Comorbidity

81 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Otuz dört gestasyon haftasından önce doğan prematürelerde gelişen tedavi gerektiren prematüre retinopatisinde risk faktörlerinin incelenmesi

Bu çalışmada, tedavi gerektiren prematüre retinopatisi (ROP) risk faktörlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız tek merkezden ve retrospektif olarak planlandı. Koç Üniversitesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 01.01.2019-31.12.2022 tarihleri arasında takip edilmiş yenidoğanlar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen yenidoğanların demografik ve klinik özellikleri incelendi. Çalışmaya 185 prematüre bebek dahil edildi. Hastaların 83'ünde (%44.86) ROP tespit edildi. Çalışma hastaları olan 185 hastadan 60'ında (%32.43) evre 1, 22'sinde (%11.89) evre 2 ve birinde (%0.54) evre 3 prematüre retinopatisi tespit edildi. Prematüre retinopatisi tespit edilen 83 hastanın 13'ünün (%15.66) ROP için tedavi edildiği belirlendi. Prematüre retinopatisi nedeniyle tedavi edilen 13 hastadan dördü evre 1, sekizi evre 2 ve birinde evre 3 prematüre retinopatisi olduğu tespit edildi. Prematüre retinopatisi grubunda solunum destek süresi, maksimum oksijen desteği düzeyi, yatış süresi, maternal hipertansiyon, canlandırma ihtiyacı, bebekte hipotansiyon, erken ve geç sepsis, apne, patent duktus arteriozus (PDA), respiratuar distres sendromu, bronkopulmoner displazi (BPD), intraventriküler kanama (İVK), transfüzyon ihtiyacı ve propranolol kullanımı yüksek bulundu. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde canlandırma ihtiyacı, postnatal steroid, eritrosit süspansiyonu transfüzyonu, İVK, BPD, PDA, sepsis (erken ya da geç), çoğul gebelik yokluğu, bebekte hipotansiyon, apne ve propranolol kullanımı hem ROP gelişimi hem de tedavi gerektiren ROP için risk faktörleri olarak anlamlı bulundu. Çoklu değişkenli lojistik regresyon modelinde ROP gelişimi için en önemli bağımsız risk faktörleri maternal hipertansiyon varlığı ve gebelik haftasının olduğu bulundu.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıKomorbidite+1
Mustafa Törehan Aslan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İç hastalıkları servislerinde hospitalize edilen hastaların malnütrisyon, kırılganlık ve komorbid hastalıklar açısından değerlendirilmesi ve kısa dönem sağkalım üzerine etkisinin incelenmesi

Malnütrisyon ve kırılganlık, hastanede yatan hastalarda sık görülmekte ve artmış komplikasyonlara, uzamış hastane yatışlarına, artan mortalite ve rehospitalizasyona sebep olmaktadır. Çalışmamızın amacı yatan hastaların malnütrisyon, kırılganlık ve komorbid hastalıkları açısından taranması, bu durumlarla ilişkili faktörlerin ortaya konması ile bu durumların hastanede yatış süresini, kısa dönem sağkalıma etkilerini ve yeniden hastaneye yatış süreçlerini öngörmesi açısından incelenmesidir. Çalışmamıza HÜTF Hastanesi İç Hastalıkları servislerinde akut hastalık nedeniyle izlenen 50 yaş ve üzeri 134 yatan hasta dahil edildi. Katılımcıların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri, komorbiditeleri, malnütriyon, kırılganlık durumları, uzamış hastane yatışı (>10 gün), ilk 3 ve 6 aylık rehospitalizasyon, ölüm oranları değerlendirildi. Malnütrisyon için Mini Nütrisyonel Değerlendirme Kısa Form (MNA-SF), Nütrisyonel Risk Taraması-2002 (NRS-2002) tarama testleri ve Global Leadership Initiative on Malnutrition (GLIM) kriterleri, kırılganlık için FRAIL skalası ve klinik kırılganlık skalası (CFS) kullanıldı. Kas kuvvetini ölçmek ve sarkopeni riski açısından kas fonksiyonlarını saptamak için ise el kavrama kuvveti (HGS) ölçümü yapıldı. Malnütrisyon ve kırılganlık ölçeklerinin hastane yatış süresi ve 3-6 aylık rehospitalizasyon veya ölümü öngördürücü prognostik özelliği ROC analizi ile incelendi. Anlamlı "cut-off" değeri varlığında testin duyarlılık ve özgüllüğü hesaplandı. Parametrelerin genel sağ kalım ile ilişkisi log-rank testi kullanılarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 67,2 ± 10,4 olup, hastaların %55.2'si 65 yaş ve üzerindeydi. Hastaların %91.8'inde en az bir komorbid hastalık mevcut olup, en sık görülen komorbidite %61.2 ile hipertansiyondu. MNA- SF ortalama puanı 9 ± 2,5 olup, %33,6 hasta malnütrisyon kategorisinde, NRS-2002 için ise %44 hasta 3 puan ve üzerindeydi. Hastalar GLİM kriterlerine göre değerlendirildiğinde %44,8 hastada malnütrisyon (%29,9'u evre 1, %14,9'u evre 2) saptandı. MNA-SF, NRS-2002 ve GLIM kriterleri ile nütrisyonel durumun bozuk saptanmasının uzamış hastane yatışı (>10 gün) (p:0,043, p:0,014, p:0,023) ve ilk 3-6 aylık rehospitalizasyon ve ölüm oranları ile ilişkili olduğu görüldü (p<0.001). FRAİL skalasına göre %53,7 hasta, klinik kırılganlık skalasına göre ise %59 hasta kırılganlıkla yaşayan olarak değerlendirildi. FRAIL skalası ve CFS'ye göre kırılgan olmak, ilk 3 aylık rehospitalizasyon ve ölüm oranları ile ilişkili olarak bulundu (p:0,027, p:0,007). Malnütrisyon ve kırılganlık için kullandığımız metotların her biri 6 aylık genel sağ kalım ile ilişkili bulundu. Ayrıca baldır çevresinde azalma ve düşük el sıkma kuvveti olması da taburculuk sonrası ilk 3-6 aylık rehospitalizasyon ve ölümle anlamlı ilişkili bulundu. Malnütrisyon ve kırılganlığın akut hastalık sebebiyle yatırılan hastalarda yatış esnasında taranması ile erken tedavi ve müdahale imkanı oluşacaktır. Bu durumun gelecekteki olası komplikasyonların, olası yeniden hastane yatışlarının ve mortalite riskinin önlenmesinde etkili olabileceğine dair kanıtlar ortaya konulmuş oldu.

KomorbiditeKırılganlıkMalnütrisyon+4
Abdurrahman Sadıç
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Depresyon belirtisi gösteren yetişkin bireylerde ayrılma kaygısı bozukluğu eş tanısının incelenmesi

Bu araştırmada Depresyon belirtisi gösteren yetişkin bireylerde Ayrılma Kaygısı Bozukluğu eş tanısının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma İstabul ili içerisinde Haliç Üniversitesi Psikoloji Öğrencilerinden depresyon belirtisi gösteren toplam 134 birey ile gerçekleştirilmiştir. Depresyon belirtisi gösteren bireylerin demografik bilgilerini edinmek için araştırmacı tarafından oluşturulmuş demografik bilgi formu geliştirilmiştir. Bireylerin depresyon belirtilerini ölçmek için Beck Depresyon Ölçeği, bireylerin kaygı seviyesini belirlemek için Beck Kaygı Ölçeği ve bireylerin Ayrılma Kaygısını Ölçmek için Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Envanteri kullanılmıştır. Araştırmanın sonucuna göre, Depresyon belirtisinin yetişkin bireylerde görülme olasılığı yüksek bulunmuştur. Depresyon belirtisine sahip bireylerde Ayrılma Kaygısı Bozukluğu belirtisi gözlenmiştir. Ayrılma Kaygısının Depresyon ile eş tanı olma durumunda cinsiyetin etken bir faktör olmadığı istatiksel olarak bulunmuştur.

Ayrılma anksiyete bozukluğuDepresyonKaygı+4
Onur Gümüş
Haliç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Üniversitesi erişkin hastanesi romatoloji polikliniğinde takip edilip biyolojik tedavi alan romatoid artrit hastalarının komorbid hastalıklarının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı biyolojik DMARD (bDMARD) tedavisi alan Romatoid Artrit (RA) hastalarına eşlik eden komorbidite prevalansının belirlenmesi, biyolojik tedavi altında bu hastalıkların seyrinin incelenmesi ve komorbiditelerin hastalık aktivitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Romatoloji Bilim Dalında 2013-2020 yılları arasında takip edilen ve bDMARD tedavisi almış 581 RA hastası dahil edildi. Retrospektif olarak ilk bDMARD tarihinden itibaren tüm hasta kayıtları incelendi. Buna göre hastaların 143'ü (%24.6) erkekti. Son vizit yaşı ortalama 50.3 (13.8) idi. Takip süresi ortalama 26.0 (20.9) aydı. Charlson komorbidite indeksi tüm hastalarda hesaplanmış olup, ortalaması 2.43 (1.72), ortancası 2.0 (1-13) idi. 228/581 (%39.2) hastanın en az bir komorbiditesi mevcuttu. BDMARD başlangıcında hastaların %41.1'i obezdi. Kadınlar erkeklerden daha kiloluydu (29.8'e karşı 27.5 p:0.002). Son vizitte ise VKİ bilinen 516 hastanın %42.1'inin obez olduğu görüldü. BDMARD başlangıcında diyabet öyküsü bilinen hastaların %13.8'inde diyabet tanısı mevcuttu. Takipte 21 hastada diyabet geliştiği görüldü ve diyabet insidansı 100 hasta yılında 2.47 (%95 GA: 1.62-3.77) hesaplandı. BDMARD başlangıcında hastaların %28.6'sında hipertansiyon mevcuttu. Lipid parametreleri bilinen hastaların %51.4'ünde LDL-K, %25.5'inde TG, %17.4'ünde total kolesterol yüksek bulundu. 42 (%7.2) hastada koroner arter hastalığı (KAH) mevcut olup, bunların 29'unun prematür KAH olduğu görüldü. Takipte 17 hastada KAH geliştiği görüldü ve KAH insidansı 100 hasta yılında 1.84 (%95 GA 1.15-2.94), prematür KAH insidansı ise 100 hasta yılında 1.08 (%95 GA 0.58-2.0) olarak hesaplandı. BDMARD öncesinde DAS-28 skoru yüksek olanlarda obezite daha sıktı. HAQ-DI skoru yüksek olanların ise çoğunlukla kadın, daha ileri yaşta, VKİ daha yüksek, komorbidite sayılarının ve kardiyovasküler risklerinin daha fazla olduğu görüldü. Yapılan çok değişkenli analizde ise bDMARD başlangıcında obezite varlığının DAS-28 tedavi cevabını olumsuz etkilediği görüldü (OR 1.04, %95 GA 1.0-1.08). Sonuç olarak bDMARD alan RA hastalarının tedavi yanıtlarında, eşlik eden komorbiditelerin önemli olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, hastalık modifiye edici anti-romatizmal ilaçlar (biyolojik), komorbidite, hastalık aktivitesi

Antiromatizmal ajanlarArtrit-romatoidBiyolojik tedavi+4
Ömer Denizhan Tatar
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hacettepe Ünıversitesi Erişkin Hastanesi Romatoloji Polikliniğinde takip edilip biyolojik tedavi alan psöriatik artrit hastalarının komorbid hastalıklarının değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı biyolojik tedavi (bDMARD) alan Psöriatik Artrit (PsA) hastalarında komorbidite sayısı ve sıklığının belirlenmesi, bDMARD tedavisi altında bu hastalıkların seyrinin incelenmesi, kormobidite sayısının ve tipinin hastalık aktivitesi üzerine etkisinin belirlenmesidir. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi İç hastalıkları Ana Bilim Dalı, Romatoloji Bilim Dalında 2005-2021 yılları arasında takip edilmiş, en az bir bDMARD tedavisi almış 520 PsA hastası dahil edildi. Retrospektif olarak ilk biyolojik tedavi tarihinden itibaren tüm hasta kayıtları incelenerek analiz edildi. Buna göre hastaların 159'u (%30,6) erkekti. Ortalama yaş 45,5 (12,5) olarak hesaplandı. 305/310 hasta CASPAR kriterlerini karşılamaktaydı. Ortalama takip süresi 44,8 (40,6) aydı. Charlson komorbidite indeksi 486 hastada hesaplandı, ortalama 1,17 (1,18) ortanca 1(1-7) bulundu. 196/486 (%40,3) hastada en az 1 komorbidite bulunmaktaydı. Hastaların bDMARD başlangıcında hastaların %40,8'i obezdi. Kadınlar erkeklerden daha kiloluydu (29,6 karşı 28,3 p:0,021). Son vizitte de VKİ bilinen 367 hastanın %41,7sinin obez olduğu görüldü. BDMARD başlangıcında diyabet öyküsü bilinen hastaların %9,7'sinde Diyabet tanısı vardı. Takipte 21 hastada diyabet geliştiği gözlemlendi ve Diyabet insidansı 100 hasta yılında 1,33 (%95 GA: 0,75-1,91) hesaplandı. BDMARD başlangıcında hastaların %21,9'unun hipertansiyonu vardı. Lipid değerleri bilinen hastaların %49,1'inde LDL-K, %28,3'ünde TG, %19,9'unda total kolesterol yüksek bulundu. 17 (%6,6) hastada koroner arter hastalığı (KAH) vardı bunlardan 6'sının prematür KAH olduğu görüldü. Takipte 15 hastada KAH gelişmişti. KAH insidansı 100 hasta yılında 0,93 (%95 GA 0,45-1,41) hesaplanırken Prematür KAH insidanası 100 hasta yılında 0,68 (%95 GA 0,21-0,95)hesaplandı. BDMARD başlanmadan önceki dönemde DAS-28 skoru yüksek olanların çoğunlukla kadın olduğu; daha ileri yaşta oldukları, komorbidite sayılarının daha fazla ve VKİ daha yüksek olduğu görüldü. HAQ-DI skoru yüksek olanlar da benzer özellikteydiler. Yapılan çok değişkenli analizde bDMARD başlangıcında obezitenin ve Diyabet varlığının DAS-28 tedavi cevabını olumsuz etkilediği görüldü (sırasıyla OR 1,06 (%95 GA1,02-1,11), OR 3,08 (%95 GA 1,14-8,30)) Sonuç olarak Hastaların klinik tedavi yanıtları açısından komorbiditeler hakkında bilgi sahibi olmanın ve komorbiditleri kontrol altına almanın önemli olduğu görülmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Psoriatik artrit, hastalık modifiye edici aniromatizmal ilaçlar (biyolojik), komorbidite, multimorbidite,

Antiromatizmal ajanlarArtrit-psoriatikBiyolojik tedavi+4
Nilüfer Ecem Gezerer
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Genç yetişkinlerde deri yolma davranışları ile anksiyete ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Deri yolma bozukluğunda (DYB) birey takıntılı olarak derisini yolarak bunu ciddi bir cilt sorunu haline getirmektedir. Son 10-15 yılda DYB ile ilgili yapılan çalışmaların ve hastalığın klinik olarak bilinirliğinin de artmasıyla DYB, ilk kez Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı-5 ile ayrı bir klinik tablo olarak ele alınmıştır. DYB ile ilgili çalışmalarda ek tanı oranları yüksektir. Klinik çalışmalarda deri yolma bozukluğu olan hastaların %57-100'ünde anksiyete ve depresif bozukluklar en fazla olmak üzere yaşamboyu en azından bir tane eksen 1 bozukluk tanısının olduğu bildirilmiştir. Bu bulgulara dayanılarak, bağımsız etiyolojisi olan ayrı bir bozukluktan çok diğer psikiyatrik bozuklukların özgül olmayan bir belirtisi olarak kavramsallaştırılmasının daha uygun olabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmanın amacı deri yolma davranışları ile anksiyete ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bununla beraber deri yolma belirtileri ile yaş, cinsiyet, medeni durum, ekonomik durum, eğitim durumu gibi bazı sosyodemografik özellikler arasındaki ilişki de incelenecektir. Yöntem: Çalışma online ortamda 18-30 yaş arası 200 birey ile yapılmıştır. Çalışmada kullanılan ölçekler, "Kişisel Bilgi Formu", anksiyete belirtilerini ölçmek için "Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği", obsesif kompulsif belirtileri ölçmek için "Padua Envanteri" ve deri yolma belirtilerini ve şiddetini ölçmek için "Deri Yolma Ölçeği (Sicking Picking Scale-Revised)" envanteri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan katılımcıların %73.4'ü kadın, %26.6'sı erkek, %46.9'u daha önce psikiyatrik ya da psikolojik destek almış, %12.6'sı obsesif kompulsif bozukluğu tanısı almış, %30'u anksiyete bozukluğu tanısı almış, %55.6'sı travmatik olay yaşamış, %64.3'ünün cilt yolma alışkanlığı var, %16.4'ü farkında olmadan otomatik bir şekilde derisini yoluyor, %8.7'si mutsuz-gergin-sinirli anlarında derisini yoluyor, %12.6'sı ruh hali fark etmeksizin derisini yolmaktan keyif-haz alıyor, farkında ama kendini durduramıyor, %26.6'sı bazen farkında olmadan otomatik olarak derisini yoluyor, bazen de farkında olarak kendini durduramıyor, %78.3'ünün ailesinde deri yolan biri yok, %21.7'sinin ailesinde var, %59.9'unun ailesinde obsesif kompulsif bozukluk veya anksiyete bozukluğu yok, %40.1'inin ailesinde var. Deri Yolma Ölçeği puanları obsesif kompulsif tanısı değişkenine göre anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir. Deri Yolma Ölçeği puanları anksiyete bozukluğu tanısı değişkenine göre anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir. Deri Yolma Ölçeği puanları obesif kompulsif veya anksiyete bozukluğu tanısı değişkenine göre anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir Padua Envanteri puanları deri yolma alışkanlığı değişkenine göre anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir. Durumluk kaygı puanları deri yolma alışkanlığı değişkenine göre anlamlı düzeyde farklılık göstermektedir. Padua Envanteri ve Temizlik, Düşüncelere Kapılma, Dürtüler, Kontrol, Kesinlik alt boyutundan aldıkları ortalama puanların deri yolma nedeni değişkenine göre anlamlı düzeyde farklılaşmadığı belirlenmiştir. Katılımcıların analiz sonuçlarına göre, Deri Yolma Ölçeği ile Durumluk Kaygı puanı arasında orta seviye ve pozitif yönlü ilişkiye sahip olduğu bulunmuştur. Deri Yolma Ölçeği ile Sürekli Kaygı puanı arasında orta seviye ve pozitif yönlü ilişkiye sahip olduğu bulunmuştur. Deri Yolma Ölçeği ile Padua Envanteri puanı arasında orta seviye ve pozitif yönlü ilişkiye sahip olduğu bulunmuştur. Sonuç: Çalışmanın bulgularına göre, deri yolma davranışlarıile anksiyete ve obsesif kompulsif belirtiler ilişkili gibi görünmektedir ve bu hastalıkların ortak etiyolojik kökenleri olabilir. Daha büyük örneklemlerle yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnksiyeteDeri yolma bozukluğuGenç yetişkinler+4
Münevver Sena Meydan
İstanbul Gelişim University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Emekli bireylerde kronik hastalık düzeylerinin fiziksel aktivite, düşme ve denge üzerine etkisi

Bu çalışmada emekli bireylerde kronik hastalık düzeylerinin fiziksel aktivite, düşme ve denge üzerine etkisi araştırıldı. Çalışmaya Türkiye Emekliler Derneği'nin Karabük Şubesine üye olan 60 yaş üstü, Mini Mental Durum Test'inden 24 ve üstünde puan alan toplam 80 birey dahil edildi. Çalışmadaki bireylerin yaş aralığı 60-81 idi. Bireylerin kişisel bilgileri, ağrı, yorgunluk durumları, kişisel sağlık algıları, komorbidite düzeyleri, el kavrama kuvvetleri, düşme sıklıkları, düşme korkuları, fiziksel aktivite düzeyleri, denge ve yürüme bozuklukları, fonksiyonel durumları ve depresyon düzeyleri incelendi. Değerlendirmeler de Modifiye Charlson Komorbidite İndeksi, Tinetti Düşme Etkinlik Ölçeği, Yaşlılar için Fiziksel Aktivite Ölçeği, Tinetti Denge ve Yürüme Testi kullanıldı. Bireyler Modifiye Charlson Komorbidite İndeksinden aldıkları puana göre düşük (0-3), orta (4-5) ve yüksek (6-7) komorbidite düzeyi olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışma sonucunda kronik hastalık düzeyi yüksek olan bireylerde, düşük olanlara göre el kavrama kuvveti, denge ve yürüme bozukluğu, fiziksel aktivite düzeyi, fonksiyonel durumlarının daha düşük, düşme korkusu ve deprsyon düzeylerinin daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; emekli bireylerde kronik hastalık düzeyi arttıkça fiziksel aktivite düzeylerinin azaldığı, denge ve yürüme problemlerinin arttığı ve daha sık düştükleri kaydedildi. Genel olarak dünya da 60 yaş ve üstü emeklilik yaşı olarak kabul edilmektedir ve emeklilikte bir yaşlılık dönemidir. Yaşlanma dönemi ile birlikte ortaya çıkan kronik hastalıkların etkilerinin bilinmesi doğru, etkili ve zamanında tedavi yöntemlerine başvurulması, bireylerin aktif olarak yaşamlarını sürdürebilmeleri ve kronik hastalıkların sebep olduğu bağımlılığın azalması için son derece önemlidir.

DengeDüşme kazalarıEmekli+6
Gizem Yağız
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
DoctorateOpen AccessTR

Motor beceri, görsel algılama ve yaşam kalitesinin çocukluk çağı dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun (DEHB) farklı eş tanı grupları arasında incelenmesi

Bu çalışmaya 6-10 yaş arası erkek, sağ eli dominant olan, tanısı sadece DEHB olan 18, DEHB ve özgül öğrenme güçlüğü (ÖÖG) olan 17, DEHB ve karşıt olma karşı gelme bozukluğu (KOKGB) olan 16, DEHB ve anksiyete bozukluğu olan 15 ve tipik gelişim gösteren (TGG) yaşıtları 15 olmak üzere toplam 81 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmamızda el tercihi Edinburgh El Tercih Anketi ile, motor beceri Bruininksy- Oseretsky Motor Yeterlilik Testi'nin 2. Versiyonu (BOT-2) ile, el fonksiyonları 9 Delikli Peg Testi ile, görsel algılama becerileri Motor- Yetenek Olmaksızın Görsel Algılama Testi'nin 3. Versiyonu (MYOGAT-3) ile ve yaşam kaliteleri Küçük Çocuk Yaşam Kalitesi Ölçeği ile test edilmiştir. Küçük Çocuk Yaşam Kalitesi Ebeveyn Formu (KÇYKEF) ve Yenilenmiş Conners Anababa Derecelendirme Ölçeği Kısa Formu (YCADÖKF) çocukların ebeveynlerine verilerek doldurmaları istenmiştir. Çalışmamızın sonucunda DEHB ve eş tanı grubundaki çocukların TGG yaşıtlarına göre motor beceri (x2= 36,693) (p=0,001), el becerileri (x2= 10,456) ( p= 0,033), görsel algılama ( x2= 10,240) (p= 0,037) ve yaşam kalitesi (F= 3,432) (p= 0,012) seviyelerinde düşük oldukları görülmüştür. KÇYKEF'de DEHB ve eş tanı grubun ebeyenlerinin TGG yaşıtlarının ebeveynlerine göre değerlendirmelerinin düşük olduğu görülmüştür (x2= 22,113) (p= 0,001). YCADÖKF'de ise DEHB ve eş tanı grubundaki ebeyenlerin puanlamalarının TGG yaşıtlarının ebeveynlerine gore daha yüksek olduğu görülmüştür (x2=23,934)(p= 0,001). Çalışmamızın sonucunda ayrıca DEHB ve ÖÖG eş tanı grubunun denge, üst ekstremite koordinasyon ve kaba motor beceri gibi motor becerilerde diğer DEHB ve eş tanı gruplarına göre daha düşük seviyede oldukları görülmekte ve bu sonuçların bu alanda çalışan fizyoterapistlere yol gösterici olacağı düşünülmektedir.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıGörsel algılama+6
Nilay Şahan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve geç başlangıçlı psoriazisli hastaların sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması

Psoriazis başlangıç yaşına göre erken başlangıçlı psoriazis (EBP) ve geç başlangıçlı psoriazis (GBP) olmak üzere iki tipe ayrılmaktadır. 40 yaş altında başlamış olan psoriazis EBP, 40 yaş ve üzerinde başlamış olan psoriazis GBP olarak sınıflandırılmaktadır. Genetik altyapı, klinik prezentasyon ve hastalık seyri açısından EBP ve GBP farklılık göstermektedir. Bu çalışmada EBP ve GBP'nin psoriazisde sık görülen sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması ve olası farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır, ayrıca bu komorbiditeler açısından farklı risk gruplarının tanımlanması hedeflenmiştir. Çalışmaya 121 EBP ve 39 GBP'li olmak üzere toplam 160 plak psoriazisli hasta dahil edildi. Veriler yüz yüze anket yöntemi ile özgeçmiş, soygeçmiş, hastalık özellikleri ve psoriazisle ilişkili sistemik inflamatuvar komorbiditelerin varlığı açısından sorgulamak üzere oluşturulmuş sorular yöneltilerek toplandı. EBP'de aile hikayesi %47.1 (n=57), GBP'de ise %17.9 (n=7) olarak bulundu. EBP'de aile hikayesinin daha sık olduğu görüldü (p=0.001). EBP'de en sık başlangıç yeri %39.7 oranda saçlı deri iken GBP'de lezyonlar en sık olarak %25.6 oranında ekstremite ekstansör yüzlerinden başlamaktaydı. EBP'de tırnak lezyonlarının gelişme süresi 9.6 ± 8.5 ay, GBP'de ise bu sürenin 2.1 ± 3 ay olduğu görüldü, GBP'de EBP'ye kıyasla tırnak lezyonlarının daha kısa sürede geliştiği gözlendi (p<0.01). EBP'de hastalık başlangıcından itibaren psoriatik artrit (PsA) gelişme süresinin 15.72 ± 10.36 ay, GBP'de ise bu değerin 0.75 ± 7.6 ay olduğu görüldü. GBP'de EBP'ye kıyasla PsA'nın daha kısa sürede gelişmekte olduğu saptandı (p<0.01). GBP'de kardiyovasküler hastalık sıklığı (KVH) %7.7, hipertansiyon (HT) sıklığı %38.5, diyabetes mellitus (DM) sıklığı %33.3 ve metabolik sendrom (MS) sıklığı % 44.7;. EBP'de KVH sıklığı %0.8, HT sıklığı %14, DM sıklığı %9.9 ve MS sıklığı % 24.8 olarak saptandı. Yapılan karşılaştırmalarda GBP'de KVH, HT, DM ve MS'nin daha sıklıkla görüldüğü bulundu (p=0.045, p=0.001, p<0.01, p=0.022). Sistemik komorbiditelerin gelişimine psoriazis tipinin katkısı incelendiğinde, GBP'nin KVH ve DM için bağımsız risk faktörü olduğu saptandı (p<0.01, R square: 0.036 ve p<0.01, R square: 0.077). Sonuç olarak GBP'nin sistemik komorbiditelerle etkileşerek daha şiddetli inflamatuvar yük oluşturan ve daha hızlı seyir gösteren bir psoriazis tipi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler : psoriazis, komorbidite, erken başlangıçlı psoriazis, geç başlangıçlı psoriazis, inflamasyon

Deri hastalıklarıKomorbiditePsoriyazis+1
Leyla Huseynova
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genel psikiyatri polikliniği ve bir aile danışmanlık merkezine ilk kez başvuran olgularda erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu'na eşlik eden I. eksen psikiyatrik bozukluk yaygınlığının araştırılması

AMAÇ: Araştırmamızın birincil amacı bir üniversite hastanesi erişkin genel psikiyatri polikliniğine ilk kez başvuran ardışık olgular ile bir aile danışmanlık merkezine ilk kez başvuran ardışık olgulardaki erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) yaygınlığını araştırmaktır. Araştırmamızın ikincil amacı ise erişkin DEHB'li olguların başvuru nedenlerini ve DEHB'ye eşlik eden I.eksen psikiyatrik bozukluk yaygınlığını belirlemektir. YÖNTEM: Araştırmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Erişkin Genel Psikiyatri Polikliniği ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na bağlı Psikoaktif Aile Danışmanlık Merkezi'nde yürütülmüş olan kesitsel bir epidemiyolojik çalışmadır. Araştırmayla ilgili bilgi verilerek araştırmaya katılmayı kabul ettiklerini gösterir yazılı onayları alınan ve klinik değerlendirme öncesinde dışlama ölçütlerini karşılamayan olgulardan araştırmada kullanılan olgu rapor formunu, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS)'yi, Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri'ni ve Wender Utah Derecelendirme Ölçeği (WUDÖ)'yü başvurdukları merkez şartlarında doldurmaları istenmiştir. Tarama ölçeklerinin herhangi birinden kesme puanının üzerinde skor alanlar (ASRS'nin A bölümündeki taralı alanlarda 4 ya da daha fazla maddeyi işaretleyenler; Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri'nde 1. veya 2. bölümdeki dokuzar sorudan en az beş tanesine 2 veya 3 puan verenler) genel psikiyatri polikliniğinde klinik görüşmeye alınmıştır. Aile danışmanlık merkezine başvuran olgular arasında tarama ölçeklerinin herhangi birinden kesme puanının üzerinde skor alanlar ise telefonla aranarak EÜTF'ye klinik görüşme için davet edilmiştir. Bu çalışmada duyarlılığı arttırmak için iki farklı tarama testi kullanılmıştır. Tarama testlerinin en az birinden geçerek klinik görüşmeye alınan olgulara Erişkinlerde DEHB için Tanısal Görüşme (DIVA 2.0) uygulanmıştır. Erişkin DEHB için tanısal değerlendirme yapılırken DSM-5 kriterleri dikkate alınmıştır. Mümkün olduğu durumlarda kişilerin 1.dereceden yakınları ile yüz yüze ya da telefonla görüşülerek çocukluk dönemleri ile ilgili bilgi alınmaya ve tanı doğrulanmaya çalışılmıştır. DIVA 2.0 ile değerlendirilerek erişkin DEHB tanısı konan olgulara DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme (SCID-I) uygulanmıştır. Çocukluk çağı DEHB belirtilerini sorgulamaya yönelik olarak kullanılan WUDÖ'de kesme puanı 36 ve üzeri olarak belirlenmiştir. Bu görüşmeler yaklaşık 2 saat süren tek oturumda yapılmıştır. BULGULAR: DSM-5 kriterlerine göre yapılan değerlendirmede 210 olgudan oluşan genel psikiyatri polikliniği örneklemindeki erişkin DEHB yaygınlığı %14,3 (n=30); 133 olgudan oluşan aile danışmanlık merkezi örneklemindeki erişkin DEHB yaygınlığı ise %9,8 (n=13) olarak hesaplanmıştır. SCID-I'e göre genel psikiyatri polikliniği erişkin DEHB olgularına en sık eşlik eden tanılar sırasıyla depresif bozukluk (%40), özgül fobi (%26,7), alkol kötüye kullanımı (%16,7), distimik bozukluk (%16,7) ve obsesif-kompulsif bozukluk (%13,4) şeklinde; aile danışmanlık merkezi erişkin DEHB olgularına en sık eşlik eden tanılar ise depresif bozukluk (%46,1) ve alkol kötüye kullanımı (%23,1) şeklinde sıralanmıştır. Genel poliklinik DEHB olgularına en az bir psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %80, birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %46,7'dir. Aile danışmanlık merkezi DEHB olgularına en az bir psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı %84,6, birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranı ise %30,8'dir. Genel poliklinik DEHB olgularının ASRS (z=-2,345; p=0,019), Turgay'ın DSM-IV'ye Dayalı Erişkin DEB/DEHB Tanı ve Değerlendirme Envanteri 3. Bölüm (DEHB ile ilgili özellikler ve sorunlar bölümü)(z=-2,461; p=0,014) ölçek puanları aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından anlamlı düzeyde yüksektir; WUDÖ ölçek puanları da genel poliklinik DEHB olgularında yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılık kazanmamıştır (z=-1,045; p=0,296). Genel poliklinik DEHB olgularında DEHB'li olmayanlara göre disiplin cezası almış olma (χ²=9,210; p=0,011), sık iş değiştirme (χ²=11,989; p=0,002), polis ile başının derde girmiş olması (χ²=8,68; p=0,009), iş/ev kazası geçirmiş olma (χ²=5,501; p=0,028) oranları; aile danışmanlık merkezi DEHB olgularında ise DEHB'li olmayanlara göre disiplin cezası almış olma (χ²=18,423; p=0,001), polis ile başının derde girmiş olması (χ²=11,997; p=0,005), adli sorun yaşamış olma (χ²=5,466; p=0,035) oranları yüksek bulunmuştur. Genel poliklinik (χ²=1,776; p=0,180) ve aile danışmanlık merkezi (χ²=3,263; p=0,090) DEHB olgularında DEHB'li olmayanlara göre intihar girişiminde bulunmuş olma oranları da yüksek bulunmuş ancak aradaki fark istatistiksel anlamlılık kazanmamıştır. Çocukluk döneminde DEHB tanısı almış olan erişkin DEHB tanılı olguların oranı genel poliklinikte %16,7; aile danışmanlık merkezinde ise %30,8'dir. Genel poliklinik DEHB olgularının yalnızca %30'u, aile danışmanlık merkezi DEHB olgularının ise yalnızca %15,4'ü kendisinde DEHB olduğundan kuşkulanarak başvuruda bulunmuştur. Başvuru yakınmalarına baktığımızda aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından evlilik/ilişki sorunları (%84,6'ya karşı %49,5) (χ²=5,680;p=0,037), kendi içinde yaşadığı sorunlar (%53,8'e karşı %14,7) (χ²=11,166; p=0,003), eğitim hayatındaki sorunlar (%46,2'ye karşı %9,5) (χ²=12,864; p=0,03) nedeniyle başvuranların oranının DEHB'li olmayanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu; iş hayatındaki sorunlar (%30,8'e karşı %10,5) (χ²=4,153; p=0,064) nedeniyle başvuranların da istatistiksel anlamlılık kazanmasa da yine DEHB'li olmayanlardan yüksek olduğu görülmüştür. Genel poliklinikte DEHB tanısı alan ve almayan olgular arasında başvuru nedenleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Aile danışmanlık merkezine başvurarak DEHB tarama testlerini geçen olguların %54'ü hastanede klinik görüşme yapılması için olan davete olumlu yanıt vermemiştir. SONUÇ: Araştırmamızda genel psikiyatri polikliniği ve aile danışmanlık merkezine başvuran olgulardaki erişkin DEHB yaygınlığı genel toplum örneklemi için bildirilenden yüksek bulunmuştur. Her iki merkezde de DEHB olgularının tamamına yakınında eşlik eden en az bir psikiyatrik bozukluğa rastlanmıştır. Genel psikiyatri polikliniğine başvuran DEHB olgularının daha ağır seyrettiği ve birden çok psikiyatrik bozukluk eşlik etme oranının istatistiksel anlamlılığa ulaşmasa da aile danışmanlık merkezi DEHB olgularından yüksek olduğu görülmüştür. Evlilik/ilişki sorunları, kendi içinde sorunlar, eğitim hayatında sorunlar, iş hayatında sorunlar yaşayan DEHB olguları ilaç dışı tedavi yöntemlerin uygulanmasını bekledikleri aile danışmanlık merkezine başvurmuştur. Aile danışmanlık merkezine başvuran olgular arasında DEHB olasılığı yüksek olan bir grubun psikiyatri polikliniğine yönlendirilmeleri konusunda güçlükler yaşanmıştır. DEHB tanısı psikiyatri kliniklerinde eş tanı oranlarının yüksek olması nedeniyle, aile danışmanlık merkezlerinde ise diğer yaşamsal sorunların ön plana çıkmış olması nedeniyle atlanıyor görünmektedir. Bu çalışmadan elde edilen verilerin DEHB'nin yaygınlığının, erişkinlerdeki klinik görünümünün, olguların psikiyatri klinikleri ve aile danışmanlık merkezlerine başvuru nedenlerinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunması umulmaktadır. Bu çalışma farmakoterapi dışı tedavi yöntemlerinin uygulanmasını bekleyen bir grupta erişkin DEHB prevalansını gösteren, DEHB'lilerin klinik görünümünü ve başvuru nedenlerini ortaya koyan ilk çalışmadır; ancak kuşkusuz bu alandaki bilgi birikimi ve deneyimin arttırılması için ruh sağlığı alanında hizmet veren veren kurumlarda daha geniş ölçekli yeni araştırmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Aile danışmanlık merkezi; erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu; eş tanı; psikiyatri polikliniği; yaygınlık

AileDanışmanlık hizmetleriHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+4
Sercan Belirgan
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile birlikte ağır bilişsel tempo (sluggish cognitive tempo) olan olguların arterial spin labeling yöntemiyle değerlendirilmesi

Özet: Ağır Bilişsel Tempo (Sluggish Cognitive Tempo) uykulu görünüm, yavaş hareket etme, yavaş düşünme ve içe yönelim sorunları ile karakterize bir klinik belirti kümesidir. Son 20 yılda SCT alanında farklı araştırmalar ortaya çıkmıştır. SCT hastalarında erken veri işleme ve dikkati devam ettirmenin bozuk olduğu ve posterior beyin bölgelerinin dikkat sorunlarıyla ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Böylelikle biz bu araştırmada posterior bölgeler özellikle olacak şekilde bazı beyin bölgelerini araştırmayı hedefledik. SCT komorbiditesi olan DEHB li çocuklarda spesifik beyin bölgelerinde kontrol grubuna kıyasla farklı bir pattern gösterip göstermediğini ölçmeyi amaçladık. SCT grubu 40 olgudan ve kontrol grubu 24 olgudan oluştu. MR çekimlerinde go-nogo testi kullanıldı ve Arterial Spin Labelling kullandığımız yöntemdi. MR verisinin istatiksel analizi go task i sırasında hem hasta hem kontrol grubunda aktivasyon olduğunu gösterdi. Bu aktivasyon en yaygın olarak SCT komorbid DEHB-Dikkat eksikliği baskın alt tipinde görüldü. No go task sırasında tüm hasta grubu ve koNtrol grubunda aktivasyon gözlendi fakat her iki hasta grubu arasında anlamlı istatiksel farklılık yoktu. Lingual gyrus, occipital fusiform gyrus, precuneus, posterior cingulat gyrus'un bazal(dinlenim) ve aktive halleri arasında anlamlı istatiksel farklılık görüldü. Bu dikkat sorunlarının geri döndürülmesi için bir kompansasyon mekanizmasına bağlı olabilir olarak düşünüldü. Sonuç olarak çalışmamızda hipotezimize paralel olarak posterior beyin bölgelerinde bozulma saptadık.

BilişBiliş bozukluklarıDikkat+5
Muharrem Burak Baytunca
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege erişkin hemofili ünitesinde takip edilen hemofili hastalarının sosyodemografik verilerinin ve komorbid durumlarının değerlendirilmesi

Amaç: Hemofili A ve B sırasıyla Faktör 8 ve Faktör 9 eksikliği nedeni ile görülen X e bağlı resesif kalıtım gösteren kanama bozukluklarıdır. Faktör replasmanı ve yeni tedavi ajanlarının kullanıma girmesi ile Hemofili hastalarının yaşam süresi uzamıştır. Beklenen yaşam süresinin uzaması beraberinde ileri yaşta, ek hastalıkları olan, çoklu ilaç tedavisi kullanan Hemofili hastalarının sayısını arttırmıştır. Hem hemofili hastalığının getirdiği komorbid hastalıklar hem de yaşa bağlı gelişen hastalıkların artması hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Düşen yaşam kalitesinin hastanın sosyal yaşamına etkisi olduğu olduğu gibi hastaların sosyodemografik durumlarının (eğitim düzeyi, yaşadığı yer, iş yaşamı) da hastalığın seyri üzerine etkisi olduğu düşünülmektedir. Biz bu çalışmada hastaların sosyodemografik özelliklerinin hemofili hastalığı ile ilişkisini ve hastaların eşlik eden hastalıklarının prevelansının belirlenmesini amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Ege Üniversitesi erişkin Hemofili polikliniğinde takip edilmekte olan ve Ağustos 2016-Aralık 2016 tarihleri arasında polikliniğe başvuran 111 Hemofili A, 24 Hemofili B hastası dahil edildi. Hastalara sosyodemografik durumlarının belirlenmesi amacıyla yaş, yaşadığı yer, eğitim durumu, medeni hali, çocuk sayısı, gelir durumu, hastaneye ulaşım şekli ile ilgili sorular içeren anket uygulandı. Aynı hastaların dosyalarından hastalık derecesi, inhibitör düzeyleri, aldıkları tedaviler, eşlik eden hastalıklar ve viral seroloji tetkikleri retrospektif olarak kaydedildi. Ayrıca Eylül 2015-Eylül 2016 tarihleri arasında poliklinik kayıtları incelenerek bir yıllık süreçte geçirdikleri kanamalar, kanamaların yerleri ve bir yıldaki eklem kanama sayısı incelendi. Bulgular: Çalışmaya ortalama yaşları 39,6±1,13 olan 135 Hemofili hastası değerlendirildi. Hastaların %60 ı Ağır hastalık grubundaydı ve hemofili A hastalarında ağır hastalık derecesine sahip hastaların sayısı belirgin olarak daha fazlaydı (p=0,000). Hastaların %25 i kanadıkça, %75 i profilaksi tedavisi almaktaydı. IX %9,6 hastada inhibitör pozitifliği saptandı. Hemofilik artropatiye bağlı en az bir ekleminde hareket kısıtlılığı olan hastalar tüm hastaların %84 ünü oluşturmaktaydı. %33,3 hasta çalışmıyor, %5,9 hasta öğrenci, %28,9 hasta işçi olarak çalışıyor geri kalanlar ise memur olarak çalışmaktaydı. Hastaların yarısından fazlası şehir merkezinde yaşamakta (%53,3), yine yarısından fazlası (%60) lise, yüksekokul veya üniversite mezunudur. HCV sıklığı %9,6 saptanmış olup hepatosellüler kanser tanısı olan bir hasta bulunmaktadır. Kardiyovasküler hastalık sıklığı %6,7; HT sıklığı %17,8; DM sıklığı %13,3 olarak bulunmuştur. Fazla kilolu (vücut kitle indeksi (VKI) ≥ 25 kg/m2) ve obez ( VKI ≥ 30 kg/m2) olan hastalar tüm hastaların %54,1 ini oluşturmaktadır. VKI ile eklem kanaması, hareket kısıtlılığı, yıllık eklem kanaması sayısı arasında fark bulunamamıştır. Tartışma: Hemofili hastaları kanama atakları ve artropatileri nedeni ile sosyal, eğitim ve iş hayatlarında sorun yaşamaktadırlar. Bizim çalışmamıza dahil olan hastalarda yüksek okul ve üniversite mezunu olma oranları benzer yaş grubundaki toplum oranları ile benzer bulunmuştur. Eğitim düzeyi ile eklem kanama sıklığı arasında bir ilişki yoktur. İşsizlik oranı %33,3 ile yurt dışında yapılan diğer çalışmalara göre daha yüksek saptanmıştır. Çalışma durumlarının hastalık seyri üzerine etkisi değerlendirildiğinde çalışmayan hastalarda eklem kanaması çalışan hastalara göre daha sıktır (p=0,005). Çalışmamızda Hipertansiyon, Diyabetes Mellitus ve kardiyovasküler hastalıklar prevelansı Türkiye deki aynı yaş grubundaki bireylerle benzer bulunmuştur. Hipertansiyon ve KVH; hastalık derecesi, kanadıkça ya da profilaksi tedavisi alması, inhibitör durumu, eklem kanama sıklığı ile arasında ilişki bulunamamıştır. Bu konudaki deneyimlerin ve hasta sayısının az olması nedeni ile hematologlar için ileri yaşta ve komorbiditileri olan hemofili hastalarının yönetimi daha güç olmaktadır. Anahtar kelimeler: Hemofili, komorbidite, yetişkin, sosyodemografik

HemofiliKomorbiditeSosyodemografik özellikler+2
Fatma Keklik Karadağ
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2-6 yaş arasında kliniğimizde otizm spektrum bozukluğu tanısı almış olan hastaların 5 yıllık takipleri sonrasında aldıkları ek tanıların, işlevselliğin ve prognozu etkileyen faktörlerindeğerlendirilmesi

Amaç: Bu tez çalışmasında, geçmişte OSB tanısı almış çocukların tanı alma yaşı, geliş şekli, o dönemdeki belirtileri, gelişim düzeyleri, dil gelişimi ile şu andaki mevcut durumlarında bilişsel fonksiyonları, günlük yaşamdaki işlevsellikleri, yaşam kaliteleri, hastalığın şiddeti gibi parametreler arasındaki korelasyonu değerlendirmeyi amaçlamaktayız. Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra hastaların 2-6 yaş aralığında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk başvurusundaki sosyodemografik özellikleri, tanı yaşı, başvuru sebebi, başvuru anındaki semptomları, klinik özellikleri, gelişim düzeyi ile ilgili bilgiler dosyadan alınmıştır. Hastaların 5 yıllık süreçte gelişim basamakları, klinik özellikleri, aldıkları ek tanılar, yapılan müdahaleler,aldıkları medikal tedaviler incelenmiştir.Günümüzde yapılacak klinik değerlendirmede ise hastalara K-SADS (Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi) uygulanmıştır. Mevcut semptomları, otizm şiddeti, aldığı tedaviler, dahil olduğu eğitim programları, eşlik eden tanılar, hayat kaliteleri ve işlevsellikleri değerlendirilmiştir. Hastaların bu özelliklerini daha somut olarak değerlendirebilmek adına ÇODÖ (Çocukluk Otizmini Değerlendirme Ölçeği), ODKL (Otizm Davranış Kontrol Listesi) , SCQ (Sosyal İletişim Ölçeği), Otizm Spektrum Bozukluğunda Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği, Dunn Duyu Profili Ölçeği, , Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği, Otizmde Yaşam Kalitesi Anketi-Ebeveyn Sürümü ölçekleri kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastalardan tanı kaybı olanların otizm tanı yaşları ve özel eğitim başlama yaşları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur(p=0,033, p=0,003).Cinsiyetler arası tanı yaşı farkı saptanmamıştır. WISC-R Skoru ile, ODKL Skoru ve ÇODÖ Skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı orta düzeyde ve negatif yönlü ilişki bulunmaktadır. Hastalardan tanı kaybı olanların tanı kaybı olmayanlara göre WISC-R skorları anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,030) Global İşlevsellik skoru 60 ve üstü olanların SB Sözel ve Performans skorları anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p=0,033, p=0,044). Global İşlevsellik skoru 60 altı olanların TEDÖ-R-TV skoru anlamlı düzeyde yüksektir (p=0,003). ÇODÖ Skoru ile, Global İşlevsellik Skoru ve arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek düzeyde ve negatif yönlü ilişki bulunmaktadır(p<0,001).Özel eğitim saatleri ile işlevsellik arasında ilişki kurulamamıştır. Örneklemimizde %96 oranda hastaları komorbiditesi bulunmaktadır. OYK-A Skorları anne eğitimi üniversite olanlarda ve annesi çalışanlarda daha yüksek bulunmuştur (p=0,004).Katılımcıların babalarında psikiyatrik rahatsızlık olmayanların Otizmde Yaşam Kalitesi B (OYK-B) Skorları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,040).TEDÖ-R-TV skoru ile; Duyu Profili tüm skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı yüksek düzeyde ilişki bulunmaktadır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızın bildiğimiz kadarıyla otizmli çocukların ilk tanı zamanındaki ve takip sürecindeki klinik özellikleri, günümüzdeki hastalık şiddetleri, duyu profilleri ve tekrarlayıcı davranışları, işlevsellikleri, hem bireylerin kendisinin hem de ailesinin yaşam kalitelerinin bir arada değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle yazına katkı sunacağını düşünmekteyiz. Çalışmamızda IQ ve erken tanı alma ve erken özel eğitime başlamanın prognostik önemi tekrar vurgulanmıştır. Çalışmamızda duyusal farklılıklar ve tekrarlayıcı davranışlar, hastalık şiddeti ile korele bulunmuştur. Bu faktörlerin işlevsellikle olan ters yönlü ilişkisi, bu faktörlerin prognostik anlam taşıyabileceğini göstermektedir. Bilişsel düzey, hastalık şiddeti, komorbiditeler, duyusal farklılıklar ve tekrarlayıcı davranışlar, süreci öngörmek için iyi değerlendirilmelidir. Otizm spektrum bozukluğu ile ilgili nedensellik ve tedavi süreçlerinin aydınlatılması için daha geniş örneklem sayıları ile yapılacak prospektif çalışmalar önerilebilir.

Bilişsel işlevlerHasta takibiKomorbidite+5
Zeynep Toprak Kosku
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu eş tanısının bariatrik cerrahi sonrası hastalarda kilo üzerinde etkisi

Amaç: Obezitesi olan bireyler arasında DEHB prevalansının yüksek olduğu bilinmektedir. Bariatrik cerrahi uygulanan olguların sağlıklı yeme davranışlarını ve düzenli takiplerini sürdürmesi gerekmektedir. DEHB eş tanısı sağlıklı yeme davranışı ve takiplere düzenli devam etmeyi etkileyebilmektedir. Bu çalışmada bariatrik cerrahi ameliyatı olmuş olgularda DEHB belirtileri ile ameliyat sonrası başarısız kilo kaybı ve kilo geri alımı arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmanın bir diğer amacı ise bu olgularda DEHB belirtileri ile alkol kullanımı arasında ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya bariatrik cerrahi ameliyatı olmuş ve ameliyat sonrasında 6-60 ay arası süre geçmiş, 134 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara Yetişkinlerde DEHB İçin Tanısal Görüşme, Wender-Reimherr Yetişkin DEHB Öz Bildirim Ölçeği (SR-WRAADDS), Ruhsal Belirti Tarama Listesi (SCL90), Yeme Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği (YBDÖ), Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi (AKBTT) uygulanmıştır. Bulgular: DEHB sıklığı %14.9 bulunmuştur. DEHB belirtileri olan olguların olmayanlara göre cerrahi tedavi sonrası kontrollere daha az geldiği bulunmuştur. AKBTT puanları anlamlı olmasa da DEHB olası ve dikkat eksikliği baskın alt tipi gruplarında daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: DEHB belirtileri olan olguların cerrahi tedavi sonrası takiplere uyum sağlamada zorlandığı görülmüş, ancak belirtilerin kilo kaybı başarısı ve kilo geri alımı üzerine anlamlı etkisi bulunmamıştır. DEHB belirtilerinin alkol kullanım riski üzerinde anlamlı etkisi görülmemiştir. Anahtar Sözcükler: dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, bariatrik cerrahi, obezite cerrahisi, ameliyat sonrası sonuç, kilo geri alımı.

Hiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğuKilo almaKomorbidite+3
Jamala Huseynlı
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyolojik ajan tedavisi alan ve almayan romatoid artritli hastaların modifiye charlson komorbidite indekslerinin karşılaştırılması

Amaç: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Romatoloji ve İç Hastalıkları polikliniğine başvuran RA'lı hastaların biyolojik ajan kullanım durumunu Charlson Komorbidite İndeksiyle (CCI) karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Biyolojik ajan kullanan 50 hasta ve biyolojij ajan kullanmayan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Biyolojik ajan alan ve almayan gruba aynı anket uygulandı ve katılımcıların sosyodemografik özellikleri, hastalık süresi ve aktif tedavi süresi, kullandıkları ilaçlar ve bu grup ilaçları kullanma süreleri, hastaların hastaneye başvurularındaki laboratuar değerleri kaydedildi. Bunlar dışında hastalara DAS28 (Disease Activity Score) ölçeği, HAQ (Health Assessment Questionnaire) ölçeği ve Modifiye Charlson Komorbidite Ölçeği uygulandı. Verilerin analizi SPSS 21 programı ile yapıldı. Bulgular: Her iki grubun hastalık süresi değerlendirildiğinde; biyolojik ajan alan grupta ortalama hastalık süresi 11±6.1 olarak, biyolojik ajan almayan grupta ortalama hastalık süresi 6.3±6.7 olarak hesaplandı ve istatiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p<0.001). CCI skoru biyolojik ajan alan grupta ortalama 3.14(±2.03), biyolojik ajan almayan grupta ortalama 2.24(±1.66) olarak olarak hesaplandı ve biyolojik ajan alan ve almayan gruplar karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p=0.024). Sonuç: RA'nın birçok kötü prognoz kritenin olduğu ve CCI skorunun yüksekliğinin bu kötü prognoz kriterleri arasında yer alabileceğini düşündük. Komorbidite fazlalığının hastaları daha komplike tedavi almaya sürüklediği ve aktif tedavi süresini, tedavi gecikmesini uzatabileceği sonucuna vardık. CCI skoru yüksek olan hastaların biyolojik ajan gereksiniminin ilerlerleyen yıllarda artabileceği, hastalık aktivite skorları olan DAS28 ve HAQ skorunu arttırabileceği ve bunun biyolojik ajan kullanımından bağımsız olarak yüksek olabileceği sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: Anti-TNFα, Biyolojik Ajan Tedavisi, Charlson Komorbidite İndeksi, DMARD, Romatoid Artrit

Antitümör nekroz faktörleriArtrit-romatoidBiyolojik tedavi+2
Yusuf Dibek
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bir üniversite hastanesi endokrinoloji polikliniğinde takip edilen tip 2 diyabetes mellitus tanılı hastaların maliyet analizi

Çalışmanın amacı; ayaktan takip edilen tip 2 DM hastalarında toplam hastalık maliyetinin ortaya konarak, komorbidite ve komplikasyonların maliyet üzerine etkilerinin değerlendirilmesi. Çalışma grubu, 01.08-30.10.2023 tarihleri arasında endokrinoloji polikliniğine ayaktan başvuran ve dahil etme kriterlerini karşılayan tip 2 DM hastalarından oluşmaktadır. Çalışmada hastaların komorbiditeleri ACCI, komplikasyonları ise DCSI kullanılarak ICD-10 tanı kodları üzerinden değerlendirildi. Çalışmada tip 2 DM doğrudan tıbbi olmayan ve dolaylı maliyeti hasta perspektifi, doğrudan tıbbi maliyeti ise SGK perspektifi dikkate alınarak hastalık maliyeti toplumsal perspektiften tahmin edilmeye çalışıldı. Çalışma grubunun %55.6'sı kadın, yaş ortalaması 63.83 ± 8.93 yıl, hastalık süresi ortalaması 14.86 ± 7,99 yıl idi. Hastaların %48.1'inde ≥5 adet komorbiditesi bulunmakta olup %62.2'sinin ACCI skorları ≥5 idi. En yaygın DM uç organ hasarı nöropati (%35.9) olup bunu kardiyovasküler hastalık (%30.6) ve retinopati (%29.4) takip etmekte idi. Hastaların DCSI'den skor ortalamaları 2.52±2.04 olup, %40.3'ünün skoru 1-2 arasında iken DCSI'ye göre metabolik komplikasyon sıklığı %57.2 idi. Tip 2 DM yıllık toplam maliyeti 279,756.46 USD olarak saptanırken, yıllık ortalama kişi başı maliyet 847.24±637.17 USD idi. Yıllık toplam hastalık maliyetinin %81.1'ini doğrudan tıbbi, %4.5'ini doğrudan tıbbi olmayan, %14.4'ünü dolaylı maliyet oluştururken hastaların katlandıkları cepten ödemelerin payı %12.6 idi. Çok Değişkenli Lineer modelde; yaş, öğrenim durumu, sigara/tütün ürünü kullanımı, düzenli fiziksel aktivite alışkanlığı, hipertansiyon ve hiperlipidemi nedeniyle ilaç kullanımı ve komplikasyonların hastalık maliyeti üzerinde etkili olduğu saptandı. Çalışmada tip 2 DM hastalığı yönetiminin toplum üzerinde önemli bir ekonomik yüke neden olabileceği, bu maliyete en fazla katkı sağlayan kalemin kullanılan tedavi rejimindeki ilaçlar ve komplikasyonlar olduğu düşünüldüğünde DM yönetiminin önemi ortaya çıkmaktadır.

Diabet komplikasyonlarıEndokrin sistem hastalıklarıKomorbidite+3
Ahmet Ay
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Master'sOpen AccessEN

The analysis of the structural similarity of some antidepressants and anti-inflammatory molecules

Currently many studies link depression to inflammation and mechanism that underlie this connection are being elucidated. Also new treatment strategies for these comorbid diseases that combine the use of antidepressants (AD) with anti-inflammatory agents (AI) are being suggested. However, to the best of our knowledge, no study yet investigated the structural similarity of the compounds used to treat these two diseases. Thus, in this study we examined whether there is any structural similarity between AD and AI molecules in silico. We gathered from the literature the AI and AD derivatives using Clarivates Analytics database (Web of Science) and we covered the period from 2008-2017. Then we did a manual search and obtained the most similar structures. In order to be able to discuss our results we also used computational methods and measured the similarity of the compounds using the cosine and Tanimoto similarity coefficients. By this method, we found 12 similar structures two of these, which are 7-{2-[4-(2-chlorophenyl)piperazin-1-yl]ethyl}-1,3-dimethylpurine-2,6-dione known as (KMUP-1) (AI8), and 7-{4-[4-(3-chlorophenyl)piperazin-1-yl]butyl}-1,3-dimethylpurine-2,6-dione (AD10), their similarity was 96%. We found also that the coumarin derivatives AD16 and AD17 are 80% similar to the compound AI12. Keywords: antidepressant, anti-inflammatory, structure, similarity, comorbid diseases

Antidepressive agentsAnti inflammatory agentsDepression+3
Sarah Ardam Abdulqader Alradhwanı
Yeditepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessEN

Assessment of the comorbidity of other diseases associated with diabetes with two different comorbidity scales

Aim: In this study, comorbidity with different diseases is discussed in patients with Diabetes Mellitus. This study aims to determine the comorbidity of other diseases in patients diagnosed with Type 2 diabetes mellitus for a year or more. Materials and Method: Hospitals in 3 different districts in Istanbul were included in the research. Three hundred twenty-nine diabetes patients participated in the study. Research data collection tools include the Charlson Comorbidity Index (CCI) and the Cumulative Illness Rating Scale (CIRS). The data obtained from the participants of the research were analyzed in SPSS 22 Package program. Results: When the findings were evaluated, no significant difference was found in terms of comorbidity in patients with diabetes by age variable, gender, location, history of paternal diabetes, and regular diabetic drug usage (p> 0.05). However, a significant difference was found according to educational status and maternal diabetes history (p <0.05). Conclusion: The similar results obtained with Charlson Comorbidity Index (CCI) and the Cumulative Illness Rating Scale (CIRS) tools show that, the history of maternal diabetes and educational status make a significant difference in the emergence of diabetes mellitus and comorbid diseases. Keywords: Diabetes mellitus, metabolic disease, comorbidity

Diabetes mellitusComorbidityMetabolic diseases+1
Soran Baha Aldın Hassan
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile empati ve benlik saygısı ilişkisi

ÖZET Başlık: Sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile empati ve benlik saygısı ilişkisi Amaç ve hipotez: Çalışmanın amacı; SAB ve SAB+DEHB grubunun, sosyodemografik ve klinik özelliklerinin yanı sıra empati ve benlik saygısı düzeylerini karşılaştırmalı biçimde incelenmesidir. Çalışmanın sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile empati arasında ilişki vardır ve sosyal anksiyete bozukluğu hastalarında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu eş tanı varlığı ile özsaygı arasında ilişki vardırşeklinde iki hipotezimiz vardır. Yöntem: Araştırma, kesitsel-analitik bir çalışmadır. Araştırma verilerinin toplanması şubat 2017-ekim 2017 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği ve Psikiyatri Yatan Hasta Servisi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evreni, araştırmaya katılımcı alma döneminde polikliniğe başvuran veya serviste takip edilen tüm SAB ve SAB+DEHB hastalarıdır. Araştırmaya 13 SAB, 15 SAB+DEHB olmak üzere toplam 28 hasta alınmıştır. Tüm katılımcılara Sosyo-demografik Klinik Veri Formu, DSM-IV Eksen Tanıları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), Rosenberg benlik saygısı ölçeği, Empati ölçeği, Wender-Utah derecelendirme ölçeği, Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Okul çağı çocukları için duygulanım bozuklukları ve şizofreni görüşme çizelgesi -şimdi ve yaşam boyu şekli Türkçe uyarlaması, Liebowitz sosyal anksiyete ölçeği ve DSM-IV'e dayalı erişkin DEB/DEHB tanı ve değerlendirme envanteri uygulanmıştır. Tip-1 hata düzeyi %5 alınmıştır. Bulgular: SAB ve SAB+DEHB hastalarının sosyo-demografik karşılaştırmasında; göç öyküsü dışında anlamlı fark tespit edilememiştir. SAB+DEHB grubunda daha yüksek oranda göç etme öyküsü varken, SAB grubunda bu oran daha düşüktü. SAB+DEHB grubunda SAB grubuna göre empati ve benlik saygısı düzeylerini daha düşük bulduk. Bu fark empati için istatistiksel olarak anlamlıyken benlik saygısı için anlamlı değildi. Sosyal anksiyete düzeyi ile benlik saygısı arasında negatif ilişki vardı. Benzer şekilde DEHB ile empati arasında negatif ilişki vardı. Çocukluk DEHB'i olan SAB hastalarında çocukluk DEHB'i olmayanlara göre benlik saygısı anlamlı derecede düşük bulundu. SAB+DEHB grubunda SAB grubuna göre SAB başlangıç yaşı daha gençti ve hastalık başlangıç ve tedaviye başlama arasında geçen süre daha kısaydı. Ayrıca SAB+DEHB grubunda depresif belirtilerin, eş tanı sayısının ve sigara kullanımının daha fazla olduğu tespit edildi. DEHB alt tipe bakıldığında ise dikkat eksikliği baskın tip çoğunluktaydı Sonuç: Çalışmamızda SAB ve DEHB eş tanı varlığının empati ve benlik saygısıyla ilişkili olduğu, DEHB eş tanı varlığının SAB'ın prognozunu kötüleştirdiği tespit edilmiştir. Bu nedenle DEHB hastalarına çocukluktan itibaren empati yeteneklerinin gelişmesine yönelik eğitim ve tedavi müdahalelerinin yapılmasının ve bu hastaların sosyal alandaki işlevselliğinin artırılmasının önemli ve elzem olduğunu düşünüyor ve bu yapılacak müdahaleler sayesinde ilerleyen süreçte işlevselliğin artırılabileceği, prognozun daha iyi seyredeceği ve sosyal anksiyete bozukluğu gelişme riskinin azaltılabileceğini öngörüyoruz. Bu konuda daha büyük örneklemlerde, tedavi sürecini ve klinik sürecin takip edilebildiği yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Sosyal anksiyete bozukluğu, Dikkat eksiliği ve hiperaktivite bozukluğu, empati, benlik saygısı İletişim adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, Tel: 0256 444 12 56- 4119.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıBenlik+5
Didem Kaya
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk ile anksiyete bozuklukları arasındaki ilişkinin saptanması

Amaç: Bu çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanılı hastalarda anksiyete bozukluğu ek tanı oranlarını belirlemek, eşlik eden anksiyete bozukluğunun sosyodemografik değişkenlerle ilişkisini ve klinik özelliklere etkisini araştırmaktır. Yöntem: Araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran ya da psikiyatri servisinde yatarak tedavi gören, 18-65 yaş arasında, DSM-IV tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk tip I veya tip II tanısı alan 200 hasta dahil edilmiştir. Hastalara DSM-IV eksen tanıları için yapılandırılmış klinik görüşme ölçeği (SCID-I), Beck Depresyon Ölçeği ve Young Mani Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda en az bir anksiyete bozukluğu ek tanı oranı şu anda %32.5, yaşam boyu %43.5; birden çok anksiyete bozukluğu ek tanı oranı şu anda %6.5, yaşam boyu %11.5 olarak saptanmıştır. Anksiyete bozuklukları ayrı ayrı değerlendirildiğinde ek tanı oranları sırasıyla şu anda sosyal anksiyete bozukluğu %14, obsesif kompulsif bozukluk %8.5, yaygın anksiyete bozukluğu %7, özgül fobi %5, travma sonrası stres bozukluğu %2.5, panik bozukluk %2.5; yaşam boyu sosyal anksiyete bozukluğu %16, obsesif kompulsif bozukluk %14, yaygın anksiyete bozukluğu %13.5, özgül fobi %5, panik bozukluk %4.5, travma sonrası stres bozukluğu %3 olarak saptanmıştır. Şu anda anksiyete bozukluğu ek tanısı olan bipolar bozukluk tanılı hastalarda intihar girişimi öyküsü (p= 0.039), ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.022), depresyon dönemi ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.005), ilaç (p=0.043) ve kesi (p=0.015) ile intihar girişimi, Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p<0.0001) daha fazla saptanmıştır. Yaşam boyu anksiyete bozukluğu ek tanısı olan bipolar bozukluk tanılı hastalarda ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.031), depresyon dönemi ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.006), kesi ile intihar girişimi (p=0.046), Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p<0.0001) daha fazladır. Yaşam boyu sosyal anksiyete bozukluğu ek tanısında intihar girişimi öyküsü (p=0.035), ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.033), depresyon dönemi intihar sayısı (p=0.001), ilaç ile intihar girişimi (p=0.029), Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p=0.026) daha fazla bulunmuştur. Sonuç: Bipolar bozukluk tanılı hastalarda anksiyete bozukluğu ek tanıları sıklıkla görülmekte ve özelikle intihar girişimini artırmakla birlikte özellikle sosyal anksiyete bozukluğunun çeşitli sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ilişkili olduğu görülmektedir. Anahtar Kelime: Bipolar, Anksiyete, Ek Tanı

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıBipolar bozukluk+1
Oktay Kocabaş
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Tip II diyabetli bireylerde fiziksel ve pulmoner fonksiyonların incelenmesi

Çalışmamız tip II diyabetli bireylerin fiziksel ve pulmoner fonksiyonların incelemek için planlanmıştır. Katılımcıları değerlendirmek üzere Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (UFAA), 6 dakika yürüme testi (6DYT), solunum fonksiyon testi (SFT), Charlson Komorbidite indeksi ve Cornell Kas iskelet Sistemi Rahatsızlıkları Anketi (KİSRA) uygulanmıştır. Bu çalışmaya 58 tip II diyabetli (yaş ortalaması 53,32 ± 5,86 yıl) ve 52 nondiyabetik (yaş ortalaması 51,40 ± 5,79 yıl) olmak üzere toplam 110 katılımcı dâhil edilmiştir. Çalışma sonucunda çalışma ve kontrol grubuna ait 6DYT mesafeleri sırasıyla 507,2 ±51,70 m ve 532,23 ± 50,32 m olarak tespit edilmiştir ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubuna ait solunum fonksiyon testi parametreleri incelendiğinde sırasıyla FVC 2,82 ± 0,74 L ve 3,23 ± 0,84 L, FEV1 2,30 ± 0,57 L ve 2,57 ± 0,60 L olarak bulunmuştur (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubuna ait komorbidite skoru sırasıyla 1,83 ± 0,82 ve 0,12 ± 0,32 olarak saptanmıştır (p<0,05). Çalışma grubunda mevcut değişkenler arası ilişki incelendiğinde; VKİ ile kas iskelet sistemi rahatsızlıkları (KİSR) arasında pozitif yönde anlamlı (r=0,423, p=0,001), VKİ ile yürüme mesafesi arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r=-0,457, p=0,000). Bu çalışmanın sonuçları tip II diyabetin fonksiyonel kapasite, solunum fonksiyonları ve komorbid hastalıklar üzerine negatif yönde etkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Tip II diyabet, fiziksel aktivite düzeyi, fonksiyonel kapasite, solunum fonksiyonları, komorbidite, kas iskelet sistemi rahatsızlıkları

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Fiziksel aktivite+4
İsmail Okur
Kütahya Dumlupınar University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan multipl myelom olgularında revize myelom komorbidite indeksinin retrospektif analizi

Yeni tanı multipl myelom (MM) olguları çoğunlukla yaşlı ve heterojen bir hasta grubu olup, bu olgulara hastalıkla ilişkili olan veya olmayan komorbiditeler eşlik etmektedir. Geçtiğimiz on yılda, medyan sağkalımı 8-10 yıla kadar iyileştiren nakil ve nakil dışı yeni ajanların kullanıma girmesiyle MM tedavisinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Tedaviye bağlı ilaç toksisitesinin önlenmesi, genel ve progresyonsuz sağkalımın belirlenmesi ve tedaviden fayda görecek hasta grubunun daha iyi belirlenebilmesi amacıyla MM hastalarında böbrek yetmezliği risk faktörleri, solunum fonksiyonları ve performans durumunu içeren basit ve geçerli bir komorbidite indeksi olan Myelom Komorbidite İndeksi (MKİ) geliştirilmiş olup yakın zamanlarda bu skor yaş, kırılganlık ve sitogenetik özellikler eklenerek revize edilmiştir (R-MKİ). R-MKİ, genel ve progresyonsuz sağkalımın öngörülmesine ve fit (R-MKİ puanı ≤ 3), orta fit (R-MKİ puanları 4-6) ve kırılgan (R-MKİ puanı> 6) hastaların belirlenmesine olanak sağlamaktadır. R-MKİ aynı zamanda kolay uygulanabilir ve isabetli bir skorlama sistemi olmasıyla da öne çıkmaktadır. Önceki çalışmalarda çoğunlukla yaşlı popülasyonda R-MKİ değerlendirilmiş olup, bu çalışmada otolog hematopoetik kök hücre nakli olan görece genç hastalarda R-MKİ'nin prognozu öngörmedeki başarısını araştırmayı amaçlamaktayız. Çalışmamıza Ocak 2010 – Aralık 2021 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takipli 18 yaşından büyük MM nedenli otolog hematopoetik kök hücre nakli (OHKHN) olan 95 hasta dahil edilmiş olup hasta verileri retrospektif olarak incelenmiştir. R-MKİ skorlamasına göre hastalar fit ve orta-fit olarak iki gruba ayrılarak R-MKİ'nin genel ve progresyonsuz sağkalımı öngörmedeki başarısı incelenmiş olup, çalışmamızda daha düşük bir R-MKİ skorunun önemli ölçüde uzamış bir genel sağkalım ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Fit olarak sınıflanan hastaların ortalama genel sağ kalım süresi 109,73 ay iken, orta fit grubundaki hastalarda ise bu süre 75,31 ay olarak saptanmıştır. Progresyonsuz sağkalım açısından her iki grupta da anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Çalışmamız OHKHN yapılan görece daha az kırılgan hastanın bulunduğu hasta populasyonunda bile R-MKİ'nin genel sağkalımı öngörebildiğini göstermiştir. Çalışmamızda kırılgan hastanın bulunmaması ve çalışmamızın retrospektif olması kısıtlayıcı yönlerindendir. R-MKİ'nin MM'da prognozu öngördüğünü bildiren az sayıda çalışma mevcuttur, çalışmamız bu yönden literatüre katkıda bulunmakta olup, daha büyük ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hematopoetik kök hücre transplantasyonuKomorbiditeKök hücreler+4
Bahar Dakiki Korucu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran ve pulmoner emboli ön tanısı ile D-dimer istenen hastaların prognostik özellikleri ve mevcut komorbiditeleri ile ilişkisinin retrospektif olarak incelenmesi

Çalışmamızın amacı pulmoner emboli ön tanısıyla acil servise başvuran ve D-dimer istenen hastalarda D-dimer belirtecinin etkinliğini araştırmaktır. Bu çalışma Ocak 2018 ve Aralık 2018 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yapılmıştır. Acil Servise başvuran hastalar arasında pulmoner emboli ön tanısı düşünülerek D-dimer istenen 18 yaş ve üzerindeki hastalar çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmaya 1961 erkek (%57,6) ve 1446 kadın (%42,4) olmak üzere toplam 3407 hasta dâhil edildi. Hastaların yaş ortalaması 59,74 (+/-18,08) olarak hesaplandı. D-dimer (+) olan toplam 1968 hasta incelendiğinde; toplam 74 hastada (%10,54) PE tanısı konulurken en sık konulan diğer tanıların oranı sırayla %33,61 (n=236) pnömoni ve %13,96 (n=98) Akut Koroner Sendrom olmuştur. Yeni tanı konulan 925 hastanın 315'i (% 34,05) Yoğun Bakım Ünitesine, 410'u (% 44,32) kliniğe yatırılırken 188 hasta (% 20,32) taburcu edilmiştir. D-dimer negatif 1443 hastanın dosyası incelendiğinde; 7 (%3,13) hastada pulmoner emboli tanısı konulurken en sık konulan diğer tanıların oranı sırasıyla %44,84 (n=100) Akut Koroner Sendrom ve %24,21 (n=54) pnömoni olmuştur. Hastaların 95'i (%42,6) Yoğun Bakım Ünitesine, 70'i (%31,4) kliniğe yatırılırken 54 hasta (%24,2) taburcu edilmiştir. Her iki grupta da pulmoner emboli en sık konulan tanı değildi. Fakat D-dimer pozitif hasta grubunda yeni tanı konulan, klinik ve yoğun bakım yatış gerektiren hastaların oranının anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç olarak D-dimer pozitif olgularda pulmoner emboli tespit edilmese bile klinik ve yoğun bakım ünitesi yatışı gerektiren ciddi tabloların sıklığı göz önünde bulundurularak bu hastaların ileri tetkik ve tedavisinin gerektiği düşünülmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpD-dimer+5
Burak Kurtoğlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerde serum magnezyum düzeyleri ve kardiyak komorbid hastalıkların üzerindeki etkisi

Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı (KOAH) kronik inflamasyon sonucu solunum yolunda hava akışını bozan ve sistemik yan etkilere sebep olan ilerleyici akciğer hastalığıdır. KOAH varlığında hiperekspande amfizematöz akciğerlerin varlığı ve hipoksik pulmoner vazokonstriksiyonun kalbin sağ tarafına uzun süreli etkileri pulmoner hipertansiyona ve daha sonra sağ atriyal, sağ ventrikül hipertrofisine yol açarak EKG değişimlerine ve kardiyak komorbiditelere neden olur. Magnezyum (Mg) elektrolitlerin iletilmesinde rol oynayan, hücre membran potansiyelini değiştirebilen bir iyondur ve ayrıca bronkodilatatör etkisi ile akciğer fonksiyonlarında iyileşme gösteren Mg, günümüzde KOAH için tanı, tetkik ve tedavi yönergelerinde bulunmamaktadır. Bu çalışmada evre 3 (%30 ≤FEV1<%50) ve evre 4 (FEV1<%30 veya FEV1<%50 ve kronik solunum yetmezliği) KOAH ile sağlıklı gönüllülerden hemogram, biyokimya, kardiyak enzimler ve EKG alınmıştır. KOAH olanlarda fosfor, laktat dehidrogenaz, total kolesterol, kırmızı hücre dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi, vitamin B12, antistroptolizin O, tiroid uyarıcı hormon, sedimentasyon, kütle CK-MB, troponin ile kalp atım hızı, V1'de P amplitüdü, QTc Mesafesi, V1'de R amplitüdü, V6'de S amplitüdü, V1'de R/S oranı, P dalga aksı sağlıklı gönüllülere göre anlamlı yüksek ve kreatinin, glomerular filtrasyon hızı, Mg, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, total protein, albümin, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu, demir, total demir bağlama kapasitesi, serbest T3, QRS amplitüdü, V1'de S amplitüdü, V6'de R amplitüdü, V6'de R/S oranı anlamlı düşüktü. KOAH olanlarda hipertansiyon ve hiperlipideminin KVH için risk faktörü olduğu görüldü. Mg seviyesinin KOAH olanlarda <2 mg/dl olduğu, ayrıca troponin ve kütle CK-MB değerleri ile korelasyonu olmadığı; bu nedenle Mg seviyelerindeki değişimlerin KVH oluşma riskini arttırmadığı söylenebilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifKalp hastalıkları+2
Mustafa Sencer Özkeçeci
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2023
00

Related subjects