Theses supervised by Prof. Dr. Nurşen Adak
26 theses · Akdeniz University
Değişen ve dönüşen sosyal bir olgu olarak namus ve toplumsal cinsiyet
Kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikleri meşrulaştırarak cinsiyet hiyerarşinin oluşmasına bir temel olarak sunulan namus kavramı, bu tez çalışmasında ataerkilliği yeniden üreten toplumsal ve politik bir olgu olarak incelenmektedir. Namusun temel alındığı cinsiyet rejiminde, kadına yönelik şiddetin olumlanması ya da gerekçelendirilmesiyle şiddetin sürekli hale gelmesine dayanarak, kavramın politikliği ve toplumsallığı sorgulanmaktadır. Kadın ve erkeğin cinsiyetine "uygun" cinsiyet kimlikleri edinmesinde namus kavramının göz ardı edilemez bir yapıya sahip olduğu düşünülmektedir. Namus kavramı bağlamında geliştirilen kadın(lık) ve erkek(lik) deneyimlerinin; sorumluluklar ve avantajlar, zorluklar ve kolaylıklar ikiliği içinde oluşturulduğu savı, Akdeniz Üniversitesi'ndeki kadın ve erkek öğrencilerle yapılan derinlemesine görüşmelerden elde edilen verilerle tartışılmaktadır. Kadın cinselliğinin ve bedeninin düzenlenmesini ve denetlenmesini gerekçelendirmek için uygun bir araç olarak kullanılan namus kavramının ardındaki toplumsal, kültürel, politik ve ideolojik etkenlerin irdelenmesi amaçlanmaktadır. Kadına yönelik şiddetin bir biçimi olarak görülen namus kavramının farklı toplumsal yapılar ve ataerkillikler içinde biçim ve içerik olarak dönüştüğü, fakat özündeki ataerkilliğin ve cinsiyetçiliğin sarsılmadığı iddia edilmektedir.
Sosyal dışlanma bağlamında genç suçluluğu
Sosyal dışlanma bir takım eşitsizlikler ve dezavantajlar sonucunda bireyin dışlanmasına neden olacak maddi ve manevi yoksunluk içinde bulunması, haklarını koruyacak kurumlardan veya sosyal destekten uzak olması durumunda ortaya çıkan dinamik bir süreci ifade etmektedir. Son yıllarda özellikle batı Avrupa ülkelerinde sıkça kullanılan bu kavram dışlanmanın sadece ekonomik görünümüne değil aynı zamanda bireysel ve toplumsal görünümüne dikkat çekmektedir. Toplumda birçok kişi dışlanma riski ile karşı karşıyadır. Bunlar arasında engellileri, kadınları, yoksulları, hastaları ve suçluları saymak mümkündür. Bireysel veya yapısal nedenlerden dolayı ortaya çıkan suç davranışı dışlanmanın hem bir nedeni hem de bir sonucu olabilmektedir. Suç ile ilgili kaynaklara bakıldığında suç davranışının özellikle genç bireyler arasında sıklıkla görüldüğü dikkat çekmektedir. Bu çalışmada bireyin yaşamında önemli bir evre olan gençlik dönemindeki suç davranışı ile sosyal dışlanma ilişkisi ele alınmaktadır. Bu kapsamda gerçekleştirilen saha çalışması Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'nün Denetimli Serbestlik ve Yardım Hizmetleri Merkezlerinde denetimli serbestlik hizmetinden yararlanan gençler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma İstanbul ve Ankara olmak üzere iki büyük şehirdeki Denetimli Serbestlik İl Müdürlüklerinde tamamlanmıştır. Nitel ve nicel araştırma tekniklerinin bir arada kullanıldığı saha çalışmasında 234 kişiye "Sosyal Dışlanma Ölçeği" uygulanmış olup 18 kişi ile derinlemesine görüşmeler yapılarak nicel araştırma sonuçlarını destekleyen verilere ulaşılmıştır. Çalışmada sosyal dışlanmanın alt boyutları olarak belirlenen maddi yoksunluk, kurum ve yardımlardan faydalanma, uygun ev ve güvenli çevrede yaşama, sosyal katılımcılık ile kültürel entegrasyon/normlara uyma çerçevesinde genç suçluların sosyal dışlanma durumları incelenmektedir. Saha çalışmasında en düşük düzeyde sosyal dışlanma kurum ve yardımlardan yararlanma alt boyutunda ölçülmüştür. Bu durum örneklemin bir kamu hizmeti olan denetimli serbestlikten yararlanıyor olmalarının olumlu bir etkisi olarak açıklanmaktadır. Sosyal dışlanma en yüksek düzeyde ise sosyal katılımcılık alt boyutunda tespit edilmiştir. Araştırmada sosyal katılımcılık alt boyutu bireyin özellikle toplumsal ilişkileri ve bunlarla olan bağları ile tanımlanmaktadır. Genç suçluların sosyal hayata katılımda yaşadıkları olumsuz deneyimler ile sosyal dışlanmaya maruz kaldıkları hissini duymaları sosyal dışlanma düzeylerinde etkili olduğu görülmektedir. Bu doktora tez çalışması genç suçluluğunu açıklamada sosyal dışlanmanın önemli bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Sosyal Dışlanma, Genç, Genç Suçluluğu, Denetimli Serbestlik
Mezhep farklılıklarının eşler arası ilişkilere etkileri
Araştırma, Alevi-Sünni evlilikleri üzerine odaklanmaktadır. Konu genel olarak; aynı dinin farklı geleneklerinden gelen Alevi ve Sünni çiftlerin aile yapıları, farklı gelenek ve mezhebin evlilik üzerine etkileri, çiftlerin aile içi ilişkileri, ailelerinden ve çevrelerinden nasıl tepki aldıkları, aile içinde dinin yeri, çocukların yetiştirilmesi gibi sorularla ele alınmıştır. Bu sorulara cevap bulabilmek için İstanbul ve Almanya'nın Berlin kentinde farklı mezhepten biriyle evlilik yapmış Türklerle derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. 10 kişi Berlin'den, 50 kişi İstanbul'dan olmak üzere toplam 60 kişi ile görüşülmüştür.Görüşmelerin bir kısmının Berlin'de yapılmasının sebebi, göç süreci ile birlikte insanların kendi dinlerine ve mezheplerine olan bağlılıklarında ve diğer din veya mezhepten insanlara bakış açılarında değişim yaşanıp yaşanmadığını görmektir. Bu sebeple, Berlin'de yaşayan Türkler de, Türkiye'de olduğu gibi diğer mezhepten biriyle evlilik kararı aldıklarında ailelerinden ve çevrelerinden tepkiler alıyorlar mı, evliliklerinde bu konuyla ilgili sorunlar yaşıyorlar mı, çocuklarının dini eğitimi konusunda nasıl bir tutum sergiliyorlar gibi sorulara cevap aranmıştır.Araştırmayla birlikte, üç ana sonuca varılmıştır. İlk olarak, şehir hayatı Alevi ve Sünnilerin geleneksel yapılarında değişim meydana getirmiştir. İkinci olarak, kadınlar böyle bir evlilik kararı aldıklarında erkeklere oranla ailelerinden ve çevrelerinden daha fazla tepki almaktadır. Hatta kadınların kendileri bile, evlilik öncesinde eşlerinin farklı mezhepten olmasını erkeklere kıyasla daha olumsuz karşılamaktadırlar. Toplumdaki ataerkil yapının evlilik içinde de etkili olması ile birlikte, kızlarının diğer mezhepten biriyle evlenmesi sonucu geleneklerinden uzaklaşıp, eşinin mezhebinin etkisinde kalacağı korkusu da ailelerin kız çocuklarının bu tür evlilik yapmasına olumsuz bakmasının sebeplerinden biridir. Diğer bir sonuç ise, tam olarak olmasa da günümüzde ailelerin bu evliliklere olan olumsuz tutumlarının zayıflama eğiliminde olmasıdır. Ailelerin olumsuz tutumlarının azalması ve bu evliliklere daha az karışır olmaları ile birlikte Alevi-Sünni evliliği yapmış bu çiftlerin evlilik hayatlarında bu farklılıktan dolayı daha az problem yaşadıkları görülmektedir.Araştırmanın ilk bölümünde, aile ve evlilik kurumları, eş seçme olanakları ve evlenme engelleri ile ilgili bilgiler verilmektedir. İkinci bölümde, din ve mezhep kavramları üzerinde durularak, Alevi ve Sünni mezhepleri incelenmektedir. Ayrıca Alevilerin ve Sünnilerin farklılaştıkları bazı konular da irdelenmektedir. Üçüncü bölümde ise, aile içinde eşler arasındaki ilişkiler ve bu ilişkilere mezhep farklılığının etkileri tartışılmaktadır. Dördüncü bölüm saha çalışmasının tanıtıldığı bölümdür. Bu bölümde araştırma alanının tanıtımı yapılarak Almanya'ya göç süreci, dernekleşme hareketleri, din dersi gibi konular üzerinde durulmuştur. Beşinci bölümde, derinlemesine görüşmelerden elde edilen veriler sunulmaktadır. Ardından bulgular analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Yüksek lisans tezi sonuç kısmıyla tamamlanmıştır.
Boşanma sürecinin akademisyen kadınlar üzerine etkileri (Akdeniz Üniversitesi örneği)
Modernlesme çabası içinde olan günümüz toplumlarında meydana gelen degisim ve dönüsümler, evlilik ve aile kurumuna da yansımakta ve pek çok toplumda bosanmalar artmaktadır. Sanayilesme ve beraberinde yasanan kentlesme süreci, degisen is yasamı, kadının ve erkegin isgücüne katılım oranındaki yükselis, artan bireysellesme ve liberallesme hem evlilik ve aile kurumu hem de bosanmalar üzerinde etkide bulunmaktadır. Bu çalısmada toplumsal degisme sürecinde aile ve evlilik kurumunun isleyisi ve bosanma olgusunun olusumu, gelisimi ve degisimi açıklanmaktadır. Akdeniz Üniversitesi'nde bosanmıs akademisyen kadınlarla yapılan derinlemesine görüsmeler yoluyla kadınların evlilik ve bosanma süreçlerine iliskin veriler toplanarak bosanma neden ve sonuçlarının irdelenmesine çalısılmıstır. Ayrıca bireylerin sosyal, ekonomik, kisisel ve hukuksal statülerinde önemli bazı degisiklikler meydana getiren bosanmaların, kadınların yasamlarına nasıl etkide bulundugu ve bosanma sonrası sürece adaptasyonları incelenmistir. Bosanmalar bir yandan ekonomik zorlukları, sosyal ve psikolojik yıpranmayı beraberinde getirirken, diger taraftan evlilikte yasanılan sıkıntıların sona ermesi ve rahatlama ile sonuçlanabilmektedir. Ne var ki, özellikle evliliklerin çıkmaza girdigi zamanlarda bir çözüm yolu ve özgürlesme aracı olarak algılanan bosanmalar, geleneksel degerlerin tam olarak terk edilip modern tutumların benimsenmedigi toplumlarda, kadınlar hangi sosyoekonomik statüye sahip olursa olsun pek çok açıdan hayatlarını sınırlamaktadır. Toplumun bosanmıs kadına olumsuz yaklasımı, bu kadınların yasamlarının her alanını önemli ölçüde etkilemektedir.
İleri yaşam dönemlerinde erkeklerde yeniden evlenme
Araştırmanın amacı, erkeklerin biten evliliklerinin ardından ileri yaşam döneminde yeniden evlenmeye nasıl ve neden karar verdiklerini, bu süreçleri erkeklik değerleri bağlamında nasıl deneyimlediklerini incelemekltedir. Bu tez çalışması, yeniden evlenmenin, erkekler tarafından hangi durumlarda "yaşlanma ve erkeklik deneyimi" ile ilişkilendirildiği ve yeniden evlilik tercihinin aile ilişkilerinde erkeklik inşasını nasıl anlamlı kıldığı konusuna odaklanmaktadır. Yeniden evlenme, özellikle ileri yaşam dönemiyle birlikte erkekler için, toplumsal cinsiyet kimliklerinin yeniden inşası ve müzakere edilmesi sürecinde önemli bir rol oynar. İlk evlilikten farklı olarak, yeniden evlilikler genellikle daha karmaşık sosyal, ekonomik ve duygusal dinamikleri içerir. Bu bağlamda, yeniden evlilik, erkeklik kimliklerinin ve toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl dönüştüğünü anlamak için önemli bir fırsat sunar. Yeniden evlenen yaşlı erkekler, toplumsal normlar, kişisel beklentiler ve aile dinamikleri arasında denge kurmaya çalışırken, hegemonik erkeklik ideallerini nasıl yeniden müzakere ettiklerini ve uyarladıklarını gözlemlemek mümkündür. Tez çalışması, üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, tez konusuna ilişkin kavramsal ve kuramsal çerçeveyi içermektedir. İkinci bölümde araştırma yöntemine ilişkin ayrıntılar sunulmakta ve üçüncü bölümde ise elde edilen bulguların analizi yer almaktadır. Nicel ve nitel yöntemlerin birlikte kullanıldığı bu araştırma, ileri yaşam dönemlerinde yeniden evliliğin erkeklikler bağlamında karmaşık ve çok boyutlu bir deneyim olduğunu ortaya koymakta ve bu süreçte duygusal, sosyal ve pratik yaşam gereksinimlerinin karşılanmasının önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, ileri yaşam dönemlerindeki erkeklerde yeniden evlenmenin toplumsal cinsiyet bağlamında anlamlandırılması için yaşam seyri perspektifinin önemi vurgulanabilir. Elde edilen bulgular, toplumsal cinsiyet ve erkeklik rollerinin evlilik dinamikleri üzerindeki etkisine dikkat çekerek, evlilik birliğinin erkeklik değerleri üzerinden nasıl kurulduğunu göstermiştir. Genel hatlarıyla bu bulgular karşılıklı anlayış ve saygının hem erkekler hem de kadınlar için daha mutlu ve uyumlu ilişkiler sağladığını göstermektedir. Yeniden evlenen erkeklerin görüşleri, evlilikte açık iletişim, dürüstlük ve karşılıklı saygının önemini ön plana çıkarmaktadır. Öte taraftan egemen erkeklik değerleri bağlamında yaşlanma olgusunun bu erkekler için güçsüzlük ve olumsuz bir deneyim olarak algılandığı söylenebilir. Yaşlanma ile hegemonik erkeklik değerlerinin zayıflaması, yeniden evlilik yoluyla heteronormatif aile ilişkilerini tekrar kurma eğilimine yol açmaktadır. Dolayısıyla erkeklik değerlerinin korunması ya da yaşlanmayla birlikte kaybolan unsurların tekrar kazanılması bakımından yeniden evlilik toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüşmesine neden olan bir etki göstermektedir.
Uluslararası göç ve suç korkusu: Kadınlar üzerine bir araştırma
Korkunun bireysel olduğu düşünülse de suç korkusu sosyal bir problem olup kişinin sadece psikolojik sağlığını, iş ve özel hayatını olumsuz etkilememekte, aynı zamanda toplumsal hayatla entegrasyonuna engel olmakta, kimi zaman toplumsal düzeni de tehdit etmektedir. Korkularımız da suç unsuru da asırlardır var olmasına rağmen suç korkusu son bir asırdır araştırılmaya başlanmış, erken dönem çalışmalar suçun varlığı ile suç korkusunun ortaya çıktığına odaklanmıştır. Ancak suç korkusu, suç tehdidi olmadığı zamanlarda da kendini göstermiştir. Suç korkusu konusunda yapılan çalışmalar kadınların erkeklerden daha çok suç korkusuna sahip olduğu yönündedir. Kadınların suç korkusunu daha fazla yaşamaları toplumsal cinsiyet normları ve toplumsal cinsiyetin inşası ile yakından ilgilidir. Suç korkusunun sadece kadınlarda değil toplumdaki göçmenler gibi diğer dezavantajlı bireylerde de yaygın olduğu görülmektedir. Dünya'da ve Türkiye'de giderek artan uluslararası göçmen nüfusu dikkate alındığında suç korkusunun sadece bireyin yaşamını değil toplumsal düzeni de olumsuz etkileyebileceği aşikardır. Bu bağlamda bu çalışmada kadın ve göçmen olarak çifte dezavantaja sahip göçmen kadınların suç korkusuna ilişkin deneyimlerinin anlaşılması amaçlanmaktadır. Bu amaçla çalışmada; bireylerin yaşadıkları deneyimleri, dünyayı algılama ve anlamlandırma şekillerini keşfetmeye, anlamaya ve yorumlamaya imkan veren niteliksel araştırma yöntemi benimsenmiş, Antalya'ya uluslararası göç ile gelen toplam 38 kadınla derinlemesine görüşme yapılmış ve elde edilen veriler MAXQDA programında analiz edilerek literatürle birlikte yorumlanmıştır. Çalışmada göç eden kadınların suç korkusu kadınlık ve göç pratikleriyle ilişki içerisinde anlaşılmaya çalışılmıştır. Araştırma verileri göçmen kadınların dezavantajlı konumları ile suç korkusu arasında erkek fail ve cinsel suçlar temelinde ilişki kurduğunu ve bu bağlamda korkularının kaynağının asıl olarak kadın olmakla ilgili olduğunu göstermekle birlikte dil bilmeme, kültürel farklılık, sosyal destekten yoksunluk, yabancı kadın algısı ve yasal haklarını bilmeme gibi unsurların göçmen kadınların suç korkusuna etkisi olduğu da bulgulanmıştır. Anahtar kelimeler: Suç Korkusu, Kadın Göçmen, Toplumsal Cinsiyet, Uluslararası Göç
Canlı organ donörü olmak: Kadın deneyimleri üzerine bir araştırma
Organ nakli tıbbın evriminde önemli bir dönüm noktasını temsil etmekle birlikte 20. yüzyıl boyunca beden algımızı derinden etkileyerek insan vücudunu muazzam bir projenin içine dahil etmiştir. Bu çalışma, genellikle sadece tıbbi boyutuyla ele alınan canlı organ nakli uygulamalarının hem toplumsal ve etik boyutuna hem de toplumsal cinsiyetle olan ilişikisine odaklanmaktadır. Araştırmada sosyal bir olgu olarak canlıdan gerçekleşen organ nakli uygulamaları, kadın çalışmaları perspektifiyle toplumsal cinsiyet rolleri ve feminist etik, bağlamında incelenmiştir. Araştırmada canlı organ donörlüğü fenomeninin toplumsal beklentiler ve bireylerin özgür iradeleri üzerindeki etkileri, kadınların deneyimleri üzerinden ele alınmaktadır. Çalışmanın temel amacı, kadınların organ bağışı deneyimlerini toplumsal cinsiyet bağlamında anlamak ve yorumlamaktır. Araştırma nitel araştırma yöntemi ve fenomenolojik desen kullanılarak gerçekleştirilmiş olup 18-55 yaş arası amaçlı örneklem ile belirlenen 18 kadın donörle derinlemesine görüşmeler aracılığıyla veri toplamıştır. Kadınların bedenlerinin bir parçası olan organlarını gönüllü olarak başkasına verme deneyimleri kadın çalışmaları bağlamında incelenmiş ve betimsel analiz ile yorumlanmıştır. Sahadan elde edilen veriler özerklik, aile ilişkileri, annelik, ameliyat deneyimi, beden, benlik ve bakım vb. temalar çerçevesinde analiz edilmiştir. Araştırma sonuçları, donörlük deneyiminin canlı organ donörü olmuş kadınların yaşamları üzerinde geniş çaplı etkilere sahip olduğunu göstermektedir. Çalışma sonucunda organ bağışının önemine dikkat çekilerek özellikle kadavra bağışçı sayısının artırılmasının gerekliliği vurgulanmaktadır. Anahtar kelimeler: Organ Nakli, Canlı Organ Donörü, Feminist Biyoetik, Toplumsal Cinsiyet
Kadınlık ve erkeklik bağlamında eşit katılımlı ebeveynlik
0-6 yaş erken çocukluk dönemi bireylerin kişiliğini geliştirmesinde önem arz eden bir dönemdir. Bu dönemde kadın ve erkeklerin ebeveynlik rolleri ve çocuk bakımına dahil olma şekilleri bireyin ilerideki hayatında büyük etkilere yol açabilmektedir. Günümüzde ebeveynlik rollerinin değişmesiyle yeni nesillerin yetişmesinde anne ve babaların rol dağılımlarının incelenmesi ve bu rol dağılımının eşit katılımlı olması durumundaki etkilerinin araştırılması önem taşımaktadır. Ebeveynler çocuk bakımına genellikle toplumun belirlediği cinsiyete dayalı iş bölümü çerçevesinde dahil olmaktadırlar. Böylece kadın ya da erkek, partneriyle ebeveynlik sorumluluklarını eşit paylaşmayı istese de toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü kapsamında eşitlik gerçekleşmeyebilmektedir. Ancak bazı ebeveynler geleneksel cinsiyete dayalı rol kalıplarına direnç göstererek toplumun onlara benimsetmeye çalıştığı bu kalıplardan uzaklaşarak daha eşit katılımlı ebeveynlik rolleri sergileyebilmektedir. Eşit ve adil bir toplumda yaşamanın gerekli koşullarından birisinin cinsiyet eşitliğinin sağlanması gerçeğinden yola çıkarak gelecek kuşakların eşit katılımlı ebeveynlik pratiklerine sahip kadın ve erkekler tarafından yetiştirilmesi önem taşımaktadır. Buradan hareketle bu araştırma eşit katılımlı ebeveynlik olgusunu kadınlık ve erkeklik bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır. Nitel araştırma yönteminin kullanıldığı çalışmada, fenomenolojik araştırma deseni benimsenmiştir. Antalya'da ikamet eden 0-6 yaş arasında çocuğu olan heteroseksüel ebeveynler ile yüz yüze görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde yarı yapılandırılmış soru formu ve gözlemlerden yararlanılmıştır. Ebeveynlerin annelik/babalık deneyimleri eşit ebeveynlik bağlamında incelenmiştir. Araştırma sonucunda erkeklerin baba olarak çocuk bakımına katılımının desteklendiği fakat çocuk bakım konusunda kadınların erkeklere yeterince güvenmediği görülmüştür. Bu durum eşit katılımlı ebeveynlik modelinin gerçekleşmesi için bir engel olarak görülmüştür. Ayrıca çocuk bakımının zihinsel ve bedensel yükünün daha fazla annelerde olduğu ve babaların çocuk bakımına katılımının hem çocuk hem de ebeveynler için olumlu etkilerinin olduğu katılımcılar tarafından dile getirilmiştir.
Sosyolojik bağlamda veganlık ve vejetaryenlik: Nitel bir araştırma
Bu doktora tezi, günümüzde giderek popülerleşen vegan/vejetaryen yaşam biçiminin değişen sosyo-kültürel koşullara bağlı olarak nasıl farklılaştığını ve bu yaşam tarzının modern toplumdaki yerini sosyolojik bir perspektiften incelemeyi amaçlamaktadır. İnsan olmayan hayvanların sömürüsü, gıda üretimi için hayvan yetiştirmenin çevresel etkileri ve modern tüketim alışkanlıklarının eleştirisi, kendisini en belirgin şekilde veganlık ve vejetaryenlik pratiklerinde göstermektedir. Bu bağlamda çalışma, vegan ve vejetaryen yaşam biçimine toplumun hangi kesimlerinin sahip olduğunu; bu pratiklerin yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal sınıf gibi değişkenler bağlamında nasıl bir toplumsal gruba hitap ettiğini araştırmaktadır. Çalışma, aynı zamanda vegan/vejetaryen yaşam tarzının toplumda yaygınlaşmasında etkili olan sosyal hareketlerin, değişim ve dönüşüm süreçlerini ve bu pratiklerin gelecekteki toplumsal örgütlenme ve besin tüketim pratiklerine olası etkilerini anlamlandırmayı hedeflemektedir. Bunun yanı sıra, çalışma, vegan ve vejetaryen bireylerin farklı sermaye türleri (ekonomik, sosyal, kültürel ve sembolik) ve habitus bağlamında nasıl konumlandıklarını ve bu yaşam biçimlerinin toplumsal eşitsizliklerle olan ilişkisini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, veganlık ve vejetaryenliğin sosyolojik olarak hangi gruplar arasında yaygınlaştığı ve bu yaşam biçiminin toplumsal yapılarla nasıl ilişkilendiği de ele alınmaktadır. Araştırma, nitel araştırma yöntemi benimsenerek tasarlanmıştır. Farklı yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal sınıf gibi özelliklere sahip vegan/vejetaryen bireylerle yapılan derinlemesine görüşmeler yoluyla, bu yaşam tarzının bireylerin gündelik yaşamlarına etkileri ve bu pratiklere yüklenen anlamlar incelenmiştir. Ayrıca vegan/vejetaryen topluluklar ve derneklerle yapılan katılımcı gözlem aracılığıyla bu pratiklerin sosyal çevre ve ilişkiler üzerindeki etkileri gözlemlenmiştir. MAXQDA programı kullanılarak yapılan analizler, vegan ve vejetaryen bireylerin yaşam biçimlerini nasıl sürdürdüklerini ortaya koymanın yanı sıra, veganlık ve vejetaryenliğin toplumsal cinsiyet, sınıf, ekoloji-çevre ve sağlık konularıyla nasıl ilişkilendirildiğini ayrıntılı bir şekilde betimlemektedir. Bulgular, veganlık ve vejetaryenliğin ağırlıklı olarak genç, bekar, kadın, yüksek eğitim düzeyine sahip ve orta-üst gelir grubundaki bireyler arasında yaygın olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca, katılımcıların hayvan etiği ve ekolojik kaygılar gibi motivasyonlarla bu yaşam biçimini benimsedikleri görülmüştür. Tez, sosyal baskılar, ekonomik maliyetler ve gıdaya erişim sorunlarının katılımcıların karşılaştığı temel zorluklar olduğunu vurgularken, katılımcılar, çevre ve iklim krizi gibi küresel sorunların etkisiyle, gelecekte veganlık ve vejetaryenliğin bir tercih değil, herkes için bir zorunluluk haline gelebileceğini öne sürmüştür. Anahtar Kelimeler: Veganlık/vejetaryenlik, Yaşam Tarzı, Bourdieu, Habitus, Tüketim Toplumu, Nitel Araştırma
Yaşlı kadınların boş zaman deneyimleri
Bu doktora tezi, yaşlı kadınların boş zaman deneyimlerini, boş zamanlarını nasıl anlamlandırdıkları ve tanımladıklarını, toplumsal cinsiyet perspektifinden incelemeyi amaçlamaktadır. Yaşlı kadınların hane halkı içerisindeki bakım ve ev içi sorumlulukları boş zaman deneyimlerinde kendini göstermektedir. Bu bağlamda bu doktora tezi, yaş ve toplumsal cinsiyet kesişimselliğinde boş zaman deneyimlerine nasıl yansıdığını araştırmaktadır. Çalışma, aynı zamanda toplumsal cinsiyetin yaşlı kadınların boş zamanını nasıl şekillendirdiğini incelemektedir. Emekli olmak gibi yaşam döngülerinin yaşlı kadınların boş zaman kullanımını nasıl değiştirdiği ve dönüştürdüğünü ele almaktadır. Bunun yanı sıra, yaşlı kadınların medeni durumlarının boş zaman pratiklerine nasıl yansıdığı anlamak da hedeflenmektedir. Araştırma, nitel araştırma yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma desenlerinden fenomenolojik araştırma deseni benimsenmiştir. Saha çalışması Kırklareli'nin Lüleburgaz ilçesinde gerçekleştirilmiş olup 65 yaş üstü 40 kadına ulaşılmıştır. Elde edilen verilerin analizin tematik analizin aşamaları kullanılmıştır. Verileri analizi MAXQDA programı ile gerçekleştirilmiştir. Analizin sonucunda zamanın ve boş zamanın anlamı, boş zaman deneyimleri, yaşam döngüleri ve boş zaman, gündelik hayat ve boş zaman, boş zaman kısıtlayıcıları olmak üzere beş ana tema belirlenmiştir. Bulgular, yaşlı kadınların boş zamanı anlamlandırmada toplumsal cinsiyet rollerinin yansıdığını göstermektedir. Boş zaman deneyimlerini ise yaş, eğitim ve medeni durumlarına göre çeşitlilik göstermekle birlikte çoğunlukla özel alanda değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra, çalışma dul ve boşanmış yaşlı kadınların boş zamanda özgürleştiğini vurgulamaktadır. Ayrıca yaşlı kadınların boş zamanlarını kısıtlayan unsurların sağlık sorunları, pandemi dönemini etkileri, toplumsal cinsiyet rolleri, yas süreçleri, ekonomik sıkıntıları ve çevresel faktörler olduğunu öne sürmektedir.
Halk hekimliğinin kentsel görünümleri: Isparta örneği
Modernleşme teorisi, halk hekimliği uygulamalarını modern aklın ürünü olmayan, kır ya da kent yaşamında tercih edilen uygulamalar olarak nitelendirir. Fakat halk hekimliği uygulamalarının günümüzde kente eklemlenmesi bu teorinin argümanlarının yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koyar. Bu bağlamda çalışmanın amacı, halk hekimliği uygulamalarının kent yaşamında tekrardan gün yüzüne nasıl çıktığını; kentteki sağlık hizmetlerine nasıl katkı sunduğunu ve halk hekimliği uygulamalarından kimlerin, nasıl ve hangi amaçlarla yararlandığını anlamaya çalışmaktır. Araştırmada nitel yöntem ve fenomenoloji deseni kullanılarak kartopu örneklemiyle 14 erkek ve 13 kadın olmak üzere toplamda 27 halk hekimi ile görüşülmüştür. Yarı yapılandırılmış görüşme formuyla veriler toplanmıştır. Katılımcıların halk hekimliğine dair deneyimlerini içeren veriler, MaxQDA nitel analiz veri programında analiz edilerek literatürle birlikte yorumlanmıştır. Çalışmada görüşülen katılımcıların kentte iyileştiricilik serüveninin nasıl başladığı ve devam ettiği, halk hekimlerinin hangi tedavilerle kentin sağlık ve hastalık ihtiyacını karşılamaya çalıştığı, kimlerin neden ve hangi sebeplerle görüşülen halk hekimlerinden yardım aldığı halk hekimlerinin danışanlarına yardım ederken modern tıbbi olanaklardan nasıl faydalandıkları hangi tedavi uygulamalarında modern tıptan yararlanılmadığı konuları derinlemesine anlaşılmaya çalışılmıştır. Araştırmadan elde edilen verilere göre modern tıptaki son yıllardaki inanılmaz teknolojik gelişmelere rağmen halk hekimliği uygulamalarının halkın sağlık ihtiyaçlarına cevap vermede hala işlevsel olduğuna işaret etmektedir. Geniş bir yelpazede sağlık ve hastalıkla ilgili koruyucu ve tedavi edici hizmet sunan halk hekimliği uygulamaları modern tıbbi olanaklardan da yararlanmaktadır. Ancak Sağlık Bakanlığı ya da ilgili kurumlar aracılığıyla söz konusu uygulamaların denetlenmesi, bu hizmeti sunan iyileştiricilere eğitimler verilmesi ve ayrıca hazırlanan bitkisel içerikli ürünlerin incelenip onaylandıktan sonra halkın kullanımına sunulması halk sağlığı ve hekimliği açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Sağlık, Hastalık, Halk Hekimliği, Modern Tıp, Kent, Modernleşen halk hekimliği
Duyguların tıbbileştirilmesi
Modern toplumda bireyin ruh hali, yalnızca kişisel bir mesele olmaktan çıkarak tıbbi bir konu haline gelmiştir. Üzüntü, kaygı, korku gibi duygular; artık yalnızca geçici ve doğal tepkiler olarak değil, tanı konulabilir, tedavi edilebilir bozukluklar olarak ele alınmaktadır. Bu durum, duyguların tıbbileştirilme süreciyle yakından ilişkilidir. Modern tıp, sadece bir sağlık pratiği olmanın ötesine geçerek, bireylerin bedenlerini, zihinlerini ve duygusal deneyimlerini şekillendiren güçlü bir toplumsal kurum haline gelmiştir. Tıbbın tarihsel süreçteki gelişimi, tıbbi bilginin ilerlemesinin ve dönüşmesinin yanı sıra, aynı zamanda bir iktidar ilişkisi olarak evrilmiş, bedenin ve sağlığın kontrol altına alınması için önemli bir araç haline gelmiştir. Neoliberal sağlık politikalarının etkisiyle, hastalıklar sadece tıbbi bir problem olarak ele alınmakla kalmamış, aynı zamanda ekonomik ve sosyal bir meseleye dönüşmüştür. Bu bağlamda, sağlık hizmetleri, bireylerin sadece tedavi etmenin ötesine geçerek ış, aynı zamanda onları birer tüketiciye dönüştürmüştür. Tıbbın küresel yayılımı, sadece fiziksel hastalıkları değil, psikiyatrik rahatsızlıkları da küresel ölçekte tıbbileştirerek, bireylerin duygusal sağlıkları üzerinde de güçlü bir otorite kurmuştur. DSM ve ICD gibi evrensel tanı kriterleri, duyguların sınıflandırılmasında ve sınırlandırılmasında birer kılavuz haline gelmiş ve her yeni baskısında artan duygusal hastalık tanılarının çokluğu, artan şeyin hastalık mı yoksa hastalar mı olduğu sorusunu akla getirmiştir Dolayısıyla depresyon, kaygı bozuklukları gibi hastalıklar ve öfke, kaygı, korku gibi duygular; bu hastalık ve duygulara zemin hazırlayan toplumsal gerçekliklerle bir arada düşünülmelidir . Çalışmada duyguların tibbileştirilmesinin toplumsal değişimler ve olaylarla ilişkisi, psikiyatr ve psikoloğa başvuran katılımcılar üzerinden incelenmiştir. Kartopu örnekleme yöntemiyle belirlenen, psikiyatra veya psikoloğa gitmiş 20 katılımcı ve 2 hekim ile yüzyüze derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Çalışmanın sonuçları hastalık olarak değerlendirilen güncelik duyguların tıbbi söylemlerle açıklanarak denetim altına alındığı, katılımcıların çoğunun kaygı, korku, mutsuzluk, öfke gibi pek çok olumsuz duyguyla karşılaşmaları ve duygularını anlamlandırma konusunda çaresiz kalmaları nedeniyle psikolojik bir tedavi aldıklarını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Antidepresan, Duygusal hastalık, İyatrojenez, Psikiyatri, Tıbbileştirme
Romantik ilişkilerde kadın ve erkek perspektifinden kıskançlık
Bu araştırma, romantik ilişkilerde ortaya çıkan kıskançlığın bireysel deneyimler üzerinden nasıl yaşandığını ve bu deneyimlerin toplumsal cinsiyet rolleriyle nasıl kesiştiğini incelemektedir. Kıskançlık tarihsel olarak aşk, mülkiyet ve denetimle ilişkilendirilen günümüzde ise toplumsal normlar, duygusal şiddet ve cinsiyet temelli güç ilişkileri bağlamında yeniden tartışılan çok boyutlu bir duygudur. Çalışma, kıskançlığın nasıl anlamlandırıldığı, hangi davranış örüntüleriyle ifade edildiği ve güvenle nasıl ilişkilendiği sorularına odaklanır. Araştırmada Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (IPA) yöntemi tercih edilerek kültürel açıdan farklılık gösteren iki şehirde (Antalya ve Van) yaşayan ve ilişki türleri çeşitlilik arz eden kadın ve erkek katılımcılarla derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Veriler Feminist Kuram ve Yatırım Kuramı çerçevesinde analiz edilmiştir. Bulgular, kıskançlığın yaygın bir deneyim olduğunu özellikle üçüncü kişilerle kurulan yakın etkileşimlerin tetikleyici rol oynadığını göstermektedir. Kıskançlığın ifadesinde cinsiyet farklılıklarının belirgin olduğu, kültürel normların yaş ve eğitim düzeyi gibi bireysel değişkenlerle birlikte bu deneyimi belirgin biçimde etkilediği görülmüştür. Sonuç olarak çalışma, kıskançlığın bireysel bir duygu olmanın ötesinde toplumsal ve kültürel düzeyde anlam kazanan bir olgu olduğunu ortaya koyarak literatüre özgün bir katkı sunmaktadır. romantik kıskançlık, feminizm, toplumsal cinsiyet, ataerkil sistem
Sosyal yaşamın tıbbileşmesinin bedenin denetim ve biçimlendirilme süreçleriyle ilişkisi: Mide küçültme ameliyatları
Modern bilimsel bilginin bedene ilişkin ilgisi tıbbi teknolojiler aracılığıyla, bir yandan insan yaşamını kolaylaştırıp uzatırken; diğer yandan tam da bu sebeple sosyal yaşamın temel referansı olarak kabul edilmesine sebep olmuştur. Tıbbi bilginin bu çeşit referansı gündelik yaşamın tıbbi bilgi ve uzmanlar çerçevesinde düzenlenip denetlenmesine yol açmıştır. Tıbbın direkt insan bedeni üzerinde çalışması, insan bedeninin en büyük denetim ve düzenleme sahası olmasına sebep olmuştur. Literatürde tıbbileşme olarak adlandırılan bu durum, modern toplumların gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. Tıbbi gücün beden üzerindeki bu kuşatıcı denetimi bedenlerin nasıl olması, görünmesi ve biçimlenmesinden ne ile besleneceğine kadar pek çok olguyu belirlemektedir. Çalışmada sosyal yaşamın tibbileşmesinin bedenin denetim ve biçimlendirilme süreçleriyle ilişkisi, mide küçültme ameliyatları üzerinden incelenmiştir. Kartopu örnekleme yöntemiyle belirlenen, mide küçültme ameliyatı olmuş 20 katılımcı ve 2 hekim ile çevrim içi derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Çalışmanın sonuçları denetimsiz kabul edilen fazla kilolu bedenlerin, mide küçültme ameliyatlarıyla disipline edilerek denetim altına alındığı, katılımcıların çoğunun fazla kiloları nedeniyle gündelik yaşamlarında pek çok zorlukla karşılaşmaları ve zayıflama konusunda çaresiz kalmaları nedeniyle mide küçültme ameliyatı olma kararı aldıklarını ortaya koymaktadır.
Kadınların ve erkeklerin tek başına seyahat deneyimlerinin toplumsal cinsiyet bağlamında analizi
Toplumsal yaşamın deneyimlenme şekillerini biçimlendiren toplumsal cinsiyet ilişkileri, kadınların ve erkeklerin boş zaman deneyimleri üzerinde de doğrudan etkili olmaktadır. Çalışma kapsamında kadınların ve erkeklerin ataerkil toplumsal düzenlemeler üzerinden şekillenen tek başına seyahat deneyimleri incelenerek, bu deneyimlerdeki farklılık ve benzerliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Turistik deneyimin bir boş zaman etkinliği olarak kadın çalışmaları ve toplumsal cinsiyet perspektifi ile ele alındığı, tek başına seyahat sürecinin toplumsal olarak inşa edilen kadınlık ve erkeklik normlarından nasıl etkilendiğine odaklanan bu doktora tezinde öncelikle turistik deneyim, turist tipolojileri ve tek başına seyahat deneyimi üzerine yapılmış çalışmalar irdelenmiştir. Daha önce yapılmış çalışmalar çerçevesinde tek başına seyahat ve toplumsal cinsiyet ilişkisi ele alınarak, deneyimin cinsiyetlendirilmiş boyutları açığa çıkarılmıştır. Tek başına seyahat deneyiminin öne çıkan bileşenleri detaylı bir şekilde açıklanarak, toplumsal cinsiyet bağlamında yeniden yapılandırılmış olan turizmin eril ve dişil boyutları kavramları üzerinde durulmuştur. Kadınların ve erkeklerin tek başına seyahat deneyimlerinin toplumsal cinsiyet boyutunun çözümlenmesi amacı doğrultusunda gerçekleştirilen bu çalışmada niteliksel araştırma yöntemi benimsenmiştir. Kartopu örnekleme tekniği ile daha önce boş zaman değerlendirme amaçlı tek başına seyahat etmiş olan 26 kadın, 20 erkek olmak üzere 46 görüşmeciye ulaşılmış ve derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Görüşme verileri, MAXQDA Analytics Pro 2020 programında kodlanarak analiz edilmiştir. Konuya ilişkin daha önce yapılmış çalışmalardan farklı olarak tek başına seyahatin deneyimsel boyutlarının hem kadınları hem de erkekleri kapsayacak şekilde ele alındığı bu doktora tezi kapsamında elde edilen veriler sonucunda; gündelik hayatta karşılaşılan toplumsal cinsiyete dayalı mekânsal-zamansal kısıtlayıcıların tek başına seyahat süreçleri üzerinde önemli bir şekilde etkili olduğu, ataerkil kontrol sistemi tarafından sürekli yeniden üretilen korku coğrafyasının kadınların seyahat sırasındaki hareketliliklerini güvenlik kaygıları üzerinden şekillendirdiği, toplumsal olarak ise tek başına seyahatin cinsiyetlendirilmiş bir faaliyet olarak yapılandırıldığı ortaya çıkmıştır.
Romantik ilişkilerde aldatma ve aldatılma: ataerkillik ve erkeklik üzerine bir araştırma
Toplumsal cinsiyet rolleri özel alanda bireylerin davranışlarını şekillerden en önemli unsurlardan biridir. Ataerkil ideoloji romantik ilişkiler içerisindeki tüm süreçlerde etkilidir. Erkeklerin ve kadınların partnerlerinden neler bekleyebileceği, romantik ilişkilerin yaşanma şekli, kıskançlık, aldatma gibi deneyimler eril-dişil ikiliğinden beslenmektedir. Aldatma ve aldatılma süreçlerinde toplumsal cinsiyet rolleri erkeğe aldatan, kadına ise aldatan erkeği affeden rolünü biçmektedir. Ancak aldatan taraf kadın olduğunda bu eril iktidara bir tehdit olarak görülmekte ve şiddet eylemleri ortaya çıkmaktadır. Erkekleri şiddete ve hatta cinayete yönelten bu süreçte namus ve cinsellik tabuları önemli bir rol oynamaktadır. Bu tez çalışmasının amacı aldatma ve aldatılma deneyimlerinin erkeklerin gözünden erkeklik bağlamında ayrıntılı olarak sorgulanmasıdır. Çalışmada üzerinde durulan diğer noktalar ise erkeklerin romantik ilişkilere, cinselliğe ve namus kavramı gibi konulara olan bakış açılarını ortaya koymaktır. Bu amaçla yarı yapılandırılmış görüşme formu hazırlanmış ve on erkekle derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği çalışma fenomenolojik desende gerçekleştirilmiştir. Verilerin çözümlenmesinde ise içerik analizi kullanılmıştır. Katılımcıların deneyimlerine ve anlamlandırma süreçlerine odaklanıldığı için betimsel analiz yöntemiyle veriler çözümlenmiştir. Araştırma sonucunda erkeklerin partnerlerini 'evlenilecek' ve 'eğlenilecek' şeklinde ikiye ayırdığı ve romantik ilişkilerdeki tüm süreçlerin bu ayrıma göre deneyimlendiği bilgisine ulaşılmıştır. Partnerlerin bu şekilde sınıflandırılması aldatma ve aldatılma olaylarına verilen tepkileri, erkeklerin romantik ilişkilerdeki rollerini ve cinsellik beklentisini etkilemektedir. Bu bağlamda 'evlenilecek' partnerin küçük bir yalanının 'eğlenilecek' partnerin aldatmasından daha büyük tepkilere neden olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla erkekler için partnerlerinin hangi kategoriye ait olduğu aldatılma deneyimlerini etkilemektedir. Aldatılmayı kişiselleştirmemek, namus ve erkeklik gibi unsurların etkisiyle hareket etmemek, psikolojik yardım almak gibi stratejiler geliştirmek erkeklerin aldatılma davranışıyla başetmeleri için bir bakış açısı sağlayabilir.
Bir kadınlık deneyimi olarak menopoz
Menopoz kadınların hayatlarındaki önemli dönüm noktalarından birisidir. Kadınlar bu dönemde biyolojik olarak değişimler yaşadıkları gibi ruhsal ve sosyal anlamda da bazı değişimler yaşayabilmektedirler. Menopoz doğal bir süreç iken, günümüzde tıbbın alanı içerisine girmiş ve bu yaklaşımla menopoz tıbbileşmiştir. Bu çalışmanın amacı kadınların menopoz sürecini nasıl yaşadıklarını ve anlamlandırdıklarını araştırarak; toplumsal cinsiyet perspektifinden menopozu bir kadınlık deneyimi olarak ele almaktır. Bu çalışmada ayrıca günümüzde giderek tıbbileşen bir alan olarak menopoza dikkat çekilmektedir. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği bu çalışma kapsamında Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran post-menopoz dönemindeki gönüllü 21 katılımcıyla, yarı yapılandırılmış soru formu ile yüz yüze mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Akdeniz Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi(BAP) tarafından çeşitli materyal desteği sağlanmış olup; fenomenolojik yaklaşım teorik arka planda kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre kadınların çoğunluğu menopoz sürecini doğal bir kadınlık deneyimi olarak görmektedirler. Adet döngüsünün bitişi anlamına gelen menopoz kadınlar tarafından olumlu algılarla aktarılmış olup adet döngüsünün sonlanmış olmasından gündelik hayatın olumlu yönde etkilendiği belirtilmiştir. Kadınlar, menopoza girmiş olmalarının partnerleriyle yakın ilişkileri ve cinsel yaşamları üzerinde olumsuz deneyimlere yol açmadığını belirterek çoğunlukla kadınların sorumluluğuna bırakılan gebeliği önleyici teknikleri artık kullanmak zorunda olmamalarının memnuniyet verici olduğuna dikkat çekmişlerdir. Kadınlar, olumlu olarak niteledikleri söz konusu deneyimlerin yanında menopoz sürecine ilişkin bazı olumsuz deneyimlerini de dile getirmişlerdir. Menopoza giriş, kilo alma riskini de taşıdığı için kadınlar bu durumdan sağlıklarının ve fiziksel görünümlerinin olumsuz etkileneceği endişelerini paylaşmışlardır. Sonuç olarak genel olarak menopoz kadınlar için doğal bir süreç olarak deneyimlenmekle birlikte bazı sıkıntıları da barındırmaktadır. Anahtar Kelimler: Menopoz, kadınlık, sağlık, tıbbileşme, cinsellik, yaşlılık
Küreselleşen dünyada sağlığın değişen anlamı: Beslenme üzerinden bir inceleme
Değişen anlamı ile gündelik hayatta en çok konuşulan ve tartışılan konulardan birisi olarak sağlıklı olmak, hangi besinlerin tüketilip hangilerinden kaçınılması gerektiği bilgisine sahip olmak şeklinde tanımlanabilir. Sağlıklı olmak, tüketim toplumunun belirli gerekleri yerine getirildiği takdirde ulaşılabilecek bir hedef haline gelmiştir. Buradan hareketle bu doktora tezinde neoliberal politikaların küreselleştiği günümüz tüketim dünyasında sağlık ve hastalığın anlamını inşa etme sürecinde beslenmenin rolünü okumak amaçlanmaktadır. Bu bağlamda çalışmada bireylerin geçmiş sağlık deneyimleri, bugünkü sağlık anlayışları, küreselleşen neoliberal politikaların etkisi ile risk ve korku kaynağı olarak beslenme konuları irdelenmiştir. Küreselleşme ve neoliberal politikaların etkisiyle beslenme, bir taraftan hastalıklardan korunmak için önemli bir araç haline gelirken diğer taraftan sağlığı tehdit eden uygulamaların alanıdır. Bireyler, sağlıklı beslenmeye ilişkin bilgiyi ararken sağlık uzmanlarını, sağlık kurumlarını ve sağlık bilgisini tüketim nesnesi haline getirmişlerdir. Risk ve korkuların eşlik ettiği bu süreçte birey, sağlıklı beslenme konusunda tüketim kültürüne hizmet eder konuma gelmektedir. Nitel araştırma yönteminin kullanıldığı çalışmada Kütahya İli Tavşanlı İlçesinde ikamet eden bireylerle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Çalışmada görüşmeciler sağlığı iş ve ev yaşamlarındaki gündelik deneyimlerinden yola çıkarak tanımlamaya çalışmışlardır. Özellikle erkek görüşmeciler geleneksel cinsiyet rolleri bağlamında sağlığın ekonomik belirleyicilerine daha fazla vurgu yaparak tüketim toplumunda sağlığı korumanın beslenme ve tüketim ile ilgili belirli gereklilikleri yerine getirmeye bağlı olduğunu belirtmişlerdir. Sağlıklı, zayıf ve genç görünmenin en önemli değerler olduğu ve bu değerlere ulaşmak için tüm maddi koşulların seferber edilebileceğine inanılan tüketim toplumunda görüşmeciler beslenme ve sağlık konusunda en fazla "şişmanlama", "ötekileştirme" ve "hastalanma korkusu" deneyimlediklerini belirtmişlerdir. Bireyler sağlığa ilişkin deneyimledikleri risk ve korkularıyla başa çıkabilmek için daha sağlıklı ve genetiği değiştirilmemiş ancak diğer gıdalara göre daha pahalı olan gıdaları satın almaya yönelerek neoliberal ilkelerin yönettiği tüketim toplumuna hizmet eder hale gelmektedir.
İntihar olgularının toplumsal cinsiyet bağlamında incelenmesi: Antalya ili örneği
Sosyal, psikolojik, ekonomik, kültürel, tıbbi vb. boyutlarıyla intihar önemli sosyal problemlerden biridir. Toplum tarafından inşa edilen toplumsal cinsiyet ile intihar olgusu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlayan bu çalışmada 2015 yılında Antalya İl sınırları içinde acil yardım hizmeti veren Antalya 112 Acil Çağrı Merkezi'ne gelen intihar ve intihar girişimi olgularına ait çağrıların değerlendirilmesi, sosyo-demografik özelliklerinin ortaya konulması, verilerin toplumsal cinsiyet bağlamında çözümlenmesi ve yorumlanması hedeflenmektedir. Çalışmada, 764 intihar ve intihar girişimine ait vaka formu ve ses kaydı içerik çözümlemesi tekniğiyle değerlendirilmiştir. Araştırmadan elde edilen veriler çözümlendiğinde kadınların erkeklerden daha fazla intihar girişiminde bulunmalarına karşın erkeklerin kadınlardan dört kat daha fazla intiharı tamamladıkları anlaşılmıştır. Antalya'ya ilişkin bu veriler Türkiye ve diğer toplumlarla benzerlik göstererek "erkekler intihar eder, kadınlar intihar girişiminde bulunur" tezini ispatlamaktadır. Araştırmada erkeksi bir davranış kalıbı olarak ateşli silah kullanımı sonucu ölümler erkeklerde daha fazla görülürken pasif bir yöntem olarak ilaç alarak intihar etme kadınlarda yaygın bulunmuştur. İntihar ve intihar girişimlerinin nedenlerinin de toplumsal cinsiyete göre değiştiği, aile içi şiddet nedeniyle intihar eden ya da intihar girişiminde bulunanların çoğunluğunu kadınların, maddi zorluk ve ekonomik başarısızlık nedeniyle intihar eden ya da intihar girişiminde bulunanların tamamının erkeklerden oluştuğu gözlenmiştir. Sonuç olarak intihar ve toplumsal cinsiyet ilişkisini araştıran bu çalışmada hem kadının hem de erkeğin hayatına son vermeyi seçerken, hatta hangi yöntemle son vereceğine karar verirken bile toplum tarafından kabul görmüş ve ritüelleşmiş referanslardan ilham aldığı ve her ne kadar bireysel bir kurgu gibi görünse de aslında tüm bu sürecin toplum tarafından sosyal olarak inşa edilen ataerkil değerler sistemi ve toplumsal cinsiyet rejimi tarafından nasıl etkilendiği araştırma verilerinden anlaşılmaktadır.
Toplumsal cinsiyet bağlamında gençlerin tüketim eğilimleri: Akdeniz Üniversitesi örneği
Aileye biyolojik özellikleriyle dişi ya da eril kimliğiyle katılan birey toplumsallaşma sürecinde etrafını çevreleyen toplumsal değer ve normları benimseyerek kadın ve erkek olmayı öğrenir. Böylece biyolojik olarak doğuştan gelen cinsiyet, toplumsal değer ve normların benimsenerek içselleştirilmesiyle toplumsal cinsiyete dönüşür. Her toplumda kadınlık ve erkekliğin inşası bir dizi toplumsal ve kültürel değerler çerçevesinde gerçekleşir. Aile, eğitim, çalışma yaşamı gibi toplumsal yaşamın pek çok görünümü üzerinde önemli etkilere sahip olan toplumsal cinsiyet rejimi kadınlar ve erkeklerin tüketim davranışları üzerinde de etkilidir. Postmodern dönemde tüketim biçimleri bireylerin kimliklerinin belirlenmesinde birer araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireylerin toplumsal konumu tükettikleri ile doğru orantılı olarak değiştiği gibi kadın ve erkeklerin tüketim eğilimlerinde de farklılıklar yaratmaktadır. Bu bağlamda bu yüksek lisans tezinde Akdeniz Üniversitesi'nde öğrenim gören gençlerin tüketim eğilimlerinin toplumsal cinsiyet bağlamında araştırılması amaçlanmıştır. Nitel bir araştırmanın benimsendiği çalışmada 26 kadın, 26 erkek olmak üzere Edebiyat ve Mühendislik Fakültelerinden toplam 52 öğrenciyle derinlemesine görüşme yapılmıştır. Araştırma sonucunda genel olarak hem erkek hem de kadınların alışveriş yapmaktan hoşlandıkları ancak kadınların alışverişte geçirdiği zamanın daha fazla olduğu gözlenmiştir. Toplumsal cinsiyete dayalı kadınlık ve erkeklik değerleri çerçevesinde erkek öğrencilerin daha çok teknolojik ürünler, spor malzemeleri, otomobil ürünlerine rağbet ettikleri kadınların ise ağırlıklı olarak giyim, kozmetik ve ev eşyaları satın aldıkları gözlenmekle beraber erkeklerin de bakım ve kozmetik ürünlerine ilgi duydukları anlaşılmaktadır. Erkeklerin de geleneksel cinsiyetçi rol kalıplarından uzaklaşma eğilimi göstererek kadınlar gibi özenli ve bakımlı bedenlere sahip olmayı arzuladıkları anlaşılmıştır. Özet olarak ifade edilmek istenirse, her ne kadar alışverişle kadınlar özdeşleştirilse de tüketim toplumunun bir özelliği olarak hem kadın hem de erkeklerin yoğun bir tüketim eğilimi içinde oldukları, ancak satın aldıkları ürünlerin toplumsal cinsiyetlerine bağlı olarak farklılaştıkları sonucuna varılmıştır.
Büyük ebeveyn ve torun ilişkileri: Çocuk bakım pratikleri üzerine bir araştırma
Dünyada sağlık, nüfus, teknoloji, ekonomi gibi alanlarda yaşanan dönüşümler, aile kurumuna da yansımakta ve aile içi ilişkiler ile rollere yön vermektedir. Demografik alanda yaşanan değişiklikler, aile yapılanmasında en etkili olan dönüşümlerden biridir. Dünya çapında doğurganlık oranları giderek azalırken; ortalama ömür ise artan bir ivme göstermektedir. Nüfusun yaşlanmasına işaret eden bu durum, ailenin diğer üyelerinin aralarındaki ilişkilere olduğu gibi, büyük ebeveynlerle torunlar arasındaki ilişkilere de etki etmekte ve büyük ebeveynlerin torunlara yönelik rollerini değişime uğratmaktadır. Büyük ebeveyn ve torunlar arasındaki ilişkilerin yeni biçimler almalarında ve bu ilişkilerin yeni görevlere açık hale gelmesinde etkili olan esas unsur ise yeni aile düzenlemeleridir. Orta kuşakta yaşanan boşanmaların giderek yaygınlık kazanması, büyük ebeveynlerin aile içindeki öncelikli rollerinin torun bakımı olmasında etkili olan çağdaş bir problemdir. Büyük ebeveynler, ebeveynler çocuklarına etkili ebeveynlik yapmak ya da çocuklarının gelişim ihtiyaçlarını karşılamakta başarısız olduklarında torun bakım desteğinde önemli bir rol oynamaktadır. Büyük ebeveynliğin çocuk bakım sorumluluğunu içeren bir rol olarak şekillenmesinin ardındaki dinamiklerden bir diğeri, belki de en güçlüsü, orta kuşaktaki kadın istihdamıdır. Büyük ebeveynler, bakım ihtiyacını doğuran bu dinamiklerden hangisinin torunlarına bakım sağlamalarında etkin rol oynadığına bağlı olarak farklı yoğunlukta bakım sağlamaktadırlar. Ayrıca, uygun fiyatlı ve güvenilir kamu çocuk bakım desteğinin erişilebilirliği de büyük ebeveynlerin bakıma dahil olma derecelerine ve bağlantılı olarak sağladıkları bakımın niteliğine etki eder. Bu çalışmada, aile yapısı, aile içi ilişkiler ile görev ve sorumluluklarda değişikliklere yol açan eğilimler tartışılmış, bu eğilimlerin büyük ebeveynlik rolü ve sorumlulukları üzerindeki etkileri nitel araştırma teknikleri kullanılarak Antalya'da torunlarına bakım sağlayan büyükanneler üzerinden çözümlenmiştir. Büyükannelerle yapılan derinlemesine görüşmeler yoluyla, torun bakımı sağlamalarına yol açan koşullar anlaşılmaya çalışılmış ve çocuk bakımına dahil olma derecelerine bağlı olarak ortaya çıkan büyük ebeveynlik modelleri irdelenmiştir. Büyükannelerin tam zamanlı, düzenli ya da yardımcı bakım görevlerinin yaşamlarını nasıl etkilediği anlaşılmaya çalışılmıştır. Çalışmada ayrıca, büyük ebeveynlik deneyimini etkileyen unsurlar olarak büyük ebeveynlerin torunlarıyla ilişkilerinin kendi çocuklarıyla ilişkilerinden farklılıkları ortaya konulmuştur. Yapılan görüşmeler çözümlendiğinde, büyükannelerin çoğunlukla orta kuşak kadınların ev dışında ücret karşılığı çalışmaya başlaması nedeniyle aile içinde anne koruyucu ve çocuk bakımına yardımcı olarak konumlanıp, torunlarının bakımında sorumluluk aldıkları gözlenmiştir. Düzenli olarak torunlarının bakımında görev alan büyükannelerin gündelik yaşam pratiklerinin bu durumdan hem olumlu hem de olumsuz şekilde etkilendiği görülmüştür. Ayrıca, içerdiği tüm olumsuzluklarına rağmen büyükanneler büyükannelik rollerini genel olarak duygusal tatmin ile ilişkilendirmiştir. Büyükannelerin orta kuşakla ve torunlarla ilişkilerinde maliyeti yüksek davranışlardan kaçınma ve ödülleri en yükseğe çıkarma motivasyonuyla hareket ettiklerine işaret eden bu durum, torun bakım faaliyetinde mübadelenin işlerliğine yorulabilir.
Tüketim toplumunda anneliğin yeni görünümleri
İlk bakışta içgüdüsel ve doğal bir süreç olarak görülebilecek annelik aslında toplumsal değer ve normların etkisiyle sosyal olarak inşa edilir. Bu bağlamda anneliğe yüklenen anlamda zaman içerisinde toplumlar ve toplumsal değer ve normlar değiştikçe farklılık gösterir. Her toplumda anneliğe ilişkin değer ve normların değişkenliği farklı "ideal annelik" lerin oluşmasına katkı sunar. Günümüzde anneliğin tanımlanması ve sosyal olarak inşa edilmesine etki eden önemli faktörlerden birisi de tüketimdir. Buradan hareketle bu doktora çalışmasının temel amacı, hem çocuk bakım pratikleri hem de annelikle ilgili kutlama ve armağanlaşma pratikleri üzerinden anneliğin nasıl yeniden tanımlanarak üretildiğini anlamaya çalışmaktır. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği çalışmada Antalya'da yaşayan annelere kartopu tekniği ile ulaşılmış ve amaçlı örnekleme tekniğiyle belirlenen 50 anneyle derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Görüşülen kadınların annelik rolü ile birlikte yeni deneyimler yaşadıkları gözlenirken hamilelik ve çocuk sahibi olduktan sonra tüketim alışkanlıklarının da değiştiği, kadınların hem çocuk bakımı hem de armağanlaşma konusunda farklı tüketim kalıplarını benimsedikleri anlaşılmıştır. Kadınların annelik ve çocuk ekseninde gerçekleştirdikleri kutlama, armağanlaşma pratiklerinin bazı noktalarda geleneksel yöntemlere yaklaşırken bazı noktalarda geleneksel pratiklerden uzaklaştığı anlaşılmıştır. Geleneksel (loğusa gecesi, ana gecesi, kırklama, diş bulguru, ad verme, saç kesme, doğum günüdür) ve modern kutlama ve armağanlaşma pratikleri (babyshower partisi, hastane odası süsleme organizasyonu, lohusalık ve bebek armağanları, doğum günlerinde hazırlanan armağanlar, pasta patlatma) ele alındığında bu uygulamaların törensel boyutu ve gerekçeleri benzerken, içeriklerinin farklılaştığı gözlenmiştir. Araştırmadan elde edilen verilere göre kutlama ve armağanlaşma pratiklerinin günümüzde anneliğin inşasında yadsınamayacak bir etkiye sahip olduğu ve tüketim kültürü içerisinde farklı iş alanlarının oluşmasına katkı sunduğu belirtilebilir.
Sığınmaevlerinde kalan kadınların sığınmaevi sonrası yaşamlarına ilişkin ihtiyaç, beklenti ve gelecek planları: Antalya Büyükşehir Belediyesi Kadın Sığınmaevi örneği
Geçmişten beri Dünya'da ve Türkiye'de, her kültürde görülen kadına yönelik şiddet olgusu, kadın hareketinin 19. yy.'da ivme kazanmasından sonra görünür hale gelmiş, uluslararası düzeyde yasal düzenlemelerde bir insan hakları ihlali olarak tanınmasıyla birlikte, kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılmasına ilişkin önlemler alınmaya başlanmıştır. Kadın sığınmaevleri de, aile içinde şiddete maruz kalan kadınların şiddetten uzak bir yaşam kurabilmeleri için, kadın hareketlerinin çabaları sonucu açılmış ve sonrasında devletin bu konudaki yükümlülüklerinin kabul edilmesiyle yaygınlaşmıştır. Kadınların sığınmaevine gelmesine sebep olan şiddetle başetmede geçmişte kullandığı stratejilerin, sığınmaevi deneyimlerinin ve sığınmaevinin sağladığı destek ve katkıların, geçirdiği güçlenme sürecinin, sığınmaevi sonrası gelecek planları ve hayalleri üzerinde etkisinin olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, sığınmaevinde kalan kadınların, sığınmaevi sonrası gelecek planlarının, yaşam beklentilerinin, hayallerinin neler olduğunun; kalmakta olduğu süreçte ve sonrasında sığınmaevinden, diğer kurumlardan, aile ve sosyal çevresinden ve devletten barınma, iş, gelir, çocuk bakımı, eğitim, psiko-sosyal destek ve rehberlik vb. alanlarda beklentilerinin neler olduğunun ortaya konmasıdır. Yukarıda tanımlanan çerçeve içerisinde yürütülen saha araştırmasında Antalya Büyükşehir Belediyesi Kadın Sığınmaevinde Şubat 2017- Şubat 2018 tarihleri arasında kalan 24 kadın ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşme yapılmıştır. Kadınların, sığınmaevi sürecinden aldıkları hizmet ve destekler ile sığınmaevi sonrası planları, hayalleri ve sığınmaevinden ayrılarak yeni bir yaşam düzeni kurmakla ilgili beklentilerinin; kadınların deneyimleri, anlatıları ve algıları üzerinden anlaşılması hedeflenmiştir. Sığınmaevinden hizmet alan kadınlar, düşük eğitim düzeyine ve düşük sosyo-ekonomik düzeye sahip, çoğunlukla eşlerinden ve/veya aile üyelerinden şiddet görmeleri, bazen de sosyo-ekonomik yetersizlik nedeniyle şiddete uğrama riskiyle sokakta kalmaları sonucu sığınmaevine gelen ve birçoğu çocuklu olup okul öncesi çağda çocukları yanında olan ya da şiddetten kaçarak bırakmak zorunda kaldığı çocuklarını yanlarına almak isteyen kadınlardır. Kadınlar, sığınmaevine gelmeden önce şiddetle mücadele için farklı yöntemlere başvurmuş; genellikle aile desteğinden yoksun olmaları, ekonomik açıdan güçlü olmamaları, sığınmaevi desteğinden veya sığınmaevine çocuklarıyla başvurabileceklerinden habersiz olmaları nedeniyle şiddet ortamından ayrılamamışlardır. Sosyo-ekonomik yetersizlik içinde olan kadınların şiddetten uzak bağımsız bir yaşam kurabilmeleri için sığınmaevi sürecinde sosyal yardımlara, ekonomik güçlenmeye ve çocuklarının bakımı konusunda desteğe ihtiyacı vardır. Aslında bütün kadınlar kendine ait bir yaşam düzeni kurmayı istemekte, bunun için gerekli desteği alamadıkları için kök aile yanına yerleşme ya da sığınmaevinde kalma süresini uzatma yollarını düşünmektedirler. Kadınlar, bir süre kiralarının ödenmesini veya ücretsiz/düşük ücretli olarak kalabilecekleri konut tahsis edilmesini, küçük yaşta çocuğu olanlar kreş veya okul sonrası çocuk bakım desteği beklemektediler.
Eğitim ve öğretim ekseninde toplumsal cinsiyet kaynaklı eşitsizliklerin izdüşümleri
Toplumsal yaşamın pek çok alanı üzerinde belirleyici olan eğitim, toplumsal cinsiyet rollerinin oluşumunda da etkili olabilmektedir. Önemli bir toplumsallaşma aracı olarak eğitim, mevcut cinsiyete dayalı işbölümünü geleneksel değer ve normlara dayalı olarak yeniden üretebileceği gibi adalet temelinde kadın-erkek eşitliğinin benimsenmesine katkı sunabilir. Bu nedenle okullar, sahip oldukları kültürel iklim ve bilgi aktarım süreçleri ile geleneksel cinsiyetçi kalıp yargı ve egemen değerlerin varlığını korumasında ya da eşitlik yönünde değiştirilmesinde önemli bir role sahiptir. Bu yüksek lisans tez çalışmasında, Türk eğitim sisteminde toplumsal cinsiyet kaynaklı eşitsizliklerin var olup olmadığı ve varsa bu eşitsizliklerin eğitim aracılığı ile pekiştirilme biçimleri temel problemler olarak ele alınmıştır. Antalya'da gerçekleştirilen ve niteliksel araştırma modelinin benimsendiği çalışmada derinlemesine görüşme tekniği ile yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla, öğretmen ve idarecilerle görüşmeler yapılmıştır. Bu bağlamda, katılımcılarla yapılan görüşmelerin çözümlemelerinden elde edilen örnekler ve anlatılar tematik olarak kategorize edilmiştir. Böylece toplumsal cinsiyet kaynaklı eşitsizliklerin eğitim-öğretim sistemindeki açık ya da örtük izdüşümlerinin olup olmadığının araştırılması, varsa toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizliklerin okul ortamındaki yansımalarının ve eğitim döngüsü içinde yeniden üretiliş biçimlerinin saptanması amaçlanmıştır. Antalya'nın merkez ilçesi olan Kepez'deki bir ortaokulda gerçekleştirilen ve Akdeniz Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenen bu araştırmanın sonuçları arasında göre, eğitimde dikey bir ayrışmanın var olduğu, genellikle okul yönetimde erkeklerin yer alması, kadınların okul ortamında ve sınıflarda disiplin ve otorite kurma konusunda erkeklerle kıyaslandığında daha yetersiz oldukları algısı bulunmaktadır. Araştırma bulgularından bir diğeri ise hem kadın hem de erkek öğrencilerin argo konuşmalarına tanık olan katılımcı öğretmenlerin, en fazla kadınlardaki argo konuşmaları yadırgamakta olmalarıdır. Ek olarak erkek öğrencilerin daha fazla fiziksel yaptırımlarla karşılaşmakta oldukları vurgulanmıştır.