Blood flow velocity

74 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Serum salusin b düzeyleri ile koroner yavaş akım ilişkisi

Koroner Yavaş Akım (KYA) mikrovasküler ve endotelyal disfonksiyon, yaygın ateroskleroz, inflamasyon, trombosit disfonksiyonu gibi durumlara bağlanmasına rağmen patofizyolojisi henüz netliğe kavuşmamıştır. Son çalışmalar Salusin-β'nın, aterosklerozun patofizyolojik süreçleri üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Salusin-β'nın KYA ile potansiyel bir bağlantısı olup olmadığını araştırdık.Çalışmamıza KYA tanısı almış 39 olgu ile sağlıklı 40 olgu dahil edildi. Yavaş akım ve kontrol grubunun karekteristik özellikleri karşılaştırıldığında; yaş, vücut kitle indeksi, sistolik kan basıncı, diyabet, hiperlipidemi, sigara içme oranları düzeyleri benzer idi (Tüm p değerleri > 0.05).Erkek cinsiyet oranı, diyastolik kan basıncı, hipertansiyon bulunma oranları (Tüm p değerleri < 0.05), yüksek duyarlı C- reaktif protein (2.80 ± 1.6'e karşın 2.21±1.2 mg/dl, p=0.011) hem de Salüsin beta (1205 [ 330-2092 ]'e karşın 162 [29-676], pg/ml, p<0.001) değerleri yavaş akımlı grupta anlamlı olarak daha yüksek idi. Her iki grubun anjiografik görüntü kare sayısı (GKS) değerleri karşılaştırıldığında; Sol ön inen koroner arter GKS (27.8 ± 9'e karşın 19.7± 3.7, p<0.001), Sirkümfleks arter GKS (22.7 ± 10'e karşın 15.6± 3.2, p<0.001), Sağ koroner arter GKS (23 ± 7'e karşın 13 ± 3, p < 0.001) ve ortalama GKS (24.8 ± 5.4'e karşın 16.7± 3.7, p<0.001) yavaş akımlı grupta kontrol grubuna göre oldukça fazla idi. Serum salusin-β ile ortalama görüntü kare sayısı arasında iyi bir korelasyon vardı (R2=0.426; p>0.001). Tek ve çok değişkenli lojistik regresyon analizine alındığında sadece vücut kitle indeksi (Unstandartized Beta ± SE = 0.178 ± 0.08, p = 0.036) ve serum Salüsin beta düzeyleri (Unstandartized Beta ± SE = 0.006 ± 0.01, p <0 .001) KYA'nın öngördürücüsü olarak saptandı. ROC analizi yapıldığında 516 pg/ml'nin üzerindeki serum salüsün beta değerleri %79.5 duyarlılık ve % 85.7 özgüllük ile KYA'nın varlığını öngördürmekteydi. Sonuç olarak, serum salusin-β düzeyleri KYA'nın varlığı gösteren en önemli biyokimyasal belirteçlerden biridir. KYA'nın patofizyolojisinde serum salusin-β'nın gerçek bir rolü vardır.

AterosklerozEndotelyum-vaskülerKalp+6
Fatma Aydın
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-arteritik iskemik optik nöropatide peripapiller ve maküler kan akımının optik koherans tomografi anjiografi (OKT-A) ile analizi

Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ve nonarterik iskemik optik nöropati tanısı konularak takibe alınan 50 yaşından büyük 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların NA-AİON tanılı gözleri Grup 1, sağlam gözleri Grup 2 olarak çalışmaya dahil edildi. Benzer yaş grubunda olup polikliniğimize muayene için başvuran, retina veya optik sinir başı kan akımını etkileyebilecek herhangi bir oküler veya sistemik hastalığı olmayan 20 olgu çalışmaya kontrol grubu (Grup 3) olarak dahil edildi. Bu olguların OCTA ile 3x3, 6x6 mm boyutlarında makula görüntüleri ve 4.5x4.5 mm boyutlarda optik disk ölçümleri elde edildi. Tüm ölçümler ilk muayenede, 1.ayda ve 3.ayda yapıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak Kruskal-Wallis ve Friedman testi ile karşılaştırıldı. NA-AİON olgularında ilk tanıda maküla ve peripapiller vasküler ve morfolojik değişiklikler saptandı ve takip eden kontrollerde peripapiller kan akımında, maküler damar dansitesinde ve maküla ganglion analizinde anlamlı azalma izlendi. NA-AİON olgularının etkilenmeyen gözlerinde (Grup2) optik diskin superior kadranının retinal sinir lifi tabakası kalınlığının (RNFLs) kontrol grubu ile kıyasladıkta 3.ay muayenesinde ilk muayeneye göre daha düşük saptandı (p=0.034). Sonuç olarak NA-AİON geçiren hastalarda vasküler ve morfolojik değişiklikler olup, etkilenmeyen gözleri de risk altındadır.

AnjiyografiGöz hastalıklarıKan akış hızı+3
Gunash Nıftıyeva
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Rotator kılıf tendinopatisinde kan akımı kısıtlamalı egzersiz eğitiminin kas kalınlığı ve semptomlara etkisinin araştırılması

Bu araştırmanın amacı, rotator kılıf tendinopatisinin rehabilitasyonunda kan akımı kısıtlamalı eğitimin (KAKE) omuz çevresi kas kalınlığı, kas kuvveti ve omuz semptomlarına etkisini araştırmaktı. Araştırmaya tek taraflı omuz ağrısı nedeniyle rotator kılıf tendinopatisi tanısı alan 18-45 yaş aralığında, 32 hasta dahil edildi. Hastalar randomize olarak KAKE grubu (yaş: 31,5±5,1 yıl, boy uzunluğu: 171,7±8,7 cm, vücut ağırlığı: 71,8±11,3 kg) ve kontrol grubu (yaş: 34,9±5,4 yıl, boy uzunluğu: 172,1±8,6 cm, vücut ağırlığı: 72,9±13,6 kg) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da 8 hafta boyunca, haftada 2 gün, progresif dirençli omuz rehabilitasyon programı uygulandı. KAKE grubundaki hastalar ağrılı omzun en proksimal noktasına yerleştirilen 5 cm genişliğindeki pnömatik bir cuff ile rehabilitasyon egzersizlerini yaparken, kontrol grubunda yer alan hastalar aynı egzersiz protokolünü ağrılı omuzda cuff olmadan uyguladı. Her iki grupta da egzersizler düşük şiddette (1 maksimum tekrarın %30'u), 4 set, toplam 75 tekrar (30/15/15/15) olacak şekilde eşit volümde uygulandı. Tüm hastaların tedavi öncesi ve sonrası supraspinatus, infraspinatus, deltoid, biseps braki ve skapula-retraktör kas kalınlıkları ile akromiohumeral (AH) mesafeleri ultrasonografi ile; 60º/sn ve 180º/sn açısal hızlarda omuz internal ve eksternal rotator kas kuvvetleri ise izokinetik dinamometre ile ölçüldü. Ayrıca omuz ağrısı, görsel analog skala ile; omuz fonksiyonu ise Omuz Ağrı ve Disabilite İndeksi (SPADI) ile değerlendirildi. Tedavi sonrasında KAKE grubunda biseps braki kas kalınlığı (p<0,001) ve 60º/sn'de ölçülen omuz internal rotasyon (p=0,02) kas kuvveti kontrol grubuna göre daha yüksekti. Diğer omuz kas kalınlıkları, AH mesafe ve rotasyonel kas kuvvetleri açısından gruplar arasında fark bulunmadı (p>0,05). Her iki grupta da supraspinatus (p=0,003), infraspinatus (p=0,001), skapula-retraktör (p=0,02) kas kalınlıkları ve tüm omuz rotasyonel kas kuvvetleri zamanla artış gösterdi (p<0,05). Tedavi sonrasında SPADI skoruyla ölçülen omuz fonksiyonu KAKE grubunda daha iyiydi (p=0,04). Ancak her iki grupta da ağrı zamanla azaldı, omuz fonks]yonu gel]şt] (p<0,05). Sonuçlar rotator kılıf tendinopatisinde uygulanan KAKE'nin oklüzyon bölgesinin proksimal (omuz internal rotasyon kas kuvveti) ve distalinde (biseps braki kas kalınlığı) olumlu etkileri olduğunu gösterdi. KAKE'nin omuz rehabilitasyonunda geleneksel rehabilitasyon protokollerine bir alternatif olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz.

Belirti ve semptomlarEgzersizHipertrofi+7
Dilara Kara
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketaminin kortikal yayılan depolarizasyona etkisi

Yaşamı tehdit eden intrakranial anevrizma kanamasına bağlı gelişen subaraknoid kanamalar tüm inmelerin %5'lik kısmını oluştururlar. Subaraknoid kanamalar diğer inme tiplerinden daha genç yaşta görülmesi ve ölüm oranının yüksek olması nedeniyle yüksek sosyoekonomik yüke sebep olmaktadır. Anevrizmal subaraknoid kanama geçiren hastaların yaklaşık %15'i daha hastaneye ulaşmadan kaybedilmektedir. Hastanede ölümlerin %25'i ilk 24 saatte gerçekleşmektedir. Hastaların geri kalan %60'ı kanamaya neden olan anevrizma başarılı bir şekilde kapatılsa bile ilk kanamanın beyinde yol açtığı hasarlar ve devam eden patofizyolojik süreçler nedeniyle ciddi mortalite ve morbidite riski altındadır. Bu hastalarda mortalite nedeninin yaygın serebral enfarktlar olduğu uzun yıllar önce ortaya konulmuştur ve neden olarak kanama sonrası 3-15 günde ortaya çıkan büyük arter spazmları olduğu düşünülmüştür. Son yıllarda subaraknoid kanama sonrası gelişen mortalite ve morbiditeden sorumlu etkenin tek başına büyük damarlarda gelişen vazospazm olmadığı düşünülmüştür. İlk defa 2004 yılında, subaraknoid kanama (SAK) geçiren hastalarda henüz vazospazm gelişmeden, ilk 72 saatte oluşan akut patofizyolojik olayları açıklamaya yönelik "erken beyin hasarı" (early brain injury) kavramı ortaya atılmıştır. SAK geliştikten kısa süre sonra (yaklaşık 15 dakika içinde) intrakranial basınç, kanama sonrası meydana gelen intrakranial hematom boyutuna bağlı olarak değişmekle beraber kanama öncesine ya da kanama öncesine yakın değerlere geri döner. Erken beyin hasarında serebral iskemiye neden olan mikrodolaşım bozuklukları, kan beyin bariyeri harabiyeti, kortikal yayılan depolarizasyon, glutamat gibi eksitatör nörotransmitterlerin sorumlu olmasına ilişkin birçok çalışma yapılmıştır. Kortikal yayılan depolarizasyonlar, dakikada 2-6 mm hızında ilerleyen kortikal depolarizasyon dalgalarıdır. Kortikal yayılan depolarizasyonu normal nöronlarda repolarizasyon izler ve sonrasında bölgesel kan akımının artması eşlik eder. Kanama iii olan beyinde depolarizasyona kortikal yayılan iskemi eşlik eder. Kortikal yayılan depolarizasyonun erken beyin hasarındaki rolü ve kötü prognoz ile ilişkisi yapılan klinik çalışmalar ve hayvan deneyleriyle desteklenmiştir. Kortikal yayılan depolarizasyon modellerinde ilaç etkisinin araştırılmasının yeni medikal tedavilerin geliştirilmesinde önemli yeri vardır. Merkezi sinir sistemine etki edecek terapötik maddelerin hızla metabolize edilmesi ve kandan temizlenmesi, bunun yanısıra terapötik maddelerin kan-beyin bariyerinden kolay geçememeleri merkezi sinir sistemi için ilaç geliştirilmesinin önündeki önemli engellerdendir. Bu çalışmada farede filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modelinde ketamin anestezisinin serebral kan akımı üzerindeki etkisi incelenecektir. Deneylerde 3 grup Swiss albino fare kullanıldı. Farelerde filaman perforasyon yöntemi kullanılarak subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Her üç grupta işlem öncesi, sonrası ve işlemden 24 saat sonra farelerde laser speckle altında kortikal yayılan depolarizasyon sayısı incelendi ve fareler sakrifiye edildi. İzofluran grubunda olan farelerde izofluran anestezisi altında, ketamin grubunda ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile subaraknoid kanama modeli oluşturuldu. Sham grubunda iki farede izofluran, diğer iki farede ketamin altında filaman ECA'dan ileri doğru ilerletildi ancak perforasyon yapılmadı. İzofluran grubunda 8, ketamin grubunda 8 ve sham grubunda 4 adet fare kullanıldı. Ketamin anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerinde serebral kan akımı değerlerinin izofluran anestezisi altında fare filaman perforasyon yöntemi ile oluşturulan subaraknoid kanama modellerine göre arttığı görüldü. Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama, serebral kan akımı, laser speckle görüntüleme, ketamin, izofluran

HemorajilerKan akış hızıKetamin+3
Aysel Shıkhalıyeva
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisteki şok hastalarında yatak başı ultrasonografi aracılığıyla karotis doppler akım hızı ölçümü ile volüm değerlendirilmesi ve vena kava inferior çapı ölçümünün santral venöz basınç ile ilişkilendirilmesi

Şokun geri döndürülemez fazına gelmeden önce acil serviste erken tanınarak erken dönemde tedavisine başlanmasının mortalitenin azaltılması açısından önemi büyüktür. Erken dönem tedavilerin başlangıcı sıvı replasmanıdır. Volüm değerlendirmesi için birçok teknik kullanılmaktadır: Çalışmamızda hızlı, ulaşılabilir ve invazif olmayan bir teknik olan yatak başı USG ile şok hastalarında KDAH ölçümüyle volümün değerlendirilmesi; VKİKİ, VKİ çapı, CVP gibi parametrelerle korelasyonu ve bu ölçümlerin mortaliteyi öngörmede etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Prospektif ve gözlemsel olarak planan çalışma acil servisteki şok tablosundaki 51 hasta ile yapıldı. Yatak başı ultrasonografi ile KDAH, VKİ ölçümleri, VKİKİ hesaplaması ve CVP ölçümleri gerçekleştirildi. Hastalar herhangi bir sonlanıma (ölüm, taburculuk, sevk) ulaşana kadar takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların %55'i erkek %45'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 67 yıl olarak hesaplandı. Hastaların özgeçmişinde %45'inde malignite saptandı. Hastaların %88'i septik şok tanısı aldı. Mortalite oranı % 57 olarak bulundu. KDAH ortalama değeri 4cm/sn olarak hesaplandı. KDAH, VKİK, CVP sonuçlarıyla hastalarının mortalitelerinin öngörülebileceği saptandı. CVP, VKİK, VKİ çapı, KDAH arasındaki korelasyonlar tespit edildi. Mortaliteyi öngörmede; KDAH için %72 sensitive ve %68 spesifite ile kesim değeri 50 cm/sn, CVP'nin %61 sensitivite ve %71 spesitife ile kesim değeri 1,5 mmH20, ve VKİKİ'nin %93 sensitivite ve %85 spesitife ile kesim değeri %54,5 olarak hesaplandı. Sonuç olarak KDAH, CVP ve VKİKİ parametrelerinin şok hastalarında volüm durumunun değerlendirilmesinde ve mortaliteyi öngörmede klinisyene fikir verebileceği görüşüne ulaşıldı.

Acil servis-hastaneAcil tıpKan akış hızı+5
Rukiye Kaymakcı
Hacettepe University
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu sonrası kan akımı kısıtlamalı pliometrik eğitimin kas kuvveti ve fonksiyon üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu (ÖÇBR) sonrası kan akımı kısıtlamalı (KAK) pliometrik eğitimin kas kuvveti, kas hacmi ve fonksiyon üzerine etkisini araştırmaktı. Çalışmaya ÖÇBR sonrası, 12 haftalık rehabilitasyon programını tamamlayan 18-30 yaş arası 28 erkek hasta dahil edildi. Hastalar rastgele seçim yöntemiyle KAK grup (n=14, yaş: 19,64±2,16 yıl, VKİ: 23,55±2,69 kg/m2) ve kontrol grubu (n=14, yaş: 20,35±3,31 yıl, VKİ: 22,5±3,02 kg/m2) olmak üzere 2'ye ayrıldı. Her iki gruba da standart rehabilitasyon programına ek olarak 8 hafta süreyle, haftada 3 gün pliometrik eğitim verildi. Sadece KAK grupta pliometrik eğitim kan akımı kısıtlaması ile birlikte uygulandı. Tüm hastaların kuadriseps kas kalınlığı ve rektus femoris enine kesit alanı, kuadriseps ve hamstring kas kuvveti (izometrik, konsentrik, eksentrik), fonksiyonel performansları (dikey sıçrama testi, tek bacak öne hoplama testi, üç adım hoplama testi), dinamik dengeleri (y denge testi), diz fonksiyonları (IKDC, KOOS, Tampa, ACL-RSI anketi) pliometrik eğitim öncesi ve sonrası değerlendirildi. Her iki grupta da eğitim sonrası rektus femoris, vastus medialis oblikus, vastus lateralis kas kalınlığında, rektus femoris enine kesit alanında, kuadriseps ve hamstring izometrik ve konsentrik kas kuvvetinde artış görülürken (p<0,05), KAK grupta tüm parametrelerde daha fazla artış elde edildi (p<0,05). Kuadriseps ve hamstring eksentrik kas kuvveti değerlendirme sonuçları benzerken (p>0,05), KAK grupta kuadriseps bacak simetri indeksinde daha fazla iyileşme elde edildi (p=0,015). Klinik testler ve ölçeklerin sonuçlarına bakıldığında; her iki grupta da dikey sıçrama performansında, y denge testinde, IKDC, Tampa, KOOS skorlarında gelişme görülürken (p<0,05), KAK grupta bu iyileşmenin daha fazla olduğu görüldü (p<0,05). Tek bacak öne hoplama bacak simetri indeksi, üç adım hoplama bacak simetri indeksi ve ACL-RSI skorları sırasıyla KAK grupta daha iyiydi (p=0,02, p=0,009, p=0,03). Çalışmamızın sonucunda, KAK pliometrik eğitimin ÖÇBR sonrası spora dönüşe hazırlıkta kas kuvveti, kas hacmi ve fonksiyonu artırmada daha etkili olduğu bulundu. Ön çapraz bağ yaralanması sonrası KAK pliometrik eğitimin spora dönüş aşamasında kullanılabilecek alternatif bir rehabilitasyon yöntemi olduğunu düşünüyoruz.

AtrofiKan akış hızıKas kuvveti+2
Serdar Demirci
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kuvvet antrenmanlarında kan akımı kısıtlama uygulamasının akut fizyolojik ve hormonal değişimleri

Literatürde kan akımı kısıtlama uygulamasının; performans gelişimi üzerindeki olumlu etkinliği bilgileri mevcuttur. Bu çalışmada; kan akımı kısıtlama uygulaması ile sporcuların kuvvet gelişimleri üzerinde etkili olan bazı hormon ile fizyolojik parametreleri ve bunların akut etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Profesyonel düzeyde spor yapan 14 sağlıklı erkek katılımcı; kan akımı kısıtlamalı (KAK) ve kan akımı kısıtlamasız olarak diz extansion egzersizini iki farklı kuvvet türü olan çabuk kuvveti 6 set 20 tekrar ve maksimal kuvveti 3 set 5 tekrar olarak uygulamıştır. Antrenmanlar bir hafta ara ile kısıtlamalı ve kısıtlamasız olarak gerçekleştirilmiştir. Kan akımı kısıtlama manşon basıncı ayarlaması, her sporcu için 160 mmHg olarak belirlenmiştir. Sporcuların akut hormonal ve fizyolojik değişimlerini belirlemek amacıyla her antrenman protokolünde 3 farklı zaman diliminde [ (1) Egzersiz öncesi, (2) Egzersiz sonrası, (3) Egzersizden 24 saat sonra] olmak üzere 3 ve her protokol için her sporcudan toplamda 12 kan numunesi alınmıştır. Tüm analizlerde α=0,05 olarak alınmış ve istatistiksel olarak anlamlı farkın elde edildiği durumlar için kısmi eta kare ile hesaplanan etki büyüklüklerine yer verilmiştir. Kan akımı kısıtlama uygulaması ile hormonal ve fizyolojik değişimler arasındaki ilişki "ilişkili (tekrarlı) ölçümler için üç yönlü varyans analizi (ANOVA)" ile test edilmiştir. Değişkenlerin istatistiksel olarak değerlendirilmesi kan kısıtlaması*kuvvet antrenmanı*zaman etkileşimlerinin tümü ile değerlendirilmiştir. Growth hormonu ve IGF-1 için tüm değişkenlerde farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,05). Sporcuların CK ve LDH ölçümleri ise kan kısıtlamalı ve kısıtlamasız antrenmanlara ve zaman değişkenlerine göre farklılık gösterse de (p<0,05), maksimal kuvvet ve çabuk kuvvet antrenman şiddetine anlamlı farklılıklar göstermemiştir (p>0,05). Kalp atım hızının; etkileşim etkisi (kan kısıtlaması*kuvvet antrenmanı*zaman) istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (F=10,295; p<0,05). Oksijen satürasyonunda ise anlamlı bir fark görülmemiştir (F=0,802; p>0,05). Sistolik kan basınçlarında farkın anlamlı (F=3,538; p<0,05) ve diyastolik kan basınçlarında (kankısıtlaması*kuvvetantrenmanı*zaman) farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (F=0,320; p>0,05). Bulgulara göre sonuç olarak, performans gelişiminde etkili değişkenlerde düşük şiddetli kan akımı kısıtlama uygulamasının yüksek şiddetli direnç egzersizlerine göre daha yüksek ortalamalara sahip olduğu söylenenebilir. Anahtar Kelimeler: Hormon, Kan akımı kısıtlama, Kuvvet.

AntrenmanHormonlarKan akış hızı+2
Derya Selda Sınar Ulutaş
Mersin University · Eğitim Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Fitness ile uğraşan genç erkeklerde üst ekstremiteye pratik kan akımı kısıtlayıcı yöntem uygulamasının core dayanıklılığına etkisi

Bu çalışma fitness ile uğraşan genç erkeklerde üst ekstremiteye pratik kan akımı kısıtlayıcı yöntem uygulamasının core dayanıklılığına etkisini incelemeyi amaçlamıştır. Çalışmamıza yaş ortalaması 23,15±2,99 yıl, vücut kütle indeksi 23,875±2,33 kg/m2 olan 20 genç erkek katılmıştır. Katılımcılar kan akımı kısıtlayıcı (KAK) egzersiz grubu (n=10) ve kontrol grubu (n=10) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Katılımcıların ekstansör dayanıklılık, yan plank ve fleksör dayanıklılık testleri ile core enduransı ve kol çevre ölçümü ile oluşan hipertrofi değerlendirilmiştir. Egzersizler haftada 5 gün ve 8 hafta sürmüştür. KAK ve kontrol grubu değerlendirmeleri egzersiz öncesi ve egzersiz sonrası olarak yapılmıştır. Egzersiz öncesi ve sonrası değerler karşılaştırıldığında KAK grubunda bütün parametrelerde egzersiz sonrası lehine anlamlı bir iyileşme bulunmuştur (p˂0,05). Kontrol grubunda ise kol çevresi ölçümünde egzersiz sonrası lehine anlamlı bir iyileşme bulunmuştur (p˂0,05). Ekstansör dayanıklılık testi, yan plank testi ve fleksör dayanıklılık testinde ise egzersiz sonrası lehine anlamlı bir iyileşme bulunmamıştır (p˃0,05). KAK grubu ile kontrol grubu egzersiz sonrası değişimleri arasında hiçbir parametrede anlamlı bir fark bulunmamıştır (p˃0,05). Düşük yoğunlukta yapılan KAK egzersizi, yüksek yoğunlukta yapılan direnç egzersizi ile benzer değişiklikler üretebilmektedir. KAK egzersizi alternatif olarak egzersiz programlarına eklenebilir.

DayanıklılıkEgzersizErkekler+4
Batun Alkar Aşçıkoca
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Numerical investigation of hemodynamics in the artificial artery-aorta anastomosis and the inflow cannula in ventricular assist systems to prevent complications

Cardiovascular diseases are the most frequent cause of fatality among older populations. Congestive heart failure makes up a considerably large portion of cardiovascular diseases. Ventricular assist devices, which have an increasing success rate in clinical applications, are used to solve these problems. But even with optimized heart pumps fatal complications can occur because of the deformations around the inflow cannula or through the artificial artery ? aorta anastomosis. Due to high rotational speeds of heart pumps, blood cells pass through the pump rapidly and usually without undergoing any deformation. As blood cells flow from the left ventricle into the inflow cannula, flow velocity decreases and reverse flow zones occur, both of which may lead to hemolysis and thrombosis. Similarly, the change in the hemodynamics through the artificial artery ? aorta anastomosis causes deformation of blood cells and endothelium. To investigate the inflow cannula of heart pumps and the artificial artery ? aorta anastomosis and possible clinical consequences, in order to decrease complications and increase the success rate of ventricular assist devices, which is a very difficult and expensive therapy option, computational fluid dynamics analysis were performed using patient-specific geometrical models and boundary conditions. The simulations indicate that the positions of the anastomosis and the cannula have important effects on flow. CFD results provide insight on the altered hemodynamics in the aforementioned regions.

Flow modelsHemodynamicsHeart failure-congestive+1
Gizem Inci
Yeditepe University · Institute of Graduate Studies in Science
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin ölümü sintigrafisinin rat modelinde patolojik bulgularla karşılaştırılması

Beyin ölümü herhangi bir olay sonucu canlının beyin fonksiyonlarının tamamen kalıcı olarak kaybedilmesi olarak tanımlanır. Transplantasyon cerrahisindeki gelişmeler beyin ölümünün erken tanısını daha da önemli hale getirmiştir. Bu nedenle klinik beyin ölümü teşhisinin laboratuar yöntemlerinden biri ile desteklenmesi gerekmektedir. Tc 99m DTPA ile yapılan beyin sintigrafisi, beyin ölümü sonrası serebral kan akımı kaybını gösteren oldukça duyarlı bir tanı metodudur. Bu yöntemle serebral kan akımı miktar olarak hesaplanabilir. Tc 99m HMPAO ve Tc 99m ECD gibi hidrofilik olmayan ajanlar kullanılarak serebral kan akımı dışında beyin parankim perfizyonu da gösterilebilir. Bu çalışmada deneysel olarak gerçekleştirilen beyin ölümü sonrası Tc 99m DTPA beyin sintigrafisi ile tespit edilen serebral kan akımının azalması ile eş zamanlı olarak beyinde meydana gelen histopatolojik değişikliklerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma kapsamında 20 ratta deneysel olarak beyin ölümü modeli gerçekleştirilmeden bir gün önce ve beyin ölüm modeli gerçekleştirildikten sonra canlı 11 rata Tc 99m DTPA ile beyin ölümü sintigrafisi yapılmış ve serebral kan akımı miktarı görüntülenmiştir. Tc 99m DTPA beyin sintigrafisi entübasyon ve monitörizasyon altında gerçekleştirildi. Gruplar arası karşılaştırma yapmak için Mann Whitney U testi kullanıldı (beyin ölümü öncesi ve sonrası sintigrafik kantitatif sonuçlar). Sintigrafilerin analizleri sonucu elde edilen zaman aktivite eğrilerinde özellikle arteryel fazda sayım düzeylerinde anlamlı düşüşler izlendi (p<0,01). Ayrıca birinci ve altıncı dakikalar arasında serebral kan akımındaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Tüm olgularda deney sonrası elde edilen beyin dokularında ortak ana histopatolojik bulgular nöronlarda dejenerasyon ve soluklaşma, periselüler alanda yaygın ödem ve yer yer peteşiel kanamalar olarak izlendi. Sonuç olarak Tc 99m DTPA ile yapılan beyin sintigrafisinin kantitatif bulguları serebral kan akımının kaybolduğu beyin ölümü olgularında erken dönemde izlenen histopatolojik bulgularla ilişkili bulunmuştur. Serabral kan akımını gösteren Tc 99m DTPA ile yapılan beyin sintigrafisinin kantitatif verileri, beyin ölümü kesin tanısını gösterebilir ve böylece transplantasyon oranlarının artmasına yol açıp potansiyel donörlerin daha erken tespit edilebilmesini sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Beyin ölümü, Tc 99m DTPA, serebral kan akımı, histopatolojik bulgular.

BeyinBeyin ölümüHayvan deneyleri+6
Yunus Güzel
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik karaciğer hastalığı bulunan olgularda özofagus varisi varlığı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızının ilişkisi

Kronik Karaciğer Hastalığı Bulunan Olgularda Özofagus Varis Varlığı Ve Varis Büyüklüğü İle Hepatik Ven Akım Hızının İlişkisi Amaç: Siroz hastalarında ,özofagus varis varlığı ve büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, portal ven çapı, dalak boyutu ve trombosit sayısı arasında korelasyon olup olmadığını tespit etmek ve böylece hastaların takibinde yeni yöntemlerin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Yöntem: Kliniğimize bir yıl içinde başvuran, siroz teşhisi olup varis kontrolü için ve siroz şüphesi olup varis varlığını araştırmak için özofagogastroskopi yapılan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların endoskopiden sonra doppler ultrasonografileri yapıldı ve varis büyüklüğü ile hepatik ven akım hızı, trombosit sayısı, portal ven çapı ve dalak büyüklüğü arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Kriterlere uyan 76 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların 30'u erkek, 46'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 61,15 idi. Hastalarda viral etyoloji, bunlardan da HCV ye bağlı siroz daha fazla idi. Trombosit sayısı, dalak çapı, portal ven çapı ve hepatik ven akım hızları, varis derecelerine göre üç grupta karşılaştırıldı, varis büyüklüğü ile parametreler arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Daha sonra hastalar; küçük varis grubu (evre 0 ve evre 1) ve büyük varis grubu(evre 2 ve evre 3) olarak ayrıldı ve aynı parametreler incelendi; dalak büyüklüğü, portal ven çapı ve trombosit sayısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu, öngördüğümüz şekilde hepatik ven akım hızları açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, karaciğer sirozu etyolojisinde ülkemizde beklenilenden farklı olarak HCV birinci sıradaydı ve kadın hasta sayısı daha fazla idi. Dalak çapı, portal ven çapı büyük varis grubunda anlamlı şekilde daha büyüktü. Trombosit sayısı ise büyük varis grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Hepatik ven akım hızları ile varis büyüklüğü arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde endoskopik takibi daha aza indirecek, küçük varisleri tespit edebilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu amaçla ultrasonografik yöntemler kullanılabilecek yöntemlerdir. Ancak bu çalışmaların daha büyük ve homojen hasta gruplarında yapılmaya ihtiyacı vardır. ANAHTAR KELİMELER:karaciğer sirozu,hepatik ven akım hızı,trombosit

Hepatik venlerKan akış hızıKan trombositleri+5
Gül Sena Topal
Kütahya Dumlupınar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis tanılı hastalarda serebral perfüzyon değişikliklerin transkranial doppler ultrasonografi ile gözlemsel incelenmesi

Sepsis ilişkili beyin disfonksiyonu (SİBD), septik hastaların %70'ini etkiler. SİBD tanısında gecikme nörolojik sekel olasılığını arttırmaktadır. Transkranial Doppler (TKD) sepsis sırasındaki serebral kan akımını hızlı bir şekilde değerlendirmek için girişimsel olmayan, yatak başı uygulanabilir yöntemlerden biridir. Çalışmamızda yoğun bakımda sepsis tanılı hastalarda orta serebral arterin kan akımındaki değişiklikleri TKD ile Pulsatilite İndeks (P.İ) , Rezistans İndeks (R.İ) veya Serebral kan akım hızı indeks (CBFᵢ) değerlerinin ölçerek 0., 6., 24. ve 48 saatteki değişikliklerini prospektif olarak incelemeyi planladık. Etik kurul onayı sonrası sepsis tanısıyla Bursa Uludağ Üniversitesi, Reanimasyon ünitesinde yatan 47 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri, yandaş hastalıkları, Akut fizyoloji ve Kronik Hastalık Değerlendirme skoru, Ardışık organ yetmezliği değerlendirilmesi, ortalama arter kan basıncı, mekanik ventilasyon desteği, Pozitif ekspirasyon sonu basınç (PEEP), yoğunbakım kalış süreleri, aldıkları vazoaktif ve sedoanaljezik ilaçlar, renal replasman tedavisi, toplam verilen sıvı miktarı, laboratuar ve arteriel kan gazı analiz sonuçları, periferik oksijen satürasyonu(SpO2), P/F oranı, Glaskow koma skalası (GKS) değerleri kaydedildikten sonra ölçülen P.İ, R.İ ve CBFᵢ değerleri ile karşılaştırıldı. Vazoaktif ilaç alan ve almayan grup birleştiridiğinde P.İ değerlerinde başlangıca göre 48. saatte ve Sedoanaljezik ilaç alan grup hastalarında başlangıca göre 6.saat R.İ değerlerinde istatistiksel anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Serebrovasküler dolaşım değişikliğine sebep olabilen PaO2, PaCO2, PEEP, sodyum, glukoz, laktat, ortalama arter kan basıncı, hemoglobin değerleri normal sınırlarda tutulduğunda serebrovasküler direnç ve perfüzyon göstergesi olarak P.İ, R.İ ve CBFi değerleri üzerinde belirgin değişiklik oluşmamıştır. Çalışmamızda sepsis hastalarında serebral perfüzyon ve oksijen sunumunu; hemodinamik değişiklikler, laboratuar değerleri ve arteriel kan gazı değişiklikleri etkilediği bilinsede, bu değişkenlerle TKD ile ölçümü yapılan P.İ, R.İ ve CBFi'deki değişiklikleri arasında bir korelasyon saptanmamıştır. TKD'in klinik önemini değerlendirmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

BeyinKan akış hızıRetinal arter+3
Payam Rahımı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aflibercept enjeksiyonu sonrası oküler kan akımlarının renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi

AFLİBERCEPT ENJEKSİYONU SONRASI OKÜLER KAN AKIMLARININ RENKLİ DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE DEĞERLENDİRİLMESİ Amaç : İntravitreal aflibercept enjeksiyonu sonrası oküler kan akımındaki olası değişiklikleri renkli doppler ultrasonografi (RDU) ile değerlendirmek Gereç ve Yöntem : Koroid neovasküler membran (KNVM) endikasyonuyla intravitreal aflibercept (2 mg/0.05 ml) enjeksiyonu yapılan 20 hasta çalışmaya alındı. Hastaların enjeksiyon yapılmayan diğer gözleri kontrol grubu olarak alındı. Tüm hastalara, enjeksiyon öncesi, enjeksiyondan 1 gün, 1 hafta ve 1 ay sonra RDU ile oftalmik arter (OA), santral retinal arter (SRA), temporal posterior silier arter (TPSA) ve nazal posterior silier arter (NPSA) 'lerdeki maksimum sistolik hız (MSH), diastol sonu hız (DSH) , pulsativite indeksi (Pİ) ve rezistivite indeksi (Rİ) değerleri ölçüldü. Bulgular : Çalışmaya alınan 20 hastanın, enjeksiyon yapılan göz ile kontrol gözün 1.gün, 1.hafta ve 1.ay izlemlerindeki ortalama göz içi basıncı (GİB), ortalama OA MSH, ortalama OA DSH, ortalama OA Pİ, ortalama OA Rİ, ortalama SRA MSH, ortalama TPSA DSH, ortalama TPSA DSH, ortalama TPSA Pİ, ortalama TPSA Rİ, ortalama NPSA DSH ve ortalama NPSA Rİ değerleri hem kontrol gözde hem de enjeksiyon yapılan gözde izlem süresi boyunca anlamlı farklılık göstermedi. Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama SRA DSH değeri enjeksiyon öncesine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p=0,025). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama SRA DSH değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha yüksekti (∆p=0,038) Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama SRA Pİ değeri enjeksiyon öncesine kıyasla düşük saptandı (p=0,030). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama SRA Pİ değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi (∆p=0,017). Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama SRA Rİ değeri enjeksiyon öncesine kıyasla düşük saptandı (p=0,043). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama SRA Rİ değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi (∆p=0,018) Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama NPSA Pİ değeri enjeksiyon öncesine kıyasla düşük saptandı (p=0,003). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama NPSA Pİ değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi (∆p=0,047) Sonuç : İntravitreal aflibercept enjeksiyonu sonrası RDU ile değerlendirilen oküler kan akımlarında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler görülmüştür. Anahtar kelimeler : İntravitreal aflibercept, oküler kan akımı, renkli doppler ultrasonografi, koroid neovasküler membran, yaşa bağlı makula dejeneresansı

AfliberseptGözGöz hastalıkları+6
Umut Özen
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gömülü mandibular 3. molar dişlerin cerrahisinde kullanılan farklı flep dizaynlarının kan akımına etkisinin incelenmesi

Ağız, diş ve çene cerrahisinde en sık gerçekleştirilen işlemler mandibular üçüncü molar operasyonlarıdır. Bu operasyonlarda farklı yöntemlerin kullanımı ilgili bölgedeki yara iyileşmesini ve kanlanmayı etkileyebilir. Bununla birlikte çok sık uygulanan operasyonlar olmaları nedeniyle postoperatif komplikasyonların da kontrol edilmesi önemlidir. Çalışmamızda, gömülü üçüncü molar dişlerin cerrahi çekiminde zarf ve trapezoidal flep kullanımın komşu ikinci molar dişin ve operasyon bölgesindeki yumuşak dokunun kanlanması üzerine etkilerini ve postoperatif komplikasyonlardan ödem ve trismus gelişimi ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Gömülü mandibular üçüncü molar dişlerin en sık gömülü kaldıkları pozisyonlar olan vertikal, horizontal, mesioangular ve distoangular açılanmalara sahip 7'şer dişten oluşan 28 kişilik 2 grup oluşturulmuş, grup 1'de zarf, grup 2'de trapezoidal flep uygulanmıştır. Lazer doppler flowmetre cihazı kullanılarak kan akımı değerleri; komşu diş üzerinde bir nokta ve bukkal yumuşak doku üzerinde 3 ayrı noktada ölçülmüştür. Ayrıca ödem ve maksimum ağız açıklığı değerleri kaydedilmiştir. Tüm ölçümler preoperatif olarak, postoperatif 3. ve 7. günlerde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre 2 grup arasında ödem ve maksimum ağız açıklığı arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. 2 grupta da komşu dişin pulpal kan akımı preoperatif değerlere göre azalmıştır. İşlemden önce benzer değerler görülmekle birlikte 7. günde zarf flep kullanımında komşu dişin pulpal kan akımı, trapezoidal flebe göre daha fazla artmıştır. Yumuşak dokudaki kan akımı değerlendirildiğinde, zarf flep grubunda 3 noktada (Y1, Y2, Y3) trapezoidal flep grubunda ise 2 noktada (Y2 ve Y3) kan akımının postoperatif 3. günde anlamlı seviyede arttığı (p<0.05), 7. gün anlamlı olmamakla birlikte azalarak preoperatif değerlerin üzerinde kaldığı görülmüştür. Trapezoidal flep grubunda Y1 noktası kan akımı ise postoperatif 3. günde anlamlı olmamakla birlikte bir miktar artmış, 7. gün ise anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Elde edilen bulgulara göre zarf flep tekniğinin trapezoidal flep tekniğine göre postoperatif komplikasyonlar, komşu ikinci molar diş pulpası ve flep kanlanmasında daha avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu iki flep tekniğinin birbirlerine olan avantajlarının ve komşu yapıların kanlanmasına etkilerinin tam belirlenmesi için daha fazla sayıda ve daha uzun takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Akım ölçerlerAzı dişi-üçüncüDiş-gömülü+4
Mesut Kurt
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distiroid oftalmopatisi olan hastalarda oküler kan akım özelliklerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi

Bu kesitsel prospektif çalışmanın amaçı aktif, inaktif distiroid oftalmopatisi (DO) olan hastaların Optik Koherens Tomografi Anjiyogafi (OKT-A) bulgularını aynı demografik özelliklere sahip sağlıklı gönüllülerin bulgularıyla karşılaştırmak yanında aktif DO'si olan hastaların pulse steroid tedavi öncesi-sonrası OKT-A bulgularını karşlaştırmaktır. Çalışmaya 20 aktif DO hastasının 40 gözü, 20 inaktif hastanın 40 gözü ve 20 sağlıklı gönüllünün 40 gözü dahil edildi. Tüm gruplara kapsamlı göz muayenesi yapıldıktan sonra OKT-A çekildi. İnaktif ve aktif hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) vaskülar dansite (VD) düşük saptanmasıyla birlikte inaktif grupta YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal inferior VD sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). DKP tüm alan, üst yarı, parafoveal bölge ve parafoveal nazal VD aktif ve inaktif gruplarda Kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (P<0,05). Peripapiller tüm alan, alt yarı VD aktif hastalarda inaktif ve kontrol grubuna anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Gruplar arasında santral maküla kalınlığı (SMK), foveal avaskülar zon (FAZ) alanı, dış retinal kapiller kan akım alanı (DRKKAA), koryokapillaris kan akım alanı (KKAA), peripapiller retina sinir lif tabaka (RNFL) kalınlığı açısından fark bulunmadı (P>0,05). Aktif DO hastalarında SMK, YKP tüm alan, üst yarı ve parafoveal VD, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşüktü (P<0,05). Peripapiller RNFL, üst yarı, alt yarı, nazal-süperior, nazal-inferior ve inferior-nazal kadranlarda RNFL kalınlığı, tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı derecede düşük bulundu. Peripapiller kapiller ve DKP VD, DRKKAA ve KKAA, FAZ alanı ve tonus açısından tedavi öncesi ve sonrası fark yoktu (P>0,05). Hertel ekzoftalmometre değeri ve klinik aktivite skoru (KAS) tedavi öncesine göre tedavi sonrasında anlamlı düzeyde düşük bulundu (P<0,05). OKT-A'nin DO tanı ve takibinde yüksek kullanım potansiyeli mevcuttur. Bu nedenle bu konu ile ilgili daha fazla çalışma yapılabilir.

AnjiyografiGöz hastalıklarıKan akış hızı+4
Hedayatullah Mohammadı
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 diyabetes mellitus ile takip edilen çocuk ve adölesanlarda arteriyal damar sertliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışma en az beş yıldır Tip 1 DM tanısı ile takip edilen, diyabetik komplikasyonların görülmediği hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubunun osilometrik yöntem kullanılarak arteriyel sertlik riskini saptamak, arteriyel sertlik için predispozan faktörler olan hipergliseminin süresi, derecesi, kan basıncı düzeylerini değerlendirmektir. Ayrıca bu çalışmada hastalara 3B/4B strain ekokardiyografik görüntüleme yapılarak olası subklinik miyokardiyal hasarın arteriyel sertlikle olan ilişkisi değerlendirilmektedir. Araştırmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde en az beş yıldır Tip 1 DM ile takip edilen, diyabetik komplikasyonları bulunmayan çocuk ve adölesan (n:51) dahil edildi. Kontrol grubu Gaziantep Üniversitesi Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine masum üfürüm ve non-spesifik göğüs ağrısı şikâyeti ile başvuran, ek hastalığı olmayan hastalardan (n:51) benzer yaş ve beden kitle endeksi gözetilerek oluşturuldu. Tüm olguların antropometrik ölçümleri yapıldı. Diyabetik hasta grubunda, takip amaçlı rutin bakılan HbA1c'nin son bir yılda bakılan değerlerinin ortalaması veri olarak kaydedildi. Diyabetik hasta grubu HbA1c≤ 9 olan kişiler (n:27) orta kontrollü Tip 1 DM, HbA1c>9 olan kişiler (n:24) kötü kontrollü Tip 1 DM olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm olguların nabız dalga analizi ölçümü otomatik osilometrik cihaz (Mobil O-Graph, IEM) ile yapıldı. Aynı gün içerisinde tüm olgulara tek kullanıcı tarafından Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazı ile 2B ekokardiyografi ve 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemeleri yapıldı. Görüntülerin işlenmesi off-line olarak EchoPAC yazılımı ile yapıldı. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş (sırasıyla 13.81±2.58, 13.37±2.29) ve vücut kitle indeksi (BMI) düzeyleri (sırasıyla 20.91±4.59, 20.83±4.09) ile K/E cinsiyet oranları (sırasıyla 23/18, 25/26) açısından anlamlı fark yoktu (sırasıyla p=0.362, p=0.922 ve p=0.843). Kalp hızı ve kan basıncı değerlerine bakıldığında; hasta grubunda sistolik (SKB), diyastolik (DKB) ve ortalama arteriyal kan basıncı (OAB) değerlerinin (113.64±10 mmHg, 68.35±8.50 mmHg ve 89.04±8.03 mmHg) kontrol grubuna göre (109.90±9.47 mmHg, 66.23±6,31 mmHg ve 85.45±6.81mmHg) yüksek olduğu bu yüksekliğin sadece OAB için istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p=0.185, p=0.356 ve p=0.017). Grupların osilometrik ölçüm değerleri açısından karşılaştırılmasında nabız dalga hızı (NDH), yansıtma büyüklüğü ve yükseltme indeksi değerlerinin [4.8 m/sn (4.1-5.8), 56.3 (28.8-69.0) ve 36.23±9.67], kontrol grubuna göre [4.3 m/sn (3.9-5.1), 50.0 (37.6-66.0) ve 28.25±7.70] istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p<0.001) hasta grubunda çevresel direnç değerlerinin (1581.57±166.18) kontrol grubuna göre (1550.46±130) yüksek olduğu ancak aradaki farkın istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p=0.296). v Grupların sistolik ve diyastolik fonksiyonlarını gösteren ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Grupların 4B strain ekokardiyografik ölçüm değerleri açısından karşılaştırıldığında, hasta grubunda radyal strain (RS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek, sirkumferansiyel strain (CS) ve arial strain (AS) değerlerinin kontrol grubuna göre yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). Longitudinal strain (LS) değerlerinin gruplar arasında tamamen eşit seviyede ve benzer değerlerde olduğu saptandı (p>0.05). Kötü kontrollü diyabet grubunda (n:24), orta kontrollü diyabet grubuna (n:27) göre NDH, yükseltme indeksi ve çevresel direnç ölçümlerinin daha yüksek olduğu ancak aradaki farkların istatiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (sırasıyla p=0.200, p=0.895 ve p=0.698). Hasta grubunda hastalık süresi ile NDH, yükseltme indeksi ölçüm değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadığı belirlendi (sırasıyla r=0.085, p=0.555, r= -0.176, p=0.217). Tip 1 diyabetes mellituslu çocuk ve adölesanlarda arteriyal sertlik parametleri olan NDH ve yükseltme indeksi (AIx) kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulundu. Bu çalışma diyabet komplikasyonları gelişmeyen hasta grubunda da arteriyal sertliğin artmış olabiliceğini gösterdi. Bu çalışmada diyabet süresi arteriyal sertlik ile ilişkili olarak bulunmadı. Hasta ve kontrol grubunda sistolik ve diyastolik fonksiyonlar açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Subklinik miyokardiyal hasarın gösterilebilmesi için yapılan 3B/4B strain ekokardiyografi görüntülemelerinde iki grup arasında strain değerleri açısından anlamlı farklılık bulunmadı. Bu miyokardiyal hasarın gelişmesi için gereken sürenin yetersizliği ile ilişkilendirildi.

ArteriosklerozArterlerDiabetes mellitus+5
Hüseyin Sıddık Soybay
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste yatakbaşı ultrasonografi ile karotis doppler tepe akış hızı ve vena kava inferior çapı ölçümlerinin volüm değerlendirilmesindeki rolü

Acil servise başvuran hastalar arasında intravasküler volüm durumu düşük olan hastalarda dolaşım yetersizliğinden dolayı çoklu organ hasarı gelişir. Hipovolemik şok tedavisindeki gecikme ölüm oranını arttırabilir. Çalışmamızda hastalar acil servise başvurdukları anda yatak başı ultrasonografi ile daha önceden volüm durumunu gösterdiği ispatlanmış Vena Kava İnferior (VKİ) çap ölçümünü yaptık. Daha sonra yapılması daha kolay ve hızlı olan karotis doppler tepe akış hızı solunumsal varyasyonunu ölçtük. Bunları kıyaslayarak karotis dopplerin intravasküler durum hakkında ne kadar bilgi verebildiğini araştırdık. Çalışmaya 30 hipovolemik hasta ve kontrol grubu için 30 sağlıklı gönüllü alındı. VKİ çapları yatakbaşı ultrasonografi ile subksifoidal bölgeden inspiryumda ve ekspiryumda ölçüldü. Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu (ΔVpeak) ölçüldü. Hasta grubunun ultrasonografik ölçümleri 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra tekrarlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında değişkenlerin karşılaştırılmasında Independent Samples t test, hasta grubunun tedavi öncesi ve sonrası değişkenlerinin karşılaştırılmasında Paired t test kullanıldı. İstatistiksel olarak p değerinin <0,05 olması anlamlı kabul edildi. Hasta grubunda VKİ'un inspiryum çapı (0,24±0,23 cm) kontrol grubundan (1,44±0,33 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). VKİ'un ekspiryum çapı hasta grubunda (0,78±0,38 cm) kontrol grubundan (1,79±0,37 cm) anlamlı derecede düşüktü (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda (87,87±35,71 cm/sn) kontrol grubunda (106,2±21,21 cm/sn) anlamlı derece düşük (p=0,047). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un inspiryumdaki çapı (0,61±0,4 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra VKİ'un ekspiryumdaki çapı (1,16±0,51 cm) tedavi öncesi değerden anlamlı derecede yüksekti (p<0,001). Karotis ΔVpeak hasta grubunda 1000 cc izotonik NaCl infüzyonundan sonra (84,82±38,35 cm/sn) tedavi öncesi değerle anlamlı fark saptanmadı (p=0,729). VKİ çapları ve karotis doppler ΔVpeak'inin yatak başı ultrasonografik ölçümleri; acil servise başvuran hastalarda hipovoleminin erken tanısının noninvaziv, hızlı ve güvenilir şekilde konulmasını sağlar. Ayrıca çalışmamız sonucunda karotis doppler ΔVpeak'i yatak başı ultrasonografi ile yapılan seri ölçümleri hipovolemik hastalarda yapılan sıvı tedavisinin takibinde yeterince faydalı olmamakla birlikte VKİ çaplarının ölçümü faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Hipovolemi, Yatakbaşı ultrasonografi, Vena kava inferior, Karotis arter tepe akış hızı solunumsal varyasyonu

Acil servis-hastaneAcil tıpHipovolemi+5
Hasan Can Bahçe
Gaziantep University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kan akımı kısıtlaması ile uygulanan kuvvet antrenmanlarının taekwondo sporcularının bacak kuvveti gelişimine etkisinin incelenmesi

Kişinin bir maksimum tekrarının (1 MT) en az %65-70'i kullanılarak yaptığı direnç antrenmanları soncunda kas hipertrofisi oluştuğu bilinmektedir. Ağırlık antrenmanı yöntemlerinde 1 maksimal tekrarın (1 M.T.) % 20-50'si şiddetinde çalışıldığında kas kuvvet gelişimine etkisi çok düşüktür. Ama bazı araştırmalar 1 M.T.'ın % 20-50'si şiddetinde kan akımı kısıtlaması ile çalışıldığı zaman kas hipertrofisinde bir artış olduğunu, iki hafta gibi kısa bir sürede kas kuvvetinde önemli artışlar sağladığı gözlenmiştir. Kan akımı kısıtlaması (KAK) antrenmanı kas aktivasyonunu uyararak ve hücresel sıvı artışını sağlayarak kas hipertrofisini sağlamaktadır. Bu sebeple araştırmamızın amacı kan akımı kısıtlaması ile düşük şiddette (1MT'ın % 50) ve buna bağlı çok tekrarlar ekleyerek oluşturduğumuz yöntem doğrultusunda ağırlık egzersizinin taekwondocu sporcuların hamstring ve kuadriceps kas gruplarında ne düzeyde patlayıcı kuvvet geliştirebileceğini araştırmaktır. Çalışmaya taekwondoda en az 2 yıl spor yaşı olan gönüllü 20 erkek sporcu katılmıştır. Sporcular rasgele 9 kişi KAK antrenmanına tabi tuttuğumuz deney grubu (yaş ortalamaları 16.89 yıl, boy ortalamaları 1.761 m, vücut ağırlığı ortalamaları 66.00 kg), klasik taekwondo antrenmanına tabi tuttuğumuz kontrol grubu 11 kişi (yaş ortalamaları 17.20 yıl, boy ortalamaları 1.768 m, vücut ağırlığı ortalamaları 64.60 kg) olarak ikiye ayrılmıştır. Sporcular gönüllülük esas alınarak ve veli izinleri doğrultusunda çalışmaya dahil edilmiştir. Deney grubuna 6 hafta (haftada 3 gün) boyunca taekwondo antrenmanlarının yanında KAK kuvvet antrenmanı yaptırılmıştır. Kontrol grubu ise rutin taekwondo antrenmanlarına devam ettirilmiştir. Antrenman öncesi-sonrası deney ve kontrol grubu sporcularının; sağ-sol bacak çevre, 1 dk squat, durarak uzun atlama, esneklik, sırt-bacak kuvveti, kare testi, sıçrama ve squat sıçrama, bacak kası kuvvet performansı için 60°/sn açıda düşük hızda, bacak kası dayanıklılık performansı için 120°/sn açıda orta hızda izokinetik ölçümleri alınmıştır. KAK antrenmanı yaptırdığımız deney grubunun fiziksel performans değerlerinde, havada kalma süresi, yere temas süresi, sıçrama yüksekliği, sıçrama gücü, adım hızı değerlerinde ve izokinetik ölçümlerinin peak torque dominant olan bacağın 60°/s açısal hız konsantrik fleksiyon, total work dominant olmayan bacağın 60°/s açısal hız konsantrik fleksiyon, total work 120°/s açısal hız konsantrik fleksiyonda hamstring/ ekstansiyonda kuadriceps, total work kuadriceps dominant olan bacağın 60°/s açısal hız eksantrik ekstansiyon kas grubu kuvvet ve dayanıklılığını gösteren değerlerinde grup içi ve gruplararası ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). Literatür sonuçlarına paralel olarak çalışmamız KAK antrenmanlarının sporcuların patlayıcı ve çabuk kuvvet gelişimine katkı sağladığı söylenebilir.

Alt ekstremiteAntrenmanKan akımı kısıtlama antrenmanı+6
Zeynep Şahin
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda intraserebroventriküler olarak enjekte edilen GLP-1'in gastrik mukozal kan akımına etkisi

Bu çalışmada intraserebroventriküler (i.s.v.) olarak enjekte edilen "glucagon like peptide-1" (GLP-1)' in sıçanlarda gastrik mukozal kan akımı (GMBF)' na etkisi, bu etkide santral spesifik reseptörlerinin rolü ve ayrıca absolu etanolün GMBF' ında neden olduğu değişikliklere etkisi araştırılmıştır. Deneylerde 200-300 gr ağırlığında 64 adet erkek Sprague-Dawley türü sıçan kullanıldı. İzofloran (%4) anestezisi altında sıçanların kafatasına i.s.v enjeksiyonlarla kanül yerleştirildi. GMBF "Laser doppler flowmetre" ile ölçülerek veriler "MP30 Data Acquisition System" aracılığıyla bilgisayara aktarıldı. Ölçümler için anestezi altındaki sıçanlarda mide hazırlandıktan sonra mide mukozasına prob yerleştirilerek kalibrasyon için 30 dak beklendi ve bazal kan akımı ölçümleri kaydedildi. GLP-1' in GMBF' ndaki etkisini araştırmak amacıyla, GLP-1 (3, 10 ve 30 µg/10 µl; i.s.v.) veya serum fizyolojik (10 µl; i.s.v) enjekte edildi. Spesifik reseptör antagonisti eksendin-(9-39) (1 µg/10 µl; i.s.v.) enjekte edildikten 5 dakika sonra 10 µg GLP-1 enjekte edildi. Enjeksiyonları takiben gastrik çember içine serum fizyolojik (1.5 ml) uygulandı ve 30 dak süresince her 5 dakikada gastrik kan akımı kaydedildi. Absolu etanolün GMBF' da neden olduğu değişiklikler üzerinde GLP-1' in etkisini araştırmak için sıçanlara 10 µg GLP-1 enjeksiyonundan 5 dakika sonra gastrik çember içine etanol (1,5 ml) uygulandı. 10 µg i.s.v. GLP-1 GMBF'nı arttırdı ve i.s.v. eksendin-(9-39) bu etkiyi antagonize etti. Ayrıca, GLP-1 absolu etanolün GMBF' nda oluşturduğu inhibisyonu azalttı. 3 ve 30 µg GLP-1 ise GMBF' nı azalttı. Sonuç olarak, i.s.v. olarak enjekte edilen 10 µg GLP-1' in GMBF' nı arttırdığı ve bu etkide santral spesifik reseptörlerinin rolü olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda santral GLP-1' in GMBF' ndaki etanol nedenli inhibisyonu önleyebildiği gözlenmiştir. Diğer dozlar ise GMBF' nda azalmaya neden olmuştur.

EksendinGLP-1Gastrik mukoza+4
Türkan Saygın
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gömülü mandibular 3. molar dişlerin cerrahi çekimini takiben kinezyo bant uygulamasının kan akımı ve ödem üzerine etkisinin incelenmesi

Gömülü üçüncü molar diş operasyonları ağız, diş ve çene cerrahisinin en çok uygulanan işlemidir. Bu nedenle operasyon sonrası morbiditelerin minimum seviyede tutulması önemlidir. Çalışmamızda gömülü üçüncü molar diş çekimi sonrası kinezyo bant uygulamasının operasyon bölgesindeki postoperatif doku kanlanması, ödem, ağız açıklığı ve ağrı üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Winter sınıflamasına göre meziyoanguler pozisyonda, Pell ve Gregory sınıflamasına göre Sınıf 2 ve Pozisyon B konumuna sahip 87 gömülü mandibular üçüncü molar diş çalışmaya dahil edilmiştir. Kinezyo bant uygulanan ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Kan akımı ölçümleri lazer doppler flowmetre cihazı kullanılarak yapılmıştır. Ayrıca ödem, ağrı ve ağız açıklığı değerleri de kaydedilmiştir. Ölçümler operasyon öncesi, operasyondan hemen sonra, operasyondan sonraki 2., 4., ve 7. günlerde yapılmıştır. Kan akımı değerleri kinezyo bant uygulanan grupta anlamlı seviyede daha yüksek bulunmuştur. Kan akımı değerleri kinezyo bant uygulanan grupta 2. günde maksimum seviyeye ulaşıp 7. günde azalmasına rağmen operasyon öncesindeki değerlerin üzerinde kalmıştır. Ödem, ağrı ve ağız açıklığında kısıtlılık değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Bu bulgular göz önüne alındığında kinezyo bant uygulaması gömülü üçüncü molar diş çekimi sonrası oluşan morbiditelerin yönetiminde destekleyici bir tedavi yöntemi olarak uygulanabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak kinezyo bandın cerrahi operasyonlar sonrası oluşan morbiditeler üzerindeki etkisinin tam olarak belirlenebilmesi için çok sayıda ve daha uzun süreli takipli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akım ölçerlerCerrahi-diş hekimliğiDiş çekimi+5
Mehmet Turhan Teke
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal septal defekt tanısında triküspit ve pulmoner akım hızlarındaki artışın öneminin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma, triküspit ve pulmoner akım hızlarındaki artışın, atriyal septal defekt (ASD) tanısını desteklemedeki önemini değerlendirmek amacıyla Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalında 2008-2014 tarihleri arasında ASD tanısı alarak, transkateter kapatma uygulanan hastaların dosyalarının, ekokardiyografi (EKO) ve anjiografi raporlarının retrospektif taranmasıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız 145 ASD ve 145 sağlıklı kontrol grubu ile yapıldı. ASD tanısı alan hastalarda yapılan ekokardiyografik incelemede triküspit akım hızı (TAH), bu hızın mitral akım hızına oranı (TAH/MAH), pulmoner akım hızı (PAH) ve bu hızın aort akım hızına oranı (PAH/AAH), transkateter kapatma öncesi, kapatma sonrası ve sağlıklı kontrol grupları arasında karşılaştırıldı. Hastalar ASD çapına göre küçük, orta ve geniş olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Kapak akım hızlarının ASD çapı, ASD çapı/m2 ve pulmoner debi/sistemik debi (Qp/Qs) ile korelasyonu araştırılarak, ASD tanısını koymadaki spesifite ve sensitivitesi değerlendirildi. Bulgular: ASD'li hastaların %60,3'ü kız (n=88), %39,7'si erkek (n=57) olup yaş ortalaması 77,05±38,70 ay idi. Triküspit ve pulmoner akım hız değerleri, transkateter kapatma öncesi grubu ile kapatma sonrası ve sağlıklı kontrol grupları arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark olduğu bulundu (p=0,001). ASD çap artışına paralel olarak akım hızlarında artış olduğu görüldü. TAH ve TAH/MAH'ın kapatma öncesi ve kapatma sonrası değerlerinin, ASD çapı, ASD çapı/m2 ve Qp/QS ile ilişkisi araştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmakla beraber, fark ASD çapı/m2 de daha anlamlı idi (p<0,05). Sadece kapatma öncesi TAH ile Qp/Qs arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). PAH, PAH/AAH'ın kapatma öncesi ve kapatma sonrası değerlerinin ASD çapı, ASD çapı/m2 ve Qp/Qs ile ilişkisi araştırıldığında ise tüm parametrelerde istatistiksel olarak çok anlamlı derecede fark olduğu görüldü. TAH artışı ASD tanısını desteklemede %89,7 sensitivite, %100 spesifiteye sahip olup diğer hız değerleri de yüksek oranda hassas bulundu. Sonuç: ASD tanısını desteklemekte triküspit ve pulmoner akım hızlarındaki artışın anlamlı ve güvenilir parametreler olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: ASD, Pulmoner/Sistemik debi, Triküspit akım hızı, Pulmoner akım hızı.

Kalp hastalıklarıKalp septum defektleri-atrialKan akış hızı+5
Fatma İşıker
Gaziantep University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel trombositozda transkranial doppler ultrasonografi ile beyin kan akım hızı ve mikroembolik sinyallerin tespiti

ESANSİYEL TROMBOSİTOZDA TRANSKRANİAL DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE BEYİN KAN AKIM HIZI VE MİKROEMBOLİK SİNYALLERİN TESPİTİ Giriş-Amaç: Myeloproliferatif sendromlardan biri olan esansiyel trombositoz (ET), kendini izole trombositoz ve trombohemorajik komplikasyonlarla gösterir. Tedavi ile ET'da trombohemorajik komplikasyonları önlemek ve mikrovasküler semptomları azaltmak amaçlanmaktadır. 2013 yılında ET ile serebrovasküler hastalık arasında ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, ET 'un erken tanı ve tedavisinin serobrovasküler hastalıkları önleyebileceği üzerinde durulmuştur. Biz de bu noktada artmış mikroemboli riski var mıdır? Sorusu na cevap aramak için transkranial doppler ultrasonografi (TCD) ile beyin kan akım hızı ölçümleri ve mikroembolik sinyallerin (MES) sağlıklı insanlar ile ET' lu hastalarda karşılaştırdık. Materyal-Metod: Takibimizdeki ET hastalarından çalışmaya alınma kriterlerine uygun ve gönüllü olan 40 kişiyle; yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (VKİ) bakımından benzer olan 40 kişiden oluşan kontrol grubunun karşılaştırıldığı kesitsel bir çalışma yapıldı. Çalışmaya alınan kişilere TCD ile MES leri ve beyin kan akım hızı parametreleri incelendi. MES leri etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan komorbiditeler (diyabetes mellitus, atrial fibrilasyon, anlamlı karotis darlığı, 65 yaşından büyük olmak) dışlama kriterleri olarak değerlendirildi. Hastanın sağlığını etkilememek ve etik nedenlerden dolayı mevcut tedavi altında iken ölçümleri yapıldı Bulgular: ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile MES tespiti açısından karşılaştırıldığında; sağ orta serebral arter (MCA-R) ölçümünde MES'ler ET'lu hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p: 0.005). MES saptananların % 18,1 trombosit (PLT) değeri 400.000'in altında, %72,7 PLT değeri 400.000-1.000.000 ve %9,09 ise PLT değeri 1.000.000'un üstünde saptandı. ET'lu hasta grubu ve kontrol grubu TCD ile beyin kan akım hızı parametreleri açısından karşılaştırıldığında ise; MCA-R'da diastolik akım hızı ET'lu grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.005). MCA-R'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran ve MCA-L'da pulsatil index, rezistans index, sistolik /diastolik oran, ortalama kan akım hızı, sistolik akım hızı ise ET grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.005). Sonuç: TCD ile saptanan MES lerin ET'lu hastalarda tedavi altında olmasına rağmen daha fazla gözlenmekte olduğunu, ET'un serebrovasküler hastalıklar açısından daha yakından izlenmesi gerektiğini ve risk altındaki kişilere klasik tedaviye ilave olarak yeni antiagregan tedavi eklenebileceğini düşünüyoruz. Anahtar sözcükler: Esansiyel Trombositoz, Serebrovasküler Hastalık, Mikroembolik Sinyal, Pulsatile İndeks, Transkranial Doppler Ultrasonografi, Trombohemorajik Komplikasyon

BeyinEmboliKan akış hızı+7
Ahmet Çınar
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik retinopatide oküler hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ile değerlendirilmesi

Amaç: Renkli Doppler tekniği ile diabetik hastalarda ortaya çıkan retrobulber hemodinamik değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 40 diabetik hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Diabetik hastalar, diabetik retinopati derecesine göre 2 gruba ayrıldı. Background diabetik retinopati grubu ve proliferatif diabetik retinopati grubunun her birinde 20'şer olgu mevcuttu. Çalışmaya alınan hastalar 55-65 yaş aralığında idi. Gruplar açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin ve kolestreol düzeyleri bakımından inelendi.Tüm olgularda oftalmik arter, santral retinal arter, kısa posterior silier arter, sistolik ve diastolik akım hızları ile rezistivite indeksleri renkli doppler ile değerlendirildi. Sonuçlar kontrol grubu ve diabetik gruplar arasında karşılıştırıldı.Bulgular: Oftalmik arter sistolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanırken, rezistivite indeksi artmasına paralel diastolik akım hızlarında diabetin ileri evrelerinde belirgin azalma izlendi. Santral retinal arterde sistolik akım hızlarında, kontrol grubuna göre diabet grubunda, hem de diabet grupları arasında anlamlı azalma saptanırken, diastolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanmadı. Rezistivite indeksi artmış bulundu. Kısa posterior silier arterde de diabetik retinopati gruplarında kontrol grubuna göre sistolik ve diastolik akım hızlarındaki azalmalar anlamlı idi. Rezistivite indeksi ise diabetik retinopatinin evresine uygun olarak artmaktaydı.Sonuç: Diabetik retinopatide, hem damar direncinin artması hem de kanın reolojik yapısındaki değişiklikler retrobulber akım hızlarındaki değişiklikleri açıklamaktadır. Çalışmamızda, artmış damar direnci rezistivite indeksi artışı ile gösterilmiştir. Ayrıca diabete bağlı otoregülasyonun bozulması da retinal hemodinami üzerine etkili olmaktadır.Diabetik retinopatiye bağlı gelişen retrobulber hemodinamik akım değişikleri ölçümü renkli doppler ultrason tekniği ile yapılabilir.Anahtar Sözcükler: Renkli doppler ultrason, diabetik retinopati, oküler kan akımı, rezistivite indeksi, glikolize hemoglobin

Diabetik retinopatiGlikolizGöz+5
Çiğdem Açabey
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trabekülektominin oküler kan akımı ve oküler puls amplitüdüne etkisi

Amaç: Glokomlu hastalarda trabekülektominin göz içi basınç, oküler kan akımı, oküler puls amplitüd üzerine etkisini araştırmakGereç ve yöntem: Eylül 2009 - Aralık 2010 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine başvuran, primer açık açılı glokom tanısı alan ve operasyonu planlanan 25 hastanın 25 gözü prospektif olarak incelendi. Tüm gözlere ameliyat öncesi sırasıyla Pascal dinamik kontür tonometre (DKT) ile göz içi basıncı (GİB) ve oküler puls amplitüdü ölçümü (OPA), Goldmann applanasyon tonometresi (GAT) ile GİB ölçümü, santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü, renkli doppler ultrasonografi görüntüleme tekniği ile kısa posterior siliyer arter (KPSA) kan akım ölçümü yapıldı. Çalışmaya alınan tüm gözlere, trabekülektomi ameliyatı uygulandı. Postoperatif 1.ay ölçümler tekrarlandı. Operasyon öncesi ve sonrası yapılan ölçümler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Ameliyat öncesi sırasıyla DKT, GAT ile ölçülen GİB, OPA ve nazal ve temporal KPSA rezistif indeks (RI) değerleri; 26,55±4,28, 26,92±4,75, 4,06±0,90 ve 0,61±0,07, 0,62±0,10 bulundu. 1 ay sonraki ölçümler DKT, GAT, OPA, nazal ve temporal KPSA RI; 14,36±2,49, 14,16±2,44, 2,52±0,56, 0,49±0,09 ve 0,52±0,09 saptandı. GİB ve OPA'daki azalma istatistiksel olarak (p<0,001, p<0,001) anlamlı bulundu. Nazal ve temporal KPSA RI (p<0,001, p:0,001) değerlerindeki düşüşte istatistiksel olarak anlamlı idi.Sonuç: Ameliyat öncesine göre ameliyat sonrasında GİB, OPA değerlerinde azalma, nazal ve temporal KPSA maksimum, minimum, ortalama kan akım hızında artış, RI değerlerinde azalma saptandı. OPA ile nazal KPSA RI arasında güçlü pozitif korelasyon izlendi. Bu bulgular altında OPA değerinin glokom takibinde kullanılabilecek, oküler kan akımı ve rezistif indeks hakkında bilgi verebilecek faydalı bir gösterge olabileceği kanısına varıldı.

Cerrahi-gözGlokomKan akış hızı+3
Ayşe Sevgi Tandoğan
Çukurova University
2011
00

Related subjects