Drug-related side effects and adverse reactions
82 theses under this subject heading
Romatoloji kliniğinde takip edilen hastalarda glukokortikoid tedavisinin izlemi
Bahap Kara, M., Romatoloji Kliniğinde Takip Edilen Hastalarda Glukokortikoid Tedavisinin İzlemi, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Klinik Eczacılık Programı Doktora Tezi, Ankara, 2024. Glukokortikoid toksisite indeksi (GTİ), glukokortikoid ile ilişkili toksisiteyi ve bunların zaman içindeki değişimini ölçen bir değerlendirme aracıdır. Bu çalışmada, romatoloji polikliniğinde takibi yapılan hastaların glukokortikoid tedavisinin GTİ ile değerlendirilmesi, tedavide glukokortikoid ile ilgili sorunların saptanması ve önlenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri'nde Ocak 2021 – Haziran 2022 tarihleri arasında prospektif olarak yürütülmüştür. Yeni reçete edilmiş [glukokortikoid (GK)-naif] ve son 2 yıl içerisinde glukokortikoid tedavisi kullanan (GK-deneyimli), inflamatuvar artrit, bağ doku hastalığı veya vaskülit tanılarına sahip hastalar GTİ ile başlangıçta, 3. ay ve 6. ayda multidisipliner ekip tarafından değerlendirilmiştir. İlaçla ilgili sorunlar bir klinik eczacı tarafından saptanarak Pharmaceutical Care Network Europe versiyon-9 sistemi kullanılarak sınıflandırılmıştır. Çalışmaya 156 hasta dahil edilmiş olup, GK-naif grupta (n=76) glukokortikoid ile ilgili toksisitelerin daha fazla olduğu; GK-deneyimli grupta (n=80) ise toksisite parametrelerinde değişimin daha sınırlı olduğu görülmüştür. Her iki grupta yüksek kümülatif glukokortikoid dozunun yüksek GTİ skorları ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0.001). GK-naif grupta, vaskülit hastalarının GTİ skorları inflamatuvar artrit hastalarına göre daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). Dahil edilen hastaların %66'sında çoğunluğu advers ilaç olayı (%94,1) olan 236 glukokortikoid ile ilgili sorun tespit edilmiş; sorunların en yaygın nedeninin tedavinin yetersiz izlemi (%41,5) ve glukokortikoide bağlı gelişen tedavi edilmemiş endikasyonlarla (%39,8) ilgili olduğu görülmüştür. Yapılan 381 önerinin sonucunda, sorunların %80,1'i çözülmüştür. GTİ'nin glukokortikoid toksisitesini değerlendirmede ve zaman içerisinde değişimini ölçmede etkili olduğu gösterilmiştir. GTİ'nin rutin olarak kullanılması ve klinik eczacının multidisipliner romatoloji ekibine entegrasyonu, hastaların yaşadığı glukokortikoid ile ilgili sorunların bireysel olarak değerlendirilmesini ve hasta merkezli yönetimini sağlayacaktır.
Çocukluk çağında vankomisin kullanım endikasyonlarının ve olası istenmeyen etkisinin ortaya çıkışına etki eden faktörlerin değerlendirilmesi
Vankomisin 1960'lardan beri kullanımda olan metisilin dirençli S. aureus gibi dirençli Gram pozitif mikroorganizmalar için ilk seçenek antibiyotiklerden biridir. Son yıllarda mikroorganizmalarda artan beta laktam direnci sebebi ile vankomisin kullanımının önemi gün geçtikçe artmaktadır. Vankomisinin ilk basamak tedavide kullanılmamasının bir sebebi de yan etkilerinden duyulan endişelerdir. Çalışmamız Ocak 2019 – Aralık 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesine yatan ve enfeksiyon hastalığı tedavisi için vankomisin başlanan 1378 çocuk olgunun geriye dönük olarak incelendiği bir çalışmadır. Olguların 592'si (%43) kız 786'sı (%57) erkek olup ortanca yaş 4,46 (1,22-10,10) yıl bulunmuştur. 171 (%12,4) olgunun vücut ağırlığı yaşa ve cinsiyete göre 95 persentil üzerindedir. Ortanca tedavi süresi 11 (7-15) gün olmuştur. En sık verilme endikasyonu 884 (%64,2) vakada ile ampirik tedavi olmuştur. 242 (%17,6) olguya nötropenik ateş, 152 (%11,0) olguya dirençli mikroorganizma ve 100 (%7,3) olguya kateter enfeksiyonları sebebi ile vankomisin başlanmıştır. En sık enfeksiyon tipi bakteriyemi şüphesi (358, %26) olmuş, bunu pnömoni (317, %23), menenjit (181,%13,1) ve deri ve yumuşak doku enfeksiyonları (158, %11,5) izlemiştir. Veriliş endikasyon doğruluğu CDC'ye (Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri) göre %66,8 olarak bulunmuştur. Mikrobiyolojik etken 575 (%41,7) olguda gösterilmiştir, bunlardan 494 tanesi bakteri ve 381 tanesi Gram pozitif mikroorganizma olmuştur. 330 üremede metisilin direnci bakılmış olup S. aureus üremesi gösterilen 110 suşta metisilin direnci %43,7 bulunmuştur. Toplum kökenli MRSA sıklığı %31,7 iken sağlık hizmeti ilişkili MRSA %56,5 saptanmıştır. En fazla metisilin direnci S. epidermidis'te görülmüş olup 116 suştan %90,5'i metisilin dirençli saptanmıştır. Çalışmamızda enterokoklar dışında vankomisin dirençli organizma saptanmamış sadece bir S. epidermidis suşu vankomisine orta duyarlı bulunmuştur. Vankomisin verilen 211 (%15,3) olguda yan etki görülmüştür. Yan etki görülme süresi ortanca 4 (1-13) gün olarak bulunmuştur. Çalışma süresince yıl geçtikçe ilaç yan etkisi daha fazla görülmüştür. Çalışma süresi zarfında daha önce vankomisin yan etkisi görülen 66 hastaya tekrar vankomisin verilmiş 53 (%80,3) hastada yan etki tekrar etmemiştir. Tedavi sırasında 45 hastada yan etki görülse de vankomisin devam edilmiş olup 34'ünde (%75,6) yan etki tekrar gözlenmemiştir. Yan etkilerin sıklığı ve dağılımı ise şu şekildedir: Hipersensitivite 70 (%5,2), periferik komplikasyonlar 68 (%5), nefrotoksisite 29 (%2,2), sitopeni 28 (%2,1), ateş 20 (%1,5), hepatotoksisite 11 (%0,8), tromboflebit 1 (%0,1) kez görülmüştür. Ototoksisite görüldüğü kanıtlanan hasta olmamıştır. Hipersensitivite görülen 70 olgu incelendiğinde 25'inde (%35,7) ürtiker, 21'inde (%30) eksfoliyatif dermatit, 10'unda (%14,3) anafilaksi, 5'inde (%7,1) DRESS (İlaç ilişkili eozinofili ve sistemik semptomlar), 4'ünde (%5,7) vaskülit, 2'sinde (%2,9) anjioödem, 2'sinde (%2,9) vasküler kollaps ve 1'inde (%1,4) ise Steven-Johnson Sendromu görülmüştür. Periferik iv (intravenöz) yan etkiler toplam 68 olguda görülmüştür. 63 "red man" sendromu (%92,7) en sık görülen periferik iv yan etkidir. Periferik iv veya hipersensitivite reaksiyonları görülenlerin 43 tanesinde tedavi süresi arttırılmış, 52 kez antihistaminik verilmiş, 19 kez steroid, 3 kez inotrop verilmiş ve 2 kere ise serum fizyolojik yüklemesi yapılmıştır. Periferik yan etkiler veya hipersensitivite reaksiyonları görülen 44 hastada tedaviye devam edilmiş olup bunlardan sadece 10 (%22,7) hastada yan etki devam etmiş ve ilaç kesilmiştir. Sıvı desteği verilenlerde hipersensitivite ve periferik yan etkiler daha az görülmüştür. Vücut ağırlığına göre verilen vankomisin dozu arttıkça görülen yan etkiler artmış olup en fazla periferik iv komplikasyonlarda artış görülmüştür. Furosemid ve dopamin verilenlerde hipersensitivite ve periferik yan etkiler daha az görülmüş bu hastalarda vücut ağırlığına göre verilen dozun daha düşük olduğu bulunmuştur. İlaç ateşi ve ilaca bağlı sitopeninin birlikte görülme sıklığı daha fazla bulunmuştur. Klindamisin ile birlikte vankomisin alanlarda ateş, hepatotoksisite ve sitopeni belirgin derece artmıştır. Hipersensitivite ve periferik reaksiyonlar tedavinin genellikle başlangıcında görülmüşken sitopeni ve hepatotoksisite daha ileri günlerde görülmüştür. Başlangıç serum kreatininleri baz alındığında 1083 hastadan 154'ünde (%12,5) tedavi sonunda kreatinin değerlerinde 1,5 kattan fazla artış görülmüştür. Nefrotoksik ilaç ve antibiyotik kullanımı arttıkça kreatinin artışı olması ve nefrotoksisite görülmesi daha sık görülmüştür. KDIGO (Kidney Disease Improving Global Outcomes) kriterlerine göre vankomisin ile piperasilin-tazobaktam, flukonazol, amfoterisin-B, siprofloksasin, trimetoprim-sulfametoksazol, asiklovir, gansiklovir ve klaritromisin alanlarda böbrek hasarı daha fazla görülmüştür. Ayrıca böbrek hasarı vankomisin ile birlikte parasetamol, dopamin, vazopressör (dopamin harici), furosemid ve G-CSF (Granülosit Koloni Uyarıcı Faktör) verilenlerde daha sık görülmüştür. Vankomisin ile piperasilin-tazobaktam, amikasin, trimetoprim-sulfametoksazol ve klaritromisin verilenlerde kreatinin artışına paralel olarak daha sık nefrotoksisite görülmüştür. Furosemid ile verilenlerde nefrotoksisite sıklığında artış görülmüştür. İdrar analizi olan hastaların idrar tetkikleri analizleri yapılmış nefrotoksik ilaç veya antibiyotik kullanımının idrarda protein ve hücre görülmesini etkilemediği görülmüştür. Vankomisin ile birlikte kullanılan antibiyotik sayısı arttıkça AST ve GGT değerlerinde tedavi sonunda 5 katından fazla artış görülmesi daha sık bulunmuştur. Vankomisin ile meropenem, amikasin ve siprofloksasin alanlarda GGT; flukonazol alanlarda ise ALT, AST ve GGT artışı daha sık bulunmuştur. Özellikle son üç ay içerisinde sefazolin kullananlarda GGT artışı olması daha sık görülmüştür.
Kardiyak cerrahi hastalarında preoperatif ve postoperatif dönemde risk analizi ile ilaç tedavisinin incelenmesi
Bu çalışma kardiyovasküler cerrahi tedavi süreçlerinde ilaç ile ilişkili sorunları (İLİS) saptamak, risk değerlendirmesi yapmak ve klinik eczacının risk yönetimindeki etkisini tespit etmek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışma, Hacettepe Üniversite Hastaneleri Kalp ve Damar Cerrahisi servislerinde Kasım 2019-Mayıs 2021 tarihleri arasında prospektif ve yarı-deneysel bir çalışma olarak yürütülmüştür. Çalışmanın her iki bölümünde İLİS'ler tespit edilmiş ve Avrupa Farmasötik Bakım Ağı'nın oluşturduğu sisteme göre sınıflandırılmıştır. İlk bölümde saptanan İLİS'lerin nedenleri bir uzman paneli (5 uzman) tarafından sıklık, şiddet ve olasılık açısından puanlanan risk analizi sonucu riskler; kabul edilebilir, kesin, önemli ve yüksek olarak 4 kategoriye ayrılıp, uzman panel tarafından önleyici ve azaltıcı faaliyetler planlanmıştır. İkinci bölümde bir klinik eczacı tarafından önleyici ve azaltıcı faaliyetler (ilaç uzlaşısı gibi) gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya; 18 yaşından büyük ve elektif kalp cerrahisi planı olan hastalar dahil edilmiş ve yatış süresi boyunca izlenmiştir. Çalışmaya, her iki bölümde 100 hasta dahil edilmiştir. İlk bölümde; toplam 275 İLİS ve 487 İLİS nedeni tespit edilerek önleyici faaliyetler (hastanın servis değiştirdiği her basamakta ilaç uzlaşısı, ilaç incelemesi ve eğitim materyalleri) ve azaltıcı faaliyetler (sorun saptandığı zaman yapılan müdahaleler) planlanmıştır. İkinci bölümde toplam 215 İLİS ve 304 İLİS nedeni tespit edilmiştir. Planlanan faaliyetlerin uygulanması ile gözlem ve müdahale dönemleri karşılaştırıldığında; İLİS nedenleriyle ilgili yüksek risklerde azalma (%17,7 ve %0), kabul edilebilir risklerde artma (%32,6 ve %84,9) saptanmıştır (p <0,001). Hastaların yaşam kalitesi (fiziksel ve mental) yatış, taburculuk ve bir ay sonraki kontrollerinde anlamlı bir şekilde artmıştır (p <0,001). Kardiyovasküler cerrahi sürecinde klinik eczacının katkısı ile İLİS'lere yönelik riskleri değerlendirerek önleyici ve azaltıcı faaliyetleri uygulamak, hasta bakım hizmetlerinin iyileştirilmesine katkıda bulunacaktır.
Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon işleminin orta-uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada alternatif tedavi seçenekleri tüketilmiş "karaciğer metastazı" bulunan hastalarda perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon tedavisinin teknik özelliklerinin, etkinliğinin, yan etkilerinin ve sağ kalım üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2016 – Şubat 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Vasküler Girişimsel Radyoloji bölümünde perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon yapılan 2'si üveal melanom ve 1'i kolorektal karsinom tanılı 3 hasta dahil edildi. Tedavi özellikleri, klinik bulgular ve tedavi öncesi ve sonrasında görüntüleme bulguları ile laboratuvar sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Her hastaya 2 seans olmak üzere toplam 6 seans perkütan hepatik perfüzyon işlemi yapılmış olup teknik başarı oranı 100%'dür. Ortalama melfalan dozu 190.8 mg olup ortalama infüzyon süresi 29.8 dakikadır. İşlem sonrası hastanede yatış süresi ortalama 3.3 gün olup tedavi ilişkili mortalite görülmemiştir. Tedavi seansları sonrası 2 hastada kısmi yanıt ve 1 hastada stabil hastalık görülmüş olup ilk seans işlem sonrası ortalama karaciğer progresyonsuz sağ kalım süresi 43 hafta ve genel sağ kalım ortalama 63.6 hafta idi. Sonuçlar: Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon karaciğer dominant metastazı bulunan üveal melanom ya da kolorektal kanserli hastalarda alternatif tedavi yolları tüketildikten sonra güvenle kullanılabilecek bir lokal-bölgesel tedavi yöntemidir. Çalışmamızda başka tedavi şansı bulunmayan metastatik olgularda 63.6 hafta sağ kalımın düşük toksisite ile sağlanabildiği gösterilmiştir. Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyonun tedavi basamaklarındaki yerinin ve diğer kanser türlerinin tedavisindeki etkinliğinin değerlendirilebilmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
MTOR inhibitörü kullanan renal transplantasyon hastalarında ilaç yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi
Son dönem böbrek hastalığının en ideal tedavi yöntemi böbrek naklidir. Tek yumurta ikizleri hariç pratik olarak tüm böbrek allogreft alıcılarına immünosüpresif tedavi uygulanır. Böbrek nakil hastalarında uzun dönemde greft fonksiyonları üzerine olumlu etkilerinden dolayı mTORi`leri son dönemlerde seçili hastalarda daha fazla kullanılmaya başlanmıştır. mTORi`leri her ne kadar böbrek fonksiyonları üzerine olumlu etki gösterse de yan etkileri nedeni ile hastaların önemli bir kısmında ilacın bırakılması gerekmektedir. Çalışmamızda mTORi`lerinin böbrek nakli hastalarında etkinliğinin ve yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi planlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim dalında takip edilen ve takiplerinin her hangi bir döneminde mTOR inhibitörü kullanan 154 böbrek nakli alıcısının verileri değerlendirildi. mTOR inhibitörü başlama anında kreatinin 1,53 [0,61-4,04] mg/dL, GFH 50 [15-135] ml/dak, proteinüri 168 [19- 4100] mg/gün değerleri ile altmışıncı aydaki kreatinin 1,35 [0,70-4,73] mg/dL, GFH 63 [10- 110] ml/dak, proteinüri 297 [76-1146] mg/gün karşılaştırıldığında altmışıncı aydaki kreatinin daha düşük (p=0,012), GFH (p=0,004) ve proteinürinin (p<0,001) daha yüksek olduğu görüldü. Sirolimus grubunda 29 (%53,7) hasta, everolimus grubunda 32 (%32,0) hastada tedaviyi kesmek gerekmiş olup sirolimus grubunda tedavi kesme oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p=0.009). Toplamda 46 (%29,9) hastada proteinüri, 62 (%40,3) hastada kemik iliği supresyonu, 32 (%20,8) hastada hiperlipidemi gelişmişti. Gruplarda proteinüri (p=0,07), kemik iliği supresyonu (p=0,142), hiperlipidemi (p=0,07) ve rejeksiyon (p=0,11) açısından anlamlı fark bulunmadı. mTORi kesilme nedeni olarak %42,6 oranla ilk sırada proteinüri saptandı. %76,6 hastanın fonksiyone böbrek ile yaşamına devam ettiği saptandı. Everolimus (%86,0) grubunda sirolimus (%59,3) grubuna kıyasla fonksiyone böbrek ile yaşamına devam eden hasta sayısı daha fazlaydı. (p<0,001). Sonuç olarak mTORi`leri böbrek fonksionu üzerine olumlu etkileri olsa da toleransları düşük ilaçlar olarak gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Böbrek nakli, mTOR inhibitörleri, etkinlik, yan etki
Psikostimulan bağımlısı bireylerde, affediciliğin ve öz-şefkatin öznel iyi oluş üzerine yordayıcı etkisi
Nörolojik ve komorbid rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan psikostimulan ilaçlar, beyindeki kimyasal dengeleri değiştirerek bilişsel etkiler yaratabilirler. Ayrıca bu ilaçların bazı durumlarda yan etki gösterdiği ve bağımlılığa neden olduğu bilinmektedir. Psikostimülan maddelere ve ilaçlara bağımlılığı olan bireylerde, bu maddelerin etkisi nedeniyle zihinsel süreçlerde değişimler görülebilir. Bu değişimler, bireylerin ruh hallerinde, davranışlarında ve motor becerilerinde bozukluğa yol açabilir. Bu araştırmanın amacı psikostimülan bağımlılarındaki affedicilik ve öz şefkatin, öznel iyi oluş üzerindeki etkisini belirlemektir. Bu araştırma modeli kesitsel desendir, çalışmanın konusu ilişkisel tarama modelidir. Nicel verilere dayanmaktadır ve bir anket çalışmasıdır. Çalışma, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde bulunan, üç farklı psikoterapi merkezinde tedavi görmeye devam etmekte olan katılımcılarla Aralık 2022 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın örneklemi amaca yönelik örnekleme yöntemiyle belirlenmiş ve çalışmanın kapsamına uygun olarak psikostimülan bağımlılığı tanısı almış 18-22 yaş aralığındaki 159 bireyden oluşmuştur. Bu çalışmada katılımcılara sosyodemografik bilgi formu, Heartland Affetme Ölçeği, Öz-Şefkat Ölçeği ve Öznel İyi Oluş Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda öznel iyi oluş ile öz-şefkat arasında negatif yönde ve iyi düzeyde bir ilişki olduğu, öznel iyi oluş ile affetme ölçeğinin kendini affetme alt boyutu arasında negatif yönde; başkalarını affetme ve durumu affetme alt boyutlarıylaise arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu bulunmuştur. Öz-şefkat ile başkalarını affetme alt boyutu arasında pozitif yönde; durumu affetme alt boyutu arasında ise negatif yönde ve orta düzeyde bir ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Affetme ölçeği, öz-şefkat ölçeği ve öznel iyi oluş ölçeğinin anlamlı bir yordayıcı olup olmadığını tespit etmek amacıyla yapılan stepwise regresyon analizi sonucunda ise veri setinin çok değişkenli lineer regresyon analizi için uygun olmadığı saptanmıştır. Ayrıca psikostimülan bağımlılığı olan kişilerde, affedicilik ve öz-şefkatin öznel iyi oluş üzerine yordayıcı etkisinde; affetme ve öz-şefkate odaklanılarak, öznel iyi oluşu yükseltmenin, bağımlılığa yönelik tedavi yöntemleri açısından önemi vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Affedicilik, Öz-şefkat,Öznel İyi Oluş.
Yenidoğan hastalarda ilaç kaynaklı sorunlar
Hastaneye yatışı yapılan yenidoğanlarda ilaç kaynaklı sorunların daha yüksek olmasının, kullanılan ilaçların çeşitliliği ve hastaların yaş, ağırlık ve tanılarındaki farklılıklar ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu tez çalışmasında, Hacettepe İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitesine (YYBÜ) Şubat 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında yatışı yapılan hastaların tüm tedavi basamaklarında tespit edilen ilaç kaynaklı sorunların (yan etki, ilaç etkileşimi ve ilaç hatası) risk matrisi kullanarak risk (olasılık ve şiddet) analizini gerçekleştirme, yapay zekâ teknolojisini kullanarak hasta odaklı bir yaklaşımla bu sorunların gerçekleşmeden tahmin edilmesini sağlayan modeller geliştirme ve bu modeller ile optimal farmakoterapinin uygulanması ile klinisyenlerin uyarı yorgunluğunu ve işyükünü azaltma amaçlanmıştır. Aynı zamanda YYBÜ'nden taburcu olan hastalarda malnütrisyon belirteci ekstrauterin büyüme geriliği (EUBG) varlığını tahmin eden bir başka modelin daha geliştirilmesi amaçlanmıştır. Toplam 412 hastanın dahil edildiği çalışmada, 98 (%23,8) hastada saptanan 49 farklı ilaç kaynaklı yan etkiden 6'sı (%12,25) objektif risk analizine göre yüksek riskli bulunmuştur. Bununla birlikte 125 (%30,4) hastada potansiyel ilaç etkileşimi ve bu hastaların 38'inde (%30,3) klinik anlamlı belirteçlere sahip ilaç etkileşimi görülmüştür. Ayrıca 75 farklı klinik anlamlı ilaç etkileşiminden 4'ü (%5,33) yüksek riskli bulunmuştur. İlaç hatalarına bakıldığında ise hastaların 174'ünde (%42,2) hekim kaynaklı (reçeteleme ve monitörizasyon), 235'inde (%57,0) hemşire kaynaklı (hazırlama ve uygulama) en az bir hata türü saptanmıştır. Çalışmaya prospektif olarak dahil edilen hastalar, R programı (caret paketi) kullanılarak 10-kat çapraz doğrulama yöntemi ile randomize olarak 70:30 oranında bütün modellerde train ve test seti olarak ayrılmıştır. Elde edilen yan etki, ilaç etkileşimi, ilaç hatası ve malnütrisyon modellerinin doğru tahmin performansını gösteren AUC değerleri sırasıyla 0,862, 0,929, 0,920 ve 0,884 olarak saptanmıştır. Sonuç olarak elde edilen risk analizleri ve yüksek performanslı tahmin modelleri ile klinik pratikte kullanılmak üzere geliştirilen web araçlarının; EUBG (http://www.softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER/), yan etki (http://softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER_Adverse_Effect/), ilaç etkileşimi (http://www.softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER_Drug_Interaction/) ve ilaç hatası (http://softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER_Medication_Error/) varlığını tahmin etmede kullanılmaya başlanmasıyla bu sorunların en aza indirileceği tahmin edilmektedir.
Yoğun bakım ünitesinde ilaç kaynaklı akut böbrek yetmezliğinin önlenmesinde klinik eczacının rolü
Akut böbrek yetmezliği (ABY), yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) tedavi gören hastalarda sık gözlenen ve hastaların klinik prognozunu olumsuz yönde etkileyen bir tablodur. İlaç kaynaklı ABY tablolarına klinikte sıklıkla rastlanmaktadır. Günümüzde, klinik eczacı tarafından sağlık ekibine verilen danışmanlık hizmeti, ilaç kaynaklı problemlerin çözümüne ve terapötik sonuçların iyileştirilmesine katkı sağlamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda klinik eczacının YBÜ ekibine dahil olmasının ABY insidansı, evreleri ve tedavisi üzerindeki etkilerini göstermek amaçlanmıştır. Çalışma, bir üniversite hastanesi yoğun bakım ünitelerinde müdahale (n=75) (MG) ve kontrol (KG) (n=75) grupları olmak üzere iki hasta grubu ile yürütülmüştür. Klinik eczacı düzenli vizitlere katılarak YBÜ ekibine MG hastalarının tedavileri ile ilgili önerilerde bulunmuştur. KG'de yer alan hastaların tedavilerine ise klinik eczacı tarafından herhangi bir öneri yapılmamıştır. ABY insidansının KG'de MG'ye göre daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,05). Hastaların en yüksek serum kreatinin değeri ile bazal serum kreatinin değerleri arasındaki farkın MG'de daha az olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). YBÜ'ye yatış nedenleri arasında akciğer ödemi ve akut solunum yetmezliğinin ABY ile anlamlı ve pozitif bir ilişkisi olduğu saptanmıştır (p<0,05). Bununla birlikte diyabet ve kanser komorbiditelerine sahip olan hastaların ABY açısından riskli hasta gruplarını oluşturduğu görülmüştür (p<0,05). Hastalarda antibiyotikler, anestezikler ve kardiyovasküler sistem ilaç gruplarının kullanımıyla akut böbrek yetmezliği arasında anlamlı ve pozitif bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Elde ettiğimiz sonuçlar, klinik eczacının yoğun bakım ekibine dahil olmasının hastalarda ABY insidansının azaltılabileceğini ve terapötik sonuçların iyileştirilebileceğini göstermektedir.
Yüksek ASA skoruna sahip ERKP endikasyonu olan hastalarda ERKP'nin güvenliliğinin değerlendirilmesi
ERKP (Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi) invaziv bir prosedür olup sedasyon altında yapılan bir işlemdir ve nispeten güvenli bir prosedür olarak kabul edilir. 1968'deki ilk tanımından bu yana, pankreatikobiliyer hastalıkların teşhis ve tedavisi için çok değerli bir yöntem olmuştur. Bununla birlikte, teknolojik gelişmelere, eğitim programlarına ve güvenlik protokollerine uyulmasına rağmen, ERKP diğer endoskopik prosedürlerin çoğundan daha yüksek oranda komplikasyon ile ilişkilendirilmiştir ; pankreatit, kolanjit, kanama, perforasyon sık karşılaşılan komplikasyonlardandır. Bu yüzden işlem öncesi risk tahmini sağlayacak skorlama sistemlerinin kullanılması önerilmektedir. Perioperatif/Postoperatif morbidite ve mortaliteyi doğru bir şekilde öngördüğü bilinen ASA skorlama sistemi sedasyon altında yapılan endoskopik prosedürlerde de kullanılmakta olup yüksek ASA skorunun daha fazla advers olay ile ilişkili olduğu varsayılmaktadır. Bu çalışmada 18 yaş üstü ASA sınıfına göre kategorize edilmiş hastalarda, özellikle yüksek ASA skoru olanlarda, endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografinin güvenliliği araştırıldı. Çalışmaya Kasım 2018-Nisan 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Tıp Fakültesi Endoskopi Ünitesi'nde çeşitli endikasyonlarla tanı ve tedavi amaçlı 683 kez ERKP işlemi yapılan 517 hasta [341 (%49.9) kadın, ortanca yaş 56.5 (18-95)] dahil edildi. Hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, başvuru/yatış birimi, ERKP endikasyonu, ERKP bulguları, yapılan işlemler ve ERKP sonrası gelişen komplikasyonlar incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalar ASA skoruna göre iki gruba ayrıldı ; grup 1 ASA skoru 1-2 olan hastaları kapsarken grup 2 ise ASA skoru 3-4-5 olan hastaları kapsamaktadır. Grup 1'de ASA skoru 1-2 olan 506 işlem kayıt altına alınırken grup 2'de ASA skoru 3-4-5 olan 177 işlem çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan istastistiksel analizlerde grup 1'nin yaş ortalaması grup 2'ye göre daha düşüktür [53.38 ±16.89 x 65.44 ±14.85 ve p=<0.001]. Her iki grup eşlik eden komorbidler açısından değerlendirildiğinde ise grup 1'e göre grup 2'de yer alan hastalarda daha yüksek oranlarda komorbid mevcuttur [255 (%50,4) x 164 (%92,7) ve p=<0.001]. Her iki grup karşılaştırıldığında özellikle malign hastalık tanısı olan hastalar grup 2'de daha fazladır [51 (%10,1) x 85 (%48) ve p=<0.001]. Grup 1'de yer alan hastaların yatış süresinin grup 2'de yer alan hastalara göre daha kısa olduğu dikkat çekmektedir [ 8.76±7.54 x 12.80±10.53 ve p=<0.001]. ERKP sonrası advers olaylar 683 işlemin 95'inde rapor edildi fakat gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı [65 (%12,8) x 30 (%16,9) ve p=0.175]. Her iki grupta da en sık görülen komplikasyon kolanjit olarak rapor edildi [32 (%6,3) x 14 (%7,9) ve p=0.331]. Grup 1'de işlem sonrası 12 (%2,3) hastada akut pankreatit görülürken grup 2'de ise hiçbir hastada görülmedi. Kanama grup 1'de 5 (%0,9) hastada saptanırken grup 2'de 7 (%3,9) hastada saptandı; istatistiksel olarak anlamlı fark olmamakla beraber sınırda bir değerdir(p=0.055). Perforasyon grup 1'de 5 (%0,9), grup 2'de 1 (%0,5) hastada gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark ortaya çıkmadı (p=0.677). Sepsis grup 1'de 7 (%1,3), grup 2'de 3 (%1,6) hastada izlemde gelişti; istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.766). ERKP sonrası işleme bağlı ölüm gerçekleşmedi. İşlem yapıldıktan sonra mevcut hastalıkların seyrine bağlı olarak işlem kaynaklı olmayan sebeplerle 20 hasta kaybedildi. Bu hastalar beklenildiği gibi ASA skoru yüksek olan gruptaydı. ERKP tekniklerindeki ilerlemelere rağmen işlem sonrası gelişen komplikasyonlar halen tamamen engellenememiştir. Daha önce literatürde bu yönde yapılan bir çalışmada özofagogastroskopi ve kolonoskopi yapılan hastalarda herhangi bir advers olay veya ciddi advers olay riskinin ASA skoru ile korele arttığı kanıtlanmıştır ancak bu ilişki ERKP'de ortaya çıkmamıştır ; bu çalışmada ERKP'nin sedasyonla ilgili ve nonspesifik komplikasyonları değerlendirilirken spesifik komplikasyonları değerlendirilmemiştir. Çalışmamızda bu sebeple ERKP'nin spesifik komplikasyonları değerlendirilmiştir. ERKP uygulanan 683 hastanın dahil edilerek retrospektif olarak incelendiği çalışmamızda ASA skorunun yüksek olmasının morbidite ve mortalite üzerinde anlamlı farka yol açmadığı görülmüştür. Böylece gelişen komplikasyonların ASA skorundan bağımsız olduğu, yüksek riskli hasta grubunda da ERKP'nin güvenle yapılabileceğini göstermek istedik. Dolayısıyla ERKP alternatif invaziv girişimlere göre daha güvenli olabilir ve ASA skoru yüksek hastalarda öncelikli olarak tercih edilebilir.
Renal transplantasyon yapılan hastalarda diyare yan etkisi sebebiyle mikofenolattan azatioprine geçilmesinin etkinlik ve güvenliği
Mikofenolat, renal transplantasyon sonrasında sık kullanılan bir immunsupresif ilaçtır. Mikofenolat tedavisinin klinik pratikte en sık karşılaşılan yan etkilerinden birisi ishaldir. Mikofenolat tedavisi altında ilaca bağlı ishal gelişen hastalarda, azatioprin tedavisine geçilmesi alternatif yollardan birisidir. Çalışmamızda ishal sebebiyle mikofenolat tedavisi kesilerek azatioprin tedavisi başlanan hastaların, tedavi değişikliği sonrasında ishal şikayetinde ne oranda düzelme olduğunun ve bu tedavi değişikliğinin rejeksiyon gelişimi ve greft ve hasta sağ kalımına etkisinin araştırılması planlanmıştır. Çalışmaya 59'u azatioprine geçilen gruptan, 118'i kontrol grubundan olmak üzere toplam 177 hasta katılmıştır. Çalışmaya katılan hastalardan, azatioprine geçilen gruptaki bazal glomerüler filtrasyon hızının, kontrol grubuna göre daha düşük olduğu (p < 0,0001); bazal kreatinin (p = 0,001) ve bazal proteinüri (p = 0,004) değerlerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptanmıştır. İshal sebebiyle azatioprine geçilen hastaların %89,8'inde ishal şikayetinin düzeldiği gözlenmiştir. Azatioprine geçilmesine rağmen ishal şikayeti düzelmeyen hastalar incelendiğinde, hastaların %83,3'ünün amiloidoz tanılı hastalar olduğu görülmüştür. Çalışmamızın sonucunda, azatioprin kullanan hastalarda, mikofenolat kullanan hastalara göre daha çok greft kaybı olduğu gözlenmiştir (p = 0,004). Özellikle glomerüler filtrasyon hızı 30 ml/dk'nın altında olan hastalarda, ishal sebebiyle mikofenolattan azatioprine geçiş yapıldığında, greft kaybı riskinin arttığı gözlenmiştir. Uygun hastalarda, ishal sebebiyle mikofenolat tedavisinin kesilip azatioprin tedavisine başlanmasının, ishal şikayetinin düzelmesinde etkili bir yaklaşım olduğu saptanmıştır.
İmmünoterapi alan melanom, renal hücreli karsinom ve küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında gözlenen immünite ilişkili yan etki insidansı : Retrospektif analiz
Giriş ve Amaç: CTLA-4 (sitotoksik T hücre ilişkili antijen-4), PD-1 (programlanmış hücre ölümü-1), PD-L-1 (programlanmış ölüm ligandı-1) gibi immün denetim noktalarına karşı geliştirilmiş antikorların klinik kullanıma girmesi kanser tedavisinde umut vaadeden yeni bir dönemin habercisi olmuştur. Ancak immün denetim noktalarının bu şekilde bloke edilmesi kanser hücresine karşı gelişen bir immün yanıtla sonuçlansa da; bir yandan da immün toleransın kırılması ile immün ilişkili yan etkilerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2009-2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Polikliniğine başvurmuş melanom, KHAK ve RCC tanılı hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. 1417 hastanın dosyaları retrospektif olarak taranarak, 89 hastaya ait veriler kaydedilmiş ve analizleri yapılmıştır. Bulgular: Cinsiyet, yaş, daha önce tedavi veya interferon alıp almama durumu ile yan etki gelişme oranları arasındaki ilişki incelendi ve gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kombinasyon tedavisi olarak veya bir immünoterapi ilacına yanıtsızlık nedeniyle başka bir immünoterapi ilacına geçilmesi nedeniyle birden fazla immünoterapi ilacı alan hastalarla, sadece tek bir immünoterapi ilacı alanlar arasında yan etki gelişimi oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı, birden fazla immünoterapi alan hastalarda yan etki daha fazla görüldü (p=0,005). Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde, mortalite istatistiksel olarak anlamlı derece düşük bulundu (sırasıyla p=0,013 ve p=0,001). Yan etki gelişen ve yan etki gelişmeyen gruplar arasında genel sağkalım süreleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,101). Ancak vitiligo tek başına ayrı olarak değerlendirildiğinde vitiligo gelişen hastalarda sağkalım süresi istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p=0,027). Nötrofil lenfosit oranı (NLO) 'na göre yan etki gelişme ve sağkalım durumları değerlendirildi. Hastalar NLO <5 ve ≥5 olarak iki grup olarak incelendi. Bazal NLO değerlerine göre iki grup arasında anlamlı fark saptamadı (p=0,584). Dokuzuncu hafta değerleri karşılaştırıldığında NLO ≥5 olan grupta sağkalım istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p:0,001). Yan etki gelişme oranları ise NLO değeri ile ilişkili bulunmadı. Sonuç: Kombinasyon tedavisi olarak veya yanıtsızlık nedeniyle diğer bir immünoterapi ajanına geçildiği için birden fazla immünoterapi ilacı almış olanlarda immün aracılı yan etki oranları tek bir immünoterapi ilacı alanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Herhangi bir immün aracılı yan etki gelişenlerde ve vitiligo gelişenlerde mortalite istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük saptanırken, sadece vitiligo gelişenler ayrı olarak değerlendirildiğinde bu hasta grubunda genel sağkalım süreleri de daha uzun bulundu.
İnopere serviks kanserli hastalarda küratif üç boyutlu konformal radyoterapi ve kemoradyoterapi sonuçları ve akut-kronik yan etkilerin retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Merkezlerin kliniklerinde uyguladıkları tedavi protokollerinin sonuçlarının değerlendirilmesi tedavi kalitesinin arttırılmasını ve hastalara verilen hizmetin geliştirilmesini sağlayacaktır. Bu amaçla Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi (EÜTF) Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda inoperabl serviks kanseri tanısı ile üç boyutlu konformal eksternal radyoterapi tekniği ile tedavi uygulanan olguların tedavi sonuçları, prognostik faktörler ve yan etki sonuçları ile yan etki gelişimi ile ilişkili olabilecek faktörler incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: EÜTF Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda 2005-2015 yılları arasında küratif tedavi edilen ve üç boyutlu konformal radyoterapi uygulanan 274 hasta retrospektif olarak incelenmiş sağkalım analizleri için Kaplan Meier, sağkalım ile ilişkili prognostik faktörler için ise tek değişkenli analizde log-rank, çok değişkenli analizde cox regresyon testi uygulanmıştır. Yan etki gelişimi ile ilişkili olabilecek faktörler ki-kare testi ile incelenmiştir. Analizde p değeri < 0.05 olanlar anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda median takip süresi 62.3 ay (3-170) olup evre IIB çoğunluğunu (%63.9) oluşturmaktaydı. Olguların %91'i kemoradyoterapi (KRT) ile tedavi edilmiş, %86'sına brakiterapi yapılabilmiş, görüntü rehberliğinde brakiterapi (3B-BRT) 54 (%19.7), konvansiyonel brakiterapi (2B-BRT) 182 (%66.7) olguda uygulanmıştır. Serimizin 10 yıllık genel sağkalım, hastalıksız sağkalım, lokal-bölgesel kontrol ve uzak metastazsız sağkalım oranları sırasıyla %53, %62, %77 ve %72 olarak saptanmıştır. Hastalık yinelemesi görülen 90 olguda (%32) en sık yineleme paterni uzak metastazdır ve en sık uzak metastaz yeri paraaortik bölgedir. Çok değişkenli analizde tedaviye 3. ay yanıtı (p<0.0001) ve skuamoz hücreli karsinom dışı histopatoloji tüm sağkalımlarla ilişkili önemli prognostik faktörler olarak bulunmuştur. Lenf nodu metastazı sayısının ≥3 olması (p=0.042) ve üst pelvik yerleşimli (ana iliak) lenf nodu metastazının (p=0.025) uzak metastazsız sağkalım ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Radyoterapi öncesinde hemoglobin (Hb) düzeyinin <10 mg/dl olması genel sağkalım ve hastalıksız sağkalımı olumsuz etkilemektedir. Eş zamanlı kemoterapi (p<0.0001) ve ≥4 kür uygulanması genel sağkalımı arttırmaktadır (p<0.0001). En sık görülen derece ≥3 akut yan etki lökopenidir (%34). Hb düzeyi <10 mg/dl olması, eş zamanlı kemoterapi uygulanması derece ≥3 akut hematolojik yan etki gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Kronik genitoüriner (GÜS) ve gastrointestinal sistem (GİS) yan etkiler birlikte değerlendirildiğinde derece ≥3 yan etki %13 olguda izlenmiştir. Vücut kitle indeksinin (VKİ) < 18.5 olması kronik ciddi GÜS (p=0.001), brakiterapi dozunun 4x7 Gy olması kronik ciddi GİS (p=0.023) yan etki gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Brakiterapi tekniğinin (3B-BRT vs 2B-BRT) ciddi kronik yan etki gelişimi ile ilişkisi gösterilememiştir. Sadece 3B-BRT ile tedavi edilen olgular değerlendirildiğinde kronik derece 3-5 GÜS, GİS ve GİS+GÜS yan etkiler sırasıyla %5.7, %13.5 ve %20.8 bulunmuştur. Sonuç: Sağkalım sonuçlarımız literatür ile uyumlu olup uzak metastaz en sık görülen yineleme şeklidir ve tedavi başarısını etkilemektedir. Özellikle lenf nodu metastazı sayısı ve yerleşiminin paraaortik metastaz ve uzak metastaz gelişimi ile ilişkili olduğu bilinmekte, yüksek riskli olgularda profilaktik paraaortik ışınlamanın uzak metastazları azaltma üzerindeki etkisini araştıran randomize çalışmaların sonuçları beklenmektedir. Kronik yan etkiler açısından serimizin sonuçları diğer çalışmalarda belirtilen oranlarda olmasına karşın, 3B-BRT uygulanan olgular ayrı olarak incelendiğinde artmış derece ≥3 geç yan etki oranları izlenmiştir. Geç yan etki sonuçlarının dozimetrik verilerin de olduğu başka bir çalışma ile araştırılması uygun olacaktır.
Çocuk hastalarda yüksek riskli ilaçların uygulamasında WEB tabanlı çift göz kontrol programı kullanımının etkisi
Çocuk Hastalarda Yüksek Riskli İlaçların Uygulamasında Web Tabanlı Çift Göz Kontrol Programı Kullanımının Etkisi Amaç: Bu araştırmada; çocuk hemşirelerinin yüksek riskli ilaç uygulamaları sırasında, standardizasyonun sağlanması ve ilaç hatalarını önleme stratejisi olarak "Web Tabanlı Çift Göz Kontrol Programı (ÇGKP)" nın etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Araştırma yarı deneysel olarak "Tek Grupta Ön Test-Son Test Modeli" kullanılarak, Kasım 2016-Haziran 2018 tarihleri arasında; 0-18 yaş hastaların yattığı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahi, Çocuk Cerrahi Yoğun Bakım, Yenidoğan Cerrahi Yoğun Bakım Klinikleri'nde yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemini bu kliniklerde çalışan, ilaç uygulamalarında görev alan ve araştırmada yer almayı kabul eden 24 hemşirenin araştırmacının gözlem yaptığı zamanlarda uyguladıkları tüm yüksek riskli ilaçlar (girişim öncesinde 532, girişim sonrasında 538 olmak üzere toplamda 1070 ilaç dozu) oluşturmuştur. Veriler Hemşirelerin Özelliklerine İlişkin Kişisel Bilgi Formu ve İlaç Uygulama Gözlem Formu kullanılarak toplanmıştır. İlk aşamada gözlem yöntemi ile ilaç hata oranları belirlenmiştir. Sonrasında Web Tabanlı ÇGKP uygulanmaya başlanmış ve girişim sonrası gözlem yöntemi ile ilaç hata oranları belirlenmiştir. Araştırmanın uygulanması için gerekli izinler alınmıştır. Bulgular: Hemşirelerin ilaç uygulama sürecindeki hataların, ilaç uygulamalarında 10 doğru kuralından ve ÇGKP içerisindeki İlaç Uygulama Beceri Adımlarından sapmalara göre gözlem yoluyla belirlendiği araştırma sonucunda toplam hata oranları incelendiğinde; girişim öncesi hatalı ilaç uygulama ortalama oranı %47.8, girişim sonrasında hatalı ilaç uygulama ortalama oranı %19.4 olarak bulunmuştur. İlaç uygulama basamaklarına göre hata oranları incelendiğinde; hazırlama hatası ortalama oranı girişim öncesinde %34.9, girişim sonrasında %10.8; uygulama hatası ortalama oranı girişim öncesinde %25.6, girişim sonrasında %10.3; izlem hatası oranı girişim öncesi %61.5, girişim sonrası %22.6 ve kayıt hatası oranı girişim öncesi %69, girişim sonrası %34 olarak saptanmıştır. Çalışma saatlerine göre hata oranları incelendiğinde; 08-16 vardiyasında girişim öncesi hata oranı %97.6 iken, girişim sonrasında %39.5; 16-08 vardiyasında girişim öncesi hata oranı %100 iken, girişim sonrası %82.1 olarak belirlenmiştir. Uygulama yoluna göre hata oranları incelendiğinde; intravenöz yolla uygulanan ilaçlarda girişim öncesi hata oranı %97.8, girişim sonrası hata oranı %55.8; beslenme tüpünden uygulanan ilaçlarda girişim öncesi hata oranı %100, girişim sonrası hata oranı %80.8; oral yolla uygulanan ilaçlarda girişim öncesi hata oranı %100, girişim sonrası hata oranı %60; solunum yolu ile uygulanan ilaçlarda girişim öncesi hata oranı %100, girişim sonrası hata oranı %58.8'dir. Hata oranlarındaki azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p= .000). Girişim öncesinde ve girişim sonrasında yanlış hasta ve yanlış ilaç uygulama hatası gözlenmemiştir. Sonuç: Araştırmacı tarafından oluşturulan Web Tabanlı Çift Göz Kontrol Programının kullanılması ile hemşirelerin ilaç uygulama hata oranlarında azalma olduğu görülmüştür. Programın etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: ilaç uygulama hatası, yüksek riskli ilaçlar, çocuk hemşireliği
İlaç toksisitesinde mitokondrinin rolünün değerlendirilmesi
Mitokondri hücresel enerjinin üretildiği, oksidatif solunumun ve diğer birçok yaşamsal öneme sahip olayın gerçekleştiği organeldir. Bu nedenle ilaçların neden olduğu mitokondriyel yapısal ya da işlevsel bozukluklar, organizma açısından ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu tez kapsamında toksisite mekanizması tam olarak anlaşılamamış olan bazı ilaçların mitokondri üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Klozapin kullanan hastalarda gözlenen kardiyotoksisite ve parasetamol kullanan hastalarda oluşan nefrotoksisitenin mekanizması henüz anlaşılamamıştır, ancak biyotransformasyonuyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Advers ilaç reaksiyonlarının önemli bir kısmının ilaç molekülünden oluşan reaktif metabolitlerle ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle her iki ilacın toksisitesinde mitokondriyel ve mikrozomal biyoaktivasyonun rolü araştırılmıştır. Bu amaçla öncelikle hastalardan elde edilen karaciğer ve böbrek dokularından hazırlanan mikrozomlar parasetamolle inkübe edilmiş, oluşan reaktif metabolit miktarları ve biyoaktivasyonu katalize eden enzim aktivitelerinde bireyler arası ve organlar arası farklılıklar ortaya konmuştur. Çalışmanın hipotezlerinden birisi olan "ilaçların mitokondri içerisinde lokal reaktif metabolit üreterek toksisiteye yol açması" olasılığı parasetamol ve klozapin için test edilmiş, bu amaçla öncelikle çeşitli tekniklerle saf mitokondriyel fraksiyonlar elde edilmiş ve saflık Western blot tekniği ile gösterilmiştir. Klozapinin fare karaciğer ve kalp mitokondriyel fraksiyonları ile inkübasyonları gerçekleştirilmiş, mitokondriyel enzimler aracılığıyla stabil metabolitlerin yanı sıra reaktif metabolit oluşumu gösterilmiştir. Benzer şekilde mitokondriler tarafından parasetamolden reaktif metabolit oluşumu da gösterilmiştir. Mitokondrilerin yapısal ve işlevsel bütünlüğünün göstergesi olarak "mitochondrial permeability transition pore (MPTP)" oluşumu ölçülmüş ve 3 ay süreyle doku ya da izole halde -86oC'de saklanan mitokondrilerin bütünlüğünü koruduğu gözlenmiştir. Klozapin ve parasetamol dışında olanzapin, nifedipin, diklofenak, valproik asit, metformin, dapson, tiyaprofenik asit ve sülfafenazolün de kalsiyum varlığında ve yokluğunda mitokondrideki MPTP indükleyici etkileri araştırılmış, diklofenak ve valproik asitin kalsiyum tarafından indüklenen MPTP oluşumunu şiddetlendirdiği, ancak hiçbir ilacın tek başına MPTP oluşturmadığı gözlenmiştir. Genlerin aktivitelerini belirleyen önemli olaylardan birisi olan DNA metilasyonunun mitokondriyel DNA'da çalışılan ilaçlar tarafından değiştirilip değiştirilmediği araştırılmış, tüm incelenen ilaçların anlamlı derecede hipometilasyona yol açtığı, klozapinin bu etkisinin reaktif metaboliti aracılığı ile olduğu gösterilmiştir. Araştırılan ilaçların mitokondrilerde gerçekleşen en önemli metabolik süreç olan oksijen tüketim hızını etkileyip etkilemediği incelenmiş, klozapin, olanzapin, nifedipin, valproik asit, dapson ve tiyaprofenik asitin tüketim hızını düşürdüğü, sülfafenazolün ise ilginç bir şekilde artırdığı gözlenmiştir. Son olarak mitokondriyel ilaç biyotransformasyonu açısından önemli olan insan karaciğer ve kalp mitokondrilerinin antioksidan ve konjugasyon enzim aktiviteleri, otopsi sırasında farklı bireylerden elde edilen dokularda incelenmiş, her iki organ mitokondrilerinde GSTT, GSTM, CAT ve Se-GPx aktiviteleri insanda gösterilmiştir. Tez çalışmasında çalışılan ilaçların mitokondride yapısal ve/veya işlevsel etkilerinin incelenmesiyle sadece toksik değil, olası terapötik hedefler için de veri sağlanmış, klozapin-aracılıklı kardiyotoksisite ve parasetamol-aracılıklı nefrotoksisite mekanizmaları açısından yeni fikirler ortaya konmuştur. Geliştirilen bu deneysel yaklaşımlar farklı ilaç, ilaç adayları ya da diğer kimyasal maddelerin olası mitokondriyel toksisitelerini taramak üzere sonraki çalışmalar için yol gösterici olacaktır.
Mersin Üniversitesi Hastanesi Pediatri servislerinde yatan hastalarda ilaç aşırı duyarlılığı reaksiyonları insidanslarının ve klinik öngörücü özelliklerinin belirlenmesi
Günümüzde teşhis ve tedavi amacıyla kullandığımız ilaçların hızla artışı ile yatan hastalarda ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonlarına (İADR) giderek daha sık rastlanmaktadır. Ülkemizde çocukluk yaş grubu hospitalize hastalarda İADR hızını araştıran bir çalışma yoktur. Öte yandan, İADR gelişimini öngören biyobelirteçler giderek önem kazanan bir konudur. Çalışmamızda; hastanemizde çocuk servislerinde yatan hastalarda İADR insidansının, klinik özelliklerinin, etyolojide en çok rol oynayan ilaçların ve bunun yanı sıra biyobelirteç olarak yüksek hassasiyetli C-reaktif protein (hs-CRP), S100A8/A9 (kalprotektin) ve serumda timus ve aktivasyonla düzenlenen kemokin (TARC) seviyelerinin İADR'de klinik seyir ve prognoz ile ilişkisinin belirlenmesini hedefledik. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi pediatri servislerinde; 01.05.2022 - 01.05.2023 tarihleri arasında yatırılan veya günübirlik yatış yapılıp ayaktan tedavi alan çocuk hastalarda gelişen tüm İADR'ler günübirlik vizitlerle prospektif olarak izlenip kayıt altına alındı. Reaksiyon gelişen hastalardan reaksiyonun 1. günü ve 7. günü hs-CRP, kalprotektin ve TARC için kan örnekleri alınarak serum seviyeleri ölçüldü. Biyobelirteç ve laboratuar özelliklerinin karşılaştırılması amacıyla aynı yaş gruplarından 19 sağlıklı çocuk da çalışmaya dahil edildi. Bir yıllık takip süresince toplam 58 hastada 62 reaksiyon tespit edildi. Hastanemizde bu dönemde yatış yapılan toplam 7330 hastada 62 İADR ile tüm pediatri servisleri için yıllık insidans hızı binde 8 reaksiyon olarak bulundu. En yüksek İADR gelişim insidansına sahip bölümlerin çocuk yoğun bakım, çocuk enfeksiyon ve genel pediatri olduğu tespit edildi. Çalışmamızda toplam 62 reaksiyon içinde betalaktam antibiyotiklerle gelişen İADR sayısı en yüksek olmakla birlikte ilaca özgü insidans hızları hesaplandığında en yüksek İADR gelişim insidansına sahip ilaçlar sırasıyla antiepileptik, kemoterapötik ve diğer antibiyotikler olarak bulundu. Toplam 7330 yatarak ya da ayaktan tedavi alan hasta içinde 2 hastada SCAR gelişimiyle yıllık SCAR insidans hızı bin hastada 0,27 hasta olarak bulunmuştur. Çalışmamızda hastaların yaşı 0,2 ile 18 yaş arasında değişmekte olup ortalama yaş 7,7 (7,79±5,30 yaş) dir. İADR'lerin fenotipleri incelendiğinde; %9,6'sı (n=6) anaflaksi, 32,2'si (n=20) makülopapüler erüpsiyon (MPE), %3'ü (n=2) şiddetli kutanöz advers reaksiyonlar (SCAR), %54,8'i (n=34) ürtikerdi. İADR'li hastaların 42'sinde eş zamanlı eşlik eden enfeksiyon bulguları mevcut iken 20'sinde eşlik eden herhangi bir enfeksiyon yoktu. Gelişen ilaç reaksiyonuna ait demografik ve klinik özellikler 0-12 yaş ve > 12 yaş grupları için karşılaştırıldığı zaman sadece yatış/tedavi nedeni olan hastalık ve reaksiyonu ilk fark eden kişi açısından arada anlamlı fark saptandı. Reaksiyon gelişiminin 1. günü alınan hs-CRP, kalprotektin ve TARC düzeylerinin hem tüm hasta grubunda ve hem de kronolojik sınıflama yapıldığında ani tip ve ani olmayan tip reaksiyon olan hasta gruplarının her ikisinde sağlıklılardan belirgin yüksek olduğu görüldü. Ani olmayan tip reaksiyonlarda hs-CRP düzeyi ani tip grubundan daha yüksekti. Ani tip ve ani olmayan tip reaksiyonlar arasında kalprotektin ve TARC düzeyleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Kesin kanıtlanan olgular ayrı olarak karşılaştırıldığında da kalprotektin ve TARC düzeylerinin sağlıklılardan belirgin olarak yüksek olduğu ancak hs-CRP düzeyleri açısından anlamlı fark olmadığı saptandı. Kan mutlak nötrofil/lenfosit oranı (ANS/ALS) düzeylerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Birinci ve 7. gün örnekleri çalışılabilen 28 hastada her iki örnek arasında hs-CRP ve kalprotektin düzeyleri açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu ancak 7. gün düzeyleri daha düşüktü. TARC çalışmasında ise yine 1. ve 7. gün arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu ancak 7. gün düzeyleri daha yüksekti. Kalprotektin, hs-CRP ve TARC düzeyleri 20 MPE ve 2 SCAR'lı hasta arasında karşılaştırıldığında, muhtemelen SCAR olgu sayısının çok düşük olmasına bağlı olarak, istatistiksel anlamlı fark bulunmadı ancak hs-CRP düzeyleri her iki örneklem gününde de SCAR'lı olgularda MPE'e göre daha yüksek buna karşılık kalprotektin düzeyleri MPE'li hastalarda SCAR'lı olgulara göre daha yüksek bulundu. Reaksiyon sırasında akut enfeksiyonu olan hastalar ile enfeksiyonu olmayan hastalar karşılaştırıldığında eozinofil, sedimentasyon, CRP, ANS/ALS, kalprotektin, hs-CRP ve TARC arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı ancak enfeksiyonu olan hastalarda tüm biyobelirteçler, enfeksiyonu olmayanlara göre daha yüksekti. Sonuç olarak; Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri servislerinde yatan çocuk hastalarda yıllık İADR insidans hızı gelişmiş ülkelerde saptanan hızlardan düşük bulunmuş ve ağır ilaç alerjilerinin nadir olduğunu ortaya koymuştur. Reaksiyonun erken döneminde bakılan hs-CRP, kalprotektin ve TARC düzeylerinin yüksek olmasının İADR gelişimini öngörmede başarılı biyobelirteçler olabileceği ancak eşlik eden enfeksiyonların da bu düzeyleri etkileyebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: ilaç aşırı duyarlılık reaksiyonu, insidans, biyobelirteç, kalprotektin, hs-CRP, TARC
Kemoterapi uygulanan kanserli hastalarda özbakımın değerlendirilmesi
Bu çalışma kemoterapi tedavisi alan kanser hastalarında kemoterapiye bağlı yan etkileri değerlendirmek ve bu semptomlara yönelik özbakım gereksinimlerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma Temmuz 2015- Ağustos 2015 tarihleri arasında İstanbul'da bir kanser merkezinin kemoterapi ünitesinde kemoterapi tedavisi alan 97 hastada yapılmıştır. Verilerin toplanmasında hasta bilgi formu kullanılmıştır. Çalışmada kemoterapi tedavisi alan hastalarda; hastaların kişisel özellikleri, hastalık ile ilgili özellikleri, kemoterapi yan etkileri ve hastaların özbakım girişimlerini uygulama özellikleri değerlendirilmiş ve karşılaşılabilecek en önemli yan etkilerden ağız enfeksiyonları, cilt sorunları, bulantı, kabızlık, ishal, ağrı, yorgunluk gibi semptomlara yönelik özbakım girişimleri sorgulanmıştır. Çalışmamıza katılan hastaların çoğunlukla 48-61 yaş aralığında olduğu, çoğunluğunun yüksek eğitim görmüş kişiler olduğu belirlendi. Hastalar hastalık özellikleri açısından değerlendirildiğinde ise, akciğer, kolon ve meme kanseri oldukları, çoğunluğu en fazla bir yıl içerisinde tanı konulan hastalar oldukları belirlendi. Araştırmamızda çıkan sonuçlar doğrultusunda hastaların en çok mide bulantısı, ağız enfeksiyonları ve kabızlık sorunundan etkilendiği, çoğunluğunun orta derecede yorgunluk hissettiği, kemoterapi döneminde büyük ölçüde hijyenik önlemlere, enfeksiyondan korunmaya ve vücut ısısı kontrolüne önem verildiği görüldü. Hemşirelerin kemoterapi sürecinde yorgunluk ve mide bulantısı tanılama, izleme ve eğitim programlarını planlamaları konusunda önerilerde bulunuldu. Anahtar Kelimeler: Kemoterapi, kanser, özbakım, semptom değerlendirme, özbakım gereksinimleri.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde otistik özelliklerin tedavi yanıtına ve yan etkilere olan etkisinin boylamsal olarak incelenmesi
Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı konulan 6-12 yaş arasındaki çocuklarda, DEHB+otistik özellikler veya salt DEHB gruplarında monoterapi olarak veya diğer psikotrop ilaçlarla sürdürülen DEHB tedavisinin 12 hafta boyunca etkinliğini ve güvenliğini natüralistik bir seyirde değerlendirip; etki ve yan etki profilini ortaya koymak, etki ve yan etki profili açısından yordayıcı olabilecek etmenleri saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran 6-12 yaş arası DEHB tanısı konulan ve ilaç başlanılması planlanan 84 hasta dahil edilmiştir. Bu olguların tedavi ve takibi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde, araştırmacı gözetiminde gerçekleştirilmiştir. Hastayı takip eden hekim araştırma hakkında aileye kısaca bilgi vermiş ve çalışmaya katılmaya gönüllü olan olgular, araştırmacı hekime değerlendirme için yönlendirilmiştir. Yönlendirilen olgulara çalışma hakkında detaylı bilgi verilerek bilgilendirilmiş gönüllü onam formu imzalatılmıştır. Katılımcılara, ilaç kullanmaya başlamadan önce komorbiditeleri değerlendirmek amacıyla araştırmacı tarafından ÇDŞG-ŞY- DSM-5-T uygulanmıştır. Ayrıca tüm çocuklara Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde görevli uzman bir psikolog tarafından WÇZÖ-IV Zekâ Testi uygulanmıştır. Ardından çalışmaya dahil edilen hastalara ebeveyn ve öğretmenler tarafından doldurulan Sosyodemografik Veri Formu, Conners Ebeveyn Dereceleme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form (CEDÖ-YU) ve Conners Öğretmen Derecelendirme Ölçeği-Yenilenmiş Uzun Form (CÖDÖ-YU), Otizm Spektrum Tarama Ölçeği (OSTÖ), Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği-Ebeveyn Formu (WİBÖ-E), Duyu Profili Bakımveren Anketi (DPB), Duyu Profili Adolesan/Yetişkin Anketi (DPA), Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ) ve Barkley Stimulan Yan Etki Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmaya alınan çocuklardan takiplere devam edenlere tedaviden 2 hafta sonra telefon görüşmesi ile ebeveynlerden yan etkiler ile ilgili bilgi alınmış ve kaydedilmiştir. Ayrıca KGİ ölçeği ebeveynlere sorularak araştırmacı tarafından doldurulmuştur. Takiplere devam çocuklar için tedavi başlanmasından 4 hafta sonra yan etki, semptomlarda iyileşme ve tedavi yanıtını değerlendirmek için CEDÖ-YU ve CÖDÖ-YU, KGİ ve Barkley Stimulan Yan Etki Değerlendirme Ölçeği araştırmacı, ebeveyn ve öğretmen tarafından tekrar doldurulmuştur.Tedaviye yanıt ölçek puanlarında %40 ve üzeri azalma olarak kabul edilmiştir ve ilaca doz düzenlemesi yapılarak devam edilmiştir. 12 hafta sonra ilacı kullanmaya devam eden DEHB'li olgulara ilk görüşmede verilen tüm ölçekler tekrar verilmiş ve araştırmacı, ebeveyn ve öğretmen tarafından tekrar doldurulmuştur. Tüm analizler IBM SPSS 22.0 ile yapılmış ve anlamlılık derecesi 0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: DEHB ve otistik özelliklere sahip olan grup (OÖ+), sahip olmayan gruba göre (OÖ-) irritabilite, karın ağrısı ve tırnak yeme yan etkilerini anlamlı olarak daha fazla göstermişlerdir. OÖ+ grupta KOKGB komorbiditesi OÖ- gruba göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Her iki grupta da tedavi sonrası CEDÖ-YU, CÖDÖ-YU, OSTÖ ve WİBÖ-E ölçek puanlarında azalma olduğu saptanmıştır. Sonuç: OÖ+ grupta irritabilite, karın ağrısı ve tırnak yeme yan etkileri OÖ- gruba göre anlamlı olarak fazla oranda saptanmıştır. DEHB tanılı OÖ+ ve OÖ- grupta tedavi sonrası irritabilite ve saldırganca/düşmanca tutum davranışında anlamlı bir azalma olduğu ve tedavi ile irritabilite şiddetinin azaldığı saptanmıştır. DEHB tanılı OÖ+ özellikleri olan çocuklar yan etkilere karşı daha hassas olabileceğinden dikkatli ve ihtiyatlı bir yaklaşım benimsenmesi gerektiğini, medikasyon planlarken düşük dozdan başlanmasını ve doz artışının yavaş yapılmasını önermekteyiz.
Klomipramin kullanan hastalarda tedavi yanıtının 5ht2a (RS6313) ve serotonin taşıyıcı protein geni (5-HTT / RS25531) polimorfizmleriyle ilişkisi
Amaç: Bu tez çalışmasının amacı OKB'de klomipramin tedavi yanıtının ve yan etki profilinin serotonin reseptör gen polimorfizmleri ile olası ilişkisini ortaya koymaktır. Bu tez çalışmasının hipotezleri ise (i) Dirençli OKB hastalarında klomipramin tedavisine verilen tedavi yanıtının HTR2A geni T102C (rs6313) polimorfizmi ve SLC6A4 (Serotonin Taşıyıcı Protein [5-HTT]) geni promoter bölge (5-HTTLPR) varyasyonu ve aynı gendeki tek nükleotid rs25531 farklılığı ilişkili olduğu (ii) dirençli OKB olgularında tamamlanma ihtiyacının HTR2A rs6313 polimorfizmi ve SLC6A4 5-HTTLPR varyasyonu ve rs25531 polimorfizmi ile ilişkili olduğu (iii) dirençli OKB olgularında klomipraminin neden olduğu bildirilen yan etkilerin, HTR2A rs6313 ve SLC6A4 5-HTTLPR ve rs25531 polimorfizmleri ilişkili olabileceği şeklindedir. Gereç ve Yöntem: Dirençli OKB tanısı olan 64 hasta çalışmaya alınmış ve obsesif-kompulsif bozukluk şiddeti Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ) ile değerlendirilmiştir. Olgulara Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği ve Bilişsel Tamamlanma İhtiyacı Ölçeği de uygulanmıştır. Polimorfizm değerlendirmesi için kan örneği vermeyi kabul eden 56'sında HTR2A rs6313, SLC6A4 5-HTTLPR ve rs25531 polimorfizmleri araştırılmıştır ve ilaç yan etkilerini değerlendirmek için UKU yan etki derecelendirme ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: HTR2A geni T102C polimorfizmi ile OKB klinik özellikleri, şiddeti ve klomipramin tedavi yanıtı ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. SLC6A4 5-HTTLPR polimorfizminde, OKB'nin başlangıç yaşının L alleli varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkide olduğu bulunmuştur; S alleli ise çocuklukta tik öyküsü varlığı ile ilişkili bulunmuştur. SLC6A4 geni rs25531 polimorfizminde OKB'nin başlangıç yaşı ile LA alleli varlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak belirgin hale gelmiştir. Çalışmada klomipramine ait olarak kaydedilen yan etkiler ile HTR2A geni T102C polimorfizmi ilişkili bulunmamıştır. Yan etkilerde tremor, terleme eğiliminde artış ve cinsel isteğin azalması 5-HTTLPR polimorfizmi ile ilişkili bulunmuştur. rs25531 polimorfizminde LA yokluğunda terleme eğiliminin arttığı gösterilmiştir. Bilişsel tamamlanma ihtiyacı ise OKB'ye ait klinik belirtiler ve tedavi öncesi belirti şiddeti ile ilişkili bulunmasa da tedavi yanıtı ile ters korelasyonlu bulunmuştur. Bilişsel tamamlanma ihtiyacına yönelik alt faktörlerden düzen arama puanı 5-HTTLPR S alleli varlığı ile, belirsizliğe tahammülsüzlük alt puanı HTR2A T102C polimorfizminde C alleli varlığı ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Dirençli OKB olgularında HTR2A ve SLC6A4 genlerine ait polimorfizmler, klinik özellikler ile ilişkili görünmekle birlikte tedavi yanıtını yordamamaktadır. Klomipramin kullanımına bağlı yan etkilerin bir kısmı HTR2A ve SLC6A4 genleri ile ilişkili görünmektedir. Bilişsel tamamlanma ihtiyacı, dirençli OKB'de klinik özellikler ve belirti şiddeti ile ilişkili değildir fakat tedavi yanıtını yorduyor olabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, Genetik polimorfizm, Klomipramin, Yan etki, Bilişsel tamamlanma ihtiyacı
Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında inaktif SARS-CoV-2 aşılaması sonrası gelişen yan etkiler ve antikor yanıtlarının incelenmesi
Aşılar, günümüzde infeksiyon hastalıklarından korunmada ve toplum bağışıklığı oluşturarak salgınların kontrol altına alınmasında kolay ve ucuz bir yoldur. Ancak, aşı karşıtlığı ve aşı tereddüttü gibi konular hala gündemde bulunmaktadır. Bu durum çoğu zaman bilgi eksikliğinden, yanlış anlamalardan veya güvenlik kaygılarından kaynaklanabilir. Son yıllarda, aşıların yan etkileri ve güvenliliğiyle ilgili yapılan çalışmalar önem kazanmıştır. Bu çalışmalar, aşıların geliştirme sürecinde daha fazla güvenlik verilerinin elde edilmesine ve yan etkilerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamıştır. Aşıların yan etkileri genellikle hafif ve kısa süreli olup, aşı alıcılarının büyük çoğunluğunda görülen normal immün yanıtların bir parçasıdır. Bunlar arasında hafif ateş, kas ağrısı, yorgunluk veya lokal reaksiyonlar gibi belirtiler yer alabilir. Nadiren ciddi yan etkiler de görülebilir, ancak bu durumlar genellikle aşılamanın potansiyel riskleri ile karşılaştırıldığında oldukça nadirdir. Bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında CoronaVac'ın birinci ve ikinci dozu sonrasında gelişen yan etkilerin bağışıklık sağlanmasında bir rolü olduğu olabileceğini göstermek, aşı ilişkili yan etkileri iyi anlamak, bu yan etkilerin olası risk faktörlerini ortaya koymak ve gelecekteki aşılama stratejilerine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'nde görev yapan 14-21 Ocak 2021 tarihleri arasında inaktif SARS-CoV-2 (SINOVAC, CoronaVac) aşısının birinci dozu, 11-18 Şubat 2021 tarihleri arasında ikinci dozu uygulanan 934, ikinci dozun ardından 14 gün sonra antikor yanıtlarının ölçümü için ulaşılan 648 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. CoronaVac'ın birinci doz ve ikinci doz sonrası gelişen istenmeyen yan etkileri anket aracılığı ile sorgulanmış, katılımcıların demografik verileri, kronik hastalıkları ve eşlik eden durumları not edilmiştir. 648 katılımcıdan antikor düzeylerinin ölçümü için kan örneği toplanmıştır. Aşı antikor yanıtı ölçümünde Abbot SARS-CoV-2 IgG II Quant kiti kullanılmış, anti SARS CoV 2 IgG ≥ 50 AU/mL için pozitif olarak yorumlanmıştır. İnaktif SARS-CoV-2 aşısının birinci dozunun uygulanmasından sonra katılımcıların 572 (%61,2)'sinde en az bir yan etki görülürken, 362 (%38,8)'sinde herhangi bir yan etki veya istenmeyen durum gözlenmemiştir. İkinci doz uygulaması sonrasında ise katılımcıların 410 (%63)'unda en az bir yan etki saptanırken, 238 (%36,7)'inde herhangi bir istenmeyen durum gözlenmemiştir. Anafilaksi gibi yaşamı tehdit edici bir reaksiyonla her iki uygulama sonrasında karşılaşılmamıştır. Birinci doz aşıdan sonra en fazla görülen lokal yan etki aşı yerinde ağrı (% 44,4) en sık görülen sistemik yan etkiler baş ağrısı (%22,7), halsizlik (%21,3), miyalji (%7,2) sırt ağrısı (%5,3) ve enjeksiyon yerinde lokal ısı artışı (%5,2), ikinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (%28,2), halsizlik (14,5%), baş ağrısı (%13,4), miyalji (%6,5) ve artralji ( %4) en sık görülen yan etkiler olmuştur. Birinci dozdan sonra aşı bölgesinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, miyalji, sırt ağrısı, aşı yerinde şişlik, ateş bulantı-kusma, aşı yerinde kızarıklık, aşı yerinde kaşıntı, öksürük, ikinci doz sonrasında enjeksiyon yerinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, bulantı-kusma ve miyalji yan etkisi görülme ihtimali kadınlarda erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,012, p=0,004 p=0,003, p=0,025, p=0,034, p=0,034, p=0,01, p=0,047, p=0,03, p= 0,002, p= 0,008, p=0,033, p=0,007). Birinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (p<0,001) ve halsizlik (p=0,002), ikinci doz sonrası aşı yerinde şişlik görülmesi daha genç yaşla ilişkilendirilmiştir (p<0,001). Birinci doz sonrasında hipertansif durumla karşılaşma olasılığı (p=0,006), ikinci doz sonrası baş ağrısı yaşama olasılığı (p=0,009) daha ileri yaş ile ilişkilendirilmiştir. Normal kilodaki bireylerin birinci dozdan aşı bölgesinde ağrı yaşama olasılığının daha yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Daha önceden geçirilmiş COVID-19 öyküsü birinci dozdan sonra aşı yerinde ağrı (p=0,021), ikinci dozdan sonra aşı bölgesinde kaşıntı (p=0,003) ile ilişki bulundu. Kadın katılımcıların ortalama antikor düzeyi, erkek katılımcılara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,032). En genç yaş grubundaki katılımcılarda daha yüksek düzeylerde (2086 ±1990;(170-12905) AU/mL) antikor tespit edilmiştir (p=0,002). Akciğer hastalığına sahip olmak, daha düşük anti-SARS-CoV-2 spike IgG seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur (p=0,036). Genel olarak bu çalışma 18-66 yaş arası katılımcıların aşıyı tolere edebildiğini ve ciddi yan etkilerin görülmediğini desteklemektedir. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI)'nin aşının reaktojenitesini ve immünojenitesini belirlediği değerlendirilmiş, aşılama sonrası üretilen antikor miktarı ile aşının reaktojenitesi arasında doğrudan bir ilişki kaydedilmemiştir.
Romatoid artrit tanılı hastalarda retrospektif olarak tofasitinib'inetki, yan etki ile tam kan sayımı, lipit profili ve karaciğer fonksiyon testleri üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Romatoid Artrit (RA) otoimmun, kronik ve sistemik bir hastalık olup birçok organı etkilemektedir. Sinovyal inflamasyon sonucu oluşan kıkırdak ve eklem hasarı hastalığın temelini oluşturmaktadır. Prevalansı yaklaşık %1-2 olan RA'nın insidansı da yaş ve kadın cinsiyet ile birlikte artmaktadır. Etiyolojisinde pek çok faktörün rol oynadığı RA'nın patogenezisinin her geçen gün daha da aydınlanmasıyla birlikte tedavisine de yeni ajanlar eklenmektedir. Yeni bir ilaç olan Tofasitinib, janus tirozin kinaz inhibitörü olup RA tedavisinde yerini almıştır. Bu çalışmanın amacı RA tanılı hastalarda Tofasitinib'in etkinliğini ve laboratuvar değerleri üzerindeki etkisini belirlemek ve Tofasitinib'e bağlı gelişebilecek yan etkileri göstermektir. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi- Ankara Şehir Hastanesi Romatoloji Polikliniği'nde takipli, 18 yaşından büyük, 2010 ACR klasifikasyon kriterlerine uygun Romatoid Artrit tanısı olan ve RA tanısı sebebiyle en az üç ay Tofasitinib kullanan toplam 66 hasta; hastanenin bilgi işlem biriminden destek alınarak retrospektif olarak değerlendirildi. Hastane bilgi işlem birimi aracılığıyla romatoloji poliklinik epikrizleri, yeniden değerlendirme notları, laboratuvar tetkikleri incelendi ve hastalar ile görüşülerek edinilen anamnez ve muayene bilgileri ile veriler oluşturuldu. Hastaların yaş, cinsiyet, RA tanı yılı, RA tanı yaşı, hastalık tanısı konulduğu dönemdeki otoantikor varlığı ve eşlik eden ko-morbiditeleri kaydedildi. Tofasitinib tedavisi öncesi ile tedavi sonrası üçüncü ve altıncı ay tam kan sayımı, lipit profili, karaciğer transaminaz düzeyleri, eritrosit sedimentasyon hızı ve CRP düzeyleri tespit edildi. Ayrıca Tofasitinib tedavisi öncesi ve sonrası; sabah tutukluluğu süresi, DAS 28-ESH, VAS skoru belirlendi. Elde edilen veriler SPSS veri tabanına yüklendi ve istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda 2010 ACR klasifikasyon kriterlerine uygun Romatoid Artrit tanısı olan ve RA tanısı sebebiyle en az üç ay Tofasitinib kullanan toplam 66 hasta yer almaktaydı. Çalışmamızda yer alan hastaların yaş ortalaması 54.7±12.0 yıl olup %84.8'i kadındı. Hastaların Tofasitinib kullanma ortalama süresi 19.0±13.5 aydı. Hastaların %19.7'si Tofasitinib'i monoterapi olarak alırken %80.3'i en az bir ksDMARD ile kombine olarak alıyordu. Hastaların Tofasitinib tedavisi sonrası sabah tutukluğu süresi ile DAS-28(ESH) ve VAS(Hasta) puanları öncesine göre anlamlı olarak azalmıştı(p<0.001). Hastaların tedavi sonrası 6.aydaki lökosit sayısı tedavi öncesine göre anlamlı olarak azalmıştı (p=0.015) fakat hemoglobin düzeyi, trombosit sayısı, ESH, CRP, AST, ALT, total kolesterol, HDL, LDL ve trigliserid değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Hastaların %33.3'ünde Tofasitinib'e bağlı yan etki gelişmişti. En sık gelişen yan etkiler döküntü, öksürük ve bulantıydı. Hastaların %13.6'sında Tofasitinib ilişkili Herpes Zoster enfeksiyonu gelişmişti. İncelenen hastaların %48.5'inde ilaç etkinsizliği, hastalık aktivasyonu ve yan etkiler sebebiyle Tofasitinib tedavisi kesilmişti. Sonuç: Romatoid Artrit tedavi kılavuzlarında ksDMARD'lara yanıtsız hastalarda hedefe yönelik sentetik, biyolojik veya biyobenzer ajanlar önerilmektedir. Tofasitinib'in oral formunun olması diğer ilaçlara göre kullanım kolaylığı sağlamaktadır fakat etkinliği ve güvenilirliği ile ilgili daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Muğla'nın Ula ilçesinde 65 yaş üstü bireylerde polifarmasi durumunun değerlendirilmesi
Ülkemizde ve dünyada yaşlı popülasyon oranı giderek artmakta ve kronik hastalıklar ile yaşlılığa özgü sağlık problemleri daha önemli hale gelmektedir. Yaşlılık dönemindeki kronik hastalıklar ve sağlık problemlerinin ilaçlar yardımı ile çözümlenmeye çalışıldığı aşamada ise çoklu ilaç kullanımı şeklinde tanımlayabileceğimiz polifarmasi sorunu ile karşılaşmaktayız. Önemli bir toplum sağlığı problemi olan polifarmasi, ilaç-ilaç etkileşimi, ilac-hastalık etkileşimi, ilaç uyumsuzluğu, istenmeyen yan etkiler, gereksiz sağlık harcamaları, düşmeler ve düşmelere bağlı kırıklar, hastane yatışlarında artış, kilo kaybı ve kognitif gerileme gibi geniş yelpazede pek çok olumsuz duruma neden olmaktadır. Çalışamızda Muğla'nın Ula İlçesinde ikamet etmekte olan 65 yaş ve üstü 269 kişi ile ev ziyaretleri yaparak yüz yüzyüze görüşme sağlandı. Görüşmelerde anket formundaki ölçek testler uygulandı. Yapılan görüşmeler ile Ula İlçesinde yaşayan yaşlı bireylerde kronik hastalıklar, ilaç kullanımı, polifarmasi, alkol ve sigara kullanımı ve düşme durumları hakkında değerlendirmede bulunmak amaçlandı. Çalışma sonucunda 3 ve daha fazla kronik hastalığa sahip olan kişilerde polifarmasiye daha çok rastlandığını saptadık.
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalında 2016-2021 yılları arasında izlenmekte olan tüberkülozlu çocuk olgularda tedavi yan etkilerinin incelenmesi
Uludağ Üniversitesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalında 2016- 2021 yılları arasında tüberküloz (TB) tanısı ile tedavi alan 94 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların %52'si akciğer tüberkülozu olup; %6,4'ünde ise birden fazla tutulum bölgesi mevcuttur. En sık görülen akciğer dışı TB, %14 hastada gözlenen TB lenfadenittir. Tüberküloz temas öyküsü %38,3 olarak saptanmıştır. Temas ile akciğer tutulumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,001). Hastaların %77,8 'inde tüberkülin deri testi (TDT) pozitif sonuçlanmıştır. Temas ile profilaksi arasındaki ilişki anlamlı bulunmuştur (p=0,005).En sık başvuru yakınması %18,18 ile öksürük olup bunu %16,53 ile ateş yüksekliği, %11,57 ile halsizlik izlemektedir. Hastaların %26'sının fizik muayenesi normal saptanmıştır. Akciğer grafisinde en sık (%41,3) saptanan bulgu infiltrasyon iken en az (%3,8) saptanan bulgu kavitedir. Toraks BT'de en sık saptanan bulgu %27,01 lenfadenopati olup, bunu infiltrasyon, buzlu cam ve tomurcuklu dal görünümü izlemektedir. Hastalarda %18'inde ARB pozitif, %23,4'ünde PCR pozitif ve %20,21'inde kültür pozitif saptanmıştır. Tedavi süresi akciğer TB'de ortalama 9,6 ay ve akciğer dışı TB' de ise ortalama 10,3 aydır. Hastaların %46'sında yan etki görülmüştür. En sık görülen yan etki %22,34 ile hepatotoksisitedir. Hepatotoksisite ve ürik asit yüksekliği ortalama 15 gün, GİS (gastrointestinal) yan etkiler ise 11 gün sürmüştür. Tedavi değişikliği yapılanların %71,4'ünde birden fazla yan etki olup istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,001). Hastaların %38,6'sında yan etki tekrar etmiştir. Yan etki sonrası sekel görülmemiştir. Hastaların %84'ünde tam iyileşme görülmüş, TB bağlı ölüm görülmemiştir. Çocukluk çağı TB sıklığında azalma görülmesine rağmen dünyada ve ülkemizde çok önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. TB hastalığı ile ilgili toplum bilincinin oluşturulması hastalık ile mücadelede çok önemlidir.
From manual to automated pharmacovigilance processes and efficient signal management application
ABSTRACT Çetin, R. A. (2024). From Manual to Automated Pharmacovigilance Processes and Effıcient Signal Management Application. Yeditepe University, Institute of Health Sciences, Department of Pharmaceutical Toxicology MSc thesis, İstanbul. Pharmacovigilance (PV) tasks, which are generally time-consuming and labor-intensive activities, play a critical role in ensuring drug safety. This thesis study aims to evaluate the efficiency of automation in selected PV tasks and signal detection. It was conducted in two phases. In the first phase, the study examines the efficiency of automated processes for the PV tasks, Individual Case Safety Report (ICSR) entries and Periodic Benefit-Risk Evaluation Report (PBRER) preparation. A small-scale group of PV employees with different levels of experience participated in this phase. The second phase of the study focuses on identifying drug-adverse event (AE) interaction patterns within the FDA Adverse Event Reporting System (FAERS) data using machine learning (ML) techniques, focusing on 10-year data from January 2012 to December 2021. The dataset included 13,568,552 cases, and six different ML algorithms were applied to detect potential signals. The findings of the first phase suggested that despite the limitation of sample size and not being able to include all possible scenarios for PBRERs and case entries, automated processes improve the time efficiency for PV tasks by providing an average of 38.5% time savings for the ICSR entry task and an average of 26% time savings for PBRER preparation task. In the second phase of the study, XGBoost was selected as the most effective model among the applied ML algorithms, achieving an accuracy of 0.97, an F1 score of 0.71, and an AUC of 0.95. A significant finding was that high-scoring drug-AE combinations demonstrated exponential increases in case counts over the years, indicating their potential as signals. The results suggest that ML methods have potential for accurately identifying drug-AE interactions, contributing to more efficient pharmacovigilance. Keywords: Pharmacovigilance · PBRER · Automation · Signal · Machine Learning
In silico prediction of adverse drug reactions of antidepressant drugs
Adverse drug reactions (ADRs) are one of the leading health risks throughout the world, and a major handicap in drug advancement. Therefore, early and accurate prediction of ADRs by computer-aided methods is extremely important for decreasing health threats, along with preventing product withdrawal after clinical trials which need long time and high cost. In this study, we built a model to predict 329 known ADRs of 27 approved antidepressant drugs, and we examined three machine learning algorithms in order to find which one is better for this duty. We integrated the known ADRs of a drug with the drug's chemical and biological properties, including drug targets, enzymes and transporters for prediction of ADR in our predictive model. A total of 338 chemical properties such as atom counts, formal charge, zagreb index and 144 biological properties such as cytochrome P450 3A4, sodium-dependent serotonin transporter and p-glycoprotein 1 were used. In addition, 329 known ADRs were grouped according to their system organ classes (SOCs) and compared the performances of ADR predictions. This assessment, based on a ten-fold cross-validation, showed that the multilayer perceptron algorithm surpassed the others. ADRs which have F-measure value zero and below 50% accuracy were considered as unsuccessful. Depending on these evaluation criterias, 248 out of 329 ADRs were successfully predicted. The best performing attribute group was the chemical plus biological, followed by the chemical and biological. The mean AUC values are 0.623, 0.676, and 0.695 for chemical, biological, and all attributes, respectively. Since imbalanced dataset is present, the F-measure is adopted as the primary metric to evaluate the prediction models. Among ADRs of the 21 SOCs, only ADRs belonging to 5 SOCs were predicted successfully by chemical, biological or all attributes. Also, the ADRs related to withdrawal of indalpine, pheniprazine, medifoxamine, zimelidine and amineptine were successfully predicted by our model. The results showed that the combination of attributes can significantly improve the ADR prediction performance. Furthermore, for validation, we predicted ADRs related to withdrawn antidepressants. The results showed the validity of our approach, predicting satisfactory amount of previously known ADRs from the literature. In conclusion, the proposed approach is an efficient and promising tool for predicting ADRs of antidepressants.