Theses supervised by Prof. Dr. Yahya Başkan
12 theses · İnönü University
Selanik, Sofya ve Filibe'nin fethi, nüfusu ve mimari eserleri (14- 15 Yüzyıl)
Balkan tarihi, farklı etnik dini ve kültürel unsurların yüzyıllar boyunca etkileşim içerisinde bulunduğu, siyasal dönüşümlerin ve toplumsal kırılmaların yoğun biçimde gözlemlendiği çok katmanlı tarihsel bir süreç olarak değerlendirilmelidir. Filibe, Selanik ve Sofya şehirleri ilk çağdan itibaren sahip oldukları jeopolitik konumundan dolayı önem kazanmış ve erken dönemlerden itibaren yerleşim yeri olarak kullanılmıştır. Bu üç şehir, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış ve zamanla zengin bir kültürel miras oluşturmuştur. Özellikle Roma ve Bizans hâkimiyeti dönemlerinde söz konusu şehirlerde kültürel, toplumsal ve dini açıdan gelişmeler yaşanmıştır. Osmanlı hâkimiyetinin bölgeye girmesi ile birlikte bu şehirler, Hristiyan unsurların yanında Müslüman bir kimlikte kazanmıştır. Osmanlı Devleti'nin bölgeyi şenlendirme politikası doğrultusunda Anadolu'dan Türk ve Tatar nüfusu Rumeli topraklarına iskân edilmiştir. Bu nüfus hareketi, yeni yerleşim alanlarının açılmasına zemin hazırlamıştır. Osmanlı, bölgeye yerleştirdiği nüfusun dini, sosyal, ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak amacı ile cami, tekke, medrese ve bedesten gibi birçok yapıyı vakıflar aracılığı ile inşa ettirmiştir. Günümüzde bu yapıların önemli bir kısmı doğal afetler nedeniyle, bir kısmı ise Yunanistan ve Bulgaristan devletlerinin uyguladığı politikalar sonucunda ortadan kaldırılmış; ayakta kalanlar ise ciddi şekilde tahribata uğramış, kendi kaderlerine terk edilmiş ya da farklı amaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır. Bu çalışmada, Selanik, Sofya ve Filibe şehirlerine ilişkin dönemin ana ve ikincil kaynakları incelenerek Osmanlı Devleti'nin bu şehirlerde yürüttüğü siyasi, kültürel ve toplumsal çalışmalar üzerinde çalışma yapılmıştır.
Keşfu'l Ğumem fi Tarihu'l Umem adlı eserin 341-472 sayfalarının transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Bu çalışma, XV. yüzyıl tarihçilerinden Muhammed b. İbrahim b. Muhammed b. Zâhirü'l-Hanefî tarafından kaleme alınan ve Memlûk tarih yazıcılığının önemli bir halkasını oluşturan Keşfu'l-Ğumem fî Târihi'l-Ümem adlı eserin 341-472. sayfaları arasındaki bölümün transkripsiyonunu ve değerlendirmesini kapsamaktadır. İnceleme konusu olan bu sayfalar, Memlûk Devleti'nin siyasî ve sosyal açıdan oldukça hareketli bir dönemi olan Sultan el-Melikü'l-Müeyyed Şeyh'in son yılları ve haleflerinin taht mücadeleleri dönemini (H. 823-824 / M. 1420-1421) ihtiva etmektedir. Çalışmada ilk olarak müellifin hayatı ve eserin Memlûk tarih yazıcılığındaki yeri üzerinde durulmuştur. Değerlendirme kısmında, eserin özellikle Sultan Melik Müeyyed Şeyh'in vefatı, Tatar'ın nizamü'l-mülk oluşu ve Melik Bersbay'ın yükselişi gibi kritik siyasî olayları nasıl ele aldığı tahlil edilmiştir. Müellifin, Makrîzî gibi dönemdaşlarının Sultan Müeyyid'e yönelik eleştirilerini reddeden ve onu savunan yaklaşımı, eserin özgün bir perspektif sunduğunu kanıtlamaktadır. Transkripsiyon bölümünde ise "Orta Arapça" özellikleri taşıyan ve Türkçe kavramlarla harmanlanmış olan metin, aslına sadık kalınarak günümüz alfabesine aktarılmıştır.
Türklerde defin usulleri (X. yüzyıla kadar) Malatya ve çevresindeki defin merasimleri (Battalgazi-Arapgir)
Türklerde X. Yüzyıla kadar "Ölüm ve Öteki Dünya" ile ilgili düşüncesi, defin ritüelleri, Anadolu'da Ölüme yaklaşım ve bununla ilgili adetler, Malatya ve çevresinde dünden bugüne ölüm anlayışının yansıması, Battalgazi ve Arapgir ilçelerinde Ölüme dair inançlar ve mezarlar, türbeler detaylarıyla çalışmamızda kaynaklar ışığında dile getirilmeye çalışılmıştır. Bu yansıtılma biçimleri, tarafımızdan cenaze merasimi, Mitolojik-Ünik ve diğer konular, Anadolu ve Malatya ve çevresindeki inançlar, tarihi mezarlar ve eserler ışığında "Türklerde Defin Usulleri (X. yüzyıla kadar) Malatya ve Çevresinde Defin Merasimleri (Battalgazi-Arapgir)" adlı çalışmamız, genel olarak bu yansıtılma biçimlerinin kökenleri, nedenleri ve öte dünya inançları ile olan bağlantılarının saptanması ile ilgilidir. Konu ile ilgili olarak, prototürklerden X. yüzyıla kadar Hunlarda, Kırgızlar, Gagauzlar, Göktürkler' de inançları doğrultusunda ölüm ve öteki dünyaya bakışları, defin çeşitleri ilk bölümde ele alınmıştır. İkinci ölümde; ölüm ve öteki dünya inancının Anadolu'da yansıması, üçüncü bölümde ise Malatya ve çevresinde ve Malatya'nın Battalgazi ve Arapgir ilçelerinde eski Türklerden günümüze ölüm adetlerinin yansıması kaynaklar ışığında ifade edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada, mezarların üzerinde betimlenmiş çeşitli sahneler alagorik olarak analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu analizler yapılırken, Türklerin tarih sahnesine çıkmasından itibaren X. Yüzyıla kadar Türkistan coğrafyası, Mezopotamya, Anadolu, Malatya, Battalgazi, Arapgir'de insanların dini inanışları, sosyo-kültürel yaşamları ve mitleri, inanç dünyaları dikkate alınmıştır. Ortaya çıkan sonuç, Türklerin ilk ataları olarak bilinen Hunlardan günümüze Anadolu'da yaşamış toplumların, ortak bir şekilde ölümün bir son olmadığı ve ölümden sonra da insan ruhunun başka bir mekanda yaşamını devam ettirdiğine dair inancı son derece güçlü bir biçimde benimsemiş olduklarıdır. Bu ortak inançtaki en önemli olgulardan biri de, öte dünyada, ölenlerin sevdiklerine kavuşması ya da sevdikleri ile beraber olmasıdır. Mutlu ve sonsuz bir öte dünya yaşamına kavuşabilmek ise, kişilerin bireysel özellikleri ve çabaları ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Ölen erkekler genel olarak kahramanlıkları, bilgelikleri ve soylulukları ile yüceltilmiştir. Kadınların ise, anaçlıkları, iyi eş olmaları, soylulukları ve iffetleri ile yüceltildiği görülebilmektedir. Ölü bireylerin bu kişilik özellikleri, mezarları üzerine çeşitli biçimlerde yansıtılmıştır. Amaç, onların bu özellikleri ile mutlu bir öte dünyaya yolcu edilmesi ve onların bu dünyada unutulmaması, iyi özellikleriyle yaşatılmasıdır. Anahtar Kelimeler: Türkler, Defin, Ölüm, Malatya, Arapgir, Battalgazi
13. ve 14. yüzyıllarda Merağa (İlmî faaliyetler)
Merağa; Ortaçağ kaynaklarında Azerbaycan bölgesinde olarak bahsi geçen, IX. Yüzyılda Abbasi Halifeliğinin merkezi olduktan sonra Selçuklu ve İldenizli döneminde de önemli olmuş fakat XIII. yüzyılda İlhanlılar'ın ilk başkenti olarak siyasi ve ilmî bakımdan zirveye ulaşmış bir şehirdir. Merağa ve çevresinde meydana gelen siyasi ve askeri hadiselerden ziyade Merağa'nın ilmi, kültürel ve sosyal açıdan zengin olması önem arz etmektedir. Hülagu Han devrinde başkentte Merağa Rasathanesi'nin kurulmasıyla başlayan süreç, elçiler ve bilim insanlarının akışıyla adeta bir havuz halini almıştır. 13. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Merağa, Bizans ve Avrupa'ya ek olarak Kahire ve Bağdat gibi İslam dünyasının önemli şehirlerini de etkilemeye başlamıştır. Anadolu'da Konya, Sivas, Kastamonu, İznik ve Edirne'de kurulan Türk-İslam medreselerinde müsbet ilimlere kaynaklık eden eserlerin çoğu Merağa'da yazılmış veya Merağa ve Tebriz'de ilmî çalışmalar yapmış olan âlimlerin çalışmalarına dayanarak ortaya çıkmıştır. Gazan Han devrinin en önemli ilim merkezi olan Şenb-i Gazan'ın temelleri de Merağa'da çalışmış âlimler tarafından atılmıştır. Merağa yalnızca ilmî açıdan değil; aynı zamanda din, diplomasi ve mimari alanında da çok geniş bir alanı etkilemiştir. Özellikle Doğu Hristiyanlığı için Ermeni, Nesturi ve Süryani kiliseleri ile elçi kabulleri sayesinde artan kültürel etkileşim mimari ve el sanatlarını da etkilemiştir. Merağa-Nahçıvan mimarlık üslubu Azerbaycan ve Anadolu'da inşa edilen eserlerin tarzı ve mimari anlayış üzerinde etkili olmuştur.
Nablus Muharebesi'nin harp tarihindeki yeri ve önemi
Nablus Muharebesi; Büyük Savaş içerisinde çetin ve uzun soluklu mücadelelere sahne olan birkaç cepheden birisi olan Sina-Filistin Cephesinin İttifak Devletleri için çöktüğü, başta İngiltere olmak üzere İtilaf Devletleri içinse kesin bir zaferle birlikte birçok kazanımı beraberinde getiren özel bir muharebedir. 1914 yılı sonlarından 1918 yılı sonlarına dek askeri hareketlilikle birlikte karşılıklı temas ve muharebelerin sürekli devam ettiği Sina-Filistin Cephesi, 19 Eylül-26 Ekim 1918 tarihleri arasında cereyan eden Nablus Muharebesi sonucunda, Bab-ı Ali'nin dört asır boyunca idaresi altında bulunan Filistin, Lübnan, Ürdün ve Suriye topraklarının kaybedilmesi ile sonuçlanmış ve İstanbul Hükümeti'nin mütareke isteyerek genel harpten çekilmesine neden olmuştur. Söz konusu muharebeyi harp tarihi için farklı ve önemli kılan birçok özellik mevcuttur. Dünya ve Türk/Osmanlı harp tarihi ile yalnızca Birinci Dünya Savaşı özelinde dahi birçok özelliği bünyesinde barındıran Nablus Muharebesi gerek cereyan tarzı gerekse de muharebe öncesi ve sonrasıyla taraflı tarafsız tüm dünya ordularınca incelenmesi ve alınması gereken birçok dersi harp tarihine kaydetmiştir. Muharebe sahasının ilk defa senkronize edilmiş olarak üç (kara, deniz ve hava) boyutuyla kullanılmasının sonuçlarını, 72 saatlik bir süre içerisinde, Alman General Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Ordular Grubu (Yıldırım) karşısında alan İngiliz General Edmund Allenby komutasındaki Mısır Seferi Kuvvetleri (MSK) hem İtilaf Bloğu için hem de perde gerisinde tüm Batı Dünyası için unutulmayacak bir zafer kazanmıştır. Bu kapsamda; tez çalışmamız, benzeri harp tarihi çalışmalarının aksine standart bir kronolojik inceleme şeklinde olayları değil, maddi ve manevi kavramlar ile olaylardan çok olgular üzerine bina edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı'na fiilen iştirak etmiş ya da etmemiş; dönemin taraflı/tarafsız hükûmetlerine ait resmi tarih tezleri ve yazışmaları, sivil, asker, bürokrat her kesimden kişisel değerlendirmeleri, hatıratları, biyografileri, harp raporları, birlik cerideleri ve bültenler ile basın-yayın organlarına ait neşriyatlar detaylı olarak incelenmek suretiyle söz konusu muharebenin tarihi önemi ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu, Sina-Filistin Cephesi, Nablus Muharebesi, Mısır Seferi Kuvvetleri (MSK), Yıldırım Ordular Grubu (Yıldırım), Edmund Allenby, Liman von Sanders, Mustafa Kemal Paşa.
Diyarbakır tarihi ve kitabeleri (VII. ve XVI. yüzyıllar arası)
Diyarbakır (Amid) şehri, VII. ve XVI. yüzyıllar arasında İslam dünyasının en önemli şehirleri arasında yer almıştır. Belirttiğimiz yüzyıllar arasında bu şehirde birçok devlet hüküm sürmüştür. Burada hüküm süren devletler yapmış oldukları imar ve kültürel faaliyetleriyle şehrin Orta Çağ İslam dünyasında önemli bir konuma gelmesini sağlamışlardır. Ayrıca Diyarbakır şehrinin ticaret yollarının bağlantı noktasında bulunması ticari ve iktisadi açıdan şehrin gelişmesine olanak tanımış ve İran, Irak ve Akdeniz, Karadeniz arasında bir geçiş güzergâhı üzerinde bulunması nedeniyle birçok devletin dikkatini çekmiştir. Bu çalışmanın genel amacı, VII. ve XVI. yüzyıllar arasında bölgede hüküm süren devletlerin (Bizans Devleti, Abbasiler, Hamdaniler, Büveyhoğulları, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Nisanoğulları, Artukoğulları, Eyyübiler, Anadolu Selçukluları, Timurlular, Akkoyunlular) Diyarbakır şehrine ve bu şehrin gelişimine ve tarihine katkılarını ortaya koymaktır. Bunun yanında çalışmamız şehrin zikrettiğimiz yüzyıllar arasında siyasi ve iktisadi durumunu, sosyal hayatını, ilmi ve kültürel faaliyetlerini, hüküm süren devletlerin hükümdarlarının ve yöneticilerinin inşa ettirmiş oldukları mimari eserleri inceleyerek elde ettiğimiz veriler ve bilgiler ışığında bu döneme vâkıf olmayı amaçlamaktadır. Diyarbakır Tarihi ve Kitabeleri (VII. ve XVI. Yüzyıllar Arası) adlı çalışmamız iki bölümden meydan gelmektedir. Birinci bölümde Diyarbakır şehrinin adı ve coğrafyası hakkında bilgi verdikten sonra Diyarbakır şehrinin İslam öncesi ve İslam fethi sonrasında siyasi tarihini anlatacağız. İkinci bölümde ise VII. ve XVI. yüzyıllar arasında Diyarbakır'ın ekonomik, sosyal ve kültürel her türlü faaliyetlerini anlatarak burada inşa edilen mimari eserlerin incelemesini yapacağız. Bu çalışmamız Diyarbakır şehrinin belirttiğimiz yüzyıllar arasındaki tarihi serüvenini irdeleyerek bu şehrin bulunduğu konum itibarıyla önemini ve bulunduğu coğrafyaya şehir tarihi açısından katkılarını ortaya koymaya çalışmaktadır.
1300–1900 yılları arasında Osmanlı yemek kültürü
Bu çalışmada 1300 – 1900'lü yılları arasındaki Osmanlı Yemek Kültürü'ne dair bir araştırma yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı; dünya tarihinde geniş bir coğrafyaya yayılan Osmanlı İmparatorluğu'nun mutfak ve yemek kültürünü gastronomik bir perspektiften ziyade, tarih odaklı bir bakış açısıyla incelemek ve bu doğrultuda bir değerlendirme ortaya koymaktır. Araştırma yapılırken, ziyafet defterlerinden ve seyahatnamelerden yararlanılmıştır. Çalışmada, 1500-1900'lü yıllar arasındaki tüm ana kaynaklara erişilmeye çalışılmış ve bu kaynaklar da araştırma eserlerle desteklenmiştir. Konu, eski Türkler ve Orta Asya Mutfağından başlanarak ele alınmış, Fatih Devri yemek kültürü ve o dönemde Osmanlı İmparatorluğu'nda yeni mutfağın gelişimi ve büyümesi ayrıntılı olarak incelenmiştir. Araştırma, bu minvalde 1900'lerin başlarına kadar getirilmiş ve bu yıllar, o dönemdeki değişimler Batılılaşma, alafrangalaşma çabaları odağa konularak ele alınmıştır. Osmanlı Mutfağı; din, dil, kültür ve toplumsal yaşam bağlamında yaşamın içindeki Ahiler, tasavvufi hayat, dergahlar ve vakıflar gibi olgularla daima yakın ilişkide olmuştur. Bunu da hayırseverlik anlayışını destur edinerek görünür kılmıştır. Çalışma, bir yemek ve mutfak incelemesi olmaktan öte, Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihsel gelişimini, mutfağı ve yemeği merkeze alarak anlatmaktadır. Osmanlı Devleti, büyük bir imparatorluk olma yolunda ilerlerken geçirdiği aşamaları ve dönüşümleri, mutfağının ve yemek kültürünün de katettiği yolla birleştirip, öne çıkartmıştır. Böylelikle "Osmanlı Medeniyeti Tarihi" alanına farklı bir bakış açısı sağlanabileceği düşünülmüştür. Araştırmanın, diğer tarihsel çalışmalardan ve gastronomi dalında yapılan araştırmalardan farklı bir yerde durması çalışmanın ana hedefidir.
Orta Çağ Anadolusu'nda tıbbın gelişimive tedavi yöntemleri (4.-15. yüzyıllar)
Orta Çağ, Batı tarihinde yaklaşık olarak 5. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar devam eden bir dönemi kapsamaktadır. Bu dönem, genellikle Antik Roma'nın çöküşü ile başlayıp, 1453 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından Konstantinopolis'in fethi ile sonlandırılmıştır. Batı'da toplumsal ve kültürel yapıların büyük ölçüde değişime uğradığı, bilimsel gelişmelerin sınırlı olduğu ve çoğunlukla dini inançların hâkim olduğu bir zaman dilimi olarak kabul edilmektedir fakat; Orta Çağ, sadece Batı dünyasında değil, aynı zamanda Anadolu gibi farklı coğrafyalarda da zengin kültürel etkileşimlerin meydana geldiği, farklı uygarlıkların bilgi birikimlerini birleştirdiği bir geçiş dönemini de temsil etmektedir. Anadolu; Doğu Roma, Türkiye Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı gibi büyük uygarlıkların etkisi ile şekillenmiş bir coğrafya oluşturulmuştur. Bu farklı medeniyetlerin tıbbî mirasları bütünleşerek bölgenin sağlık anlayışını ve tedavi metotlarını etkilemiştir. Bu tezde, Doğu Roma ve 11. yüzyıldan sonra Anadolu'ya gelen Türklere ait devletlerin, 10 tıbbi uygulamaları ayrıntılı bir şekilde araştırılmıştır. Tıbbi tedavi metotlarının hem bilimsel hem de manevi bir çerçevede şekillendiğini, her iki toplumda da halk sağlığı önlemlerinin ve karantina uygulamalarının, oldukça önem arz ettiğine dikkat çekilmektedir. Doğu Roma, Antik Yunan tıbbını devam ettirirken Anadolu'daki Türkler, tıbbi bilgi ve tedavi yöntemlerini hem İslam dünyasının hem de Doğu Roma'ın tıbbi bilgi birikiminden faydalanarak geliştirmişlerdir. Her iki toplumda da hastalıklar genellikle vücut dengesizlikleri ve özellikle vücut sıvılarının dengesinin bozulmasıyla ilişkilendirilmiş, tedavi metotları ise dini ritüellerle bütünleşmiştir. Hem Doğu Romalılar hem de Anadolu'daki Türkler, hastalıkları yalnızca bedensel bir durum olarak değil, aynı zamanda ruhsal ve manevi bir bağlamda ele alarak tedavi yöntemlerini bu doğrultuda geliştirmişlerdir. Bu tez, Orta Çağ Anadolu'sunun tıbbi geçmişine dair önemli bir kaynak sunmayı amaçlamaktadır.
Keşfü'l Ğumem Fi Tarihi'l Ümem adlı eserin 207-338 sayfalarının transkripti
Memlük Devleti, Orta Çağ'da önemli bir güç merkezi olarak tarihi gelişim sürecinde kritik bir rol oynamıştır. 1250-1517 yılları arasında Mısır, Suriye ve Hicaz'ı kapsayan geniş bir coğrafyada hüküm süren Memlükler, özellikle İslam dünyasında önemli bir siyasi ve askeri güç oluşturdular. Memlükler, Abbâsîler'in zayıflamasının ardından Mısır'ı ele geçirerek hem siyasi hem de kültürel anlamda büyük bir boşluğu doldurdular. Aynı zamanda Haçlı Seferleri'ne karşı verdikleri direnişle tanınan Memlükler, 1260'ta Ayn Calut Meydan Muharebesi'nde Moğolları mağlup ederek, Orta Doğu'nun şekillenmesinde belirleyici bir rol oynamışlardır. Askeri disiplini ve hükümet yönetimini birleştiren özgün bir sistem geliştiren Memlüklüler bu özellikleriyle hem askeri hem de kültürel miras açısından dönemin son derece önemli bir temsilcisi olmuşlardır. Mısır'daki Türk tarihi açısından oldukça önemli olan ve sonrasında Bahri Memlûkler (1250-1382) ve Burci Memlûkler (1382-1517) olarak ikiye ayrılan Memlûkler, Mısır'ın Osmanlı devleti tarafından ele geçirilmesi sürecine kadar Türk kültürünün yerleşmesinde ve yayılmasında etkili olmuşlardır. Leysi Çelebi'nin Keşfü'l-Ğumem Fi Tarihi'l-Ümem adlı eseri, Osmanlı tarihi ve İslam dünyası tarihi üzerine yazılmış önemli bir kaynaktır. Bu eser, özellikle İslam tarihi ve çeşitli medeniyetlerin kronolojik gelişimini inceleyen kapsamlı bir çalışma olarak dikkat çeker. Leysi Çelebi, eserde farklı İslam toplumlarının tarihini, sosyal yapısını, siyasi gelişmelerini ve kültürel evrimlerini ele alarak, dönemin önemli siyasi olaylarına dair derinlemesine analizler sunar. Keşfü'l-Ğumem, tarihsel verilerin yanı sıra yazarın kendi gözlemleri ve yorumlarıyla da zenginleşmiş bir metin olarak Osmanlı dönemi tarih yazımında önemli bir yer tutar. Aynı zamanda, Leysi Çelebi'nin eseri, Osmanlı entelektüel çevrelerinde tarihi bilincin oluşmasına katkıda bulunmuş ve sonraki kuşaklar için tarihi referanslar sağlamıştır. Eser, sadece tarihsel bilgileri aktarmakla kalmaz aynı zamanda Osmanlı'dan önceki İslam dünyasının kültürel ve siyasi mirasını anlamada da büyük bir kaynak işlevi görür. Osmanlı Türkçesine tercümesini yaptığı Leysi Çelebi'nin Keşfü'l Ğumem Fi Tarihi'l Ümem adlı eserin çevirisi Memlûklu tarihi açısından oldukça ayrıntılı ve önemli bilgiler vermektedir. Eser Anadolu şehirleri beylikleri, Mısır Memlûk Devleti'nin iç meseleleri, Ridaniye savaşı, Elbistan savaşı, Karamanoğulları, Dulkadiroğulları, Ramazanoğulları Beylikleri ile olan münasebetler ve de Moğollarla yapılan Ayn-ı Calut Savaşı hakkında bilgi vermektedir.
Memlûklu kaynaklarında Anadolu'ya dair kayıtlar (13.-15. yüzyıllar)
Eyyûbî Devleti'nin çökmesinin ardından Mısır merkezli kurulan ve 1250-1517 yılları arasında egemen olan Memlûklu Devleti döneminde tarih, tefsir, hadis ve fıkıh gibi çeşitli alanlarda eserler kaleme alınmıştır. Memlûklu döneminde yazılan Arapça tarih eserleri, Kahire'nin yanı sıra, Memlûklu hâkimiyetinde bulunan diğer şehirlerdeki siyasi, ekonomik ve sosyal olaylar hakkında da detaylı bilgiler sunmaktadır. Söz konusu dönemde tercümesini yaptığımız eserlerde, dönem içerisinde meydana gelen savaşlar, salgın hastalıklar ve doğal afetler gibi durumlara odaklanarak, bu olaylar tarihî bağlam içinde değerlendirilmekte ve bu zorlukların dönemin toplumsal ve politik yapısına göre etkileri incelenmektedir. Bu eserlerde, özellikle dönemin Bilâd-ı Rûm olarak adlandırılan Anadolu'ya odaklandığı bölümler, titiz bir incelemeyle ele alınmıştır. Anadolu'da kurulan devletler ve beyliklere dair sunulan bilgilerin Türk olmayan tarihçiler tarafından değerlendirilmesi, tarihsel bir objektifliğe imkân sağlamaktadır. Bu çalışmada Memlûklu Devleti döneminde yazılan eserlerde geçen Bilâd-ı Rûm tarihine dair 13. – 15. yüzyıl olayların incelenerek, Anadolu'da ortaya çıkan devletler ve beyliklere dair bilgiler Arapçadan Türkçeye çevrilmiştir.
Eski Türklerde kutsal ögeler
Yeryüzü, insanların ortaya çıktığı tarih boyunca birçok millete ev sahipliği yapmış olup düşünce gücünün ve olayları kavrama yeteneğinin gelişimi sonucunda ise gerçekleşen birtakım olaylara kutsiyet atfetmiş ve hatta onların yaratıcı rolde yer aldığını düşünerek bu şeyleri Tanrı olarak görmüş ve bunun sonucu olarak da çeşitli şeyleri Tanrılaştırmışlardır. Gökyüzü, bulutların ve gezegenlerin hareket etmesi, yağmurun yağması gibi birçok sebepten ötürü kutsal kabul edilmiş ve yaratıcı veya etkileyici unsurların muhtemelen burada bulunduğunu düşündürmüştür. Nitekim Güneş ve Ay gibi unsurlara da yeryüzüne etkileri sonucunda insanlar tarafınca kutsiyet atfedilmiştir. Toprak, bereketi simgelemekte olup insanlar ve hayvanlar için birçok yaşamsal kaynağı içermesi bakımından Toprak Ana, bazen de ölülerin toprağa gömülmesinden ötürü bir çeşit ölüler diyarı olarak görülmektedir. Umay ise doğumdan ve doğandan sorumlu koruyucu bir Tanrıça konumundadır. Bu çalışmada Türk tarihi boyunca Türklerce Tanrı olarak görülen veya kutsiyet atfedilen ögeler ve kavramlar ele alınacaktır.
Osman Gazi ve Orhan Gazi dönemi Marmara Bölgesi fetih hareketleri
Anadolu'nun kuzeybatısında Bizans sınırında yani Bitinya topraklarına yakın coğrafyada bir uç beyliği olarak ortaya çıkan Osmanlılar güçlerine güç katarak 600 yıl boyunca bir cihan impratorluğu haline gelmiştir. Bir cihana hükmeden Osmanlılarının sağlam temellerinin atıldığı Marmara Bölgesi'nde yürütülen fetih hareketlerinde Osman Gazi ve Orhan Gazi büyük rol oynamışlardır. Osman Gazi döneminde fetih hareketleri daha çok Bizans'ın bölgedeki zayıflayan otoritesinden yararlanarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde İznik ve Bursa gibi önemli şehirler muhasara altına alınmıştır. Ayrıca Karacahisar, Bilecik ve İnegöl gibi stratejik noktalar fethedilerek hâkimiyet alanı genişletilmiştir. Osman Gazi'nin fetih politikası, kalıcı yerleşim ve iskân esasına dayalı olup, Osmanlıların Marmara Bölgesi'nde tutunmasını da kolaylaştırmıştır. Osman Gazi başarılarını oğlu Orhan Gazi'ye devretmesi ardından 1326 yılında Bursa'nın fethedilmesi ile Osmanlı tarihinde bir dönüm noktası yaşanmıştır. Bursa'nın başkent yapılmasıyla Marmara Bölgesi Osmanlı siyasî ve ekonomik hayatının merkezi hâline gelmiştir. Ardından 1331 yılında İznik, 1337 yılında ise İzmit'in fethedilmesiyle Bizans'ın Anadolu'daki Marmara bağlantısı büyük ölçüde koparılmıştır. Bu gelişmeler, Osmanlıların Marmara Denizi çevresinde hâkimiyet kurmasını ve Rumeli'ye geçiş için uygun zeminin oluşmasını sağlamıştır. Orhan Gazi'nin büyük oğlu Süleyman Paşa'nın başarıları ile kroniklerde de yer verilen Rumeli'ye geçiş ve burada gaza faaliyetlerinin başlaması ile Osmanlıların sağlam temeller üzerine imparatorluklaşma yoluna girmesinin altyapısı da hazırlamıştır.