Theses supervised by Prof. Dr. Lütfi Şeyban
10 theses · Sakarya University
Selçukluların ilk asrında sûfî-iktidar ilişkisi
XI. asır İslam toplumuna biri siyasi ve diğeri toplumsal olmak üzere iki zümrenin meşruiyet arayışı damga vurmuştur. Bu iki zümreden biri olan, henüz İslamiyet'i bir nesil önce seçmiş bulunan Selçuklular, İslamî kurallarla yönetilen kadim bir medeniyet havzasında hakimiyeti ele geçirmişler ve böyle bir ortamda meşruiyeti sağlama çabasına girişmişlerdir. Bir diğer zümre ise, teşekkül sürecini farklı çevreler tarafından uğradıkları eleştiriler dolayısıyla tamamlayamamış olup Selçukluların desteğiyle bu süreci hızlandırmayı uman sûfîlerdir. Selçuklular ele geçirdikleri İslam topraklarında toplum düzeninin tesisi ve dinî vecibelerinin tasdiki için sûfîlere ihtiyaç duymuşlardır. Sûfîler ise iki asırdan fazla süredir İslam toplumunda yaşadıkları dışlanmayı Selçuklu yöneticilerinin desteğiyle gidermeye çalışmışlardır. Selçuklu yöneticileriyle sûfîlerin ilişki biçimleri ve bu ilişkilere yönelik ortaya koyulan anekdotlar incelendiğinde, bu iki zümrenin de amaçlarında başarılı oldukları görülmektedir. Zira hemen her kaynak Selçuklu yöneticileri için çeşitli şekillerde dindarlıklarına vurgu yaparken sûfîlerin de anlaşmazlık yaşadığı zümrelerle önemli ölçüde uzlaşma sağladığı aktarılmıştır. Selçuklu hanedanı sûfîlerle yaptıkları iş birliği sayesinde toplum düzeninin tesisinde önemli bir destekçi kazanmıştır. Siyasi başarıların yanında âlimler ve sûfîleri Sünnîlik çatısı altında birleştiren Selçuklular onlara sağladıkları müessese yapıları (mescit, medrese, hankah ve vakıflar), maddi destekler ve teşviklerle Sünnîliğin zaferini sağlarken aynı zamanda devletlerinin ihyasını da temin etmişlerdir. Sûfîler de aldıkları bu destekler sayesinde İslam dünyasının hemen her yerine serpilmişler ve Selçuklu azametinin son yıllarına doğru artık tarikatların oluşumuyla da İslam toplumunun önemli bir parçası haline gelmişlerdir.
Selçuklu Devletlerinde şehzade isyanları
Türk İslâm devletlerinin en önemli temsilcilerinden olan Selçuklular hâkim oldukları bölgelerde döneminin en kuvvetli devletlerinden biri olmuş ve oldukça geniş bir coğrafyada hüküm sürmüşlerdir. Ancak bu güçlü oluşum, benimsemiş olduğu Türk devlet geleneği, Türk töresi ve devletin iç dinamikleri sebebiyle pek çok şehzade isyanına şahit olmuştur. Şehzade isyanları farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda meydana gelse de esasında hepsinin dayanak noktasının aynı olduğu görülmektedir. "Selçuklu Devletlerinde Şehzade İsyanları" başlıklı bu çalışma, Selçuklular'da meydana gelen şehzade isyanlarının arka planını, nedenlerini, gelişim sürecini ve sonuçlarını kapsamlı şekilde ele almaktadır. Bahsi geçen şehzade isyanlarının arka planında Türk hakimiyet anlayışı ve bu anlayışın ilahî temelleri ekseninde "kut" ve "ülüg-ülüş" kavramlarının olduğu görülmektedir. Bu bağlamda şehzadeliğin tanımı, şehzadelik müessesesi, şehzadelerin sorumlulukları ve şehzadelerin almış oldukları eğitimler de detaylı olarak aktarılmıştır. Devleti yıkım sürecine sürükleyen bu isyanların bazı idarî, iktisadî ve sosyo-kültürel sonuçları da olmuştur. Nitekim isyanlar neticesinde merkezi otorite bozulmuş ve siyasî birlik sağlanamadığından dolayı güçler dengesi değişmiştir. Bu nedenden ötürü devletin doğal yayılım alanında onun varlığını tehdit edebilecek yeni güç odakları ortaya çıkmıştır. İsyanların sebep olduğu savaşlar şehirleri tahrip etmiş, bu tahrip neticesinde de halk açlık ve yoksulluğun içine düşmüştür. İktisadî buhran nedeniyle karaborsayla da karşı karşıya kalan halk, doğup büyüdükleri şehirleri terk etmek zorunda kalmıştır. Bu bağlamda tezin amacı, Selçuklularda merkezi iktidarın paylaşımı hususunda benimsenmiş olan geleneğin şehzadeler arasında doğal olarak nasıl bir iktidar mücadelesine yol açtığını, bu mücadelenin bir yandan devlet idaresini ele alacak olan yeni nesil yöneticilerin bir nevi prova yaparak yönetime hazırlanmalarını sağlarken diğer yandan ise otoritenin zaafa uğratılması ve halkın yoksullaşması gibi menfi sonuçlara da sebep olduğunu göstermek ve sonuçta bu usulün o çağlarda doğal bir iktidar değişim yolu olduğunu anlatmaktır.
Kerbelâ vakasından sonra Hz. Ali evlâdının Emevi halifeleriyle ilişkileri (680-720)
Kerbela hadisesi İslâm tarihini önemli ölçüde etkilemiş bir olaydır. Vakanın akabinde İslâm toplumu içerisinde yaşananlar düşünüldüğünde; bu olayın tarihin seyrini ne denli değiştirdiği pek önem arz eden bir husus olmuştur. Üzerine din, edebiyât ve tarih alanında geniş bir literatür oluşmuş ve özellikle Şii gelenek; kendisini bu alanlar üzerinden tanımlama, tanıtma ihtiyacı gütmüştür. Ehl-i sünnetin de Kerbelâ'ya kayıtsız kaldığı söylenemez. Kerbelâ vakasının dinî fırkaların oluşumuna kaynaklık etmesinin yanında, devletlerin siyâseten kaderini de etkileyen bir hususiyeti vardır. Devletlerin kaderini etkileyen bir vakanın; hâdisenin doğrudan muhatapları olan Hz. Ali evlâdının siyâsî tavrını da etkileyeceği, onların toplumsal, tarihî ve dinî rollerine veya bu rollere karşı geliştirilecek tepkilere kaynaklık edeceği muhakkaktır. Hz. Ali evlâdının Kerbelâ vakasından Ömer b. Abdülâziz dönemi sonuna kadar olan 680-720 arası 40 yıllık bir sürece tekâbül eden Emevî hilâfetiyle ilişkileri incelenerek dostluklar, düşmanlıklar ve temaslara değinilmeye çalışılmıştır. Geniş çeşitliliği muhtevi olan bu ilişkiler incelenirken, Zeynelâbidîn Ali bin Hüseyin, Muhammed İbnü'l-Hanefiyye ve oğlu Ebû Hâşim, Hz. Ali'nin diğer oğulları ve torunları üzerine yoğunlaşılmış ve özellikle siyâsî temaslar mercek altına alınmıştır. Ömer b. Abdülâziz dönemi müsbet ilişkilerin arttığı bir zaman dilimi olması nedeniyle kısa sürse de pozitif imajın çizildiği bir süreç olmuş; bu dönem ayrıntılı bir şekilde incelenmeye çalışılmıştır. Diğer yandan iki taraf arasında gerçekleştirilen evlilikler de tarihçi için kıymet-i harbiyesi yüksek bilgilerdir. Bu nedenle ayrı bir bölüm halinde ele alınmıştır.
Ehl-i sünnet-Şîa ayrışmasını belirleyen siyasî ve dinî unsurlar (VII.-XII. yüzyıllar)
İlk dönem İslam toplumunda mevcut olan Ümevî-Hâşimî kabileleri arasındaki siyasî mücadelelerin sonraki süreçlerde, toplumu Ehl-i sünnet ve Şîa olarak iki siyasî-dinî mezhebe böldüğü bilinen bir husustur. Çalışmamızda Ehl-i sünnet ve Şîa mezheplerinin itikadî unsurlarının incelenmesinin ardından, bu ekollerin siyasî gelenekte kim tarafından ve nasıl kullanıldığı üzerinde durulmuştur. Hem Ehl-i sünnet hem de Şîa toplulukları tarafından, Hulefâ-yı Râşidîn Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin halifelikleriyle ilgili birçok iddia dile getirilmiştir. Özellikle Hz. Osman döneminde Ümevî-Hâşimî mücadelesi ciddi şekilde artmıştır. Emevilerin iktidarı döneminde, Alioğullarının onlara karşı isyanları ve söz konusu iki ekolün ayrışmasında bu isyanların ne düzeyde etkili olduğu anlatılmıştır. Abbâsoğullarının hareketi neticesinde iktidarı Emevilerden almışlardır. Ancak hareketin başarıya ulaşmasından sonra Abbâsoğulları iktidarı Alioğulları ile paylaşmamıştır. Hilâfetin kendi hakkı olduğunu düşünen Alioğulları ise iktidar mücadelesine girişmişlerdir. Bu nedenle, IX. yüzyıldan itibaren İslam yurdunda Şiî devletler ortaya çıkmaya başlamıştır. Tarihte İdrîsîler, Taberistan ve Yemen Zeydîleri, Fâtımîler ve Büveyhîler adlarıyla anılan bu devletlerin Abbâsî hilâfetiyle olan ilişkileri de tez konumuz kapsamında incelenmiştir. İslam devletinin kısa sürede büyük bir güce dönüşmesinin ardından farklı birçok etnik ve dini toplulukların İslam dairesine girmesiyle, bu yerli unsurlarla hâkim unsur Araplar arasında iktidar mücadeleleri baş göstermiştir. Arap elitlerin bu mücadelede, Arap dışı unsurları safdışı bırakmak adına kullandıkları "İmamlar Kureyş'tendir" iddiasının siyaset alanındaki üretimine ve kullanımına öncülük ettikleri üzerinde durulmuş ve bunların sonuçları sorgulanmıştır. Son olarak Mecûsî, Hristiyan ve Yahudi aristokratların hangi noktalarda Şîa'yı etkilediği tartışılarak, Ehl-i sünnet ve Şiî teolog ve siyasetçilerinin birbirlerini dışlayan birer "islâmi" paradigmayı nasıl ürettikleri hususunda değerlendirmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ehl-i sünnet, Şîa, Hulefâ-yı Râşidîn, Emeviler, Abbâsîler, Siyasî-Dinî Ayrışma.
Endülüs'ün Mağrib ve Hıristiyan İspanya ile ilişkileri
Endülüs, Müslümanlar tarafından fethedilmeden önce, Keltler, Kartacalılar, Romalılar, Vandallar, Suevler, Bizanslılar ve Vizigotlar tarafından idare edildi. Bu toplulukların her biri birbiri ile savaşarak, çok daha öncekilerle kaynaşıp yerleşerek, zamanla varlıklarından derin kültür izleri bırakarak tarih sahnesinden silindiler. İslâm'ın doğuşundan sonraki ilk asırda ise Müslümanlar Endülüs adını verdikleri, İber yarımadasına 711 yılında girdiler. İber Yarımadası, ilk Müslüman fetihlerinin başladığı 711 yılından itibaren Doğu İslâm medeniyetinin devamı olarak Endülüs'te yüksek bir medeniyetin doğmasına şahitlik etti. Avrupa'da çok önemli bir kültür merkezi olan Endülüs, Hıristiyan Batı ve İslâmi Doğu arasında da bir köprü vazifesi gördü. İslâm'ın Avrupa'daki öncülüğünü yapan İslam medeniyeti ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan bölgenin yaşayışına tesir edebildi. Batı'da Avrupa ile etkileşime giren Endülüs medeniyeti aynı zamanda Kuzey Afrika tarihi ile de ayrılmaz bir bütün oluşturur. Bu çalışma Endülüs'ün hem Kuzey Afrika'da bulunan İslam devletleri hemde Hıristiyan İspanya Devletleriyle olan ilişkilerini kültürel, siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan ortaya koymayı amaçlamaktadır.
XIII. yüzyılda Türkiye Selçuklu ve Bizans bilgelerinin toplumsal etkileri
XIII. yüzyıl Anadolu'nun siyasi bakımdan pek çok kargaşa yaşadığı bir dönemdir. Aynı tarihler Türkiye Selçuklu Devleti cephesinde tasavvuf hareketi büyük yer tutmuş, bu hareket Moğollar döneminde iyice yaygınlaşmıştır. Türkiye Selçuklu Devleti bilgeleri devlet desteğini alarak kendi faaliyet alanlarını oluşturmuşlar ayrıca devlet ve toplum arasında önemli bir rol üstlenmişlerdir. XIII. yüzyıl Bizans ise, IV. Haçlı seferinden Latinler'in İstanbul'u işgaliyle merkezi İznik'te taşımıştır. 1261 yılına kadar Bizans Patrikhanesinin bilgeleri de İznik'te görev yapmıştır. "XIII. yüzyıl Türkiye Selçuklu ve Bizans Bilgelerinin Toplumsal Etkileri" konulu bu çalışma Türkiye Selçuklu Devleti ve Bizans İmparatorluğu döneminde XIII. yüzyılda iki ayrı medeniyette de yaşamış bilgeler ayrı ayrı bölümler de değerlendirilecektir. Bu yüzyılda yaşamış olan her bir bilgenin hayatı incelenecek, toplumsal etkileri tartışılacaktır. Bu bilgiler ışığında bu alandaki eksikliklerde giderilmeye çalışılacaktır
Artuklular döneminde Mardin
Mardin günümüzde sahip olduğu kozmopolit yapısı ve şehir kimliği ile dikkat çeken bir il olarak karşımıza çıkar. Bu tezin amacı, şehrin tarihi süreç içerisinde geçirdiği dönemler ile 21.yy'da sahip olduğu kimliğin oluşum sürecini ortaya çıkarmaktır. Mardin'in tarihine bakıldığında şehir için dönüm noktasının Artuklu hâkimiyetine geçmesi olduğu görülür. Çünkü Mardin, Artuklularla birlikte klasik bir askeri kale kimliğinden çıkarak şehirleşmeye başladı. Mardin, üzerinde bulunduğu el-Cezîre bölgesinin verimli topraklarına sahip olması ve göç yolları üzerine bulunmasından dolayı ilkçağlardan itibaren yerleşim yeri olarak kullanıldı. Hititler, Babiller, Asurlular gibi medeniyetler şehre hâkim oldu. Sonraki dönemlerde şehir, Ortaçağ'ın iki büyük gücü olan Roma İmparatorluğu ve Sasani Devleti'nin birbirlerine üstünlük kurmak için verdikleri mücadelelere sahne oldu. Çünkü Mardin bu iki güç arasına tampon bölge konumunda bulunuyordu. VII. yüzyılda İslam Devleti'nin güçlenmesiyle birlikte İslam orduları Arabistan dışına akınlara başladı. Gerçekleştirdiği hareketle el-Cezîre bölgesine kadar dayanan İslam orduları şehri fethettiler. Bu dönemle birlikte şehir İslamlaşmaya başladı. Büyük Selçuklu Devleti'nin yürüttüğü siyasi faaliyetler ve Malazgirt zaferinden sonra şehirde Türk nüfusu artmaya başladı. Nihayetinde Necmeddin İlgazi, Mardin'i ele geçirerek Mardin Artukluları Devleti'ni kurdu. Bu durum şehrin tarihinin bir dönüm noktası oldu. Mardin Artuklu hâkimiyeti altında iktisadi ve mimari alanda büyük gelişmeler yaşadı. Şehir ekonomik refaha kavuştu. Ayrıca Artuklu hükümdarlarının hoşgörü politikalarıyla şehirde sosyal alanda birlik sağlandı. Hükümdarların yaptırdığı mimari eserler ile şehir bayındır hale geldi. Bu dönemde Mardin, ilmi ve kültürel alanda da gelişme gösterdi ve bilim adamları için bir cazibe merkezi oldu. Artuklular döneminde en parlak dönemini yaşadı ve her anlamda gelişerek Ortaçağ'ın önemli bir merkezi oldu.
Doğu Roma Döneminde İznik (X.-XIII. yüzyıllar)
Tarihi çok eski devirlere dayanan ve birçok medeniyetin uğrak noktası olan İznik, Bizans İmparatorluğu tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. İmparatorluğun belli başlı şehirlerinden biri olmasının yanı sıra, başkent İstanbul'a yakın olması İznik'i daima ön plana çıkarmıştır. Bu itibarla şehir, başkentin Anadolu'ya açılan kapısı olarak görülmüştür. Hıristiyanlık tarihi için de ayrı bir öneme sahip olan şehir, ökümenik konsillerin ilki ve sonuncusuna ev sahipliği yaparak, imparatorluğun önemli bir kült merkezi haline gelmiştir. Bizans Anadolu'sunun en kıymetli taşra kenti olan İznik, imparatorluk tarihi boyunca önemli siyasi olaylara sahne olmuştur. Bu çalışmada ilk olarak birçok kez tahtta hak iddia eden Bizanslı asilerin ilk hedefi haline gelen İznik'in, on altı yıl boyunca Türkiye Selçuklu Devleti'ne başkentlik yapması, Bizans, Selçuklu ve Haçlı mücadelelerinin odak noktası haline gelmesi üzerinde durulmuştur. 1204 yılındaki IV. Haçlı Seferi neticesinde imparatorluğun parçalanması ile burada Bizans'ın devamı niteliğinde İznik Bizans İmparatorluğu kurulmuştur. Bundan sonra İznik, 1261 yılında İstanbul'un Latinlerden geri alınmasına kadar geçen süre boyunca, özellikle de Laskaris hanedanı döneminde Bizans İmparatorluğu'nun devlet ve kilise merkezi olmuştur. Bunların yanında Bizans kültür ve sanatının kesintiye uğramadan devam ettiği bir yer haline gelmiştir. Bu bağlamda çalışmamız sırasında İznik Bizans İmparatorluğu'nu diğer halef devletlerden farklı kılan özellikler tezimiz kapsamında incelenmiş, Bizans'ın tarih boyunca İznik'i donattığı kültür varlıkları tanıtılmaya çalışılmıştır. Son olarak bu çalışma, İznik'in tarihte hem Bizans İmparatorluğu hem Türkler hem de Haçlılarla olan ilişkilerini siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Abdal Musa ile Seyyid Ali Sultan velayetnamelerindeki bazı keramet motiflerinin tarihi arka planı
Çalışmanın amacı tarihi keramet motiflerini inceleyerek menşelerine inmeye çalışmaktır. Çalışma XIII-XIV. yüzyıllarda yaşamış olan Abdal Musa'nın hayatı ve XIV-XV. yüzyıllarda yaşayan Seyyid Ali Sultan'ın hayatı ile beraber velayetnamelerde bulunan keramet motiflerini kapsamaktadır. Anadolu'daki siyasi hareketlilik ile beraber bölgeye sûfiliğin yerleşmesiyle çalışmada bahsedilen Seyyid Ali Sultan ve Abdal Musa da etkili birer evliya kimliği ile ortaya çıkmışlardır. Abdal Musa ve Seyyid Ali Sultan velayetnamelerinde bulunan keramet motiflerinin ele alındığı bu çalışmada bahsedilen kerametler daha sonraları bu kişilerin dervişleri tarafından ortaya çıkarılmıştır. Keramet motiflerinin bir kısmı İslamiyet öncesi ortaya çıkan kültler ve İslamiyet'in hayatımıza girmesiyle benzerlikler göstererek fakat ayrı temellere dayanan birkaç hadiseden oluşmaktadır. Bunlarla beraber İslamiyet ile hayatımıza girmiş kavramlar veya varlıklar çevresinde oluşmuş hadiseler de mevcuttur. Bundan dolayı incelediğimiz bu keramet motiflerinin tarihi arka planlarına da yer vermeye çalıştık. Araştırmamızda üç keramet motifini Abdal Musa Velayetnamesi'nden, diğer üç keramet motifini ise Seyyid Ali Sultan Velayetnamesi'nden alarak toplam altı keramet motifi incelenmiştir. Bu motifler uygun bir sıraya göre ele alınmıştır. Öncelikli olarak keramet motiflerinin başlangıç noktasına ulaşılması hedeflenip bu motiflerin kökenlerinin nereden geldiği tespit edilmeye çalışılmıştır. İkinci olarak da aynı dönem veya yakın dönemde yazılan velayetnamelerdeki benzer keramet motiflerindeki olaylar ele alınmıştır. Son olarak da velayetnamelerdeki ana motif incelenerek değerlendirilmiştir
Latin işgali öncesi ve sonrasında Konstantinopolis
Konstantinopolis Doğu Roma'nın başşehri, Ortodoksluğun merkezi ve Ortaçağ'ın en görkemli şehridir. Aynı zamanda nüfusu, mali durumu ve kapladığı alan bakımından da döneminin en büyük şehri olma özelliği gösterir. Konstantinopolis'in dini ve siyasi hayattaki konumu, onun bir arzu nesnesine dönüşmesindeki en önemli unsurdur. Khalkedon Konsili ile ortaya çıkan Roma-Konstantinopolis ve Avrupa-Doğu Roma rekabeti, yüzyıllar içerisinde giderek büyümüş ve hem askeri hem de dini sebepler, Doğu Roma'nın ortadan kaldırılması ve Konstantinopolis'in işgali fikrini ortaya çıkarmıştır. İlk üç Haçlı Seferi boyunca yaşanan sorunlar, iki tarafın birbirinden nefret etmesine sebebiyet vermiş ve IV. Haçlı Seferi sırasında Genç Aleksios'un yardım isteği, Haçlılara şehri işgal etme fırsatı sunmuştu. Latin işgali, genellikle başşehrin tüm güzelliklerinin yağmalandığı ve Doğu Roma mirasının yok edildiği bir süreç olarak değerlendirilmiştir. Biz tezimizde Konstantinopolis'in Latin işgali öncesi durumunu, önemini ve şehir hayatını anlatıp, işgal öncesi Avrupa-Doğu Roma geriliminin sebeplerini aktarmaya çalıştık. Latin işgali sonrası dönem için ise Konstantinopolis'in büyük yaralar alsa da önemini koruduğunu vurgulayarak, Latin imparatorların şehre yaklaşımı ile şehir hayatının devamlılığını irdelemeye çalıştık. Görünen o ki şehir nüfusunu, zenginliğini ve görkeminin büyük bölümünü kaybetse de Latinlerin gözünde hala başşehir ve Doğu Roma'nın merkezidir. Latin imparatorlar, Doğu Roma mirasını reddetmemiş, onu kendi gelenekleriyle harmanlamaya çalışmışlardır. Tezimizde son olarak, Doğu Roma mirasına sahip çıkmaya çalışan ardıl imparatorlukları da inceleyerek, Nikaia İmparatorluğu'nun başşehri geri alışını aktardık. Görünüşe göre geri alındıktan sonra başşehirde dramatik bir restorasyon yaşanmamış ancak yabancı karşıtı ve içine kapanık bir Doğu Roma toplumu ortaya çıkmıştır.