Drug-related side effects and adverse reactions

62 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve benzeri psikotik bozukluk hastalarında uzun etkili enjektabl antipsikotikler'in oral antipsikotikler ile sosyal performans, yan etki, bakım veren yükü, kognisyon açısından karşılaştırılması

Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar; sanrı, varsanı, dağınıklık gibi pozitif belirtiler ve konuşmada fakirleşme gibi negatif belirtilerle karakterize, hastanın ve ailesinin yaşamını etkileyen kronik bir hastalıktır. Psikotik bozuklukların temel tedavisi antipsikotik tedavidir. Antipsikotik tedavi oral antipsikotik (Oral-AP) veya uzun etkili enjektabl antipsikotik (UEE-AP) olarak uygulanabilir. Bu çalışmada şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar hastalarında, antipsikotiklerin UEE-AP veya Oral-AP uygulanmasının hastalık şiddeti, depresyon, sosyal işlevsellik, yan etki, kognisyon ve bakım veren yükü bakım veren yükü bakımından incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'nden takip edilen 49 uzun etkili enjektabl antipsikotik kullanan hasta ve bakım verenleri ile 50 oral antipsikotik kullanan hasta ve bakım verenleri dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; hastalar, Sosyodemografik Veri Formu, Anamnez Bilgi Formu, Calgary Şizofreni Depresyon Ölçeği (CŞDÖ), Şizofrenide Kısa Klinik Değerlendirme Ölçeği (ŞKKDÖ), Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (BSPÖ), Glasgow Antipsikotik Yan Etkilerini Değerlendirme Ölçeği (GAYEDÖ), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOCA) ile; bakım verenleri Zarit Bakıcı Yük Ölçeği (ZBYÖ) ile değerlendirildi. UEE-AP grubundaki hastaların soygeçmişinde hastalık bulunma oranı, hastane yatış sayısı, şizofreni tanısı, işçi olarak çalışma oranı, çıldırı, varsanılar bakımından Oral-AP grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek, soyutlama bakımından anlamlı olarak daha düşük skorlar aldığı görüldü. Şizofreni tanısı alan hastaların diğer psikotik bozukluklar grubuna göre; ŞKKDÖ, ZBYÖ bakımından daha yüksek skorlara sahip olduğu, BSPÖ, görsel mekânsal, yönetici işlevler, soyut düşünme skorları bakımından daha düşük skorlara sahip olduğu görüldü. Psikotik spektrumdaki hastaların ilaç uyumsuzluğu, bireysel farklılıklar açısından dikkate alınarak gereklilik halinde erken dönemde UEE-AP başlanmasının hastalık seyrine olumlu etkisi olabileceği düşünülmektedir.

Antipsikotik ilaçlarBakım verme yüküBilişsel işlevler+6
Umut Can Filiz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal stromal tümör tanısı olan hastalarda imatinibin sitopeni yan etkisinin, tedavi etkinliğini predikte etmedeki yeri

Tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanımı sırasında, hedef gen ya da yolağın inhibe edilmesi ile ilişkili olarak bazı yan etkiler görülebilmektedir. Bir c-kit inhibisyonu yapan tirozin kinaz inhibitörü olan imatinib, yine c-kit inhibisyonu yaparak sitopeniye yol açabilmektedir. Bu çalışma, tirozin kinaz inhibitörü olan imatinibin sitopeni yan etkisinin tedavi etkinliğini predikte etmedeki yerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde GİST tanısıyla takip edilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Metastatik ya da rezeke edilemeyen GİST tanısıyla imatinib tedavisi başlanmış 61 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların imatinib tedavisinden 3 ay öncesi ve tedavi başlandıktan sonraki 3 ay içindeki kan sayımı değerleri kayıt edildi. Başlangıç değerine göre hemoglobin değerindeki 0,8 gr/dL azalma, total lökosit, lenfosit ve nötrofil değerlerindeki 500/µL azalma ya da trombosit değerinde 50.000/µL azalma tespit edilen grup ile azalma olmayan grup progresyonsuz sağkalım (PFS) için Kaplan-Meier ile analiz edildi. En sık yerleşim yeri mide olmakla birlikte gastrointestinal sistemin farklı lokalizasyonlarında ve retroperitoneal yerleşimli gibi atipik yerleşimli tümörlere de rastlandı. C-kit ile PDGFRA mutasyonu olan hastalar saptandı. Ortalama yaş 69'idi. Hastaların 23'ü kadındı (%37.7). Ortanca takip süresi 52(41.3-62.7) aydı. Ortanca PFS,33(20.2-45.8) aydı. İmatinib tedavisi sonrası hemoglobin değerinde 0,8 gr/dL azalma olanlarda hastaların ortanca PFS'ı 46.0(32.5-59.5) ay iken, düşmeyen hastalarınki 21.0(10.1-31.9) aydı (P=0.008). Ancak diğer parametreler olan lökosit, lenfosit, nötrofil ve trombosit seviyesinde azalma ile progresyonsuz sağkalım arasında ilişki gözlenmedi. İmatinib tedavisi alan GİST hastalarında hemoglobin değerindeki düşüş PFS için pozitif prediktif bir parametre olabilir. Anahtar Kelimeler: GİST, prognostik faktörler, sağkalım, sitopeni, tirozin kinaz inhibitörleri

ErbB reseptörleriGastrointestinal hastalıklarGastrointestinal neoplazmlar+7
Burhan Şafakoğlu
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran kronik hepatit B tanısı ile tedavi alan hastaların tedavi etkinliği ve yan etkileri bakımından değerlendirilmesi

Kronik hepatit B enfeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli sağlık problemlerinden biridir. Retrospektif tez çalışmasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran ve kronik hepatit B enfeksiyonu nedeniyle tedavi alan hastaların tedavi yanıtlarını virolojik, serolojik, biyokimyasal olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza kronik hepatit B tanısı ile takip edilen 412 hasta dahil edildi. Hastaların cinsiyet, yaş, karaciğer biyopsisinde fibrozis ve HAİ sonuçları, uygulanan antiviral tedavi türü, tedavi öncesi ve tedavinin 6. 12. ve 24. aylarındaki AST, ALT, trombosit, INR, kreatinin, üre, AFP ve HBV DNA düzeyleri, HBsAg, Anti-HBs, HBeAg, Anti-HBe durumları hastane otomasyon sistemi üzerinden kaydedildi. 412 hastanın 236'sı erkek (%57,28), 176' sının kadın (%42,72) olduğu tespit edildi ve hastaların yaş ortalaması 44,04±12,49 idi. Hastaların aldıkları tedaviler incelendiğinde; 178 (%43,2) hasta TDF, 200 (%48,54) hasta ETV, 18 (%4,37) hasta LAM, 13 (%3,16) hasta PegINF-α ve 3 (%0,73) hasta TBV tedavisi almaktaydı. Ortalama fibrozis skoru 2,68±0,93, ortalama HAİ 5,09±2,16 olarak tespit edildi. Töncesi 316 (%77,1) hastada HBeAg negatif, 94 (%22,9) hastada ise pozitif saptandı TDF ve ETV tedavileri karşılaştırıldığında; viral süpresyon, erken dönemde TDF grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı. Ayrıca TDF tedavisi alan hastaların kreatinin değerleri 12. ve 24. aylarda ETV grubunda göre anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Sonuç olarak hızlı viroloji yanıt istenen hastalarda TDF tedavisi en etkin tedavi olarak dikkat çekmekteyken, böbrek fonksiyonları bozuk olan hastalarda ise mümkün olduğu kadar alternatif tedavilerin tercih edilmesi gerekmektedir.

EntekavirGaziantepHemoglobin A-glikolize+6
Kübra Koçak
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst gastrointestinal kanaması olan hastalarda yeni kuşak oral antikoagülan kullanımının hastane içi advers olaylara etkisi

Giriş ve Amaç: Üst gastrointestinal sistem (GIS) kanaması, anatomik olarak ağızdan Treitz ligamentine kadar olan kısımda meydana gelen kanamalardır. Üst GI kanaması için yaygın risk faktörleri arasında önceki üst GI kanama hikayesi, antikoagülan kullanımı, yüksek doz nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı ve ileri yaş yer alır. Tıp alanında yaşanan gelişmelere rağmen gastrointestinal (GI) kanamalar halen ciddi bir mortalite ve morbidite nedeni olmaya devam etmektedir. Üst GI kanamaya bağlı ölüm oranları %4–%10 arasındadır. Akut üst GI kanaması için yıllık hastaneye yatış insidansı 100.000 kişide yaklaşık 100'dür [1] Günümüzde özellikle kardiyovasküler, serebrovasküler gibi hastalıkların prevalansı da artmaktadır. Yaşam süresinin uzaması ve kronik hastalıkların artışı ve daha bir çok nedenler oral antikoagülanların yaygın olarak kullanılmasına neden olmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi başta gastrointestinal sistem olmak üzere kanamadır. Bazı klinik avantajlarından ve dozları açısından yakın izlem gerektirmedikleri için yeni kuşak oral antikoagülan (YOAK) ilaçların kullanım sıklığı giderek artmaktadır [2]. Biz bu çalışmamızda kullanım sıklığı giderek artmakta olan YOAK ilaçlarını kullanan hastaların, ilaç kullanmayan hastalara ve antitrombositik, antikoagülan ve diğer kronik ilaç kullanımı olan hastalara kıyasla hastane yatış süresi, klinik progresyon, kan transfüzyonu ve mortalite gibi hastane içi advers olaylara etkisini incelemeyi amaçladık. xii Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11.09.2018 ile 11.09.2019 tarihleri arasında acil servise başvuran ve üst Gİ kanaması olan 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Toplam 358 hastanın dosyası retrospektif tarand ve içlerinden 222 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Dosyalarında verilerine ulaşılamayan hastalar, 18 yaş altı olanlar, travma hastaları, varis kanaması olanlar, diğer hastanelere sevk edilen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Hastalar kronik ilaç kullanımı olanlar ve kronik ilaç kullanımı olmayanlar olarak iki grup olarak incelendi. Kronik ilaç kullanımı olanlar ise kullandıkları ilaç türüne göre antikoagülan (warfarin, DMAH), antitrombositikler (asetilsalisilik asit, klopidrogel, tikagrelor), YOAK (dabigatran, rivaroksaban, apiksaban, edoksaban) olarak sınıflandırıldı. Hastaların demografik verileri ve geliş şikayetleri, kanama şekli, kullandığı ilaçlar, ek hastalıkları, rektal tuşe bulgusu, vital bulguları (kan basıncı, nabız, ateş, solunum sayısı), bilinç durumu, laboratuvar sonuçları,WBC (White Blood Cell), hemoglobin(Hgb), hematocrit (Htc), MCV (Mean Corpuscular Volume), platelet, İNR (International Normalized Ratio), BUN (Blood Urea Nitrogen), kreatin (Cre), üre, PT (Protrombin Zamanı), PTT (Parsiyel Tromboplastin Zamanı), transfüzyon ihtiyacı, hastanede kalış süresi, endoskopi sonucu ve bulguları ile hastanın ne şekilde sonlandırıldığı bilgileri hazırladığımız forma kaydedildi. Tüm istatiksel analizler için IBM SPSS (Windows için Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi, Sürüm 21.0, Armonk, NY, IBM Corp.) paket programı kullanıldı. Bulgular: Retrospektif olarak taranan 358 hastanın 246 tanesi üst gis kanama olarak değerlendirildi. Bu hastaların 5 tanesi gebe olduğu için, 14 tanesi varis kanaması olduğu için, 1 tanesi travmaya sekonder kanama olduğu için, 4 tanesi de data eksikliğinden dolayı çalışmaya dahil edilmedi. 222 tanesi çalışmaya uygun kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların 135'i (%60.8) kadın 87'si (%39.2) ise erkekti. Yaş ortalaması ise 62.61 ± 18.62 olarak saptandı. Başvuran hastaların yarısından çoğunun (%54.1) yaşı 65 üzerindeydi. İlaç kullanımı 5 grupta incelendi. Çalışmaya katılanların 76'sı (%34.2) ilaç kullanmıyordu geriye kalan 146 hastanın 52 (%23.4) tanesi YOAK, 27(%12.1) tanesi düşük molekül ağırlık heparin (DMAH) veya coumadin, 17 (%7) tanesi antiagregan ve geri kalan 50 (%22.5) hasta ise bunların dışında herhangi başka bir ilaç kullanmaktaydı. İlaç kullanmayan hastalar ve her bir ilaç grubu arasında hastane içi advers olay, kan transfüzyon sayısı ve hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir farklılık gözlenmedi. (p =0.387) Bunun yanında Htc/Hgb ve Bun/Cre oranlarının her ikisi de hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir fark oluşturmamış olmasına rağmen hastane içi advers olayı göstermede anlamlı bir şekilde farklılık oluşturmuştur. (p =0.016, p=0.029) Sonuç: Retrospektif olarak 222 hasta ile gerçekleştirilen çalışmamızda, yeni kuşak oral antikoagülan kullanan hastaların ilaç kullanmayan veya diğer antiagregan ve antikoagülan kullanan hastalara göre; hastane içi advers olayda, hastanede kalış süresinde ve kan transfüzyonu ihtiyacında anlamlı olarak bir farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gastointestinal kanama, yeni kuşak oral antikoagülanlar, kan trasfüzyonu, hastane içi advers olay

AntikoagülanlarGastrointestinal hemorajiGastrointestinal sistem+4
Ayşe Büşra Özcan
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Pharmacy SpecialtyOpen AccessTR

Antitrombotik tedavi alan hastalarda klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi

Antitrombotik ilaçlar kardiyoloji servisinde sıklıkla kullanılmaktadır ve bu hastaların ilaç ile ilişkili sorunlara (İLİS) açık olacağı düşünülmektedir. Bu çalışma ile antitrombotik tedavi alan hastalarda İLİS'lerin tespit edilmesi ve önlenmesi konusunda klinik eczacılık hizmetlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, prospektif randomize kontrollü bir çalışma olarak iki grup şeklinde tasarlanmıştır. Bir üniversite hastanesinin Kardiyoloji servisinde Kasım 2021-Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Klinik eczacı tarafından İLİS ve nedenleri tespit edilmiştir ve müdahale grubundaki hastalar için klinik açıdan anlamlı gördüğü İLİS'lere yönelik hekimlere önerilerde bulunulmuştur. İLİS sınıflandırması, PCNE (Pharmaceutical Care Network Europe) v9.1'e göre yapılmıştır. Hastalar taburculuk sonrası 1 ve 3 ay içerisinde tekrar hastane yatışları açısından incelenmiştir. Toplam 400 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol ve müdahale grubundaki hastaların yaş ortalaması sırasıyla 67,2±12,2 ve 67,8±12,3 olarak bulunmuştur. Koroner arter hastalığı (%74,5; %74,5) ve hipertansiyon (%70,5; %70) en yaygın hastalıklar olarak görülmüştür. Tespit edilen İLİS sayısı kontrol grubunda 561 ve müdahale grubunda 497 idi. Her iki grupta da en sık tespit edilen sorun tedavi güvenliği (%73,62; %74,25) ile ilişkili bulunmuştur. Sonrasında tedavi etkililiği (%24,06; %23,14) gelmiştir. Başlıca İLİS nedenlerinin ilaç seçimi (%81,11; %80,88) ve doz seçimi (%19,08; %16,10) olduğu belirtilmiştir. Çalışma sırasında klinik açıdan anlamlı görülen 266 İLİS'e yönelik 248 (%93,23) öneride bulunulmuştur. Bu önerilerin 235'i (%94,76) hekimler tarafından kabul edilmiştir. İlaç düzeyindeki girişimler en çok doz değiştirilmesi (%29,65) ve yeni ilaca başlanması (%28,49) şeklinde olmuştur. Gruplar arasında 1 ve 3 ay içerisinde tekrar hastane yatışı açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05) fakat müdahale grubunda sayısal olarak azalma gözlemlenmiştir. Çalışmamızda her iki grupta da İLİS'lerin fazla olduğu görülmüştür. Müdahale grubundaki sorunlara dair önerilerin kabul oranlarının yüksek olması, klinik eczacının İLİS'lerin azaltılmasında pozitif yönde bir katkısı olduğunu göstermiştir. Bu sonuçlar, klinik eczacının sağlık ekibine dahil edilmesinin ve sunduğu hizmetlerin yaygınlaştırılmasının, daha kaliteli bir sağlık hizmeti sağlayacağını ortaya koymaktadır. Klinik eczacılar hastanede daha aktif bir rol oynayarak, hastaların tedavi sürecinin daha etkili ve verimli yönetilmesine yardımcı olabilir.

AntikoagülanlarEczacılarEczacılık+6
Damla Sosyal
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kahramanmaraş ilinde çalışan eczacıların farmakovijilans konusunda bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi

Advers ilaç reaksiyonları toplum sağlığını etkileyen önemli bir sorundur. Bu nedenle, pazarlama sonrası dönemde ilaç güvenliğinin yakından izlenmesi ve advers etkilerin bildirilmesi büyük önem taşımaktadır. Advers etkilerin sağlık çalışanları tarafından yetersiz bildirimi, farmakovijilans sisteminin gelişebilmesinin önünde önemli bir engel olarak görülmektedir. Eczacı, hastanın sağlık çalışanları ile iletişiminin son basamağını oluşturması ve kolaylıkla ulaşılabilir olması nedeniyle ilaç güvenliğinin izlenmesi ve advers etkilerin bildirilmesinde önemli sorumluluk taşımaktadır. Bu çalışmada, Kahramanmaraş ilindeki eczacıların farmakovijilans konusundaki bilgi ve tutumlarının incelenmesi ve farmakoepidemiyolojik açıdan veri tabanı oluşumuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Bu amaçla, Kahramanmaraş'ta görev yapan 200 eczacıya yüz-yüze anket uygulanmış ve anketi 190 eczacı cevaplamıştır. Anket; eczacıların sosyo-demografik özellikleri, farmakovijilans konusundaki bilgileri ve advers ilaç reaksiyonu bildirimi hakkında tutumları ile ilgili bilgi edinmeye yönelik sorulardan oluşmaktadır. Ankete katılan eczacıların %20'si farmakovijilansı doğru olarak tanımlamıştır. Eczacıların %55,8'i son bir yıl içerisinde kendilerine advers etki şikayeti ile başvuru olduğunu belirtmiştir. Advers etki şikayetine en çok neden olan ilaç grupları arasında, antibiyotiklerin (%40,8), analjeziklerin (%16) ve kardiyovasküler ilaçların (%12,8) olduğu belirlenmiştir. Ankete katılan eczacıların %55,8'i advers etkilerin bildirilmesi gerektiğini bilmelerine rağmen, bildirim yapanların oranının sadece %8,4 olduğu tespit edilmiştir. Bildirim yapmayanlar; yeterli bilgiye sahip olmamak, gerekli olduğunu düşünmemek ve zamanın kısıtlı olması gibi nedenlerle bildirim yapmadıklarını ifade etmişlerdir. Çalışma sonucunda elde edilen verilere göre, Kahramanmaraş'ta görev yapan eczacıların büyük bir kısmının farmakovijilans konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığı ve advers etki bildiriminin düşük seviyede olduğu belirlenmiştir. Advers etki bildirimlerinin yeterli düzeye ulaşması için mezuniyet öncesi ve sonrası eğitim programları ile farmakovijilans konusundaki farkındalığın arttırılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler:Eczacı, Farmakovijilans, Advers ilaç reaksiyonu, Advers ilaç reaksiyonu bildirimi, TÜFAM

EczacılarEczacılıkFarmakovijilans+3
Algül Dilara Dokumacı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İmmun kontrol noktası inhibitörlerinin immun ilişkili yan etki sonuçları

Kanser immün sistemi ilişkisinin daha iyi anlaşılması sonrası immunoterapiler, ana olarak immün kontrol noktası inhibitörleri, kanser tedavilerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde henüz geri ödemesi olmayan immunoterapilere erken erişim ve klinik çalışma kapsamında ulaşılabilmekte buna karşılık batı ülkelerinde birçok kanser türünde rutin kullanıma girmiş durumdadır. İmmünoterapi ilaçları sitotoksik kemoterapiler ile karşılaştırıldığında daha düşük profilli bir yan etki profiline sahip olsa da yan etkilerin çıkış zamanı daha belirsiz, tanınması yüksek klinik şüphe ve detaylı bir ayrıcı tanı değerlendirmesi gerektirmektedir. Birçok organı etkileyebilse de özellikle cilt, hepatobiliyer, gastrointestinal, akciğer ve endokrin sistemleri etkilemektedir11,12. Yan etkilerin birçoğu immün sistemin gereksiz aktivasyonu sonrası ortaya çıkıp 'immune related adverse events' irAE olarak adlandırılır6. Bu farklı yan etki profili bu ilaçları klinik pratikte kullanan onkoloji uzmanları için zorlayıcı olabilmektedir8,13. Bu çalışmada çoğunluğu klinik çalışma ve erken erişim ile kullanılan ipilimumab, nivolumab ve pembrolizumab ile tedavi gören kanser hastalarında görülen metabolik yan etkilerin saptanması ve bu yan etkilerin görülme sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma verileri hastane arşivindeki elektronik veya kağıt bazlı hasta dosyalarından arşiv taraması yapılarak oluşturulmuştur. Çalışma dizayn olarak retrospektif vaka kontrol çalışmasıdır. Klinik pratikte ve Faz çalışmalarında İpilimumab, Nivolumab ve Pembrolizumab tedavisi protokolleri uygulanmış Renal Hücreli karsinoma, Malign Melanom,ileri evre Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinoma tanıları bulunan 34 hastanın arşiv hastane dosyalarından laboratuvar parametreleri olası toksisite yönünden incelenmiştir. Çalışmaya İpilimumab kullanan 12, Nivolumab kullanan 16 ve Pembrolizumab kullanan 6 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada en sık görülen yan etkiler karaciğer (% 11) ve tiroid (% 17,6) fonksiyonları ile ilişkili olarak saptanmış ve ayrıca metabolik (% 6) ve elektrolit (% 14,7) değişiklikler gözlenmiştir. İpilimumab verilen hastalarda en sık görülen yan etkiler karaciğer toksisitesi (% 25) ve elektrolit disfonksiyonları (% 25); Pembrolizumab uygulanan hastalarda tiroid disfonksiyonu (% 33); nivolumab verilen hastalarda diyabet (% 13) olmuştur.Çalışma sonucunda ilaç kesimine yol açabilecek yan etki gözlenmemiştir.İmmun kontrol noktası inhibitörü ilaçları ile tedaviler sırasında karaciğer ve tiroid fonksiyon bozuklukları yanı sıra metabolik ve elektrolit değişiklikleri gözlenmektedir. Bunların çoğu hafif düzeydedir ancak gerçek yaşam verilerinin sunulduğu büyük çalışmaların verileri yayınlanıncaya kadar az sayıdaki klinik çalışma hastalarına ait bu verilerin dikkate alınması önemli olacaktır.

Antineoplastik ajanlarNivolumabPembrolizumab+7
Eda Gedikoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Derin öğrenme ile histopatolojik olarak tanı konmuş 65 yaş üstü metastatik meme kanseri hastalarında kemoterapi yan etkisini öngörme

Bu çalışmada, Histopatolojik olarak tanı konmuş 65 yaş üstü meme kanseri hastalarının tedavi edilme aşamasında makine öğrenmesi ve derin öğrenme yöntemlerinden faydalanılarak, kemoterapi yan etkilerini önceden tahminlemeye yönelik analiz çalışması yapılması hedeflenmektedir. Yapılan çalışma ile, hastaya kemoterapi verilip verilmemesi konusunda hekimlere fikir verilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Google tarafından geliştirilen ve açık kaynak kodlu bir kütüphane olan TensorFlow kütüphanesi kullanılacak olup bünyesinde birçok derin öğrenme algoritmasını barındıran kütüphane, ptyhon dili kullanılarak geliştirilmiştir. Kütüphane 1000'den fazla yazılımcı tarafından geliştirilmektedir. Derin öğrenme yöntemlerindeki başarı seçilecek veri özellik kümesinin belirlenmesine bağlıdır, bu çalışma için kanserli hastalara uygulanan kemoterapi tedavisinde en çok bakılan özelliklerden ve kemoterapi sonucunda ortaya çıkan yan etkilerden oluşan bir veri kümesi seçilmiştir. Geliştirilen sistem üzerinde öncelikle hastalara ait ilgili bilgiler girilmiş, ardından bu hastalarda kemoterapi tedavisinin sonuçları belirtilmiştir. Bu işlem sonucunda Makine öğrenmesi yöntemleri kullanılarak ilgili veri kümesi öğrenme işlemine tabi tutulmuş, bu işlem sonucunda yeni bir hasta geldiğinde bu hasta için kemoterapi uygulanıp uygulanmayacağı sistem tarafından tahmin edilmeye çalışılmıştır. Bulgular: Derin öğrenme modeli için yeterli veri olduğunda derin öğrenme yaklaşımlarının klinik karar verme süreci ve tedavi yaklaşımlarına başarıyla uygulanabileceği, uygun, doğru ve yeterli veri seti uygulandığında daha başarılı sonuçlar elde edileceği ve başarı oranının %90'lara ulaşacağı görülmüştür. Sonuçlar: Meme kanseri tanısında, derin öğrenme tekniklerinin kullanılması ile teşhis yöntemin doğruluğu ve uygun tedavi yöntemi arttırılabilir. Bu çalışma ile sunulan sonuçların derin öğrenme tekniğin diğer hastalıkların teşhis ve tedavisi için de daha ileri araştırmalara yol açacağı düşünülmektedir.

Derin öğrenmeMakine öğrenmesiMeme hastalıkları+7
Hediye Bedük
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi kanser hastalarında kullanılan immün kontrol nokta inhibitörlerinin etkililik ve güvenlilik verilerinin tek merkezli olarak araştırılması

Giriş ve Amaç: Önemli klinik faydalarına rağmen, immün kontrol nokta inhibitörleri (ICI) immün sistemle ilişkili yan etkilere (irAE) yol açabilmektedir. Tezimizde yeni ve sık kulla-nılmaya başlanan ICI' lerin primer olarak güvenliliğini ve sekonder olarak da etkililiğini araştır-mayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 yılları arasında ÇÜTF' de ICI almış 117 hasta çalışmaya alındı. irAE gelişimi açısından; kutanöz, akciğer, karaciğer, göz ve hematolojik, merkezi-periferik sinir, endokrin, kardiyovasküler, kas-iskelet sistemleri gözlemsel olarak değerlendiril-diler. irAE' lerin hastalıklara ve ajanlara göre dağılımı ile sağkalım verileri SPSS 22.0 progra-mında incelendi. Bulgular: Hastaların erkek/kadın oranı: 88/29, median yaş 59' tu. Çalışmamızda tüm grad/grad 3-4 irAE sıklığı yüzde olarak sırasıyla; toplam 50/6; kutanöz 21/2,5; pnömonitis 19/3; hepatotoksisite 2,5/1,7 saptandı. Kolitis %1,7, endokrin irAE %5 (tiroid %4,2/adrenal %0,8) saptandı. Hematolojik irAE 1 otoimmün hemolitik anemi, 1 hemafagositik sendrom şeklindeydi. Onbir (%9) ANA, RF veya anti-dsDNA pozitifliği, 3 göz irAE, 1irAE periferik nöropati görüldü. Melanomda %32 ve akciğer kanserinde %28 bulunan irAE sağkalım farkı oluşturmadı. Nivolumab %30, pembrolizumab %28, atezolizumab %44, ipilimumub %14 ve nivolu-mab+ipilimumab ile %75 irAE belirlendi. PDL-1(+) hastaların 27. aydan sonra sağkalım eğrile-rinin PDL-1(-)' lerden ayrıştığı görüldü(p:0,234). Ortanca sağkalım; melanomda 22,3, akciğer kanserinde 17,4, RCC'de 28,3 ve Hodgkin lenfomada 47,5 aydı. Toplam yanıt %42 iken en yüksek yanıt %41 melanomda gözlendi. Psödoprogresyon %3 ve hiperprogresyon %8 atipik yanıt olarak belirlendi. Sonuç: Prospektif randomize çalışmalardan farklı olarak güvenliliğin, seçilmemiş hasta-larda gözlemsel araştırılması ve mortal giden yan etkilerin prospektif gözlenerek düşük gradlarda tespit edilmesi ile hasta yönetiminin daha etkili yapılması çalışmamızı değerli kılmaktadır. Anahtar kelimeler: immün kontrol nokta inhibitörleri(ICI), immün sistemle ilişkili yan et-ki(irAE)

Kanser hastalarıNeoplazmlarİlaç değerlendirme+4
İrem Kolsuz
Çukurova University
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Evaluation of knowledge, attitude and behaviours towards pharmacovigilance and adverse drug reaction reporting among health care professionals

Pharmacovigilance (PV) is necessary for the proper use of drugs and the safety of patients. All healthcare professionals (HCPs) have a professional responsibility to spontaneously report adverse drug reactions (ADRs). This thesis was consist of a systematic review and research study to achieve research objectives. The systematic review's objective was to assess the existing literature on the knowledge, attitudes, and practices (KAP) of HCPs concerning PV and reporting of ADR in Türkiye. While, the research study aimed to evaluate HCPs (doctors, dentists, pharmacists, nurses, midwives, and paramedics) current KAP and barriers to PV and reporting of ADR in multicenter healthcare institutions in Adana, Türkiye. A systematic review identified available literature regarding observational cross-sectional studies exploring the HCPs' KAP about PV and reporting of ADR in various geographic areas of Türkiye. Whereas, our research study included a face-to-face survey and was carried out among HCPs who were currently working in different hospitals in 10 districts of Adana, Türkiye. Data were gathered using a self-administered and previously tested questionnaire (Cronbach's alpha=0.894). The final version of the questionnaire had 58 questions divided into five sections including sociodemographic/general information, knowledge, attitude, practices, and barriers. The gathered data was examined in SPSS (version 25) via descriptive statistics, the chi-square, Kruskal–Wallis, Mann-Whitney, Factor analysis, and logistic regression tests. In a systematic review, approximately 69.1% of HCPs in Türkiye were unaware about the national PV center, 37.5% of HCPs thought that ADR reporting is not essential, and 87.5% indicated that they had never reported an ADR before in their practice. Shortage of time, uncertainty, and not knowing where to report were the most frequently mentioned obstacles to PV. In our research study, among all the included participants (n=412), the majority (60.4%) of HCPs had never obtained training on PV. Poor knowledge, positive attitudes, and poor practices were found in 51.9%, 71.1%, and 92.5% of HCPs, respectively. Lack of training and the profession of the HCPs were predictors of poor ADR reporting (p < 0.05). A significant statistical difference (p < 0.05) was also observed between HCPs and KAP scores. The main obstacles that were expected to deter HCPs from reporting ADRs were a heavier workload (63.8%), the belief that a single report of ADR has no impact (63.6%), and an absence of a professional environment (51.9%). Our systematic review identified a significant KAP gap in Türkiye toward PV activities. Similarly, our research study findings showed that most HCPs had poor knowledge and practice but had a positive attitude regarding PV and reporting of ADRs. Barriers to ADR under-reporting were also identified. The development of a compulsory unified PV education intervention for future HCPs to rationally report drug-related ADR is critical for a better healthcare system.

Adverse eventStatementLevel of knowledge+7
Zakır Khan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsili çocuk olgularda anti-epileptik ilaç düzeyinin kemik metabolizması üzerindeki yan etkilerinin incelenmesi

Epilepsili Çocuk Olgularda Anti-Epileptik İlaç Düzeyinin Kemik Metabolizması Üzerindeki Yan Etkilerinin İncelenmesi Amaç: Epilepsi çocukluk çağında başlayan ve uzun süreli tedavi gerektiren, kişiyi nörobiyolojik ve psikososyal olarak etkileyen kronik bir hastalıktır. Epilepsi tedavisinde kullanılan anti-epileptik ilaçlar uzun süreli kullanıldığı için vücutta metabolizma üzerinde çeşitli yan etkileri vardır. Biz çalışmamızda anti-epileptik ilaçların kemik metabolizması üzerindeki yan etkilerini inceledik. Gereç yöntem: Düzce Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine epilepsi tanısıyla başvuran hastalardan; çalışma kriterlerine uyan, valproik asit alan 68 (% 61,2), karbamazepin alan 26 (% 23,4) ve fenobarbital alan 17 (% 15,3) toplam 111 olgu çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilmiş olan hastaların poliklinikte rutin kontrol sırasında alınan kan ve idrar numuneleri Düzce Üniversitesi Merkez ve Farmakoloji laboratuarında çalışılarak biyokimya ve idrar verileri (kan Ca, P, ALP, PTH, 25(OH)D, idrar kalsiyum/kreatinin, ilaç düzeyi) ve kemik dansitometrisi çekilerek tüm vücut BMD ve z skorları elde edildi. Bulgular: Olgu grupları arasında cinsiyet dağılımı açısından fark saptanmadı. Olguların yaş ve tanı yaşları açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptandı (p <0,001). Olguların tedavi süreleri açısından anlamlı fark saptandı (p=0,022). Kalsiyum, fosfor, PTH, idrar kalsiyum/kreatinin ve z skorları açısından üç ilaç grubu arasında fark saptanmadı. ALP ortanca değerinin fenobarbital alan grupta daha yüksek olduğu, valproik asit alan grupta en düşük olduğu saptandı. Serum vitamin D ortanca değerlerinin tüm gruplarda düşük fakat karbamazepin alan grupta en düşük, fenobarbital alan grupta en yüksek olduğu saptandı. BMD değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmakla birlikte en düşük BMD değerinin fenobarbital alan grupta olduğu saptandı (p=0,001). Sonuç: Epilepsi nedeniyle uzun süre anti-epileptik ilaç kullanan hastalara daha fazla kemik sağlığı bilinci, düzenli kemik dansitesi kontrolü, gerektiğinde kalsiyum ve D vitamini alımı sağlanmalıdır. Hastalara güneş ışığından daha fazla yararlanma ve fiziksel aktivite önerilmesi, hastaların metabolizması için uygun anti-epileptik ilaçların seçilmesi ve riskli hastaları belirleyip erken teşhis edilerek gerekli önlemlerin alınması epileptik hastaların genel yaşam standartlarını iyileştirici etki yaratabilir. Anahtar kelimeler: Anti-Epileptik İlaç, Çocuk, Epilepsi, Kemik Metabolizması, Kemik Mineral Dansitesi.

AntikonvülsanlarEpilepsiKemik dansitesi+3
Gülden Ak
Düzce University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik submukozal adrenalin enjeksiyonunun kardiyak yan etkilerinin araştırılması

Giriş: Endoskopi, günümüzde tanıdan tedaviye çok farklı amaçlarla ve sık olarak uygulanan bir işlemdir. Adrenalinin hemostazı sağlama konusunda etkili ve kullanımı kolay olması nedeniyle, klinik pratikte gastrointestinal sistem kanamaları, polipektomiler, endoskopik mukozal rezeksiyon ve endoskopik submukozal diseksiyon sırasında farklı dozlarda ve titrelerde adrenalin submukozaya enjekte edilmektedir. Ancak bu uygulamanın kardiyak açıdan etkileri ile ilgili literatürde yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu tezin amacı gastrointestinal traktus submukozasına klinik pratikte yıllardır rutin olarak uygulanmakta olan adrenalin enjeksiyonunun kardiyak açıdan güvenilirliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda; Ağustos 2019 - Şubat 2020 tarihleri arasında endoskopi yapılan, 18 yaş üstü hastalarla prospektif olarak yapılmıştır. Çalışmaya 1:1000, 1:10.000 ve 1:20.000 titrelerinde adrenalin uygulanan gruplar ve adrenalin uygulanmayan kontrol grubu olmak üzere toplam 146 hasta dahil edilmiştir. İşlemler sırasında değişen konsantrasyonlar ile verilen adrenalinin sistemik etkilerini araştırmak için 0. 3. 6. 9. ve 12. dakikalarda nabız (atım/dakika), sistolik ve diastolik kan basıncı (mmHg) ölçülerek kayıt altına alınmıştır. Bu çalışma, Düzce Üniversitesi Etik Kurulu'ndan 05.08.2019 tarihli, 2019/162 karar numaralı izin alınarak ve Helsinki Deklarasyonu prensiplerine uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Cinsiyet, yaş, komorbid hastalık varlığı, beta bloker kullanımı, kalsiyum kanal blokeri kullanımı ve diğer anti-hipertansif ilaç kullanımı açısından gruplar homojendir. Sistolik, diyasyolik kan basıncı ve nabız verileri incelendiğinde; sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıcı ve kalp hızı parametrelerinde, farklı titrelerde adrenalin uygulanan dört kolda, adrenaline bağlı anlamlı bir artış saptanmamıştır. Ancak her gruba kendi içinde bakıldığında, diyastolik kan basıncı ve kalp hızında zamanla anlamlı bir artış olduğu bulunmuş, sistolik kan basıncında ise artış görülmemiştir. Sonuç: Yaptığımız çalışma, günlük klinik pratikte uygulanan doz ve titrelerin üzerine çıkılmasının gerektiği durumlarda, adrenalinin kardiyovasküler açıdan güvenli olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamızın bu konuda daha yüksek hasta sayısıyla yapılacak randomize kontrollü çalışmalara ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Adrenalin, endoskopi, gastrointestinal kanama, kan basıncı, nabız

EndoskopiEpinefrinGastrointestinal hemoraji+5
Burak Kurtoğlu
Düzce University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel diyabetik ratlarda antidiyabetik liraglutid ve empagliflozinin oksidatif stres, inflamatuar yanıt ve kardiyoprotektif etkilerinin araştırılması

Amaç: Antidiyabetik liraglutid ve empagliflozinin diyabetes mellitus'lu (DM) ratlarda oksidatif stres ve inflamasyonun bazı belirteçleri ile kardiyovasküler komplikasyonlar üzerine etkilerini araştırmayı ve bu etkiler bakımından iki ilacı karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: 37 adet erkek Wistar albino sıçan 4 gruba ayrıldı. 1) Sağlıklı kontrol (n=7), 2) DM kontrol (n=10), 3) DM + Liraglutid (n=10) bu gruptaki sıçanlara 0.6 mg/kg liraglutid subkutan olarak uygulandı, 4) DM+ Emapagliflozin(n=10) grubu, bu gruptaki ratlara 30 mg/kg dozunda empagliflozin oral gavaj yoluyla verildi. DM gruplarına, 110 mg/kg dozunda intraperitoneal (ip) nikotinamid (NA) enjekte edildi, 15 dk sonra 60 mg/kg dozunda i.p STZ enjeksiyonu yapılarak diyabet oluşturuldu. 8 hafta boyunca liraglutide ve empagliflozin tedavileri uygulandı ve deney sonunda son ağırlıkları ve açlık kan şekerleri ölçüldükten sonra ketamin ve ksilazin anestezisi altında vena caudalisten kan alınarak eksanguinasyon yoluyla sıçanlar feda edildi. Alınan kan örneklerinden TNF-α, IL-1, MDA, SOD, AGE, insülin seviyelerine bakıldı. Doku olarak ise kalp ve koroner arterler alındı ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: DM kontrol grubu sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında kanda diyabete bağlı beklenen değişikliklerin oluştuğu, AKŞ, AGE, IL-1, TNF-α ve MDA seviyelerinin anlamlı olarak arttığı, insülin ve SOD düzeylerinin ise azaldığı saptandı. Liraglutid ve empagliflozin tedavisinin kan glukoz seviyelerini sağlıklı kontrol ile yakın seviyelere düşürdüğü gözlemlendi. Her iki ilacın da TNF-α, IL-1, AGE, MDA seviyelerini önemli ölçüde düşürürken SOD ve insülin seviyelerini yükselttiği gözlemlendi. Histopatolojik olarak yapılan incelemede her iki ilacın da miyokard ve koroner arter dokusunda DM'nin meydana getirdiği yapısal değişiklikleri, fibrozisi, inflamasyonu önemli ölçüde iyileştirdiği, empagliflozinin miyokard üzerindeki iyileştirici etkisinin liraglutide göre daha fazla oldığu gözlemlendi. Sonuç: Liraglutid ve empagliflozin DM'nin neden olduğu ölümlerin başlıca sebebi olan kardiyovasküler komplikasyonlar üzerinde olumlu etki göstermiştir. Bu komplikasyonların patogenezinde önemli rol oynayan oksidatif stres ve inflamasyonu hafiflettiği, kardiyak ve koroner arter yapısını koruduğu gözlemlenmiştir. Sonuç olarak her iki ilacın da DM hastalarında kardiyovasküler komplikasyon gelişmesini önleyebileceğini söyleyebiliriz.

AntikonvülsanlarBiyobelirteçler-farmakolojikDiabetes mellitus+7
Cemre Uçar Ekin
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nörolojik ilaç zehirlenmesi nedeni ile başvuran çocukların değerlendirilmesi

Nörolojik ilaç zehirlenmesi nedeni ile başvuran çocukların değerlendirilmesi Giriş ve Amaç: Bu çalışmada, 2011-2015 tarihleri arasında Diyarbakır ve çevre illerden Dicle Üniversitesi Çocuk Acil Polikliniğine başvuran ve yatırılarak izlenen nörolojik ilaçlara bağlı zehirlenmesi olan olgular ve bunlara ait özellikler saptanmaya çalışılmıştır. Materyal Metod: Dicle Üniversitesi Çocuk Hastalıkları Bölümü Acil Servise nörolojik ilaçlara bağlı zehirlenme tanısıyla başvuran ve yatırılarak izlenen 0-18 yaş arası 104 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar yaş, cinsiyet, alınan ilacı türü, beraberinde başka ilaçların alınıp alınmadığı, zehirlenmenin yol açtığı belirti ve bulgular, klinik ve vital bulgular, EKG ve laboratuvarı verileri, hastanede kalış süreleri incelendi. Bulgular: Çalışmamızda hastane aciline başvuran hastaların %51.9'u kız, %48.1'i erkek idi. Hastaların geldikleri yer incelendiğinde; %17.3'ünün kırsal, %82.7'sinin kent olduğu görüldü. Hastaların yaş ortalaması 61,87±54,93 ay idi. Hastaneye başvuru süreleri 0.25 - 28 saat arasında olduğu ve ortalaması 3,25±3,95 saat idi. Yoğunbakım yatış sürelerinin ortalaması 1,79±1,57 gün olduğu saptandı. Hastaların %4.8'i 1 yaş altı, %49'u 1-3 yaş arası, %17.3'ü 3-6 yaş arası, %12.5'i 6-12 yaş arası ve %16.3'ünde 12 yaş ve üzeri olduğu görüldü. Başvuru anındaki ilaç zehirlenmelerinde zehirlenmeye neden olan etken maddeler incelendiğinde ilk sırada %29.8'i Amitriptilin, ikinci sırada %8.7'si Risperidon, üçüncü sırada ise %7.7'si Olanzapin olduğu görüldü. İlaç alım nedenlerinin %80.8'i kaza, %19.2'si intihar ile başvurdukları görüldü. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası laboratuvar değerlerinde; serum Üre değerleri (sırasıyla 22,66±7,72 mg/dL ve 16,60±6,60 mg/dL) tedavi öncesi ve tedavi sonrası üre değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p= 0.000). Serum potasyum değerleri (sırasıyla 4,08±0,48 mEq/L ve 4,32±0,43 mEq/L) tedavi öncesi ve tedavi sonrası potasyum değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p= 0.000). Serum Ca değerleri (sırasıyla 9,50±0,57 mEq/L ve 9,68±0,48 mEq/L) tedavi öncesi ve tedavi sonrası Ca değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p= 0.002). Beyaz küre sayısı (sırasıyla 10,08±2,85 K/mm3 ve 8,76±2,90 K/mm3) tedavi öncesi ve tedavi sonrası beyaz küre değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p= 0.001). İlaç alım nedenlerinin cinsiyete göre dağılımlarında erkeklerin %90'ı kaza, %10'u intihar idi, kızların %72.2'si kaza, %27.8'i intihar nedeniyle ilaç aldığı görüldü. İlaç alım nedenleri ile cinsiyet arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p<0.05). İlaç alım nedenleri ile yaş gruplarına baktığımızda; kaza ile ilaç alan hastaların %6'sı 1 yaş altı, %60'ı 1-3 yaş arası, %21.4'ü 3-6 yaş arası, %11.9'u 6-12 yaş arası idi, intihar nedeni ile ilaç alan hastaların %15'i 6-12 yaş arası ve %85'i 12 yaş ve üzeri olduğu saptandı. İlaç alım nedenleri ile yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p <0.05). İlaç alım nedenleri ile ilaç alım sayıları incelendiğinde; tekli ilaç alanların %88.2'si kaza, %11.8'i intihar idi. İkili ilaç alanların %60'ı kaza, %40'ı intihar idi. Üç ve üzeri ilaç alanların %33.3'ü kaza, %66.7'si intihar nedeniyle ilaç aldıkları saptandı. İlaç alım nedenleri ile ilaç alım sayıları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p <0.05). İlaç alım nedenleri ile aktif kömür uygulanma durumlarına baktığımızda; aktif kömür uygulanmayan hastaların %93.3'ü kaza, %6.7'si intihar idi, aktif kömür uygulanan hastaların %75.7'si kaza, %24.3'ününde intihar nedeniyle ilaç aldığı görüldü. İlaç alım nedenleri ile aktif kömür uygulanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p <0.05). Sonuç: Zehirlenme olgularının çoğunun takip ve tedavisi acil çocuk servisinde yapılmaktadır. Başlıca zehirlenme nedeni kaza ve ailenin dikkatsizliği nedeniyle çocuğun bilinçsizce ilaç alımı olup, intihar amaçlı zehirlenmeler daha az sayıdadır ve başlıca kız çocuklarında olmaktadır. Aileler, ilaç üreticileri, hekimler tarafından alınacak önlemlerin yanı sıra, ülkemiz genelindeki zehirlenmelerin epidemiyolojik özelliklerinin hem geriye dönük hem de ileriye yönelik çok merkezli çalışmalar ile belirlenmesi, çocukluk çağı zehirlenmelerinin önlenmesine, mortalite ve morbiditesinin azaltılmasına önemli katkıda bulunacaktır. Anahtar Kelimeler: Nörolojik ilaç, zehirlenme, çocuk.

NörolojiNörolojik hastalıklarZehirlenmeler+4
Mehmet Kaya
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk kliniklerinde yatan hastalarda kolistin kullanımının değerlendirilmesi

ÖZET Çocuk Kliniklerinde Yatan Hastalarda Kolistin Kullanımının Değerlendirilmesi Geçmiş dönemlerde nefrotoksisite ve nörotoksisite nedeniyle kullanımı sınırlandırılan kolistin son yıllarda çoklu antibiyotik direncine sahip gram-negatif bakterilerden özellikle acinetobacter baumannii, klebsiella pneumoniae ve pseudomonas aeruginosa nedeniyle meydana gelen enfeksiyonlardaki artış nedeniyle tekrar kullanıma girmiştir. Bu çalışmada farmakodinamik ve farmakokinetik özellikleri tam anlaşılamayan kolistinin kullanım endikasyonu, dozu, klinik yanıtı ve olası yan etkileri incelenerek, kolistin uygulanmasının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Ocak 2013 - Aralık 2015 tarihleri arasında yapıldı. Çocuk Yoğun Bakım Üniteleri ve kliniklerinde 48 saatten daha uzun süre yatan, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin yaşları 1 ay – 18 yaş arasında olan ve kolistin tedavisi alan 49 hasta retrospektif ve 4 hastada prospektif olarak çalışmaya alındı. Kolistin tedavisi alan 53 hastadan tekrarlayan enfeksiyonlarında dâhil edilmesi ile 63 enfeksiyon tespit edildi. Çalışmada hastaların yaşı, cinsiyeti, yatış tanıları, yattığı klinik, yatış süresi, uygulanan invaziv girişimler (mekanik ventilasyon, santral venöz katater, idrar sondası, nazogastrik sonda, intratekal girişim, trakeostomi, toraks tüpü gibi), eşlik eden ek hastalıklar, total parenteral nutrisyon kullanımı, uygulanan antibiyotik rejimleri ve süreleri, nötropenik olma, immün süpresyon kullanma, H2 reseptör blokörü kullanılması gibi olası risk faktörleri, tedavi öncesi, tedavinin beşinci günü ve tedavi sonrası laboratuar değerleri kaydedildi. Çalışmaya alınan vakaların 33'ü (%52,4) erkek ve 30'u (%47,6) kızdı. Vakaların yaş ortalamaları 42,8 ± 50,2 ay (3 -183 ay), ortalama ağırlıkları 13,8 ± 11,7 kg (2 - 60 kg), hastanede yatış süreleri ortalama 17,1 ± 208 (12-750) gün idi. Vakalarımızın 48'si (%76,2) çocuk yoğun bakım ünitesinde takip edilirken, 15'i (%23,8) diğer servislerimizde yatarak takip edilmekteydi. Kültürlerde üreyen mikroorganizmalar açısından incelendiğinde; 32 (%50,8) hastada acinetobacter baumanii, 10 (%15,9) hastada pseudomonas aeruginosa, bir (%1,6) hastada klebsiella pneumoniae üremesi tespit edilirken, 20 (%31,7) hastada üreme olmadı. Kolistin 43 vakada kültür sonucu ile 20 vakada ise sepsis sonucu ampirik olarak başlandı. Kolistin tedavisi alan hastaların en sık maruz kaldıkları risk faktörleri trakeostomi, nazogastrik sonda, yatış süresi ve mekanik ventilasyon idi. 62 vakada kombine tedavi uygulandı, kombinasyonda en sık meropenem ve sulperazon kullanılmıştı. Kolistinin ortalama kullanma süresi 19,7 ± 11,1 gün olarak tespit edildi. Hemoglobin düzeyi tedavinin 5. gününde diğer günlere göre anlamlı olarak daha düşüktü (p = 0,006). Kalsiyum düzeyi ise tedavi öncesi diğer günlere göre daha düşüktü (p = 0,001). Diğer biyokimyasal ve hemogram parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p > 0,017). Endotrakeal entübasyon, mekanik ventilasyon, nazogastrik tüp, transfüzyon, geçirilmiş cerrahi operasyon ve bilinç kapalılığının istatistiksel olarak mortaliteyi arttırdığı tespit edildi (p < 0,05). Sonuç olarak; Kolistin gram-negatif bakteriler ile meydana gelen enfeksiyonlarda diğer antibiyotiklere direnç varsa kullanılmalıdır. Hastalıkların şiddeti ve mortalitesi göz önüne alındığında kolistinin yan etkileri kabul edilebilir düzeydedir. Kolistin alan hastaların takibinde özellikle hemoglobin ve kalsiyum düzeyine de dikkat edilmesini önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Çocuk, kolistin, klinik yanıt, yan etki

KolistinYatan hastalarÇocuk hastalıkları+4
Ali Rıza Gedik
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Gastroenteroloji Bölümünde kronik hepatit B hastalarında tenofovir ve entekavirin renal fonksiyonlar üzerine uzun dönem yan etkileri

Giriş ve amaç: Hepatit B virusu (HBV) dünya genelinde karaciğer ilişkili morbidite ve mor-talitenin önde gelen sebebidir. Hepatit B virusunun orta derecede endemik olduğu ülkemizde kronik hepatit B (KHB) önemli bir sağlık sorunudur. KHB tedavisinde yüksek etkili ve yüksek direnç bariyerine sahip entekavir (ETV) ve tenafovir disoproksil (TDV) gibi nükleoz(t)id analogları (NAs) kullanılmaktadır. Nükleotid analaogları (tenofovir ve adefovir) uzun dönem kullanımında nefrotoksisite ile ilişkili olabilmektedir. Çalışmadaki amacımız kendi kohortumuzda bulunan hastalarda uzun dönem TDV kullanımının böbrek fonksiyonu üzerindeki etkisini araştırmaktadır. Metod: Ocak 2011-Şubat 2016 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvurmuş, KHB tanısıyla TDV başlanan 194 ve ETV başlanan 100 olmak üzere toplam 294 hasta çalışmaya dahil edildi. Tıbbi kayıtlarda yer alan yaş, cinsiyet, hepatit serolojisi, viral replikasyon, biyokimyasal parametreler, görüntüleme tetkikleri ve patoloji raporlarının sonuçlarından yararlanıldı. Glomeruler filtrasyon hızı MDRD (The Modification of Diet in Renal Disease) yöntemi aracılığıyla hesaplandı. Hastalar, tedavi başlangıcındaki ve takip sonundaki böbrek fonksiyon testleri kullanılarak nefrotoksisite açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 32±11 yıl olan 195'i erkek toplam 294 hasta alındı. Hastaların 194'ü TDV, 100'ü ETV grubunda yer almaktaydı. Gruplar karşılaştırıldığında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark yoktu. Grupların başlangıç ALT, AST, GGT, ALP, Total bilirubin, total protein, albümin değerleri, üre, kreatinin, GFR, viral yükleri (HBV DNA), HAİ skorları, fibrozis skorları arasında fark yoktu. Hastaların ortalama takip süreleri 66±18 ay idi. Tenofovir kullanan hastaların tedavi sonrası son takip kreatinin ve GFR değerleri sırasıyla 0,81±0,01 g/dl ve 102,94+19,78ml/dk olarak tespit edildi. Entekavir kullanan hastaların ise tedavi sonrası son kreatinin ve GFR değerleri sırasıyla 0,81±0,013 g/dl ve 104,65±19,05 ml/dk olarak tespit edildi. Grupların takip sonu kreatinin, kreatinin değişim oranlarıkarşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Hiçbir hastada kreatinin ve GFR, tedavi dozunda düzenleme veya ilaç değişikliği gerektirecek değerlere ulaşmamıştı. Sonuç:Bu çalışmada her iki ilacın kullanımının başlangıç renal fonksiyonları normal sınırlar içinde olan, komorbiditesi olmayan KHB hastalarında klinik öneme sahip olmayan GFR azalmasına yol açtığını gösterdik. Bu hastalarda renal açıdan kullanımı güvenli olsa da TDV başlanan, özellikle komorbiditeye sahip KHB'li hastalarda böbrek fonksiyon testlerinin düzenli takibi gerekir. Anahtar kelimeler: Entekavir, Tenofovir, GFR, Kronik Hepatit B, Böbrek fonksiyon testleri, Glomerüler filtrasyon hızı

Böbrek fonksiyon testleriEntekavirGlomerüler filtrasyon+7
Jihat Kılıç
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İndometazinle indüklenmiş gastrik ülserde andrographolide'nin farklı dozlarda koruyucu etkinliğinin araştırılması

Amaç: Non steroid antiinflamatuar ilaç (NSAİİ) ilişkili gastrik hasar bu grup ilaçların sık görülen tehlikeli bir yan etkisidir.Uzun zamandır gastrik ülser tedavisinde proton pompa inhibitörleri (PPI) kullanılmaktadır. Daha güvenli ajanlar geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Çalışmamızda Andrographolide'nin gastrik ülser etyolojisinde önemli yeri olan NSAİİ grubu ilaçlardan olan indometazinin zararlı etkisine karşı gastroprotektif etkileri üzerinde inceleme yapılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmada her biri 3-4 aylık yaklaşık 300-350 gr ağırlığında olan 48 adet erkek wistar albino rat kullanılmıştır.Rastgele seçilen 8'erli 6 gruba ayrılmışlardır. Gruplar: kontrol, indometazin, lansoprazol, indometazin+lansoprazol, indometazin+andrographolid 15mg (a+i15), indometazin+andrographolid 30mg (a+i30) olacak şekilde düzenlenmiştir. Kontrol grubu standart yem ve çeşme suyu ile beslenirken diğer gruplar deney öncesi 24 saat süreyle aç bırakılmış ardından ilaç uygulamaları yapıldıktan 8 saat sonra kan ve doku örnekleri alınmıştır. Makroskopik, histopatolojik, ve biyokimyasal veriler ortaya konmuştur. Makroskopik incelemede milimetrik kağıt kullanılarak etkilenen mide yüzey alanı yüzdesi hesaplanmış, histopatolojik incelemede ise nekroz, kanama, erozyon ve yangı infiltrasyonu düzeyine bakılmıştır. Biyokimyasal olarak ise serbest radikal metabolizmasında rol alan süperoksid dismutaz (SOD), glutatyon (GSH), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPX) ile lipit peroksidasyonu göstergesi olan malondialdehit(MDA) düzeyleri incelenmiştir. Bulgular: Histopatolojik incelemede indometazin grubunda yaygın nekroz, erozyon, kanama ve yoğun yangısal hücre infiltrasyonu görülmüştür. Lansoprazol uygulamasının indometazin tarafından şekillendirilen histopatolojik değişiklikleri tamamen önlediği görülmüştür. Andrographolid 15mg ve 30 mg uygulamasının yalnızca indometazin verilen gruba göre makroskopik ülser alanı ve yangısal yanıtta istatistiksel olarak anlamlı azalma sağladığı görülmüştür.İndometazin uygulanan grupta ortalama ülser alanı 14,91±5,44 olurken a+i15 grubunda 8,56±3,67 A+i30 grubunda ise 6,06±3,62 olarak saptanmıştır. P=0.002 değeri ile istatistiksel olarak anlamlı olarak hem ati15 grubunda hem de ati 30 grubunda ülser alanı indometazin grubundan azdır. A+i30 grubunda ülser alanı a+i15 grubuna göre daha düşük saptanmıştır. Nekroz , kanama ve erozyon skorları açısından indometazin grubunda ortalama hem a+i15 ve a+i30 grubundan yüksek bulunmakla birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. GSH açısından değerlendirildiğinde kontrol grubunda düzeyin indo, lan ve indo+lan gruplarından istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu görülmüştür(p=0.027). andrografolid verilen gruplarda GSH düzeyindeki düşüş sınırlı kalsa da olumlu etkisi istatistiksel anlamlı değildir. CAT, SOD, GPX ve MDA açısından gruplar arasında andrographolid'in olumlu etkisini gösteremedik. Sonuç: Andrografolidin makroskopik ülser oluşumunu önlemedeki olumlu etkisi, histopatolojik olarak yangı yanıtında belirgin azalma sağlaması ileride gastroprotektif bir ajan olarak kullanılabileceği kanaatini uyandırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Andrographolid, gastrik ülser, indometazin

AndrografolidAntiinflamatuar ajanlar-nonsteroidProton pompası inhibitörleri+4
Hakan Ulu
Aydın Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Relaps refrakter multipl myelom hastalarında immunomodülatuar ajan (IMID) yanıt ve yan etkilerinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Multipl myelom nedeni bilinmeyen, kemik iliğinde klonal proliferasyona uğrayan plazma hücrelerine bağlı gelişen, serum ve idrarda monoklonal proteinlerin varlığı ve bu monoklonal proteinlerin yol açtığı uç organ hasarıyla karakterize neoplastik bir hastalıktır. Bu çalışmada kliniğimizde takip edilip IMID grubu tedavi alan relaps refrakter multipl myelom (RRMM) hastalarının tedavi yanıtlarını, yan etkileri ve yan etki yönetimini ortaya koyarak günlük pratiğimizi şekillendirecek en uygun yaklaşımların belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Bu çalışma Haziran 2001 – Eylül 2018 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı'nda takip ve tedavisi sürdürülmekte olup tedavisinin bir basamağında immünmodulatuar ilaç (IMID) kullanmış multipl myelom hastalarının genel özellikleri, genel sağkalımları, İMİD grubu ilaçlarla sağlanan etki, yan etki profilleri, yan etkileri önlemek için kullanılan profilaksiler ve yan etki yönetimiyle elde edilen genel sonuçlar değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın demografik verileri, multipl myelom alt tipleri, performans durumları ve evreleri literatür ile uyumlu saptanmıştır. Görüntüleme yöntemleri karşılaştırıldığında Kemik survey ile tutulum saptanmayan 28 hastanın 9'unda (%32.1) ise MR, BT veya PET ile tutulum saptanmıştır. Lenalidomid tedavisi alan hastaların %88.5'inde tedaviyle en az PR yanıt elde edildiği görülmüştür. Hastaların %5.2'sinde VTE nedeniyle doz azaltımı yapılmış, %2.6'sında tedaviye ara verilmiş, %2.6'ında tedavi sonlandırılmıştır. Bunlar ileri yaşlı, çok komorbidli, yüksek hastalık aktiviteli hastalardır. Antibiyotik profilaksisi alan hastalarda tedaviye ara vermeyi gerektirecek infeksiyon görülme oranı %14.2 iken profilaksi almayan hastalarda bu oran %58.8 olarak saptanmıştır. İnfeksiyöz nedenlerle doz azaltımı yapılan 8 hastanın 4'ünün (%50) doz azaltımına kadar profilaksi almadığı görülmüştür. Sonuç: IMID grubu ilaçlar RRMM'da sıkça kullanılan ve belirgin yanıt alınan ilaçlardır. İlaçların etkin olarak kullanılabilmeleri için yan etkileri henüz gelişmeden önlemeyi sağlayacak profilaktik yaklaşımlar hasta özelliklerine göre belirlenmelidir. Anahtar Sözcükler: Relaps refrakter multipl myelom, immünmodulatuar ilaçlar (IMID), lenalidomid, talidomid, pomalidomid, etki, yan etki

LenalidomidMultipl miyelomPomalidomid+5
Çağdaş Erdoğan
Dokuz Eylül University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane kanserli hastalarda SRD5A2 polimorfizminin dutasterid yanıtına etkisinin değerlendirilmesi

Etkisini testosteronu dihidrotestosterona dönüştüren 5-alfa redüktaz enziminin hem tip-1 hem tip-2 izoenzimini inhibe ederek gösteren dutasterid, oral yoldan kullanılan bir ilaçtır. 5-alfa redüktaz enzimini kodlayan SRD5A2 geninde en sık görülen varyasyonlar olan V89L (rs523349) ve A49T (rs9282858) polimorfizmlerinin enzim aktivitesini etkilediği bilinmektedir. Çalışmanın amacı, bir faz 2 klinik araştırma kapsamında dutasterid tedavisi alan mesane kanserli hasta gönüllülerin SRD5A2 genindeki V89L ve A49T polimorfizmlerinin, dutasteridin etkililiği ve güvenliliği üzerindeki etkilerinin araştırılmasıdır. 22 hasta gönüllüden alınan kan örneklerinden DNA'lar izole edilerek polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kuruldu. TaqMan SNP Genotyping Assay sistemi kullanılarak DNA'lardaki tek nükleotid polimorfizmleri çoğaltılarak saptandı. Analizler, Applied Biosystems Instruments 7500 Fast Real-Time PCR Systems (Applied Biosystems™) PCR cihazı, TaqMan Genotype Software Version 1.6.0 (Applied Biosystems™) ve Microsoft Excel programları kullanılarak gerçekleştirildi. Çalışma süresince saptanan advers olayların dutasterid ile nedensellik ilişkisi ve şiddeti değerlendirildi. Tüm istatistiksel analizler, Statistical Package for the Social Sciences (SPSS, Inc., Chicago IL), sürüm 22, Windows yazılımı ile yapıldı ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Etkisini testosteronu dihidrotestosterona dönüştüren 5-alfa redüktaz enziminin hem tip-1 hem tip-2 izoenzimini inhibe ederek gösteren dutasterid, oral yoldan kullanılan bir ilaçtır. 5-alfa redüktaz enzimini kodlayan SRD5A2 geninde en sık görülen varyasyonlar olan V89L (rs523349) ve A49T (rs9282858) polimorfizmlerinin enzim aktivitesini etkilediği bilinmektedir. Çalışmanın amacı, bir faz 2 klinik araştırma kapsamında dutasterid tedavisi alan mesane kanserli hasta gönüllülerin SRD5A2 genindeki V89L ve A49T polimorfizmlerinin, dutasteridin etkililiği ve güvenliliği üzerindeki etkilerinin araştırılmasıdır. 22 hasta gönüllüden alınan kan örneklerinden DNA'lar izole edilerek polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kuruldu. TaqMan SNP Genotyping Assay sistemi kullanılarak DNA'lardaki tek nükleotid polimorfizmleri çoğaltılarak saptandı. Analizler, Applied Biosystems Instruments 7500 Fast Real-Time PCR Systems (Applied Biosystems™) PCR cihazı, TaqMan Genotype Software Version 1.6.0 (Applied Biosystems™) ve Microsoft Excel programları kullanılarak gerçekleştirildi. Çalışma süresince saptanan advers olayların dutasterid ile nedensellik ilişkisi ve şiddeti değerlendirildi. Tüm istatistiksel analizler, Statistical Package for the Social Sciences (SPSS, Inc., Chicago IL), sürüm 22, Windows yazılımı ile yapıldı ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. SRD5A2 genindeki V89L polimorfizmi açısından tüm hasta gönüllüler homozigot GG (%100); A49T (rs9282858) polimorfizmi açısından 22 hasta gönüllünün 11'i heterozigot TC (% 50), 9'u homozigot TT (% 40.9), 1'i homozigot CC (% 4.5) olarak saptandı. A49T polimorfizminin farklı genotipleri ile hastalık nüksü arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.715). Hiçbir hasta gönüllüde dutasterid ile nedensellik ilişkisi kurulan advers reaksiyon gelişmedi. Çalışmamız, SRD5A2 genindeki V89L ve A49T polimorfizmlerinin mesane kanserli hastalardaki sıklığını ortaya koyan ve mesane kanseri nüksü ile ilişkisini araştıran literatürdeki ilk çalışmadır. İlgili polimorfizmlerin dutasteridin etkililiği ve güvenliliği üzerindeki etkisinin ortaya konması için daha büyük örneklem büyüklüğüne sahip ve kontrol grubunun da dahil edileceği çalışmaların planlanması gerekmektedir.

Advers olayDutasteridEnzim polimorfizmi+6
Canet İncir
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematolojik maligniteli pediatrik hastalarda vorikonazol ile ilişkili advers olayların geriye yönelik değerlendirilmesi

Amaç: Vorikonazol, hematolojik maligniteli pediatrik hastalarda invaziv aspergillozis profilaksisi ve tedavisinde kullanılan etkili, geniş spektrumlu bir antifungaldir. İlacın plazma konsantrasyonu; enflamasyon, karaciğer fonksiyonları, yaş, ilaç-ilaç etkileşimleri, ilaç-besin etkileşimleri ve ilacı metabolize eden enzimlerdeki genetik polimorfizmlere göre değişkenlik göstermektedir. Düşük plazma konsantrasyonları etkisizliğe, yüksek plazma konsantrasyonları ise advers reaksiyon riskinde artışa yol açmaktadır. Bireysel farklılıklar nedeniyle pediatrik yaş grubunda vorikonazolün terapötik ilaç düzey izlemi ile birlikte ve mümkünse farmakogenetik test rehberliğinde kullanılması tavsiye edilmekte; ancak bu uygulamalar rutin klinikte kullanılmamaktadır. Pek çok merkezde vorikonazolün güvenliliği genellikle, bilinen advers reaksiyonlar açısından klinik gözlem ve laboratuvar parametreleri ile takip edilmektedir. Bu çalışmanın amacı; 01.09.2010- 01.09.2020 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Hematoloji Servisi' nde bir hematolojik malignite tanısı ile tedavi alan ve tedavinin herhangi bir döneminde vorikonazol kullanmış olan hastalarda, vorikonazol tedavisinin ilk 30 günü içinde meydana gelen advers olayları ortaya koymak ve bu advers olaylar ile vorikonazol arasındaki nedensellik ilişkisini incelemektir. İkincil amaç olarak vorikonazolün etkililiğine ilişkin veriler değerlendirilmiştir. Yöntem: Hastaların verileri, elektronik hasta kayıt sisteminden geriye yönelik olarak elde edildi. Klinik kayıtlarında tariflenen advers olaylar ve/veya laboratuvar verilerinde saptanan anormalliklerin şiddeti, Amerika Ulusal Kanser Enstitüsü'nün Advers Olaylar Ortak Terminoloji Kriterleri (NCI-CTCAE) 5.0' a göre derecelendirildi. Advers olayların vorikonazol kullanımı ile nedensellik ilişkisi, "Liverpool Nedensellik Değerlendirme Aracı (LCAT)"; "Naranjo Yöntemi" ve "Dünya Sağlık Örgütü-Uppsala İlaç İzlem Merkezi (WHO-UMC) Nedensellik Değerlendirme Sistemi" kullanılarak kategorilendi. Vorikonazol tedavisinin etkililiği ise Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Örgütü- Mikozis Çalışma Grubu Konsensus Kriterleri' ne (EORTC/MSG) göre değerlendirildi. Kategorik veriler sayı (n), yüzde (%); ölçümle belirlenen sürekli veriler ise dağılımlarının normalliğine göre ortalama ± standart sapma (SD) ya da ortanca (minimum-maksimum) olarak sunuldu. Vorikonazol kullanımı öncesi ve sırasındaki laboratuvar ölçümlerinin karşılaştırılması, normal dağılıma uyan veriler için bağımlı gruplarda t-testi; normal dağılıma uymayan gruplarda ise Wilcoxon işaretli sıralar testi ile yapıldı. Kategorik veriler için bağımlı ve bağımsız değişkenler arasındaki ilişki, ki kare testi ile değerlendirildi. Veriler SPSS-22 (SPSS INC., Chicago, IL, USA) istatistik programı ile analiz edildi ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 45 hastanın tümünde en az bir advers olay, 23' ünde (%51.1) ise en az bir advers reaksiyon saptandı. Hematolojik advers olaylar; 23 (%51.1) hastada anemi, 12 (%26.7) hastada lökopeni, 10 (%22.2) hastada nötropeni ve 16 (%35.6) hastada trombositopeni idi. Hematolojik advers olaylar ile vorikonazol kullanımı arasında nedensellik ilişkisi saptanmadı. Hastaların 40' ında (%88.9) en az bir hepatobiliyer sistem ile ilişkili advers olay, 22' sinde (%48.9) ise hepatobiliyer sistem ilişkili advers reaksiyon saptandı. Hepatobiliyer advers olaylar; 27 (%60.0) hastada alanin aminotransferaz (ALT) artışı, 26 (%57.8) hastada aspartat aminotransferaz (AST) artışı, 21 (%46.7) hastada ise total bilirubin artışı idi. Otuzyedi hastanın 12'sinde (%32.4) alkalen fosfataz (ALP) düzeylerinde artış ve 36 hastanın 20' sinde (%55.6) ise gama-glutamil transferaz (GGT) düzeylerinde artış görüldü. Hastaların 14' ünde ALT, 15' inde AST, dokuzunda ALP, 14' ünde GGT ve yedisinde total bilirubin artışı ile vorikonazol kullanımı arasında "olanaklı (possible)" bir nedensellik ilişkisi mevcuttu. Vorikonazol kullanımının sonlandırılmasına yol açan advers reaksiyonların tümü hepatobiliyer sistem ile ilişkiliydi ve dokuz hastada (%20) ilaç bu nedenle kesilmişti. Hepatobiliyer advers reaksiyonların tedavinin ilk iki haftası içinde ortaya çıkıp üçüncü haftada maksimum şiddetine ulaştığı saptandı. Hastalarda saptanan pankreatik advers olaylar; beş hastada (%35.7) lipaz artışı, altısında (%42.9) amilaz artışı idi. Bir hastadaki amilaz ve lipaz artışları "olanaklı (possible)" advers reaksiyon olarak değerlendirildi. Kalsiyum ve potasyum ölçümleri mevcut olan 44 hastanın 17' sinde (%38.6) hipokalsemi, birinde (%2.3) hiperkalsemi, 18' inde (%40.9) hipokalemi ve 15' inde (%34.1) hiperkalemi; magnezyum ölçümleri mevcut olan 33 hastanın ise 12' sinde (%36.4) hipomagnezemi ve beşinde (%15.2) ise hipermagnezemi advers olayları saptandı. Nedensellik değerlendirmesi sonrasında, elektrolit anormalliklerinin hiçbiri, vorikonazole bağlı birer advers reaksiyon olarak değerlendirilmedi. Ayrıca hastaların 16' sında (%36.6) hipoalbuminemi, birinde (%2.2) kreatinin artışı, birinde (%2.2) eritema multiforme, birinde (%2.2) makülopapüler döküntü ve birinde (%2.2) bradikardi advers olayları saptandı. Bunların hiçbiri vorikonazol kullanımı ile ilişkilendirilmedi. Bir hastada görülen halüsinasyon ve korku içerikli rüyalar ile bir diğer hastada görülen ventriküler ekstrasistol vuru ise "olanaklı (possible)" advers reaksiyon olarak değerlendirildi. Tedavi endikasyonunda vorikonazol kullanan hastaların %10.7' sinde enfeksiyonun progrese olduğu, bir hastada ise vorikonazol tedavisinin sekizinci gününde primer hematolojik malignite ile ilişkili ölüm görüldüğü saptandı. Diğer hastalarda etkisizlik düşündürecek bir bulguya rastlanmadı. Sonuç: Çalışmamızda vorikonazol kullanan pediatrik yaş grubu özelinde advers olaylar ve advers reaksiyonların sıklığı ayrı ayrı ele alınmış, ciddiyet/şiddet derecelendirmesi ve nedensellik ilişkisi sistematik olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalarda, vorikonazol kullanımın ilk ayında en sık ortaya çıkan ve tedavinin sonlandırılmasına yol açan en sık advers reaksiyonların, hepatobiliyer sistem ile ilişkili advers reaksiyonlar olduğu saptanmıştır. Literatürde vorikonazol kullanan hastalarda sıklıkla bildirilen görme bozuklukları ve dermatolojik advers reaksiyonlar ise bizim çalışma popülasyonumuzda tespit edilememiştir. Verilerin retrospektif olarak elde edilmesinin klinik gözlem ile karar verilen advers reaksiyonlarının saptanmasını zorlaştırdığı düşünülmektedir. Çalışmanın izlem süresi, etkililiği net olarak ortaya koymak için yetersiz olsa da tedavi endikasyonunda vorikonazol kullanan hastaların %85.7' sinde klinik ya da radyolojik olarak iyileşme saptanmıştır. Tüm advers reaksiyonların gerçek sıklığının ortaya koyulması ve nedensellik ilişkisinin daha sağlıklı değerlendirilebilmesi için verilerin ileriye yönelik olarak toplandığı ve vorikonazol plazma konsantrasyonlarının ölçülebildiği ve daha çok hastanın dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Antifungal ajanlarHematolojiHematolojik neoplazmlar+4
Özge Akçay
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tümör nekroz alfa inhibitörü tedavisi alan hastalarda görülen nörolojik yan etkiler, tedavisi ve hastalık progresyonu ile ilişkisi

Giriş: Hastalık modifiye edici anti-romatizmal tedaviler (DMARD=Disease Modifying anti-rheumatic Drugs) inflamatuar romatizma hastalıklarının tedavisinde kullanılan ve hastalık semptomlarının yanı sıra hastalık patogenezine de etki ederek hastalık ilerlemesini yavaşlatan veya durduran ilaçlara verilen ortak bir isimdir. Bu grup içerisinde yer alan ve biyolojik tedavi olarak adlandırılan tedaviler aspesifik hücre yolaklarını veya sitokinleri hedefleyerek başta inflamatuar romatizmal hastalıklar olmak üzere çeşitli onkolojik ve hematolojik hastalıkların tedavisindeki karşılanmamış tedavi ihtiyaçlarına yönelik yeni çözümler sağlamıştır. Biyolojik tedaviler içerisinde romatolojik hastalıklard en sık kullandığımız ilaçlar anti-TNF' lerdir. Günümüzde biyolojik tedavilerin giderek artan kullanımı ile SSS (Santral Sinir Sistemi ) demiyelinizan bozuklukları ve periferik sinir sistemi demyelinizan bozuklukları dahil olmak üzere birtakım demiyelinizan olaylar bildirilmiştir Amaç: Bu çalışmada biyolojik tedavi alan hastalarda görülen nörolojik yan etkileri, bu tedaviler ile ilişkilendirilen nörolojik semptomların sıklığı, tipi, şiddeti, ve romatizmal tedavi kesilmesi ile semptomların seyri ve ek nörolojik tedavi ihtiyacı gösterip göstermemesi gibi çeşitli değişkenleri değerlendirmeyi amaçladık. Metod: Bu retrospektif kohort çalışmasında 2011 Ocak ve 2020 Ocak tarih aralığında DEÜTF Romatoloji polikliniğinde takipli ve herhangi bir romatizmal hastalık tanısı nedeniyle TNFi tedavisi kullanan ve TÜRKBİO veri tabanında kayıtlı hastalar dahil edildi. Hastalarda herhangi bir zaman aralığında gelişmiş olan nörolojik semptomların tipi, şiddeti, süresi ve biyolojik tedavi ile olan ilişkisine ilişkin çeşitli değişkenler, hastaların ek görüntüleme ihtiyaçları, çeşitli laboratuar testleri retrospektif olarak incelendi ve kayıt edildi. Bulgular : Biyolojik tedavi alan 877 hastadan 16'sında (% 1,8) nörolojik yan atki görüldü. Bu 16 hastadan 13 hasta (%81,25) SpA üç hasta (%18,75) seropozitif RA tanılı idi. Biyolojik tedaviden sonra nörolojik yan etki gelişme süresi ortalama 26,37±29,58 aydı. Hastaların %68,8'inde biyolojik tedavi kesildi. Biyolojik tedavi devam durumu ile nörolojik semptomlar (stabil/progrese/regrese) arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç : Biyolojik tedavi kullanırken ortaya çıkan nörolojik yan etki için biyolojik ajanın kesilmesi nörolojik semptomların düzelmesinde etkisiz gibi gözükmektedir. Bu da biyolojik ajanların haksız yere bu konuda suçlanabileceği düşüncesini akla getirmiştir. Bu nedenle biyolojik ilaçlar ile nörolojik yan etki ilişkisini incelemek üzere daha geniş hasta gruplarında yapılacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Belirti ve semptomlarNörolojik belirtilerRomatizmal hastalıklar+3
Sema Umut
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar barsak hastalarında, hepatobiliyer patolojilerin NON-invaziv yöntemlerle (radyolojik, fibroscan ve biyokimyasal) değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada, inflamatuvar barsak hastalığında (İBH) FibroScan® (transient elastografi) ile hepatobiliyer tutulum bulgularını inceledik. İlaçların karaciğer fibrozu ve hepatosteatoz üzerindeki etkilerini incelerken özellikle azatioprinin (AZT) dalak sertliğine etkisini değerlendirdik. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Mayıs-Eylül 2022 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran 298 İBH hastası ile 54 sağlıklı kontrol dahil edildi. FibroScan® cihazıyla grupların karaciğer sertliği, dalak sertliği ve CAP™ (controlled attenuation parameter) skorları ölçüldü. Hastaların ve hastalığın karakteristik özelliklerine ek olarak laboratuvar bulguları ve ilaç etkileri incelendi. Veriler sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldı ve klinik bulgularla ilişkisi incelendi. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları, yaş ve cinsiyet açısından benzerdi. Hasta grubunda; ortalama karaciğer sertliği (5,2±3,1 kPa ve 4,5±1,1 kPa), ortalama dalak sertliği (22,69±13,10 kPa ve 17,96±7,44 kPa) ve CAP™ skoru (hepatosteatoz) (233±56 dB/m ve 224±47 dB/m) anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). CAP™ skoruyla erkek cinsiyet, hipertansiyon, diyabet, vücut kitle indeksi (VKİ), sigara kullanımı, penetran hastalık varlığı, GGT ve trigliserit düzeyi, karaciğer ve dalak sertliği arasında pozitif korelasyon bulundu (p<0,05). Ekstraintestinal tutulumlu hastalarda karaciğer sertliği (5,7±3,1 kPa ve 5,0±3,1 kPa) anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Belirgin fibroz (F2-3-4) olan hastalarda, olmayanlara göre (F0-1) anti-TNF kullanım sıklığı anlamlı olarak daha düşüktü (44,4% vs 69,5%; p=0,008). Düzenli alkol kullanan hastalarda kullanmayanlara göre (25,54±14,83 kPa ve 21,05±11,24 kPa) dalak sertliği anlamlı olarak yüksekti. AZT≥100 mg/gün kullanan hastalarda, AZT<100 mg/gün kullananlara göre (23,48±14,61 kPa ve 19,99±11,84 kPa) dalak sertliği anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). AZT dozu ile dalak sertliği arasında pozitif korelasyon saptanırken (Spearman analizi; r=0.182 and p=0.013); kullanım süresi veya kümülatif doz ile anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Dalak sertliği>21kPa olan hastaların (n=134) ortalama AZT dozu 104 mg/gün olarak saptandı. İBH hastalarında trombosit değeri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekken (300±104x10³/µL ve 251±52x10³/µL, p=0,001), trombosit değeriyle dalak sertliği arasında korelasyon bulunmadı (p>0,05). Hastaların 83%'ü klinik remisyondaydı (Mayo skoru≤2/CDAI<150). Hastalık aktivitesi ile dalak sertliği arasında korelasyon bulunmadı (p>0,05). Bir hastada AZT ilişkili nonsirotik portal hipertansiyon saptandı. Sonuç: Bu çalışmada İBH hastalarında karaciğer yağlanması, karaciğer fibrozu ve dalak sertliği sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Özellikle dalak sertliği AZT dozuyla pozitif korelasyon göstermektedir. İBH hastalarında, yüksek doz AZT (≥100 mg/gün) kullanımında mutlaka dalak sertliği değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: dalak sertliği, fibroscan, hepatosteatoz, ibh, karaciğer fibroz

AzatioprinDalakFibroscan+6
Besim Fazıl Ağargün
İstanbul University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

MRONJ (Medication-related osteonecrosis of the jaw) hastalarında medikal ve cerrahi tedavi yaklaşımının karşılaştırılması

Amaç: İlaca bağlı çene kemiklerinde görülen osteonekroz (MRONJ) nadir görülen fakat hayat kalitesini ciddi oranda etkileyen bir durum olup literatürde yönetiminde konservatif ve cerrahi tedavi yöntemlerinin başarısıyla ilgili kesin bir kanıya varılamamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız, farklı evrelerde tanı koyulmuş MRONJ olgularının uzun süreli antibiyoterapiyi içeren medikal-konservatif tedavi yöntemi veya cerrahi tedavi protokolü sonrasında takip sonuçlarını değerlendirerek literatüre katkı sağlamaktır. Yöntem: Kliniğimizde tanısı koyulmuş farklı evrelerdeki MRONJ olgularının tedavileri uzun süreli antibiyoterapiyi içeren medikal-konservatif tedavi protokolü ya da cerrahi tedavi yöntemi ile gerçekleştirilmiş olup tedavi öncesi ve tedavi sonrası bulgular klinik ve radyolojik açıdan değerlendirilmiştir. Bulgular: Konservatif tedavi yaklaşımı uygulanan hastalarımızın %79.16'sında spontan sekestrasyonun gerçekleştiği ve tüm lezyonlarda yumuşak doku örtüsünün kendiliğinden sağlanarak lezyon boyutlarının küçüldüğü tespit edilmiş olup lezyonların %54.16'sında tekrarlayan antibiyoterapi ihtiyacı oluştuğu gözlemlenmiştir. Cerrahi tedavi protokolünde ise %50'lık oranla nüks görüldüğü rapor edilmiştir. Sonuç: Sonuç olarak konservatif tedavi protokolü, uygun hastalarda nekrotik kemiğin spontan sekestrasyonunu sağlaması nedeniyle cerrahi yaklaşım öncesi tercih edilmesi tavsiye edilen bir tedavi protokolüdür.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarCerrahi tedavi+3
Busehan Bilgin
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metastatik mide kanseri birinci basamak tedavisinde sisplatin+kapesitabin ile oksaliplatin+kapesitabinin etkinlik ve yan etki profili açısından karşılaştırılması

Amaç: Mide kanseri mortalitesi en yüksek kanserlerden biridir. Hastaların önemli bir kısmı ileri evrede tanı almakta ve hastalarda prognoz kötü olmaktadır. Bu çalışmada metastatik mide kanseri birinci basamak tedavisinde platin bazlı ilaçlarla floroprimidin kombinasyonu olan kemoterapilerin (sisplatin + kapesitabin ile oksaliplatin + kapesitabin) etkinlik ve yan etki profili açısından retrospektif olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü'nde Ocak 2010-Aralık 2015 tarihleri arasında metastatik mide kanseri nedeni ile takip edilen 103 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların dosyaları elektronik dosya sisteminden retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların 66'sı birinci basamak tedavide sisplatin + kapesitabin, 37'si oksaliplatin + kapesitabin alan hastalardı. İki grup yan etki profili, progresyonsuz sağkalım süresi (PFS), genel sağkalım süresi (OS) ve tedaviye yanıt bakımından karşılaştırıldı. Çalışmamızda ayrıca genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalımı etkileyen faktörler de incelendi. ulgular: Çalışmaya alınan 103 hastanın 74'ü (% 71,8) erkek, 29'u (%28,2) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 58,3 ± 10,7 (min:29- maks:80) idi. Histopatolojik olarak hastaların 100'ü (%97,1) adenokarsinom idi. En sık metastaz yeri (%26,2) karaciğer olarak saptandı. Sisplatin + kapesitabin alan hastalarda objektif yanıt oranı (ORR) %24,3, oksaliplatin + kapesitabin alan hastalarda %37,8 olarak değerlendirildi (p=0,232). Ortanca OS sisplatin + kapesitabin alan hastalarda 11 ay, oksaliplatin + kapesitabin alan hastalarda 13 ay olarak bulundu (p=0,166). Ortanca PFS sisplatin + kapesitabin alan hastalarda 7 ay, oksaliplatin + kapesitabin alan hastalarda 9 ay olarak bulundu (p =0,063). Tedavi ilişkili yan etki olarak kreatinin yüksekliği, nötropeni ve anemi gelişmesi, sisplatin + kapesitabin alan hasta grubunda daha yüksek oranda görüldü (p sırasıyla 0,003; 0,048; 0,038). AST enzim yüksekliği ise oksaliplatin + kapesitabin tedavisi alan hasta grubunda daha yüksek oranda görüldü (p = 0,018). Çalışmamızda hastanın ECOG performans skoru, palyatif veya küratif amaçlı opere olmuş olması, 2.basamak tedavi almış olmasının genel sağkalımı etkilediği gösterildi (p sırasıyla 0,004; 0,004; 0,001). Genel sağkalım ile ilişkili laboratuar parametreleri ise hastanın tanı anındaki ALP, GGT ve CRP düzeyleri ile tedavinin 3.ayındaki CA19-9 düzeyi olarak bulundu (p sırasıyla 0,001; 0,041; 0,001; 0,009). Çalışmamızda metastatik mide kanserinde progresyonsuz sağkalım ile ilişkili faktörler hastanın tanı anındaki lökosit sayısı, GGT ve CRP düzeyleri olarak bulundu (p sırasıyla 0,043; 0,028; 0,016). Sonuç: İleri evre mide kanserinde birinci basamak tedavide oksaliplatin + kapesitabin ve sisplatin + kapesitabin kombinasyon tedavilerinin etkinliği açısından anlamlı fark yoktur. Ancak sisplatin ile karşılaştırıldığında oksaliplatin yan etki profili açısından daha güvenlidir. Daha az yan etkiye sahip olan ve daha iyi tolere edilebilen oksaliplatin+kapesitabin tedavisi, çalışmamızın başlangıcında standart tedavi olan sisplatin + kapesitabine göre non-inferiyor olup sisplatin+kapesitabin yerine güvenle kullanılabilir. Metastatik mide kanserinde genel sağkalım ile ilişkili faktörler, hastanın palyatif veya küratif amaçlı opere olmuş olması, ECOG performans skoru, ikinci basamak tedavi almış olması, CRP, ALP, GGT düzeyleri ile tedavinin 3.ayındaki CA19-9 düzeyi olarak bulundu. Hastanın tanı anındaki lökosit sayısı, CRP ve GGT düzeylerinin progresyonsuz sağkalım ile ilişkili olduğu gösterildi. Anahtar Kelimeler: Metastatik mide kanseri, İleri evre, Sisplatin, Oksaliplatin, Kapesitabin.

KapesitabinMide hastalıklarıMide neoplazmları+7
Arzu Coşkuner Bulut
Karadeniz Technical University
2020
00

Related subjects