Theses supervised by Prof. Dr. Levent Ürer
23 theses · İstanbul Beykent University, İstanbul University
Ulusal güvenlik söylemi ve Türkiye-ABD ilişkilerinin değişen dinamikleri: 1 Mart Tezkeresi örneği
Bu araştırmada, Körfez Savaşı'ndan itibaren Türkiye-ABD ilişkileri ulusal güvenlik söylemi üzerinden ve 1 Mart Tezkeresi örneğinde analiz edilmektedir. Çalışmanın temel amacı, iki ülke ilişkilerinin dinamiklerinin Körfez Savaşı'yla birlikte değişmeye başladığı ve ABD'nin bu bölgede yürüttüğü politikaların Türkiye tarafından ulusal güvenliğine tehdit olarak kodlandığını ortaya koymaktır. Tezin teorik iddiası ise Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirme kuramının, Türk-ABD ilişkilerinde Türkiye açısından yaşanan bu değişimi anlamak için yeni bir kavrayış sunacağıdır. Güvenlikleştirme teorisi, politik alanda seyreden iki ülke ilişkilerinin ulusal güvenlik alanına taşınmasında söylem üzerinden alternatif bir perspektif sunmaktadır. Kuzey Irak'ta Kürt oluşumunun ortaya çıkmasıyla beraber Türkiye-ABD ilişkilerine önce güvensizlik siyaseti hâkim olmuştur. 2003 Irak işgali sürecinde ise Kürt oluşumunun bağımsız bir devlete dönüşme olasılığıyla beraber iki ülke ilişkilerinin nasıl güvenlik alanına taşındığı güvenlikleştirme teorisinin sağladığı kuramsal çerçeve ile açıklanmıştır. Bu argümanlar, iki ülke ilişkilerinde kırılma kabul edilen 1 Mart Tezkeresi üzerinde test edilmiştir. Çalışmada, Soğuk Savaş boyunca ortak tehdide karşı askeri işbirliği üzerinden şekillenen ve zaman zaman "stratejik ortaklık" gibi güçlü kavramlarla ifade edilen iki ülke ilişkilerinin, ABD'nin bölgedeki politikaları nedeniyle Türkiye'nin politik elitleri tarafından ulusal güvenliğine tehdit olarak inşa edildiği sonucuna varılmıştır.
Sağlık sektörü çalışanlarının uyku kalitesinin tükenmişlik sendromuyla ilişkisi
Bu çalışmaya İstanbul'da iki adet Eğitim ve Araştırma hastanesinde görev yapan 269 sağlık çalışanı gönüllü olarak katılmıştır. Uyku kalitesini belirlemek için Buysse, Reynolds, Monk, Berman ve Kupfer (1989 ) tarafından geliştirilen Pittsburg Uuku Kalitesi Ölçeği Mesleki tükenmişlik düzeylerini belirlemek için Maslach ve Jackson (1981 ) tarafından geliştirilen, İnce ve Şahin tarafından (2015) Türkçe 'ye uyarlanan Maslach Tükenmişlik Ölçeği Kişisel bilgiler için Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Bu ölçeklerden elde edilen puanlar; cinsiyet, öğrenim durumu, aylık gelir, yaş, meslek, çalışılan bölüm, mesleki kıdem ve nöbetli çalışıp çalışmama, evcil hayvan, engelli çocuk ve alkol değişkenlerine göre karşılaştırarak SPSS 21.0 programında analiz edilmiştir. BULGULAR VE SONUÇLAR Elde edilen bulgular, sağlık sektörü çalışanlarının uyku kalitesinin yeterli düzeyde olmadığını göstermiştir. Aynı şekilde uyku kalitesi; cinsiyet, öğrenim durumu, aylık gelir, yaş, meslek ve mesleki kıdem değişkenlerine göre farklılık göstermemektedir. Diğer yandan, katılımcıların uyku kalitesi; çalışılan bölüm ve nöbetli çalışıp çalışmama durumu değişkenlerine göre farklılaşmaktadır. Katılımcıların tükenmişlik algılarının orta düzeyde, duyarsızlaşma ve kişisel başarısızlık algılarının ise düşük düzeyde olduğu bulunmuştur. Ayrıca katılımcıların tükenmişlik düzeylerinin demografik, çalışma koşulları ve mesai süresine göre farklılaştığı gözlenmiştir. Son olarak sağlık çalışanlarının uyku kalitesi ile tükenmişlik düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur.
Hava yollarında çalışan kabin memurlarının iş sağlığı ve güvenliği algılarının incelenmesine yönelik bir araştırma
İş sağlığı ve güvenliği; iş görenlerin faaliyet gösterdikleri esnada, kendisinin veya başka birsinin sağlığına zarar verebilecek, tehlike ve risklerin engellenmesine yönelik planlı şekilde yürütülen çalışmaları tanımlamaktadır. İş sağlığı ve güvenliğinin çalışanlar ve yöneticiler için önem taşıdığı bilinmektedir. Sivil havacılıkta görev yapan kabin memurlarının da çalışma esnasında ve çalışma ortamında risk ve tehlike ile karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu araştırma, iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanmasındaki düzenlemelerin önemi vurgulamak için sivil havacılıkta görev yapan kabin memurlarının iş sağlığı ve güvenliği ile ilgili algı düzeylerinin belirlenmesine yönelik tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmada, sivil hava yollarında çalışan kabin memurlarının iş güvenliği algı düzeylerini belirleyebilmek amacıyla 50 maddeden oluşan "İskandinav Mesleki Güvenlik Ortam Anketi" kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre kabin memurlarının, "Yönetimin Güvenlik Önceliği Ve Yeteneği" ile "Çalışanların Güvenlik Sistemlerinin Etkinliğine Güvenlerinin" yüksek olduğu tespit edilmiştir.
Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin "talep repertuarı"nın inşasında Bartholomeos Dönemi
Bu çalışma Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin dört temel talebinin Lozan tartışmalarından bugüne geçirdikleri dönüşümü, yaygınlaştırma ve meşrulaştırma stratejilerini kimlik-tehdit bağlamında incelemektedir. Çalışmanın amacı Patrik Bartholomeos tarafından her fırsatta dile getirilen Patrikhane talep repertuarının Cumhuriyet Dönemi'nde geçirdiği tarihsel süreci detaylandırarak politik iktidarın bu taleplere olumlu yanıt vermemesinin nedenlerini karşılaştırmalı politikaların kültürel analiz metodu ile ortaya koymaktır. Patrikhane imparatorluk zamanlarında; siyasi, dinî ve hukuki bakımdan en üst düzeyde himaye görmüştür. Sonrasında milliyetçilik akımları ve ulus-devlet inşasının bir sonucu olarak Lozan tartışmalarının ardından az sayıda Ortodoks inancına sahip insanın dinî temsilciliği misyonu ile içine kapanmıştır. Bartholomeos, Sovyetler Birliği'nin dağılmasını değerlendirmiş, Avrupa Birliği ve ABD'nin açık desteği ile ülke içinde ve özellikle uluslararası kamuoyunda Patrikhanenin görünürlüğünü artırmış, ancak temel dört talebin gerçekleşmesinde iktidar sahibinin tam desteğini alamamıştır. İşte bu noktada Türk siyasal yaşamı kültürel kimlik kodları tarafından geçmişte tehdit olarak kaydedilen Sevr gibi travmaların, karar vericilerin hafızasında hâlâ bir miras olarak sürdüğü, yine ulus-devlet inşasının temelinde kullanılan milliyetçilik harcının günümüz politikalarında izinin devam ettiği anlaşılmaktadır. Key Words: Greek Orthodox Patriarch of the Phanar, Demand Repertoire, Cultural Analysis, Identity, Thereat
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin uluslararası ilişkiler üzerindeki zorlayıcı etkileri: El Beşir davası üzerinden analizi
Bu çalışmanın amacı, ulusal egemenlik göstergelerinden olan ve Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden şekillenen ulusal yargının tüm insanlığı ilgilendiren belirli suçlara karşı yeterli etkinlik gösteremediği hallerde öne çıkan Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (U.C.M.), uluslararası ilişkiler üzerindeki etkilerinin El Beşir davasının analiziyle ortaya konmasıdır. Egemenlik ile uluslararası kuruluşlar arasındaki ilişki, bu kuruluşların gereklilikleri ve uluslararası bir örgüt olan U.C.M.'nin tarihsel arka planı çalışmanın kuramsal zemini oluşturmuştur. Mahkemenin kuruluşu, yapısı ve statüsü ile dava öncesi ve sırası süreçlerinin devletler ile uluslararası ilişkiler üzerindeki etkisi incelenmiştir. "U.C.M. egemen devlete karşı bir tehdit midir, yoksa onları bu egemenliklerini kullanırlarken bir takım ortak sınırlara uymaya zorlayarak, ileride daha da etkinleşecek uluslarüstü yeni bir oluşumun habercisi midir?" sorusu önemlidir. "Savaş suçları" nın tartışmaya açık olduğu, saldırı suçlarının tanımı ve koşullarının neler olduğu noktasında ise Mahkeme ile B.M. Güvenlik Konseyi arasındaki ilişkinin kesin bir netlikte düzenlenmesi gerektiği görülmüştür. A.B.D.'nin, dünya barışını sağlama ve koruma konusunda yaptırım gücünü havi yetkili tek uluslararası organ olan B.M. Güvenlik Konseyi'i ile Uluuslararası Ceza Mahkemesi arasında yakın bir münasebet bulunması gerektiği yönündeki tezinin uluslararası toplumca reddedilmesi, uluslararası toplumun yönlendirme veya denetimi altına girmeyecek hatta tüm 'egemen' aktörleri bir noktada kendisine tabi kılabilecek yeni bir 'aktör' olarak Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne işaret etmiştir. Ancak Mahkemenin bu noktaya tam olarak varabilmesi için zamana gereksinimi vardır.
Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşındaki dış güvenlik politikasında ingiltere
Bir devletin uluslararası sistemdeki gücü, ekonomik yetenekleri ve askeri gücünün bir kombinasyonudur. Bu tanıma dayanarak, uluslararası sistemdeki devletler büyük, orta ve küçük güçler olarak sınıflandırılmaktadır. Orta güçler, büyük güçlerden gelen baskılara karşı direnç gösterme ve komşu küçük güçler üzerinde etki yapma potansiyeli olan devletler olarak tanımlanır. Uluslararası siyaseti küresel ölçekte etkileme gücüne sahip değillerdir. Orta güçler büyük bir güçten gelen bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya kaldıklarında ya ittifaklara bağımlıdırlar ya da büyük güçler arasındaki güç dengesini kullanmaya çalışırlar. Orta ve küçük güçler uluslararası sistemin yapısından büyük ölçüde etkilenmektedir. Hem 18. yüzyıldan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun hem de Türkiye'nin dış politika kararlarını bu önermeye göre şekillendirdiği öne sürülmektedir. Dünya tarihinin en büyük savaşı olarak kabul edilen İkinci Dünya Savaşı ile birlikte Türkiye'nin jeopolitik ve stratejik konumunun önemi artmıştır. Türkiye'nin konumu bütün devletler için kritik bir önem seviyesine yükselmiştir. İkinci Dünya Savaşının başlaması ile doğudan ve güneyden Sovyetler Birliği, batıdan ise Almanya ve İtalya, Türkiye'ye karşı bir tehdit potansiyeli oluşturmuştur. Bu çalışma ile birlikte hem Mihver devletlerin hem de Müttefik devletlerin Türkiye'yi savaşa sokma yönündeki çabalarına karşılık, Türkiye'nin izlediği başarılı dış politika hamleleri ele alınmıştır. Türkiye hem bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak, hem savaşın dışında kalarak en az tahribatı almak, hem de savaş sonrasında kurulacak olan yenidünya sistemi içerisinde saygın bir üye olarak yerini almak için tüm olasılıkları önceden hesaplayan ve uygulayan bir dış politika siyaseti izlemiştir.
Atatürk Döneminde vatandaşlığın ve ulusal kimliğin inşasında eğitimin rolü (1923-1938)
Ulus-devletler vatandaşlığın inşasında benzer araçlara sahip olsalar da bunların kullanımı, içeriği ve ortaya çıkan sonuç her ülkenin kendi siyasal ve toplumsal kültürüne bağlı olarak kendi özelinde incelenmelidir. Bu çalışmanın konusu da ulusal eğitim aracılığı ile Atatürk dönemi içinde ulusal kimliğin inşası ve vatandaşlığın oluşturulması sürecidir. Gerek ulus ve ulusçuluk kavramlarının karmaşık-eklektik doğası ve döneminin iç ve dış faktörleri nedeniyle durmadan dönüşüme uğraması gerekse Cumhuriyet rejiminin ideolojisini ancak zaman içinde yavaş yavaş oluşturması nedeniyle vatandaşlık ve ulusal kimlik Cumhuriyet'in kuruluşu ile tamamlanmış bir yapı olmamış, inşacı yaklaşım perspektifinde aktörler (kurumlar, devlet, zümreler veya toplumsal hareketler) tarafından devamlı bir şekilde yeniden oluşturulmuştur ve şekillenmiştir. Buna bağlı olarak bu çalışmada amaçlanan ise Türkiye'de laik ve modern vatandaşlık kimliğinin oluşturulması yönündeki ilk çabaların ardındaki düşünsel tutum ve temaların neler olduğunu, nelerden beslendiğini, inşaya konu olan "vatandaş tipolojisini," eğitim politikasının bu inşa sürecindeki rolü, etkisi ve yansımaları konularının araştırılmasıdır. Böylece resmi söylemin tasavvur ettiği kimlik profilinin eğitim politikalarına nasıl yansıdığı ve süreç içinde hangi sapmalara uğradığı aydınlatılmaya çalışılacaktır. Öte yandan, kimlik inşasının başlanıp tamamlanan bir yapı değil, bir süreç olması nedeniyle Türkiye'de bu sürecin başlangıcına doğru eğilmenin günümüzde etkisi devam eden kimlik tartışmalarını anlamaya ışık tutacağı düşünülmektedir.
1980 sonrası demokratikleşme sürecinde Türk siyasal hayatında teknokrat olarak Turgut Özal
Demokrasi, yönetenler ile yönetilenler arasındaki ilişkinin vatandaşların devletin hizmetinde olmadığı, devletin vatandaşlarının hizmetinde olması ilkesine uygun bir açık toplum bulunduğu ölçüde mevcut olmaktadır. Teknokrasi kavramı ise teknik olarak eğitilmiş uzmanların uzmanlık bilgisi ile hâkim siyasi ve ekonomik kurumlardaki konumları sayesinde hüküm sürdüğü bir yönetişim sistemi olarak tanımlanmakta ve demokrasi halkın yönetimine atıfta bulunurken, teknokrasi ise uzmanlar tarafından yönetime atıfta bulunmaktadır. Ülkemizde 1980 sonrası demokratikleşme sürecinin en çarpıcı teknokrat örneği Turgut Özal olmuştur. Aslında demokraside halkın yönetimi söz konusu iken teknokrasi kavramı uzmanların yönetim sürecine dahil edilmesidir. Daha çok liyakat sistemine dayanmaktadır. Bu yönüyle aslında teknokraside demokrasiden uzaklaşıldığı fikirleri de hâkim olmaktadır. Ancak demokrasinin etkin olarak işlemesi halinde teknokratik yönetim modelinden de bahsedilebilecektir. Nitekim 1980 darbesi sonrası yaşanılan bunalımlı süreçte birçok değişikliğe gidilmiş ve siyasi partilerin faaliyete başlaması ile Turgut Özal liderliğinde dönüşüm başlamıştır. Bu bakımdan Özal, 1980 sonrası dönemde Türk Siyasetinde önemli bir figür olarak yer edinmiştir. Bu çalışmada, Özal dönemi Türkiyesi anlatılarak Özal öncesi dönem siyasi ve ekonomik şartları açıklanmış ve Özal dönemi ile sonrası karşılaştırmalar yapılarak Özal'ın liderliği ile erişilen bulgular neticesinde ortaya konularak siyasi karakterinden bahsedilmiş ve günümüz Türkiyesine olan etkileri ile yapılması gerekenler tavsiye niteliğinde açıklanmaya çalışılmıştır.
Egemenlik, jeopolitik, uluslararası güvenlik üçgeninde 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Türk Boğazlarının statüsü
Araştırmanın amacı Türk Boğazları üzerinde Türkiye Cumhuriyeti'nin tam egemenliğini sağlarken, diğer yanda Misakı Milli sınırlarına bütünlük kazandıran Montrö Boğazlar Sözleşmesini egemenlik, jeopolitik ve uluslararası güvenlik kavramları çerçevesinde incelemektir. Boğazların statüsü, "Soğuk Savaş" sonrası dönemde nispeten görmezden gelinen "jeopolitik" kavramı üzerinden ele alınmış, ek olarak "egemenlik" kavramının "ulusal güvenliğe" ve "uluslararası güvenliğe" etkileri incelenmiştir. Tarihsel kurgu içerisinde askeri ve ticari su geçiş yolları olan boğazların jeopolitik önemleri üzerinde durulmuştur. Montrö Boğazlar Konferansı'nı ve Sözleşme metnini daha iyi analiz edebilmek için konferansın öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan gelişmelere jeopolitik ve egemenlik kavramları çerçevesinde değinilerek genel resim netleştirilmeye çalışılmıştır. Yöntem olarak, jeopolitik, egemenlik ve uluslararası güvenlik kavramlarını açıklayan teorik makale ve kitaplar incelenerek kuramsal karşılaştırmalar yapılmıştır. Araştırmayı somutlaştırmak için konferans tutanak ve bildirileri incelenmiş. İngilizce metinler ile Türkçe metinleri karşılaştırılarak sözleşme metnini ortaya çıkaran tartışmaların özü ortaya konulmaya çalışılmıştır. Ayrıca dönemin yazılı basın organlarının kopyalarına ulaşılarak kamuoyundaki yankıları ele alınmıştır. I. Dünya Savaşı serbest ticareti sekteye uğratmıştır. I. Dünya Savaşından sonraki dönemde İngiltere ve Fransa gibi deniz ticaretinde söz sahibi devletler, deniz geçiş yollarının güvenliği konusunda kuşkular duymaya başlamıştır. İlerleyen yıllarda Japonya'nın Mançurya'yı, İtalya'nın da Habeşistan'ı işgali uluslararası arenada güvensizlik ortamı meydana getirmiştir. Söz konusu dönemde Milletler Cemiyeti'nin uluslararası sorunların çözümünde yavaş ve nispeten pasif kaldığı ifade edilebilir. Devletlerin geniş bir coğrafyaya yayılan ticaret ağlarının güvenliğini sağlamak konusunda kararlılıkları Montrö Sözleşmesinin temellerini oluşturduğu ifade edilebilir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu dönemde ortaya attığı yeni bir anlaşma isteği dönemin koşullarından doğan endişeler ile birleştiğinde taraf devletler açısından olumlu değerlendirilmiştir. Tüm bu bulgular ışığında elde edilen sonuçlar; dönemin uluslararası sisteminin sağlanmak istenilen barış ortamının aksine anarşik olduğudur. Diğer bir sonuç Montrö Boğazlar Sözleşmesinin Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin ve diğer katılımcı devletlerin haklarını korurken, bununla birlikte temelinde Türkiye Cumhuriyeti'nin toprakları üzerinde tam egemenliğini ilan eden ve koruyan bir sözleşme olduğudur. Bu özelliğiyle günümüzde halen taraf devletler tarafından itiraz etmeden uygulanan bir sözleşmedir.
Etnosembolizm yaklaşımı bağlamında Siyonizm ve Kudüs'ün Musevileştirilmesi (1881-1949)
Tezimizde, Siyonizm'in göç, tehcir ve iskân politikalarını kullanarak, 1881-1949 arasında Kudüs'ü nasıl Musevileştirdiği incelenmiştir. Tez giriş, üç bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci Bölüm'de konunun kuramsal ve tarihsel çerçevesi çizildi. Siyaset bilimi teorilerinden Milliyetçilik değişik boyutlarıyla araştırıldı. Yirminci Yüzyılda özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra farklı bakış açılarıyla Milliyetçilik ideolojisi çalışan akademisyenlerin çalışmaları incelenerek özetlendi. Etnosembolizm, Etno sembolistlerin modernistlerden ayrıldığı temel konular, Etnosembolizmin ana temaları, Etnosembolistlere göre Milletlerin Sembolik Kaynakları çalışıldı. Etnik Kökenin Sembolik Unsurları dil, din, destan, bayrak ve milli marş, dini ve ulusal bayramlar yönüyle Etnosembolizm ve Siyonizm benzerlikleri ortaya konuldu. Kudüs ve Filistin tarihi üç semavi dinin ataları kabul edilen İbrahim peygamberin bölgeye göçünden başlayarak miladi 638 yılına kadar özetle incelendi. Bölge tarihi incelenirken bugünün daha iyi analiz edilebilmesi için göç, sürgün ve geri dönüş konularına odaklanıldı. İkinci Bölüm'de Etno Sembolizm çerçevesinde Siyonizm incelendi. Dreyfus Davası ve Avrupa'da Antisemitizm, asimilasyon, İsrailoğulları'nın vaftiz tercihi konuları incelenerek Siyonizm'in genel tanımı yapıldı. Siyonist Hareketin evreleri teolojik, entelektüel, ekonomik ve politik Siyonist liderlerin biyografileri ile anlatıldı. Etnosembolistlerin önemsediği etnik temel, altın çağ, fraksiyonlar arası çatışma ile gelişme olgularının Siyonist aydınlar ve eylem adamlarında nasıl karşılık bulduğu çalışıldı. Üçüncü Bölüm'de genelde Filistin özelde Kudüs'ün musevileştirilmesi çalışıldı. Bu bölümde alternatif Yahudi yurdu projeleri ve Yahudilerin alternatifler arasında Mezopotamya, El-Ariş, Kıbrıs, Arjantin, Uganda yurdu projelerine yaklaşımı değerlendirildi. 1881 yılından itibaren başlayan Filistin'e toplu göç ve koloniler, Balfour Deklarasyonu'nun bölgeye etkileri, İngiliz İşgal Rejimi ve İngiliz Manda İdaresi döneminin faaliyetleri, büyük güçlerden İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bölge politikaları ve göçe yaklaşımları, Musevilerin Filistinlilerle çatışması ve Siyonist örgütlerin rolü, Osmanlı Devleti'nin Filistin'e göçe yaklaşımı ve bu konuda aldığı tedbirler çerçevesinde göç incelendi. Kudüs'ün Musevileştirilmesi yirminci yüzyılda dünya Yahudi nüfusunun değişimi, Filistin'de Yahudi nüfusunun değişimi ve Kudüs Yahudi nüfusunun değişimi alternatif kaynakların verileri değerlendirilerek ortaya konuldu. Sonuç bölümünde yüz yıldan beri istikrarsızlığın, katliamların, kardeş kavgasının hüküm sürdüğü bu topraklar için çözüm önerisi ortaya konuldu.
Türk kimliğinin inşasında Türk sinemasının rolü: Tarihi filmler ve Cüneyt Arkın örneği
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra, oluşan Türk kimliğinin inşasına, Türk sinemasının ve onun özellikle 1960 ve 1980 arasındaki dönemi olarak adlandırılan Yeşilçam dönemindeki tarihi filmlerinin yine tarihsel bir bakış açısı ışığında etkisi ve katkısı önemlidir. 19. yüzyılda milliyetçiliğin keşfi sinemayı da etkilemiş, sinemacılar filmler aracılığıyla toplumsal gerçeklik öğelerini yansıtmaya başlamış ve 'millilik' de yine çekilen bu filmlerde görülmeye başlanmıştır. Ayrıca 19. yüzyılda sinemanın doğuşu ve Osmanlı'ya girişi ile belgegeçer filmlerin çekilmesiyle başlayan sinemacılık faaliyeti Türk sinemasının dönemlere ayrılması ve bu dönemlerde yapılan filmlerle devam etmiştir. Bu dönemler arasında ise özellikle 1960 ve 1980 arası yılları kapsayan popüler ve genel geçer adıyla Yeşilçam Sineması tarihi filmler furyası millilik açısından bize bir prototip sunar. Dolayısıyla bu çalışmada Türk milliliği ve kimliği yönünden önemli bir durum arz eden Yeşilçam dönemi tarihi filmleri, milliyetçi filmleri ve örnek olarak da bu filmlerde en çok rol alan başrol oyuncusu Cüneyt Arkın'ın oynadığı bu dönem tarihi filmleri incelenerek ve yine örnekler aracılığıyla konuya aydınlık getirilmiştir. Yine canlı tanıklar olarak Yeşilçam sineması döneminde yapımcı, senarist ve yönetmen olarak görev yapan ve bu filmlerin çevrilmesinde rol almış sinemacılardan, yapımcı ve yönetmen Yılmaz ATADENİZ, Senarist ve Yönetmen Safa ÖNAL, Yapımcı ve Yönetmen Erdal TUŞUNEL ve yine Yapımcı ve Yönetmen İsmail GÜNEŞ ile yapılan mülakatlara ve araştırma konusu gereği çeşitli makalelerle birlikte görselliğe de yer verilmiştir.
Kadın ve toplumsal katılım sorunları: Yerel yönetim çözümleri
Kadın ve erkeğin toplumsal yaşamda tam eşitliği, ancak gerçek anlamda demokrasinin yaşama geçirilmesiyle mümkündür. Kadınlar eşit haklara sahip olmak için ülkemizde ve dünyanın her yerinde uzun mücadeleler vermişlerdir. Ancak gerek ülkemizde gerekse dünyanın birçok yerinde kadınlar hala ikincil konumda ve kazanılmış haklarını dahi eşit bir şekilde kullanamamaktadırlar. Erkek egemen anlayışının beslediği toplumsal değer yargıları, geleneksel yapı ve toplumsal cinsiyet yaklaşımları, kadınların kazanılmış haklarını etkin bir şekilde kullanmalarına engel teşkil etmektedir. Kadınlara karşı ayrımcılığı önlemenin yolu, hem merkezi hem de yerel düzeyde toplumsal cinsiyete duyarlı politikalar üretilmesinden geçmektedir. Kadınların yaşamlarını kolaylaştıran politikalar geliştirilmesi, cinsiyet eşitliğinin sağlanmasında son derece önemlidir. Bu çalışmada, kadınların tarihsel olarak ikincil konumda kalmalarının arka planı incelenip, özellikle toplumsal cinsiyet temelinde yerel yönetimlerin kadınlara yönelik çalışmaları ve hizmet anlayışlarındaki yaklaşımları üzerinde durulmuştur. Konunun daha anlaşılır olmasını sağlamak amacıyla, farklı siyaset anlayışında hizmet veren Kadıköy ve Üsküdar Belediyeleri'nin kadınlara yönelik hizmetleri incelenmiştir. Bu çalışmadaki temel amaç, yerel yönetimlerin ekonomik, sosyal ve siyasi alanlarda, yönetim anlayışlarında ve hizmetlerinde kadın sorunlarına yaklaşımlarını ve çözümlerini incelemektir. Konuyla ilgili olarak birçok kaynağa yer verilmiş, literatür taraması yapılarak çeşitli makale, tez ve kitaplar incelenmiştir. Bunun yanında Kadıköy Kent Konseyi Kadın Meclisi, Kadıköy Sosyal işler Müdürlüğü, Kadıköy Sağlık İşleri Müdürlüğü, Kadıköy Belediyesi Strateji Planlama Müdürlüğü, Üsküdar Belediyesi Sosyal İşler Müdürlüğü, Üsküdar Belediyesi Sığınma Evi Sorumlusu ve Üsküdar Belediyesi ÜSİM merkezi ile yüz yüze mülakat çalışması ve telefon görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın bulguları; farklı siyasal anlayıştaki her iki belediyenin kadınlara yönelik yaklaşımlarında ve uygulamalarında farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler : Kadın, Toplumsal Cinsiyet, Yerel Yönetimler, Yerel Hizmetler
Sağlık çalışanlarının motivasyonu ve motivasyonel öncelikleri
Çalışmanın konusu sağlık çalışanlarının motivasyonu ve motivasyonel öncelikleridir. Çalışmanın amacı motivasyon hakkında genel bilgiler verilmesi, motivasyon teorileri ve çalışma ortamında motivasyonun gerekliliğini açıklayan nedenlerin irdelenmesi ile birlikte sağlık hizmeti ve sağlık çalışanlarının motivasyonlarını etkileyen unsurlar ve önceliklerinin ortaya konulmasıdır. Sağlık çalışanlarının motivasyonlarını etkileyen unsurlar ve önceliklerin değerlendirilmesi ile birlikte sağlık çalışanlarının motivasyon ve motivasyonel önceliklerinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Çalışma literatür taramasının yanında Süleymaniye Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki sağlık çalışanlarıyla yapılan anket çalışmasıyla desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler : Motivasyon, Sağlık Çalışanları, Motivasyon Öncelikleri
Türkiye de bilgi edinme kanunu uygulamaları ve AB ile karşılaştırılması
Bu tezin amacı bilgi edinme hakkının ortaya çıkışından itibaren Avrupa toplumlarında ki etkisi ve uygulanışı ile Türkiye örneklerini karşılaştırıp incelemektir. Bu bağlamda insan hakları içerisinde ki yeri ve demokrasi ile olan organik bağı vurgulanmıştır. Anayasal süreçleri hem Avrupa hem de Türkiye olarak ayrı ayrı incelenmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde bilgi edinme hakkının kavramsal olarak anlamı üzerinde durulmuş, demokrasi ve insan hakları ile olan ilişkisi anlatılmıştır. Dilekçe hakkının içeriği ve uygulaması üzerinde durulmuştur. Bilgi edinme hakkının Avrupa'da ki tarihsel gelişimi incelenmiştir. Bu hakkın gelişimi ile birlikte paralel gelişen demokrasi kavramına vurgu yapılmıştır. İkinci bölümde ise bilgi edinme hakkının Türkiye'de ki tarihsel gelişimi incelenmiştir. Burada kavramsal gelişme ile birlikte anayasal açıdan içselleştirme kısmı da irdelenmiştir. 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu'nun uygulamasının usulen ve şeklen nasıl yapıldığı anlatılmış ve yıllara göre değişen istatistiksel bilgiler verilmiştir. Türkiye Ombudsmanı, yani Kamu Denetçiliği Kurumu'nun verileri ele alınmış ve bilgiler verilmiştir. Üçüncü bölümde ise Avrupa Birliği uygulamaları ombudsman ve ülkeler bazında ele alınmıştır. Bu anlamda ilk girişimleri yapan ülke olan İsveç, köklü bir demokrasi ülkesi olan Fransa ve İspanya ele alınmıştır. Buradaki başvurular da yine usul ve şekil yönünden incelenmiştir. Aynı zamanda AB Ombudsman raporlarından çeşitli veriler derlenmiştir. En nihayetinde Türkiye ve AB ile "bilgi edinme hakkı uygulamaları"nın karşılaştırılması yapılmıştır.
Hastanelerde malzeme alımı ve stok yönetiminin incelenmesi kamu hastanelerinde bir alan araştırması
Toplumların gelişmesi sağlıklı bireylerin katkıları ile mümkün olmaktadır. Toplumu oluşturan bireylerin sağlıklı olabilmesi ise hem devlet hem de özel sektör tarafından sağlanan sağlık hizmetlerinin etkin ve verimli şekilde sunulabilmesi ile mümkün olmaktadır. Sağlık gibi bir hizmet iki temel üzerinde yükselir, bunlar yetişmiş insan gücü ve etkin malzemedir. Sağlık çalışanlarının görevlerini verimli bir şekilde yapabilmesinin en önemli argümanı kaliteli malzemenin iyi planlanmış şekilde kendisine sunulmasından geçmektedir. Doğru malzemenin doğru zamanda kullanılamaması sağlık alanında diğer sektörlerin aksine telafisi mümkün olmayan insan hayatının riske atılması anlamına gelecektir. Diğer taraftan sağlık sektöründe kullanılan malzemelerin maliyetleri de çoğunluğu kamu kuruluşu olan hastanelerin bütçelerinde önemli bir harcama kalemi teşkil etmektedir. Hem bu maliyetlerin en aza indirilerek kayıpların ortadan kaldırılması, hem de bu malzemelerin doğru planlama ve stoklama ile istenilen zamanda sağlık çalışanlarının emrinde olması büyük önem taşımaktadır. Araştırmanın amacı, sağlık sektöründe malzeme alımı ve stok yönetiminin önemini açıklamaktır. Araştırmanın evreni, tüm kamu hastaneleri olmasına rağmen, zaman ve maliyet kısıntından dolayı lokal olarak İstanbul ili Bakırköy bölgesinde ki kamu hastaneleri ile ilgili bulgular değerlendirilmiştir. Araştırmada yöntem olarak nitel araştırma tekniği tercih edilmiş ve veri toplama araçları olarak mülakat tekniği kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler : Hastane, Malzeme Yönetimi, Stok Yönetimi.
Stratejik istihbaratın teorik çerçevesi: Ulusal kamu politikalarında istihbaratın rolü
İstihbarat, günümüzde önemli bir unsur olmaktadır. Öte yandan da istihbarat ülkelerin silahsız gücü olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkeler istihbarat olmadan karar alma mekanizmalarında sorunlar yaşamaktadırlar. Buna bağlı olarak istihbarat devletlerin vazgeçilmezi olmaktadır. Yakın geçmişe bakıldığında ülkelerin ürettikleri politikaların tümünde istihbaratın izlerini görmek mümkündür. Bundan dolayı ülkelerin iç ve dış politikalarında istihbarat faaliyetlerinin yol göstericiliği etkili sonuçlar doğurmuştur. Diğer yandan da istihbarat, kamu politikalarında da kendisini hissettirmektedir. İstihbaratın bir türü olan stratejik istihbaratta günümüzdeki istihbarat anlayışına yeni bir vizyon kazandırmıştır. Bu bağlamda istihbaratın ulusal kamu politikalarında nasıl bir etkisinin olduğu önem taşımaktadır
Bir kamu hastanesinde yatan hastalarda otelcilik hizmetlerinin hasta memnuniyeti üzerine etkisi
Hastanelerde sunulan sağlık hizmetlerinin ana unsurunun insan olmasından dolayı, hasta memnuniyetinin sağlanması, hastane işletmelerinin ve yöneticilerinin temel hedefidir. Bu anlamda günümüzde, hasta memnuniyetinin ölçülmesi ve değerlendirilmesi oldukça önemlidir. Her sektörde olduğu gibi sağlık sektöründe de rekabetçi piyasa ortamı oluşmuştur. Kamu hastaneleri kar amacı gütmeyen kurumlar olarak nitelendirilmelerine rağmen, verimlilik karneleri ve aylık olarak belirlenen gelir hedeflerine ulaşmak zorundadırlar. Özel hastaneler ve kamu hastaneleri arasında oluşan rekabet durumuyla, hasta memnuniyet oranları arttırılarak baş edilebilir. İhtiyaç, beklenti ve isteklerin karşılanması anlamına gelen'' müşteri/ hasta memnuniyeti'' hizmet kalite ölçümlerinin en önemli çıktılarından birisidir. Hastane işletmeleri yatan hastalarına, sağlık hizmetleri ile birlikte, konaklama- otelcilik hizmetleri de ( yiyecek-içecek, temizlik, güvenlik vb.) vermektedir. Kamu hastanesinde bu hizmetler Hasta Hizmetleri ve Sağlık Otelciliği Müdürlüğü bünyesinde verilmektedir. Bu çalışmada kamu hastanelerinde sunulan otelcilik hizmetlerinin hasta memnuniyetine etkisi, güvenilir, konforlu, hijyenik, ergonomik ve estetik bir ortamda hasta ve hasta yakınlarının, hastane çalışanlarının ihtiyaç, istek ve beklentilerinin karşılanması gerektiği vurgulanmıştır. Yatan hastaların hastaneyi değerlendirmelerinde ve memnuniyetlerinde; etkili iletişim, sağlık çalışanlarının tutum ve davranışları, bilgilendirilmeleri ve otelcilik hizmetleri belirleyici olmuştur.
Avrupa bütünleşme sürecinde azınlıkların konumu
1990'lar dönemi incelendiğinde, azınlık hakları ve koruma rejiminde ayrımcılıkla mücadele gibi, sınırlı korumadan, azınlık kültürlerinin, dillerinin gelişimini kolaylaştırmada ve azınlıklar için sosyal, siyasi, kültürel, dini, ekonomik ve kamusal yaşamda katılımcı bir rolü teşvik etmede devletlerin geçmişe nazaran daha aktif bir katılımından söz etmek mümkündür. 1990 ve sonrasındaki yıllarda Orta ve Doğu Avrupa'da gerçekleşen ırksal temelli gerilimler ve çatışmalar, azınlık olgusunun ve azınlık haklarının Avrupa'da yaşamsal ve stratejik önemini ortaya koymuştur. Bu doğrultuda AB, Avrupa Konseyi, AGİT ve birçok kurum ve kuruluş, etkin olarak azınlıkların problemlerine ve azınlık haklarının bölgesel olarak Avrupa'da hatta ötesinde kökleşmesi ve benimsenmesi konusunda girişim göstermektedirler. Tez çalışmasında AB'nin azınlık rejimi ve azınlık yönetiminin hangi azınlık yönetim modeli içerisinde değerlendirileceği, hangi çokkültürlülük yaklaşımının varsayımlarına denk düştüğü, AB üye ülkelerin azınlık politikalarının hangi azınlık yönetim modelin unsurlarına paralellik taşıdıkları, AB'nin birincil ve ikincil mevzuatlarında yer alan azınlıklar ile ilgili ifadelerin azınlık modellerinden ve çokkültürlülük yaklaşımlarından hangilerine benzerlikler taşıdığı gibi sorulara cevap bulunması amaçlanmıştır. Bu bağlamda tez çalışmasının kurgusal yapısında ilk önce çokkültürlülük ve azınlıklarla ilgili olarak kuramsal ve kavramsal çerçeve inşa edilmiş, uluslararası alanda, farklı toplumsal yapılarda ve farklı devlet yapılarındaki tezahürleri ve tanımlamaları aktarılmıştır. Daha sonra aşağıdan yukarıya veya parçadan bütüne doğru bir araştırma eğilimi içinde oluşturulan azınlık yönetim modellerinin temel unsurları karşılaştırmalı şekilde aktarılmış ve üye ülkelerin azınlık politikaları incelenerek hangi azınlık yönetim modeline denk düştüğü tartışılmıştır. Son olarak, tarihsel süreç içinde AB ve üye ülkelerin azınlık algılamaları ve standartların evrimi, AB'nin kurucu antlaşmalarında ve kurumlarının çalışmalarında azınlıklarla ilgili hangi prensiplerin ortaya konulduğu ve AB- azınlık ilişkileri azınlık yönetim modelleri ve çokkültürlülük yaklaşımları çerçevesinde aktarılmıştır. Tez çalışmasının temel iddiası ise, AB'nin azınlık rejiminin, standartlarının ve yönetiminin liberal ve radikal çokkültürlülük yaklaşımının varsayımlarına denk düştüğü ve uzlaşmacı siyaset ve işbirlikçi azınlık yönetim modelinin unsurlarını içinde barındırdığı iddialarıdır. Tez çalışmasında bu iddialar kanıtlanmaya çalışılmıştır.
19. ve 20. yüzyıllarda Samsun kentinin tütün tarımı ve sanayii çerçevesinde ekonomik ve toplumsal gelişimi
Tütünün, hem il genelindeki en önemli tarımsal ve ticari ürünü hem de en büyük sanayi kolunu oluşturduğu Samsun, bir dönem Türkiye'nin en önemli ekonomik faaliyetlerinden biri olan tütün sektöründeki gelişmelerin etkisine bire-bir açık olacak düzeyde, tütüne endeksli bir ekonomik yapılanma içerisinde olmuştur. İlde 19. yüzyıl ortalarında başlayan ve giderek artan tütün yetiştiriciliği, Cumhuriyet döneminde en yüksek seviyesine ulaşmış; aynı zamanda kentte önemli bir tütün imalat ve sigara sanayii gelişmeye başlamıştır. Böylece köylerine ve kent merkezine doğru büyük bir göçe sahne olan eskinin bu küçük sahil kasabası, Cumhuriyet döneminde sektörde yaşanan büyümeyle birlikte, Karadeniz'in en büyük şehrine ve bir işçi kentine, sektörün işgücü yapısı gereği de bir kadın-işçiler kentine, dönüşmüştür. Çalışmamız, kentte yaşanan bu ekonomik ve toplumsal değişim sürecini çeşitli yönleriyle ele alarak, ekonomik faaliyet ile toplumsal değişme arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu ekonomik faaliyetler ise, sadece yerel gelişmelerle değil, ulusal iktisat politikaları ve hatta uluslararası gelişmelerle de yakından ilgilidir. Bu nedenle çalışmamız, yerele odaklanmakla birlikte, monografik bir çalışmanın sınırlarını aşarak, konuyu hem tarihsel boyutuyla hem de içinde yer aldığı daha geniş bir bütünün parçası olarak ele almaktadır. Kente tepeden değil, içinden bakan; belediye başkanlarından çok işçi, köylü ve tüccara odaklanan çalışmamız; kente ilişkin salt kronolojik olayların sıralanması yönteminden de uzaklaşarak, yaşanan değişimde neden-sonuç ilişkisini kurmaya çalışmaktadır. Samsun'un Türkiye'de örneği görülmeyecek oranda kadın işçiye sahip olması, disiplinlerarası özellikteki bu çalışmada, cinsiyet temelli bir yaklaşımı da ön planda tutmamızı gerektirmiştir. Toplumsal (özellikle de kadınların dahil olduğu) süreçleri anlamak için sadece istatistiksel ve yazılı kaynakları kullanmanın yeterli olmayacağı görüşünden hareketle, bu çalışmada, arşiv kaynakları ve kurumsal yayınların yanında sözlü tarih yöntemine de başvurulmuştur. Anahtar Kelimeler: Kentleşme, Samsun, Sosyal Tarih, Tekel, Toplumsal Cinsiyet, Toplumsal Değişme, Tütün Ekonomisi
Ömer Seyfettin hikâyelerinde milliyetçi söylem ve özne
Ömer Seyfettin sadece Türk Edebiyatının değil, Türk milliyetçiliğinin önde gelen temsilcilerindendir. Otuz altı yıllık kısa ömrüne iki yüzün üzerinde makale, yüz altmışı aşkın hikâye, doksana yakın şiir, üç piyes, yirmiden fazla tercüme ve iki hatıra defteri sığdıran Ömer Seyfettin, bu eserleriyle Türk düşünce hayatı üzerinde önemli etkiler bırakır. Yaşadığı dönemin Türk tarihi açısında olağanüstü bir alt üst oluş dönemi olması ve bu dönemin en önemli olaylarına bir asker olarak tanıklık etmesi, onun eserlerinin ve düşüncelerinin hala tartışılmasına neden olmaktadır. Tartışmaların merkezinde ise şiir, makale ve mektuplarından çok hikâyeleri bulunmaktadır. Bu çalışmada Ömer Seyfettin hikâyelerindeki ideoloji ve bu ideoloji içerisindeki öznenin doğasının ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu kapsamda öncelikle yazarın içerisine doğduğu dönem, o dönemdeki fikir akımları, bu fikir akımlarının önemli temsilcileri ve bunların Ömer Seyfettin'e etkileri gözden geçirilmiş ardından da hikâyeler yayın tarihleri esas alınarak bir sıra dâhilinde ayrıntılı olarak incelenmiştir. Yapılan analizler sonucunda Ömer Seyfettin hikâyelerinde işleyen milliyetçi ideolojinin, millet, dil, din ve mefkûre olmak üzere dört temel kavram üzerine inşa edildiği belirlenmiştir. Ömer Seyfettin, olağanüstü koşulların yaşandığı bir dönemde, Türkiye dışında yaşayan diğer Müslüman ve Türklerle birleşerek kaybettiği dünya hakimiyetini yeniden ele geçireceği vaadini örgütleyerek fantezi ufkunu çizmiştir. Bu ufku çizerken en önemli kurucu öğeleri millet, dil, din ve mefkûre, olmuştur. Bunlara ilave olarak Ömer Seyfettin'in ideolojisi doğrultusunda yarattığı kurgu kahramanları aracılığı ile Osmanlı vatandaşı olan ve olmayan Türkleri belli özne konumlarına çağırdığı; onun Türk öznesinin, aynı anda hem Türk hem de Müslüman olan bir özne olduğu, dolaysıyla Türkçe konuşan ancak Müslüman olmayan Uygurlar, Gagavuzlar gibi Türk kökenli toplulukları ve açıktan belirtilmese de İslamiyet'in Şii mezhebini benimseyenleri kapsamadığı bulgulanmıştır. Büyük zorluklar içeresinde geçen yaşamının ve Osmanlı devletinin toprak kayıplarının kendisinde yarattığı travmaların kendisinde bir ressentiment/hınç duygu durumuna yol açtığı, bu duygu durumunun hikâyelerinin diline de yansıdığı, özellikle Balkan Savaşı sırasındaki esareti ve sonrasında yayımladığı ve halen kendisine yönelik eleştirilerin odak noktasını oluşturan Primo Türk Çocuğu ve Beyaz Lale gibi hikâyelerinin bu etki altında yazıldığı değerlendirilmektedir. Yazarın üç yıl içerisinde bu duygu durumundan kurtulduğu ve 1917 yılı sonrasında hikâyelerindeki karşıtını düşmanlaştıran söylemin büyük ölçüde ortadan kalktığı belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Ömer Seyfettin, ideoloji, özne, söylem, hikâye, ressentiment, hınç
"Öteki" kavramı ve Avrupa Birliği göç politikası
Avrupa Birliği (AB), kuruluşundan bugüne kadar geçen sürede çeşitli kriz dönemlerinden geçmiş olmakla beraber, son yıllarda yüzleşmek zorunda kaldığı göçmen krizi Birliğin şimdiye kadar karşılaştığı en büyük sorunlardan birisi olarak gösterilebilir. Her ne kadar, bazı teorisyenler ve uluslararası toplumun bir kesimi tarafından uluslar üstü bir yapı olarak ele alınsa da, AB üyesi ülkelerin özellikle Suriye İç Savaşı ile başlayan dönemde en üst kriz seviyesine ulaşan büyük göçmen akımı ve bu akımın beraberinde getirdiği sorunlara karşısında aldıkları pozisyonlar ve verdikleri yanıtlar arasındaki farklılıklar, AB'nin uluslar üstü bir yapı olmaktan ziyade ulus-devletlerin kendi ulusal çıkarlarını koruyarak veya bunlardan en az düzeyde taviz vererek oluşturdukları bir organizasyon olarak tanımlanmasını gerektirmektedir. Bu çalışmada, AB'nin kuruluş aşamaları ve geçirdiği dönüşümsel süreçler, ortak bir göç politikası oluşturma çabaları ve bu sürecin yasal altyapısı anlatılırken, AB üyesi ulus-devletlerin ulusal göç politikaları ile Birliğin politikaları arasındaki farklılıklar ve AB'nin tam anlamıyla işleyen, sağlıklı bir ortak göç politikası oluşturmasının zorluğu üzerinde durulacaktır. Diğer taraftan, geçtiğimiz yıllarda başlayan, Avrupa ve dünyada her geçen gün biraz daha yükselişe geçtiği gözlemlenebilen göçmen karşıtı, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına varan düzeydeki aşırı sağcı söylem ve politikalar ile Avrupa'nın öteden beri inşa etmeye çalıştığı "Avrupalı" kimliği arasındaki uzlaşmazlık bu çalışmada "öteki" ve "ötekileştirme" kavramları üzerinden ele alınacaktır. Sonuç olarak, bu çalışmada Avrupa'nın tarihinde kendini kurgulamaya ve yerleştirmeye çalıştığı konumun aslında sağlam bir zemin olmadığı ve özellikle son yıllarda meydana gelen ve kriz olarak tanımlanabilecek gelişmeler çerçevesinde Avrupa toplumunun ve Avrupa devletlerinin kendilerini tanımladıkları değerlerden ne ölçüde uzaklaşabilecekleri gözler önüne serilmektir.
Bilişim suçlarının ulusal ve uluslararası düzeyde değişen güvenlik algısı üzerinde etkisi
Güvenlik kavramı üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında, ilk dönem çalışmalarında güvenliğin, askeri güç ve coğrafi sınırlar ile dar bir alan çerçevesinde incelendiği görünmektedir. Özellikle Soğuk Savaş'ın sona ermesi ile birlikte değişen uluslararası sistem, güvenlik algısı üzerinde de etkili olmuştur. Güvenlik kavramının içeriği, askeri boyutun ötesine taşınmış, çevresel, siyasi, ekonomik ve sosyal boyutlar da eklenerek kapsamı genişlemiştir. 20. yüzyılın sonlarında başlayan ve günümüzde devam eden teknolojik gelişmeler, güvenliğin başka bir boyut kazanmasına neden olmuş ve siber güvenlik kavramı ortaya çıkmıştır. İnternetin tüm dünya geneline yayılabilme özelliği, ucuz ve kolay erişilebilir olması nedeniyle kullanımının her geçen gün artması bu alanda güvenliğin tesis edilmesini hem zorlaştırmış hem de bir zorunluluk haline getirmiştir. Bilişim suçları diye adlandırılan bu ortamdaki suç potansiyeli oldukça fazladır. Birey ya da devlet olarak her ölçekte tehdit ile karşı karşıya olunan bu sanal dünyada güvenliğin sağlanması için çeşitli tedbirler alınması gerekmektedir. Bu çalışmada, günümüzün çok boyutlu güvenlik algısı içerisinde siber güvenliğin öneminden söz edilmiş, daha sonra bu güvenliği tehdit eden bilişim suçları ayrıntıları ile değerlendirilmiş ve devletlerin bu suçlara karşı tedbirlerinden bahsedilmiştir. Son olarak da bu tedbirlerin kişi hak ve özgürlüklerine karşı etkisi değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Etnik grup çelişkisi: Ruanda örneği ve bölgesel etkileri
Etnisite, etnik grup ve etnik çatışma kavramlarının, günümüz toplumlarının güncel hükümet politikalarından tutun, bireylerin davranış pratiklerinde içselleşen kognitif şeyleşmelerine dek, hatta sosyal bilimlerin birçok ayrıştırılmış disiplinince farklı perspektiflerden analiz edilirken sanki içeriksel bir bütünlermiş gibi verili kabul edilmesi bakımından eleştiriye muhtaç bir çelişkiler ağı meydana getirdiği düşünülmelidir. Grup kavramına etnik nitelemesini eklemleyebilmek için öncelikle etnisite kavramının kültürel bir kimliklenme süreci olarak toplumsal örgütlenmenin ve bu bağlamda da siyasal mücadelenin bir aracı olduğunu belirlemek gerekmektedir. Bu açıdan etnisite olgusu, ırk ve ulus benzeri konstrüktivist kurgusal bellemler ile aynı bütüncül biçimler ailesi içinde yorumlanmalıdır. Böylesi durumsal ve süreçsel bir yorumlama grupçuluk eğilimi olarak adlandırılabilecek sosyo-mental ilkçi ve özcü tuzaklara saplanmadan etnik grup olgusunun çelişkilerini gözlemlemek için kullanılmalıdır. Bununla beraber, siyasal düzlemin toplumu kategorize etme ve adlandırma adına kültürel mental şemalar, yasal düzenlemeler ve sosyo-politik söylemler üzerindeki etkisi bir araya getirildiğinde etnik grubun yanında etnik çatışma kavramının da değişken ve çelişkili özdeği ortaya çıkarılabilir. Bir sosyo-politik ve tarihsel inşaa olarak Ruanda'nın kolonyalizm etkisinde ırklaşma ve etnikleşme süreçlerinin irdelenerek, soykırıma varan toplumsal ayrışma ve çatışmanın esas niteliği belirlendiğinde, etnisite ve etnik grup gibi kavramların durumsal doğası ve anlam içeriklerinin semantik dalgalanışı da gözlenebilecektir. Bu anlamlar ve algılama pratiklerinin makro düzey sömürgeci biopolitik yönetim uygulamalarıyla etkileşimi ve Ruanda'daki post-kolonyal iktidar paylaşımının şekillenişi ile ilişkisi, benzer sosyal biçimlenişler olarak analiz edilmesi gereken ırk, etnisite ve bu bağlamda etno-ulusçu devlet inşaa ideolojisinin hangi düzlemde örtüştüğünü analiz etmeye yardımcı olacaktır. Böylesi benzer kimliklenme süreçlerinin bireylerin kognitif algılarını belirlemedeki rolü ortaya çıkarıldığında ise soykırımı takiben Ruanda'da hayata geçirilmeye çalışılan toplumsal uzlaşı emeliyle ilgili daha nesnel ve gerçekçi bir eleştirel perspektif oluşturulabilir.