Theses supervised by Prof. Dr. Tekin Karslıgil
22 theses · Gaziantep University
7-15 yaş grubu çocuklarda ELİSA yöntemiyle suçiçeği seroprevalansının araştırılması
Suçiçeği iyi huylu bir hastalık olarak nitelendirilse de hastaneye yatış ve hatta ölüme neden olabilen komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu çalışmada 7-15 yaş grubu çocuklarda ELISA yöntemiyle suçiçeği seroprevalansının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne başvuran 7-15 yaş arası çocuklar dahil edildi. Çalışmada toplam 100 çocuktan alınan kan örneği değerlendirildi. Çalışmada Varicella-Zoster ELİSA IgG/IgM (Vircell Microbiologists, İspanya) kiti kullanıldı. Tam otomatik ELISA yöntemiyle ölçümleri hastanemiz mikrobiyoloji laboratuvarında Basic Robotic Immunoassay operator cihazı kullanılarak çalışıldı. Çalışma sonucunda VZV IgG pozitifliği %78 saptanmış olup çocukların %14'ü negatif, %8'i ise ara değer olarak tespit edilmiştir. 7-8 yaş arasındaki çocuklarda VZV IgG pozitifliği %84.6, 9-10 yaş arasında %72.5, 11-12 yaş arasında %82.6, 13-14 yaş arasındaki çocuklarda %81.3, 15 yaşındaki çocuklarda da %75'tir. İstatistiksel analiz sonucunda yaş gruplarına göre VZV IgG sonuçları açısından anlamlı fark olmadığı görüldü. Çalımamızda kızlarda VZV IgG pozitifliği (%86.7) erkeklere göre (%70.9) daha yüksek bulunsa da VZV IgG pozitifliğinin cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılaşmadığı görüldü. Çalışmamızda suçiçeği geçiren veya suçiçeği aşısı olanların %90.1'inde VZV IgG pozitifliği saptanmış iken suçiçeği geçirmeyenlerde veya suçiçeği aşısı olmayanlarda bu oran %26.3 idi. Gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında 7-15 yaş grubu çocuklarda VZV IgG seroprevalansının yüksek olduğu görülmektedir. Bununla birlikte suçiçeği geçirmemiş veya suçiçeği aşısı olmayanlarda %73.7 gibi oldukça yüksek bir VZV IgG negatifliğinin olması bu çocuklarda erişkin yaşlarda VZV ile karşılaşmanın daha ağır bir hastalığa yol açması ve hatta komplikasyaonlar gelişmesi açısından önemli olacağı düşünülmekte olup az da olmayan bu kesimin aşılanması için uyarılar yapılması gerekmektedir.
Viral gastroenterit nedenlerinden adenovirüs ve rotavirüs prevalansının ELISA ve kart test yöntemiyle araştırılması
Bu çalışmada viral gastroenterit nedenlerinden Adenovirüs ve Rotavirüs prevalansının ELISA ve kaset test yöntemiyle araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Merkez Laboratuvarı Mikrobiyoloji Birimi'ne gastroenterit ön tanısı ile çeşitli poliklinik ve kliniklerden gönderilen hastalardan alınan dışkı örnekleri kullanılmıştır. Araştırmada ELİSA ve Kaset test kullanılmıştır. Kaset test olarak Rapidan Tester marka Adenovirus ve Rotavirus testleri, ELISA testleri olarak da RIDASCREEN® kitleri kullanılmıştır. Çalışmamızda toplam 92 hastadan dışkı örneği alınmış olup bunların 48'i (%52.2) erkek, 44'ü (%47.8) ise kadın hastalara aitti. Araştırmamız kapsamında değerlendirmeye alınan hastaların yaşları 0-81 arasında değişmekte olup ortalama yaş ise 16.52±20.05 yıl olarak hesaplanmıştır. Hastaların 62'si 18 yaş ve altında olup, 18 yaş ve üzeri hastaların oranı %32.6 idi. ELISA testi ile değerlendirilen gaita örneklerinin %4.3'ünde Adenovirus, %34.8'inde ise Rotavirus pozitifliği saptanmıştır. Kaset test sonuçları ELISA testi ile %100 uyumlu bulunmuştur. Çalışmamızda ELISA ve Kaset test sonuçlarına göre kadınların %2.3'ünde, erkeklerin %6.2'sinde Adenovirus, kadınların %31.8'inde, erkeklerin ise %37.5'inde Rotavirus pozitifliği saptanmıştır. Cinsiyete göre Adenovirus ve Rotavirus pozitifliği açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Yaşa göre incelendiğinde Adenovirus pozitifliğinin tüm yaşlarda görülebildiği, anlamlı şekilde farklılaşmadığı saptanmıştır. Çalışmamızda yabancı uyruklularda Adenovirus pozitifliği saptanmamış iken 4 yabancı uyruklu hastanın 2'sinde (%50) ise Rotavirus pozitifliği tespit edildi. Türk hastaların ise %4.6'sında Adenovirus, %34.1'inde ise Rotavirus pozitifliği saptandı. Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında ELISA yöntemi ile Kaset testinin, Adenovirus ve Rotavirus saptama açısından birbiriyle %100 uyumlu olduğu, bu nedenle kullanım kolaylığı ve fiyatının daha uygun oluşu açısından kaset testin güvenilir bir şekilde kullanılabileceği söylenebilir.
Kilis Devlet Hastanesine başvuran ve anti HCV pozitif saptanan hastalarda HCV RNA ve genotip dağılımının araştırılması
Bu araştırmada Kilis Devlet Hastanesine başvuran ve anti HCV pozitif saptanan hastalarda HCV RNA ve genotip dağılımının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırmanın amacı doğrultusunda Kilis Devlet Hastanesi'ne başvurup hepatit panelleri istemiyle kan örneği alınan ve anti-HCV pozitif tespit edilen 104 hastanın serumları toplanarak çalışılıncaya kadar -80°C de saklanmıştır. Anti HCV'leri ELISA yöntemiyle (Architect i2000, Abbott, Almanya) pozitif saptanan numunelerde Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Hastanesi Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuvarında HCV RNA araştırıldı. HCV RNA pozitif saptanan 61 örnekte üretici firmanın önerileri doğrultusunda, (Qiagen, Hilden Almanya) genotip çalışıldı. Altmış bir örneğin üçünde belirgin bir genotip saptanamadı. Genotip saptanan 58 hastanın 31'i (%53.4) kadın, 27'si (%46.6) erkek olup, 27'sinin (%46.6) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 31'inin (%53.4) ise yabancı Uyruklu olduğu görüldü. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 27 kişide etkin olarak Tip 1b (%40.7), yabancı uyruklu 31 kişide ise en fazla görülen genotipin Tip 4 (%64.5) olduğu saptandı. Genotip dağılımının cinsiyet ile anlamlı bir farklılığı olmadığı saptandı. Baskın tipler olan Tip 1 ve Tip 4'ün ileri yaşlarda daha yüksek oranlarda olduğu görüldü. Çalışmada elde edilen bulgular, yabancı uyruklularda Tip 4 ve Tip 5'in daha fazla olduğunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında ise Tip 1b'nin sık olduğu görülmektedir. Bu da, bölgedeki mültecilerin hastalığı kendi ülkelerinden getirdiğini düşündürmektedir. Çalışmamız, yabancı uyruklu kişilerdeki genotip dağılımını göstermesi açısından önemlidir. Yine tedavi rejimlerinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında daha dikkatli planlanmasının gerekliliğini gözler önüne sermektedir.
Bağ dokusu hastalıklarıyla ilişkili interstisyel akciğer hastalığında human herpes virus 6'nın (HHV-6) rolü
Bağ Dokusu Hastalıkları (BDH), kronik inflamatuar multisistemik romatizmal hastalıklardır. Bu hastalıkta solunum sistemi sık bir şekilde tutulur. İnterstisyel akciğer hastalığı (IAH) bu tutulumlardan birisidir. Bağ Dokusu Hastalıkları ve bu hastalıklara bağlı interstisyel akciğer hastalığı etyolojisinde virüslerin de rol aldığı düşünülmektedir. Herpes virüsler suçlanan etkenlerden birisidir. Çalışmada Bağ Dokusu Hastalıklarına bağlı interstisyel akciğer hastalığında HHV-6'nın rolünü araştırmayı amaçladık. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Polikliniği'ne başvuran BDH tanısı ile takipli 60 hasta ve 26 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiş olup, hastaların 29'u BDH (IAH olmayan), 31'i bağ dokusu hastalığına bağlı interstisyel akciğer hastalığı (BDH-IAH) olan hastalardan oluşmaktaydı. Çalışmaya katılan bütün bireylerden serum örneği toplandı. Ayrıca hastalardan steril kaba balgam örneği alındı. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Laboratuvarında yapıldı. Serum örneklerinde, ELISA yöntemiyle (Sunred Biological Technology, Şangay, Çin) HHV-6 IgG antikorlarına bakıldı. Tüm serum örneklerinde ve hastalardan alınan balgam örneklerinde HHV-6 DNA Real-Time PCR (Qiagen, Almanya) yöntemi ile araştırıldı. Pozitif bulunan örneklerde, virüsün replikasyon durumunu araştırmak için yine U42 ve U94 gen bölgeleri RT PCR ile mRNA'lar açısından ayrı primerler kullanılarak değerlendirildi. İlk PCR virüsün varlığını, ikincisi ise virüsün latentliğini ve reaktivasyon yapıp yapmadığının araştırılması için yapıldı. Çalışmada sağlıklı kontroller ile BDH ve BDH-IAH grupları arasında HHV-6 IgG serum titreleri karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p=0,108). Sağlıklı kontrol grubunun serum örneği analizlerinde HHV-6 DNA saptanmadı. Buna karşın hasta serumlarının 33'ünde(%55) HHV-6 DNA (U94 ve/veya U42 pozitif) pozitif saptandı ve kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. (p=0,001). BDH-IAH ve BDH arasında ise serum HHV-6 DNA pozitifliği açısından anlamlı fark bulunmadı (p=0,979). Balgam HHV-6 DNA (U94 gen) pozitifliği, BDH-IAH'da 14(%45,2), BDH hastasında ise 5 örnekte (%17,2) tespit edildi. İstatiksel açıdan BDH-İAH'da balgam HHV-6 DNA (U94 gen) pozitifliği anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,020). HHV-6 DNA pozitif örneklerden sadece iki hastanın serumunda HHV-6 mRNA (U42 ve U94) pozitif saptanmış olup, bu hastalar BDH-IAH gelişen olgulardı. Bu çalışma sonuçları, bağ dokusu hastalıklarına bağlı interstisyel akciğer hastalığı ile HHV-6'nın ilişkili olabileceğini düşündürmekte olup, bu ilişkinin daha net anlaşılması için daha kapsamlı çalışmalara gereksinim olduğunu göstermektedir.
Çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyon etkenlerinin multipleks pcr yöntemiyle araştırılması
ÖZET ÇOCUKLARDA ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYON ETKENLERİNİN MULTİPLEKS PCR YÖNTEMİYLE ARAŞTIRILMASI Tuğba TEKEREK Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Tez Danışmanı:Prof. Dr. Tekin KARSLIGİL 56 Sayfa, Mayıs 2024 Tüm yaş gruplarında sık görülen solunum yolu enfeksiyonları, dünya genelinde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Virüs ve bakteri kaynaklı solunum yolu enfeksiyonlarının, kliniğe ve radyolojik duruma göre birbirinden ayırt edilmesi zordur. Bakteriyel ve viral enfeksiyon ayrımının erken dönemde yapılması, tedavinin başlatılması, mortalite ve morbiditenin azaltılmasında fayda sağlamaktadır. Çeşitli virüsleri ve bakterileri aynı anda kısa sürede tanımlayabilen Multipleks PCR testleri, doğru tedavinin başlatılmasına yardımcı olabilir. Çalışmamıza, Kasım -Aralık 2023 tarihleri arasında Gaziantep Abdulkadir Konukoğlu ASM'ne üst solunum yolu enfeksiyonu şikayetleriyle gelen 0-18 yaş arası 100 hasta dahil edildi. Hastalardan alınan solunum yolu örneklerinde M-PCR ile Adenovirus, influenza A, influenza B, PİV (1, 2, 3, 4), RSV (A/B), hMPV, HBoV, HCoV (HKU, 229E, NL63, OC43), Sars-CoV-2, paraechovirus, enterovirus / rhinovirus, Streptococcus pneumoniae, Bordetella pertussis, Haemophilus influenzae, Mycoplasma pneumoniae, Chlamydophila pneumoniae ve Legionella pneumophila olmak üzere 18 virüs, 6 bakteri toplam 24 etken araştırıldı. Çalışmada 62 (%62) hastada en az bir etken saptandı. Multipleks PCR sonuçlarına göre en çok tespit edilen bakteriyel etkenler sırasıyla S.pneumoniae (n:28), H. influenzae (n:21) en sık tespit edilen viral etkenler ise hCoV türleri (n:10), enterovirüs /rhinovirus (n:9)' dür. 38 (%38) hastada negatif sonuç alındı. Koenfeksiyon oranı %18 olarak saptandı. Sonuçlar incelendiğinde pozitif etkenlerin; 50'si (%61.73) bakteriyel, 31'i (%38.27) viral etkendi. Etkenlerin cinsiyete göre dağılımı incelendiğinde sadece H. influenzae 'da erkeklerde kadınlardan anlamlı derecede fazlalık görüldü. Solunum yolu enfeksiyonlarında etkenlerin hızlı moleküler testlerle saptanması antimikrobiyal tedavinin ivedilikle düzenlenmesine olanak sağlayacak ve gereksiz antibiyotik kullanımın engellenmesine katkıda bulunacaktır. Ayrıca, enfeksiyonun yayılımını engellemek için gerekli izolasyon önlemlerinin vakit kaybedilmeden alınmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Multipleks PCR, üst solunum yolu enfeksiyonu, bakteri, virüs, etken.
0-17 yaş grubunda gastroenterit etkenlerinin multiplex PCR yöntemiyle değerlendirilmesi
Amaç; Çocukluk çağı morbidite ve mortalitelerinin ilk sebebi akut solunum yolu enfeksiyonları iken ikinci en sık sebebi akut enfeksiyöz ishallerdir. Tanıda öykü ve klinik muayene yol gösterici olabilir ama kesin tanıya gidebilmek için laboratuvar desteğine ihtiyaç vardır. Bu çalışmada akut ishalli çocuklarda mikroskobik ve makroskobik incelemeye, immunokromotografik yönteme ve kültür yöntemine dayalı klasik testlerle moleküler yöntemleri birlikte kullanarak viral, bakteriyel, paraziter ajanları beraber değerlendirmek, etkenlerin sıklığını belirlemek ve ileride bu yönde yapılacak çalışmalara ışık tutmak amaçlanmıştır. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Mikrobiyoloji laboratuarına ishal şüphesiyle gönderilen 0-17 yaş arası toplam 101 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Gelen bütün örnekler makroskobik ve mikroskobik olarak incelenmeye alınmıştır. Örnekler rotavirus, enterik adenovirus, cryptosporidium, G. intestinalis, E. histolytica yönünden immunokromotografik yöntemle çalışan hızlı anijen testine alınmıştır. Örneklerin bakteriyolojik açıdan kültürü yapılmıştır. Multiplex PCR yöntemiyle de örnekler etkenler açısından bütüncül değerlendirme altına alınmıştır. Bulgular: Kız ve erkek çocuklarda benzer oranlarda enfeksiyon görülmüş olup cinsiyet açısından anlamlı bir farka rastlanmamıştır. En yüksek enfeksiyon oranının görüldüğü grup %100'lük bir oranla 2-5 yaş arası gruptur. Multiplex PCR yöntemi ile hastaların 84'ünde (%83.2) bakteriyel, 48'inde (%47.5) viral, 12'sinde (%11.9) protozoal etken saptanmıştır. Viral ajanların multiplex PCR sonuçları incelendiğinde rotavirusun ilk sırada yer aldığı, adenovirus ve nörovirusun da birbirine yakın oranlarda görülüp ikinci sırada birlikte yer aldıkları belirtilmiştir. Bakteriyel etkenlerin multiplex PCR yöntemi sonuçları incelendiğinde 84 hastada (%83,2) diyarojenik E. coli, 7 hastada (%6,9) campylobacter spp, 3 hastada (%3) Salmonella, 1 hastada da Shigella (%1) görüldüğü saptanmıştır. Klasik kültür yöntemiyle de 3 hastada Salmonella, 1 hastada Shigella tespit edilmiştir. Protozoal etkenlerin multiplex PCR yöntemiyle olan sonuçları incelendiğinde hastaların 2'sinde (%2) Cryptosporidium, 2'sinde (%2) Giardia lamblia etkeni saptanmıştır. İmmunokromotografik yöntemle de hastaların 2'sinde (%2) Cryptosporidium, 1'inde (%1) Giardia, 8'inde (%8) de E. histoytica saptanmıştır. Sonuç: Akut gastroenteritte etken virüs ya da parazit olduğunda tedavi destek tedavisinden oluşmaktadır. Antibiyotik tedavisi gerektiren gastroenteritler bakterilerden Shigella, parazitlerden ise E. histolytica kaynaklı ishallerdir. Yaptığımız çalışmada görmekteyiz ki moleküler yöntemler olmaksızın klasik yöntemlerle tanıya gidildiğinde gastroenterit tanısı ve tedavisi açısından önemli bir kayıp yaşanmayacaktır.
0-5 yaş yabancı uyruklu çocuklarda saptanan gastroenterit olgularında rotavirüslerin moleküler tiplendirilmesi
Rotavirus (RV), çocukluk çağında görülen viral gastroenteritlerinin sebeplerindendir. Gelişmekte olan ülkelerde mortalite ve morbiditenin en yaygın nedenlerindendir. Bu çalışmada 0-5 yaş yabancı uyruklu çocuklarda saptanan gastroenterit olgularında rotavirüslerin moleküler tiplendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Mayıs 2022- Kasım 2023 arasında Gaziantep bölgesinde 0-5 yaş arası 120 yabancı uyruklu çocuklardan dışkı örnekleri toplanarak yapılmıştır. İmmünokromatografik yöntem ile Rotavirus pozitif bulunan, 74 (33 kız, 41 erkek) hastanın örnekleri moleküler yöntemle tiplendirilmiştir.Çalışma Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarında gerçekleştirilmiştir. Rotavirus VP7 ve VP4 genlerini amplifiye etmek için ileri (forward) ve geri (reverse) primerler (Macrogen, Kore Cumhuriyeti) kullanılmıştır. Genotiplendirme için de miRCURY LNA™ SYBR Green PCR Kitini kullanan (Qiagen, Hilden, Almanya) Tek Adımlı RT-PCR tekniği uygulanmıştır. Rotavirus antijen pozitifliği saptanan olguların cinsiyetler arasında dağılımı istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Çalışmaya alınan yabancı uyruklu çocukların (24) %32.4'ünde P4,(13)%17.6'sında P6,(28) %37.8'inde P8, pozitifliği saptanmıştır. G genotipleri ise örneklerin (24) %32.4'ünde G1, (14)%18.9'unda G4,(17) %23'ünde G9 olarak bulunmuştur. Hastaların hiçbirinde G8 pozitifliği bulunmamıştır. Hem G hem de P tipleri birlikte tespit edilen miks serotiplerde ise(15) %23.8 oranında G1P[8] genotip kombinasyonu görülmüş iken, (6) %9.5 G2P[4] ve G9P[6] saptanmıştır. VP7-G genotiplerinin dağılımı açısından yaş grupları arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kız çocuklarının %9'unda, erkek çocukların %22'sinde P9 genotipi saptanmış olup P9 genotip pozitifliği açısından kız ve erkek çocuklar arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Rotavirüs enfeksiyonu olan olgularda G1P[8], G2P[4], genotiplerinin en yaygın görülen genotiplerdi. Yabancı uyruklu çocuklarda bölgede yaygın görülen serotipler bulunmakla birlikte farklı serotiplerde saptanmıştır. Bu konuda daha detaylı çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Çeşitli klinik örneklerden izole edilen Klebsiella pneumoniae türlerinin rep PCR yöntemi ile dna parmak izi analizi
Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama hastanesinde yatan hastaların çeşitli klinik örneklerinden izole edilen Klebsiella pneumoniae suşlarının Diversilab rep-PCR (Biomerieux, Fransa) yöntemi ile DNA parmak izi analizinin yapılması ve böylelikle suşlar arasındaki yakınlık ve epidemiyolojik özelliklerin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Rep-PCR ile yapılan klonal ilişki analizi sonucunda iki ana klon [A (7 izolat), B (5 izolat)], olmak üzere toplam 36 farklı klon tespit edilmiştir. 49 Klebsiella suşunun 7'sinin (%14) A klonunda; 5'inin (%10) B klonunda kümelendiği saptanmıştır. C, D ve E klonları ikişer suş şeklinde kümelenirken, örneklerin % 63'ü (n=31) tekli suştan oluşan kümeler şeklinde dağılım göstermiştir. A klonu pediatri ünitelerinden gönderilen örneklerden oluşmuş ve pediatri yoğun bakım ünitesi örneklerinin % 83'ü (5/6) A klonunda kümelenmiştir. B klonu erişkin hastalardan izole edilen suşlardan oluşmuştur; dahiliye yoğun bakım ünitesinden 3, genel cerrahi servisinden ve gastroenteroloji polikliniğinden birer suş B klonunda kümelenmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmada hastanemize ait Klebsiella suşlarının epidemiyolojik dağılımı değerlendirilmiştir. Çalışmadaki suşların % 63'ünün klonal ilişki göstermemesi hastanemizde yaygın bir Klebsiella epidemisi olmadığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler. Klebsiella, Genotiplendirme, rep-PCR
Diyabetik hastalarda latent tüberkülozun quantiferon gold testi ile araştırılması
Tüberküloz (TB), insanlık tarihi boyunca, enfeksiyon hastalıklar içinde her zaman önemli bir yere sahip olup son yıllarda yeni TB olgularının sayısı hızla artmaktadır. Bu artışta Latent tüberküloz (LTB) olgularının da önemli bir yeri bulunmaktadır. LTB enfeksiyonu olan bireylerdeki en önemli risk, hayatlarının bir döneminde aktif TB enfeksiyonu gelişmesidir. TB enfeksiyonunun hastalığa ilerleme riski konağa ait risk faktörlerine göre değişmektedir. Bu risk normal popülasyonda %5-10 arasındır ve aktif hastalık ve gelişme riski enfeksiyonun edinilmesinden sonraki ilk 2 yıl içinde maksimum düzeydedir. Bu yüzden gelişmiş ülkelerde TB kontrol stratejilerinin en önemli basamaklarından biri de enfekte olan kişilerin belirlenmesi ve bunların tedavi edilmesidir. Bu da LTB enfeksiyonu olan bireylerin doğru tanı ve tedavisini önemli kılmaktadır. Enfekte olduktan sonra hastalanma riskini arttıran en önemli neden kişinin immünsüpresyonudur. Diabetes Mellitus (DM) hastalığı toplumda yaygın olarak bulunan ve immün sistemi baskılayan önemli hastalıklardan biridir. Bu nedenle çalışmada, diyabetli hastalarda latent Mycobacterium tuberculosis prevalansının Quantiferon- TB Gold yöntemiyle saptanması amaçlanmıştır. Çalışmada, endokrinoloji polikliniğinde tanısı konmuş veya tedavi alan Tip 1 ve Tip 2 DM hastaları ve toplumdan randomize olarak oluşturulan kontrol grubu olmak üzere üç grup kendi arasında karşılaştırılmıştır. Her gruptan 25 er kişi olmak üzere toplam 75 kişiden kan alınarak çalışılmıştır. Bu çalışma sonucunda, Tip 1 DM hastalarda 5 (%20), Tip 2 DM grubunda 10 (%40) ve kontrol grubunda 6 (%24) olmak üzere 75 kişinin 21'inde (%28) pozitiflik saptanmıştır. Gruplar arasında ve grupların kontrol grubu ile yapılan istatistiksel değerlendirmesinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Cinsiyet olarak bakıldığında erkeklerde daha fazla görülmekle birlikte anlamlı farklılık bulunmamıştır. Yaş grupları arasında da anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç olarak LTB enfeksiyonunu,özellikle immünsüprese kişilerde daha sık saptandığı ve bu nedenle diyabetli kişilerde latent tüberkülozun araştırılması gerekliliği görülmektedir. Anahtar kelimeler: Diyabet, Latent tüberküloz, Quantiferon TB-Gold testi
Brucella tanısında coombs testinin yeri
Ülkemizde ve Dünya'nın birçok yöresinde yaygın olarak görülen ve ekonomik anlamda ciddi kayıplara neden olan Bruselloz, önemli bir zoonotik hastalıktır. Çalışmada Çalışmada Çalışmada Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Bruselloz ön tanısıyla laboratuvarımıza gönderilen 100 hasta serumu araştırılmıştır. Serum örneklerinde Wright ve Coombs aglütinasyon testleri çalışılmıştır. Wright testi ile negatif saptanan hastalarda Coombs testi ile Blokan antikor varlığı araştırılmıştır. Wright testi 1/20 titreden başlatılarak 1/2560 titreye kadar, Coombs testi ise 1/80 titreden başlatılarak 1/640 titreye kadar dilüsyonlar yapılarak çalışılmıştır. Çalışmada 100 hastanın 46'sında (%46) Wright testi ve Coombs testi negatif, 11'inde (%11) Wright testi pozitif, 43'ünde (%43) ise Wright testi negatif çıkarken Coombs testi pozitif bulunmuştur. Biyokimyasal parametrelerden WBC, RBC, HGB, HCT, CRP, Sedimantasyon, ALT ve AST ile gruplar karşılaştırıldığında, WBC için her iki tetkik de negatif olanlarla coombs pozitif hastalar arasında anlamlı bir farklılık görülmüştür (p=0.019). GGT ölçümlerinde ise Wright (-) Coombs (+) ile Wright (+) grupları arasında anlamlı bir farklılık vardır (p=0.038). Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Elde edilen veriler doğrultusunda Wright negatif, Coombs pozitif hasta sayısı oldukça yüksek bulunmuştur (%48.3). Çalışmada Brucella serolojisinde STA ile yalancı negatif sonuçlara yol açan blokan antikorların sıklığının ihmal edilemeyecek kadar yüksek oranda olduğu görülmektedir. Yapılan çalışmalarda bu yüksek oran nedeniyle STA sonuçlarının Coombs veya ELISA gibi diğer serolojik yöntemlerle doğrulanması önerilmektedir. Bu nedenle Brucella ön tanısı ile başvuran hastalarda mutlaka Coombs testinin de çalışılması ya da ekonomik kayıpları önlemek bakımından sadece Brucella Coombs testi çalışılması uygun olacaktır.
Kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda herpes virüslerin moleküler yöntemlerle araştırılması
Herpesvirüsler primer enfeksiyondan sonra latent olarak ömür boyu kaldığından, kemik iliği transplantasyonu (KİT) nedeniyle alınan immünsupresif ilaçlar bu virüslerin reaktive olmasına olanak sağlamaktadır. Bu nedenle KİT hastalarında Herpesvirüslerin araştırılması hayati öneme sahiptir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Hematoloji kliniğinde, kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda Tip 1-7 Herpesvirüslerin moleküler yöntemlerden biri olan Multipleks Real Time PCR ile araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Ocak 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji kliniğine, kemik iliği nakli için gelen 60 hasta dahil edilmiştir. Her hastadan KİT öncesi ve KİT sonrası olmak üzere iki kez kan alınarak çalışılmıştır. Otolog transplantasyonlarda KİT sonrası 60. günde, Allojenik transplantasyonlarda ise 90. günde kan alınmıştır. Herpesvirüslerin tiplendirilmesi için, Multipleks Real Time PCR [EZ1/FTD Neuro9 (Fast Track Diagnostics, Luxembourg)] kiti kullanılmıştır. Çalışmada, nakil öncesinde 18 (%30), nakil sonrasında 10 (%16.7) hastada Herpesvirüs tespit edilmiştir. Nakil önceside hastaların; 11'inde (%18.3) CMV, ikisinde (%3.3) HHV-6, üçünde (%5) HHV-6 ve CMV, ikisinde (%3.3) EBV ve CMV saptanmıştır. Nakil sonrası hastaların; dördünde (%6.6) CMV, birinde (%1.6) HHV-6, birinde EBV (%1.6), birinde (%1.6) HHV-6 ve CMV, ikisinde (%3.3) EBV ve CMV, birinde (%1.6) EBV ve HHV-6 saptanmıştır. Nakil öncesi ve sonrasında 36 (%60) hasta negatif, dört (%6.66) hasta pozitif saptanmıştır. Nakil öncesinde negatif bulunan altı (%10) hasta nakil sonrasında pozitif saptanırken, 14 (%23.33) hasta nakil öncesinde pozitifken nakil sonrasında negatif bulunmuştur. Sonuç olarak, KİT sonrasında Herpesvirüslerin reaktivasyonu veya bulaşı, immünsupresyon nedeniyle önemli sonuçlar doğurabileceğinden takip edilmesi uygun bulunmaktadır.
15-45 yaş hamile kadınlarda toxoplasma seroprevalansının indirekt hemaglutinasyon yöntemiyle araştırılması
15-45 yaş arasındaki hamile kadınlarda Toxoplasma seroprevalansının indirekt hemaglutinasyon yöntemiyle tespit edilmesi amacıyla yapmış olduğumuz çalışma kapamında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 100 kadından alınan kan örnekleri incelenmiştir. Toxoplasma pozitifliğinin tespit edilmesinde indirekt hemaglutinasyon yöntemi kullanılmıştır. Daha sonra gebelerin laboratuvar testleri araştırılmış, bulunan ELISA sonuçları ile de sonuçlarımız karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen veriler SPSS 18.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmada Toxoplasma seropozitifliği indirekt hemaglutinasyon yöntemiyle %13 olarak saptanmıştır. Aynı kişilere ait dosyalar veri tabanından incelendiğinde ELISA yöntemiyle toxoplasma IgM pozitifliğinin %11 olduğu görülmüştür. Yani çalışmada İHA yöntemiyle pozitif olarak saptanan 13 hastanın 11'inin (%84.61) ELISA IgM sonuçlarının pozitif olduğu, 2 hastanın (%15.39) ise negatif olduğu görülmüştür. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde hem indirekt hemaglutinasyon testi hem de ELISA sonuçlarının yaşa göre anlamlı farklılık arz etmediği, bununla birlikte yaştaki artışa bağlı olarak Toxoplasma pozitifliğinin arttığı görülmüştür. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında Toxoplasma seroprevalansının bölgemizde seroprevalansının yüksek olmadığı görülmüş, uygulanmasının kolay ve cihaz gerektirmemesi nedeniyle indirekt hemaglutinasyon yönteminin Toxoplasma tanısında her yerde rahatlıkla yapılabilir ve güvenilir bir test olduğu düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Toxoplasma, İndirekt Hemaglutinasyon, Seroprevalans
Kist hidatik şüpheli hastaların tanısında indirekt hemaglütinasyon ve immünokromatografik yöntemin karşılaştırılması
Echinococcus cinsleri, Taeniidae ailesine mensup küçük yapılı sestodlardır. Echinococcus granulosus erişkin halinde köpeklerin ve köpekgillerin ince barsağında, larva halinde ise koyun, sığır gibi otçullar başta olmak üzere çeşitli memelilerin ve insanın çeşitli organlarına yerleşerek kist hidatik denen hastalığa neden olmaktadır. Dış ortama atılan parazit yumurtalarının keçi, koyun, sığır ve insan tarafından solunum veya sindirim yolu ile alınmasıyla enfeksiyona sebep olmaktadır. Ekinokok tanısında indirekt hemaglütinasyon testi (İHA), Enzyme Linked İmmunosorbent Assay (ELİSA), İndirekt Floresan Antikor (IFA) ve immünokromatografik gibi testler kullanılmaktadır. Bizim çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne kist hidatik şüphesiyle başvuran hastalardan serolojik tanı yöntemlerinden indirekt hemaglütinasyon ve immünokromatografik yöntemlerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 01.11.2018-31.01.2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji laboratuvarı birimine ekinokok antikoru araştırmak amacıyla gönderilen örnekler dahil edilerek Ekinokok IHA yöntemi (Hydatidose fumoze Echinococcosis fumouze) ve Ekinokok İmmünokromatografik yöntemi (Vircell virapid hydatidosis) ile yapılmıştır. Çalışma kapsamına 75 hasta örneği alındı. Hastaların 48'i kadın (%64), 27'si erkek (%36) olup, yaş ortalamaları 42.0800 (±17.72672)'dir. Ekinokok IHA yöntemi ile hastaların 36'sı pozitif (%48), 39'u negatif (%52) olarak belirlenmiştir. Ekinokok immunokromatografik yöntem ile hastaların 34'ü pozitif (%45.3), 41'i (%54.7) negatif olarak belirlenmiştir. IHA yöntemi ile pozitif saptanan hastalardan iki olgu, İmmünkromatik yöntemle negatif bulunmuştur. Her iki yöntem de birbirine yakın sonuç vermiş olup İmmünkromatik yöntemin duyarlılığının daha düşük olduğu yapılan çalışmada görülmektedir. Ekinokok IHA yöntemiyle pozitif olarak tespit edilen 36 hastanın 34'ü (%94.4) immünokromatografik yöntemle de pozitif tespit edilmiş olup IHA yöntemiyle negatif tespit edilen 39 hastanın tamamı (%100) immünukromatografik yöntemle negatif olarak tespit edilmiştir.
Kabakulak geçirmemiş ve aşılanmamış sağlık personelinde kabakulak IgG seroprevalansı
Kabakulak hastalığı, etkeni Rubulavirüs olan akut gidişli ve bulaşıcı viral bir enfeksiyondur. Genellikle okul çağındaki çocuklarda görülmesine rağmen, aşılanmayan veya hastalığı geçirmeyen kişilerde ileri yaşlarda da görülebilir. Virüsün ileri yaşlardaki enfeksiyonu ağır komplikasyonlara yol açabilmektedir. Özellikle erkeklerde testisleri tutup orşit yapması, sterilite oluşturması açısından çekinilen bir komplikasyondur. Kabakulak geçirmemiş ve aşılanmamış sağlık personeli bulundukları ortam nedeniyle yüksek risk altındadırlar.Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde görevli, Kabakulak geçirmediğini ve aşılanmadığını bildiren 76 sağlık personelinin serum örneklerinde ELFA yöntemi ile kabakulak IgG antikoru araştırılmıştır. Serumlar Merkez ELISA laboratuarında Mumps IgG (VIDAS MPG, Biomerieux, France) kiti ile çalışılmıştır. Kabakulak IgG seropozitifliği kadınlarda %93.11, erkeklerde %93.62 idi. Kabakulak IgG seronegatifliği kadınlarda %6.89, erkeklerde %6.38 idi. Seronegatiflik en fazla kadınlarda 26-30 yaş grubunda, erkeklerde ise 31-35 yaş grubunda görülmüştür. Yine kabakulak IgG seronegatifliği yardımcı sağlık personeli (YSP) meslek grubunda en fazladır. Seronegatif olduğu tespit edilen sağlık personelleri bilgilendirildi ve aşılanmaları için gerekli önerilerde bulunuldu.
İmmunssuprese hastalarda latent mycobacterium tuberculosis infeksiyonu tanısında quantiferon testi ve tüberkülin deri testinin özgüllük ve duyarlılığının değerlendirilmesi
Tüberküloz infeksiyonunun laboratuvar tanısında, mikroskopik boyama yöntemleri ve bakteri kültürü gibi klasik yöntemlerin yanısıra serolojik ve moleküler tanı yöntemlerinden de faydalanılmaktadır. Antijen veya antikor tespitine dayanan serolojik testlerin yanında interferon gama üretiminin ölçülmesi, son yıllarda önemli tetkikler arasına girmeye başlamıştır. İn vivo deri testlerinden TDT'ye alternatif olarak early secretory antijen target (ESAT-6) (erken salınan tüberküloz antijeni) ve culture filtrate protein (CFP-10) (koloni oluşturan protein) gibi antijenler interferon gama indüksiyonu amacıyla kullanılmıştır. Çalışmada Mycobacterium tuberculosis tanısında kullanılan TDT ve Quantiferon yöntemlerinin duyarlılıkları ve özgüllükleri karşılaştırıldı. Çeşitli kliniklerden immunsupresif tedavi alan hastalar ve sağlıklı kontrol grubu latent tüberküloz infeksiyonu araştırılmak üzere değerlendirmeye alındı. Hasta ve kontrol grubuna Quantiferon testi (Quantiferon ?TB Gold In Tube, Cellestis Limited Australya) ve TDT çalışıldı, akciğer grafileri değerlendirildi. . Hasta grubunda Kappa değeri 0.345, p=0.002 saptandı. Kontrol grubunda ise Kappa=0.256 (p=0,040) bulundu. Quantiferon TB-Gold in tube testi için: Sensivite: 24.14 (Güven aralığı 13.87-37.17), spesifite: 53.97 (Güven aralığı 40,94-66,61). TDT için: Sensivite 49.23 (Güven aralığı 36,60-61,93), spesifite: 61,54 (Güven aralığı 48,64-73,35)Quantiferon yöntemi özellikle klinik bulgu vermeyen latent tüberküloz infeksiyonunun araştırılmasında kullanılan uygun bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Halen rutinde kullanılan TDT `ye bir alternatif olabilir.Anahtar kelimeler: Kontrol grubu, İmmunsuprese hasta, Latent tüberküloz infeksiyonu, TDT, Quantiferon TB-Gold in tube.
Sağlık personelinde COVID-19 antikor titrelerinin araştırılması
COVID-19, Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilen SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu hastalıktır. SARS-CoV-2; insanlarda, diğer memelilerde ve kuşlarda enfeksiyonlara neden olan zarflı yapıdaki RNA virüsleri içerisinde yer alan Coronavirüslerin en yeni üyesidir. 2002 yılında ortaya çıkan SARS, 2013'te ortaya çıkan MERS, HCoV-229E, HCoV-OC43, HCoV-NL63 ve HCoV-HKU1 ise insanlarda hastalığa neden olan diğer Coronavirüslerdir. COVID-19'un tanısında altın standart olarak kabul edilen yöntem moleküler teknikleridir. Ancak hasta geçmişi, radyolojik ve biyokimyasal bulgular, serolojik yöntemlerde tanıda, tedavi sürecinin takibinde ve bilimsel araştırmalarda kullanılmaktadır. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde görev yapan sağlık personelinin salgından ne düzeyde etkilendiğini saptamak amacıyla antikor varlığını ve düzeyini serolojik tanıya dayalı yöntem ile araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmamıza 29.06.2020-09.07.2020 tarihleri arasında, salgının ülkemizde görüldüğü ilk tarihten beri hastanemizde görev yapan gönüllü personelden elde edilen serum örnekleri dahil edilmiştir. Çalışmamızda Anti-SARS-CoV-2 IgA ve Anti-SARS-CoV-2 IgG (Euroimmun Medizinische Labordiagnostika, Lübeck, Almanya) kitleri kullanıldı. Çalışmanın analizi Euroimmun Analyzer I (Euroimmun Medizinische Labordiagnostika, Lübeck, Almanya) cihazı ile yapıldı. Çalışmamıza 71'i kadın (%38.2), 115'i (%61.8) erkek, yaş ortalamaları 34.22 (±7.85) olmak üzere 186 gönüllü personel dahil edilmiştir. IgA antikoru katılımcıların 8'inde (%4.4) pozitif, 6'sında (%3.3) sınırda ve 166'sında (%92.2) negatif, IgG antikoru ise katılımcıların 5'inde (%.2.7) pozitif, 2'sinde (%1.1) sınırda ve 179'unda (%96.8) negatif olarak saptanmıştır. IgA seropozitiflik oranı en fazla öğretim üyelerinde (2/19, %10.5) görülürken temizlik personeli, radyoloji teknikeri ve ATT personelinde IgA pozitifliği saptanmamıştır. IgG seropozitilik oranı ise en fazla doktorlarda (3/45, %6.7) tespit edilirken öğretim üyelerinde, hasta bakıcı, temizlik personeli, radyoloji teknikeri ve ATT personelinde pozitiflik saptanmamıştır. IgA seropozitiflik oranı en yüksek göğüs hastalıkları bölümünde (1/9, %11.1), IgG seropozitiflik oranı ise en yüksek KBB hastalıkları bölümünde (2/15, %13.3) görülmüştür. Çalışmamızın pozitiflik oranları düşük olarak gözüksede çalışmanın yapıldığı tarihten günümüze kadar geçen süre içerisinde dünya genelinde salgın hızını arttırmış ve enfekte kişi sayısında yükselmelere neden olmuştur. Bu nedenle yakın tarihte yapılacak araştırmalar sonucunda bu oranların artmış olabileceğini düşünmekteyiz.
DNA virüsü olan epstein barr virüs infeksiyonun tanısında monospot ve ELISA testlerinin karşılaştırılması
Amaç: Epstein-Barr Virus (EBV) Herpesviridae ailesine ait olan, dünya genelinde yaygın olarak görülen, orofarinks salgıları ile yakın temas, kan ve kontamine eşyalarla bulaşabilen bir DNA virüsüdür. EBV enfeksiyonları genel itibariyle çocukluk döneminde gelişmekte ve asemptomatik olarak seyretmektedir. Tanısı klinik, hematolojik ve serolojik bulgulara dayanmaktadır. Cytomegalovirus (CMV), Rubella, Toxoplasma gondii enfeksiyonları ve bazı hematolojik malignensiler EBV enfeksiyonlarıyla benzer klinik tablolara yol açabilir. Aynı zamanda bağışıklık sistemi baskılanmış olan hastalarda primer enfeksiyon çoğunlukla şiddetlidir ve ölümcül olabilir. Bu sebeplerden ötürü EBV tanısı son derece önemlidir. Bu çalışmada EBV tanısında kullanılan testlerden Paul-Bunnell Testi (Monospot test-Heterofil Antikor Testi) ve ELISA testinden elde edilen sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmada 2015 yılında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'inde EBV şüphesi olan 100 hastanın kan örneği incelemeye alınmıştır. Hastaların yaşları 1-76 arasında değişmekte olup bunlardan 54'ü erkek (%54), 46'sı (%46) ise kadındır. Çalışmada Paul-Bunnell testi ve ELISA testi kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmada monospot testi neticesinde 81 olgunun VCA IgG'si pozitif, 15 olgunun VCA IgM'si pozitif, 76 olgunun EBNA IgG'si pozitif, 26 olgunun ise Paul-Bunnell Heterofil Antikoru (PB-HA) pozitif saptanmıştır. Çalışmada kullanılan her iki test açısından cinsiyet ve yaşa göre gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Monospot test sonucunda VCA IgM'i pozitif olan 15 hastanın tamamının ve VCA IgG'si pozitif tespit edilen 81 hastanın tamamı ELISA yöntemi ile de pozitif bulunmuştur. Yine aynı şekilde monospot test ile negatif saptanan hastaların tamamı ELISA yöntemiyle de negatif bulunmuştur. Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular dikkate alındığında her iki testin sonuçlarının birbiriyle tamamen uyumlu olduğu ve EBV tanısındaki etkinliklerinin aynı olduğu görülmüştür.
Rifampisin ve izoniazid dirençli tüberküloz tespiti için antibiyotik duyarlılık testi ve pirosekans analizi karşılaştırılması
Tüberküloz küresel bir halk sağlığı sorunudur. Çok ilaca dirençli Mycobacterium tuberculosis sıklığındaki artış sorunu daha da kötü hale getirmiştir. Tedavi etkinliğinin artırılması ve dirençli tüberkülozun yayılmasının azaltılması, hızlı, etkili ve güvenilir tanı yöntemlerini gerektirmektedir. Moleküler yöntemler M.tuberculosis ilaç direncinin hızlı tespiti için umut vericidir. Çalışmamızda Ocak 2013-Nisan 2014 arasında Gaziantep Üniversitesi Mikobakteriyoloji Laboratuvarına çeşitli kliniklerden gönderilen ve MGIT 960 sistemi ile M.tuberculosis üremiş 49 izolatta rifampisin (RIF) ve izoniazid (INH) direncini "pyrosequencing" yöntemi ile araştırdık. Aynı zamanda yapılmış MGIT duyarlılık testi ile karşılaştırdık. MGIT 960 duyarlılık yöntemi ile 49 izolattın 37 si hem INH hem de RIF'e duyarlı, 11 izolat mono-dirençli (1 tanesi RIF'e ve 10 tanesi de INH'e dirençli) ve bir izolat da hem RIF hem de INH'e dirençli bulunmuştur. MGIT 960 ile dirençli bulunan iki izolat, Pyrosequencing yöntemi ile duyarlı (rpoB geninde Rifampicin Resistance Determining Region =PRDR bölgesinde herhangi bir mutasyon saptanmamıştır), öte yandan MGIT ile RIF duyarlı bulunan üç izolatta PRDR bölgesinde mutasyonlar saptanmıştır. MGIT 960 sistemi kullanılarak INH direnci saptanan 11 izolattan yalnızca birinde Pyrosequencing yöntemi ile katG geninde mutasyon tespit edilmiş diğerleri duyarlı bulunmuştur. MGIT 960 sistemi ile INH duyarlı saptanan 38 izoların birinde katG geninde mutasyon saptanmıştır. Pyrosequencing yöntemi, RIF ve INH dirençli M.tuberculosis izolatlarının sonuçlarını kısa bir sürede sağlama avantajına sahiptir. Ancak yöntemin henüz fenotipik yöntemlerle korele olduğu söylenemez. Öte yandan pahalı olması, bir direnç kararının verilebilmesi için, ilaç direnciyle ilişkili birkaç genin çalışılmasını gerektirmesi gibi dezavantajları vardır. Ancak, bu dezavantajlarına rağmen moleküler yöntemlerin hızlı tanıda gelecek vaat ettiği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Mycobacterium tuberculosis, Rifampisin, İzoniazid, Pyrosequencing
Sağlık çalışanlarında legıonella pneumophıla prevalansının ELISA yöntemi ile araştırılması
Legionella pneumophila doğal su kaynakları ve özellikle okul, hastane, otel gibi büyük binaların su sistemlerinde yerleşerek, sistemin dışarı açılan musluk, duş başlığı gibi uç noktalarından etrafa yayılan kontamine su damlacıklarının solunması ile insanlara bulaşan bir bakteridir. Özellikle yaşlı, günde bir paketi geçen sigara kullanımı ve alkol bağımlılığı olan ya da bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda önemli bir akciğer infeksiyonu olan lejyoner hastalığına neden olurlar. Lejyoner hastalığı grip ve zatürre gibi geliştiğinden, hastalığın tanısında meydana gelen gecikmeler nedeniyle tedavide başarı ancak etkili bir antibiyotiğin uygulanması ile elde edilmektedir.Bu çalışmada Ocak 2013 tarihinde Şehitkamil Devlet Hastanesinde çalışan 92 kişi infeksiyon yönünden değerlendirmeye alındı. Çalışmaya alınan kişilerin yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, çalıştığı servisler kaydedildi. Legionella pneumopila antikor tespitinde ELISA yönemi kullanıldı. Sonuç olarak hastanenin yeni açılması hastanede çalışanların genç olması ve hastanede hijyen kurallarına uyulması nedeniyle legionella infeksiyonu hastane çalışanlarının hiçbirinde gözlenmedi. Anahtar kelimeler: Legionella, ELISA
Hepatit B enfeksiyonunda HBV suşlarının DNA polimeraz geni mutasyonları ve lamivudin adefovir, entekavir, telbivudin ve tenofovir ilaç direnci analizi
Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonları tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir halk sağlığı sorunudur. Dünya üzerinde HBV ile karşılaşmış iki milyar kişi olup, bunların 400 milyonu HBV taşıyıcısıdır. HBV enfeksiyonu klinik olarak akut, fulminant, kronik hepatit veya kronik taşıyıcılık olarak görülebildiği gibi karaciğer sirozu ve hepatoselüler karsinomaya (HCC) da yol açabilmektedir. Her yıl yaklaşık bir milyon kişi siroz ve HCC gibi HBV ilişkili nedenlerle ölmektedir. Dünyadaki HCC olgularının %60-80?i HBV ile ilişkilidir. HBV?li hastalarda tedavinin düzenlenmesi ve antiviral cevabın değerlendirilmesi açısından DNA düzeyi önemli bir kriterdir. Tedavi uygulanan hastalarda son zamanlarda nüleotid anologlarına karşı artan oranlarda direnç gelişimi izlenmekte ve maliyeti oldukça yüksek olan tedavinin sonuçsuz kaldığı görülebilmektedir. Antiviral ajanlara karşı oluşan direnç gelişiminin ana sebebi, HBV polimeraz enziminin hata yapma oranının yüksek olması ve direçli mutant suşların uzun süreli ilaç kullanımı ile birlikte seleksiyona uğrayarak baskın hale gelmesidir. Bu çalışmada Hepatit B?li olgularda HBV DNA düzeyi ile birlikte serolojik ve biyokimyasal test sonuçları değerlendirilmiş, DNA polimeraz gen bölgesinde meydana gelmesi muhtemel antiviral dirence neden olan mutasyonlar araştırılmıştır. Çalışma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Mart 2012- Ocak 2013 tarihleri arasında yapıldı. Örnekler çeşitli polikliniklerden HBV enfeksiyonu ön tanısıyla gönderilen ve yapılan rutin testler sonucunda serum HBsAg ve HBV DNA?sı pozitif olan hastalardan seçildi. Çalışmaya 64?ü (%64.6) erkek, 35?i (%35.4) kadın 99 hasta dahil edildi. Hastaların %79.8?i erişkin, %20.2?si çocuktu. Bu hastaların biyokimyasal parametreleri (ALT, AST) ve hepatit belirteçleri (HBsAg, HBeAg) ile HBV DNA düzeyleri aralarındaki ilişki karşılaştırıldı. Serum HBsAg, HBeAg ve transaminazlar (ALT, AST) ile HBV DNA düzeyleri arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu. Ayrıca antiviral ilaçlara karşı direnç gelişimini belirleyen HBV DNA polimeraz gen mutasyonları pyrosekans DNA dizi analizi yöntemiyle (PyroMark Q24, QIAGEN, Almanya) araştırıldı. Bu amaçla 169, 173, 180, 181, 184, 194, 202, 204, 236 ve 250 numaralı kodonlar sekanslanarak ilaç direnci mutasyon analizi yapıldı. Yalnız bir hastada 204 numaralı kodonda meydana gelen mutasyon ile metiyonin aminoasidinin valin?e dönüşmesi sonucu lamivudin direnci saptandı. Tedavinin planlanmasında HBV-DNA düzeylerinin saptanması kadar, antivirallere karşı gelişen direncin araştırılması da önemli hale gelmektedir. Bu nedenle çalışmamızın bölgemizdeki ilaç direnci saptanması açısından önemi vardır. Anahtar Kelimeler: Hepatit B, HBV DNA, HBsAg, HBeAg, ALT, AST, pyrosekans dizi analizi, ilaç direnci
Çocuklarda ve erişkinlerde hepatit A virüsü seroprevalansı
Amaç: Hepatit A dünyada akut viral hepatitin en sık görülen şeklidir. Hepatit A görülme sıklığı başlıca coğrafi farklılıklar, hijyen ve diğer sağlık koşulları ve sosyoekonomik gelişmişlik düzeyi göstergeleri ile yakından ilişkilidir. HAV enfeksiyonu çoğunlukla asemptomatik geçirilmekle birlikte, hastalık önemli morbidite ve mortaliteye neden olabilir. Bu çalışmada Gaziantep-Üniversite hastanesine başvuran erişkin ve pediatrik hastalarda Hepatit A enfeksiyonu seroprevalansının saptanması ve çeşitli sosyo-demografik verilerle olan ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Şahinbey hastanesine çeşitli hastalıklarla başvuran erişkin ve pediatrik kişilerden (Şubat 2014- Haziran 2014 arasında) serum toplanarak ELISA yöntemiyle anti-HAV IgG ve IgM araştırılmıştır. Ayrıca kişilerin sosyo-demografik bilgileri anket ile saptanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 47'si kadın ve 55'i erkek olmak üzere toplam 102 kişi dahil edilmiştir. Bunların 87'si (%85.3) anti HAV IgG, 2'si (2.0%) anti-HAV IgM pozitif tespit edilmiştir. Cinsiyet ile HAV IgG arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde Anti-HAV IgG seropozitifliğinin yaşlanma ile arttığı saptanmıştır. Anti-HAV IgG seropozitifliği, 0-5 yaş kişilerde %50 iken, 65 yaş ve üzerindekilerde %90 oranında pozitif bulunmuştur. Anti-HAV IgG seropozitifliği ile içme suyu çeşitleri arasında analmlı farklılık bulunmamakla birlikte ticari su kullananlarda seropozitiflik daha düşük saptanmıştır. Aşılandığını belirten 6 kişinin HAV IgG değerleri negatif bulunmuştur. Sonuç: Türkiye'de hepatit A ile karşılaşmanın ileri yaşlara kaydığı soylenebilir. Bu hastalık ilerlemiş yaşlarda gençlerden daha komplike geçirilmektedir. Adölesanlar ve risk grubundaki kişilerin HAV enfeksiyonu için değerlendirilmesini ve duyarlı bireylerin HAV enfeksiyonuna karşı aşılanması önerilmektedir
Koroner arter hastalığı nedeni ile kardiyovasküler cerrahi uygulanan hastalarda gelişen enfeksiyonların mikrobiyolojik açıdan değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, koroner arter hastalığı nedeni ile kardiyovasküler cerrahi uygulanan hastalarda gelişen enfeksiyonların bölgelere göre dağılımı, alınan mikrobiyolojik kültürde üreyen mikroorganizmaların identifikasyonu ve antibiyotik duyarlılık testlerinin yapılması ve gelişen enfeksiyon etkenlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Temmuz 2014 – Şubat 2015 tarihleri arasında Sağlık Bakanlığı Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıp Fakültesi kampüsünde koroner arter hastalığı nedeni ile kardiyovasküler cerrahi uygulanan ve koroner bypass operasyonu yapılan 22'si kadın ve 48'i erkek olmak üzere toplam 70 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların kan, trakeal aspirat, mediasten – toraks dren sıvısı ve idrar örnekleri alınarak kültürü yapılmıştır. İzole edilen mikroorganizmaların identifikasyonu, klasik bakteriyolojik yöntemler ve BD Phoenix tm 100 identifikasyon kitleri kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: 70 hastanın 6'sında (%8,6) toplam 7 enfeksiyon atağı gelişmiştir. Görülen enfeksiyonlar; solunum yolu enfeksiyonu 2 (%2,8), üriner sistem enfeksiyonu 4 (%5,7), organ/boşluk enfeksiyonu 1(%1,4) olarak tespit edildi. Görülen enfeksiyonlarda en sık karşılaşılan mikroorganizma Escherichia coli olurken, tüm enfeksiyonlarda en dirençli seyreden patojenler ise E. coli ile Klebsiella pneumoniae olarak belirlendi. Sonuç: Bu sonuçlar ışığında, hastanemizde enfeksiyonların önlenmesi ya da azaltılması amacıyla yeni önlemlerin alınması ve hizmet içi eğitimlerin uygulanmasına ağırlık verilmesinin önemi vurgulanmıştır. Anahtar kelimeler: Kardiyovasküler cerrahi, enfeksiyon ve bypass