Theses supervised by Prof. Dr. Yücel Acer
12 theses · Ankara Yıldırım Beyazıt University, Çanakkale Onsekiz Mart University
Deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerinin hukuki boyutu
Bu tez çalışması, deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini uluslararası deniz hukuku kuralları çerçevesinde inceleyerek kıyı devletlerinin deniz yetki alanları üzerindeki egemen hakları ile bu faaliyetlerin hukuki olarak nasıl düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışmanın özgün katkısı, Türkiye'de henüz sınırlı bir literatüre sahip olan Deniz Mekânsal Planlaması (DMP) ile deniz üstü rüzgâr enerjisi arasındaki ilişkiyi Türk hukuku bağlamında ayrıntılı biçimde ele alması ve 2025 yılında ilan edilen Türkiye DMP haritasının hukuki boyutunu değerlendirmesidir. Tez kapsamında öncelikle deniz üstü rüzgâr enerjisinin tarihsel gelişimi ve teknik yapısı açıklanmış, ardından bu faaliyetlerin iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ve açık denizler gibi farklı deniz yetki alanlarında doğurduğu hak ve yükümlülükler hukuki açıdan analiz edilmiştir. Çalışmada ayrıca deniz üstü rüzgâr enerjisi projelerinin sürdürülebilirlik, çevresel koruma ve deniz kullanım çatışmalarını önleme açısından DMP ile nasıl entegre edilebileceği incelenmiş; bu bağlamda Çin, Birleşik Krallık, Almanya ve Türkiye'nin DMP uygulamaları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Son bölümde Türkiye'nin deniz yetki alanlarında deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini düzenleyecek hukuki altyapının geliştirilmesine yönelik somut öneriler sunulmuştur. Çalışma kapsamında yapılan araştırma faaliyeti; doküman inceleme ve karşılaştırmalı analiz yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
Limits of extraterritorial jurisdiction at sea: An analysis on interception of vessels embarked with illegal migrants or asylum seekers
Although it has gradually been deprived of its initial dominance, the principle of freedom of the high seas has long been and still is a basic principle of the current maritime law. The freedom of high seas does not only belong to coastal State but also to landlocked States. The principle provides all States including non-recognized free navigation. Moreover, the right to overflight as well as laying cables, pipelines, and enjoyment of the sea resources are not subject to the exclusive jurisdiction of certain State or States. The usage of high seas is considered as in the character of res communis. Even if migration and crimes committed upon seas are long-standing incidents, recent development in navigation and struggles in many regions have escalated smuggling and trafficking activities. Migration has become one of the most common incidents to be faced in these seas. Recent incidents in the Mediterranean Sea demonstrate the weakness of international rules and their enforcement. It is also evident that international provisions are also failing to protect the migrants' fundamental rights including the right to life. Rescue operations for persons in imminent danger and interdictions against vessels carrying illegal migrants have unveiled absence of necessary regulations, or inadequate interpretation of some of them. In order to protect migrants' life and fundamental rights, it is required that international bodies must act proactively. Push back strategy from the maritime frontier and seaworthy boat practice for migrants upon the seas are the contemporary technics which clashed with the non-refoulement principle and the fundamental rights of the migrants. Extraterritorial application of right to life and non-refoulement are essential tools and responsibilities in migrant smuggling and interception measures in this regard.
Sanatsal ifadenin dini değerlere saygı hakkı ile birlikte korunması
Sanatsal İfadenin Dini Değerlere Saygı Hakkı ile Birlikte Korunması Sanat, insan hürriyetinin en eski yansımalarından biri olarak, insanın varoluşunu konumlandırma ve evreni estetikle tanımlama çabasıdır. Sanatsal ifade hürriyeti de bu bağlamda, en temel insan haklarından biri olan ifade hürriyeti kapsamında korunmaktadır. Din, tıpkı sanat gibi insanın varoluşu ile ilgilidir ve varoluşu anlamlandırma yoludur. Sanattan farklı olarak ilahi bir esas ve kaynağa dayanan din, bireyin özgürlüğünden doğmaz, aksine bireyi ve yaşamını belli esaslar çerçevesinde yönetmeyi amaçlar. Dinin dokunulmaz bir alan olarak varlığı, insanın daha korumacı bir yaklaşım sergilemesine neden olmaktadır. Mutlaklığına dair tezlerin geliştirilmeye başlandığı sanatsal ifadenin, dini duyguları zedelemesi durumunda, üstün değerin nasıl belirleneceği ve çatışan iki değerden hangisinin daha öncelikli olacağı önemli bir sorundur. Dinin toplumsal boyutu, dini değer ve duygulara yönelen söylem ve eylemlerin de toplumsal sonuçlar doğurmasına neden olmaktadır. Hukuk, üstün değeri tespit ederken başkalarının haklarını ve aynı zamanda kamusal menfaatleri de göz önünde bulundurarak farklı ölçütleri kullanmak zorunda kalacaktır. Sanatın bir aktivizm türüne evrilmesi ile sanatsal ifade ve dini değerler daha yoğun bir etkileşim içerisine girmeye başlamıştır. İfade hürriyetine güncel yaklaşımlarda sınırlandırma sebepleri neredeyse terk edilmeye başlanmış, çoğulculuk ve hoşgörünün ancak fikirlerin serbest pazarı ile sağlanabileceği düşüncesi geçerlilik kazanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sistemi, hakların dengelenmesinde yeni bir paradigmaya doğru evrilmektedir. Bu yeni rotanın, nefret söylemlerine açık kapı bırakıp bırakmadığı önemlidir zira insan haklarının başka türlü ihlallere zemin oluşturması istenmeyecek bir durum oluşturur. Başkalarının haklarının korunmasını denklemden çıkarmak insanların büsbütün bir "blasphemy" toplumuna tahammül konusunda fedakarlığa zorlanması demektir. Aynı zamanda sanata yalnızca sansür vaat etmek de insanın zorunlu bir duyusuna, poetik zihnine erişimi kısıtlayacaktır. Yeni durum, rencide etme hürriyeti ile rencide edilmeme hakkı arasında bir denge arayışına ilişkindir. Anahtar Kelimeler: ifade hürriyeti, sanatsal ifade, blasphemy
Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından terörizmle mücadele kapsamında gerçekleştirilen sınır ötesi askerî harekâtların meşruiyeti
Birleşmiş Milletler Antlaşması ve uluslararası hukukun diğer kaynakları incelendiğinde; kuvvet kullanmaya dair kuralların devletleri esas aldığı, bu kapsamda devletlerin birbirlerine karşı kuvvet kullanmasını yasakladığı ancak günümüzde uluslararası barış ve güvenliğin tesis edilmesinin önündeki en büyük engellerden biri olan terör örgütleri ile mücadelede kuvvet kullanmayı düzenlemediği görülmektedir. Bu nedenle devletlerin terörizmle mücadelede ülke sınırları dışında kuvvet kullanma hakkı uluslararası hukukun en tartışmalı konuları arasında yerini almıştır. Barış döneminde terör saldırılarına uğrayan devletler tarafından terör örgütlerini koruyan veya destekleyen, terör örgütleri ile mücadelede aciz veya isteksiz, başarısız veya çökmüş devletlere ve diğer silahlı gruplara karşı ülke sınırları dışında kuvvet kullanma, terörizmle mücadelede sonuç almaya yönelik en başarılı yöntemlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Uzun zamandır Irak ve Suriye'nin kuzeyindeki terör örgütlerinin süregelen silahlı saldırılarına maruz kalan Türkiye, bu saldırılara tepkisel nitelikte olacak şekilde, Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 51'inci maddesinde hüküm altına alınan meşru müdafaa hakkı kapsamında saldırıların kaynağı olan Irak ve Suriye'ye sınır ötesi harekâtlar icra etmiştir. Türkiye bu harekâtlar ile Irak ve Suriye'yi değil, bu ülkelerin topraklarında yuvalanan terör örgütlerini hedef almıştır. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde uluslararası terörizme karşı ülke sınırları dışında kuvvet kullanma hakkı konusu incelenmiştir. Uluslararası terörizmle mücadele kapsamında kuvvet kullanmaya ilişkin olarak birinci bölümde çizilen hukuki çerçeve doğrultusunda; Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından Irak'ın kuzeyindeki terör örgütlerine yönelik 1980'li yıllardan itibaren icra edilen sınır ötesi askerî harekâtlar ikinci bölümde, Suriye'nin kuzeyindeki terör örgütlerine yönelik 2015 yılından itibaren icra edilen sınır ötesi askerî harekâtlar ise üçüncü bölümde incelenmiştir.
İfade özgürlüğünün sınırlandırılması
Bu çalışma ifade özgürlüğünün olağan ve olağanüstü dönemlerde hangi şart ve koşullarda sınırlandırılabileceğini incelemektedir. Bir temel hak ve özgürlük olan ifade özgürlüğünü düzenleyen ulusal ve uluslararası yazılı metinler ayrıntılı şekilde incelenmiştir. Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi ilgili kararlarının yanı sıra literatür taraması da yapılarak ifade özgürlüğünün hangi şartlar dahilinde sınırlandırılabileceği üzerinde çalışılmıştır. Sonuç olarak, mutlak bir hak olmayan ifade özgürlüğünün, Anayasa'da veya uluslararası metinlerde yazılı olan sınırlandırma sebepleri de gözetilerek "kanunilik", "meşru amaç" ve "demokratik toplumda gerekli olma" kriterleri ayrı başlıklar altında ele alınmıştır. Öte yandan yapılacak sınırlandırmanın Anayasa'dan kaynaklı olarak, olağan ve olağanüstü dönemlerde farklı kriterlere tabi tutulması nedeniyle her iki dönem olağan ve olağanüstü olmak üzere iki ayrı bölüm olarak incelenmiştir. Olağan ve olağanüstü hal döneminin kendine özgü esas ve usuli koşulları üzerinde durularak pratikte karşılaşılan sorunlar mahkeme kararları ile aktarılmaya çalışılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının icrası
Bu çalışma Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kökenini, yapısını ve bilhassa kararlarının icra sürecini incelemektedir. Bu çalışmayla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının icrasına uluslararası düzeydeki yaklaşım ve Mahkeme kararlarının devletlerin iç hukukuna etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ilgili kararlarının yanı sıra literatür taraması da yapılarak icra sürecinin mantığı anlaşılmaya çalışılmıştır Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları icra edilirken temel olarak bireysel ve genel tedbirlerin ikincillik ilkesi çerçevesinde alınması gerektiği kanaatine varılmıştır. Öte yandan Mahkeme kararlarının bazen icra edilmemekle karşı karşıya kaldığı da görülmüştür. Bu sebeple icra etmemenin neden ve sonuçları da değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, mahkeme kararlarının icrası.
The transboundary watercourse management under international law: The comparative cases of Tigris-euphrates and Nile River Basin
Though about two-thirds of our world is covered with water, it is still one of the major disputed resource areas. Especially, the transboundary watercourses need utmost critical attention as it involves different conflicting States interests over the shared resources. Due to these conflicting interests, there are no smooth practices and the practices differ from time to time and basin to basin. For these reasons, different regional basin states follow different transboundary watercourses management approaches. In this aspect, the study tries to articulate transboundary watercourses management – from international law perspective in general and – from Tigris-Euphrates and Nile River Bain cases in particular. In an attempt to correlate the transboundary watercourse management under International Law with the practices of Tigris-Euphrates and Nile River Basins in a comparative manner, the study address whether there are guiding legal regimes in the latter river basins management or not? If so, what are the nature, legality and scope of application in the aforesaid basins' management in light of international law? The study also addresses whether there are joint institutional arrangements in place for Tigris-Euphrates and Nile River Basin management or not? If so, what are the type, nature and scope of the joint institutional arrangement in the foregoing basins' management? The study finally addresses whether the Tigris-Euphrates River Basins' watercourse management can be considered as an exemplary experience in solving the possible gaps observed in the Nile River Basin management, or vice versa or not? In addressing the aforementioned issues, the study aims to come up with – 1) from international law perspectives, the guiding legal regimes of Tigris-Euphrates and Nile River Basins management, – 2) from administrative institutional perspective, the existing basin-wide organizational set up in Tigris-Euphrates and Nile River Basins, – 3) from comparative perspective, the similarities and differences of Tigris-Euphrates and Nile River Basins management coupled with their respective possible gaps and better experiences in lesson-to-be learned way from each other. Keywords: Basin Institutional Arrangement, International Watercourse Law, Nile River Basin, Tigris-Euphrates River Basin, Transboundary Watercourses Management
Uluslararası teamül kurallarının gelişiminde uluslararası yargı kararlarının rolü
Uluslararası hukuk, uluslararası toplumda süreklilik arz eden değişim ve dönüşümden yoğun biçimde etkilenen ve bu nedenle gelişmekte olan bir hukuk dalıdır. Klasik devlet merkezli uluslararası topluma yeni aktörlerin katılımı, uluslararası hukukun konu bakımından genişlemesine sebep olmuş ve bu durum özellikle var olan hukuk kaynakları ile bu yeni aktörler arasındaki ilişkiye dikkat çekmeyi gerektirmiştir. Bu kapsamda yer alan yeni aktörlerden biri olarak kabul edilen uluslararası yargı kuruluşları ile uluslararası hukukun en tartışmalı ve en belirsiz kaynaklarından biri olan uluslararası teamül kuralları arasındaki ilişki ise üzerinde özellikle durulması gereken bir konudur. Birbirinden farklı niteliklere sahip uluslararası yargı kuruluşlarının teamül kurallarından ne anladıkları, teamülün belirsiz niteliği karşısında ne şekilde pozisyon aldıkları, iki unsurlu teorik teamül yaklaşımını ne ölçüde uygulayabildikleri, teamülün belirsizliği ve iki unsurun ispatının güçlüğü karşısında farklı yaklaşım ve yöntemler benimseyip benimsemedikleri ve nihayet tüm bunların uluslararası teamülü etkileyip etkilemediği gibi sorular bu çalışmanın cevap aradığı sorulardır. Çalışmada bu noktalara odaklanılmasındaki amaç ise uluslararası teamülün gelişiminde uluslararası yargı kararlarının rolünün kuşatıcı biçimde ortaya konulmasıdır. Bu doğrultuda uluslararası yargı kuruluşlarının hem teamül kuralının varlığına (unsurlarına) yönelik tespit faaliyetleri üzerinde durulmuş hem de teamül kurallarının içeriğine yönelik etkileri irdelenmiştir. Uluslararası yargı kararlarının teamül üzerindeki bu iki yönlü etkisi bağlamında uluslararası teamüle ilişkin klasik kabullerin uygulamada ne denli geçerli oldukları ortaya konulmuş olacaktır.
Türkiye'de mültecilerin ve sığınmacıların Uluslararası Hukuk çerçevesindeki temel haklarının sağlanması
Temel insan hakları ihlallerinden kaynaklanan iltica, geçmişten bugüne süregelmektedir. İnsan hakkı ihlallerinden dolayı ülkelerini terk edip, başka ülkelerde insan haklarının çiğnenmediği bir yaşam arayan kişiler için uluslararası hukukça tanınmış haklar bulunmaktadır. Fakat uluslararası hukuk kurallarına rağmen, devletlerin kendine has uygulamaları nedeniyle pek çok zorlukla karşılaşmaktadırlar. Uluslararası arenada olduğu gibi Türkiye'de de, 1951 Cenevre Sözleşmesi mülteci hukukunun temeli olarak kabul edilmektedir. Türkiye sözleşmenin imzacı taraflarından olmasına rağmen, mülteci-sığınmacıların haklarının uygulanması konusunda iç hukukunda bir sistematik oturtamadığından dolayı iltica olgusu ciddi boyutlara ulaşmış bir sorun haline gelmiştir. İç hukukta kurumsal yapılanmanın olmamasından dolayı, sığınma sorunu bir ikileme dönüşerek, gerek sığınmacı- mültecilerin haklarının ihlal edilmesine gerekse ülke üzerine ağır yükler yüklenmesine neden olmaktadır. Türkiye, iltica ve göç konularına yönelik kurumsal ve profesyonel bir sistem oluşturma çabalarına devam etmektedir.Mevcut çalışmada öncelikli olarak, konuyla ilgili temel kavramlar üzerinde durularak, büyüyen mülteci sorununa global bir bakış sağlanmıştır. Uluslararası hukukta iltica kavramı ve mülteci statüsü ve mülteci hakları incelenmiştir. Türkiye'de göç ve ilticanın arka planına değinilerek, ulusal sığınma mevzuatı ve yasal düzenlemeler açıklanmıştır. Son olarak ise, Türkiye'deki mültecilerin ve sığınmacıların haklarının sağlanmasına yönelik karşılaşılan mevcut sorunlar incelenerek, sorunların giderilmesi ve uluslararası hukuk kurallarının gereğince işlerlik kazanması için yapılması gerekenler çözüm önerileri olarak belirtilmiştir.
İran'ın nükleer programı: Küresel ve bölgesel yaklaşımlar
İran'ın nükleer programı, dünya gündeminin ön sıralarındaki yerini korumaktadır. ABD, AB ve müttefikleri İran'ın nükleer silah geliştirdiği yolunda şüpheler olduğunu belirterek, İran'ın nükleer teknoloji elde etmesini ve geliştirmesini engellemeye dönük politikalar uygulamaktadırlar. İran ise nükleer teknoloji elde etme hakkının olduğunu belirtmekte ve bu hakkını uluslararası arenada savunmaktadır.UAEK tarafından yürütülen denetimlerde İran'ın nükleer silah geliştirdiğine ilişkin somut bir bulgu elde edilememiştir. Bununla birlikte İran, nükleer programı nedeniyle BM Güvenlik Konseyi'ne havale edilmiştir ve Konsey kararları doğrultusunda İran'a ekonomik ve askeri yaptırımlar uygulanmaktadır.Rusya ve Çin, BM Güvenlik Konseyi'nden kendi çıkarlarına zarar verebilecek ekonomik yaptırım kararlarının geçmesini engellemeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla BM Güvenlik Konseyi'nde İran'a destek vermektedirler. Bölge ülkeleri de genelde İran'ın barışçıl nükleer teknoloji elde etme hakkının olduğunu kabul etmektedirler ve ABD politikalarına karşı çıkmaktadırlar. Ancak İran'daki mevcut İslami rejim varlığını sürdürdükçe ve bölgedeki petrol varlığı ABD için önemli olduğu müddetçe İran'ın nükleer programı bir sorun olarak var olmaya devam edecektir.
Avrupa Birliği katılım öncesi mali yardımları (IPA): Yardımların ikili ilişkilere yönelik amaçları bağlamında Bozcaada örneği
Avrupa Birliği(AB) Fonları ve IPA(Instruments For Pre-Accession Assistance) Katılım Öncesi Mali Yardımlar ve Yönetimine ilişkin Kurumsal Düzenlemeler çerçevesinde proje kavramı, proje döngüsündeki kritik konular ve proje yönetimine giriş ve proje geliştirme sırasında düşünülmesi gereken temel yönetsel konular Türkiye-AB Katılım Sürecinin Yapısı ve uygulaması taşra yönetimleri açısından ele alınmıştır.Bir taşra birimi olarak Bozcaada'da yürütülen bir projenin süreç ve etkileri değerlendirilerek doğrudan gözlemlenmiş ve katılım öncesinde, belirtilen fonların sosyo-kültürel etkileşim sağlayarak farklı dil ve kültür unsurlarını yakınlaştırmayı başardığı görülmüştür.Yürütülen projenin idari birim ve personele kazandırdığı kamusal yönetim kapasitesinin ise oldukça geliştiği ve kavramsal düzlemde bir takım yanlışların da düzeltildiği görülmüştür. Bu arada katılım müzakerelerinde yaşanan güçlüklerin ise AB kurumsal yapısı içinde hazmedilmesi zor bir ülke olan Türkiye'nin müzakere çerçeve belgesinde öngörülen fasılların açılması ve kapanmasında ortaya çıktığı görülmektedir. Yürütülen çalışmaların ülkemizin demokratik değerlerinin zenginleşmesi ve sivil siyaseti egemen kılması ise son derece önemlidir.Çalışmada, Katılım Öncesi Mali Yardımlar kapsamında hibe programı aracılığıyla Merkezi Finans ve İhale Birimi tarafından ihale edilen mali yardımların etkinliği, Bozcaada'da yürütülen bir proje üzerinden değerlendirilmiştir. AB Mali Yardımları ve buna ilişkin fonları kullanan projelerin, uygulandığı yerellikteki etkileri araştırılmıştır. Bu kapsamda mali yardımlardan etkin faydalanma konusu taşra boyutuyla değerlendirilmiş ve mali yardımların etkin kullanılması sonucunda yerel anlamda somut katkılar sağladığı görülmüştür.Anahtar Kelimeler: AB Mali Yardımları, Katılım öncesi Mali Yardımlar (IPA), AB Proje Döngüsü, AB Projeleri, Bozcaada.
Deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerinin hukuki boyutu
Bu tez çalışması, deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini uluslararası deniz hukuku kuralları çerçevesinde inceleyerek kıyı devletlerinin deniz yetki alanları üzerindeki egemen hakları ile bu faaliyetlerin hukuki olarak nasıl düzenlenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Çalışmanın özgün katkısı, Türkiye'de henüz sınırlı bir literatüre sahip olan Deniz Mekânsal Planlaması (DMP) ile deniz üstü rüzgâr enerjisi arasındaki ilişkiyi Türk hukuku bağlamında ayrıntılı biçimde ele alması ve 2025 yılında ilan edilen Türkiye DMP haritasının hukuki boyutunu değerlendirmesidir. Tez kapsamında öncelikle deniz üstü rüzgâr enerjisinin tarihsel gelişimi ve teknik yapısı açıklanmış, ardından bu faaliyetlerin iç sular, karasuları, kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge ve açık denizler gibi farklı deniz yetki alanlarında doğurduğu hak ve yükümlülükler hukuki açıdan analiz edilmiştir. Çalışmada ayrıca deniz üstü rüzgâr enerjisi projelerinin sürdürülebilirlik, çevresel koruma ve deniz kullanım çatışmalarını önleme açısından DMP ile nasıl entegre edilebileceği incelenmiş; bu bağlamda Çin, Birleşik Krallık, Almanya ve Türkiye'nin DMP uygulamaları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Son bölümde Türkiye'nin deniz yetki alanlarında deniz üstü rüzgâr enerjisi faaliyetlerini düzenleyecek hukuki altyapının geliştirilmesine yönelik somut öneriler sunulmuştur. Çalışma kapsamında yapılan araştırma faaliyeti; doküman inceleme ve karşılaştırmalı analiz yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir.