Theses supervised by Prof. Dr. İhsan Erdoğan

22 theses · Gazi University, Başkent University

DoctorateOpen AccessTR

Mimarın telif hakkı

Bu tezde, fikri hakların tarihi gelişimi, mimari fikri eserlerin tanım ve kapsamı, mimari fikri eser sahipliği ve mimari fikri eserler üzerindeki mimarın telif hakları incelenmiştir.Fikri haklar, 5.12.1951 tarihli, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) ile düzenlenmiştir. Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun telif hakları koruması, Monist Teoriye dayanmaktadır. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Bern Sözleşmesi hükümlerine uyumlu hale getirilmiştir.Mimari fikri eserler, mimarlık tasarı ve projeleri, mimari maketler ve mimarlık eserleridir. Mimarlık tasarı ve projeleri ile mimari maketler, ilim ve edebiyat eseri türünde eserlerdir. Mimarlık tasarı ve projeleri ile mimari maketler, FSEK'in 2. maddesinin 1. fıkrasının 3. bendinde düzenlenmiştir. Mimarlık eserleri, güzel sanat eseri türünde eserlerdir. Mimarlık eserleri, FSEK'in 4. maddesinin 1. fıkrasının 3. bendinde düzenlenmiştir.Mimari fikri eser sahibi, esere münferiden, müşterek veya iştirak halinde sahip olabilir. İştirak halinde mimari fikri eser sahipliği hakkında adi şirket hükümleri uygulanır. Bununla birlikte, mimari fikri eserlerin niteliği gereği, adi şirket hükümlerinin bazılarının mimari fikri eserlere uygulanması mümkün değildir.Mimarın, mimari fikri eser üzerinde manevi ve mali hakları vardır. Mimarın en önemli manevi hakları, FSEK'in 16. maddesine göre eserin değiştirilmesini önleme hakkı ve FSEK'in 17. maddesine göre, eserin bozulmasını ve yok edilmesini önleme hakkıdır. Mimarın, mimarlık eseri üzerinde eserin değiştirilmesini, bozulmasını ve yok edilmesini yasaklama hakkını kullanabilmesi için, mimarlık projesinin uygulanması (inşası) neticesinde ortaya çıkan yapının, mimarlık eseri niteliğinde olması gerekir. Estetik nitelikten yoksun yapılar mimarlık eseri kabul edilmediğinden, mimarın estetik nitelikten yoksun yapılar üzerinde telif hakkı mevcut değildir.Mimarlık eseri üzerindeki mimarın telif hakkı ile yapı malikinin mülkiyet hakkının çatışması kaçınılmazdır. Mimarlık eseri üzerindeki mimarın telif hakkı ile yapı malikinin mülkiyet hakkının çatışması, menfaatlerin dengelenmesi kurallarına göre çözümlenmelidir.Mimari fikri eser üzerindeki en önemli mali hak, çoğaltma hakkıdır. Mimarlık projelerinde iki tür çoğaltma hakkı vardır. Mimarlık projeleri iki boyutlu olarak çoğaltılabileceği gibi, uygulanmak (inşa edilmek) suretiyle üç boyutlu olarak da çoğaltılabilir. Mimarlık projesinin üç boyutlu olarak çoğaltılmasıyla ortaya çıkan yapı estetik nitelik taşıyorsa, yapının çoğaltma niteliği ortadan kalkar ve münferit bir mimarlık eseri olur. Mimarlık eserinin telif hakları, yapının mimarlık projesini çizen mimara ait olur.Bu tezde, mimarın telif hakkı ihlallerine karşı açılabilecek hukuk ve ceza davaları incelenmiştir. Yargıtay'ın mimarın telif hakkına ilişkin kararlarına da çalışmada yer verilmiştir.

Eser sahibiFikir ve Sanat Eserleri KanunuMimari eserler+3
Gürhan Sefa Doğrul
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Kamu ihale sözleşmesinin feshi

Kamu ihale sözleşmeleri, kamu hizmetlerinin sürdürülmesinin önemli araçlarından biridir. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu, bu sözleşmeleri düzenleyen kuralları ihtiva eder. Aynı zamanda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu bu Kanunun tamamlayıcısıdır. Kamu ihale sözleşmelerinin feshi 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununda düzenlenmiştir. Bu fesih sebepleri, sözleşmenin feshinde öncelikli olarak uygulanır. Sözleşmenin feshinde değişik görüşler bulunmaktadır. Bazı yazarlar klasik görüşü savunmaktadırlar. Ancak dürüstlük kuralının kullanılmasıyla birlikte yeni dönme teorisinin daha adil sonuçlar vereceği kanaatindeyiz. Kamu ihale sözleşmesinin feshinden sonra, tarafların iade yükümü ve iadenin kapsamı fesih sebeplerine göre değişmektedir. Kamu ihalelerine katılmaktan yasaklama ve geçici teminatın gelir kaydedilmesi Kanunda feshin sonucu olarak öngörülmüştür. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununun kanunlaşma aşamasında meydana gelen özensizlik, hükümler arasında çelişkilerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Özellikle fesih sebeplerini düzenleyen hükümler arasındaki çelişkiler uygulamada sorunlara yol açabilecek niteliktedir. Tezimizde bu sorunların giderilmesine ilişkin çözüm önerileri yer almaktadır.

Devlet ihale sistemiDevlet İhale KanunuFesih+5
Dursun Ali Demirboğa
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Taşınmazların inançlı işlemle devri

İnançlı işlem, varlığını ekonomik gereksinimlere borçlu olan bir hukukî işlem türüdür. Taşınmazları konu edinen inançlı işlemler çerçevesinde taşınmaz mülkiyeti, güvence teşkil etmesi ya da yönetilmesi amacıyla bir başkasına devredilmektedir. Devralan, amaca ulaşılması ya da işlemin herhangi bir sebeple sona ermesi durumunda elde ettiği hakkı iade yükümlülüğü altına girmektedir. Anılan işlemler, devredenin söz konusu malvarlığı değerinin kendisine iade edilmesi hususunda sadece şahsî bir talep hakkına sahip bulunması dolayısıyla inançlı olarak nitelendirilmektedir. Taşınmazları konu edinen inançlı işlemler, tasarruf işlemi niteliğindeki devir işleminin, borçlandırıcı işlem niteliği taşıyan inanç anlaşmasıyla bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. İnanç anlaşmasının kendine özgü bir sözleşme olması, inançlı işlemlerin benzer işlem ve kurumlar karşısındaki durumunun açıklığa kavuşturulması gereksinimini doğurmuştur. Bu çerçevede karma inançlı işlemlerin taşınmaz rehninden, saf inançlı işlemlerin ise vekâlet sözleşmesinden ve özellikle temsil ilişkilerinden ayırt edilmesi gerekir. Karşıladığı ekonomik gereksinimler dolayısıyla, özellikle taşınmazlar alanında uygulamanın önemli bir parçasını teşkil eden inançlı devirlerin geçersizlik riskinden kurtarılması önem arz etmektedir. Bu amaçla öncelikle inanç anlaşmasının devir işleminin hukukî sebebini oluşturduğu ve bu hukukî sebebin kendine özgü nitelik taşıdığı kabul edilmelidir. Söz konusu anlaşmanın tapu sicili uygulamasında taşınmazların devrine kaynaklık edebilecek yeterlilikte görülmemesi ve bu doğrultuda ortaya çıkan şekil eksikliği ve muvazaa gibi ihtimaller de, yanlış belirtme zarar vermez (falsa demonstratio non nocet) ilkesine başvurularak bertaraf edilmelidir. İnananın üçüncü kişilere, özellikle inanılanın alacaklılarına karşı korunması, taşınmazların inançlı işlemle devrinde karşılaşılan en önemli sorunlardan birisini oluşturmaktadır. İnananın her durumda aynî nitelikli bir hakla yetkilendirilmesini öngören teoriler, inançlı işlemlerin inançlı niteliğini yok etmesi bakımından isabetsizdir. Bu doğrultuda taraflara gerekli görmeleri durumunda başvurabilecekleri bir şerh imkânının tanınması en isabetli çözümdür. Böylece kökeni Anglo-Amerikan hukuk sistemine dayanan ve uygulaması uluslararası alanda gün geçtikçe yaygınlaşan trust işleminin ülkemiz hukuk düzeni tarafından da tanınması hususunda önemli bir adım atılmış olacaktır. Anahtar Sözcükler 1) Taşınmaz mülkiyeti 2) İnançlı işlem 3) İnanç anlaşması 4) İnananın korunması 5) Trust işlemi

GayrimenkullerTrustİnançlı işlemler
Özgür Güvenç
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Borç ilişkilerinde def'i hakkı ve itirazlar

Def?i, borçluya tanınmış, borçlanılan edimin ifasından özel bir sebeple kaçınma hakkıdır. Def?ilerin ortak özellikleri; alacak hakkı ve talep yetkisiyle bağlantılı olma, hak olma, sınırlı sayıda olmama, zamanaşımına uğramama ve maddî hukuka ilişkin bir savunma vasıtası olma şeklinde sıralanabilir. Borç ilişkilerinde def?iler kendi içerisinde, etkilerinin süresine, doğurdukları sonuçların kapsamına ve hukukî temelinin olup olmamasına göre türlere ayrılır. Bu türler içerisinde def?iler açısından yapılan en kapsamlı ve temel ayrım, def?ilerin kullanılmasıyla ortaya çıkan etkinin süresi dikkate alınarak yapılmış olanıdır. Bu çerçevede borç ilişkilerinde var olan def?iler sürekli def?iler ve geçici def?iler olarak ikiye ayrılır. Sürekli def?ilere, zamanaşımı def?i, haksız fiil def?i, sebepsiz zenginleşme def?i, ayıplı ifa def?i; geçici def?ilere ise ödemezlik def?i veya ifa güçsüzlüğü halinde ödemezlik def?i, hapis hakkına ilişkin def?i veya alıkoyma hakkına ilişkin def?i, kefilin sahip olduğu def?iler ve pactum de non petendo def?i örnek verilebilir. Def?i hakkının yargılama dışında açıkça ileri sürülmesi gerekmez. Bununla birlikte, def?i hakkı yargılamada açıkça ileri sürülmedikçe hâkim tarafından re?sen dikkate alınamaz. İtiraz, hakkın doğumuna engel olan veya hakkı ortadan kaldıran olayların ileri sürülmesidir. İtirazın başlıca özelliği; olay niteliği taşıma ve alacak ile talebi ortadan kaldırma olarak özetlenebilir. İtirazlar kendi içerisinde hakkın doğumuna engel olan, hakkı ortadan kaldıran, hakkı geciktirici veya engelleyici etkisi olan itirazlar şeklinde ayrıma tâbi tutulur. Hakkın doğumuna engel olan itirazlara, kesin hükümsüzlük (butlan) ve eksiklik (noksanlık) halleri; hakkı ortadan kaldıran itirazlara ise borcu sona erdiren haller, hak düşürücü sürenin gerçekleşmesi, kullanılmış bozucu yenilik doğuran hakların ileri sürülmesi, bozucu koşulun gerçekleşmesi örnek olarak verilebilir. İfa zamanını uzatma sözleşmesi hakkı geciktirici itiraz olarak nitelendirilirken; hakkı engelleyici itirazlar kapsamında kumar ve bahis ve etkisizleşme itirazı sayılabilir. İtirazın varlığının etkisi kendiliğinden ortaya çıkar. Bu sebeple itiraz, menfaati olan herkes tarafından ileri sürülebileceği gibi, hâkim tarafından da re?sen dikkate alınır. Anahtar Kelimeler 1) Def?i 2) İtiraz 3) Savunma vasıtası 4) Maddî hukuk 5) İleri sürülme

Defiler
Neslihan Çukadar
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Mirasın paylaşılması

Gerçek kişinin ölümü üzerine bu kişiye ait değerler, bu kimsenin küllî halefi olan mirasçılarına intikal eder ve bu şekilde bu mirasçılar arasında miras ortaklığı teşekkül eder. Bu şekilde kurulan miras ortaklığının ilelebet devam etmesi, söz konusu ortaklığın nihaî amacının tasfiye olmasına ve ayrıca mirasçıların menfaatlerine aykırıdır. Bu ortaklığın, tek sona erme sebebi olmamakla birlikte, olağan sona erme biçimi, mirasın paylaşılmasıdır.Mirasın paylaşılması, mirasçılar, mirasbırakan veya kanunkoyucu tarafından belirlenen paylaşma kuralları dikkate alınarak, miras paylarının oluşturulması ve bu paylarının mirasçılara özgülenmesi ve bu şekilde her bir mirasçının kendisine özgülenen tereke değeri veya değerleri üzerinde bireysel hak sahipliğinin tesis edilmesiyle gerçekleşmektedir. Dikkat edilirse, mirasın paylaşılması işlemi, bu işlemle borçların paylaşılması da mümkünse de, aktiflerin paylaşılmasına ilişkindir. Bu çerçevede, mirasın paylaşılması işlemi, ilgili tereke değerinin kendisine özgülendiği mirasçı lehine, diğer tüm mirasçıların, söz konusu tereke değeri üzerindeki elbirliğiyle hak sahipliğinden vazgeçmeleriyle sağlanacaktır.Mirasın paylaşılması mirasçılar tarafından oybirliği ile yapılacak paylaşma sözleşmesiyle gerçekleştirilebilir. Bu sözleşme, elden paylaşma veya yazılı paylaşma sözleşmesi şeklinde yapılır. Paylaşma, elden paylaşma işleminde sözleşmenin yapıldığı; yazılı paylaşma sözleşmesinde ise sözleşmenin ifa edildiği anda gerçekleşir.Mirasçılar paylaşmaya ilişkin anlaşmaya varamadıkları takdirde, paylaşma, mirasçılardan birinin talep etmesi üzerine hâkim tarafından gerçekleştirilecektir. Mirasçının talebini paylaşma dâva açarak ileri sürmesi ve hâkimin dâvayı kabul etmesiyle, ilgili mirasçı miras payını alarak miras ortaklığından ayrılır.Mirasın paylaşılmasının sonuçlandırılmasından sonra mirasçıların birbirlerine ve üçüncü kişilere karşı sorumlulukları söz konusudur. Mirasçılar birbirlerine karşı özgüleme konusu tereke mallarının üçüncü kişi tarafından zapt edilmesi veya ayıplı çıkmasından, özgüleme konusu alacağın borçlusunun ödeme gücünden yoksun olmasından, paylaşmadan başlayarak bir yıllık süre boyunca miras payları oranında sorumludurlar. Mirasçıların tereke borçlarının alacaklılarına karşı, bu borçların ödenmesinden müteselsil olarak sorumlu olmaları, paylaşmadan sonra da belli bir süre devam eder. Müteselsil sorumluluk, mirasçılar arasında yapılan ve borcun iç yüklenilmesi niteliğinde olan anlaşmaya alacaklının rıza göstermesi veya paylaşmadan başlayarak beş yıllık sürenin dolmasıyla sona erer.

MirasMiras hakkıMiras hukuku+1
Hatice Tolunay Ozanemre Yayla
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Elektrik enerjisi tedarik sözleşmeleri

4628 sayılı ve 03.03.2001 tarihli Elektrik Piyasası Kanunu ile elektrik sektöründeki faaliyetler ayrıştırılmıştır. Kanunda piyasa faaliyetleri üretim, iletim, dağıtım, toptan satış, perakende satış, perakende satış hizmeti, ticaret, ithalat ve ihracat olarak sayılmıştır. Elektrik Piyasası Kanunu öncesinde elektrik endüstrisinde tekelci bir yapı söz konusu iken, Kanun sonrasında elektrik endüstrisinin tekelci yapısı ortadan kaldırılarak, rekabete dayalı bir elektrik piyasası kabul edilmiştir. Yeniden yapılandırma çerçevesinde elektrik faaliyetlerinden rekabete açılabilecek nitelikteki olanlar rekabetçi rejime tabi tutulmuş, buna karşılık rekabete açılamayan faaliyetler ise bağımsız düzenleyici kuruluşların düzenleme ve denetlemesine (regülasyonuna) tabi tutulmuştur. Gerek dünyada gerek Ülkemizde uzun yıllar elektrik dağıtımı ve satış iç içe geçmiş ve birlikte düşünülmüştür. Klasik elektrik tedarik sözleşmesinde elektriğin satışı ile şebekeye bağlantı ve şebekenin kullanımı bir tek sözleşme içinde yer almaktaydı. Buna karşılık modern hukukî düzenlemeler ile özellikle dağıtım ve satış birbirinden ayırt edilmiş; elektrik satışı, dağıtımdan ayrı bir faaliyet olarak düzenlenmiştir. Sektörün yeniden yapılandırılması, klâsik elektrik tedarik sözleşmesinin unsurlarını, taraflarını ve içeriğini farklılaştırmış elektrik ticaretinin ve borsalarının önünü açmıştır. Gerçekten de rekabete dayalı serbest piyasanın oluşumu ile birlikte, elektrik tedarik sözleşmesi bir tarafta şebekeye bağlantı ve şebekenin kullanımı, diğer tarafta elektriğin satışı şeklinde hukuki niteliği farklı iki ayrı sözleşme halini almıştır.

ElektrikElektrik enerjisiElektrik sektörü+2
Mustafa Yavuz
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında Türkiye'de din ve vicdan özgürlüğü

İnsanlık tarihi inanç farlılıkları sebebiyle yaşanan savaşlarla doludur. Din adına yaşanan bu savaşlar yapılan katliamlar, din ve vicdan özgürlüğünü uluslararası düzeyde güvence altına alınması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Bu anlamda atılan adımlardan en önemlisi Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nin kabulüdür; zira Sözleşme'de tanınan hakların ihlâli halinde bireylere, diğer insan hakları sözleşmelerinden farklı olarak yine bu Sözleşme ile kurulan yargı organlarına başvuru hakkı tanınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m.9 ile ?düşünce, vicdan ve din özgürlüğü? başlığı altında inanç özgürlüğü ve bu özgürlüğün iki temel boyutu tanınmış, güvence altına alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile din ve vicdan özgürlüğünün içsel alanına (forum internum) mutlak ve sınırsız bir koruma sağlanmıştır; dışsal alan (forum externum) ise sınırlamalara konu olabilmektedir.

Avrupa İnsan Hakları MahkemesiAvrupa İnsan Hakları SözleşmesiDin hürriyeti+3
Hande Seher Demir
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi

Sosyal ve ekonomik koşulların değişmesi ve gelişmesi üzerine, toplumda artan konut ve işyeri ihtiyacına paralel olarak, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi daha yaygın biçimde kurulmaya başlanmıştır.Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, arsa sahibi ile müteahhit arasında kurulan, tam iki tarafa karşılıklı olarak borç yükleyen ve ani edimli borç ilişkisi doğuran bir sözleşme türüdür. Sözleşme ile müteahhit, arsa sahibinin arsası üzerinde bağımsız bölümler inşa ederek bir bina meydana getirmeyi ve sonunda bu bağımsız bölümlerden belirlenmiş olanları arsa sahibine devretmeyi taahhüt eder. Arsa sahibi ise, belirlenen arsa paylarını müteahhide devretme borcu altına girer. Bu suretle, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin, eser sözleşmesi ve taşınmaz satım vaadinin unsurlarını taşıyan çifte tipli, karma yapılı, atipik bir sözleşme olduğu sonucuna ulaşılmaktadır.Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi atipik sözleşmelerden olduğu için, geçerliliği kanunen herhangi bir şekil şartına bağlanmamıştır. Ancak, sözleşmenin içeriğinde taşınmaz satım vaadini barındırıyor olması, resmî şekilde yapılması zorunluluğunu doğurur. Resmî şekil, ispat şartı olarak değil, geçerlilik şartı olarak aranır.Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi ile arsa sahibi, arsasını daha nitelikli bir şekilde değerlendirmiş, müteahhit ise, üzerine inşaat yapacağı arsa için ayrı bir masraf yapmasına gerek kalmaksızın yeni bir iş imkânı elde etmiş olur. Konut ihtiyacı bulunan üçüncü kişilerin de yapılacak bağımsız bölümlerden yararlanması mümkündür. Bununla birlikte, sözleşmenin taraflar ve üçüncü kişiler bakımından sağladığı avantajlarla birlikte, birtakım sorunları da bünyesinde taşıdığını belirtmek gerekir.Çalışmamızda, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi detaylı bir şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Sözleşmenin tanımı, unsurları, hukuki niteliği, şekli, benzeri sözleşmelerden farkları ve arsa sahibinin üstlendiği edimin gerçekleştirme çeşitleri gibi konulara birinci bölümde yer verilmiştir. Sözleşmeye uygulanacak hükümlerin tespiti, tarafların borçları ve bu borçlardan doğan hakları, ikinci bölümde ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Ayrıca tescile icbar davası hakkında genel bilgiler verilmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümünde, sözleşmenin olağan ve olağan olmayan nedenlerle sona ermesi konusu anlatılmıştır. İnceleme yapılırken, özellikle tartışmalı konular üzerinde durulmuş, farklı görüşlere gerekçeleriyle birlikte yer verilerek, Yargıtay kararları çerçevesinde makul sonuçlara ulaşmaya gayret gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler1.Arsa payı2.İnşaat3.Arsa sahibi4.Müteahhit5.Tescile icbar

Arsa payı karşılığı inşaat işleriMüteahhitlerSözleşmeler+2
Sümeyye Hilal Yıldırım
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Evlilik birliğinin korunması

Aile, toplumun temel yapı taşı, en küçük sosyal birimidir. Ailenin dağılmadan, dirlik ve düzen içinde devam etmesinin aile bireylerine olduğu kadar içinde bulunduğu topluma da faydaları vardır. Bu nedenle aile kurumu hem anayasal hem de genel ve özel kanunlarla koruma altına alınmıştır.Dayanağı Anayasa'nın 41. maddesindeki ailenin korunması ilkesi olan evlilik birliğinin korunması kurumu temel olarak 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu'nun 195 ve 201. maddeleri arasında ve ayrı ayrı bazı maddelerinde düzenlenmiştir. Bu hükümler, hâkimin uyuşmazlık içerisindeki evlilik birliğine müdahalesi ile evlilik birliğinin devamı sırasında ortaya çıkan sorunların, boşanma veya ayrılık aşamasına gelinmeden çözülmesini ve evlilik birliğinin huzurlu bir şekilde devamını sağlamaya yönelik olarak düzenlenmiş hükümlerdir. Ancak evlilik birliğini korumaya yönelik hükümler bunlarla sınırlı değildir. Türk Medenî Kanunu'nun Aile Hukuku başlıklı kitabında dağınık bir şekilde evlilik birliğini koruyucu birçok hüküm yer almaktadır. Bu hükümler, evlilik birliğinde henüz bir uyuşmazlık söz konusu olmamasına rağmen uyuşmazlık çıkması muhtemel konularda eşlerin sözleşme özgürlüğüne sınırlamalar getirerek evlilik birliğini korumayı amaçlamaktadır.Türk Medenî Kanunu'nun evlilik birliğini koruyucu hükümlerinin aile içi şiddeti önlemede yetersiz kaldığı düşüncesiyle 14.01.1998 tarihinde 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kabul edilmiş; böylece toplumun huzuru ve refahı için ailenin daha etkin bir şekilde korunması amaçlanmıştır. 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, 04.05.2007 tarihinde Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 5636 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile önemli değişikliklere uğramış, birçok açıdan kanunun daha yaygın şekilde uygulanması hedeflenmiştir. 01.03.2008 tarihinde yayınlanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un Uygulanması Hakkında Yönetmelik ile kanunun uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiş, kanunun uygulanmasına birçok konuda açıklık getirilmiştir.?Evlilik Birliğinin Korunması? başlıklı bu çalışmada Türk Medenî Kanunu'nun ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun'un evlilik birliğini koruyucu hükümleri incelenmiştir. Üç ana bölümden oluşan çalışmamızın giriş bölümünde konu ve konu ile ilgili temel kavramlar açıklanmıştır. Birinci bölümünde Türk Medenî Kanunu'nun eşlerin sözleşme özgürlüğünü sınırlayan hükümleri; ikinci bölümde Türk Medenî Kanunu'nun hâkimin evlilik birliğinin iç işleyişine müdahalesini öngören hükümleri incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise eşleri ve aynı zamanda diğer aile bireylerini aile içi şiddetten korumak amacıyla özel olarak hazırlanan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun kapsamında hâkimin alabileceği tedbirler ele alınmıştır.Anahtar Sözcükler1.Medenî Hukuk2.Aile Hukuku3.Evlilik Birliği4.Ailenin Korunması5.Aile İçi Şiddet

Aile hukukuAile içi şiddetAilenin Korunmasına Dair Kanun+6
Fikriye Ceren Palaz
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli ve korunması

Tezimizin konusunu, İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakkı ihlâlleri ve bu ihlâller karşısında başvurulabilecek korunma yöntemleri oluşturmaktadır. Kişilik hakkı ihlâlleri son yıllarda ortaya çıkan bir ihlâl olmamakla birlikte bilim ve teknolojinin gelişmesine paralel olarak İnternet ortamına taşmıştır. Bu durum ise zaten çözümü güç olan meseleleri daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.Kişilik hakları konusunda tanım vermenin zorluğu bir tarafa bırakıldığında; kişilik haklarını, doğumla kazanılan, kişinin kendi iradesiyle dahi vazgeçmesinin mümkün olmadığı, herkese karşı ileri sürülebilen, kendisine sıkı sıkıya bağlı, maddi, manevi, iktisadi değerler gibi değerlerin bütünü olarak ifade edilebilir.Kişilik hakları İnternet ortamında çeşitli şekillerde ihlâl edilmektedir. Tabi bu haklardan hepsinin İnternet ortamında ihlâl edilmesi hakların doğası gereği mümkün değildir. Örneğin bir kimsenin hayat hakkının ya da vücut bütünlüğü hakkının İnternet ortamında ihlâl edilmesine olanak yoktur. Çünkü bu haklar ancak fiili bir saldırı neticesinde ihlâl edilebilir. Oysa İnternet ortamındaki kişilik haklarının ihlâl edilmesindeki temel özellik, ihlâlin sanal ortamda gerçekleştirilmesidir.İnternetin sahip olduğu hız ve tıkanmadan çalışabilme kabiliyeti bir takım teknik unsurların varlığına bağlıdır. Bu unsurları İnternetin yapısal unsurları olarak adlandırabiliriz. İnternetin yapısal unsurları; TCP/IP, web teknolojisi, intranet ve extranetlerdir. Bu unsurlardan en önemlisi TCP/IP'dir. TCP/IP, İnternet ağına dâhil olan bilgisayarların herhangi bir sorunla karşılaşmaksızın veri alışverişini gerçekleştirebilmeleri için getirilen kurallardır.Günümüz dünyasının artık vazgeçilmezlerinden birisi haline gelen İnternet, sayılamayacak ve sınıflandırılamayacak kadar çok alanlarda ve amaçlarla kullanılmaktadır. Buna rağmen, İnternettin yaygın olarak kullanılan işlevlerini belirtmekte fayda vardır. İnternet; FTP, e-posta, posta listeleri, haber grupları, e-bültenler, haber ağları, sohbet, bilgisayar ilan panoları gibi iletişim yöntemlerinin kullanılmasına olanak sağlar.İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli birçok şekilde gerçekleşebilir. Günümüzde, İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakkı ihlâllerinin en çok görülen şekli web sitesindeki yayınlardır. Bu yayınlarda da kişinin şeref ve haysiyetine yönelik saldırılar ile kişinin meslekî ve ekonomik haklarına yapılan saldırılar ağırlıktadır. Alan adı ihlâlleri, e-postalar, spamlar aracılığıyla gerçekleştirilen saldırılar, fake mail, spoofing, phishing, pharming yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilen saldırılar, Truva atları, bukalemunlar, ağ virüs ve solucanları kullanılarak gerçekleştirilen saldırılar da kişilik haklarının ihlâline yönelen saldırılarda önemli bir yere sahiptir.İnternet ortamında gerçekleştirilen kişilik hakları ihlâllerinin yaygınlığı İnternet servis sağlayıcıların sorumluluğunu gündeme getirmiştir. İnternet servis sağlayıcılar sözleşmeden doğan sorumluluklarının yanında hukuki ve cezai sorumlulukları da vardır.İnternet ortamında kişilik haklarının ihlâli daha çok haksız fiil niteliğindedir. Bu bakımdan İnternet ortamında kişilik haklarını ihlâl eden kimselerin sorumluluğu da haksız fiil esaslarına göre tayin edilir.İnternet ortamında kişilik hakları ihlâl edilen kimse cezai soruşturma ve kovuşturma için ilgili makamlara başvurabileceği gibi bir takım davaları da açabilir. Bu davalar TMK m. 25'te ifade edilen önleme, durdurma, tespit, maddi, manevi tazminat ve vekâletsiz iş görme davasıdır. Bu davalar neticesinde kararın üçüncü kişilere bildirilmesi de istenebilir.

Bilgisayar suçlarıKişilikKişilik hakkı+4
Habip Oğuz
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Taşınmaz mal zilyetliğinin tecavüzlere karşı idari yoldan korunması

Tezimizin konusu, ?taşınmaz mal zilyetliğinin tecavüzlere karşı idari yoldan korunmasıdır. Bir görüşe göre hak, diğer görüşe göre fiilî durum, bizim de katıldığımız üçüncü görüşe göre de hukukî bir durum olan zilyetliğin idarî yoldan korunması hukukumuzda önemli bir yer teşkil etmektedir. Öyle ki; önceki bölümlerde de bahsedildiği gibi zilyetliğin idarî yoldan korunması, Türk Hukuku bakımından çok eskilere, cumhuriyet öncesine, dayanan usûldür. Bu çerçevede tezimiz, girişin ardından iki ana bölümden ve sonuçtan oluşmaktadır.Tezin giriş bölümünde, konunun öneminin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmak bakımından, zilyetliğin idarî yoldan korunmasının ayrıntılı bir tarihçesine ve 3091 Sayılı Kanunun 5917 Sayılı Kanunla karşılaştırılmasına yer verilmiştir. Birinci bölümde konu ile ilgili temel hukukî kavramlara (taşınmaz mal ve zilyetlik) yer verilmiştir. Taşınmaz malın konusu ve çeşitlerine değindikten sonra, zilyetlik kavramı üzerinde ayrıntılı olarak durulmuş, doktrinde ihtilaflı olan hususlarla ilgili bütün temel görüşlere yer verilmekle beraber sonunda kendi görüşümüz de bildirilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmı ise ?taşınmaz mal zilyetliğinin müdahale ve tecavüzlere karşı idarî yoldan korunması? başlığını taşımaktadır. Bu bölümde tecavüz ve müdahale kavramları açıklanmış, ardından 3091 Sayılı Kanuna göre başvuru, soruşturma,karar, karara karşı başvuru, infaz, ikinci ve sonraki müdahale ve tecavüzler, cezai hükümler ile uygulamaya dair çeşitli hükümlere yer verilmiştir. Konular hakkında yeri geldikçe, çalışmanın bütünlüğünü bozmayacak şekilde, kısaca yargı içtihatlarına yer verilmiştir. Tezin sonuç bölümünde ise, konunun genel değerlendirilmesi yapılmış, uygulamadaki eksikliklere ve yanlışlıkların düzeltilmesine ilişkin önerilerimize kısaca değinilmiştir. Bunların yanında çalışmanın sonunda ?ek? olarak, uygulamada kullanılan form, evrak ve tutanak örnekleri yer almaktadır.Anahtar Kelimeler1.3091 Sayılı Kanun2.Taşınmaz Mal Zilyetliği3.Zilyetliğin İdarî Yoldan Korunması4.Tecavüz5.Müdahale

GayrimenkullerTaşınmaz iktisabıZilyedlik+1
Bilal Özkan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
11
DoctorateOpen AccessTR

Mesafeli sözleşmelerde tüketicinin korunması

Teknolojide yaşanan gelişmeler mal ve hizmetlerin pazarlanmasında yeni yöntemler ortaya çıkarmıştır. Öyle ki satıcı/sağlayıcı ile tüketiciler, fiziksel olarak biraraya gelmeksizin, salt iletişim araçları yardımıyla sözleşme akdeder duruma gelmiştir. Kendine özgü kurulma tekniği bağlamında mesafeli sözleşme olarak adlandırılan ve tüketici sözleşmeleri arasında yer alan bu sözleşmeler, gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır.Ancak mesafeli sözleşmelerin yapısı gereği, tüketiciler, gerek satıcı/sağlayıcı gerek sözleşme konusu mal veya hizmet hakkında yeterince tatmin olamama tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu tehlikeyi ortadan kaldırmak ve tüketicilerin mesafeli sözleşmelere korkusuzca katılımlarını sağlamak amacıyla norm koyucular bu sözleşmelere özgü özel hükümler getirme yoluna gitmişlerdir. Bu konuda özellikle AB'nin Mesafeli Sözleşmeler Yönergesi birçok ülke hukukunun konuya ilişkin düzenlemelerine kaynak oluşturmuştur.Türk hukukunda ise mesafeli sözleşmelere ilişkin özel düzenleme 06.03.2003 tarihinde kabul edilen 4822 sayılı ?Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun?un 9/A maddesiyle getirilmiştir. Ancak konuya ilişkin ayrıntılı hükümler 14.06.2003 tarihinde yürürlüğe giren Mesafeli Sözleşmeler Uygulama Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelik'te yer almaktadır.Türk hukukunda mesafeli sözleşmelere ilişkin bu düzenlemeler yapılırken ne yazık ki norm koyucunun dikkatsizliği ve/veya aceleciliği sebebiyle kimi noktalarda birbiriyle çelişen veya kurumun yapısına ters düşen hükümlere yer verilmiştir. Ayrıca TKHK değişikliğinde ne E ? Ticaret Yönergesindeki düzenlemeler ne de Mesafeli Sürüm Yoluyla Tüketiciye Sunulan Finansal Hizmetlere İlişkin Yönerge hükümleri dikkate alınmıştır. Bu durum, mevzuatını AB hukukuyla uyumlaştırma iddiası taşıyan Türk hukuku bakımından büyük bir eksikliktir.Elektronik ticaretin hukuki çerçevesinin çizilmesi ve özellikle mesafeli sözleşmelerde tüketicilerin tam ve etkin bir şekilde korunmasını sağlamak için yakın bir tarihte yapılacak değişiklikle söz konusu eksikliklerin ve tutarsızlıkların giderilmesi gerekir.

Elektronik ticaretTüketicinin korunması
Abdulkerim Yıldırım
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Teminat sözleşmelerinde rücu ilişkileri

Çalışmanın amacı, kefalet ve garanti sözleşmeleri ile ipotekte rücu ilişkileri konusunda bilgi vermektir. Öncelikle, konuya genel bir giriş yapılmıştır. Bu amaçla, ilk bölümde, teminat kavramı, teminat sözleşmesi türleri, rücu ve halefiyet konularından söz edilmiştir. Takip eden bölümlerde ise, kefalet ve garanti sözleşmeleri ile ipotekte rücu haklarına ayrı başlıklar altında yer verilmiştir.Kefilin asıl borçluya ve diğer kefillere karşı rücu hakkı, sırayla Borçlar Kanunu'nun 496. ve 488. maddelerinde düzenlenmiştir. Her iki hükümde tanınan rücu hakkı, halefiyet esasına dayanmaktadır. Bununla birlikte kefilin halefiyete dayalı olmayan, diğer sorumlular ile arasındaki iç ilişkiden doğan rücu hakları da bulunmaktadır.Garanti verenin, sorumlu bulunan diğer kişilere karşı rücu hakkı, atipik bir sözleşme olması nedeniyle, kanunda düzenlenmemiştir. Borçlar Hukukunda halefiyet, ancak kanuna dayalı olarak söz konusu olabileceği için, atipik olan garanti sözleşmesinde rücu hakkı halefiyete dayalı olamaz.Garanti verenin rücu hakkı, rücu borçlusu ile arasında kontrgaranti sözleşmesi bulunup bulunmamasına göre bir ayırıma tabi tutulmalıdır. Eğer garanti verenle rücu borçlusu arasında kontrgaranti sözleşmesi bulunmakta ise, rücu hakkının hukuki sebebinin kontrgaranti olacağı kuşkusuzdur.Bununla birlikte, böyle bir kontrgaranti sözleşmesi bulunmasa bile, rücu hakkına ilişkin genel kurallar uyarınca garanti verenin rücu hakkı doğabilecektir. Buna göre, garanti verenin rücu borçlusu ile arasındaki iç ilişkinin niteliğine göre, vekâlet, vekâletsiz iş görme veya sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayalı rücu hakkı olacaktır.İpotekte rücu hakkının doğumu için, öncelikle ipotek ile temin edilen borcu ödemeden sorumlu birden fazla kişinin bulunması gerekir. İçlerinden birinin ödeme yaparak taşınmazı ipotekten kurtarması halinde, sorumlu bulunan diğerlerine karşı rücu hakkı doğacaktır.İpotekte rücu hakkının varlığına ilişkin tek yasal düzenleme, Türk Medeni Kanunu' nun 884. maddesidir. Bu hüküm gereğince; ``Borçtan şahsen sorumlu olmayan rehinli taşınmaz maliki, borçluya ait koşullar içinde borcu ödeyerek taşınmazın üzerindeki ipoteğin kaldırılmasını isteyebilir. / Alacak, borcu ödeyen malike geçer.''TMK. m. 884 hükmü dışında başka bir yasal düzenleme olmasa da, ipoteğin temin ettiği alacaktan sorumlu birden fazla kişinin bulunduğu diğer hallerde de, genel rücu hükümleri nedeniyle rücu hakkının varlığı kabul edilmelidir.

Arife Özge Yenice
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Velâyetin kapsamı ve hâkimin müdahalesi

Hukuk düzeni toplumun en küçük birimi olan ailedeki ana, baba ve çocuk ilişkisini genel ve soyut kurallara bağlayarak bu ilişkideki zayıf konumda olan çocuğun korunmasını amaçlamıştır. Gerçekten de çocuk fizikî, zihnî ve ekonomik anlamda henüz tam bir yeterliliğe erişmemiş olması sebebiyle korunmaya muhtaçtır. Bu nedenle velâyet tarafların birbirlerine karşı olan hak ve ödevleri ile bu hak ve ödevlere aykırı hareket edilmesi halinde oluşacak sonuçların belirlenmesi şeklindeki hukukî bir kurum olarak karşımıza çıkar.Velâyetin konusunu hukuken ayrı bir kişiliğe sahip olan çocuk oluşturur. Velâyet hakkı diğer kişilik haklarından farklı olarak ana ve babaya kendi menfaatleri açısından değil de çocuğun menfaati için tanınmıştır. Başka bir deyişle söz konusu haktan faydalanacak olan çocuktur. Ana ve babaya velâyet dolayısıyla tanınan haklar çocuğun korunmasına yönelik olup daha çok ödev niteliğindedir.Velâyetin çocuğun şahsı üzerinde ana ve babaya yüklediği ödevler esas itibariyle çocuğun bakımı ve eğitimine ilişkindir. Buna göre ana ve baba çocuğu, besleyip büyütmek; sağlığına, fizikî gelişimine özen göstermek zorundadırlar. Bunun gibi ana ve baba kendi maddi güçleri elverdiği oranda çocuğun yeteneklerini de göz önünde tutarak ona iyi bir eğitim imkanı sağlamak, meslek kazandırmak ve çocuğa dinî eğitimini de vermekle yükümlüdürler.Ana ve babanın velâyetten doğan ödevlerini hiç ya da gereği gibi yerine getirmemeleri yahut kendilerine tanınan hakları kötüye kullanmaları halinde çocuğun korunması sorunu ortaya çıkar. Çocuğun korunması hukukumuzda çok sayıda kanun, tüzük ve yönetmelikle düzenlenmiş geniş kapsamlı bir konudur. Söz konusu konu aynı zamanda çok sayıda uluslararası antlaşmaya da konu olmuştur. Ana ve babanın kusurlu veya kusursuz şekilde ödevlerini ihlal etmeleri sonucu çocuğun yaranının tehlikeye düşerek korunmaya muhtaç hale gelmesinde hâkimin velâyete müdahale ederek çocuğun korunması için gerekli tedbirleri alır.17/01/1998 tarihlinde yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun ile aile bireylerinin aile içi şiddetten korunmak amacıyla getirilen tedbirlerden, çocuğun korunması için de faydalanılabilir.Çocuğun korunmasına yönelik hükümler içeren Kanunlardan biri de 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunudur. Bu kanun kapsamına göre çocuk statüsünde olan şüphelilerin yargılaması özel hükümlere tabidir. Belirtilen kanunlar dışında 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu da çocukların korunmasına yönelik hükümler içeren başka bir kanundur.Ülkemize bakıldığında aile kurumunun hala güçlü olduğu görülür. Ancak sosyal ve ekonomik güçlüklerin, bu kurumu belirli ölçülerde zayıflattığı da bir gerçektir. Birçok aile çocuklarının çalışmasına ekonomik açıdan zorunlu görmektedir. Bu sebeple çocukların sokaklarla tanışmaları erken yaşta olmaktadır. Çalışma yaşamındaki ilişkiler, hayli çarpık gelişen kentleşme sonucu ortaya çıkan yoksul kent mahalleleri, yoksulluk ve işsizlik sokakta yaşayan ve çalışan çocukların sayısının giderek artmasına yol açan etmenlerdir.

Aile içi ilişkilerAile içi şiddetVesayet+3
Burcu Yılmaz Önal
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Borsada hisse senedi alım satım sözleşmesi ve hakkın intikali

Borsada Hisse Senedi Alım Satım Sözleşmesi Ve Hakkın İntikali, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008.?Borsada Hisse Senedi Alım Satım Sözleşmesi Ve Hakkın İntikali? konulu tezimizin ilk bölümünde, sözleşmenin kavramsal çerçevesi ve tarafları tanıtılmış, Borsa nezdinde sözleşmenin kuruluşu incelenmiştir. Buna göre; menkul kıymet borsalarında hisse senedi alım satım sözleşmesi akdetmek isteyen yatırımcıların, öncelikle SPKn uyarınca kurulan ve Borsa üyelik belgesini haiz bir aracı kurum ile alım satıma aracılık çerçeve sözleşmesi imzalaması gerekmektedir. Anılan sözleşme dairesinde aracı kurum, yatırımcının temsilcisi sıfatıyla, ondan aldığı talimatları Borsa'ya iletmektedir. Borsa sisteminde geçerli kurallar çerçevesinde alım ve satıma yönelik bu talimatların eşleşmesiyle sözleşme kurulmaktadır.Tezin ikinci bölümünde sözleşmenin ifa safhası ve ifa edilmemesi incelenmiştir. Sözleşmenin ifasını sağlayan takas, işlem gününü takip eden ikinci günün sonunda, Takasbank tarafından, MKK nezdindeki takas havuz hesabı ve aracı kuruluş havuz hesapları kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Takas günü hisse senedi ve/veya nakit borcunu ifa etmeyen aracı kuruluş herhangi bir ihtar veya mehile gerek olmaksızın temerrüde düşmektedir. Bu halde, satım işlemine konu hisse senetleri Borsa tarafından re'sen aldırılıp sattırılmak yoluyla ya da aracı kurumun Borsa nezdindeki teminatlarına başvurulmak yoluyla ifa gerçekleştirilmekte; ayrıca aracı kurumdan temerrüt faizi tahsil edilmektedir. Yatırımcının takas gününe kadar aracı kuruma olan hisse senedi veya nakit teslim borcunu ifa etmemesi nedeniyle aracı kurum da temerrüde düşerse yatırımcının borcu her halde para borcuna dönmektedir. Yatırımcının temerrüdüne rağmen aracı kurum temerrüde düşmemişse, yatırımcının temerrüdünün sonuçları İMKB Yönetmeliği'nin 38. ve 39. maddeleri çerçevesinde belirlenmektedir.Üçüncü bölümde, ifa safhasının tamamlanmasıyla birlikte, kaydi hisse senedine bağlı ortaklık haklarının intikali incelenmiştir. MKK kayıtlarının kurucu nitelikte olmadığı tespit edilerek, takas havuz hesabından aracı kuruluş havuz hesabına yapılan aktarımla yatırımcının kaydi hisse senedine bağlı hakları kazandığısonucuna varılmıştır. Öte yandan, SPKn md. 10/A-5 hükmü uyarınca nama yazılı hisse senetlerini devralan kişinin pay defterine kaydında, ilgililerin başvurusuna gerek kalmaksızın MKK nezdinde tutulan kayıtların esas alınacağı hüküm altına alınmıştır. TTK Tasarısı'nda da genel olarak kaydi sistemle uyumlu düzenlemelere yer verilmiş olduğu tespit edilmiştir.Anahtar Sözcükler:1- Borsa'da hisse senedi alım satım sözleşmesinin kuruluşu2- Borsa'da hisse senedi alım satım sözleşmesinin ifası ve ifa edilmemesi3- Kaydi sistemde takas4- Hisse senedine bağlı hakların intikali5- MKK kayıtlarının hukuki niteliği

Hatice Ebru Ayhan
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

6570 Sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'a göre ihtiyaç sebebiyle kira sözleşmesinin sona erdirilmesi

Kira sözleşmesinin ihtiyaç sebebiyle hangi koşullarda sona erdirilebileceğini belirleyebilmek, böylece kiralayan ve kiracının haklarının sınırını çizerek 6570 sayılı Kanun'un daha iyi anlaşılmasını sağlayabilmek amacıyla 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'a göre ihtiyaç sebebiyle kira sözleşmesinin sona erdirilmesi konusu incelenmektedir.Çalışmamız iki bölümden oluşmakta; ilk bölümde kira sözleşmesi ve 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'un uygulama alanından bahsedilmektedir. İkinci bölüm de ise 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkında Kanun'a göre ihtiyaç sebebiyle kira sözleşmesinin sona erdirilmesi açıklanmaya çalışılmakta; bu kapsamda ilk olarak 6570 sayılı Kanun m.7/I/b hükmüyle düzenlenen konut ihtiyacı sebebine dayanan tahliye davasıyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesi, devamında 6570 sayılı Kanun m.7/I/c hükmüyle düzenlenen işyeri ihtiyacı sebebine dayanan tahliye davasıyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesi ve en son olarak da 6570 sayılı Kanun m.7/I/d hükmüyle düzenlenen kiralananı iktisap eden kişinin konut veya işyeri ihtiyacı sebebine dayanan tahliye davasıyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesi konularına değinilmektedir.

Nur Keskin
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Şartlı ve mükellefiyetli bağışlama

İbrahim Belen
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Hukukunda özel hayat ve korunması

140 ÖZET Özel hayat, Uluslararası Hukuk ve Anayasa hukukunda bir hak olduğu kadar Özel Hukukta da bir kişilik değeridir.Özel hayata saygı gösterilmesi hakkı ile kişinin özel ve aile hayatı, konutu ve haberleşmesi koruma altına alınmıştır. Özel hayat, kişinin başkalarının denetiminden ve gözetiminden uzakta, kendi kişisel tercihlerini uygulayabilmesidir. AİHM., özel hayat kavramının tanımlanamayacak kadar geniş bir kavram olduğunu kabul ederek her somut olayı kendi şartları içinde değerlendirmiştir. Özel hukukta özel hayat, kişilik hakkının korumasından yararlanır. Kişinin sırları, özel mektuplarının ifşası, telefon konuşmalarının dinlenmesi, rıza dışı resminin yayınlanması hep kişilik hakkının ihlalidir. Özel hukukta kişi başkalarının olduğu kadar kendinden gelecek saldırılara karşı da korunur. AİHS. de özel hayatı organları ve başvuru yolları ile korumakta, devlet ve bireylere başvuru hakkı tanıyarak gerekli denetimi yapmaktadır. AİHM., özel hayata saldırı olup almadığını denetlerken devletlere yüklenen pozitif yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğini; bir saldırı söz konusu ise, bunun meşru bir amacı olup olmadığını, müdahalenin yasal bir dayanağı bulunup bulunmadığını ve bu müdahalenin demokratik bir topumda gerekli olup olmadığını inceler. Medeni Kanunun 24. maddesine göre kişilik değerlerine hukuka aykırı olarak saldırılması halin de saldırırın önlenmesinin istenebileceği belirtilmiş olup, özel hayata saldırı halinde kişinin koruyucu ve tazminat davaları yolu ile korunması amaçlanmıştır. Bu davalar yolu ile kişi, saldırının önlenmesi veya durdurulması yanı sıra kusurlu bir davranış ile meydana gelen maddi ve manevi bir zararın tazminini de isteyebilir. Hukuka uygunluk nedenlerinin varlığı halinde bu davalar açılamaz. Özel hayat hem gizlilik hem de bağımsızlık unsurunu birlikte taşımaktadır. Bu nedenle kapsamı özel hukukta düşünüldüğü kadar dar olmayıp, kişinin kendi tercihlerini seçme ve uygulamasını da içermektedir. AİHM.'nin kararları özel hayatın daha iyi kavranması ve sınırlarının genişletilmesi açısından özel hukuka da örnek teşkil edebilir.

Avrupa İnsan Hakları SözleşmesiTürk HukukuÖzel hayat+2
Mine Kaya
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

4721 sayılı kanun hükümlerine göre evlat edinme

Evlat edinme, en genel anlamıyla taraflar arasında hısımlık bağı doğuran bir kurumdur. Yeni Medeni Kanun evlat edinme ile ilgili önemli değişikliklere yer vermiştir. Yeni değişikliklere göre, öncelikle evlat edinme akdi niteliğini kaybetmiş ve yargısal bir mahiyet kazanmıştır. Evlatlık ilişkisinin kurulabilmesi için mahkeme kararına ihtiyaç bulunmaktadır. Evlat edinecek kişinin yaşı 35'den 30'a, hatta bazı hallerde daha aşağıya çekilmiştir. Erginlerin ve kısıtlıların evlat edinilmesi hariç, altsoyu bulunan kimseler de artık evlat edinebilecektir. Bunlardan başka, evlat edinecek kişinin evlatlığa belli bir süre bakması koşulu getirilmiştir. Evli kişilerin kural olarak ancak birlikte evlât edinebilecekleri ilkesi getirilmiştir. Küçüklerin evlât edinilmesine aracılık faaliyetlerinin, Bakanlar Kurulunun yetki verdiği kurum ve kuruluşlar tarafından yapılabileceği hükme bağlanmıştır. Evlât edinme ilişkisinin kaldırılması davası hak düşürücü sürelerle sınırlandırılmıştır.Kanun koyucu evlâtlık ilişkisini kesin bir evlenme engeli haline getirmiştir. Bununla birlikte evlenme yasağının kapsamı altsoy da dahil edilerek genişletilmiştir.Küçüklerin evlât edinilmesinde ana ve babanın verdiği rızanın ve geri alma koşulları açık bir şekilde hüküm altına alınmıştır. Yeni Medeni Kanunla birlikte geçerli bir şekilde kurulan evlât edinme ilişkisi artık herhangi bir şekilde sona erdirilemeyecektir.

Evlat edinmeMedeni KanunTürk Hukuku+2
Mehmet Işık
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2004
00
Master'sOpen AccessTR

İcracı oyuncu sözleşmesi

Bir sinema eserinin ortaya çıkarılması amacıyla yapılan ve çok sayıda kişinin organize bir şekilde çalışmasını gerektiren sözleşmelerden biri de icracı oyuncu sözleşmesidir. Çalışmamızda icracı oyuncu sözleşmesinin hem fikir ve sanat eserleri hukuku hem de borçlar hukuku disiplinleri kapsamında ele alınarak sözleşmeye ilişkin temel özelliklerin açıklanması amaçlanmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde icracı oyuncu sözleşmesinin tanımı yapılmış, özellikleri ve unsurları belirlenmiştir. Daha sonra sözleşmede tarafların kimler olabileceği ve sahip oldukları özellikler anlatılmıştır. Sözleşmenin hukukî anlamda nitelendirilerek sözleşmeye hangi hükümlerin uygulanacağı belirlenmeye çalışılmıştır. Benzer sözleşmelerle karşılaştırmasının yapılmasıyla birinci bölüm sonlandırılmıştır. İkinci bölümde, icracı oyuncu sözleşmesinde icracı oyuncu ve yapımcının hak ve borçları detaylı bir şekilde incelenmiştir. Çalışmamızın son bölümünü oluşturan üçüncü bölümde ise icracı oyuncu sözleşmesinin sona erme halleri açıklanmıştır.

Sevda Cansu Sünel
Başkent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
10
Master'sOpen AccessTR

Anahtar teslim inşaat sözleşmesi (EPC/Turnkey) ve FIDIC kapsamında incelenmesi

Küresel ölçekteki teknolojik değişimler, insanların ve sektörlerin ihtiyaçları doğrultusunda sürekli bir gelişme ihtiyacını gerektirmektedir. Bu gelişmeler her alanda olduğu gibi inşaat sektörü ve endüstri projeleri alanında da etkili olmakta, sektörün teknolojik ilerlemeler ve artan talepler doğrultusunda kendini yenilemesini gerektirmektedir. İnşaat sektörünün bu dinamik yapısı, daha etkin, güvenilir ve pratik projeler ile modern sözleşme modellerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu kapsamda, devlet ve büyük ölçekli özel sektör inşaat projelerinde uygulanan "Anahtar Teslim/ EPC" yeni sözleşme modelleri, sektörün ihtiyaçlarına yanıt vermektedir. Bu yeni modellerden biri olan anahtar teslimi inşaat sözleşmesi, FIDIC kapsamındaki standart sözleşme modelleri ile sektördeki uygulamalara farklı bir bakış açısı getirmektedir. Anahtar teslimi inşaat sözleşmesi, projenin başlangıcından itibaren yüklenicinin geniş kapsamlı sorumlulukları üstlendiği bir sözleşme türüdür. Yüklenici, proje tasarımından inşaatın tamamlanmasından teslim edilmesine kadar ve hatta teslim edildikten sonra da dahil olduğu tüm süreçlerde ana sorumluluğu taşır. İş sahibi ise, proje başlamadan önce belirlenen ve genellikle risklerin çoğunun yüklenici tarafından üstlenilmesi dolayısıyla projenin piyasa değerinden daha yüksek olan sabit bir götürü bedeli ödemeyi kabul eder. Bu model, yatırımcılar ve iş sahipleri tarafından, öngörülebilir maliyet ve sürpriz maliyet artışlarından korunma avantajı nedeniyle tercih edilir. Yüklenici, projenin hem uygulanma risklerini hem de maliyet risklerini üstlenerek, aksi kararlaştırılmadıkça sözleşmenin yapım aşamasındaki tüm yükümlülüklerini üstlenir. Anahtar teslimi inşaat sözleşmesinin bu özellikleri, sözleşmenin kapsamlı bir şekilde ele alınıp incelenmesini ve bu karmaşadaki bir sözleşmenin hazırlanmasında kullanılan 2022 yılı itibariyle güncellenen FIDIC Gümüş Kitap kapsamında da değerlendirilmesini gerekli kılar.

Dilara Çetin
Başkent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Uplink sözleşmesi

Günümüzde TV ve radyo yayınlarının tamamına yakını uydular vasıtasıyla sağlanmaktadır. Dünya genelinde uzay ve buna bağlı olarak uydu teknolojilerinin gelişmesiyle uluslararası yayın yapan uydu operatörleri çoğalmış ve etkinlik alanları da genişlemiştir. Tez konumuz olan uplink sözleşmeleri de özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında hız kazanan uydu yayıncılığı alanında, uydu operatörleri ile uydu yayıncılığından yararlanmak isteyen yayıncıların bir araya gelerek uplink servisinden yararlanmalarına ilişkindir. Uplink sözleşmeleri, uygulamada çok sıklıkla görülen hatta neredeyse yapılması zorunlu niteliğe varmış, dünya çapında yaygınlığı olan sözleşmelerdir. Operatörün sahip olduğu uydu üzerinden, yayıncıya uplink hizmeti sağlaması ve yayın kalitesini korumaya yönelik diğer izleme ve ayarlamaları yapmasına karşılık, yayıncı temelde ücret ödeme borcu altındadır. Çalışmamızda uplink sözleşmesine esas teşkil eden uydu teknolojisi ve uydu yayıncılığı, uplink hizmetinin kapsamı, uplink sözleşmesinin unsurları, nitelikleri, benzer sözleşmelerden farkı, hukuki niteliği, şekli, tarafların borçları ve sözleşmenin sona ermesi başlıkları altında inceleme yapılmıştır.

SözleşmelerUplink sözleşmesiUydu+2
Merve Esen Baygüneş
Başkent University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00

Other supervisors