Theses supervised by Prof. Dr. Yaşar Özüçetin
12 theses · Kırşehir Ahi Evran University
Verilen siyasi haklar bağlamında Türk kadını ve seçimler (1935-1946)
3 Nisan 1930 tarihinde Belediye Seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı elde eden Türk Kadınına, 5 Aralık 1934 tarih ve 2598 sayılı kanun ile milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Siyasal haklarını kazanan Türk kadını, ilk defa 1935 seçimlerine katılmış ve çeşitli il ve bölgelerden parlamenter sıfatıyla mecliste yerini almıştır. İlk defa temsil hakkı kazanan Türk kadınlarının, milletvekili seçimlerinde, istisnalar mevzubahis olsa da, genellikle eğitim düzeyi iyi, mesleklerinde öncü, Cumhuriyet devrimlerini benimsemiş kadınlardan seçilmesine dikkat edilmiştir. 1935 seçimlerinde 18, 1939 ve 1943 seçimlerinde 16 kadın milletvekili çeşitli il ve bölgelerden meclise girmeyi başarmıştır. V.(1935-1939), VI.(1939-1943) ve VII.(1943-1946) dönem kadın milletvekillerinin meclis içi konuşmaları incelendiğinde genellikle onların "kadın, çocuk, eğitim ve kültür" üzerine yöneldikleri görülür. Siyasi kararlarda pek etkili olamasalar da, ilgili dönemin iç ve dış olayları ile ilgili fikir beyanında bulunmuşlardır. Tüm bu mücadeleye rağmen ilginçtir ki TBMM'ye ilk defa katılan kadın parlamenterlerin tüm parlamenterlerin sayısına oranı %4 civarında kalmış ve sonraki iki dönemde bu oran gittikçe azalmıştır. Anahtar Kelimeler: Demokrasi, Kadın Milletvekilleri, Medeni ve Siyasî Hak, Seçim.
Western perception of the Turkish statesmen from 1923 to the present in the context of civilization and civilizations(Present-Prime Minister)
Civilization is not constant in a society and constantly advances and does not go back from the level. A society that does not conform to these elements is not a developed society. Measures taken to reach the level of civilization of the Ottoman Empire delayed the collapse. Moreover, thanks to these measures, the last of the Ottoman Empire, the first son of the Republic of Turkey has grown. Thus the founders of the Republic of Turkey, civilizations struggle, inherited from the Ottoman Empire. The presence of both enemy and civilization in the West forced Turkish statesmen (president and prime minister) to pursue policy in a fine line between heaven and hell. But they did not give up their struggle to reach the level of contemporary civilizations. 1923 to present contemporary civilizations extending reach the level of the struggle on behalf of Turkish Statesmen have won their way to western perception and continues to win. Keywords: Civilization, Modernization, Turkish Statesmen, Westernization, Western Perception.
İsrail Devleti'nin ortaya çıkışı, İsrail'in Türkiye tarafından tanınması ve bu durumun Türk dış politikasındaki rolü (1948-1958)
Ortadoğu'nun tarihi süreç boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı bilinen bir gerçektir. Temelleri çok eskilere dayanan Siyonizm' in doğuşu çerçevesinde İsrail'in kuruluşu, tarihi süreç içinde İsrail-Türkiye ilişkilerinin yaşanılan olaylar nezdinde değişkenlik göstermesi dikkat çekicidir. Siyasetinin kaynağını Tevrat'tan alan Siyonizm ile Batı desteğini arkasına alan İsrail, Ortadoğu siyasetinde etkin bir rol oynamıştır. 1948-1958 tarihleri arasında Türkiye-İsrail arasında kurulan siyasi ilişkilerin temelinde, bahsedilen jeopolitik siyasi, askeri ve politik fikirlerden yola çıkılarak Ortadoğu coğrafyasında İsrail 'in kurulması ile dengelerin değiştiği görülmüştür. Tarihsel arka planda Yahudilerle Türklerin birbirlerine karşı menfi tutum izlememiş oldukları görülmekte olup, dış politika tehditlerine karşı benzer yaklaşım gösteren her iki taraf, menfaatleri doğrultusunda stratejik ortaklık ilkesini benimsemiş, muhtelif zaman aralıklarında ilişkilerine yön veren bir diplomasi içerisinde olmuşlardır. Anahtar Kelimeler: Türkiye, İsrail, Diaspora, Siyonizm, Ortadoğu.
1973'ten günümüze katliama maruz kalan Türk diplomatları ve bu katliamların Türk basınına yansıması
1973'ten başlamak üzere 1994 yılına kadar dünyanın çeşitli ülkelerindeki Türk temsilciliklerine ve diplomatlarına yönelik saldırılar olmuştur. Çoğunluğu Ermeniler tarafından düzenlenen bu saldırılar neticesinde birçok değerli Türk diplomatı hayatını kaybetmiştir. Bu çalışmada, "Ermeni Meselesi"nin Türk diplomatlarının katledilmeleri temelinde gündemde tutulması, şehit diplomatlar ve katliamların Türk basınına yansımaları ele alınmıştır. Araştırmada, saldırıların başladığı 1973'ten sona erdiği 1994 yılı aralığında yayımlanan, döneminin gazeteleri incelenmiş, 1973 saldırısının ilk saldırı olması sebebiyle basında geniş bir şekilde yer aldığı görülmüştür. Türk kamuoyu tarafından ilk kez karşılaşılan bu saldırıya gereken hassasiyet ve tepki gösterilmiş, ancak gösterilen bu hassasiyet ve tepki sonraki süreçte giderek azalmıştır. Türk kamuoyunun bu genel tutumu Türk basınına da yansımış ve Türk basınında da saldırıların olağan bir hale geldiği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: 1973, Ermeni Meselesi, Diplomat, Katliam, Türk Basını.
Osmanlıdan Cumhuriyete devralınan ekonomik miras
Bu çalışmada, Osmanlı Devleti'nin yıkılış döneminden önceki sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı ele alınarak ülkenin tarıma dayalı bir yapı altında hâkim bir güç olduğunu ve ülke içerisinde farklı etnik kökenleri barındırdığına dair açıklık getirilmiştir. 18. yüzyıla kadar geçen sürede Osmanlı Devleti geleneksel üretimi ile yüksek standartlara ulaşmış ve hem sosyo-ekonomik hem de kültürel açıdan yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Batı'da sanayileşmenin gerçekleşmesi, Osmanlı Devleti'nin bu gelişmeye ayak uyduramaması ve hâlâ ilkel yapıda bulunması ülkeyi geride bırakmıştır. Ayrıca, ülkenin ekonomisinde bozulmalar yaşanmış ve ülke açık pazar haline gelmiştir. Ülke nüfusunun çoğunluğunu çiftçi, asker ve memurun oluşturduğu görülmektedir. Sanayi Devrimi'nde yaşananlar, savaşlar ve kapitülasyonların etkisi ile ülkenin egemenlik haklarını kaybetmesi, bununla birlikte tarım alanında ekilebilecek arazide nüfusun, tohumun ve araç gerecin yetersizliği de ülkeyi çıkmaza sürüklemiştir. Ekonomik yönden sıkıntıya giren devlet, savaş harcamalarına yetişememiş ve borçlanma yoluna başvurmuştur. Bu borçlanma önce iç ardından da dış borçlanma şeklinde olmuştur. Araştırmada, devletin ilk borç yüküne girişinden son borçlanma dönemine kadar olan zaman dilimine açıklık getirip, bu borçların neden, kimden ve nasıl alındığı ele alınıp, bu borçların neticesi ele alınmıştır. İlk kapsamlı dış borç 1854 yılında Kırım Savaşı ile birlikte alınmıştır. Ne yazık ki Osmanlı Devleti için bu borç ilk ve son borç olmamış sürdürülebilir bir şekilde devamı getirilmiştir. Osmanlı Devleti'nin omuzlarında ağır bir yük olan bu sıkıntı, borcu borçla kapatmak şeklinde devam etmiştir. Borcu borç ile kapatamayan devlet moratoryum ilan etmiş, borçlara yapılan yapılandırma neticesinde hükûmet her ne kadar rahatlasa da bu uzun sürmemiş, vadesi gelen borcu refinansman etmiştir. Borç almayı alışkanlık edinen Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle beraber yeni Türkiye, Osmanlı Devleti'nden kalan borçların bir kısmını yani payına düşeni alarak taksitlerle ödeme kararında olmuştur. Ne yazık ki yeni savaştan çıkan ve henüz ekonomik açıdan kendine gelemeyen Türkiye, borçlarda konsolidasyon yaparak ve iktisadî hedef ve politikalar belirleyerek, Osmanlı mirasının son taksitini bir asır sonra 1954 yılında kapatmıştır. Yine Türkiye, kendisine miras kalan sosyo-ekonomik ve kültürel yapıyı bozulmuş bir şekilde alarak muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmak için büyük atılımlar başlatmıştır. Tarım, sanayi, hizmet ve kültürel alanlarında yeni girişimlerde bulunmuştur.
Esir edilen ve esaretten kurtulan General Charles Vere Ferrers Townshend'in tâbi tutulduğu değerlendirmeler
20. Yüzyılda İngiltere'nin Akdeniz'deki menfaatlerine petrol de dâhil olmuş, bu konuda her türlü tehdidin etkisiz kılınması edilmesi yönündeki kararlılık, İngiliz diplomasisinin esasını oluşturmuş, General Charles Vere Ferrers Townshend, Birinci Dünya Savaşı'nda emrine 6. Hint Tümeni verilerek 1915 yılı başlarında Irak Cephesi'nde görevlendirilmiştir. Halil (Kut) Paşa tarafından Kût-ül Amara'de kuşatılan General Townshend ve birlikleri, 29 Nisan 1916'da çözüm yolunu teslim olmakta bulmuşlardır. İshak Bey'in refakatiyle General Townshend, 3 Mayıs 1916'da vapurla Bağdat'a yola çıkmış, diğer generaller ise 4-5 Mayıs 1916' da bir kısım subaylarla beraber Bağdat'a sevk edilmiştir. İngiliz ve Hintli esirler daha sonra Anadolu'da çeşitli kamplara yerleştirilmiştir. General Townshend'ın ve beraberindeki grubun İstanbul yolculuğu, 12 Mayıs 1916 günü başlayıp, 3 Haziran 1916'da sona ermiştir. General Townshend'ın esaret hayatı Heybeliada ve Büyükada'da geçmiş, esareti boyunca kendisine her türlü kolaylık gösterilmiştir. O, esir değil adeta bir misafir olarak görülmüştür. General Townshend, esaretini geçirdiği 29 Nisan 19016'dan 20 Ekim 1918'e kadar zaman diliminde Türkleri tanımış, Türkler arasında da kendi öz yapısına uygun intiba ve etki bırakmıştır. Türklerin memnun edici yaklaşımlarına, kendisi ve İngiliz askerlerinin esaret hayatlarının nihayetlenmesi için şükran ifadesi olarak arabuluculuk görevi üslenmiştir. General Townshend, ülkesine dönüşü sonrasında İngiliz diplomasını eleştirmiştir. Türkiye'yi düşman bir ülke olarak değil onu kazanılması gereken bir müttefik olarak görmek istediğini söylemekteydi. Bu bağlamda General Townshend Türkiye'yi ziyaret edecek ve bir Türk dostu olarak çabalayacaktır. Anahtar Kelimeler: Esirlik, General Townshend, Irak Cephesi, Kût-ül-Amâra, Millî Mücadele
Erken Cumhuriyet Dönemi Türkiye'de çocuğa gösterilen özen ve çocuk koruma politikaları (1923-1940)
Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde gerçekleşen Millî Mücadele ve sonrası, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu gerçekleşmiş, ancak bu önemli başarı içerisinde; savaşlardan bıkmış, yorgun, sağlık yönünden kötü, eğitimsiz, yoksul ve salgın hastalıklarla mücadele eden bir toplumu barındırmıştır. Kuşkusuz savaşlardan, kıtlıklardan, salgın hastalıklardan en çok etkilenen kesim yaşlılar, kadınlar ve çocuklar olmuştur. Bu devrede, özellikle kimsesiz, öksüz veya korunmaya muhtaç olan çocukların himaye edilip gözetilmeleri önemli bir mesele olarak görülmüştür. Yeni kurulan devlet, geleceğine yön verecek olan neslin ulus-devlet çerçevesinde sağlıklı, gürbüz, ülkesine ve milletine bağlı, millî şuura sahip nesillere dayanmak gerektiğinin bilincinde idi. Bu doğrultuda, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muasır medeniyetler seviyesine ulaşılması amacıyla sıkıntılı durumun bir an önce giderilmesi ve toplumun, bu içinde bulunduğu şartlarda gözetilmesine yönelik çalışmalar başlatılmıştır. Korunmaya muhtaç çocuklara ilişkin çıkarılan kanunlar, Erken Cumhuriyet Dönemi'nde önemli bir adım olmuş ancak, mevcut yapının ve meselelerin üstesinden gelinmesinde kifayetsiz kalmıştır. Çalışmada, Erken Cumhuriyet Dönemi çocuk koruma politikaları çerçevesinde, çocukların himayesine yönelik oluşturulan kurum ve kuruluşları ele alınarak, 1923-1940 arasında körpe cumhuriyetin korunmaya muhtaç çocuklara ilişkin yürürlüğe koymuş olduğu kanunlar ve bu kanunların yansımaları ele alınmış ve arşiv belgelerinden, meclis celse zabıtlarından, gazetelerden ve telif-tetkik eserlerden istifade edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Salgınla Mücadele, Çocuk Koruma Politikaları, Korunmaya Muhtaç Çocuk, Korunmaya Muhtaç Çocuk Kanunları.
Meşruiyet ve meşruiyet temelinde TBMM'ne atfedilen mütalâa ve değerlendirmeler (1920-1923)
Meşruiyet; meşru olma, kanuna uygun bulunma demek olup, iktidar sahibinin veya prensipler sisteminin haklılığı, siyasî iktidarın halkın rızasına ve tasvibine dayandırılması durumudur. Bu temelde vatan ve namusun muhafaza edilmesi amacıyla ülkenin muhtelif yerlerinde askerî ve silahlı direniş teşkilâtları oluşturulmuş, kongreler toplanmıştır. Millet ve milliyet kavramları Türk tarihinin ve kültürünün kaçınılmaz bir gelişmesi neticesinde yavaş yavaş siyasî bir kavram şekline bürünmüştü. Bu durum, ülke sınırları dâhilinde bulunan insanları hürriyet ve istiklâl fikri etrafında birleştirmiştir. Son Osmanlı Mebuslar Meclisi'nin 16 Mart 1920 tarihindeki İstanbul'un fiilen işgali üzerine çalışamaz hâle düşmüş, Mebuslar Meclisi'nin 11 Nisan 1920 tarihinde resmen feshedilmesi ülkede meşrutiyet idaresinin kaldırılarak millet temsilcilerine dayanmayan bir keyfî idare hükûmetinin çalışmasına imkân vermiştir. Türkleri millî iradesini dile getirecek bir resmî müesseseden mahrum bırakmıştır. Bu çalışma ile meşruiyet temelinde Türk İstiklâl Savaşı'nı sevk ve idare eden TBMM'ne yöneltilen mütalâa ve değerlendirmeler incelenmiştir. TBMM, siyasî iktidarın varlık sebebinin halk için akıllıca iş gören bir anlama kavuşturulduğu, halkın rızası ve onayına dayanan, toplumsal mutabakatı yansıtan bir organ olmuş, milletin tek temsilcisi sıfatıyla kuvvetler birliği sistemini benimsemiş, yeni bir Türk Devleti'nin esaslarını belirlemiş ve İstiklâl Mücadelesi'nin sevk ve idare edeni olmuştur. Meclisin kendi üyeleri tarafından meşru hakkın elde edilmesi ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanılması; "…Dört tarafta memleketimizi, vatanımızı muhat olan tehlikenin önünde aslanlar gibi dikilmek ve hain din düşmanlarımızın karşısında tarihimize, ecdadımıza lâyık bir evlât olduğumuzu ispat etmek… …Bizi buraya sevke saik olan sebebi yegâne istihlası vatan endişesidir…" şeklinde ifade edilmiştir.
Osmanlı sefâretnâmelerinde Batı algısı (XVIII. yüzyılın başından XIX. yüzyılın ilk çeyreğine)
Osmanlı Devleti, dış dünya ile çeşitli vasıtalar ile diplomatik ilişkiler kurmuştur. Bu vasıtalardan biri sefirlerdir. Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıla kadar Avrupa'ya olan askerî üstünlüğünden ileri gelen durumu dolayısıyla sefirlerini bir ülkeye savaş açmak ya da barış yapmak amacı ile göndermiştir. Tek taraflı bir diplomatik ilişki tercih eden Osmanlı Devleti, Ad Hoc (fevkalade) diplomatik yöntemini benimsemiştir. 1699 Karlofça Antlaşması sonrası meydana gelen toprak kayıpları, yapılan muahedeler ve içinde bulunulan konjonktür Osmanlı Devleti'ni yeni bir diplomatik sürece mecbur kılmıştır. 1718 Pasarofça Antlaşması gereği Avrupa'ya gönderilen, sefâretnâmesi ile Batılılaşmanın en önemli kaynaklarından birisi Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi olmuştur. Paris'e fevkalade elçi olarak gönderilen Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi ile başlayan diplomatik süreç Paris, Viyana, Berlin, Stockholm gibi başkentlere elçi yollanması ile devam etmiştir. Fevkalade ve daha sonra daimî elçi olarak Avrupa'nın çeşitli başkentlerine giden elçiler, bulundukları ülkelerin idarî, askerî, iktisadî ve sosyal yapıları hakkında önemli bilgiler ihtiva eden sefâretnâmeler kaleme almışlardır. Bu eserler, elçilerin müktesebatları ile orantılı olarak önemli gözlemler ve bilgiler içermektedir. Sefâretnâmelere yansıyan Batı algısını, ele alınan 15 sefâretnâme doğrultusunda kronolojik olarak ele alınacaktır. Bu şekilde sefâretnâmelerin devletin, ele alınan süreç içerisindeki değişiminde rolü gözlemlenebilecektir. Bu çalışma ile sefirlerin sefâretnâmelerin perspektifinde Batı'nın nasıl algılandığı tetkik edilmekte ve bu algı temelli değişim ve farklılaşma irdelenmektedir. Elçilerin gönderildikleri ülkelere ilişikin düşünce ve algıları zaman içerisinde değişiklik göstermesine rağmen bu ülkelerin potansiyel bir "düşman" olduklarına dair görüşleri sabit kalmıştır. Elçiler, bir taraftan Osmanlı Devleti'nin gücü ve ihtişamını davranış ve sözleri ile sergilerlerken diğer taraftan da müktesabatları ölçeğinde dikkatlerini çeken ve takdir ettikleri unsurları kayda değer görmüşlerdir. Dolayısıyla, elçiler tarafından kayda değer görülen örf, adet gibi soyut ve bilimsel gelişmeler, bina, bahçe gibi somut nesneler onların zihinlerinde önemli izler bırakmışlardır. Elçilerin sahip oldukları algıda, şahsî düşünce ve görüşlerine tesadüf edilirken kendi devletlerinin de diplomasi ve siyasası da görülebilmektedir. XVIII. yüzyılın başından XIX. yüzyılın ilk yılları içinde sefirlerin buludukları Avrupa ülkeleri, zihinlerine "kâfirlerin cenneti" ve "Müslümanları cehennemi" şeklinde yansımış, İslam kimliğinin de sınırlandırdığı bu algıda "Kâfir", "Kâfiristan", "Frengistan" gibi vasıflandırmalar onların hem resmî hem de kişisel algılarının bir tezahürü olarak ortaya çıkmıştır.
Türk milliyetçiliğinin Millî Mücadele ve Cumhuriyetin ilk yıllarında donanımı nispetinde siyasî ve toplumsal işlevi
Tarih öncesi dönemlerden itibaren millet görünümüne sahip olan Türklerin, sonraki süreçlerde farklı coğrafi ve kültürel temasları neticesinde millet görünümünün kavramsal bir değişime uğradığı, çeşitli inanç ve dillerin etkisinde bu görünümden uzaklaştığı ya da anlamını yitirdiği görülmektedir. Milliyetçilik telakkisinin etkin olmaya başladığı dönemde milliyetçiliğin, her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da etkin olduğu görülmüştür. Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden itibaren kendisini hissettiren bu akım, bir imparatorluğun yıkılışı anlamına gelirken diğer tarafta millî bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'nin ortaya çıkmasına etki etmiştir. Ele alınan çalışmada, milliyetçi söylemlerin ve uygulamaların Türk milletine olan etkilerine ve onun dönüşümüne yer verilmiştir. Bulunduğu coğrafya dolayısıyla çevresiyle Türkiye'nin etkileşimine, bu etkileşimin neticesinde nasıl bir pozisyon aldığı üzerinde durulmuştur. Ayrıca, Sevr Antlaşmasıyla tahakküm altına alınan bir milletin, modern, çağdaş, laik ve millî saikler aracılığıyla kendi kaderini tayin etme sürecine değinilmiştir. Millî Mücadele ile birlikte bu çabaların askerî, siyasi, kültürel, toplumsal olarak ele alındığı gözlemlenmektedir. Teslimiyetçi politika yürütenlere ve ikircikli düşüncelere sahip olan toplumun bir kesimine rağmen bu mücadele kararlılıkla yürütülmüştür. Milliyetçiliğin kavramsal bağlamda etkileşim hâlinde bulunduğu çağdaşlaşma, demokrasi, cumhuriyet gibi kavramların Türk toplumuna entegre edildiği görülmektedir. Millî perspektife dayalı anlayış, iç ve dış siyasette belirleyici ve etkin bir konumda yer almıştır. Türk milliyetçiliği, içerisinde bulunduğu dönemde, saldırgan bir siyaset anlayışını benimsemediği gibi "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" prensibi gereğince kendi bünyesinde huzuru ve bağımsızlığı hedeflerken, aynı zamanda küresel barışa da katkı sunmayı amaçlayan bir politika geliştirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan etik ve değerlerin, Cumhuriyet'in istikrarının sağlanmasında ve Türk milletinin bağımsızlığının kökleştirilmesinde de devam ettirildiği ve toplumun bu doğrultuda yeni bir duruşa yönlendirildiği görülmektedir.
Büyükelçiliklerin işlevi ve Ürdün büyükelçilerinin Türkiye'ye ilişkin belli başlı yaklaşımları
Devletler ve diğer aktörler arasındaki etkileşimi ve iş birliğini inceleyen bir disiplin olan uluslararası ilişkiler dünya barışını, istikrarını teşvik etmek ve küresel zorluklara kolektif çözümler bulmak için gerekli olmuştur. Bu ilişkilerde büyükelçiler, devletlerarasındaki iletişimin ve diplomasinin kolaylaştırılmasında, ikili ilişkilerin geliştirilmesine katkıda bulunan yüzlerce anlaşma, protokol, sözleşme ve müzakerenin başlatılmasında oldukça önemli roller üstlenmişlerdir. Haşimi Ürdün Krallığı'nın bağımsızlığını elde ettiği tarih olan 1946'dan itibaren ortaya konulan dostane ilişkiler neticesi, 11 Ocak 1947'de Ankara'da Türkiye Cumhuriyeti ile Haşimi Ürdün Krallığı arasında "Dostluk Antlaşması" imzalanmış, bu antlaşma iki devlet arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasına, büyükelçilik nezdinde temsil hakkına temel teşkil etmiş ve bugüne kadar devam eden diplomatik ilişkilerde yakın temas dönemini başlatmıştır. Cereyan eden gelişmeler ve verilen mesajlar her iki ülke ilişkilerinin sıkı bir şekilde birbirine bağlı olup, bu ilişkilerin dinî, kültürel, tarihi ve coğrafî faktörleri de içine aldığı ortaya konulmuştur. Çalışmada, evrenin özellikleri hakkında bilgi toplamak, kişileri, durumları ya da olayları tam ve doğru olarak betimlemek olan araştırma modeli esas alınmıştır. Araştırma, Haşimi Ürdün Krallığı ve Türkiye Cumhuriyeti ilişkilerinde Türkiye-Ürdün Dostluk Antlaşması'nın tarih ve diplomasi alanındaki etkilerini ve Haşimi Ürdün Krallığı'nın Türkiye'de görevlendirdiği büyükelçiler ve bu büyükelçiler temelinde uluslararası sistem içinde Türkiye Cumhuriyeti ile Ürdün arasındaki ilişkileri incelemeyi amaçlamıştır.
Kuruluşundan kapanışına Malatya Halkevi
10 Nisan 1931 tarihinde Türk Ocakları'nın kapatılmasından sonra Atatürk'ün emriyle 19 Şubat 1932 tarihinde 14 il merkezinde Halkevleri açılmıştır. Açılan Halkevleri arasında ilkler içerisinde Malatya Halkevi de bulunmaktadır. Malatya Halkevi ilk yılında yedi ve daha sonra dokuz şubesi ve 186 üyesiyle faaliyetlerine başlamıştır. Malatya'da kuruluşundan kapanışına kadar beş Halkevi, 54 Halkodası vardır. Malatya Halkevi, Cumhuriyetin getirmiş olduğu yenilikleri ve düşünceleri, 9 şube ile halka anlatmış ve uygulamalı bir şekilde göstermiştir. Malatya Halkevinin Dil ve Edebiyat Şubesi, Temsil Şubesi, Sosyal Yardım Şubesi ve Köycülük Şubesi başarılı çalışmalar yürütmüştür. Halkevleri sayesinde ülkenin en ücra köşelerine gidilmiş hem parti tüzüğü anlatılmış hem de kültürel çalışmalar yapılmış, bu bağlamda sözü edilen bu çalışmalar Malatya'da da dikkati çekmiştir. Ayrıca Malatya Halkevi tarafından bir dergi, bir broşür ve kitap şeklinde üç değişik alan da neşriyat çıkarılmış, bu yayınlar Malatya da büyük bir ilgi görmüştür. Yazı kadrosunda ise daha çok Malatya Halkevinin idarî heyetinde yer alan isimler olmuştur. Malatya Halkevi tarafından yayımlanan neşriyatlar, hem Halkevinin faaliyetlerini haber yapmış hem de halkı okumaya teşvik etmiştir. Malatya Halkevi kurulduğu ilk yıldan itibaren halkı bilinçlendirmek ve onlara yol göstermek için köy ve şehir arasında aydınlık meşalesini taşımıştır. Şehrin kültür seviyesini yükseltmek için bu neşriyatlar önemli olmuştur. Dönemin siyasi gelişmeleri sonucunda 8 Ağustos 1951 tarihinde Halkevleri kapatılmıştır.