Diarrhea
65 theses under this subject heading
Siirt yöresinde neonatal kuzu ishallerinde D-dimer, NT-proBNP ve kardiyak enzimlerin ölçülmesi ve aralarındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, neonatal dönemdeki kuzularda ishalin, kardiyak enzimler, bazı biyokimyasal ve hematolojik parametreler üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Yeni doğan ishalli kuzuların kalp parameterlerini değerlendirmek için ELISA yöntemiyle kardiyak biyobelirteçlerden olan serum DD, NT-proBNP, cTn-I, CK, CK-MB, AST ve CRP konsantrasyonları ölçüldü. Bu araştırmanın hayvan materyalini, Siirt Hayvan Sağlığı Uygulama ve Araştırma Hastanesine getirilen 0-28 gün aralığındaki ishalli 50 kuzu hasta grubu, aynı yaş aralığındaki klinik olarak sağlıklı ve hızlı ishal test kitleriyle etken yönünden negatif olan 20 kuzu kontrol grubu olmak üzere toplam 70 adet kuzu oluşturdu. Hızlı test kitleriyle dışkıda belirlenen etkenlerden Clostridium perfringens %38, Clostridium perfringens ve Epsilon birlikte %22, Cryptosporidium parvum %16, Clostridium perfringens ve Cryptosporidium parvum birlikte %14, Epsilon toksini ise %6 oranında bulundu. Ayrıca 3 etkenin birlikte seyrettiği iki hasta kuzunun birinde Clostridium perfringens, Cryptosporidium parvum ve Epsilon toksini bulunurken diğerinde ise Clostridium perfringens, E. coli ve Rotavirüs miks olarak seyrettiği görüldü. Hematolojik muayene yönünden kontrol ve hasta grubu arasında yapılan karşılaştırmada kontrol grubuna kıyasla hasta grubundaki WBC ve MCHC değerlerinde önemli (p<0,01, p<0,001) derecede artış saptandı. Buna karşılık RBC, HGB, HCT, MCV, PLT ve PCT değerlerinde kontrol ve hasta grupları arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Kontrol ve hasta grupları arasında serum AST, CK, CK-MB, cTn-I, D-Dimer ve NT-proBNP düzeyleri bakımından önemli bir fark tespit edilmedi. Ancak CRP aktivitelerinde kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda önemli (p<0,05) derecede yüksek olduğu görüldü. Sonuç olarak, hasta kuzularda biyokimyasal parametreler, CRP dışında her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da sağlıklı kuzulara kıyasla hasta kuzularda gözle görülebilir bir artış olması kalp hasarının varlığının ortaya konulması açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Ayrıca ishalli neonatal kuzularda yapılan bu çalışma, literatür taraması neticesinde, bu anlamda bir ilk olma niteliğinde olması ve daha sonraki yapılacak çalışmalara ışık tutması yönünden önemli olabileceği kanısına varılmıştır.
İshalli buzağılarda sistatin C'nin bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle ilişkisi
Bu çalışmada yenidoğan ishalli buzağılarda sistatin C'nin (Cys-C) bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Van YUHADYEK tarafından 28.03.2019 tarih ve 2019/03 sayılı etik kurul izni ile çalışma onayı alındı. Araştırmanın hayvan materyalini farklı ırk, cinsiyet ve yaşlarda (0-30 günlük) 10 adet sağlıklı ve daha önce herhangi bir tedavi almamış 22 adet ishalli buzağı oluşturdu. Buzağıların genel muayeneleri yapıldı. Yapılan etiyolojik muayenede ishalli buzağılarda 3 adet Giardia, 5 adet E. coli K99, 8 adet Coronavirus, 7 adet Rotavirus ve 1 adet Cryptosporidium etkileri tespit edildi. Hem konrol grubu sağlıklı buzağıların hem de tedavi öncesi ishalli buzağıların hematolojik (WBC, Neu, Lym, Eo, Mo, RBC, MCV, MCHC, Hct, Hb), biyokimyasal (glikoz, TP, Alb, BUN, Cr, CK ) ve kan gazı (pH, pO2, pCO2, HCO3-, baz, Na+, K+ ve Cl-) düzeyleri belirlendi. İshalli buzağıların kontrol grubuna göre hematolojik parametrelerden WBC, Neu, Hct, Hb düzeylerinde (p<0.05) ve biyokimysal parametrelerden BUN (p<0.01) ve Cr (p<0.05) düzeylerinde istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi. Alb (p<0,05) ve glikoz düzeyinde ise (p<0.01) azalma görüldü. Kan gazı analizleri açısından kontrol grubuna göre K+ (p<0.05) düzeyinde artış, pH, pO2 ve baz düzeylerinde (p<0.05) azalma tespit edildi. İshalli buzağılarda Cys-C düzeyi değerlendirildiğinde ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli artış tespit edildi (p<0.01). Sonuç olarak; bu çalışmada elde edilen Cys-C düzeyinin buzağılar için referans oluşturabileceği; bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle Cys-C arasında istatistiksel açıdan önemli bir ilişkinin olmadığı, ishalli buzağılarda Cys-C düzeyinin belirlenmesinin hastalığın teşhis, tedavi ve prognozu açısından önemli bir parametre olabileceği; ancak konuyla ilgili olarak daha fazla araştırma yapılması gerektiği kanaati oluştu. Anahtar Kelimeler:Yenidoğan buzağı, İshal, Sistatin C
Neonatal buzağılarda probiyotiklerin kullanımının ishal vakalarının önlenmesindeki etkilerinin araştırılması
Bu çalışma, Ağrı ilinde yapılan büyükbaş hayvan yetiştiriciliğinde önemli bir problem olan yeni doğan buzağı ishallerinin, hızlı diagnostik test kitleri kullanılarak ishale sebep olan bazı etiyolojik faktörlerin (E. Coli K99, Kriptosporidiyum, Rotavirus, Coronavirus, Giardia lamblia) belirlenmesi, yenidoğan buzağılarda oral olarak probiyotiklerin kullanılmasının neonatal dönemde buzağı ishallerinin önlenmesindeki etkinliğinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmanın hayvan materyalini; Ağrı ili merkeze bağlı köylerde doğan 50 adet buzağı oluşturdu. Çalışma gruplarına alınan buzağıların öncelikle genel muayeneleri yapılarak, elde edilen bulgular klinik muayene formuna kaydedildi. Buzağılar, probiyotik verilen grup ve probiyotik verilmeyen grup olacak şekilde 25'er adetlik iki gruba ayrıldı. Çalışmaya alınan buzağıların anneleriyle aynı fiziki yeterliliklere sahip işletmede aynı koşullarda yetiştirilen, aynı rasyonla beslenen annelerden doğan buzağılardan oluştu. Probiyotik grubuna alınan buzağılara doğumdan sonra ilk ağız sütleri verildi ve 2. günden itibaren sütlerine karıştırmak suretiyle günde 20 gr, (1g'ında 1X1010) dozda 20 gün süreyle probiyotik verilmeye başlandı. Probiyotik verilmeyen grup sadece takip edildi. Bu süre içerisinde buzağılarda ishal gelişip gelişmediğine bakıldı. İshal meydana gelen buzağılarda Rotavirus, Coronavirus, E.coli F5 (K99), Cryptosporidium ve Giardia etkenlerinin teşhisi hızlı test kiti kullanılarak yapıldı. Probiyotik verilen grupta bulunan 25 buzağıdan 3 tanesinde ve probiyotik verilmeyen grupta bulunan 25 buzağıdan 17 tanesinde ishal meydana geldi. Yapılan istatistiksel analizlerde probiyotik verilen buzağılarda doğum ağırlığı ile 20.günün sonunda ki canlı ağırlıkları karşılaştırıldığında, probiyotik verilen grupta bulunan buzağılarda meydana gelen canlı ağırlık artışının probiyotik verilmeyen grupta bulunan buzağılarda meydana gelen canlı ağırlık artışından daha yüksek olduğu görüldü. Neonatal buzağılara probiyotik verilmesinin ishal vakalarının ortaya çıkmasının önlenmesinde olumlu etkileri olduğu (%88) görüldü. Sonuç olarak; yenidoğan buzağılarda probiyotik mikroorganizmaların neonatal dönem boyunca kullanılmaların patojen mikroorganizmalar tarafından meydana getirilen ishal vakalarının önlenmesinde ve ortalama günlük canlı ağırlık artışı üzerine olumlu etkilerinin olduğu ortaya konuldu.
Erken başlangıçlı inflamatuvar bağırsak hastalığı ve inflamatuvar bağırsak hastalığı benzeri kronik ishali olan çocukların sorumlu genler açısından araştırılması
İnflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH), gastrointestinal sistemin kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Altı yaşından önce başlayan İBH çok erken başlangıçlı İBH, on yaşından önce başlayan İBH erken başlangıçlı İBH olarak sınıflandırılır. Özellikle çok erken başlangıçlı İBH'de genetik yatkınlığın önemli olduğu bilinmektedir. Erken başlangıçlı İBH ve benzeri hastalıkların patogenezinde monogenik nedenlerin daha sık olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı, erken başlangıçlı İBH ve İBH benzeri kronik ishal patogenezinde rol alan sorumlu genleri araştırmaktır. Çalışmaya, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Ünitesi'nde erken başlangıçlı İBH veya İBH benzeri kronik ishal nedeniyle izlenmekte olan 0-18 yaş arasındaki hastalar dahil edildi. Çalışma başlamadan önce klasik Sanger dizileme çalışması ve yeni nesil dizileme ile monogenik hastalık tanısı almayan hastalara tüm ekzom dizi analizi yapıldı. Çalışmaya 47 hasta [14 kız (%29,8), 33 erkek (%70,2)] dahil edildi. Semptomların başlama yaşı ortancası 36 ay (IQR 10-72) ve İBH tanı yaşı ortancası 3,7 yıldı (IQR 1,5-7,6). Yirmi beş hastada (%53,2) Crohn hastalığı, 18 hastada (%38,3) ülseratif kolit ve dört hastada (%8,5) indetermine kolit vardı. Dokuz hasta Ailevi Akdeniz Ateşi, iki hasta glikojen depo hastalığı tip 1b, bir hasta XIAP defekti, bir hasta kronik granülomatöz hastalık, bir hasta DOCK8 defekti, bir hasta IL10 reseptör alfa defekti, bir hasta LRBA eksikliği ve bir hasta NFKB2 eksikliği tanısı aldı. Çalışmamızda on yedi hastada (%36,2), erken başlangıçlı İBH'ye neden olabilecek monogenik neden saptandı. Otuz altı hastada (%76,6) SLC29A3 geninde varyant saptanmış olup; daha önce İBH ile ilişkili literatürde yer almamıştır. Bu varyantın İBH'li hastalarda önemli olabileceği düşünülmüştür. Çalışmada bulunan diğer varyantların İBH'ye yatkınlık yaratabileceği düşünülebilir.
Renal transplantasyon yapılan hastalarda diyare yan etkisi sebebiyle mikofenolattan azatioprine geçilmesinin etkinlik ve güvenliği
Mikofenolat, renal transplantasyon sonrasında sık kullanılan bir immunsupresif ilaçtır. Mikofenolat tedavisinin klinik pratikte en sık karşılaşılan yan etkilerinden birisi ishaldir. Mikofenolat tedavisi altında ilaca bağlı ishal gelişen hastalarda, azatioprin tedavisine geçilmesi alternatif yollardan birisidir. Çalışmamızda ishal sebebiyle mikofenolat tedavisi kesilerek azatioprin tedavisi başlanan hastaların, tedavi değişikliği sonrasında ishal şikayetinde ne oranda düzelme olduğunun ve bu tedavi değişikliğinin rejeksiyon gelişimi ve greft ve hasta sağ kalımına etkisinin araştırılması planlanmıştır. Çalışmaya 59'u azatioprine geçilen gruptan, 118'i kontrol grubundan olmak üzere toplam 177 hasta katılmıştır. Çalışmaya katılan hastalardan, azatioprine geçilen gruptaki bazal glomerüler filtrasyon hızının, kontrol grubuna göre daha düşük olduğu (p < 0,0001); bazal kreatinin (p = 0,001) ve bazal proteinüri (p = 0,004) değerlerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. İshal sebebiyle azatioprine geçilen hastaların %89,8'inde ishal şikayetinin düzeldiği gözlenmiştir. Azatioprine geçilmesine rağmen ishal şikayeti düzelmeyen hastalar incelendiğinde, hastaların %83,3'ünün amiloidoz tanılı hastalar olduğu görülmüştür. Çalışmamızın sonucunda, azatioprin kullanan hastalarda, mikofenolat kullanan hastalara göre daha çok greft kaybı olduğu gözlenmiştir (p = 0,004). Özellikle glomerüler filtrasyon hızı 30 ml/dk'nın altında olan hastalarda, ishal sebebiyle mikofenolattan azatioprine geçiş yapıldığında, greft kaybı riskinin arttığı gözlenmiştir. Uygun hastalarda, ishal sebebiyle mikofenolat tedavisinin kesilip azatioprin tedavisine başlanmasının, ishal şikayetinin düzelmesinde etkili bir yaklaşım olduğu saptanmıştır.
İmmünsupresif hastalarda cryptosporidium SPP. sıklığının çeşitli tanı yöntemleri ile araştırılması
Amaç: Bu çalışmada ishal şikayeti ile başvuran immünsupresif hastalarda Cryptosporidium spp. sıklığının mikroskobik, serolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılması ve kullanılan yöntemlerin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İmmünsupresif ishalli hastalardan Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına gönderilen 90 dışkı örneği çalışmaya alınmıştır. Cryptosporidium spp. tespiti amacıyla dışkı örneklerine modifiye asit fast boyama, PZR, ELISA testi uygulanmıştır. Pozitif örneklerin de dahil olduğu 51 örnekte DFA yöntemiyle Cryptosporidium spp. araştırılmıştır. Bu yöntemlerden herhangi biriyle pozitif saptanan örneklerde ayrıca immünokromatografik kart test çalışılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan 90 örneğin 44 (%48,8)'ü erkek, 46 (%51,2)'sı kadın hastalara aittir. Hastaların yaşları 0 ile 81 yaş aralığında olup, yaş ortalaması 37,8 (standart sapma: ±27,5) olarak bulunmuştur. Çalışmada çocuk hastalara ait 31 (%34,4) numune bulunmaktadır ve bu hastaların yaş ortalamaları 5,3 (standart sapma: ±4,34) olarak tespit edilmiştir. Kullanılan yöntemlerin hiçbirinde hastaların pozitiflik durumu ile yaş arasında ve pozitiflik durumu ile cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Çalışılan dışkı örneklerinde modifiye asit fast yöntemiyle 5 (%5,6), PZR ile 2 (%2,2), ELISA yöntemiyle 1 (%1,1) örnekte pozitiflik tespit edilmiştir. DFA yöntemi ile çalışılan örneklerin 6'sı pozitif bulunmuştur. Bu yöntemlerden herhangi biri ile pozitif bulunan 7 örnek immünokromatografik kart test ile araştırılmış ve 4 örnekte Cryptosporidium spp. pozitif saptanmıştır. Sonuç: Çalışma immünsupresif ishalli hastalarda Cryptosporidium spp.'nin önemli bir etken olduğunu ortaya koymaktadır. DFA yöntemi altın standart yöntem olarak baz alındığında modifiye asit fast yöntemi yüksek duyarlılık ve özgüllükle, rutin tanıda kullanılabilecek bir yöntem olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca yoğun iş akışı olan laboratuvarlarda immünokromatografik tanı testlerinin, pratik kullanımı ve hızlı sonuç alınması nedeniyle faydalı olacağı düşünülmüştür.
2008-2009 yılları arasında başvuran rotavirüs ishalli olgularımızın retrospektif analizi
AMAÇ: Günümüzde, akut gastroenterit etkenleri arasında virüsler ilk sırada yeralmaktadır. Rotavirüs, akut viral gastroenteritlerin en sık etkenidir. Çalışmamızda çocuklukçağı akut gastroenteritinde önemli yer tutan Rotavirüs enfeksiyonunun klinik analizininirdelenmesi amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEMLER: Ocak 2008- Ocak 2009 yılları arasında hastanemize akutishalle başvuran 0-18 yaş arası çocuklar dahil edildi. Çalışma retrospektif ve tek merkezli olup,hastaların isim-soyad, doğum tarihi, başvuru tarihi, lökosit, hemoglobin, C- reaktif proteindeğerleri, gayta mikroskopi, rotavirüs ve adenovirüs antijen sonuçları için dosyalar tarandı vehasta için dosya oluşturuldu. İstatistikler SPSS 16.0 paket programı kullanılarak yapıldı.BULGULAR: Çalışmaya 288 hasta alındı. Çocukların 88'inde rotavirüs pozitifbulundu. Ilıman iklime sahip olan İstanbul'da başvuru en fazla Ocak, Şubat ve Mart aylarındagörüldü. Rotavirüs pozitif hastaların ortalama yaşı 37 ay idi. Rotavirüs pozitif bulunanhastaların % 46.5'i iki yaşından küçüktü.SONUÇ: Rotavirüs ishalleri iki yaşından küçük çocuklarda, özellikle kış ve ilkbaharmevsimlerinde önemli ishal sebebidir.
Buzağılarda klinoptilolit (zeolit) uygulamasının abomazal boşalma oranına etkisi
Amaç: Planlanan araştırma ile buzağılarda ishale karşı koruyucu ve tedavi edici etkinliği bilinen klinoptilolitin (zeolit) 'in abomazal boşalma oranına etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu kapsamda yapılan çalışmada eşit sayıda (n=7) 2 grup olarak belirlenen holstein ırkı, her iki cinsiyetten, süt emme dönemindeki buzağılardan oluştu. Zeolit grubunda bulunan buzağılara süt içerisine zeolit (1 gr/kg) ve asitaminofen (50 mg/kg) ilavesi, kontrol grubuna ise yalnızca asetaminofen ilavesi yapıldı. Kan örnekleri uygulama öncesi 0. dk ve uygulama sonrası 30., 60., 90., 120., 180., 240., 300., dakikalarda olacak şekilde alındı. Bulgular: Plazma asetaminofen konsantrasyonlarının zamana bağlı plazma seviyelerinde değişimler göz önüne alındığında, zeolit ve kontrol grubu buzağıları arasında çalışma sonunda anlamlı değişimlerin bulunmadığı belirlendi. Diğer taraftan her iki grubun maksimum konsantrasyona ulaşma süreleri incelendiğinde Tmax süresinin kontrol grubunda bulunan buzağılarına göre anlamlı derecede düşük olduğu ve zeolit uygulanan buzağılarda asetaminofen emilimin daha yüksek olduğu gözlemlendi. Sonuç: Zeolit uygulanan buzağılarda abomazal boşalma zamanı kontrol grubu buzağılarına göre daha kısa sürede gerçekleşmiştir. İshale karşı profilaktik ve terapötik etkisi bulunan zeolitin, abomazal boşalma üzerine olumsuz bir etki oluşturmadığı ve güvenle kullanılabilecek bir ajan olduğu belirlendi.
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi parazitoloji laboratuvarına gelen ishalli olgularda Blastocystis spp. saptanması ve alt tiplerinin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi, Parazitoloji laboratuvarına çeşitli kliniklerden gönderilen ishalli olgularda Blastocystis pozitifliğinin saptanması ve alt tiplerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 200 ishalli dışkı örneği direkt mikroskobik (DM) inceleme ve polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ile Blastocystis açısından araştırılmıştır. Blastocystis alt tipleri ve allel çeşitliliği ribozomal RNA küçük alt ünite (SSU rRNA) geni kısmi sekanslarına göre belirlenmiştir. Blastocystis saptanan ve saptanmayan olgular demografik özellikleri, klinik bulguları ve Blastocystis alt tipleri açısından istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 200 ishalli dışkı örneği DM yöntemi ile incelendiğinde 31 (%15,5), PZR yöntemi ile 35'inde (%17,5) Blastocystis pozitifliği saptanmıştır. Sekans analizi ile 33 örnekte Blastocystis alt tipleri belirlenmiş olup dağılımı; ST1 (n:10, %30,3), ST2 (n:4, %12,1) ve ST3 (n:19, %57,6) olarak bulunmuştur. Alt tiplerin allel çeşitliliği ayrı ayrı belirlenmiş ve ST1'in tamamında allel 4 (10/10), ST2'de allel 11 (2/4) ve allel 12 (2/4), ST3'de allel 34 (14/19), allel 36 (4/19) ve 38 (1/19) olduğu saptanmıştır. Blastocystis saptanan olgularda dispepsi ve bulantı-kusma semptomları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,0025, p=0,0498). Ayrıca Blastocystis ST3 ile dispepsi arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p=0,0039). Sonuç: İshalli olgularda Blastocystis'in saptanmasında PZR yönteminin DM yöntemine nazaran daha hassas olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda Blastocystis alt tipleri ile semptomlar arasında ilişki saptanmış olup daha ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç olduğu görüşüne varılmıştır. Anahtar kelimeler: Alt tip, Aydın, Blastocystis, ishal, , klinik bulgular
Sağlıklı ve akut ishalli neonatal buzağılarda trombosit indekslerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerinin [trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] izlenmesi ve akut ishalli neonatal buzağıların trombosit indekslerindeki değişimlerin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 10 sağlıklı, 50 akut ishalli olmak üzere toplamda 60 neonatal buzağı (<28 gün) kullanıldı. Örneklemeler sağlıklı buzağılarda neonatal dönemde gerçekleşen değişiklikleri yansıtması amacıyla 2., 7., 14., 21. ve 28. günlerde, ishalli buzağılarda ise tek sefer yapıldı. İshalli buzağılarda etiyolojik değerlendirme hızlı ticari test kiti (Bovid-5 Ag, Bionote, Kore) ile immunokromatografik yöntemle Cryptosporidium parvum, Rotavirus, Coronavirus, E. coli K99 ve Giardia duodenalis olmak üzere beş farklı etken antijenine yönelik gerçekleştirildi. Rutin klinik muayenede vücut sıcaklığı, kalp ve solunum frekansı değerlendirildi. Laboratuvar analizleri kapsamında tam kan sayımı [lökosit sayısı (WBC), eritrosit sayısı (RBC), hematokrit (HCT), trombosit sayısı (PLT), trombosit yüzdesi (PCT), ortalama trombosit hacmi (MPV), trombosit dağılım genişliği (PDWc)] ve kan gazları (pH, PCO2, PO2, Na, K, HCO3, BE) analizleri gerçekleştirildi. Elde edilen veriler uygun istatistiksel yöntemler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Sağlıklı buzağılarda neonatal dönem süresince trombosit indekslerindeki değişimlerin anlamlı olmadığı belirlendi. Akut ishalli neonatal buzağılarda hematolojik değerlendirmede WBC ve PLT sayıları ile PCT, MPV ve PDWc değerleri yüksek bulunurken, RBC sayısı ve HCT değeri düşük bulundu. Kan gazları analizinde ise pH ve BE değerleri ile Na konsantrasyonu düşük; pCO2 düzeyi ve K konsantrasyonu yüksek belirlendi. Sonuç: Araştırma sonuçları ile rutin hematolojik değerlendirme kapsamında analizi yapılan fakat klinik önemi yeterince değerlendirilmeyen trombosit indeks parametrelerinin akut ishalli buzağılarda önemli değişiklikler gösterebileceği ortaya konuldu. Bu kapsamda, trombosit indekslerinin akut ishalli durumda izlenmesi, buzağıların klinik yönetimi ve tedavisinde değerli bir bilgi kaynağı olabilir. Akut ishalli buzağılarda tedavi ve monitörizasyon sürecini de içeren daha kapsamlı çalışmaların yapılması fayda sağlayabilir.
Akut gastroenteritli çocuklarda dehidratasyon derecesi ile periferik perfüzyon indeksinin ilişkisi
Amaç: Çocuklarda akut gastroentritle (AGE) ilişkili dehidratasyonun değerlendirilmesinde periferik perfüzyon indeksi (PI) ölçümlerinin, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) Dehidratasyon Ölçeği ile karşılaştırılması, buna göre elde edilen değerlerden dehidratasyonda kullanılabilecek ayırt edici cut-off değerlerinin bulunması ve intavenöz sıvı tedavisine yanıtın objektif göstergesi olarak perfüzyon indeksinden faydalanabilmenin mümkün olup olmayacağının araştırılması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine ve Çocuk Acil Servisine başvuran 5 yaş altı AGE'li çocuklar (hasta grubu) ve rutin çocuk izlemi amacıyla polikliniklere başvuran 5 yaş altı sağlıklı çocuklar (kontrol grubu) dahil edilmiştir. AGE'li çocuklar DSÖ Dehidratasyon Ölçeğine göre hafif, orta ve ağır dehidrate olarak gruplandırılmıştır. Standart sıvı tedavisi protokolü öncesi, tedavi sürerken ve tedavi sonrası hastaların periferik PI, ateş, nabız, saturasyon, kan basıncı, solunum sayısı, kapiller dolum zamanı ve venöz kan gazına bakılmıştır. Hastaların takipleri 4 saat boyunca kayıt altına alınmıştır. Kontrol grubunun da periferik PI, nabız ve saturasyon değerlerine bakılarak kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya 38 AGE'li hasta, 47 sağlıklı çocuk dahil edildi. 38 hastanın %47,3'ü (18) kız, %52,7'si (20) erkek, kontrol grubunun %46,8'i (22) kız, %53,2'si (25) erkekti. Hasta grubunun yaş ortalaması 24,7±19,4 ay, kontrol grubunun yaş ortalaması 27,3±21,3 ay idi. Hastaların %47,4'ü (18) hafif dehidrate, %26,3'ü (10) orta dehidrate ve %26,3'ü (10) ağır dehidrate idi. AGE'li hastaların tedavi öncesi PI değerleri kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Ağır dehidrate hastaların PI değeri sıvı tedavisi ile anlamlı bir şekilde yükselmiştir. PI'nın dehidratasyonu tahmin etme yeteneğinin ROC analizine göre istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Ağır dehidrate olan hastalar için cut off periferik PI değeri ≤ 1,15, orta dehidrate hastalar için ≤ 1,60 ve hafif dehidrate olan hastalar için ise ≤ 2,0 bulunmuştur. Sonuç: Perfüzyon indeksi, çocuklarda periferik perfüzyonu sürekli izlemek, gastroenterit ile ilişkili dehidrasyonu tespit etmek ve tedavinin etkinliğini anlamak için noninvaziv bir parametre olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Perfüzyon indeksi, Gastroenterit, İshal, Pulse Oksimetre, Dehidratasyon
Neonatal ishalli buzağılarda kan gazı analizi ve elektrokardiyografik parametrelerin araştırılması
Buzağılarda ishal neonatal dönemde ortaya çıkan hastalıklar içinde hem ekonomik kayıplara hem de yavru kayıplarına neden olan multifaktöriyel bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, yenidoğan ishalli buzağılarda hiperkalemi, asidemi ve disnatremi gibi metabolik ve elektrolit dengesizliklerin, EKG anormalliklerinin varlığı ile ilişkisini değerlendirmektir. Bu çalışmanın materyalini, Elazığ yöresinde ve Fırat Üniversitesi Hayvan Hastanesi'ne getirilen 0-21 günlüğe kadar olan yaşta 30 adet ishalli buzağı ve Elazığ yöresinde bulunan işletmelerdeki sağlıklı 10 adet buzağı olmak üzere 40 adet buzağı oluşturmuştur. Çalışma materyali olan 30 adet ishalli buzağılar ise pH seviyelerine göre G1 (7.30>pH), G2 (7.100.05) fark bulunmamaktadır. Kalp frekansı; G2'de G1 ve K'ya göre istatistiksel azalma (P<0.05) belirlenmiştir. G3'te ise G1 ve K'ya göre istatistiksel olmayan azalma (P>0.05) bulunmuştur. Solunum frekansı; G2 ve G3'de G1 ve K'ya göre istatistiksel azalma (P<0.05) saptanmıştır. EKG bulgularında G1 ile diğer gruplar arasında P (mV) dalgasının amplitüdünde istatistiksel azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. Q (mV) dalgasının amplitüdünde gruplar arası istatistiki olarak fark (P>0.05) bulunmamıştır. K ile diğer gruplar arasında R (mV) ve S (mV) dalgalarının amplitüdünde istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. K ile G3 arasında T (mV) dalgasının amplitüdünde istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanırken, K ile G1 ve G2 arasında T (mV) dalgasının amplitüdünde istatistiksel olmayan artış (P>0.05) bulunmuştur. P (sn) dalgasının süresinde gruplar arası istatistiki olarak fark olmadığı (P>0.05) ortaya konulmuştur. G2 ve G3'te K ve G1'e göre PQ (sn) dalgasının süresinde istatistiksel olarak artış (P<0.05) bulunmuştur. QRS (sn) dalgasının süresinde K'ya göre diğer gruplarda istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. ST (sn) dalgasının süresinde gruplar arasında istatistiki olarak fark (P>0.05) bulunmamıştır. QT (sn) dalgasının K'ya göre diğer gruplarda istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. T (sn) dalgasının süresinde K'ya göre G2 ve G3'te istatistiksel olarak artış (P<0.05) bulunmuştur. Tablo 9 istatistiksel olarak incelendiğinde pCO2, pO2, Cl-, Na+ ;Tüm gruplar arasında istatistiki olarak fark saptanmamıştır(P>0.05). Hematolojik ve kan gazı muayenelerinde K'ya göre G3'te Fibrinojen düzeyinde istatistiksel olarak artış (P<0.05) bulunmakla birlikte, K'ya göre G1 ve G2'de ise istatistiki olmayan artış (P>0.05) saptanmıştır. pH açısından bakıldığında K'ya göre G2 ve G3'de istatistiksel olarak azalış (P<0.05) G1'de ise istatistiksel olmayan (P>0.05) azalış saptanmıştır. K'ya göre G3'te K+ ortalamalarında istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanırken, G1 ve G2'de ise istatistiksel olmayan (P>0.05) artışlar bulunmuştur. K, G1 ve G2'ye göre G3'te Ca+2 ortalamalarında istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmıştır. K ve G1'e göre G2 ve G3'te HCO-3 ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. K'ya göre G2 ve G3'te Anion Gap (K+) ortalamalarında istatistiksel olarak artış (P<0.05) saptanmış bununla birlikte, K'ya göre G1'de ve G2'ye göre G3'te istatistiksel olmayan (P>0.05) artışlar bulunmuştur. K ve G1'e göre G3'te tCO2 ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. Bununla birlikte, K'ya göre G1 ve G2'de istatistiksel olmayan (P>0.05) azalışlar saptanmıştır. K ve G1'e göre G2 ve G3'te Base(B) ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) bulunmuştur. Bununla birlikte, G2'ye göre G3'te Base(B) ortalamalarında istatistiksel olarak azalışlar (P<0.05) saptanmıştır. Na+ ile Cl- , temparatür, kalp frekansı ile pozitif, K+ , T(mv), T(sn), R(mv), S(mv), P(sn), PQ(sn), QT(sn) ile arasında ise negatif korrelasyon bulunduğu saptanmıştır. K+ ile Anion Gap K+ , T(mv), T(sn),R(mv), S(mv), PQ(sn) ile arasında pozitif, Cl- ,Base(B), temparatür, respirasyon, HCO-3, tCO2 ile arasında ise negatif korrelasyon olduğu saptanmıştır. Ca+2 ile Anion Gap K+ arasında pozitif, HCO-3,Base(B), tCO2 Q(mv), temparatür ile arasında ise negatif korrelasyon olduğu saptanmıştır. Cl- ile temparatür ve respirasyon pozitif, R(mv), S(mv),T(mv), PQ(sn), T(sn) ile arasında ise negatif korrelasyon olduğu ortaya konulmuştur. Sonuç olarak, hiperkaleminin yenidoğan ishalli buzağılarda klinik olarak anlamlı ve potansiyel olarak kardiyotoksik bir elektrolit dengesizliği olduğu kabul edilebilir. Bununla birlikte, artan potasyum konsantrasyonları, çalışma materyalimizde gözlemlenen EKG anormalliklerini kısmen açıklamıştır. Özellikle venöz kan pH'ının önemli ölçüde belirli EKG anormalliklerinin varlığıyla ilişkili olduğu, örneğin sabit ve pik şeklinde görünen T dalgası ve bu anormalliklerin asidik fakat hiperkalemik olmayan buzağılarda da görüldüğü bulguları, asideminin buzağılarda ishalde kardiyak iletim anormalliklerine zemin hazırlayan katkıda bulunan bir faktör olabileceği de dikkate alınmalıdır.
Neonatal ishalli buzağılarda serum selenyum düzeyi ile periferal dolaşımdaki CD4+ ve CD8+ T lenfositleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Bu çalışmada neonatal ishalli buzağılarda serum selenyum düzeyi ile dolaşımdaki CD4+ ve CD8+ T lenfositleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma neonatal dönemdeki (1-28 günlük) değişik ırklara ait toplam 50 buzağı üzerinde yürütülmüştür. Buzağılar Rotavirüs (n=10), Cryptosporidium parvum (C.parvum) (n=10), Koronavirüs (n=5), Rotavirüs+C.parvum (n=5) ve Kontrol (n=20) grubu şeklinde gruplandırılmıştır. Tüm gruplardaki hayvanlardan tekniğine uygun olarak vena jugularislerinden antikoagulantsız tüplere 8 ml, EDTA'lı kan alma tüplerine ise 3 ml kan örnekleri alınmıştır. Antikoagulantsız tüplere alınan kan numuneleri pıhtılaştıktan sonra soğutmalı santrifüjde 5000 g'de +4oC'de 10 dakika santrifüj edilerek serum örnekleri çıkarılmıştır. Serum selenyum düzeyleri indüktif olarak eşleşmiş plazma-kütle spektrofotometresi (ICP-MS) ile analiz edilmiştir. Hücre yüzey antijenlerininin belirlenmesinde EDTA içeren antikoagulantlı kan örnekleri CD4+ ve CD8+T lenfosit düzeyinin belirlenmesi için Flow Sitometri cihazında analiz edilmiştir. Çalışma gruplarının serum selenyum düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0,261). CD4+T lenfosit düzeyleri açısından Rotavirüs+ C.parvum grubu koronavirüs grubuna göre istatistiksel olarak önemli ölçüde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,002). CD8+T lenfosit düzeyi açısından koronavirüs grubu kontrol grubuna göre istatistiksel olarak yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,001). CD8+T lenfosit düzeyinin grup içi karşılaştırmalarında koronavirüs grubu rotavirüs grubuna göre (p<0,004); Koronavirüs grubu C. parvum grubuna göre (p<0,010); Koronavirüs grubu C.parvum +Rotavirüs grubuna göre istatistiksel olarak önemli ölçüde yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,023). Selenyum ile CD4+T lenfositleri arasında negatif yönde korelasyon olduğu saptanmıştır (r=-0,339, p=0,016). Sonuç olarak, yapılan bu çalışmadan elde edilen verilere göre etiyolojik etkenin türüne bağlı olarak CD4+ ve CD8+ T lenfosit immün yanıtında farklılıklar olduğu ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: CD4+, CD8+, Buzağı ishali, Selenyum, Flow sitometri
İshalli sığırlarda eschericiıa fergusonii varlığının ve antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi
Araştırmamızda E. fergusonii etkenlerinin, yetiştiriciliği yapılan sığır populasyonlarında fenotipik ve genotipik olarak belirlenmesi ve antibiyotik duyarlılıklarının saptanması amaçlanmıştır. Araştırma materyalini oluşturan hayvanlar sığır yetiştiriciliği yapılan çiftliklerden temin edilmiş, toplam 100 adet ishal şikayeti olan hayvandan rektal svap alınmıştır. Alınan svaplar, soğuk zincirde vakit kaybetmeden Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalına getirildikten sonra 5 ml Tryptic Soy Broth (TSB) içeren tüplerde 37°C'de 24 saat inkube edilmiştir. TSB'de yapılan ön inkubasyondan sonra her bir sıvı besiyerinden bir öze dolusu süspansiyon alınarak % 4 adonitol ilaveli Simmon Citrate Agara ekimi yapılmış, 37°C'de 24 saat inkube edilmiştir. Üreme gözlenen kolonilerden adonitol pozitif olan koyu sarı ve turuncu koloniler seçilerek Sorbitol-MacConkey agara ekim yapılmıştır. 37°C'de 24 saat inkube edilen SMAC agarda sorbitol fermente etmeyen şeffaf Gram negatif küçük kokobasil koloniler seçilerek saflaştırıldıktan sonra biyokimyasal özeliklerinin belirlenmesi için API 20E test kiti ile değerlendirilmiştir. API testi sonucunda toplam 49 adet E. coli izole ve identifiye edilmiştir. API 20E identifikasyon testleri sonucu E. coli olarak adlandırılan izolatların kontrol geni olan E. coli uidA ile moleküler olarak doğrulanmış, ayrıca Efer 13 e Efer YP primerleri ile yapılan moleküler identifikasyon sonucunda, çoklu ilaca dirençli E. fergusonii suşlarının bulunduğu ve bu suşların da uidA geni taşıdığı tespit edilmiştir. API 20E identifikasyon testleri sonucu E. coli olarak adlandırılan izolatların kontrol geni olan E. coli uidA ile moleküler olarak doğrulanmış, ayrıca Efer 13 e Efer YP primerleri ile yapılan moleküler identifikasyon sonucunda, çoklu ilaca dirençli E. fergusonii suşlarının bulunduğu ve bu suşların da uidA geni taşıdığı tespit edilmiştir. Antibiyogram testi sonucunda Saha suşlarına karşı kullanılabilecek etkili antibiyotikler olarak Amoksisilin-Klavulanik Oksitetrasiklin, Florfenikol ve Sefaperazon belirlenmiştir.
Enfektif ishalli ve sağlıklı neonatal buzağılarda serum amyloid a, serum calprotectin ve fekal calprotectin arasındaki ilişkilerin ve inflamatuvar marker olarak diagnostik önemlerinin belirlenmesi
Bu çalışmada neonatal dönemdeki enfektif ishalli buzağılarda serum amyloid A (SAA), serum calprotectin (SCalp) ve fekal calprotectin (FCalp) düzeyleri araştırıldı. Çalışma gruplarını etiyolojik teşhislere göre, E.coli (n=17), C.parvum (n=11), C. Parvum + viral (mix) (n=8), viral (n=19) ve kontrol grubu (n=15) olacak şekilde toplam 70 buzağı oluşturdu. İshalin ilk tespit edildiği an olan 0. günde ve tedavi sonrası 7. günde buzağıların vücut sıcaklığı, respirasyon ve pulzasyon sayıları, dışkı, emme ve mental statü skorları kayıt altına alındı. Bu günlerde ayrıca kan ve dışkı örnekleri alındı. 0. gün kan örneklerinden WBC, serum GGT, SAA ve SCalp; dışkı örneklerinden ise FCalp düzeyleri belirlendi. Bütün klinik parametrelerde 7.günde istatistiksel olarak anlamlı düzelmeler saptandı. 0.günde ölçülen ortalama SAA konsantrasyonları, ishalli ve sağlıklı grup için sırası ile 0,54 (0,16 – 2,18) ng/ml ve 38,40 (8,28 – 83,96) ng/ml olarak ölçüldü ve iki ölçüm günü arasında istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). Sunulan çalışmada 0. gün SCalp düzeyleri açısından ishalli (68,02 ng/ml) ve kontrol (24,05 ng/ml) grubu arasında anlamlı istatistiksel fark elde edildi (P < 0,001). E.coli pozitif buzağıların oluşturduğu gruptaki SCalp ve FCalp değerleri diğer etiyolojik etkenlerdeki düzeylere göre daha yüksek saptandı. Ayrıca bakteriyel ve viral kökenli ishal vakaları ayırt etme gücünün tespiti için yapılan ROC analizinde SCalp'ın cut-off değeri ≤ 70,969 ng/ml (Sens: %94, Spec: 62,5, AUC: 0,842, P=0,002) olarak bulundu. FCalp düzeyleri 0.günde ishalli ve sağlıklı grupta sırasıyla, 98,23 ng/ml ve 87,91 ng/ml olarak bulundu ve iki grup arasında istatistiksel fark elde edildi (P = 0,01). ROC analizlerine göre FCalp'ın cut-off konsantrasyonu > 91,804 ng/ml olarak bulundu (AUC: 0,694, P = 0,0057). Ayrıca yapılan lojistik regresyon analizinde, 0.gün FCalp Odds Ratio değerinin 6,316 (P = 0,009) olduğu belirlendi. Bu çalışmada; veteriner literatüründe buzağı ve sığırlarda ilk kez değerlendirilen FCalp ve SCalp'ın önemleri vurgulanmaktadır. Bu çalışmada, buzağılarda enfektif intestinal hastalıklarda, SCalp ve FCalp ile elde edilen verilerin ileride yapılacak çalışmalara ışık tutacağı, sahada kullanışlı bir parametre olarak yangısal sürecin monitarizasyonunda kullanılabileceği düşünülmektedir.
Kronik ishalli çocuklarda karbonhidrat malabsorbsiyon sıklığının araştırılması
İshal, gelişmekte olan ülkelerde çocukluk çağı morbidite ve mortalitesinin başlıca nedenlerinden biridir. Kronik ishal, çocuğun beslenmesi ve büyümesi için akut ishalden daha tehlikeli olduğundan, kronik ishalin takip sorunları öncelik kazanmıştır. Çocuklarda kronik ishal nedenlerine bakıldığında en sık nedenlerden birisi de karbonhidrat malabsorbsiyonu ana başlığının içinde bulunan disakkaridaz enzim eksiklikleridir. Amacımız polikliniğe 4 haftadan uzun süredir ishal şikâyeti ile başvuran hastaları etyolojiye yönelik araştırarak tanı koymak ve bu coğrafyada karbonhidrat malabsorbsiyonlarından sükraz-izomaltaz enzim eksikliği sıklığını göstermektir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji polikliniğine 4 haftadan uzun süren ishal nedeni ile başvuran ve daha önce ishal nedeni olarak tanı konulmamış hastaların (n:100) katılımıyla yapıldı. Tüm hastalardan gaitada redüktan, steatokrit, şeker kromatografisi ile birlikte hemoglobin (Hb), trombosit sayısı, beyaz küre, alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), albümin, glukoz, sodyum (Na), potasyum (K), klor (Cl), kalsiyum (Ca), magnezyum (Mg), fosfor (P), B12 vitamini, ferritin, folat, D vitamini tetkikleri bilgisi ile ayırıcı tanıda dışlama amaçlı lipid profili, immünglobulinler, ter testi bilgisi kullanıldı. Gaitada redüktan madde pozitifliği olan hastalarda < 3p kilo persentil değerine sahip olanların oranı % 37.2 iken, redüktan madde negatif hastalarda bu oranın % 17.5 olduğu, aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlılık düzeyine oldukça yakın olduğu saptandı (p=0.065). Benzer şekilde gaitada redüktan madde pozitifliği olan hastalarda < 3p boy persentil değerine sahip olanların oranı % 32.6 iken, redüktan madde negatif hastalarda bu oranın % 21.1 olduğu, aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlılık düzeyine yakın olduğu saptandı (p=0.194). CSID pozitifliği ve ex oranlarının gaitada redüktan madde pozitifliği bulunan hastalarda % 4.7 ve % 7.0 oranında olduğu, negatif hastalarda ise bu oranların % 5.6 ve % 8.8 olduğu, aradaki farkların ise anlamlı olmadığı belirlendi (sırasıyla p=0.841 ve p=0.743). Ca, P, Mg değerlerinin ex olan hastalarda yaşayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı (sırasıyla p=0.011, p=0.042, p=0.004, p=0.016), albümin, folat, D vitamini seviyelerinin de yine anlamlılığa yakın düzeyde bir azalma gösterdiği (sırasıyla p=0.063, p=0.070 ve p=0.086), buna karşın ferritin ve Cl değerlerinin ise ex olanlarda anlamlı şekilde yükselmiş olduğu tespit edildi (p=0.030). Toplam 5 hastanın tamamında SI (NM_001041) geninde mutasyon tespit edilirken, 1 hastanın homozigot olduğu, diğer 4 hastanın ise heterozigot olduğu tespit edilmiştir. CSID pozitifliği saptanan 5 hastanın da yaşadığı belirlenmiştir. Hem klinik çalışmalar hem de moleküler/genetik araştırmalar, konjenital sükraz-izomaltaz enzim eksikliğinin daha önceki dönemlerde inanıldığından daha yaygın bir hastalık olduğunu ve genetiği modifikasyona uğramış intestinal sükraz-izomaltaz enzim sindiriminin, potansiyel olarak inflamatuar bağırsak hastalıklarının kohortlarına gizlenmiş, kronik non-spesifik diyare ve hatta dispepsi gibi klinik fenotip yelpazesinden sorumlu olabileceğini göstermektedir.
İshalli ve sağlıklı kuzularda pasif transfer durumu, serum growth hormon ve insulin like growth faktör -1 düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Sunulan çalışmada, neonatal periyot ve sonrasındaki erken dönemde (Insulin-like Growth Factor-I) IGF-1 ve (Growth Hormone) GH değişimlerinin irdelenmesi, pasif transfer yetmezliğinin (PTY) tespitinde kullanılacak pratik testlerin IGF-1 ve GH değerleri arasındaki ilişkilerinin belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışma, Bursa'nın Karacabey ilçesinde özel bir koyun çiftliğinde gerçekleştirildi. Çalışma materyalini, 15 ishalli, 15 sağlıklı olmak üzere toplam 30 adet kıvırcık ırkı kuzu oluşturdu. İshalli ve sağlıklı kuzuların oluşturduğu gruplarda, sağlıklı grupta 8 erkek ve 7 dişi, ishalli grupta 7 erkek ve 8 dişi kuzu, ikizlik-tek oranları her iki grupta eşit olacak şekilde dağıtıldı. Hayvanlar, kolostrum alımını takiben doğum anı, 7., 14., 21., 35., 49. ve 63. günlerde klinik durumları takip edilerek, canlı ağırlık ölçümleri yapıldı, ayrıca serumluk ve EDTA'lık kan örnekleriyle, dışkı örnekleri alındı. Alınan kan örneklerinden IGF-1 ve GH düzeyleri ELISA yöntemiyle, (Gamma Glutamyl Transferase) GGT reflotron cihazıyla kuru sistemde, (Gluteraldehit Koagülasyon Testi) GKT süresi ise taze hazırlanan GKT solüsyonu ile manuel olarak ve Total Protein düzeyleri ise Refraktometre ile manuel olarak ölçüldü. Sunulan çalışmada, özellikle doğum zamanı, 49. ve 63. günlerde canlı ağırlık düzeyleri arasında istatistiki olarak anlamlı farklılık olduğu saptandı (p<0.05). Hayvanların hepsinde Kriptosporidiozis. pozitif olarak tespit edildi. IGF-1 için (p<0,05; 0,01) her kan alma döneminde ve GH için ise 14. ve 63. günlerde ishalli grupta sağlıklı gruba göre daha yüksek düzeyde tespit edilmiştir. Sonuç olarak, çalışmanın verileri doğrultusunda literatürdeki bazı bulguların aksine intestinal hasar meydana getirebilen Kriptosporidiozis ile ilişkili olarak IGF-1 ve GH düzeylerinde artış olabileceği ortaya konmuştur. Anahtar kelimeler: kuzu, neonatal, diyare, IGF-1, GH, kriptosporidiozis
İshalli hastalarda cryptosporıdıum spp.'in modifiye ehrlıch-zıehl-neelsen boyama yöntemi, ELISA ve immunokromatografik yöntem ile araştırılması
Cryptosporidium spp. intrasellüler ekstrasitoplazmik bir protozoon olup gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ishale yol açan önemli parazitler arasında yer almaktadır. Özellikle immunsupresif kişilerde ölümle neticelenen ishallere yol açabilmektedir. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi erişkin ve pediatrik Onkoloji ve Hematoloji kliniklerinden ishali olan hastalardan gaita incelemesi amacıyla gönderilen gaita örneklerinde Cryptosporidium spp.'in araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada elde edilen sonuçlar karşılaştırılarak ELISA ile dışkıda spesifik antijen arama yönteminin etkensel tanıya katkı sağlayıp sağlamadığı ve diğer yöntemler ile uyumu araştırılmıştır. Çalışmaya yaşları 0-85 (ortalama = 34.117 ± 21.208) arasında değişen, 39'u kadın (%41.5), 55'i erkek (%58.5) olmak üzere toplam 94 hasta alınmıştır. Hastalardan elde edilen gaita örneklerinde Cryptosporidium spp. araştırmak amacıyla modifiye Ehrlich-Ziehl-Neelsen (Modifiye EZN) boyama yöntemi, antijen aramaya yönelik hazırlanmış ELISA yöntemi ve İmmunokromatografik yöntem kullanılmıştır. Modifiye EZN boyama yöntemiyle hastaların %6.4'ünde, immunokromatografik yöntem ile hastaların %4.3'ünde ve ELISA yöntemiyle de hastaların %7.4'ünde pozitiflik saptanmıştır. Modifiye EZN boyama yöntemi ile pozitif olarak saptanan 6 hastanın 5'i (%83,3) ELISA yöntemiyle de pozitif olarak saptanmakla birlikte 1'i (%16.7) ise ELISA yöntemiyle negatif olarak tespit edilmiştir. Modifiye EZN boyama yöntemi ile negatif olarak tespit edilen 88 hastadan 2'si (%2.3) ELISA yöntemiyle pozitif olarak saptanmıştır. İmmünokromatografik yöntem ile pozitif olarak tespit edilen 4 hastanın tamamı (%100) ELISA yöntemiyle de pozitif olarak tespit edilmişken negatif olarak tespit edilen 90 hastadan 3'ü (%3.3) ELISA yöntemiyle pozitif olarak tespit edilmiştir. Modifiye EZN boyama yöntemi baz alınarak yapılan karşılaştırma neticesinde ELİSA yöntemiyle negatif olarak tespit edilen 87 hastadan 1'i (%1.1) modifiye EZN ile pozitif, ELİSA yöntemiyle pozitif olarak tespit edilen 7 hastadan 6'sı (%75) modifiye EZN yöntemiyle de pozitif bulunmuştur. Sonuç olarak dışkıda özgül antijen arayan ELISA'nın yüksek maliyetli bir yöntem olmasına karşın etkensel tanı yöntemlerinde yaşanan zorlukların çözümünde etkili olduğu görülmektedir.
Erişkin akut gastroenterit olgularında etiyolojik ajanların belirlenmesi
ÖZET Akut gastroenteritler bütün dünyada her yaştan insanda görülebilen ve kişilerin günlük yaşamını en çok etkileyen hastalık grubudur. İshalli hastalıklar, dünyadaki bütün ölüm nedenleri arasında kardiyovasküler hastalıkların arkasından ikinci sırada yer alırlar. Olası gastroenterit etkenlerinin bilinmesi, tanıya yönelik araştırmalarda kolaylık, doğru tanı ve etkin tedavi firsatı sağlayacak, ayrıca antimikrobiyal tedavi gereken durumlarda antibiyotik seçimi için yol gösterecektir. Akut gastroenteritlerde etiyolojik ajanların belirlenmesi amacıyla, ishal şikayetiyle başvuran 110 hastanın dışkı örneklerinde bakteriyolojik, parazitolojik ve virolojik incelemeler yapılmıştır. Son 10 gün içinde antibiyotik kullanımı öyküsü olan hastaların dışkılarında Clostridium difficile Toksin A araştırılmıştır. Hastaların %44,5'unda akut gastroenterit etkeni olarak en az bir patojen belirlenmiş, %55,5'inde ise etken belirlenememiştir. Hastaların ll'inde amebiyazis (%10,0), ll'inde şigellozis (%10,0), ll'inde rotavirus enfeksiyonu (%10,0), 5'inde giyardiyazis (%4,5), 3'ünde saknonellozis (%2,7) saptanmıştır. 6 farklı hastanın her birinde Enteropatojenik Escherichia colfye (%0,9), Clostridium difficile'ye (%0,9) ve Blastocystis hominis's bağlı ishal (%0,9), şigellozis+amebiyazis (%0,9), amebiyazis+giyardiyazis (%0,9), Candida+Rotayrrüs enfeksiyonu (%0,9) belirlenmiştir. Olguların % 2,7'sinde (a3) mikst enfeksiyon bulunmuştur. Etkenlerin sıklığı ve patojenler içindeki oram her mikroorganizma için ayrı ayrı değerlendirildiğinde, en sık saptanan patojen Entamoeba histolytica'da (a 13, %26). Bunu Shigella türleri (al2, %24) ve rotavirüsler (ali, %22) izlemektedir. Salmonella türlerinde direnç saptanmamış olmakla birlikte, Shigella izolatlannın %83,3'ünde (n:10) en az bir antibiyotiğe direnç saptanmıştır. Bu dirençli izolatlann tamamında (n:10,%83,3) trimetoprim- sulfametoksazol direnci, daha az oranda ampisilin direnci (n:5, %33,4) dikkat çekmektedir. Bölgemizdeki ishallerin etiyolojisinde, protozoonlar ve bakteriyel etkenlerle birlikte rotavirüsler de önemli yer tutmaktadır. Anahtar Sözcükler: Gastroenterit, ishal, etiyoloji.
Molecular identification of adenovirus (serotype 40, 41) causing diarrhea among childern in Kirkuk
Diarrhea is an important disease due to its morbidity and mortality, which is frequently encountered in childhood, especially in developing countries such as Iraq. A total of 120 patients aged between 1 day and 5 years who applied to Kirkuk Children's Hospital between April 15, 2022 and September 15, 2022 were included in this study. In addition, 60 healthy individuals from the same age groups were included in the study. Stool samples were collected from sick and healthy individuals to be used in real-time PCR for the reveal of adenovirus serotypes 40 and 41. The study showed that 26.67% of the diarrhea patients suffered from adenovirus, as they showed a positive AdV 40/41 result with PCR infection compared to 1.67% in the control group, and 53.13% of AdV 40/41 infection in children younger than 1 year old. Results from this study showed that PCR+ for AdV 40/41 was higher in children, especially those living in rural areas, eating from street vendors and using tap water. Clinical symptoms such as fever, abdominal pain and vomiting were frequently observed in these children. As a result, it is seen that diseases such as diarrhea are directly related to hygiene, and in developing countries such as Iraq, food and water hygiene is important in children at early ages.
Bakteriyel ve parazitik kanlı ishalin nedenleri ve bazı hematolojik ve biyokimyasal parametrelere etkisi üzerine bir araştırma
Bakteriler vakaların yaklaşık% 80'inden sorumludur. Bunlar arasında en çok izoleye sebep olan ajan enterotoksijenik Escherichia coli (ETEC) olmuştur. Bu suş, vakaların %25-50'sinden sorumludur, bunu Shigella, Salmonella ve Campylobacter türleri izlemektedir. Virüsler (adenovirüsler, astrovirüsler, rotavirüsler ve kalisivirüsler) gezginlerde ishalin önemli bir nedeni olabilir ve norovirüsün (kalisivirüslerden biri) neden olduğu gemilerdeki salgınlar nispeten yaygındır. Bağırsak parazitleri (Giardia lamblia, Entamoeba histolytica, Cryptosporidium parvum ve Cyclospora cayetanensis) genellikle 14 günden uzun süren en uzun ishalden sorumludur. Akut ishal iki haftadan az sürer ve çok sık görülen bir durumdur ve daha kolay tedavi edilir. Kronik ishal dört haftadan uzun bir süre boyunca ortaya çıkar ve çeşitli nedenlere sahip olabilir. Kanlı ishalin diğer ciddi nedenleri arasında bağırsak tıkanıklığı, zehirlenme veya şiddetli karın travması bulunur ve çok yoğun ve yaşamı tehdit edici olduğu için acil tıbbi müdahale gerektirir. Radyoterapi karın bölgesinde yapıldığında yan etki olarak kanlı ishale neden olabilir. Bu durumda, doktor, bu semptomu, onu rahatlatmanın bir yolunu belirtmek için gösterdiği konusunda uyarılmalıdır ve normal bakteri florasını eski haline getirmek için takviyelerin kullanımı genellikle belirtilir ve ishali durdurmak için ilaçlar kullanılır. Enfeksiyonun etiyolojik tanısı, doğrudan mikroskopiden daha hassas olan Baermann yöntemi kullanılarak dışkıların parazitolojik muayenesi ile yapılır. Rabditoid larva en sık tespit edilen formdur, ancak filarioid larvalar, yetişkin dişi parazitler ve yumurtalar bulunabilir. Dolaylı immünofloresans, filaryal larvaların yüzey antijenlerine serum IgG antikorlarını tespit eder, ancak ELISA daha yüksek duyarlılığa sahiptir (yaklaşık% 90).
İshalli dışkı örneklerinde Cryptosporidium sp. antijeninin ELISA yöntemi ile araştırılması
Cryptosporidium türleri gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde ishale neden olan parazitler arasında önemli bir yere sahiptir. Özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde ölümcül ishallere neden olabilmektedir. Ayrıca içme sularıyla bulaşma olduğu için halk sağlığını tehdit edebilmektedir. Bu çalışmada Cryptosporidium sp.'nin saptanması için iki yöntem kullanıldı. Mikroskobi ile elde edilen sonuçlar dışkıda özgül antijen arama yöntemi ile karşılaştırılarak ELISA yönteminin etkensel tanıya katkı sağlayıp sağlamadığı araştırılmıştırBu çalışmada, Ekim 2007 ve Temmuz 2008 tarihleri arasında Adana Numune Araştırma Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na ve Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'ne bağlı kliniklerden Parazitoloji Anabilim Dalına ishal şikayetiyle başvuran yaşları 0-86 arasında değişen toplam 154 dışkı örneklerinde ELISA yöntemi ile Cryptosporidium sp. antijeni ve modifiye asit-fast boyama yöntemi ile ookistlerin varlığı araştırıldıToplam 8 örnekte modifiye asit-fast ile pozitiflik saptanırken, ELISA ile 37 örnekte pozitiflik saptanmıştırSonuç olarak, dışkıda özgül antijen arayan ELISA'nın maliyeti yüksek olmasına rağmen etkensel tanı yöntemlerindeki zorluklara yardımcı olduğu görülmektedir.
Bakteriyel gastroenterit etkenlerinin araştırılması
Gastroenterit tüm dünyada, özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde önde gelen morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Birçok etken gastroenterite yol açabilir. Bu etkenlerin tümünün rutin testlerle araştırılması hem pratik hem de ekonomik değildir. Genellikle epidemiyolojik amaçlı ya da tarama amaçlı elde edilen sonuçlarla tedavi yaklaşımı uygulanmaktadır. Tedavinin doğru yönlendirilmesi, mortalite ve morbiditeyi azaltmakla beraber gereksiz antibiyotik kullanımına engel olması açısından da önemlidir. Bu çalışma hastanemize başvuran hastalarda bakteriyel gastroenterit etkelerinin saptanması ve gastroenteritlerin tanısında kullanılan tanı yöntemlerinin irdelenmesi amacıyla yapılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına 15.02.-31.05.2015 tarihleri arasında, gaita kültürü yapılması amacıyla gönderilen 115 örnek çalışmaya dahil edildi. Gaita örneklerinde direk mikroskobi, kültür ve PCR testleri ile etken patojenler araştırıldı. Kültür için eosin metilen blue agar ve xsiloz lysin deoksicolat agar kullanıldı. Üreyen bakterilerin tanımlaması Phoenix (Becton Dickinson, USA) cihazı ile yapıldı. PCR testi BD Max Enterik Bakteriyel Paneli ile multipleks olarak yapıldı ve Salmonella spp., Campylobacter spp. (jejuni ve coli), Shigella spp./Enteroinvaziv E. coli (EİEC), Shiga toksin 1 (stx 1)/ Shiga toksin 2 (stx 2) varlığı araştırıldı. Örneklerin 35'inde (% 30.4) her sahada 3 ve üzerinde lökosit saptandı. Kültür ile 10 (% 8.7) hastada enterik bir patojen saptandı. Kültürde 7 örnekte (% 6.1), Salmonella group, 3 örnekte (% 2.6) Shigella spp. saptandı. PCR ile örneklerin 7'sinde (% 6.1) Salmonella spp., 4'ünde (% 3.5) Shigella spp. ve 4'ünde (% 3.5) Campylobacter spp. olmak üzere 15'inde (% 13.1) bir etken patojen saptandı. Gastroenteritlerde tüm etkenlerin aynı anda saptanması zor olduğundan bölgesel olarak saptanacak olan verilerin sık rastlanılan bu tür hastalıklarda tanı ve tedaviyi yönlendirmede faydası olacağı sonucuna varılmıştır.
Kronik periodontitisli hastalarda başlangıç periodontal tedavi ile birlikte kombine antibiyotik kullanımın diyare sıklığı ve klinik parametreler üzerine etkisi
Periodontal hastalıklar, periodonsiyumu etkileyen patalojik olaylar olarak tanımlanabilir. Etyolojisinde primer olarak bakteriyel dental plağın rol oynadığı, tedavi edilmediğinde destek dokuların ağrısız yıkımıyla sonuçlanan, diş kaybına neden olup hastanın yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen, polimikrobiyal, multifaktöriyel, kronik enflamatuvar hastalıklardır. Standart periodontal tedavi bakteri plağının mekanik olarak subgingival bölgeden uzaklaştırılmasına dayanır. Bu aşamada dişlerin üzerindeki ve etrafındaki ceplerden bakteri birikintileri uzaklaştırılır diş yüzey temizliği yapılır ve kök yüzeyleri düzleştirilir. Bu işlemlerle gingival inflamasyona neden olan diş ve yakın çevresi ile ilişkili etkenler uzaklaştırılır. Periodontal hastalıklarda antibiyotik kullanılması düşüncesi bu hastalıkların enfeksiyöz karekterlerinden temel almaktadır. Periodontal tedavide antibiyotik kullanımının yararları periodontal literatürde ispatlanmıştır. Özellikle mikst enfeksiyonlarda birçok bakteri sorumlu olduğundan tek bir antibiyotiğin tüm patojenlere etkili olmadığı görülmektedir. Bu görüşten yola çıkarak kombine ilaç kullanımı gündeme gelmiştir. Başlangıç periodontal tedavi ile birlikte kombine antibiyotik kullanımı ve klinik sonuçları ile diyare sıklığı bu hipotez etkisine dayanarak araştırılmaktadır. Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı 50 kronik periodontitis hastası dahil edildi. Aynı protokol Belçika KULeuvene Üniversitesinde'de uygulandı. Tüm hastaların başlangıç klinik ölçümlerinin (cep derinliği, ataçman kaybı, gingival çekilme, gingival indeks) alınmasından sonra hastaların periodontal tedavilerine başlanıldı. Başlangıç periodontal tedavi. 2 gün içinde bitecek şekilde planlandı. Hastalara tedavinin başlanıldığı gün Largopen 1000 mg. tab. 2x1, Flagyl 500 mg. tab. 3x1, 7 gün süresince reçete edildi. Hastalara Bristol diyare indeks formu dağıtıldı ve 14. günde bu formlar geri alındı. Başlangıç ve 1. ay klinik parametreler tekrar alındı. Bir aylık çalışma periyodu sonunda hastaların periodontal sağlıklarını değerlendirmek amacıyla klinik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu çalışmanın sonucunda, da hem diyare gözlenen hem diyare gözlenmeyen grupta periodontal sağlığın istatistiksel olarak anlamlı derecede geliştiği ve tedavi grupları arasında istatistiksel fark olmadığı tespit edilmiştir. Ancak başlangıç ve 12.hafta verileri arasındaki farkı gösteren delta değerlerinde, diyare olmayan grupta; başlangıç parametrelerine göre cep derinliği ve kanama indeksinde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla azalma tespit edilmiştir. Çalışmamızda; iki ülke arasındaki başlangıç klinik parametrelerde farklılıklar tespit edilmiştir ve bu farklılık cep derinliği, klinik ataçman seviyesi, gingival çekilmede ve kanama indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu durum Türkiye' de çalışmaya dahil edilen hastaların daha ileri kronik periodontitis olduğunu göstermektedir. 12. hafta sonuçları analiz edildiğinde 12. haftada ise sadece klinik ataçman seviyesi ve gingival çekilme parametreleri arasında farklılıklar bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Kronik periodontitis, periodontal terapi, enfeksiyözhastalık, antibiyotik, diyare.