolsuzluk, yoksulluk, ekonomik kalkınma, Panel GMM.
TR62 bölgesinde sektörel rekabet gücünün değerlendirilmesi
Sanayi devrimi sonrasında yaşanan teknolojik gelişmeler ve küreselleşme sonucunda ülkeler arasındaki ticaret ve entegrasyon artarken ülkelerin büyüme hızları da artmaktadır. Yeni dünya düzeninde kızışan rekabet, ülkeleri ve bölgeleri bir yarış içine sokmuş ve kalkınma çabaları bölgesel gelişme trendini yaratmıştır. Türkiye de bu yarışta uluslararası düzeyde rekabet edebilen gelişmiş ülkeler arasına girmeyi hedeflemektedir. Bu tez çalışmasında, Türkiye'nin güneyindeki büyüme odağı konumunda bulunan TR62 Bölgesi'nde ekonomik kalkınmanın sağlanması için sektörel rekabet güçleri analiz edilmiştir. Böylece, bölgenin gelişmesi için kaynakların hangi alanlara yönlendirilmesi gerektiği konusunda karar vericilere ışık tutacak sonuçlar elde edilmeye çalışılmıştır. Bu kapsamda TR62 Bölgesi'nin Türkiye'deki yeri ile Adana ve Mersin'in genel ekonomik görünümü çerçevesinde istihdam, ihracat ve net satış verilerine ile analizler gerçekleştirilmiş ve rekabetçi sektörler tespit edilmiştir. Yapılan analizler ve değerlendirmeler neticesinde elde edilen sonuçlara göre bölgede bitkisel üretim, gıda ürünleri, toptan ve perakende ticaret ile lojistik sektörleri her iki il için rekabetçi sektörler arasında yer alırken, Adana'da tekstil ürünleri, kimyasal ürünler ve plastik ürünleri sektörlerinin, Mersin'de ise metalik olmayan mineraller ile ormancılık ve tomrukçuluk sektörlerinin en rekabetçi sektörler olduğu tespit edilmiştir. Her iki ilde rekabetçi olan lojistik sektörünün elmas analizi ile rekabet analizi gerçekleştirilmiştir. Bundan sonraki çalışmalarda iki basamaklı istatistiki verilere dayanarak gerçekleştirilen analizlerin daha detaylı şekilde genişletilmesi, araştırma ve inovasyon stratejileri (RİS3) ve kümelenme gibi modellerle sektörel stratejilerin ve yol haritalarının oluşturulması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: rekabet, rekabet gücü, sektörel rekabet, bölgesel gelişme, kalkınma
Merkez Bankası rezerv yönetimi
Özellikle EMC'lerde parasal otoritelerce yapılmış benzeri görülmemiş döviz rezerv birikimi bir takım önemli konuları gündeme getirmiştir. 1990'ların ikinci yarısında ve yeni yüzyılın başlarında ortaya çıkan Meksika, Asya, Brezilya, Rusya, Türkiye ve Arjantin krizleri, rezervlerdeki hızlı artışın finansal krizlere karşı likidite sigortası olarak kullanılmasına neden olmuştur. Bu ciddi finansal krizlerin ardından, gelişmekte olan birçok piyasa ülkesi, döviz kurlarında potansiyel risklere daha etkin bir şekilde başa çıkmak için döviz rezervleri oluşturmuştur. Bununla birlikte, rezervlerin yeterliliği için kullanılabilecek pragmatik değerlendirme olan kıyaslama yaklaşımı göstermektedir ki, özellikle Asya ülkeleri başta olmak üzere pek çok gelişmekte olan piyasa ülkesinde döviz rezervleri seviyesi, ihtiyaç duyulan makul bir sigorta seviyesini aşan büyüklüklere ulaşmıştır. Bu, risklere karşı sigorta ihtiyaçlarının ötesinde oluşan birikimlerin ardındaki nedenleri sorgulamayı gerektirir. Özellikle de ihracatın yol açtığı ekonomik büyümeyi sürdürmek için, bir takım ülkeler, döviz kurlarını ülkenin menfaatlerini göz önünde bulundurarak belli bir düzeyin ötesinde tuttuğu ileri sürülmektedir. Büyük miktarlardaki resmi rezerv birikimi, artan para cinsi çeşitliliğine yol açabilir. Döviz rezerv varlıklarının para birimlerine dağılımı belirleyen faktörler, risk çeşitliliği, etkin getiri, rezerv tutulan dövizin ülkesindeki finansal piyasaların likidite ve varlık çeşitliliği, dış ticaretin coğrafi yönelimi ve sermaye hesabı işlemleri, dış borç kompozisyonu ve muhtemelen politik kaygılardır. Çok büyük rezerv biriktiren ülkeler, döviz varlıklarının önemli bir bölümünü rezerv dövizin ait olduğu ülkelerindeki finansal varlıklara yatırım yaparak küresel dış dengesizliklerin finansmanında kullanmakta önemli bir rol oynamaktadır. Global küresel cari dengesizliklerin sürmesi ve bunu takiben büyük ölçüde rezerv birikimiyle sonuçlanması EMC'leri bir takım önemli zorluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu problemleri çözmek çeşitli taraftan harekete geçilmesi gerektirecektir. 1999'dan beri rezervlerini ikiye katlayan on EMC'ye bakıldığında, rezervlerin biriktirildiği kanalları üç farklı grup ortaya çıktığı görülecektir: (i) cari hesap fazlası ülkeler (Rusya, Ukrayna ve Malezya) (ii) sermaye hesabı fazlası ülkeler (Çek Cumhuriyeti, Meksika, Romanya ve Güney Afrika); ve (iii) hem cari hem de sermaye hesabı fazlalarını yaşayan ülkeler (Çin, Hindistan ve Güney Kore) . Hızlı biriktiricilerin gruplara bölünmesi, birikimin altında yatan nedenler üzerine tartışmanın yapılandırılması açısından faydalıdır. Büyük cari işlemler fazlası ve rezerv birikimi arasında doğrudan bir nedensel ilişki olmadığı unutulmamalıdır.
Yoksulluk ve yoksulluğu azaltma yöntemleri: Az gelişmiş ülkeler üzerine bir araştırma
Günümüzde insanlığın yüzleşmek zorunda kaldığı ve küresel boyutlarda hissedilen en önemli sorunlarının başında yoksulluk gelmektedir. Bugün, dünyada yaklaşık sekizyüz otuzaltı milyon insan yaşamlarını günlük 1.25 $'ın altında bir gelirle sürdürmeye çalışmaktadırlar. Yoksulluk elbette ki sadece gelir ile ifade edilmez. Bunun yanı sıra, sağlık, eğitim, altyapı gibi kriterler de yoksulluğu belirlemekte ve tanımlamakta kullanılmaktadır. Yoksulluğun birden fazla tanımı vardır. Dünya Bankası yoksulluğu, kırılganlık, savunmasızlık, söz hakkı olmama, güçsüzlük şeklinde tanımlarken, ünlü İktisatçı Amartya Sen ise, fırsatlar, seçenekler ve yapabilirliklerden yoksunluk olarak ifade etmiştir. Yoksulluğun tanımı kadar yoksullukla mücadele yöntemleri de üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Bu anlamda küresel yoksulluğu azaltmayı ilke edinmiş kuruluşların başında Dünya Bankası (WB) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) gelmektedir. Bu tez çalışmasında Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının uyguladığı yoksulluğu azaltma yöntemleri, politikaları ve yardımları yine bu kuruluşların yayınladığı yoksulluk konulu raporlar ve veriler eşliğinde incelenmiştir. İncelenen bu rapor ve veriler ışığında yoksullukla mücadele politikalarında yaşanan değişimler değerlendirilmiş ve uygulanan yardım ve yöntemlerin özellikle az gelişmiş ülkelerdeki yoksulluğu ne ölçüde etkilediği araştırılmıştır. Ayrıca, az gelişmiş ülkelerin gelir, gıda, sağlık, eğitim kategorilerindeki yoksulluk verilerine yer verilmiş ve Milenyum Kalkınma Hedeflerini başarma performansları incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yoksulluk, Az Gelişmiş Ülkelerde Yoksulluk, Yoksullukla Mücadele Politikaları, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Milenyum Kalkınma Hedefleri.
Eko-inovasyon uygulamaları ile sürdürülebilir kalkınma arasındaki ilişki: Güney Kore ve Türkiye örneği
Küresel etkileşimin artmasıyla birlikte insanlarının talep ve ihtiyaçlarında çeşitlenmeler görülmektedir. Artan talep ve ihtiyaçların karşılanmaya çalışılması, üretim faktörleri üzerindeki yoğunluğa sebep olmaktadır. Üretimin artmasıyla birlikte doğal kaynaklar ve çevre üzerinde olumsuz etkiler meydana gelmektedir. Bu döngü sürecinin sonunda oluşan olumsuzlukların giderilmesinde, standart ekonomi kalıplarının yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Son yıllarda ekonomik, sosyal ve çevresel boyuta sahip olan sürdürülebilir kalkınma modeli ülkeler tarafından uygulanmaktadır. Çevre üzerindeki sorunların çözümü ve sürdürülebilir kalkınmanın devamlılığı için yeni fikir, politika ve uygulamalara ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç doğrultusunda eko-inovasyon kavramının önemi artmaktadır. Eko-inovasyon; yeni fikirler, uygulamalar ve politikalar sonucunda çevreye verilen zararı en aza indirerek, sürdürülebilir kalkınma amaçlarının gerçekleşmesine yardım etmektedir. Bu çalışma kapsamında sürdürülebilir kalkınma ile eko-inovasyon arasındaki ilişki Güney Kore ve Türkiye üzerinden değerlendirilerek açıklanmaya çalışılmaktadır. İki ülke arasındaki eko-inovasyon göstergeleri ile sürdürülebilirlik performansı karşılaştırılmaktadır. Karşılaştırma sonucunda Güney Kore'nin sürdürülebilir kalkınma amacı kapsamındaki eko-inovasyon performansının Türkiye'den daha iyi olduğu görülmektedir. Lakin iki ülkede de geliştirilmesi gereken alanlar mevcuttur.