Theses supervised by Prof. Dr. Soner Duman
19 theses · Ege University, Sakarya University
Hemodiyaliz hastalarının beslenme durumlarının, vücut bileşimlerinin saptanması ve fonksiyonel testler ile ilişkilendirilmesi
Bu çalışma, hemodiyaliz hastalarında beslenme durumunu ve vücut bileşimini değerlendirmek ve fonksiyonel testlerle arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapılmıştır. İzmir'de özel bir diyaliz merkezinde yapılan bu kesitsel çalışmaya, yaşları 18-85 yıl arasında değişen 204 (85 kadın ve 119 erkek) kronik hemodiyaliz hastası katılmıştır. Çalışmaya katılan hastaların kişisel bilgileri, hastalık ve tedavilerine ait bilgileri, üç günlük besin tüketimi (diyaliz öncesi, sırası ve sonrası) ve fiziksel aktivite kayıtları, vücut bileşimleri ve antropometrik ölçümleri alınmış, Subjektif Global Değerlendirme (SGD) uygulanmıştır. Hastaların performans ve komorbidite durumları Charlson Komorbidite İndeksi ve Karnofsky Performans Skalası kullanılarak ölçülmüştür. Çalışmanın verileri SPSS (17.0) programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin analizinde yüzdelik, ortalama, standart sapma, Independent Samples t- testi, Mann-Whitney U testi, Krurskal Wallis testi ve Spearman korelasyon katsayısı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda, hastaların yaş ortalamaları 64.2±13.11 yıldır. Subjektif Global Değerlendirme'ye göre hastaların %36.7'sinin orta veya şiddetli derecede malnütrisyonlu olduğu saptanmıştır. Beden Kütle İndeksi sınıflamasına göre hastaların %4.4'ü zayıf, %43.6'sı normal kilolu, %37.7'si fazla kilolu ve %24.2'si obez olarak bulunmuştur. İyi beslenmiş ve malnütrisyonlu hastaların üst orta kol çevresi, triceps deri kıvrım kalınlığı, el kavrama gücü, BKİ, yağ doku kütlesi, adipoz doku kütlesi ve faz açısı ölçümlerinin ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05), fazla sıvı düzeyi, yağ doku indeksi, yağsız doku kütlesi, vücut hücre kütlesi, yağsız doku indeksi (p>0.05) arasında anlamlı fark bulunmamıştır. SGD skoru ile Karnofsksy Performans Skoru, genel sağlık skoru, fiziksel ve mental sağlık skorları negatif yönde korelasyon göstermiştir. Bu sonuçlara göre, hemodiyaliz hastalarının nütrisyonel durumu ve vücut bileşiminin yaşam kalitesi ve performans skoru ile ilişkili olduğu görülmüştür. Malnütrisyon gelişimi açısından risk altında olan bu hastaların beslenme durumlarının takibi fonksiyonel durumlarını ve yaşam kalitelerini arttırabilir. Anahtar Kelimeler; Hemodiyaliz; Beslenme Durumu; Vücut Bileşimi; Fonksiyonel Durum
Geriatrik hastalarda deliryum etiyolojisinde metabolik sorunların incelenmesi
Amaç: Yaşlılıkta sık olarak karşımıza çıkan deliryum geriatrik acillerden bir tanesidir. Yaşlı hastalarda deliryum yüksek morbidite ve mortalite ile seyreder. Deliryum için risk faktörleri, presipite edici ve predispozan faktörler olmak üzere ikiye ayrılır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Konsültasyon Liyezon Psikiyatrisi (KLP) Bilim Dalınca deliryum ön tanısı ile değerlendirilmiş geriatrik hastalarda deliryumun hızlandırıcı faktörlerinden olan metabolik değerlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: EÜTF, KLP Bilim Dalınca 2005-2013 tarihleri içerisinde Konsültasyon Liyezon Bilim Dalına yönlendirilmiş 65 yaş üzeri 1465 hastanın tanı ve tedavi kartları retrospektif olarak tarandı, sağ kalım bilgisine ve laboratuar verilerine ulaşılan 65 yaş ve üzeri tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. İlk aşamada DSM-IV (Diagnostic Statistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition, Text Revision Criteria)'e göre deliryum tanısı konmuş olan hastaların demografik verileri, başvuru şekli (ayaktan başvuru, yatan hasta), kişinin yattığı klinik belirlendi. Hastaların metabolik olarak değerlendirilmesi için hemoglobin, lökosit, hematokrit, sodyum, potasyum, kalsiyum, albumin, sedimentasyon, CRP, üre, kreatinin, glukoz, vitamin B12, TSH ve T4 değerleri SPSS 20'ye kaydedildi. Sayısal değişkenlere ait tanımlayıcı sonuçlar için ortalama ± standart sapma, kategorik değişkenlerde sıklık ve yüzdelikleri verildi. Bulgular: Toplam 1435 olmak üzere sağ kalım laboratuvar bilgisine ulaşılan 1146 hasta çalışmaya dahil edildi. Deliryum tanısı alan 285 ve deliryum tanısı almayan 861 hastanın laboratuvar verilerine ulaşıldı. Deliryum sıklığı % 25. 5 saptandı. Mortalite açısından karşılaştırıldığında, deliryumu olan grupta birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci yıllarda mortalitenin anlamlı olarak artış gösterdiği görüldü (p<0,0001). Albumin, sodyum, potasyum, kalsiyum, kreatinin, açlık kan şekeri ve CRP değerleri deliryum tanısı alan ve almayan hastalarda ortalama ve yüzdelik değerleri açısından karşılaştırıldı. Deliryumu olan hastaların % 63' ünde anemi, % 33'ünde lökositoz, % 28' inde hiponatremi, % 47'sinin serum kreatininde yükseklik, % 90' ında CRP' de yükseklik, % 60' ında hipoalbuminemi, % 51'ünde hipokalsemi, % 53'ünde hiperglisemi görüldü. Sonuç: Deliryum tanısının varlığı herşeyden bağımsız olarak mortaliteyi arttırmaktadır. Çalışmamızda deliryum tanısı olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında hiponatremi, hipopotasemi, hipoalbuminemi, hipokalsemi, böbrek işlevlerinde bozukluk, hiperglisemi, enfeksiyon varlığı, anemi gibi metabolik durumların deliryum için hızlandırıcı faktörler arasında olduğu görüldü. Deliryum tanısında psikiyatri-geriatri işbirliği ve etiyolojide önemli metabolik sorunların doğru bir şekilde araştırılması hayat kurtarıcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Yaşlılarda deliryum, mortalite, metabolik durumlar
Onkoloji servis ve polikliniğinde takip edilen hastalarda, tanı öncesi ve/veya sırasındaki bazal ürik asit ve hemogram parametrelerinin ölüm ve sağkalım üzerine etkisi
Amaç: Ürik Asit (ÜA) bir çok hastalıkta risk faktörü olarak suçlanmış; yüksekliği gut, hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olarak değerlendirilmiştir. Bunun yanında Parkinson Hastalığı, Multipl Skleroz ve Alzheimer Hastalığı olanlarda yüksek ÜA seviyesinin protektif olduğu gösterilmiştir. Fakat özellikle malign hastalıklara yol açma veya hastalıkları önleme açısından yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar ortaya çıkmıştır. Yöntem: Ocak 2014 tarihinden Ağustos 2015 tarihine kadar Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Bilim Dalına poliklinik ve/veya servise başvuran hastaların tanı sırasında ve/veya en geç 1 ay içerisindeki ÜA sonuçları ile ölüm ve sağ kalım arasında bir ilişki olup olmadığı ve prognoz tayini açısından değerinin olup olmadığı araştırılmıştır. Bulgular: 997 hastanın 428'inin (%43) ÜA değerlerine ulaşıldı. Ortalama ÜA değerleri tüm hastalar için 4,79 (± 1,82) mg/dl, yaşayan hastaların (260 kişi, %65) 4,57 (± 1,53) mg/dl, ölen hastaların ise (140 kişi, %35) 5,20 (± 2,22) idi (p=0,0006). Erkekler için ÜA referans aralığı 3,5-7,2 mg/dl, kadınlar için 2,6-6 mg/dl olarak alındı. 336 hastanın ÜA'i normal, 62'sinin yüksek ve 30'unun düşük olduğu görüldü. ÜA değerlerini düşük, normal ve yüksek olarak değerlendirdiğimizde 148(428) hastada ortalama sağkalım süresi düşük grupda 18,201 ± 1,426 ay (95% CI 15,407-20,995), normal grupta 70,962 ± 10,244 ay (%95 CI 50,884-91,041) ve yüksek grupda 20,571 ± 2,779 ay (95% CI 15,125-26,017) olarak bulundu. Her 3 grubu karşılaştırdığımızda düşük grupla normal grup arasındaki yaşam süreleri anlamlı (p=0,030), yüksek grupla normal grup arasındaki yaşam süreleri de anlamlı (p=<0,001) olarak bulundu. Düşük grupla yüksek grup karşılaştırıldığında sağkalım açısından bir anlam olmadığı saptandı (p=0,304). Sonuç: ÜA'in hem pro-oksidan hem de anti-oksidan özelliklerinin olduğu; normal değerlerde anti-oksidan, düşük veya yüksek değerlerde ise Pro-oksidan olarak davrandığını görünmektedir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Ürik Asit, Kanser, Mortalite
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı onkoloji servis ve polikliniğinde takip edilen ve sisplatin bazlı kemoterapi rejimi uygulanan hastalarda, tanı ve tedavi sırasındaki biyokimya ve hemogram parametrelerinin değerlendirilmesi ve nefropati görülme sıklığının retrospektif taranması
Sisplatin birçok solid tümörün tedavisinde yaygın biçimde kullanılan güçlü bir antineoplastik ajandır. En sık görülen yan etkileri nefrotoksisite, nörotoksisite, ototoksisite ve kemik iliği süpresyonudur. En iyi bilinen doz sınırlayıcı yan etkisi yoğun intravenöz salin infüzyonuna rağmen görülebilen nefrotoksisitedir. Daha önceki çalışmalarda, ilk defa sisplatin kullanan hastaların bir kısmında geri dönüşümlü böbrek hasarı geliştiği, tekrarlayan dozların böbrek yetmezliği sıklık ve şiddetini arttırarak geri dönüşümsüz hasara ilerlediği, sisplatinin oluşturduğu toksisitenin sıklıkla kümülatif ve doza bağımlı olduğu belirtilmiştir. Bizim bu çalışmamızdaki amacımız, sisplatin bazlı kemaoterapi rejimi uygulanan malignite hastalarının tanı ve tedavi sırasındaki hemogram ve biyokimya parametreleri ile nefropati görülmesi üzerinde etkili olabilecek olası öngördürücü faktörlerin ve nefropati görülme sıklığının saptanmasıdır. Sisplatin bazlı kemoterapi rejimi uygulanan malignite hastalarının tanı ve tedavi sırasındaki hemogram ve biyokimya parametreleri ile nefropati görülmesi üzerinde etkili olabilecek olası öngördürücü faktörler ve nefropati görülme sıklığını retrospektif olarak araştırmak için Ocak 2014-Aralık 2014 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji Bilim Dalı polikliniğine ve/veya servisine başvuran, başvuru anında yaşı 18 ve üzerinde olan 997 hastanın, sisplatin bazlı kemoterapi rejimi verilmesi planlanan 158'i çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel olarak p<0.05 anlamlı kabul edildi. Sisplatin bazlı kemoterapi rejimi uygulanan hastalarda en sık görülen tanı mide kanseri, en sık kullanılan tedavi protokolü sisplatin-gemsitabin kombinasyonu idi. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da ABH ve KBH gelişenlerde, gelişmeyenlere göre sisplatin kümülatif dozu daha yüksek saptandı. 158 hastanın 99'unun bazal hemogram ve biyokimya parametrelerine ulaşılabildi. Bu hastaların 55'inde ABH gelişmezken, 44'ünde ABH, ABH gelişenlerin 15'inde KBH geliştiği saptandı. ABH gelişen hastaların tanı ve ölüm yaşları gelişmeyenlere göre daha yüksek saptandı (p<0.05). Yine ABH gelişen hastaların 2. kür sonrası bakılan PO4 değerleri gelişmeyenlere göre daha düşük saptandı (p<0.05). KBH gelişen hastaların bazal NLR değerleri gelişmeyenlere göre daha yüksek saptandı (p<0.05). Yine KBH gelişen hastaların ilk kemoterapi sonrasında bakılan serum total proteini, ürik asit ve NLR değerleri gelişmeyenlere göre daha yüksek saptandı (p<0.05). KBH gelişen hastaların ABH meydana geldiği sırada bakılan Mg değerleri gelişmeyenlere göre daha düşük saptandı (p<0.05). Takipte ABH ve KBH gelişen hastalarda anemi saptandı (p<0.05). Sisplatine bağlı nefrotoksisitenin önlenmesi oldukça önemlidir. Bu sayede böbrek yetmezliği ilişkili morbidite ve mortalite azalacak, hastaların hastanede yatış süreleri kısalacak ve tedavi maliyeti düşecektir. Ayrıca sisplatine karşı böbrekleri koruyan bir ajanın rutin kullanıma girmesi, etkili bir antineoplastik ajan olan sisplatinin, tekrarlayan kürlerde doz azaltılmadan ve daha yüksek dozda kullanılabilmesine olanak sağlayabilecektir. Anahtar Sözcükler: Kanser, Sisplatin, Nefrotoksisite
Hemodiyaliz hastalarında beslenme tarama testlerinin uygulanabilirliğinin saptanması
Araştırma Malnutrisyon İnflamasyon Skoru'nu (MIS) temel alarak beslenme tarama testlerinin hangisinin hemodiyaliz hastalarındaki malnutrisyon riskini daha iyi tespit edebildiğinin belirlenebilmesi amacıyla planlanmıştır. Bu tanımlayıcı ve kesitsel çalışma, iki özel hemodiyaliz merkezinde (İzmir Karşıyaka Diyaliz Merkezi, Aydın Söke Diyaliz Merkezi) Haziran 2017-Ağustos 2017 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu araştırmaya, 18 yaş ve üzeri %41.7'si kadın, %58.3'ü erkek olmak üzere toplam 204 hemodiyaliz hastası katılmıştır. Verileri toplamak için araç olarak; hemodiyaliz hastalarına yönelik hasta bilgi formu, antropometrik ölçümler (boy uzunluğu, diyaliz öncesi ve sonrası vücut ağırlığı, triseps deri kıvrım kalınlığı, üst orta kol çevresi, baldır çevresi), Malnutrisyon İnflamasyon Skoru (MIS), Geriatrik Nutrisyonel Risk İndeksi (GNRI), Subjektif Global Değerlendirme Ölçeği (SGA), Mini Nutrisyonel Değerlendirme Ölçeği (MNA) kullanılmıştır. Veriler analiz edilirken yüzdelik, ortalama, standart sapma, Independent Samples t testi, ANOVA, Tukey ve Tamhane test istatistikleri, Mann Whitney U testi, Kruskal-Wallis H testi, Bonferroni düzeltmesi, Spearman korelasyon katsayısı kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmada hemodiyaliz hastalarında malnutrisyonu tespit etme oranları MIS, GNRI, SGA ve MNA'da sırasıyla; %70.1, %14.2, %36.7, %57.4'tür. Malnutrisyon İnflamasyon Skoru'na göre ciddi malnutrisyonlu olarak belirlenen 34 hastadan %41.2'si kadın ve %58.8'i erkektir. Malnutrisyon İnflamasyon Skoru'nun ciddi malnutrisyonlu olarak belirlediği 34 hastayı, GNRI, SGA ve MNA'nın tespit etme oranları sırasıyla; %17.6, %14.7, %29.4'tür. Bu oranlar MIS'e göre çok düşük bulunmuştur. Sonuç olarak; hemodiyaliz hastalarında malnutrisyonun belirlenmesinde araştırmada kullanılan beslenme tarama testlerinin (GNRI, SGA, MNA) uygulanabilir olmadığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz; malnutrisyon inflamasyon skoru; geriatrik nutrisyonel risk indeksi; subjektif global değerlendirme; mini nutrisyonel değerlendirme.
Mâlikî mezhebinde maslahatla tahsis
Bu çalışmada, Mâlikî mezhebinde genel (âm) ifade taşıyan nasların, maslahat ilkesi doğrultusunda tahsis edilmesi meselesi ele alınacaktır. Kur'ân ve Sünnette yer alan birçok lafız, kapsamına giren tüm bireyleri kuşatan genel ifadeleri barındırmaktadır. Mâlikî fakihler ise kamu yararını önceleyen maslahat düşüncesiyle bu lafızların kapsamını bazı durumlarda daraltmış, yani tahsis etmiştir. Her ne kadar benzer uygulamalar diğer mezheplerde farklı adlarla veya belirli şartlar altında görülse de Mâlikî mezhebi maslahat temelli yaklaşımıyla bu konuda daha sistemli ve dikkat çekici bir yöntem geliştirmiştir. Ülkemizde doğrudan doğruya Mâlikî usûl anlayışında nassın maslahatla sınırlandırılması konusuna odaklanan bir akademik çalışma bulunmamaktadır. Bu durum, çalışmanın Mâlikî mezhebi ekseninde derinleştirilmesini gerekli kılmıştır. Araştırmanın temel amacı, Mâlikî mezhebine ait klasik kaynaklardan hareketle maslahatla tahsis uygulamasının teorik zeminini ortaya koymak ve bu yaklaşımın fürû literatürdeki yansımalarını örneklerle somutlaştırmaktır. Böylece "nassın bulunduğu yerde içtihada yer yoktur" şeklindeki genel kabul gören prensibin, maslahat ilkesi çerçevesinde ne ölçüde esnetilebileceği ve hangi şartlarda içtihada imkân tanındığı ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu bağlamda çalışmamız, naslara bağlılık düşüncesinden ödün vermeksizin maslahat gerekçesiyle esneklik sağlayan, kurallı ve dengeli bir içtihat anlayışının imkâna ilişkin tartışmalar bağlamında somut bir veri tabanı ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu yönüyle araştırma, İslam hukuk geleneği içerisinde içtihada dair dengeli yaklaşımların çağdaş tartışmalara katkı sunabilecek potansiyelini örneklemektedir.
İbn Hazm'ın fıkıhta kesinlik arayışı
İbn Hazm'ın fıkıh usulüne ilişkin temel iddialarından biri, bu disiplinin gerek kaynakları gerekse bilgi üretim süreci bakımından kesinlik zeminine oturtulması gerekliliğidir. Bu anlayış doğrultusunda ilahî mesajı taşıyan ve fıkhî hükümlerin temelini oluşturan nasların sübut açısından kesinlik arz etmesi esastır. Zira dinî alan beşerî müdahaleye kapalıdır ve bu yönüyle tamemen şer'î bildirime dayanmalıdır. Dahası İbn Hazm'a göre naslar yalnızca sübut itibariyle değil, delâlet açısından da kesin olmalıdır. Bu durumda sübutu kat'î metinlerden fıkhî hükümlere ulaşabilmek için sonuçları kesinlik taşıyan yöntemlerin kullanılması zorunlu hale gelir. İşte bu kesinliği temin etmek adına İbn Hazm, Aristo mantığını geniş bir biçimde kullanmakta ve nassın dış formunu oluşturan dil yapısına özel bir önem atfetmektedir. Bu tez, İbn Hazm'ın kesin bilgiye ulaşma hedefinin, onun genel düşünce sistemini ve Zâhirî fıkıh anlayışını şekillendiren en önemli unsur olup merkezi bir konuma sahip olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, İbn Hazm'ın kesinlik anlayışının teorik temelleri ele alınmaktadır. Bu çerçevede, onun mantık anlayışı, bilgi teorisi, beyan düşüncesi, varlık tasnifi ve dil teorisi gibi farklı disiplinlerde geliştirdiği temel kavram ve yaklaşımlar incelenerek kesinliğin kurucu ilkeleri analiz edilmiştir. İkinci bölümde, İbn Hazm'ın fıkıh usulü anlayışı çerçevesinde şer'î delillerin hücciyet ve sübut açısından kesinliğinin nasıl temellendirildiği ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise, kesinliği ortaya konan şer'î delillerden hüküm çıkarma süreçleri incelenerek İbn Hazm'ın kesinlik arayışının tutarlılığı ve başarısı değerlendirilmiştir.
تأثير المنتجات المالية المصرفية الإسلامية على استثمار الأوقاف وإدارتها(البنك التشاركي الوقفي التركي نموذجا)
The profitable and charitable sectors, are the two characters which make the Islamic financial industry differ from other financial sectors, and its governed and controlled by the Islamic legal laws, used as an ethical framework aimed at embodying justice and developing funds. due to its disregard and neglect of the endowment charitable sector that develops societies, our topic is mainly to discuss the composition of Islamic financial products, and the possibility of applying them in endowment investment, through the endowment participatory bank model, by finding formulas for merging between the profit and charitable sectors, using the endowment as an activator. Our study aimed at identifying financial products suitable for endowment investment, taking into account its specificity, and to know the mechanism of merging between the for-profit and charitable sectors. We did not find out an academic scientific thesis in a detailed manner for several Islamic financial products, or any mechanism of merging between the two sectors, or discussed the point of making the endowment an alternative to the meaning of social responsibility or referred to field experiences and statistics; in order to reach our research objectives, inductive, analytical method and the method of comparison and criticism has been used. One of the most prominent results of our research is its inventory of the most important financial products suitable for waqf investment, such as speculation, participation, musharaka, muzara'a, musaqah, mughrasa, murabaha, salam, istisna'a with all its types type, installment sale, good loan, securities, all kinds of hiring, reward, endowment funds , current and investment deposits, microfinance, and the build-and-operate system (B.O.T)", the use of banking intermediation based on legitimate purposes in the integration process, the use of the endowment as an alternative to social responsibility, identifying the most important shortcomings of the integration process and their solutions, with the recommendation to generalize the experience of the endowment-participatory bank in various countries of the world Islamic.
دراسة الأحكام المتعلقة بالزواج في القانون العراقي من منظور الفقه الإسلامي
Iraq consists of different ethnicities, religions, and sects; therefore, it is natural to them to follow their own laws and customs which refers to their affairs, including what is related to the issue of marriage. It is difficult to set a single law for all these people, so that they can act accordingly. However, after different stages of change and alteration, the legislators of Iraqi law were able to develop the personal law. This law has endured since 1959 to the present time with minor changes to some of its articles. This is what aroused our interest to study the provisions of this law and to analyze its articles to learn about the legal nature of these articles, their relationship to Islamic jurisprudence and to know the sources of their derivation from the jurisprudential schools. After studying these articles, we found that the Iraqi legislators did not adhere to a specific school of thought from the well-known Islamic schools of thought, even they did not rely on the opinion of the majority, so one may finds in some of the articles that they stands with the opinion of majority, sometimes prefers the opinion of one of them, at other times adopts sayings that are from outside the Islamic schools of thought. We also found the usage of expressions that have many meanings and are open to different interpretations.We also noticed in the study that some of its articles needed to be reviewed in their formulations, as well as taking into account in the light of the situation which has been evolved in the modern technological means, change in the customs and traditions with regard to expenses, dowry, and the woman's relationship with her husband, and the emergence of some types of marriage that were not usual before, such as misyar marriage and the marriages with the intention of divorce and other different rulings. This thesis took the descriptive and analytical approach in studying the articles and tried to identify the sources of the Iraqi legislators and put forward some proposals to reformulate some articles and develop other articles that were not addressed by the Iraqi Personal Status Law.
Nijerya hukuk sistemi içinde İslam hukukunun yeri
İslam hukuku, Nijerya hukuk sisteminde göz ardı edilemeyecek bir yere sahiptir. Bilhassa sömürge öncesi dönemde, Nijerya'nın kuzey eyaletlerinde İslam hukuku medenî hukuk ve ceza hukuku dahil olmak üzere hayatın çeşitli alanlarına uygulanacak şekilde detaylandırılmış ve uygulanmıştır. Söz konusu dönemde İslam hukuku Alkali, Emir ve temyiz mahkemelerinde esas hukuk olarak kabul edilmiştir. İslam hukukunun etki alanı İngiliz sömürü döneminde nispeten sınırlandırılmıştır. İngiliz sömürgeciler İslam hukukunu kişisel hukuk ve tarafların muvafakat ettiği diğer konularla ilgili olmak üzere sınırlamışlardır. Günümüzde Nijerya hukuk sistemi içerisinde yer alan farklı kanun metinlerinde İslam hukukunun bu sınırlı konumu varlığını sürdürmektedir. 1999 yılında Nijerya Devleti, demokratik bir hükümet sistemini benimsediğinde, kuzey eyaletlerinden on iki tanesi kapsamlı bir İslam hukuku sistemini benimsemeyi tercih etti. Bu, ülkede farklı kesimlerden ciddi bir eleştiriye yol açan tam teşekküllü bir hukuki çoğulculuğu ima etmekteydi. Bu araştırmanın amacı İslam hukukunun Nijerya hukuk sistemi içindeki yerini değerlendirmektir. Bu amaç doğrultusunda, araştırmanın hedefleri, Nijerya gibi laik bir devlette İslam hukukunun uygulanmasının ne tür sonuçlara yol açtığını incelemek ve nihaî olarak İslam mahkemelerinde karara bağlanan seçilmiş davaları tetkik ederek Nijerya`da İslam hukuku uygulamasının keyfiyetini ortaya koymaktır. Araştırmamızda ağırlıklı olarak deskriptif yöntem ve analitik yöntem uygulanmıştır. Veri toplama süreci, basılı materyallerden ve elektronik kaynaklardan bilgi toplama işlemini içermiştir. Araştırmamız, Nijerya'nın bazı eyaletlerinde yürürlükte olan İslam hukukunun uygulamaları ile söz konusu eyaletlerdeki güvenlik sorunları arasında doğrudan bir ilişki olmadığını da ortaya koymaktadır. Aynı şekilde sömürge mirası olan hukuki çoğulculuğun da önemli zorluklar yarattığı sonucuna varılmıştır.
تحقيق قسم المحظورات والمكروهات من كتاب الحاوي للفتاوىلأبي بكر الحصيري ومقارنته بكتاب عمدة الفتاوى للصدر الشهيد
Among the three sub-genres of Hanafi füru fiqh literature, works such as fatwa and nawazil have an important place. Because this literature shows that the fiqh istidlal and ijtihad activities within the madhab were carried out vividly without hesitation, in terms of containing the views of the faqihs belonging to the madhab in the later periods on issues that were not included in the founding texts of the first period. After the Hanafi school of law revealed its establishment and first texts in the Iraqi region where it first emerged, it gained widespread acceptance in the regions of Māwaraunnehir and Khorasan. In addition to the commentary of the founding texts, the jurists of this region have put forward a scientific work that can be felt within the madhab, especially on fatwa and nawazil. The works written by two great scholars on the fatwa literature of the Hanafi madhab in the region of Māwaraunnehir in the fifth century of the Hijri gained an important place in the Hanafi jurisprudence of the later period. One of them, Abu Bakr al-Hasîrî (v. 500), is still in manuscript with his work al-Hâwî fi'l-fatâwâ. The other of these works is the book called Umdatu'l-fatawa by Abu Hafs al-Sadr al-Shahid In this study, in addition to analyzing the part of al-Hasiri's work called al-Makrûhat wa'l-mahzûrat, we tried to address the issue of whether the sources, style and subjects of the fatwa are similar and different in the Hanafi fiqh thought of Mâwaraunnehir by comparing the section in question with the section in Sadrushshahid's work that contains the same subjects. Our research consists of an introduction and four chapters. The first chapter is devoted to Imam al-Hasiri and in this chapter the person of al-Hasiri and his work al-Hâwî fi'l-fatawa will be introduced. During this introduction, topics such as the sources used by al-Hasiri, the content he included, the way and style he handled the subjects, and the preferences in his fatwas will be emphasized. In the second part of the research, the personality of al-Sadr as-Shahid and his work called Umdetu'l-fatâva will be introduced. The third chapter is devoted to the comparison of the relevant parts of the works of al-Hasîrî and al-Sadr al-Shahid. The fourth part, which constitutes one of the main parts of our study, consists of the analysis of the part of the work called al-Hâwî fi'l-fatâwâ titled al-Makrûhat wa'l-mahzûrat. In our study, al-Hasîrî's work; In terms of the richness of its content, the abundance of its sources, and the choices it made not only to convey the fatwa, it has been determined that it appeared earlier than the relevant part of al-Sadr al-Shahidd's work. However, it has also been determined that both works have an important place in the fatwa literature as well as the general furu works of the later period.
Osmanlı sonrası Arnavutluk'ta şer'iyye mahkemeleri ve İslâm hukukunun tatbiki
Bu tezin amacı Osmanlı sonrası Arnavutluk'ta kurulan şer'iyye mahkemelerinin terihçesini, yapısını, Arnavutluk hukuk sistemindeki yerini, muhâkeme usulünü ve uygulamalarını ele alarak medenî hukuk alanındaki Osmanlı'dan tevarüs edilen İslâm hukukunu incelemektir. Temel kaynak olarak 1912-1929 yılları arasındaki Arnavutluk Diyanet İşleri Şer'iyye Sicilleri ve arşiv belgeleri, Arnavutluk arşiv belgeleri, Arnavutluk ve Arnavutluk hukuk tarihi temel eserleri ve İslâm hukukunun klasik kaynakları kullanılmıştır. Giriş bölümünde tezin konusu, önemi, amacı, sınırlılıkları, yöntemi ve özellikle arşiv belgelerinin özelliklerini anlatarak temel kaynakları üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde Arnavutluk hakkında genel bilgiler, 1912-1929 seneleri arasında hukuk ile ilgili kurumlar, İslâm dini kurumları ve Osmanlı'da şer'iyye mahkemeleri hakkında genel bilgilere yer verilmiştir. İkinci bölümde geniş bir perspektif ile İslâm dini kurumlarının en önemli dönüm noktaları ve değişimleri üzerinde durularak şer'iyye mahkemelerinin tarihçesi ele alınmıştır. Üçüncü bölümde şer'iyye mahkemelerinin yapısı, Arnavutluk hukuk sistemindeki yeri, görev ve yetkileri, muhâkeme usulü ve kullanılan dil meseleleri incelenmiştir. Dördüncü ve son bölümde Arnavutluk arşiv belgelerinde ve Şer'iyye Sicillerinde nikâh, talâk, miras ve bunlarla ilgli tespit edilen Aile hukuku uygulamaları irdelenmiş ve temel İslâm hukuku kaynaklarıyla karşılaştırılarak uygunlukları değerlendirilmiştir. Ekler bölümünde şer'iyye sicilleri ve arşiv belgelerinden örnekler, ayrıca Yüksek Şer'iyye Mahkemesi'nin organizasyonuyla ilgili en önemli tüzüklerin tercümeleri eklenmiştir. Çalışmamaızın sonucunda şer'iyye mahkemelerinin 1916-1929 seneleri arasında zaman zaman değişen uygulama ve iç organizasyonuyla Osmanlı'dan sonra Arnavutluk'ta baskın bir şekilde İslâm hukukunu uyguladığını tespit etmiş bulunuyoruz.
El Furuk adlı eseri çevcevesinde Karafi'nin akitlere ilişkin görüşlerinin katılım bankacılığı uygulamaları perspektifinden değerlendirilmesi
Bu çalışmamızda klasik dönem âlimlerinden birinin İslam iktisadı alanına dair görüşlerinin günümüz iktisadî ve finansal konularının fıkhî çözümlemesini yaparken ne derece etkin olabileceği hususunu ele almaya çalıştık. Bu bağlamda hicri yedince asırda yaşamış olup Mâlikî fıkhının önde gelen âlimlerinden, orijinal yaklaşımları ile öne çıkan İmam Şehâbeddin el-Karâfî'yi (ö. 684/1285) esas aldık. Karâfî'nin kaleme aldığı "el-Furûk" adlı eserindeki malî-iktisadî konular bütünlüklü olarak değerlendirildiğinde mezhepler arası farklılıkların derli toplu ve objektif bir biçimde aktarıldığı ve ilgili konulara olan vukufiyetinden bu alanda geniş bir bilgi birikimine sahip olduğu görülmektedir. Bu çalışma çerçevesinde Karâfî'nin el-Furûk adlı eserinden yola çıkılarak onun finansal işlemlere ilişkin konuları derli toplu ele alındıktan sonra günümüzde İslam bankalarında yaygın olarak kullanılan belli başlı mali işlemlerle alakası kurulabilecek bazı öne çıkan hukuki konular ele alınmaya çalışılmıştır. Bu amaçla bu araştırmada Karâfî'nin fıkhî görüşlerinin diğer mezhep imamlarıyla mukayesesiyle birlikte çağdaş hukukçuların fikirleriyle de karşılaştırılması yapılmıştır. Böylelikle Karâfî'nin bu konulara ilişkin görüşleri netleştirilmeye çalışılmış, ona ait fıkhî yaklaşımı diğerlerinden ayıran noktalar tespit edilmiş, yaptığı fıkhî çıkarımların etki ve gücü ile zihni anlayışının kuvvet ve genişliği ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmamız, iktisadî ve finansal işlemlerin temelini oluşturan ve katılım bankacılığının da pratikteki işlemlerini teşkil eden akitleri merkeze almaktadır. Öncelikle Karâfî'nin el-Furuk adlı eserinde akitlere yönelik tarif, tespit, temellendirme ve tasnifleri tespit edilmiştir. Çalışmanın bölümlerini oluştururken Karâfî'deki taksim esas alınarak akitler; bedelli, teberru ve dayanışma akitleri olmak üzere üç kategoride incelenmiştir. Her bir bölüme ilişkin Karâfî'nin görüşleri tespit edilirken klasik dönemde gerek Karâfî'nin de mensubu bulunduğu Mâlikî mezhebinin gerekse diğer mezheplerin konuya nasıl yaklaştıkları göz önünde bulundurulmuştur. Bir bütün olarak bakıldığında bu çalışmamız, klasik dönemde yaşamış bir âlimin görüşlerinin, günümüz fıkhî-iktisadî meselelerinin hükmünü belirlemede yol gösterici özelliğini yitirmediğini, fıkıh mirasımızın organik ve canlı yapısının devam ettiğini ortaya koymaktadır.
İslam iktisadının klasik fıkıhla ilişki biçimi: İslami finans standartları örneği
İslami finans standartları, klasik fıkıh birikimi ve mevcut iktisadi ve finansal ihtiyaçları dikkate alarak İslami finans kurumlarının işleyişini belirlemeyi hedefleyen metinlerdir. Bu standartları dünya genelinde oluşturan kuruluşlar, genellikle Körfez ülkeleri, Malezya ve Endonezya gibi İslami finansın geliştiği Asya ülkeleri ve Türkiye gibi ülkelerde yer almaktadır. Farklı coğrafyalarda çalışan farklı kuruluşlar, benzerliklerin yanı sıra birçok farklılık ve zenginliği de ortaya koymaktadır. Bu kuruluşların kurumsal yapıları, standart hazırlama yöntemleri, klasik fıkıh mirasıyla ilişkileri, danışma kurulları yapıları ve özellikle fıkıh hükümlerinin dayanakları önemli konulardır ve araştırmanın temel konularını oluşturmaktadır. İslami finans standartları fıkhi yönü olan metinler olması hasebiyle klasik fıkıh ile bir şekilde ilişki kurmak durumundadır. Bu ilişkinin mahiyeti tezin temel amacını teşkil etmektedir. Bu amaç doğrultusunda İslami finans standartları geliştiren altı kuruluş tespit edilmiştir. Bu kuruluşlar AAOIFI, IFSB, TKBB, IIFM, DSN-MUI ve SACBNM'dir. İslami finans standartlarında klasik fıkıh ile ilişkilerinin görülebileceği en net alan hükümlerin gerekçelendirme ve dayanakları kısımlarıdır. Tezde de bu doğrultuda altı ayrı kurumdan on farklı konuda 44 standart tespit edilerek bu minvalde ele alınmıştır. Standartların incelenmesi neticesinde klasik fıkha hem kaynak hem de yöntem olarak İslami finans standartlarında sıkça başvurulduğu görülmüştür. Standartları dayanaklarında başvurulan yöntemler ise genel itibarıyla naslar, genel fıkıh ilkelerinden ibaha, zaruret, maslahat ve sedd-i zerai, klasik fıkıh kaynakları, diğer kuruluşların standart ve fetvaları, kıyas, kaideler, mezhep görüşleri, görüş birliği ve örf ve teamül olarak ifade edilebilir. İslami finans standartlarında genel hatlarıyla klasik fıkhın kutsanmadan fakat göz ardı da edilmeden dengeli bir kullanıma sahip olduğu, kuruluşların kendilerine has bazı kullanım alışkanlıklarının olduğu, çoğu zaman gösterilen dayanakların haklı gerekçelere dayandığı, literatürde çokça eleştirilen zaruret ve maslahat temelli yaklaşımların usulsüz kullanımlarının yaygın olmadığı kanaatine ulaşıldığını ifade etmek mümkündür.
İbn Teymiyye'nin Hanefîlik algısı
İslam hukuk düşüncesinin tarihsel gelişiminde ekolleşme yönündeki ilk ayrımın başlangıçta coğrafî bir isimlendirmeye dayalı olarak Ehl-i Hicâz ve Ehl-i Irak şeklinde olduğunu, kısa bir zaman sonra ise bu ayrımın coğrafî niteliklerinden sıyrılarak yöntemsel bir hüviyete kavuştuğunu söylemek mümkündür. Bu yöntemsel ayrımın iki ekolünü ise Ehl-i Hadis ve Ehl-i Rey teşkil etmektedir. Fıkıh mezheplerinin teşekkülü ile birlikte söz konusu ayrım önemini bir ölçüde yitirmiş olsa da bu ekolleşmenin izlerini fıkıh mezheplerinin usul anlayışlarında görmek mümkündür. İbn Teymiyye hicrî VII. ve VIII. Yüzyıllarda yaşamış, zihinsel kodları bakımından ehl-i hadis ekolünün karakteristik özelliklerini kendi üzerinde taşıyan, Hanbelî mezhebine mensup bir âlimdir. İslâmî ilimlerin hemen hemen bütün dallarına ilişkin yazdığı eserleriyle tarih boyunca büyük bir etki alanına sahip olan İbn Teymiyye'nin fıkıh ve usul alanında ehl-i rey'e ve bu ekolün temsilcisi mahiyetinde gördüğü Hanefîlere yönelik çeşitli değerlendirmelerde bulunduğu görülür. Sonraları "selefî düşüncenin kurucu ismi" olarak değerlendirilen İbn Teymiyye'nin, kendi düşünce sisteminin tarihsel serüveninde "öteki" olarak algılanan çevreler hakkındaki değerlendirmeleri önemlidir. Onun, kurucu imamlarından başlamak üzere Hanefîlerin gerek usul ve metodolojileri, gerekse somut fıkıh meselelerine yönelik fetva ve ictihadları hakkındaki bu değerlendirmeleri, selefî düşüncenin reye ve reyin temsilcisi konumundaki Hanefîliğe bakışını derinden etkilemiştir. Bu çalışmada İbn Teymiyye'nin Hanefîliğe yönelik değerlendirmeleri bir bütünlük içinde ele alınmış, onun Hanefîlerin yöntem ve uygulamalarında tasvip ettiği ve eleştirdiği noktalar açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Bu değerlendirmeler bir bütünlük hâlinde incelendiğinde İbn Teymiyye'nin Hanefîliği usullerinin net olmaması, hile-i şerʻiyyeyi aşırı bir şekilde kullanmaları, nasslara muhalif şerʻî kıyasların olabileceği görüşünü benimsemeleri, haber-i vahidler ile amel konusunda ileri sürdükleri şartlar gibi konularda eleştirdiği görülmektedir.
أثر التصرفات الفعلية في المعاملات المالية
The provisions of financial transactions change according to their effects, and these influences may be explicit as wording and other means of expression; it may be implicit as some acts of people. This research is to show the impact of actual behaviors in various sections of jurisprudence in its financial transaction division, from more than one side. Some of these actions, when combined with financial transactions, produce effects that would not have existed if these actions had not been there. Its effect may be in terms of establishment, correctness, necessity, expiration, property transfer or entitlement to security benefit. The research also shows that the effects of actual actions are not limited to the rightful contracts, but also extends to the corrupt contracts through their role of removing what is spoiling a contract. Through this research, it has been found that the effects of actual conduct in financial transactions vary depending on the type of contract involved; for example, in interest-based financial contracts, the impact of receiving is related to the validity of the contract, while in other contracts it has a different effect; it may affect the transfer of ownership; as in loan, gift and lease contracts, and may affect the transfer of compensation as in the sales contract. It also became clear that the effect of actual actions varies depending on the nature of the actual conduct. Research has shown that the nature of actual behaviors is diverse. It may consist of handling the contract, seizing or destroying it; or mixing it with other contracts or other conducts. The impact of these acts may vary depending on the nature of the act, for example: The initiation of a contract of royalty or speculation is different from destroying the subject of contract in the sales contract. The first has an impact on the creation of the contract formula and the second has an effect on the entitlement to the compensation. Thus, it is clear that the actual conduct has a more comprehensive effect than the expression of will by act. Through this research, we have tried to come up with an integrated theory on the impact of actual behaviors on financial transactions, and at the same time we have tried to show the forms of application of this theory in the different schools of jurisprudence
Hanefî Fıkıh düşüncesinde Farz-Vâcip ayırımı
Teklifî hüküm çeşitlerinden olan farz ve vâcip terimlerinin eş anlamlı olup olmadığı meselesi hem Hanefî mezhebi hem de diğer mezheplerin fıkıh usulü kitaplarında çokça tartışılan konulardan biridir. Hanefîler iki terimin eş anlamlı olmadığını, ayrı manalara delâlet ettiğini ve farklı neticeler doğurduğunu ifade ederken cumhur, farz ve vâcibin birbirinin yerine kullanılan eş anlamlı iki terim olduğunu savunmuştur. Neticede bu görüş farklılığı fıkhî ihtilaflara ve tartışmalara yol açmış ve neredeyse tüm usul ve fürû kitaplarında bu meseleye mutlaka temas edilmiştir. Hanefîler'in farz ve vâcip terimlerini farklı değerlendirmeleri meseleye yüzeysel olarak bakıldığında basit bir görünüm arz etse de konu bütüncül olarak ele alındığında girift ve karmaşık bir hal almaktadır. Bu nedenle ortaya konulan ayırım birçok mezhep müntesibi tarafından tam olarak anlaşılamamış ve farklı iddialar öne sürülmüştür. Kimi zaman da Hanefîler'in kavramları kullanırken kendi içlerinde tutarlı olmadıklarına ve birbirleriyle çeliştiklerine dair eleştiriler yöneltilmiştir. Çalışmamızda Hanefîler merkeze alınmakla birlikte karşı görüş sahiplerinin de meseleyi nasıl ele aldıkları ve Hanefîler'e ne tür eleştiriler yönelttikleri incelenmiştir. Özellikle Hanefîler'in tutarsızlığına yönelik eleştirilere ve problematik görünüm arz eden meselelere cevap aranmış ve Hanefî fıkıh kitapları bu doğrultuda tetkik edilmiştir. Önemine binaen tartışmanın lafzî veya mânevî olduğuna yönelik iddialar da ele alınmış ve bu iddialar detaylı olarak izah edilmeye çalışılmıştır.
Muhammed b. İbrahim el-Hasiri'nin el-Havi fi'l-Fetava adlı eserinin Muamelat bölümünün tahkik ve tahlili
Bu araştırma Arapça ve Türkçe olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Tezin Arapça kısmı el-Hâvî fi'l-fetâva'nın tahkikinden oluşmaktadır. Türkçe kısım bir giriş, iki bölüm ve sonuç kısımlarından oluşmaktadır. Giriş kısmından sonra birinci bölümde Hasîrî'nin eseri öncesinde yazılmış fetva ve nevazil türü eserler hakkında bilgi verilmek suretiyle Hasîrî'nin eserinin fetva ve nevâzil literatürü içindeki yerinin belirlenmesine çalışılmış ayrıca birçok âlim gibi Hâsirî'nin de yetiştiği bir coğrafya olması sebebiyle Mâverâünnehir bölgesinin genel özellikleri ve tarihinden kısaca bahsedilmiştir. İkinci bölümde Hasîrî'nin hayatından söz edildikten sonra araştırmaya konu olan el-Hâvi fi'l-Fetâvâ adlı eserin ele alınmış ve müellifin fetva seçimindeki yöntemine ışık tutacak bazı örnek fetvaların tahlili yapılmıştır. Çalışmanın genel amacı hicrî V.yüzyıl Mâveraünnehir Hanefî fıkhında önemli bir yere sahip olan Ebubekir el-Hasîrî'nin, fetva literatürü arasında müstesna bir yere sahip olan el-Havî fi'l-fetâva adlı eserinin muamelat bölümünün edisyon kritiğini (tahkiki) yaparak ilim dünyasına kazandırmak ve tahkik edilen bölümün tahlilini yapmak suretiyle Mâveraünnehir Hanefî fıkıh literatürünün genel yapısı hakkında bazı tespitlerde bulunmaktır. Edisyon kritik ile daha önce yayınlanmamış olan eserin ilim dünyasına kazandırılması ve eserde yer alan ancak günümüze gelmemiş olan fetva literatürü hakkında bölge ve döneme ilişkin önemli bir veri tabanı sunmayı amaçladık. Çalışmanın tahlil bölümünde ise hem Hanefî fıkıh literatürü hem de el-Hâvî adlı eserde yer alan fetvaların seçiminde dikkate alınan hususlar öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Eserin edisyon kritiğinde Türkiye'de bulunan yazma nüshaları esas alınmış, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi'nin (İSAM) belirlediği tahkik yöntemine uyulmuştur. Hâsîrî'nin eseri Hanefî fetâvâ literatürü alanında çok farklı kaynaklardan yararlanarak telif edilmiş olduğundan zengin bir içeriğe sahip oluğunu tespit ettik.
Hanefî mezhebinin teşekkül süreci
Hanefî mezhebi, ilk tezahürlerinin sahabe döneminde görüldüğü ve tâbiîn döneminde bir okula dönüşen re'y ekolünün Ebû Hanîfe ve öğrencileri öncülüğünde billurlaşması sürecinde teşekkül etmiştir. Ebû Hanîfe'nin ders halkasında ortaya koyduğu içtihat metodu ve farazî meselelerin tartışılması ve bunlardan elde edilen asılların yazılmasıyla, bir birikim oluşmuş ve bu birikim Ebû Yûsuf ve daha İmam Muhammed tarafından tasnif edilerek kitap haline getirilmiştir. İmam Muhammed, bu işlemi hocasının ilk defa ortaya koyduğu konu tertibi, kitâb ve bâb sistemine göre yapmıştır. Ebû Hanîfe'nin dünyanın farklı coğrafyalarından gelen öğrencileri de bulundukları şehirlerde tesis ettikleri ders halkalarında yüzlerce öğrenci yetiştirerek ve onun görüşlerini rivâyet ederek mezhebin teşekkülüne katkıda bulunmuşlardır. Öğrencileri Ebû Hanîfe'nin sadece fıkhî görüşlerini değil aynı zamanda itikadî görüşlerini de rivâyet etmişlerdir. Hicrî ikinci asırda özellikle Ebû Yûsuf'un kâdılkudât olmasıyla Hanefî düşünceye sahip olanların devletle olumlu ilişkiler geliştirmesi, mezhebin teşekkülüne olumlu katkılar sağlamıştır. Hicrî üçüncü ve dördüncü asırlarda Hanefî düşünceye sahip olanların tedris, telif ve rivâyet çalışmaları artarak devam etmiştir. Mezhep usûlünün tedvin çalışmaları İsa b. Ebân'la ivme kazarak devam etmiştir. Bununla birlikte özellikle usûl ve fürûda bölgeler arasında kısmî farklılıklar oluşmaya başlamıştır. Mezheplerin oluşumuyla ilgili farklı teoriler ileri sürülse de her mezhep kendine özel şartları çerçevesinde teşekkülünü tamamlamıştır. Hanefi mezhebinin teşekkülünü tamamladığı üç farklı gösterge ile anlaşılmaktadır. Bunlardan ilki, muhtasar ve şerh kitaplarının yazılmasıdır. İkincisi, usûl kitaplarının tedvin edilmesidir. Üçüncüsü ise nevâzil tarzı eserlerin kaleme alınmasıdır. Tüm bu çalışmalar, dördüncü asrın son çeyreğine girilmeden tamamlanmış ve mezhep teşekkül etmiştir.