Comorbidity
67 theses under this subject heading
Bir üniversite hastanesi endokrinoloji polikliniğinde takip edilen tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastaların maliyet analizi
Çalışmanın amacı; ayaktan takip edilen tip 2 DM hastalarında toplam hastalık maliyetinin ortaya konarak, komorbidite ve komplikasyonların maliyet üzerine etkilerinin değerlendirilmesi. Çalışma grubu, 01.08-30.10.2023 tarihleri arasında endokrinoloji polikliniğine ayaktan başvuran ve dahil etme kriterlerini karşılayan tip 2 DM hastalarından oluşmaktadır. Çalışmada hastaların komorbiditeleri ACCI, komplikasyonları ise DCSI kullanılarak ICD-10 tanı kodları üzerinden değerlendirildi. Çalışmada tip 2 DM doğrudan tıbbi olmayan ve dolaylı maliyeti hasta perspektifi, doğrudan tıbbi maliyeti ise SGK perspektifi dikkate alınarak hastalık maliyeti toplumsal perspektiften tahmin edilmeye çalışıldı. Çalışma grubunun %55.6'sı kadın, yaş ortalaması 63.83 ± 8.93 yıl, hastalık süresi ortalaması 14.86 ± 7,99 yıl idi. Hastaların %48.1'inde ≥5 adet komorbiditesi bulunmakta olup %62.2'sinin ACCI skorları ≥5 idi. En yaygın DM uç organ hasarı nöropati (%35.9) olup bunu kardiyovasküler hastalık (%30.6) ve retinopati (%29.4) takip etmekte idi. Hastaların DCSI'den skor ortalamaları 2.52±2.04 olup, %40.3'ünün skoru 1-2 arasında iken DCSI'ye göre metabolik komplikasyon sıklığı %57.2 idi. Tip 2 DM yıllık toplam maliyeti 279,756.46 USD olarak saptanırken, yıllık ortalama kişi başı maliyet 847.24±637.17 USD idi. Yıllık toplam hastalık maliyetinin %81.1'ini doğrudan tıbbi, %4.5'ini doğrudan tıbbi olmayan, %14.4'ünü dolaylı maliyet oluştururken hastaların katlandıkları cepten ödemelerin payı %12.6 idi. Çok Değişkenli Lineer modelde; yaş, öğrenim durumu, sigara/tütün ürünü kullanımı, düzenli fiziksel aktivite alışkanlığı, hipertansiyon ve hiperlipidemi nedeniyle ilaç kullanımı ve komplikasyonların hastalık maliyeti üzerinde etkili olduğu saptandı. Çalışmada tip 2 DM hastalığı yönetiminin toplum üzerinde önemli bir ekonomik yüke neden olabileceği, bu maliyete en fazla katkı sağlayan kalemin kullanılan tedavi rejimindeki ilaçlar ve komplikasyonlar olduğu düşünüldüğünde DM yönetiminin önemi ortaya çıkmaktadır.
Bipolar bozukluk ile anksiyete bozuklukları arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Bu çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanılı hastalarda anksiyete bozukluğu ek tanı oranlarını belirlemek, eşlik eden anksiyete bozukluğunun sosyodemografik değişkenlerle ilişkisini ve klinik özelliklere etkisini araştırmaktır. Yöntem: Araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran ya da psikiyatri servisinde yatarak tedavi gören, 18-65 yaş arasında, DSM-IV tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk tip I veya tip II tanısı alan 200 hasta dahil edilmiştir. Hastalara DSM-IV eksen tanıları için yapılandırılmış klinik görüşme ölçeği (SCID-I), Beck Depresyon Ölçeği ve Young Mani Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda en az bir anksiyete bozukluğu ek tanı oranı şu anda %32.5, yaşam boyu %43.5; birden çok anksiyete bozukluğu ek tanı oranı şu anda %6.5, yaşam boyu %11.5 olarak saptanmıştır. Anksiyete bozuklukları ayrı ayrı değerlendirildiğinde ek tanı oranları sırasıyla şu anda sosyal anksiyete bozukluğu %14, obsesif kompulsif bozukluk %8.5, yaygın anksiyete bozukluğu %7, özgül fobi %5, travma sonrası stres bozukluğu %2.5, panik bozukluk %2.5; yaşam boyu sosyal anksiyete bozukluğu %16, obsesif kompulsif bozukluk %14, yaygın anksiyete bozukluğu %13.5, özgül fobi %5, panik bozukluk %4.5, travma sonrası stres bozukluğu %3 olarak saptanmıştır. Şu anda anksiyete bozukluğu ek tanısı olan bipolar bozukluk tanılı hastalarda intihar girişimi öyküsü (p= 0.039), ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.022), depresyon dönemi ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.005), ilaç (p=0.043) ve kesi (p=0.015) ile intihar girişimi, Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p<0.0001) daha fazla saptanmıştır. Yaşam boyu anksiyete bozukluğu ek tanısı olan bipolar bozukluk tanılı hastalarda ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.031), depresyon dönemi ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.006), kesi ile intihar girişimi (p=0.046), Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p<0.0001) daha fazladır. Yaşam boyu sosyal anksiyete bozukluğu ek tanısında intihar girişimi öyküsü (p=0.035), ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.033), depresyon dönemi intihar sayısı (p=0.001), ilaç ile intihar girişimi (p=0.029), Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p=0.026) daha fazla bulunmuştur. Sonuç: Bipolar bozukluk tanılı hastalarda anksiyete bozukluğu ek tanıları sıklıkla görülmekte ve özelikle intihar girişimini artırmakla birlikte özellikle sosyal anksiyete bozukluğunun çeşitli sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ilişkili olduğu görülmektedir. Anahtar Kelime: Bipolar, Anksiyete, Ek Tanı
Tip II diyabetli bireylerde fiziksel ve pulmoner fonksiyonların incelenmesi
Çalışmamız tip II diyabetli bireylerin fiziksel ve pulmoner fonksiyonların incelemek için planlanmıştır. Katılımcıları değerlendirmek üzere Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA), 6 dakika yürüme testi (6DYT), solunum fonksiyon testi (SFT), Charlson Komorbidite indeksi ve Cornell Kas iskelet Sistemi Rahatsızlıkları Anketi (KİSRA) uygulanmıştır. Bu çalışmaya 58 tip II diyabetli (yaş ortalaması 53,32 ± 5,86 yıl) ve 52 nondiyabetik (yaş ortalaması 51,40 ± 5,79 yıl) olmak üzere toplam 110 katılımcı dâhil edilmiştir. Çalışma sonucunda çalışma ve kontrol grubuna ait 6DYT mesafeleri sırasıyla 507,2 ±51,70 m ve 532,23 ± 50,32 m olarak tespit edilmiştir ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubuna ait solunum fonksiyon testi parametreleri incelendiğinde sırasıyla FVC 2,82 ± 0,74 L ve 3,23 ± 0,84 L, FEV1 2,30 ± 0,57 L ve 2,57 ± 0,60 L olarak bulunmuştur (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubuna ait komorbidite skoru sırasıyla 1,83 ± 0,82 ve 0,12 ± 0,32 olarak saptanmıştır (p<0,05). Çalışma grubunda mevcut değişkenler arası ilişki incelendiğinde; VKİ ile kas iskelet sistemi rahatsızlıkları (KİSR) arasında pozitif yönde anlamlı (r=0,423, p=0,001), VKİ ile yürüme mesafesi arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r=-0,457, p=0,000). Bu çalışmanın sonuçları tip II diyabetin fonksiyonel kapasite, solunum fonksiyonları ve komorbid hastalıklar üzerine negatif yönde etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Tip II diyabet, fiziksel aktivite düzeyi, fonksiyonel kapasite, solunum fonksiyonları, komorbidite, kas iskelet sistemi rahatsızlıkları
Otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan multipl myelom olgularında revize myelom komorbidite indeksinin retrospektif analizi
Yeni tanı multipl myelom (MM) olguları çoğunlukla yaşlı ve heterojen bir hasta grubu olup, bu olgulara hastalıkla ilişkili olan veya olmayan komorbiditeler eşlik etmektedir. Geçtiğimiz on yılda, medyan sağkalımı 8-10 yıla kadar iyileştiren nakil ve nakil dışı yeni ajanların kullanıma girmesiyle MM tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Tedaviye bağlı ilaç toksisitesinin önlenmesi, genel ve progresyonsuz sağkalımın belirlenmesi ve tedaviden fayda görecek hasta grubunun daha iyi belirlenebilmesi amacıyla MM hastalarında böbrek yetmezliği risk faktörleri, solunum fonksiyonları ve performans durumunu içeren basit ve geçerli bir komorbidite indeksi olan Myelom Komorbidite İndeksi (MKİ) geliştirilmiş olup yakın zamanlarda bu skor yaş, kırılganlık ve sitogenetik özellikler eklenerek revize edilmiştir (R-MKİ). R-MKİ, genel ve progresyonsuz sağkalımın öngörülmesine ve fit (R-MKİ puanı ≤ 3), orta fit (R-MKİ puanları 4-6) ve kırılgan (R-MKİ puanı> 6) hastaların belirlenmesine olanak sağlamaktadır. R-MKİ aynı zamanda kolay uygulanabilir ve isabetli bir skorlama sistemi olmasıyla da öne çıkmaktadır. Önceki çalışmalarda çoğunlukla yaşlı popülasyonda R-MKİ değerlendirilmiş olup, bu çalışmada otolog hematopoetik kök hücre nakli olan görece genç hastalarda R-MKİ'nin prognozu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçlamaktayız. Çalışmamıza Ocak 2010 – Aralık 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takipli 18 yaşından büyük MM nedenli otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN) olan 95 hasta dahil edilmiş olup hasta verileri retrospektif olarak incelenmiştir. R-MKİ skorlamasına göre hastalar fit ve orta-fit olarak iki gruba ayrılarak R-MKİ'nin genel ve progresyonsuz sağkalımı öngörmedeki başarısı incelenmiş olup, çalışmamızda daha düşük bir R-MKİ skorunun önemli ölçüde uzamış bir genel sağkalım ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Fit olarak sınıflanan hastaların ortalama genel sağ kalım süresi 109,73 ay iken, orta fit grubundaki hastalarda ise bu süre 75,31 ay olarak saptanmıştır. Progresyonsuz sağkalım açısından her iki grupta da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Çalışmamız OHKHN yapılan görece daha az kırılgan hastanın bulunduğu hasta populasyonunda bile R-MKİ'nin genel sağkalımı öngörebildiğini göstermiştir. Çalışmamızda kırılgan hastanın bulunmaması ve çalışmamızın retrospektif olması kısıtlayıcı yönlerindendir. R-MKİ'nin MM'da prognozu öngördüğünü bildiren az sayıda çalışma mevcuttur, çalışmamız bu yönden literatüre katkıda bulunmakta olup, daha büyük ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerde serum magnezyum düzeyleri ve kardiyak komorbid hastalıkların üzerindeki etkisi
Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı (KOAH) kronik inflamasyon sonucu solunum yolunda hava akışını bozan ve sistemik yan etkilere sebep olan ilerleyici akciğer hastalığıdır. KOAH varlığında hiperekspande amfizematöz akciğerlerin varlığı ve hipoksik pulmoner vazokonstriksiyonun kalbin sağ tarafına uzun süreli etkileri pulmoner hipertansiyona ve daha sonra sağ atriyal, sağ ventrikül hipertrofisine yol açarak EKG değişimlerine ve kardiyak komorbiditelere neden olur. Magnezyum (Mg) elektrolitlerin iletilmesinde rol oynayan, hücre membran potansiyelini değiştirebilen bir iyondur ve ayrıca bronkodilatatör etkisi ile akciğer fonksiyonlarında iyileşme gösteren Mg, günümüzde KOAH için tanı, tetkik ve tedavi yönergelerinde bulunmamaktadır. Bu çalışmada evre 3 (%30 ≤FEV1<%50) ve evre 4 (FEV1<%30 veya FEV1<%50 ve kronik solunum yetmezliği) KOAH ile sağlıklı gönüllülerden hemogram, biyokimya, kardiyak enzimler ve EKG alınmıştır. KOAH olanlarda fosfor, laktat dehidrogenaz, total kolesterol, kırmızı hücre dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi, vitamin B12, antistroptolizin O, tiroid uyarıcı hormon, sedimentasyon, kütle CK-MB, troponin ile kalp atım hızı, V1'de P amplitüdü, QTc Mesafesi, V1'de R amplitüdü, V6'de S amplitüdü, V1'de R/S oranı, P dalga aksı sağlıklı gönüllülere göre anlamlı yüksek ve kreatinin, glomerular filtrasyon hızı, Mg, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, total protein, albümin, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu, demir, total demir bağlama kapasitesi, serbest T3, QRS amplitüdü, V1'de S amplitüdü, V6'de R amplitüdü, V6'de R/S oranı anlamlı düşüktü. KOAH olanlarda hipertansiyon ve hiperlipideminin KVH için risk faktörü olduğu görüldü. Mg seviyesinin KOAH olanlarda <2 mg/dl olduğu, ayrıca troponin ve kütle CK-MB değerleri ile korelasyonu olmadığı; bu nedenle Mg seviyelerindeki değişimlerin KVH oluşma riskini arttırmadığı söylenebilir.
Ülseratif kolit hastalarında oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Ülseratif kolit; kolonu tutan, kronik enflamatuar bir hastalıktır. Araştırmanın amacı; ülseratif kolit hastalarında oksidatif stresi ve enflamatuar yanıtı ölçmek, eşlik edebilecek olan depresyon ile anksiyeteyi ve bilişsel bozulmaları saptamak ve bu hastalıktaki oksidatif stres ve enflamatuar yanıtın, psikiyatrik komorbidite ve bilişsel işlevler üzerindeki olası etkilerini anlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, ülseratif kolit tanılı; 18-65 yaş aralığında olan toplam 38 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise toplam 38 sağlıklı gönüllü bireyden oluşturulmuştur. Katılımcılara Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Envanteri ölçekleri ile nöropsikolojik testler uygulanmıştır. Katılımcılardan biyokimya tüplerine kan örnekleri alınarak IL-6, TNF-α, Total Oksidatif Stres (TOS) ve Total Antioksidan Kapasite (TAK) değerleri ölçülmüştür. Bulgular: Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorlarında gruplar arasında anlamlı bir farklılık; IL-6, TNF-α, TAK ve TOS değerleri ile Wisconsin Kart Eşleştirme testi skorları arasında ve Beck Anksiyete Ölçeği skorları ile Wisconsin Kart Eşleştirme Testi skorları arasında anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamızın bulguları; ülseratif kolit hastalarında bilişsel işlevlerin sağlıklı popülasyona göre anlamlı olarak bozulmuş olduğunu ve yürütücü işlevlerdeki bu bozulmaların, enflamatuar yanıt ve oksidatif stres düzeyleri ile korelasyon gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, ileri çalışmalarla tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, IL-6, TNF-α, TAK, TOS, OSİ, depresyon, anksiyete, bilişsel işlevler.
Hidradenitis süpürativa: Epidemiyoloji, klinik özellikler ve komorbid ilişkiler
Hidradenitis süpürativa, aksilla, kasık ve meme altındaki apokrin bezi taşıyan deri alanını etkileyen, uzun süreli, tekrarlayıcı, ağrılı, sinüs traktüsleri ve skarla sonuçlanabilen derin yerleşimli nodül ve abseler ile giden kronik inflamatuar bir hastalıktır. Sıklıkla 2-4. 10 yılda ortaya çıkmakla birlikte kadınlarda erkeklere göre 3 kat daha fazla görülmektedir. HS'nın mekanizması tam olarak aydınlatılamamış olsa da, lezyon oluşumunun pilosebase-apokrin ünite içindeki foliküler hiperkeratoz ve oklüzyon gelişiminden kaynaklı olduğuna inanılmaktadır. İnflamatuar sitokinlerin merkezi rolünün yanı sıra genetik, mikroorganizmalar ve hormonlar gibi faktörlerin hastalık patogenezinde rol oynadığı gösterilmiştir. Tek merkezden yürütülen bu çalışmada HS'nın demografik ve klinik özelliklerini araştırdık ve hastalık şiddetinin risk faktörlerini belirledik. Toplamda 72 kadın ve 121 erkek hastayı içeren 193 hasta ile çalışma fırsatı bulduk. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 34.51±12.11 yıl, ortalama hastalık süresi 5.94±6.65 yıl idi. Kohortumuzdaki HS'lı bireylerde ailesel geçiş oranı % 21,8 bulunmuştur. HS'nın önemli bir parçası olduğu foliküler oklüzyon tetratı sorgulamasında hastaların % 6.7'sinde saçlı derinin dissekan selüliti, % 10.9'unda akne konglobata ve %35.8'inde pilonidal sinüs mevcuttu. Toplamda 5 hasta FOT'nın tamamını karşılıyordu. Hastaların % 61.1'i Evre I, % 24.4'ü Evre II ve % 14.5'i Evre III idi. Çalışmaya dahil edilen popülasyonda 93 hastada (% 48,2) en az bir komorbidite eşlik etmekteydi ve en sık görüleni psikiyatrik komorbiditeler iken ikinci ve üçüncü sırada diyabetes mellitus ve hipertansiyon görülmektedir. Lojistik regresyon analizinde kategorik değişkenler ile cinsiyet değişkeni arasındaki ilişkiler irdelendiğinde ise vücut kitle indeksi grupları, alkol kullanımı, çalışma, akne vulgaris, saçlı derinin dissekan selüliti, akne konglobata, pilonidal sinus ve hurley değişkenleri için bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Daha şiddetli hastalık hastalık süresi, sigara paket/yıl sayısı, erkek cinsiyet, kasık, kalça, abdomen, baş-boyun, genital ve ense-sırt tutulumu ile ilişklendirildi. Çalışmaya ait sonuçlarımız HS hastalarının demografik, klinik ve komorbid özellikleri hakkında veri sağlamakta ve literatüre katkıda bulunmaktadır.
KOAH'lı hastalarda komorbiditeler ile sistemik inflamasyon arasındaki ilişki
Amaç: Son yıllarda KOAH'la ilişkili komorbiditelerin hastalık morbidite ve mortalitesi üzerindeki etkileri daha iyi anlaşılmıştır. Fakat komorbiditelerin oluşumunda, sistemik inflamasyonun rolü ve mekanizması konusundaki tartışmalar sürmektedir. Bu çalışmada KOAH'da komorbiditeler ile sistemik inflamasyon arasındaki ilişkinin araştırılması ve böylece bu hastalıklardaki sistemik inflamasyonun niteliği hakkında daha kapsamlı bilgi edinilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Şubat 2010-Temmuz 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak KOAH düşünülen ve solunum fonksiyon testi ile GOLD 2009'a göre KOAH tanısı konulan 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 50 stabil hasta ve benzer yaş ve cinsiyete sahip 42 sağlıklı yetişkinde, komorbiditeler, sistemik ve yerel inflamasyon belirteçleri incelendi. Sistemik inflamasyon belirteçleri (CRP, fibrinojen, AAT, TNF-?, sTNF-R, IL-1, IL-6, IL-8, nötrofil, lenfosit, eozinofil) için venöz kan örneği incelemesi, yerel inflamasyon belirteçleri (TNF-?, IL-6, nötrofil, lenfosit, eozinofil) için indükte balgam örneği incelemesi yapıldı.Bulgular: Yapılan tetkiklerle, KOAH'lı hastaların %80'inde, kontrol grubunun ise %47,6'sında en az bir komorbidite saptandı. Bu komorbiditelerden depresyon, kaşeksi, pulmoner hipertansiyon ve koroner arter hastalığı prevelansının KOAH'lı hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu gösterildi. KOAH'lı hastalarda serum ortalama IL-6 düzeyi ve periferik yaymada ortalama eozinofil yüzdesi dışındaki tüm serum ve balgam inflamatuar belirteçleri, kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Buna ek olarak KOAH'lı hastalarda serum ortalama TNF-? ve IL-8 düzeyinin komorbidite varlığı ile ilişkili olduğu ve saptanan komorbiditelerden anksiete, depresyon, anemi, KAH, osteoporoz ve metabolik sendromun bir ya da birkaç sistemik inflamatuar belirteçle ilişkili olduğu saptandı.Sonuç: Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre, KOAH'da gözlenen komorbiditeler, sistemik inflamasyon ile yakından ilişkilidir. Elde edilen bulgular, yerel inflamasyon ve sistemik inflamasyon arasında yakın bir ilişki bulunduğunu düşündürmekte, yerel ve sistemik inflamasyonun farklı mekanizmalarla geliştiği veya yerel inflamasyonun sistemik inflamasyondan daha önce geliştiği tezlerini desteklememektedir.Anahtar Sözcükler: KOAH, komorbidite, sistemik inflamasyon
Yaşlı hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının özellikleri
Amaç: Bu çalışma yaşlı hastalarda Dürtü Kontrol Bozukluklarının sıklığı, klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi ve diğer psikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Standardize Mini Mental Test uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri hastaların % 17'sinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 22,4'ünde dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 15,8), ikinci sırada Patolojik Kumar Oynama (% 9,2)dır. Çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri ele alındığında grubun çoğunluğunun erkek (%54), evli (%80), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (%51), orta düzeyde sosyoekonomik düzeye sahip oldukları (%79), tamamının çalışmadığı (ev hanımı dahil) veya emekli olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Dürtü kontrol Bozukluğu olan ve olmayan hasta grupları arasında sosyodemografik özelliklerden sadece cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Yaşlı hasta grubunda erkeklerin %34,1'i yaşam boyu en az bir Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı konmuşken, kadınların %8,6'sı Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı almıştır. Çocukluk çağı dönemine ait hastalıklardan Davranım Bozukluğu, Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişimi, fiziksel hastalık öyküsü ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır Alkol/madde kullanım bozukluğu Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta %17,6 oranında saptanmışken, olmayan grupta hiçbir olguya rastlanmamıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran 60 yaş ve üzeri hastalarının yaklaşık beşte birinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının yaşam boyu oldukça sık oranda görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı belirlenmiştir.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda yetişkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin değerlendirilmesi
Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Bipolar Bozukluk Birimi tarafından takip edilen bipolar bozukluğu olan hastalardaki eriĢkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin tespiti ile iĢlevsellik ve hastalığa etkisini değerlendirmektir. Yöntem: GörüĢmeler iki aĢamada gerçekleĢtirildi; yaklaĢık 45-60 dk süren ilk aĢamada klinisyen tarafından Sosyodemografik Veri Formu, DSM-IV Eksen I bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeği (SCID-I), bipolar bozukluk veri formu, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Ayrılma Anksiyetesi Belirtileri için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme yapıldı. Ġkinci aĢamada hastalardan DSM-IV EksenII bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeğini (SCID-II), Bipolar Bozukluk iĢlevsellik ölçeğini, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, YetiĢkin Ayrılık Anksiyetesi Anketini doldurmaları istendi. Bulgular: 70 BPB hastasının 38'i (%54) YAAB tanısı almıĢtır. YAAB tanısı alanların, 14' ü (%36) yetiĢkin baĢlangıçlı, 24' ü (%64) çocukluk çağından eriĢkinliğe uzanan ayrılık anksiyetesi bozukluğu olduğu bulunmuĢtur. YAAB olan ve olmayan bipolar hastalarda sosyodemografik değiĢkenler, özgeçmiĢ ve soygeçmiĢ özellikleri arasında anlamlı fark bulunmamıĢtır. KiĢilik bozukluğu ek tanısına bakıldığında çocukluk baĢlangıçlı ayrılık anksiyetesinde yüksek oran saptanmıĢtır. YAAB olan BPB hastalarda yaĢam boyu ÖF ek tanısı, YAAB tanısı olmayanlara göre daha yüksek oranda saptanmıĢtır. YAAB olan bipolar hastalarda olmayanlara göre özkıyım oranı yüksek bulunmuĢtur. Ortalama atak sayısı, baĢlangıç yaĢı, hastalık süresi, hastane yatıĢ sayısı, EKT tedavisi, mevsimsellik özelliği ve ilaç tedavisi açısından YAAB olan ve olmayan bipolar bozukluklu hastalar arasında fark olmadığı gözlenmiĢtir. HAÖ puanları YAAB eĢlik eden BPB grubunda daha yüksek saptanmıĢtır. Damgalanma hissi ve toplam iĢlevsellik puanları karĢılaĢtırıldığında YAAB olan BPB hastalarında istatiksel olarak anlamlı denebilecek düzeyde düĢük saptanmıĢtır. Sonuç: Bu çalıĢma bipolar bozukluk hastalarında %54 gibi yüksek oranlarda YAAB ek tanısı aldığı ve tanı alan YAAB' lerin 1/3 eriĢkin baĢlangıçlı olduğunu göstermektedir. YAAB'nin özkıyım giriĢimi oranı, iĢlevsellik düzeyi üzerinde olumsuz etkileri olduğu görülmüĢtür. Psikiyatrik görüĢmelerde BPB hastalarında ayrılık anksiyetesi bozukluğu mutlaka sorgulanması gerektiği düĢünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Ayrılık anksiyetesi, bipolar bozukluk, komorbidite
Şizofreni hastalarında tıbbi hastalık eş tanılarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada şizofreni hastalarının tıbbi hastalık eş tanı profillerinin çıkarılması amaçlanmıştır. Tıbbi hastalıkların yaş, cinsiyet gibi sosyodemografik verilere; hastane yatış sayısı, hastalık süresi gibi klinik özelliklere ve psikiyatrik takiplerinin yapıldığı sağlık kuruluşuna göre farklılıklar gösterip göstermediğinin tanımlanması planlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 11.02.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim dalına ayaktan başvuran ve burada yatırılarak takip edilen şizofreni hastaları ile 5.06.2015 – 30.10.2015 tarihleri arasında Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi yataklı servislerinde tedavi görmekte olan şizofreni hastaları alındı. Görüşmeler tek bir görüşmeci tarafından 30-45 dakikada gerçekleştirildi. Görüşme sırasında araştırma için tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, fiziksel hastalıklar listesi ve mevcut fiziksel hastalık listesi hastadan alınan bilgiler doğrultusunda görüşmeci tarafından dolduruldu. Bulgular: Çalışmamıza 537 hasta katılmıştır. Bu hastaların 219'u (%40,8) kadın, 318'si (%59,2) erkektir. Hastaların yaş ortalaması 38,50 ±12,21'dir. Hastaların 495'inde (%92,2) herhangi bir tıbbi hastalık olduğu bulunmuştur. Bu hastalıklardan en sık görüleni 458 (%85,3) hastayla ağız-diş sağlığı problemleridir. Daha sonra ise obezite gelmektedir (170 hasta, %31,7). 3. sıklıkta gözlenen hastalık diyabet olup 50 (%9,3) hastada bulunmuştur. Ardından ise hipertansiyon ve hiperlipidemi gelmektedir (her ikisi de 39 hastada saptanmıştır, %7,3). Hipertansiyon, epilepsi, tiroid patolojileri, prolaktin yüksekliği, obezite, anemi kadınlarda daha sık görülen hastalıklardır. Erkeklerin ağız hijyenine kadınlardan daha az dikkat ettiği gözlenmiştir. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, diyabet, ülser evlilerde daha sık karşılaşılmıştır. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, hiperlipidemi, KOAH, diyabet, tiroid patolojileri, benign prostat hiperplazisi yaşla sıklığı artan hastalıklardır. Obez hastalarda hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet daha sık gözlenmiştir. Epilepsisi, kardiyak aritmisi ve obezitesi olan hastalarda sigara içme oranlarına daha az rastlanmıştır. Polifarmasi alan hastalarda kardiyak aritmi daha sık bulunmuştur. Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular şizofreni hastalarının büyük çoğunluğunun tıbbi bir tıbbi hastalık eş tanısı olduğunu göstermiştir. Şizofreni hastalarının genel tıbbi durumu ilgilendiren hastalıklarına karşı özenli olmamaları nedeniyle bir kısım hastalıklarının tanısının atlandığı da düşünülünce bu oranların çok daha yüksek olduğu sonucuna varılabilir. Bazı hastalıkların sıklıklarının şizofreni hastalarında arttığına da dikkat edilirse şizofreni hastalarının en önemli ölüm sebeplerinden olan tıbbi hastalık eş tanılarının etkin şekilde tanılanması ve tedavi edilmesi gerekliliği kanaatine varılmaktadır.
Romatoid artritli hastalarda benlik saygısının komorbidite ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, RA tanısı alan hastalarda Rosenberg Benlik Ölçeği ile değerlendirilen Benlik Saygısının komorbidite ve hastalık aktivitesi ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı Polikliniği'ne başvuran EULAR sınıflama kriterlerini karşılayan RA hastaları dahil edildi. Her hasta için demografik özellikler, hastalığa spesifik değişkenler analiz edildi hastalar ayrıca ek hastalıklar, ilaç kullanımı ve hastalık aktivitesi açısından değerlendirildi. Benlik Saygısı, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Hastalık aktivitesi DAS 28; ağrı, VAS ile; yaşam kalitesi HAQ anketi ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda hastalarımızda genel popülasyona göre Benlik saygısında daha düşük seviyeler izlendi. Benlik saygısının komorbidite sayısıyla ve hastalık aktivitesiyle istatiksel olarak anlamlı bulunduğu tespit edildi. Sonuç: Bu bulgulardan yola çıkılarak görüldü ki RA hastalarında genel popülasyona göre benlik saygısının daha düşük olduğu ve bu durumun yaşam kalitesi, hastalık aktivitesi, eşlik eden komorbidite sayısı ile yakın ilişkili olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler : Romatoid Artrit, benlik saygısı, hastalık aktivitesi, komorbidite, Rosenberg benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ).
Alerjik rinitli hastalarda astım, atopik dermatit ve gıda alerjisi semptomlarının sıklığı
Alerjik rinit, burnun alerjen maruziyeti sonrasında döşeyen membranlarının, immünglobulin E (IgE) aracılı inflamasyonuna bağlı olarak gelişen, semptomatik bir hastalığıdır. (AR), atopik hastalıkların en sık görülenidir. Alerjik rinit; sinüzit, otitis media, nazal polip.larenjit gibi diğer birçok solunum yolu enfeksiyonu ile ve atopik hastalıklar ile birlikte bulunabilir.Çalışmamızda alerjik rinitli hastalarda astım, atopik dermatit ve gıda alerjisi semptomlarının sıklığının saptanması amaçlanmıştır. Alerji ve İmmünoloji Bilim Dalı Polikliniğine Aralık 2010- Nisan 2011 tarihleri arasında başvuran ve alerjik rinit tanısı alan 200 hasta çalışmaya olgu grubu olarak dahil edildi. Kontrol grubu ise polikliniğimizde en az 3 yıl alerjen spesifik immunoterapi uygulanmış olan 200 hastadan oluştu. Hastaların deri prick testi yapıldı. Semptom skorları değerlendirildi. ECRHS faz I ve UKWP anketlerinden modifiye edilerek hazırlanan anketler uygulandı.Çalışmaya alınan hastalardan olgu grubunun 108'i kadın (%54), 92'si erkek (%46) hastadan, kontrol grubunun ise 129'u kadın (%64,5), 71'i erkek (%35,5) hastadan oluşmaktaydı. Olgu grubunda hırıltılı solunum (%36,5 ), hırıltı ile nefes darlığı (%32) , nezle-grip olmadan hırıltı (%29,5), nefes darlığı ile uyanma (%21), göğüste sıkışma ile uyanma (%13) ve öksürük ile uyanma (%22,5) sıklığı daha fazla bulundu. Astım benzeri semptomu olanlar olgu grubunda kontrol grubuna göre daha fazla saptandı. Şimdiki astım ve kümülatif astım sıklığı her iki grupta benzer bulundu. Perennial AR olan hastalarda astım benzeri semptomlar, şimdiki astım ve kümülatif astım sıklığı daha fazla bulundu. Hem olgu hem kontrol grubunda kadın hastalarda astım benzeri semptom, şimdiki astım ve kümülatif astım sıklığı erkeklere göre fazla saptandı. AD öyküsü olgu grubunda 54 hastada (%27) , kontrol grubunda 42 hastada (%21) mevcuttu. Cilt semptomları kadınlarda daha sık gözlendi. Gıda alerjisi sıklığı immunoterpi alan hastalarda daha fazla bulundu.Ülkemizde daha önce ECRHS ile yapılan çalışmalara göre çalışmamızda daha yüksek oranda astım benzeri semptom saptanması, çalışma popülasyonunun daha riskli olan AR hastalarından oluşması olarak yorumlandı. Olgu ve kontrol grupları arasındaki farklılıklar ise alejen spesifik immunoterapinin semptomlar üzerindeki iyileştirici etkisi ile ilişkilendirildi.Anahtar kelimeler: Alerjik rinit, astım, atopik dermatit, gıda alerjisi, komorbidite
Düzce Üniversitesi Araştırma Hastanesinde Enfeksiyon Hastalıkarı Servisinde takip edilen COVID-19 hastalarının yatış süresine etki eden faktörler
2019 yılının sonlarına doğru ortaya çıkan ve tüm dünyada pandemiye sebep olan yeni koronavirüs hastalığı (COVID-19), 2020 yılında tüm dünyada milyonlarca insanı enfekte etmiştir. Günümüzde COVID-19 ile ilgili çalışmalar giderek artmakta ve her geçen gün bilgiler değişmektedir. Bizim de bu çalışmadaki amacımız COVID-19 tanısı ile hastanede yatan hastaların yatış süresine etki eden faktörlerin incelenmesidir. Çalışmaya Mart 2020 ve Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz enfeksiyon hastalıkları servisinde yatan 102 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, komorbid hastalıkları, vital bulguları, yatış esnasındaki lökosit, nötrofil, lenfosit, monosit, hemoglobin (Hb), trombosit (PLT), ortalama trombosit hacmi (MPV), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) üre, kreatin, C-reaktif protein (CRP), fibrinojen, laktat dehidrojenaz (LDH), kreatinin, protrombin zamanı (PT), uluslararası normalleştirilmiş oran (INR), procalsitonin (pct), D-dimer, ferritin, troponin, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) trombosit-lenfosit oranı (PLR), monosit-lenfosit oranı (MLR) ve MPV-lenfosit oranı (MPVLR) değerleri retrospektif olarak incelendi. COVID-19 PCR ve akciğer tomografilerindeki parankimal tutulumları sınıflandırıldı. Aldıkları antiviral, antibiyotik ve diğer destek tedavileri ve hastanede yatış süreleri kayıt edildi. İstatistiksel analiz için verilerin dağılımı Kolmogorov-Simirnov testi ile incelendi. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapıldı, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alındı. Çalışmamızda 51 erkek ve 51 kadın toplam 102 hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 56,51±15,48 yıl olarak bulundu. Ortalama hastane yatış süresi ortalama 7,58±3,35 gündü. DM, HT ve malignitesi olan hastalarda ve favipravir, enoksaparin ve vitamin C desteği alan hastalarda daha uzun hastane yatışı olduğu görüldü. Uzun süre hastane yatışı olan hastalarda ateş, procalsitonin, AST, LDH değerlerinin kısa yatış süresi olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Lenfosit sayısı ve yüzdesi, NLR, monosit sayısı, MPV/lenfosit oranı değerleri ise yedi günden uzun süre yatan hastalarda anlamlı düşük bulundu. iii Anahtar Kelimeler: COVID-19, komorbidite, yatış süresi, lenfopeni, LDH, procalsitonin, CRP, Ferritin, D-dimer
Trikotillomani tanılı çocuk ve ergenlerde klinik özellikler ve eşlik eden psikiyatrik bozukluklar
Trikotillomani (TTM, saç yolma bozukluğu), tekrarlayan saç çekme davranışına bağlı olarak belirgin düzeyde saç kaybının olduğu; sosyal ve yakın ilişkileri de içeren birçok alanda belirgin sıkıntı ve işlevsellikte bozulma ile karakterize bir bozukluktur. Ülkemizde TTM tanısı olan çocuk ve ergen olgular ile yapılan çalışmalar kısıtlı düzeydedir. Çalışmamızda TTM tanılı çocuk ve ergen olgularda genel klinik özellikler ve eşlik eden psikiyatrik tanılar değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler ile güncel literatüre katkıda bulunulması hedeflenmiştir. Araştırmaya TTM tanısı alan ve bu tanı ile takip edilmekte olan 8-17 yaş arası 41 çocuk ve ergen hasta dahil edildi. Çalışmada Sosyodemografik Veri Formu, Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY), Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş-Çocuk Formu (ÇADÖY-Ç), Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş-Aile Formu (ÇADÖY-A) kullanıldı. Çalışmamızda kadın/erkek oranı 1,5/1 idi. 41 olgunun 33'ünde (%80,5) kafa derisindeki saçlı deriden saç çekme olduğu saptandı. Kaş, kirpik ve kol bölgeleri kıl çekmenin yoğun olduğu diğer bölgelerdi. 17 (%41,5) olguda birden fazla alandan saç çekme mevcuttu. Yaşam boyu 37 olguda (%90,2), güncel 34 olguda (%82,9) en az bir ek psikiyatrik tanı mevcuttu. Yaşam boyu psikiyatrik ek tanılarda en sık Anksiyete Bozuklukları, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve Tik Bozuklukları saptanırken; güncel psikiyatrik ek tanılarda ise en sık DEHB, Anksiyete Bozuklukları, Tik Bozuklukları saptanmıştır. Çalışmamızda TTM tanılı çocuk ve ergenlerde yüksek oranda psikiyatrik komorbidite saptanmıştır. TTM tanısında belirtileri bozukluğun bir parçası olarak görmek ve TTM tedavisine bütüncül yaklaşmak; TTM tanı ve tedavisinde önemli noktalardan biridir.
Psoriasis hastalarında asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeylerinin araştırılması
Amaç: Psoriasis obezite, metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar gibi birçok komorbidite ile ilişkilendirildirilmektedir. Asimetrik dimetilarjinin (ADMA) nitrik oksit sentezinin major inhibitörüdür. Son çalışmalarda serum ADMA ve inflamatuar bir belirteç olan yüksek sensitif C Reaktif Protein (hsCRP) düzeylerindeki artışın endotel disfonksiyonu ve artmış aterogenez ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada psoriasis hastalarında ADMA ve hsCRP serum seviyelerini ölçerek psoriasis hastalarında endotelyal disfonksiyon olup olmadığını belirlemeyi amaçladık.Yöntem: Çalışmaya 35 psoriasisli hasta ve 26 gönüllü kontrol grubu dahil edildi. Tüm katılımcıların vücut kitle indeks (VKİ) ölçümleri yapıldı ve biyokimyasal parametreler için açlık kan örnekleri alındı. Hasta ve kontrol gruplarının serum ADMA, hsCRP, HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol düzeyleri ve VKİ kıyaslandı. Psoriasis alan şiddet indeksi (PASI) skoru ile ADMA düzeyleri ve hsCRP arasındaki ilişki kıyaslandı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında demografik özellikler ve tüm laboratuar parametrelerinin düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. Psoriasisli hastalarda PASI skoru ile ADMA seviyeleri, VKİ ve laboratuar parametreleri arasında anlamlı bir ilişki ve korelasyon saptanmadı PASI skorları ile hsCRP düzeyleri arasında anlamlılık ve orta derecede pozitif korelasyon saptandı (r=0,73; p?0,01).Sonuç: Hafif ve orta şiddetteki psoriasis kardiyovasküler hastalıklar açısından bağımsız bir risk faktörü olmamakla beraber, hsCRP seviyelerinin tedaviye yanıt ve hastalığın şiddetini belirlemede PASI?ye alternatif objektif bir belirteç olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.ANAHTAR KELİMELER: asimetrik dimetilarjinin, yüksek sensitif C reaktif protein, kardiyovasküler risk, komorbiditeler, psoriasis
Psoriaziste vücut kompozisyon analizi, metabolik sendrom kriterleri ve artritin tedavi ile ilişkisi
Psoriazis etyolojisi net olmayan, immün aracılı mekanizmalarla gelişen, kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Kronik inflamasyonun, vasküler ve metabolik bozuklukların gelişmesine neden olarak psoriazise eşlik eden komorbiditelerin patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Psoriazise eşlik eden hastalıklar arasında psoriatik artrit, inflamatuar barsak hastalıkları, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıklar, maligniteler, akciğer hastalıkları ve depresyon yer almaktadır. Özellikle metabolik sendrom komponentlerinden olan obeziteyle psoriazis arasında güçlü bir ilişkiden bahsedilmekte, psoriazis, beden kitle indeksi ve psoriazis tedavisinin karmaşık ilişkisi üzerinde durulmaktadır. İnflamasyonu ve immün yanıtı baskılamayı hedefleyen ilaçların, komorbidite gelişme riskini azaltmada ve tedavide etkili olup olmadığı net değildir. Son dönemlerde psoriazis tedavisinde, psoriazis patogenezinden sorumlu immün yanıtın önlenmesini hedefleyen biyolojik ajanlar kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda psoriazisin sistemik tedavisiyle ilişkili metabolik değişikliklerden ve anti-TNF-? tedavisiyle meydana gelen kilo değişikliklerinden bahsedilmektedir
Bir ilçede aile hekimliği bilgi sistemine göre esansiyel hipertansiyona yönelik tedavi uygulamaları ve tedavi maliyeti
Bu araştırma, AHBS?ne göre İzmir İli Çiğli İlçesinde 01 Temmuz 2008-30 Haziran 2009 tarihleri arasında AH?liği Polikliniğine başvuran 18 yaş ve üstü nüfusta EHT tanısı almış hastaların elektronik reçete kayıtları incelenerek; tedavi (reçete) maliyetlerini, ko-morbiditelerini (Diyabet, KİKH, Lipidemi, SVH), sosyal güvence durumlarını, yıllık ortalama başvuru sayıları ve mevcut veri ile EHT prevalansının ve insidansının belirlenebilirliğini değerlendirmeyi amaçlayan Tanımlayıcı Kesitsel Tip bir araştırmadır.İncelemeye alınan toplam 104.546 kişiden 22.491?inin (%21.5) EHT tanısı aldığı, bu hastaların % 20.4?ü erkekler, %22.2?sini kadınların oluşturduğu; hastaların %13.7?sinin araştırma başladığında EHT tanısı almış oldukları; EHT tanısı alan hastaların %92.3?nün sosyal güvenceye sahip olduğu; tanı alan kişilerin bir yılda toplamda ortalama 6,12 ± 5,75 kez aile hekimlerine başvurdukları; 7.786 erkeğin %42.9?unun, 14.705 kadının %39.4?ünün ek hastalık tanısı aldığı; DM(TİP2)?nin her iki cinste de en fazla sıklıkla konulan ek tanı olduğu; bir yılda EHT?lu hastalara toplam 1.523.071 TL?lik ilaç yazıldığı, kişi başı ortalama kutu maliyetinin 72,6 TL olduğu, ARB+Diüretikler %32.4 (493.481 TL) ile en sık yazılan ilaç grubu olduğu saptanmıştır.AH?lerinin pratiğinin ciddi bir kısmını oluşturan EHT?nun etiyolojisinde yer alan risk etkenlerinin belirlenebilmesi için süreç yönetiminde önemli bir yere sahip olan Aile Hekimliği Bilgi Sisteminde; hastanın kişisel özellikleriyle birlikte bel çevresi ve BKİ gibi bilgilerinin, hastaya EHT tanısı konulduğunda ek bir hastalığının bulunup bulunmadığı bilgisinin, ilaçlı veya ilaçsız tedavinin izlenebilmesi açısından kan basıncı ölçüm değerlerinin, prevalans/insidans çalışmalarının etkin bir biçimde yapılabilmesi açısından yeni hasta/kontrol hastası bilgilerinin yer almasının 169ve maliyet çalışmalarının detaylı bir biçimde yapılabilmesi için de bu sistemin altyapısının güçlendirilmesinin önemli olduğu belirlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hipertansiyon, Ko-morbidite, İlaçlar, Maliyet
Bir üniversite hastanesi çocuk-ergen ruh sağlığı ve hastalıkları polikliniğine başvuran ve dikkat eksikliği -hiperaktivite bozukluğu tanısı konulan çocukların sosyodemografik özellikleri ve komorbid psikiyatrik tanılar
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), sosyal ilişkilerde sorun, okul başarısızlığı gibi psikososyal işlevsellikte bozulmaya yol açan çocukluk çağının en sık görülen nöropsikiyatrik bozukluğudur. Son yıllarda yapılan çalışmalarda prevalansının %5,9-7,1 arasında olduğu düşünülmektedir. Çeşitli çalışmalarda DEHB'ye ek psikiyatrik hastalıkların sıklıkla eşlik ettiği, bu hastalıkların DEHB semptom şiddetini artırdığı ve tedaviye yanıtı olumsuz yönde etkilediği bildirilmiştir. Çalışmamızın amacı Karadeniz Teknik Üniversitesi(K.T.Ü.) Tıp Fakültesi Çocuk-Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde DEHB tanısı konulan yaşları 6-18 arasında bulunan çocuk ve ergenlerde DEHB alt tipleri arasında sosyodemografik özellikleri, komorbid ek psikiyatrik tanıları ve hastaların aldıkları tedavileri karşılaştırmaktır. Bu çalışmada 1 Ocak 2014- 31 Haziran 2014 tarihleri arasındaKTÜ Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvurmuş, DSM V'e göre ilk kez DEHB tanısı konulmuş, en az 3 poliklinik görüşmesi yapılmış, dışlama kriterlerini karşılamayan, 6-18 yaşgrubu 164 çocuk ve ergen vaka değerlendirilmiştir.Araştırmaya dahil edilen 164 DEHB hastasının 120'si (%73,2) erkek, 44'ü (%26,8) kız olarak saptandı. Bu hastaların 69'u (%42,1) DEHB Dikkat eksikliği önde gelen alt tip(DEHB-D grubu), 81'i (%49,4) DEHB bileşik alt tip(DEHB-B grubu) ve 14'ü (%8,5) ise DEHBhiperaktivite-impulsivite önde gelen alt tip(DEHB-H grubu) tanı kriterlerini karşılamaktaydı. Gruplar arası ilk başvuru yaşı ortalamları karşılaştırıldığında DEHB-D grubunun yaş ortalması 10,00±3,020, DEHB-B grubunun 9,05±2,484 ve DEHB-H grubunun ise 8,71±2,091 olarak saptandı. DEHB'ye ek komorbid psikiyatrik tanılara baktığımızda bu hastalarda en az 1 komorbidite görülme oranı %75,6 (124) olarak saptandı. DEHB'ye ek 1 komorbiditesi olanlar %42,1 (69), 2 komorbiditesi olanlar %31,7 (52) ve 3 komorbiditesi olanlar ise %1,8'lik kısmı oluşturuyordu. Tüm örneklemin %24,4'ünde isekomorbid bir psikiyatrik tanı saptanmadı. Örneklemimizin genelinde en sık gördüğümüz ek psikiyatrik tanı Karşıt Olma Bozukluğu olup tüm örneklemde 43 (%26,2) hastada ek tanı olarak karşımıza çıktı. Diğer komorbid durumlardan Davranım Bozukluğu 41(%25), Anksiyete Bozuklukları 36(%22), Enürezis 22(%13,4), Tik Bozuklukları 17(%10,4), Özgül Öğrenme Güçlüğü 12(%7,3) ve Depresif Bozukluk 10(%6,1) hastada saptandı. Örneklemimizdeki 164 hastanın kullandıkları DEHB tedavilerine baktığımızda 107 (%65,3)'sinin uzun etkili metilfenidat, 33 (%20,1)'ünün kısa etkili metilfenidat, 14 (%8,5)'ünün atomoksetin kullandığı ve 10 (%6,1)'unun da tedavi almadığı saptandı. DEHB sosyal ilişkilerde sorun, okul başarısızlığı gibi psikososyal işlevsellikte bozulmaya yol açan çocukluk çağının sık görülen nöropsikiyatrik bozukluklarından birisidir. DEHB ile birlikte eş tanıya sahip çocukların tedaviye direnç göstermeleri daha muhtemeldir ve bu çocuklarda hem DEHB hem de eş tanının başarılı bir şekilde tedavi edilmesi gerekmektedir.Bizim çalışmamızda çıkan yüksek komorbidite oranları DEHB'yi tedavi ederken bu tanılarında etkin bir şekilde tedavi edilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Acil servise başvuran altmış beş yaş üzeri hastaların demografik özellikleri
ÖZETÜlkemizde yaşlı nüfusun hızla artmasına paralel olarak, acil servisin yaşlı nüfus tarafından kullanımı da artmaktadır. Yaşlı hastalarda eşlik eden birçok hastalığın var olması nedeniyle komplike bir klinik oluşur. Yaşlı hastaların acil servis ortamında değerlendirilmeleri zor olabilir. Yaşlı nüfusun acil problemleri için özel eğitimli personellerin varlığı, daha hızlı ve kaliteli bir sağlık hizmetine sebep olacaktır. Bu nedenlerden dolayı acil servisine başvuran yaşlı hasta profilini çıkarmak önem kazanmıştır. Çalışmamızda acil servise başvuran hasta grubunun demografik özellikleri ve yaşlı hasta profilinin araştırılması planlanmıştır.Haziran 2011 - Kasım 2011 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servis'ine başvuran 65 yaş ve üzerindeki hastaların şikâyetleri, tanıları, altta yatan hastalıkları, kullanmakta oldukları ilaçlar, hastanede geçirdikleri süre, yatış yapılan servisler ve ölüm oranları prospektif olarak kaydedildi.Acil servis başvurularının ortalama %13.8'ini 65 yaş ve üzeri yaşlı populasyon oluşturuyordu. Yaş ortalaması 74.8±7.2 olarak bulundu. Hastalarımızın %49.2'si kadın, %50.8'i erkekti. En sık eşlik eden komorbid hastalıklar hipertansiyon (%37.2), koroner arter hastalığı (%21.9) ve diabetes mellitus (%18) olarak saptandı. En sık tanı konulan üç hastalık sırasıyla serebrovaskuler hastalık (%5.3), konjestif kalp yetersizliği (%4.8) ve periferik vertigo (%4.2) olarak tespit edildi. Hastaların %38.3'ü yatırıldı. En sık yatış yapılan bölüm kardiyoloji olarak belirlendi.Acil servislere başvuran geriatrik hasta sayısının fazla olması, acil servis ekibinin geriatri konusunda bilgi sahibi olması zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğini düşünülmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Yaşlı hasta, acil servis, komorbide, polifarmasi.
Cinsel yakınması olan hastalarda belirti dağılımının psikiyatrik tanı ve diğer klinik değişkenlerle ilişkisi
Cinsel işlevler ile ilgili bilimsel çalışmalar sınırlı olmasına rağmen son yıllarda yapılan çalışmalarda artış bulunmaktadır, ancak genellikle cinsel işlevler ile ilgili çalışmalar batı toplumlarından elde ettiğimiz bilgiler olup ülkemizdeki çalışma sayısı oldukça kısıtlıdır. Bu çalışmada, Elazığ Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran yatan veya ayaktan hastalarda cinsel yakınmaları sorgulamayı ve bunların psikiyatrik tanı ve klinik değişkenlerle ilişkisini incelemeye çalıştık. Çalışmaya 57'si kadın ve 64'ü erkek olmak üzere toplam 121 hasta alındı. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği, Kısa Form 36, Golombok Rust Cinsel Doyum Envanteri ve SCID-I uygulanmıştır. Çalışmamıza katılan hem kadın hem de erkek hastalarda psikiyatrik bir hastalık tanısına komorbid cinsel işlev bozukluğu veya cinsel işlev bozukluğuna komorbid bir psikiyatrik tanının eşlik ettiğini, bunun genellikle major depresyon, anxiete bozukluğu veya somatoform bozukluklar olduğunu tespit ettik. Ayrıca çalışmamıza katılan hastaların yaşam kalitesinin oldukça düşük olduğu da göze çarpmaktadır. Cinsel soruna eşlik eden bir psikiyatrik tanının veya psikiyatrik tanıya eşlik eden cinsel soruna rastlanma oranının yüksek olduğunu görmekteyiz. Gerek fiziksel gerek psikolojik faktörlerin cinsel sorunların etyolojisinde oynadığı rolün etkilerinin tanımlanması için daha büyük örneklem grupları içeren ve sağlıklı kişilerle karşılaştırmalı yeni çalışmalar, cinselliğin ve cinsellikte yaşanan sorunların bu hastalıklar ile ilişkisini ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Cinsel işlev bozukluğu, psikiyatrik komorbidite.
Panik bozukluğa komorbid eksen I ve eksen II bozukluklarının araştırılması
PB, panik ataklarla seyreden bir anksiyete bozukluğudur. Panik ataklar, PB dışında bir çok psikiyatrik bozuklukta da görülebilmektedir. Son yıllarda PB ile ilgili çalışmalar tanı ve etiyolojiden çok PB'un diğer anksiyete bozuklukları, duygudurum bozuklukları ve kişilik bozuklukları ile birlikte görülme oranlarının araştırılmasına kaymıştır. Çünkü PB diğer psikiyatrik bozukluklarla sıklıkla birlikte görülebilmekte ve bu durum hastalığın tanınmasını, semptomların şiddetini, prognozu ve tedaviye yanıtı etkileyebilmektedir. Çalışmamızda PB'a eksen I ve II komorbidite oranı, komorbiditenin başlangıç zamanı ve komorbiditeyi etkileyen sosyodemografik, klinik özelliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniğinde Şubat 1996-Haziran 1997 tarihleri arasında DSM lll-R tanı kriterlerine göre PB tanısı konulan hastalar üzerinde yürütülmüştür. PB tanısı konulan 60 hastaya psikiyatrik değerlendirmeyi takiben sosyodemografik ve klinik bilgi formu, DSM lll-R yapılandırılmış, klinik görüşme formu (SCID-I), kişilik değerlendirme formu (SCID-II), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HADÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde kaba döküm ve yüzde oranları ile istatistiksel değerlendirmeler için Ki-kare (X2) ve Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Çalışma grubu içerisinden PB'a komorbid eksen I ve II tanılarına göre; pür PB, komorbid eksen I bozukluklu PB ve komorbid eksen II bozukluklu PB alt çalışma grupları oluşturulmuştur. Hastaların kadın, evli, ilkokul mezunu, ev hanımı, şehir yerleşimli, bölgenin yerlisi, orta ekonomik düzeyde ve sosyal güvencelerinin olması önde gelen sosyodemografik özelliklerini oluşturdu. PB; %56.6 eksen I ve %43.3 oranında eksen II komorbiditesi ile yoğun bir eş tanılı durum gösterdi. Çalışma grubunu oluşturan 60 hastanın 5921'inde eksen I ve II komorbiditesi birlikte bulunmaktaydı. Eksen I komorbiditesini sırasıyla en sık major depresyon, hipokondriyazis, yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu, sosyal fobi ve obsesif kompulsif bozukluk oluşturdu. Yaygınlaşmış anksiyete bozukluğu, sosyal fobi ve obsesif kompulsif bozukluğun büyük kısmı PB'dan önce, major depresyon ve hipokondriyazisin büyük kısmı da PB'dan sonra başlamıştı. Eksen II komorbiditesini sırasıyla en çok çekingen, bağımlı, obsesif kompulsif ve histrionik kişilik bozukluğu oluşturdu. İntihar girişimi ve alkol kötüye kullanımı komorbid eksen I ve eksen II bozukluklu alt çalışma gruplarında görülmekteydi. Komorbid eksen I ve eksen II bozukluklu alt çalışma gruplarının panik atak başlangıç yaşı daha küçük, hastalık süresi daha uzun, atak sıklığı daha fazla anksiyete ve depresyon puanlan daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak PB'a diğer psikiyatrik bozukluklar sıklıkla eşlik etmekte ve komorbidite hastalığın tanınmasını, şiddetini ve prognozunu etkileyebilmektedir. 60
Acil serviste pnömotoraks tanısı alan hastaların demografik özellikleri, pnömotoraks yönetimi ve mortaliteye etki eden faktörler
GİRİŞ VE AMAÇ: Pnömotoraks (PNX) akciğerin pariyetal ve visseraral yaprakları arasındaki boşlukta serbest hava artışı olması ve buna bağlı akciğer kollapsı olarak tanımlanır. Plevral boşluktaki havanın çokça sebebi olabilmesine karşın en sık sebep visseral plevranın yırtılmasıyla, akciğer parankiminden plevral boşluğa hava kaçağıdır. Spontan ve travmatik pnömotorakslar sık görülmesine rağmen, diyagnostik girişimsel yötemlerin daha rutin kullanılması ve yoğun bakım servislerinde tedavi edilen hasta sayısının artması sebebiyle iyatrojenik pnömotoraksların görülme sıklığı da artmıştır. Acil servise dispne, göğüs ağrısı ve benzeri yakınmalarla başvuran hastalarda ayrıcı tanıda önemli bir yere sahip olan pnömotoraks, zamanında tanı konmayıp müdahale edilmediği takdirde hayatı tehdit edebilecek sonuçlara neden olabilir. Bu çalışmamızda acil servise başvuran pnömotoraks tanısı alan olguların retrospeksif olarak ayrıntılı bir analizi yapılarak, pnömotoraksda mortaliteye etki eden faktörler incelenmiş olup; acil servis şartlarında hekime tanı, tedavi, takip ve prognoz tahmininde yardımcı olabilmek amaçlanmıştır. Pnömotoraks ile ilgili çokça çalışma mevcuttur; fakat bütün pnömotorakslar üzerinde mortaliteyi inceleyen çalışma pek fazla bulunmamaktadır. MATERYAL VE METOT: Çalışmanın evrenini Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yetişkin Acil Servisi'ne 01.01.2021-31.12.2022 tarihleri arasında başvuran ve pnömotoraks tanısı alan bütün hastalar oluşturmuştur. Retrospektif tanımlayıcı olan bu çalışmada yaklaşık 550 hastanın dosyası taranmış olup yetersiz dosya verisi, tedavi red ve hastaneyi izinsiz terk edenler çalışmadan çıkarılmış olup, çalışmaya 515 hasta dahil edilmiştir. 515 hastanın demografik ve diğer özellikleri analiz için detaylandırılarak not edilmiş olup, her birinin ayrı ayrı mortaliteye etkisi incelenerek analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda hastaların 427'si erkek( %82,9 ), 88'i kadındı( %17,1 ). Katılan hastaların en küçüğü 10 aylık, en büyüğü 89 yaşındaydı. Bütün hastaların yaş ortalaması 31,58±19,39'du. Sağ kalan hastaların yaş ortalaması 30,77±18,55 iken, ölen hastaların yaş ortalaması 42,60±26,42'ydi. 515 vakamızın 177'si spontan pnömotoraks(%34,36) iken, 338'i travmatik ( %65,64) pnömotoraksdır. Toplam 128 primer spontan pnömotoraks (PSP) (%24,85), 49 sekonder spontan pnömotoraks(SSP) (%9,51), 24 ateşli silah yaralanması(ASY) ( %4,66), 82 kesici delici alet yaralanması(KDAY) (%15,92), 105 araç içi ve araç dışı trafik kazası(%20,38), 80 yüksekten düşme(%15,53), 11 basit düşme(%2,13), 13 darb(%2,52), 20 iyatrojenik(%3,88) pnömotoraks vakası saptanmıştır. Hastalarımızın komorbid hastalıkları; diyabetes mellitus(DM), hipertansiyon(HT), kronik akciğer hastalığı, kronik karaciğer hastalığı, koroner hastalık, kronik böbrek yetmezliği(KBY), serebrovasküler olay(SVO), malignite ve diğer hastalıklar şeklinde kategorize edilmiştir. Toplam 25 hastada DM, 46 hastada HT, 46 hastada kronik akciğer hastalığı, 2 hastada kronik karaciğer hastalığı, 28 hastada koroner hastalık, 15 hastada KBY, 6 hastada SVO, 21 hastada malignite, 24 hastada nadir olan diğer hastalıklar saptanmıştır. Toplam 338 hastamızda travmatik pnömotoraks saptanmış olup 60 hastada kranial travma (%17,75), 134 hastada ortopedik travma(%39,64), 55 hastada abdominal travma(%16,27), 6 hastada diyafragma hasarı(%1,77), 117 hastada kot fraktürü(%34,61), 157 hastada hemotoraks(%46,44), 17 hastada pnömomediastinium(%5,02), 11 hastada vasküler yaralanma(%3,25) saptanmıştır EKG ritmine göre 515 hastamızın 345'inde normal sinüs ritmi(NSR)(%70), 136 sında sinüs taşikardisi(ST)(%26,40), 21'inde atrial fibrilasyon(AF)(%4,07), 13'ünde (%2,52) de diğer ritimler( bradikardi, pace ritmi, sol dal bloğu(LBBB)) saptanmıştır. Hastaların 264'ünde (%51,26) sadece sağ tarafta, 199'unda (%38,64) sadece sol tarafta, 50'sinde (%9,70) hem sağ hem sol tarafta pnömtoraks saptanmıştır. 281'inde(%54,56) grafide pnömotoraks hattı saptanırken(p=1,000), 233'ünde (%45,44) pnömotoraks hattı saptanmamıştır. Tüm hastalarda akciğerdeki ortalama pnömotoraks oranı %30,24±26,75 iken, yaşayan hastalarda akciğerdeki pnömotoraks oranı %29,91±26,36, ex olanlarda ise % 34,69±31,79'dur Yapılan tedavi türüne göre 204 hastaya oksijen(O2) ile basit gözlem uygulanmış (%39,61) 243 hastaya tüp torakostomi yapılmış(%47,18) 68 hastaya ise cerrahi tedavi uygulanmıştır(%13,20) Hastaneye başvuru semptomlarına göre, hastaların 281'inde dispne, 301 inde göğüs ağrısı 67'sinde bilinç değişikliği ve 170'inde diğer semptomlar (entübe hasta, öksürük, omuz ağrısı ve travma bölgesine göre ağrı) saptanmıştır. Hastanede yatış süresi minimum(min) 0, maksimum(max) 180 gün olup, ortalama hastanede yatış süresi 8,16±13,62 gündür. Yaşayan hastaların yatış süresi ortalaması 7,96±12,79 gün iken, eksitus(ex) olanların yatış süresi ortalaması 10,86±22,24 gündür. SONUÇ: Sonuç olarak pnömotoraks tüm hekimlerin karşılaşabileceği, acil hekimlerinin gözden kaçırmaması gereken ve acil müdahale gerektiren bir patolojidir. Pnömotorakslarda tedaviye etyoloji, pnömotoraks derecesi ve kliniğe göre karar verilmelidir. Pnömotoraks tedavisinde oksijen ile gözlem, iğne aspirasyonu, perkütan aspirasyon kateteri, tüp torakostomi, video yardımlı torakoskopik cerrahi(VATS) ve torakotomi ve benzeri tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Tedavide hedeflenen akciğerin tam reekspansiyonunun sağlanması, şikayetlerin ortadan kaldırılması, komplikasyonların önlenmesi ve nüksleri önlemektir. Nüksleri önlemek için plevral abrazyon ve plörödezis yapılabilir. Acil operasyon gerektiren pnömotorakslar genellikle komplike pnömotorakslardır. Cerahideki amaç nüks pnömotoraksları önlemek ve hastalığın kesin tedavisini sağlamaktır. Anahtar kelimeler: pnömotoraks, spontan, travma, EKG, komorbid hastalıklar, tedavi.
Puberte prekoks tanılı kız çocuklarında beden imajı algısı, akran zorbalığı ve psikiyatrik komorbidite sıklığının puberte prekoks tanısı almayan ve kronik hastalığı bulunmayan kız çocuklarıyla karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada puberte prekoks tanılı kız çocuklarında beden algısı, akran zorbalığı ve psikiyatrik komorbidite sıklığının, puberte prekoks tanısı almayan ve kronik hastalığı bulunmayan kız çocuklarıyla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırma örneklemi Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi (DÜTF) Çocuk Endokrinoloji polikliniğine başvuran ve puberte prekoks tanısı alan 8-12 yaş aralığındaki 50 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş herhangi bir nörolojik veya kronik tıbbi hastalık öyküsü olmayan 50 kontrol grubu ile oluşturulmuştur. Her iki gruba araştırmacılar tarafından hazırlanan sosyodemografik veri formu, "Çocuklar İçin Beden Takdir Ölçeği" ve "Olweus Öğrenciler İçin Akran Zorbalığı Anketi" doldurtulmuştur. Eşlik eden psikopatolojileri değerlendirmek amacıyla K-SADS uygulanmıştır. Hasta ve kontrollerden elde edilen veriler SPSS programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada elde edilen bulgular daha önce toplum örneklemleriyle yapılan çalışmalardan elde edilen akran zorbalığı sıklığı ve beden algısı puanlarıyla benzerlik göstermektedir.Puberte prekoks grubunda zorba/kurban/zorba-kurban sıklığısırasıyla %20/%0/%6, beden takdir ölçeği puanı 42.44, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu sıklığı %26, sağlıklı grupta zorba/kurban/zorba-kurban sıklığısırasıyla %18/%4/%8, beden takdir ölçeği puanı 40.96, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu sıklığı%16 bulunmuştur. Tartışma: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite sıklığı toplum örneklemine göre çok yüksek olup bu konuda özellikle örneklem sayısının çok daha fazla olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç: Toplum örnekleminde olduğu gibi puberte prekoks hastalarında da akran zorbalığına uğrama ve zorbalık yapmanın yüksek oranda görüldüğü,beden imajının toplum örnekleminde olduğu gibi olumlu olduğu, psikiyatrik komorbidite sıklığının benzer olduğu sonucuna varılmıştır.