Fatty acids
130 theses under this subject heading
The effects of kefir addition on fermentation characteristics, aerobic stability, and in vitro digestion properties of white clover silages
The aim of the present thesis was to examine the impact of kefir yeast on fermentation characteristics, aerobic stability, nutritive value, in vitro digestibility, some micro- and macronutrient concentration, and fatty acid composition of white clover silages. White clover silages were either uninoculated (Con) or inoculated with kefir yeast at the following application rates: 10 mg/kg (K10), 50 mg/kg (K50), 100 mg/kg (K100) on a fresh basis, and ensiled in laboratory-scale silos for 270 d, followed by 5 d of aerobic exposure. Changes in fermentation characteristics and nutritive value, in vitro digestibility and gas production, mineral concentrations, and fatty acid composition were assessed in terminal silages. The results showed that kefir yeast could effectively reduce neutral detergent fiber, hemicellulose, and ammonia-N contents. The increased acetic acid content of kefir yeast treated silages improved aerobic stability. Kefir yeast made no significant difference in cumulative gas production and estimated parameters except for 48 and 72 h. This study has also shown that kefir yeast reduced the potassium, sodium, selenium, and boron concentrations of white clover silages, whereas calcium, zinc, and iron concentration increased. In addition, kefir yeast significantly increased the proportion of saturated fatty acid in white clover silages, whereas the proportion of polyunsaturated fatty acid decreased. However, kefir yeast had no significant effect on the monounsaturated fatty acid proportion of white clover silages. Overall, it is concluded that adding 50-100 mg/kg of kefir yeast on a fresh basis is appropriate to improve the nutritional value of white clover silage.
Konvansiyonel ve organik tahin üretimi sırasında bazı fizikokimyasal özelliklerdeki değişimlerin incelenmesi
Tahin, susamdan (Sesamum indicum L.) çeşitli işlemler ile elde edilen, besin değeri yüksek ve yaygın olarak da tüketilen geleneksel gıda maddesidir. Bu çalışmada, endüstriyel ölçekteki konvansiyonel ve organik tahin üretim yöntemlerinde ham susamdan tahine kadar meydana gelen bazı fizikokimyasal özelliklerdeki değişimler belirlenmiştir. Bu amaç doğrultusunda, endüstriyel ölçekli konvansiyonel ve organik tahin üretim hatlarından kabuklu susam, kabuksuz iç susam (kabuk soyma-ayırma işlemi çıkışı), ön kurutma işlemi çıkışı iç susam, kavurma işlemi çıkışı kavrulmuş iç susam ve öğütme işlemi çıkışı konvansiyonel/organik tahin örnekleri alınmıştır. Organik tahin üretiminde organik ürün sertifikası bulunan organik susam kullanılmıştır. Elde edilen veriler sayesinde, proses farklılıkları ve bu farklılıkların tahinin özelliklerine etkileri değerlendirilmiştir. Çalışmada susam ve tahin ürünlerinin nem, ham yağ, ham protein, kül, tuz, serbest yağ asitliği, peroksit, yağ asidi bileşimi, sterol bileşimi, toplam sterol ve bazı mineral içerikleri incelenmiştir. Elde edilen verilere tesadüfî blokları deneme desenine göre SPSS paket programı kullanılarak varyans analizleri uygulanmış olup, önemli bulunan varyasyon kaynaklarına Duncan çoklu karşılaştırma testi uygulanmıştır. Konvansiyonel ve organik tahin ürünlerinde farklı kavurma koşullarında, gıda güvenliği bağlamında proses kontaminantlarının izlenmesi ve değerlendirilmesine yönelik çalışmalar önem taşımaktadır.
Toprak solucanı ununun hayvan beslemede protein kaynağı olarak kullanım olanaklarının belirlenmesi
Bu çalışma da solucanların farklı yöntemler kullanılarak kurutulması sonucu elde edilen solucan ununun hayvan beslemede kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Eisenia fetida türü toprak solucanı kullanılmıştır. Çalışma başlangıcında solucanlar üzerlerinde bulunan toprak ve gübrelerden arındırılarak kurutmaya uygun hale getirilmiştir. Daha sonra derin dondurucuda inaktif edilen solucanlar liyofilizasyon, etüv ve mikrodalgada olmak üzere 3 farklı kurutma metodu uygulanarak toz form haline getirilmiştir. Elde edilen öğütülmüş örneklerin kurutma işlemleri sonucunda renk değişimi, amino asit ve yağ asidi profilleri belirlenmiştir. Hayvan beslemede kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amacıyla da Daphnia magna hayvan modeli kullanılmıştır. Bu amaçla Daphnia magna'lar üç hafta süre ile solucan unları ile beslenmiştir. Sonrasında bu unların Daphnia magna'lar üzerinde boy uzunluğu, popülasyon yoğunluğu, yumurta, yavru ve canlı sayısı değişimleri hesaplanmıştır. Elde edilen veriler doğrultusunda çalışmada kurutma işlemleri neticesinde ısıl işlem uygulamasının amino asit ve yağ asidi miktarları açısından oldukça belirleyici bir faktör olduğu sonucuna varılmıştır. Sonuçlarımızda özellikle liyofilizasyona kıyasla etüv ve mikrodalgada kurutma yönteminde azalan bir değişim saptanmıştır. Ayrıca çalışmamızda solucan unlarında kurutma yöntemine bağlı olarak renk değişimi de gözlenmiştir. Araştırmanın amino asit ve yağ asidi profillerinde meydana gelen değişim sonuçları Daphnia magna denemesinin biyolojik bulgularıyla desteklenmiştir. Özellikle yumurta sayısı ile popülasyon yoğunluğu liyofilizasyon ve etüv gruplarında mikro dalgaya göre daha olumlu sonuç vermiştir. Doğal beslenme koşullarında bu canlıların mikroalglerle beslendiği bilinmekte olup çalışma sonuçlarında en yüksek performans bu grupta saptanmıştır. Bu nedenle liyofilizasyon gruplarına en yakın değerler mikroalg ile beslenen Daphnia'larda gözlenmiştir.
Zivzik narı ekstraktı ile zenginleştirilmiş fonksiyonel peynirin fenolik ve antioksidan özelliklerinin araştırılması
Bu tezde, Diyarbakır "Örgü" peynirine Zivzik nar suyu eklenmesinin antioksidan ve fenolik niteliklere olan etkisi incelenmektir. Zenginleştirilmiş peynir örneklerinin fenolik içeriği, antioksidan aktivitesi, fizikokimyasal özellikleri, dokusu, eriyebilirliği ve duyusal yönleri çalışmanın bir parçası olarak kapsamlı bir şekilde analiz edilmiştir. İlk bulgulara göre, peynire nar suyu eklenmesi, fenolik içeriğini ve antioksidan aktivitesini büyük ölçüde artırmaktadır. İdeal konsantrasyon %7,5 olarak bulunmuştur. Ayrıca, bu zenginleştirme peynirin fizikokimyasal özelliklerini değiştirmekte, nem içeriğini artırarak ve pH'ı düşürerek dokusunu ve eriyebilirliğini etkilemektedir. Duyusal değerlendirmelere göre, tüketiciler az miktarlardaki zenginleştirmeyi (%5'e kadar) tolere ederken, daha yüksek konsantrasyonların (%7,5 ve %10) doku, görünüm, koku ve genel olarak kabul edilebilirlik üzerinde negatif bir etkisi vardır. Çalışmanın bulguları, fonksiyonel gıdaların oluşturulmasına yönelik diğer araştırmalarla uyumludur ve bu nedenle meyve özlerinin süt ürünlerinin besinsel ve duyusal yönlerini geliştirebileceği tezini desteklemektedir. Bu çalışma, nar suyunun peynir üzerindeki etkileri hakkında özel bilgiler vererek ve sağlık bilincine sahip tüketicilere hitap edecek yeni fonksiyonel süt ürünleri oluşturmak için uygulanabilir bir plan sunarak bu alana katkı sağlamaktadır. Araştırmaya göre, düşük miktarlarda zenginleştirme, tüketici çekiciliğini korumak ve sağlık avantajlarını artırmak arasında bir uzlaşma sağlayabilir ve fonksiyonel gıdaların geliştirilmesi için uygulanabilir yeni bir yön açabilir. Bundan sonraki çalışmalar, zenginleştirilmiş peynirin kalıcı stabilitesine odaklanmalı, daha kapsamlı duyusal değerlendirmeler yapmalı ve benzer amaçlar için alternatif meyve özlerini araştırmalıdır.
Köfte üretiminde tahin kullanımının hayvansal yağ alternatifi olarak etkileri
Bu çalışma, köfte üretiminde tahinin hayvansal yağ alternatifi olarak kullanımının etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Araştırmada, sığır etinden hazırlanan köftelere farklı oranlarda tahin ve hayvansal yağ eklenerek beş deney grubu oluşturulmuştur: %100 hayvansal yağ (kontrol), %75 hayvansal yağ + %25 tahin, %50 hayvansal yağ + %50 tahin, %25 hayvansal yağ + %75 tahin ve %100 tahin. Köftelerin kimyasal, fiziksel, tekstürel, duyusal ve yağ asidi profili özellikleri kapsamlı analizlerle incelenmiştir. Yapılan analizlerde; nem, protein, yağ ve kül içerikleri, pH, yağ asidi profili, pişirme kaybı, pişirme verimi, renk analizi, tekstür profil analizi (TPA) ve duyusal değerlendirmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre, tahin oranının artışı köftelerin nem, yağ, protein ve kül içerikleri üzerinde istatistiksel olarak önemli düzeyde farklar (P < 0.01) oluşturmuştur. Ayrıca, tahin ilavesiyle birlikte doymuş yağ asitleri (palmitik ve stearik asit) miktarları azalırken, doymamış yağ asitleri (özellikle linoleik asit) oranı önemli düzede artmıştır (P < 0.01). Tahinin artan oranlarda kullanımı, köftelerde pişirme verimini yükseltmiş (P < 0.01), pişirme kaybını azaltmış (P < 0.01) ve TPA parametrelerinden sertlik ve çiğnenebilirlik değerlerinde azalma sağlamıştır (P < 0.01). Duyusal analiz sonuçlarına göre tahin ilavesi köftelerin genel beğenisini etkilememiş, ancak %100 tahin içeren grupta görünüm (7.39) ve tat (6.61) puanlarının istatistiksel olarak daha düşük olduğu belirlenmiştir (P < 0.01). Sonuç olarak, tahinin köfte üretiminde sağlıklı, fonksiyonel ve yenilikçi bir yağ ikamesi olarak değerlendirilebileceği; bu kullanımın gıda sektöründe besleyici değeri artırılmış ve sürdürülebilir ürünlerin geliştirilmesine katkı sağlayabileceği ortaya konulmuştur.
Laurik asit ve resveratrol alımının farelerde diyetle indüklenen nöroinflamasyon, CD36 düzeyi ve kognitif davranışlar üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, laurik asit ve resveratrol alımının farelerde yüksek yağlı yüksek fruktozlu diyet ile indüklenen nöroinflamasyon, anksiyete ve öğrenme ile ilişkili bazı davranışlar üzerine etkilerini incelemek ve ilişkili mekanizmalarda CD36'nın olası rolünü saptamaktır. C57BL/6 orjinli (8 haftalık, erkek, n=31) fare çalışmaya dahil edilerek 4 gruba ayrılmıştır, 6 hafta boyunca diyet müdahalesi uygulanmıştır. Kontrol grubu (n=8) standart kemirgen yemi (%10 kkal yağ) ve sade içme suyu ile beslenmiştir. Diğer üç grup yüksek yağlı yem (%60 kkal yağ) ve fruktozlu içme suyu (%5 w/v fruktoz) ile beslenmiştir (HFFD). İkinci grup yalnızca HFFD (n=8) diyetini alırken, üçüncü ve dördüncü gruba HFFD'ye ilave olarak oral gavaj ile resveratrol (7,5 mg/kg, HFFD-RSV, n=7) veya laurik asit (750 mg/kg, HFFD-LA, n=8) verilmiştir. Müdahale sonunda plazma, beyin dokularında inflamatuvar belirteçler, yağ asidi translokaz proteini (CD36) düzeyi, karaciğer dokusu histopatolojisi, hayvan karkaslarında vücut su, protein ve yağ oranları incelenmiştir. Günlük diyetle ortalama enerji alımları HFFD, HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında kontrol grubundan daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması kontrol grubundan yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV grubunun toplam vücut ağırlığı artışı ortalaması HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD grubunun toplam vücut yağ oranı kontrol grubunun yüksektir (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarının toplam vücut yağ oranları HFFD grubundan düşüktür (p<0,05). HFFD anksiyete benzeri davranışlara yol açarken HFFD-RSV ve HFFD-LA gruplarında anksiyete benzeri davranışlar gözlenmemiştir (p<0,05). HFFD-LA öğrenme ve belleği ölçen testte diğer diyet gruplarından daha yüksek diskriminasyon oranı göstermiştir (p<0,05). HFFD grubunun beyin ve plazma glial fibriler asidik protein (GFAP) ve CD36 seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma CD36 seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin GFAP, CD36 ve plazma GFAP seviyelerini HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun beyin IL-6, MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri kontrol grubundan yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda beyin IL-6, MCP1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük; IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFDLA grubunda beyin MCP-1, IFN-γ, TNF-α seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD grubunun plazma IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri kontrol grubundan yüksek, IL-10 seviyeleri düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-RSV grubunda plazma IFN-γ, TNF-α, IL12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük bulunmuştur (p<0,05). HFFD-LA grubunda beyin IFN-γ, TNF-α, IL-12p70 seviyeleri HFFD grubundan düşük, IL-10 seviyeleri yüksek bulunmuştur (p<0,05). HFFD karaciğerde hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatoza neden olmuştur (p<0,05). HFFD-RSV ve HFFD-LA karaciğerde HFFD ile indüklenen hepatosit dejenerasyonu ve/veya mikrovesiküler steatozu azaltmıştır (p<0,05). Sonuç olarak bu çalışmada resveratrol ve laurik asit eklenmesi HFFD ile indüklenen obezite, nöroinflamasyon, sistemik inflamasyon, anksiyete benzeri davranış, hepatosit dejenerasyonu ve mikrovesiküler steatozu azaltmıştır. Laurik asit kognitif performans üzerinde olumlu etkiler göstermiştir. CD36 diyet ve nöroinflamasyon için potansiyel bir biyobelirteç olabilir. Yeterli ve dengeli bir diyet modelinde resveratrol ve laurik asit kaynaklarına yer verilmesinin nöroinflamasyon ile ilişkili sağlık parametrelerini olumlu yönde geliştirebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Nöroinflamasyon, yüksek yağlı diyet, fruktoz, laurik asit, resveratrol, CD36
CD36 ve lipid peroksidasyonuna diyetle alınan tekli doymamış yağ asitleri, doymuş yağ asitleri ve fruktozun etkisi
Artmış rafine şeker tüketimi, yüksek miktarlarda doymuş yağ asitleri alımı ve yağ içeriği yüksek diyetlerle beslenme sonucu vücutta oksidan stresin etkilendiği güncel çalışmalarda bildirilmektedir. Pro-oksidanlar ve antioksidanlar arasındaki dengenin bozulması oksidatif hasar, lipit peroksidasyonu böylece kronik hastalıklara yol açmaktadır. Bu çalışmanın amacı, farelerin plazma ve dokularında tekli doymamış yağ asitleri (MUFA), doymuş yağ asitleri (SFA) ve fruktozdan zengin diyetlerin lipid peroksidasyonu ve CD36 üzerine etkilerini araştırmaktır. Örneklerin alındığı çalışmada C57BI/6 cins sekiz haftalık erkek fareler 2 hafta süren standardizasyon sonrasında kontrol grubu ile MUFA, SFA veya fruktozdan zengin beslenen gruplar olarak 4 gruba ayrılmıştır. Fareler 15 haftalık diyet müdahalesinin ardından sakrifiye edilmiş, kan ve dokuları alınmıştır. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, kontrol grubuna kıyasla SFA'dan zengin beslenen grupta plazma ve dokularda lipid peroksidasyonu belirteci TBARS (Tiyobarbitürik asit) seviyelerinin daha yüksek olduğu (p>0,05), MUFA ile beslenen grupta ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Fruktozdan zengin beslenen grupta ise plazma ve dokularda TBARS seviyelerinde farklılık olmadığı (p>0,05) saptanmıştır. Ayrıca yapılan ELISA analiz sonuçlarına göre kontrol grubuna kıyasla SFA ve fruktozdan yüksek beslenme ile kalp ve plazmada CD36 seviyelerinin daha yüksek olduğu, MUFA grubunda ise daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kalp dokusunda yapılan Western Blot analiz sonuçlarına göre fruktoz grubunda CD36 reseptör seviyesi daha yüksekken MUFA grubunda daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Sonuçlar kronik hastalıkların korunması ve tedavisinde ulusal ve uluslararası rehberlere göre fruktoz ve SFA tüketiminin azaltılması ile MUFA tüketiminin artırılarak dengelenmesinin faydalı etkileri olabileceğini desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Lipid peroksidasyonu, CD36, tekli doymamış yağ asitleri, doymuş yağ asitleri, fruktoz
Isparta ekolojik koşullarında bazı ketencik [Ccamelina sativa (l.) Crantz] genotiplerin tarımsal ve yağ kalite özelliklerinin belirlenmesi
Ketencik (Camelina sativa (L.) Crantz), kurak ve yarı kurak bölgelerin doğal yağışlarla beslenen marjinal tarım arazilerinde düşük maliyetle kültürü yapılabilen, yüksek yağ içeriğine sahip ve omega yağ asitleri bakımından zengin bir yağlı tohum bitkisidir. Bu araştırmada 16 ketencik genotipi (Vniimk 17, No. 402, Ames 26665, Ames 26667, Ames 26673, Ames 26676, CSS-CAM25, Ames 26680, Ames 26681, Ames 26686, Ames 28372, Ames 22964, Ames 22987, K-49, K-50 ve Arslanbey) 25 Eylül 2018 tarihinde tesadüf blokları deneme deseninde 3 tekerrürlü olarak ekilmişler ve 10 Haziran 2019 tarihinde hasat edilmişlerdir. Genotiplerin ortalama bitki boyu 83.1 (Vniimk 17) ile 102.7 cm (Ames 26680), bitki başına ortalama dal sayısı 14.5 (Ames 26665) ile 22.2 adet (Ames 26680), bitki başına ortalama kapsül sayısı 589.7 (Ames 26665) ile 1344.7 adet (K-50), 1000 tane ağırlığı 0.63 g (Ames 22964) ile 0.87 g (Ames 26676), hasat indeksi % 5.94 (Ames 26673) ile % 12.69 (Arslanbey), tohum verimi 103.1 kg/da (Vniimk 17) ile 227.8 kg/da (K-49) ve yağ oranı % 24.66 (Ames 266676) ile 30.62 (Ames 22964) arasında değişmiştir. Ketencik genotiplerinden elde edilen ham yağlarda oleik asit % 14.37-20.08, linoleik asit % 17.30-24.46, linolenik asit % 37.04-49.98 ve erusik asit % 0.21-4.92 arasında değişim göstermiştir. Ketencik yağında en önemli kalite kriteri olarak kabul edilen erusik asit bakımından genotiplerin 11'inde ise % 2'nin altında erusik asit varlığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak, ketencik tarımı için son derece elverişli ekolojik koşullara sahip olduğu anlaşılan Göller yöresinde tarımsal ve kalite özellikleri yönüyle öne çıkan farklı orijinli ketencik genotipleri belirlenmiştir.
Pedigri ve tek tohum nesli seleksiyon metotlarıyla geliştirilmiş ileri aspir (Carthamus tinctorius L.) hatlarının verim, verim unsurları ve yağ kalite özellikleri
Aspir (Carthamus tinctorius L.) çok değerli bir bitkisel yağ kaynağıdır. Bu araştırma "Dinçer 5-18-1 × Montola 2000" melez popülasyonlarından pedigri (PSM) ve tek tohum nesli (SSD) seleksiyon yöntemleri ile geliştirilmiş ileri generasyon aspir hatlarının performanslarını belirlemek üzere yapılmıştır. Bu amaçla her iki seleksiyon yöntemi ile geliştirilmiş toplam 30 hat (15 PSM hattı ve 15 SSD hattı) ebeveynleri ile birlikte 2016 ve 2017 yıllarında tesadüf blokları deneme deseninde 3 tekrarlı olarak denenmiştir. Varyans analiz sonuçlarına göre pedigri ve tek tohum nesli seleksiyon yöntemleri ile geliştirilen hatlar (genotipler) arasında bitki boyu, dal sayısı, tabla sayısı, tohum sayısı, 1000 tane ağırlığı, kabuk oranı hasat indeksi, yağ verimi ve yağ oranı özellikleri bakımından istatistiksel olarak önemli farklılıklar bulunmuştur. Pedigri seleksiyon yönteminde bitki boyu, dal sayısı ve tohum verimi dışında, tek tohum nesli seleksiyon yönteminde ise bitki boyu dışında incelenen özellikler için genotip × yıl interaksiyonu önemli çıkmıştır. Pedigri seleksiyon yöntemiyle her iki ebeveynden de daha yüksek tohum ve yağ verimi üreten 5 hat (PSM-23, PSM-159, PSM-196, PSM-208 ve PSM-225) elde edilmiştir. Pedigri seleksiyon yöntemiyle geliştirilen hatların tamamı linoleik asitçe zengin (%60.97-80.61) iken, tek tohum nesli seleksiyon yöntemiyle geliştirilen hatlar arasında özellikle 2 hattın yüksek oleik asit (SSD-13: %78.84 ve SSD-50: %64.92) içerdiği tespit edilmiştir. Sonuç olarak aspir çeşit ıslahında hem klasik pedigri seleksiyon yönteminin hem de alternatif olarak tek tohum nesli seleksiyon yönteminin uygulanabileceği anlaşılmıştır.
Isparta yöresinde doğal olarak yetişen ve ticarette önemli potansiyele sahip kekik ve çörekotu yağının kimyasal yapısı üzerine araştırmalar
Bu çalışmada, Isparta bölgesinde yetişen ve ticarette önemli potansiyele sahip olan farklı firmalardan elde edilen çörekotu ve kekik yağlarının kimyasal bileşimi araştırılmıştır. Kekik ve çörekotu uçucu bileşenleri ve miktarları belirlenmesinin yanısıra çörekotu yağ asidi bileşenler ve miktarları belirlenmiştir. Kekik kimyasal bileşimi için 7 farklı firmadan elde edilen uçucu bileşenler Gaz Kromatografisi-Kütle Spektrometresi (GC-MS) yöntemi kullanarak GC-MS sonuçlarında kekik bitkisinin A firmasında 25 bileşen, B firmasında 33 bileşen, C firmasında 37 bileşen, D firmasında 28 bileşen, E firmasında 35 bileşen, F firmasında 8 ve G firmasında 35 bileşen tespit edilmiştir. Kekik bitkisinde önemli bir bileşen olan carvacrol miktarı A (%72.85), B (%17.59), D (%68.60), E (%51.38), G (%25.98) olarak belirlendi. Çörekotu kimyasal bileşimi için 4 farklı firmadan elde edilen uçucu bileşensayısı ise A firması 29 bileşen, B firması 34 bileşen, C firması 28 bileşen, D firması 27 bileşen tespit edilmiştir. Çörekotu bitkisinde önemli olan Thymoquinon miktarları A (%42.40), B (37.16), C (%1.04), D (%0.32) olarak belirlenmiştir. Çörekotu yağ asidi bileşeni ve miktarı supelco 37'li yağ asidi karışımına göre yağ asidi miktarları belirlenmiştir. Çörekotu yağ asidi bileşen sayısı A firması 13, B ve C firması 10 D firmasında ise 9 bileşen tespit edilmiştir. Linoleik asit miktarı sırası ile A (%54.57), B (%55.29), C (%58.08), D (%54.31) olarak belirlenirken, oleik asit miktarı ise sırası ile A (%32.25), B (%26.41), D (%24.62), C (%22.70) olarak tespit edilmiştir.
Ayçiçek yağı içeren rasyonlarla beslenen yumurta tavuklarında farklı selenyum kaynağı ilavesinin performans, yumurta selenyum konsantrasyonu, yağ asidi kompozisyonu ve lipid oksidasyon parametreleri üzerine etkileri
Bu çalışma, yumurta tavuğu rasyonlarına ayçiçek yağı, inorganik veya organik selenyum ilavelerinin; performans ve yumurta kalite kriterleri, yumurta yağ asitleri profili, yumurta selenyum konsantrasyonu ve lipid oksidasyon parametrelerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Denemede 42 haftalık yaşta 252 adet Lohmann LSL-Classic beyaz yumurtacı tavuk kullanılmıştır. Tavuklar, her bir muamele grubunda 7 tekerrür ve her tekerrürde 6 hayvan olacak şekilde 6 gruba (6x7x6) tesadüfi olarak dağıtılmıştır. 12 haftalık deneme buyunca kullanılan rasyonlar, izonitrojenik ve izokalorik olarak, ayçiçek yağlı ve yağsız olmak üzere iki farklı şekilde hazırlanmıştır. Hem yağsız hem de yağlı rasyona organik ve inorganik selenyum (Se) katkıları, total rasyonda selenyum miktarı 0.3 mg/kg olacak şekilde ilave edilmiştir. Yumurta ağırlığı, şekil indeksi, kabuk oranı, kabuk kalınlığı, renk skalası, ak indeksi ve sarı indeksi gibi yumurta kalite kriterlerine, muamelelerin etkileri ve interaksiyonları önemli olarak belirlenmiştir (p˂0.05). Selenyum ilave edilen gruplardaki yumurta selenyum konsantrasyonu, selenyum ilave edilmeyen gruplardan daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Organik selenyum ilave edilen gruplarda yumurta selenyum konsantrasyonu, inorganik selenyum ilave edilen gruplardan daha yüksek olarak tespit edilmiştir (p<0.05). Yumurta sarısı yağ asidi kompozisyonuna yağ ilavesinin etkisi önemli bulunmuştur (p˂0.01). Yağlı rasyonla beslenen gruplarda, özellikle yumurta sarısı çoklu doymamış yağ asitleri, yağsız rasyonla beslenen gruplara kıyasla daha yüksek değerlerde tespit edilmiştir (p<0.05). Yağlı rasyonla beslenen gruplarda yumurta malondialdehit (MDA) konsantrasyonu (TBARS, thiobarbituric acid reactive substances), yağsız rasyonla beslenen gruplara kıyasla daha yüksek tespit edilmiş (p<0.05) ve selenyum ilavesinin yağlı rasyonla beslenen gruplarda yumurta TBARS değerini düşürdüğü belirlenmiştir (p<0.05). Muamelelerin kan parametreleri (Catalase (CAT), Superoxide dismutase (SOD), Glutathione peroxidase (GSH-Px) ve MDA) üzerine etkileri ve interaksiyonları da önemli bulunmuştur (p˂0.01). Sonuç olarak; ayçiçek yağının yumurta tavuğu rasyonlarına katılmasının genel olarak performans ve yumurta kalite kriterlerini etkilemediği, ancak yumurtadaki n-6 yağ asitlerinden linoleik asit miktarını ve yumurta ağırlığını artırdığı gözlenmiştir. Yağlı ve yağsız rasyonlara her iki selenyum ilavesinin, özellikle de organik selenyum ilavesinin, yumurta Se konsantrasyonunu artırarak, yumurta raf ömrünün uzaması üzerinde pozitif etkileri olduğu belirlenmiştir.
Bitkisel kaynaklı silika materyallerinin kızartma yağlarının rejenerasyonunda adsorban olarak kullanım potansiyelinin belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı, silika yönünden zengin bitkisel kökenli materyallerin (arpa kavuzu, buğday kepeği ve yulaf kavuzu) kızartma yağlarının rejenerasyonunda adsorban olarak kullanım potansiyellerinin, Magnesol XL'e karşı test edilmesidir. Kızartma ortamı olarak seçilen ayçiçek yağına ağırlıkça %3 oranında adsorban katkıları gerçekleştirilmiş ve patates kızartması işlemi toplam 18 saatte tamamlanmıştır. Kızartma süresince yağda oluşan tüm fiziko-kimyasal parametreler, kızartılan patates örneklerinin tekstürel özellikleri değerlendirilmiştir. Seçilen adsorban materyallerinin etkinliğinin incelenmesinde ise yüzey ve gözenek morfolojileri (SEM ve BET), X-ışını kırınım ve floresans (XRD, XRF) ölçümleri dikkate alınmıştır. Kızartma yağlarının muamelesinde kullanılan tarımsal kökenli adsorban materyallerin yüzey alanlarının 0,82-92,37 m2/g, ortalama gözenek çapı ve hacimlerinin ise sırasıyla 10,70-46,55Å ve 0,001-0,05 cm3/g aralığında değiştiği belirlenmiştir. Buğday kepeği külünün en yüksek adsorpsiyon kapasitesine sahip olmasının, bu adsorbanla muamele edilen yağların daha düşük serbest asitlik, p-anisidin ve TOTOX değerleri sergilemesinde etkili olduğu düşünülmektedir. 5 farklı deneme grubunda gerçekleştirilen analitik ölçümlerin aralıkları TPM % 8,50-16,50, viskozite 41,68-100,60 cp, renk doygunluğu 7,94-14,85, renk tonu 95,72-140,0 asit sayısı 0,45-1,09 mg KOH/g yağ, peroksit sayısı 3,43-6,05 meq aktifO2/kg yağ, p-anisidin 27,52-78,26, TOTOX 37,56-85,86 olarak kaydedilmiştir. Kızartma süresinin ilerlemesiyle birlikte trans yağ asitleri oluşumunun engellenmesinde, buğday kepeği ve yulaf kavuz külleriyle muamelenin Magnesol XL' den çok daha etkin rol oynadığı belirlenmiştir. Sonuç olarak, arpa kavuzu, buğday kepeği ve yulaf kavuzundan elde edilen farklı morfolojik özelliklere sahip küllerin, kullanılmış kızartma yağlarının rejenerasyonunda başarı sağladığı tespit edilmiştir. Tarımsal kökenli bu materyallere ticari bir kullanım alanı ve katma değer sağlanması, sentetik adsorbanlara alternatif olarak kullanılabilecek doğal adsorbanların etkinliğinin kanıtlanması bu çalışmanın en önemli bulgularıdır.
Bazı aspir (Carthamus tinctorius L.) çeşitlerinde farklı fosfor dozunun aspir verim ve yağ asitleri kompozisyonu üzerine etkisi
Bu araştırma, farklı fosfor dozlarının bazı aspir çeşitlerinde verim ve yağ kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmada, Dinçer ve Remzibey genotipleri materyal olarak kullanılmıştır. Fosfor içerikli gübre kontrol dahil 5 farklı dozda (0, 8, 12, 16 ve 20 kg/da) uygulanmıştır. Tarla denemeleri, 2020-2021 üretim yılında Dicle Üniversitesi araştırma alanında, tesadüf bloklarında bölünmüş parseller deneme desenine göre, üç tekerrürlü olacak şekilde kurularak yürütülmüştür. Farklı dozlarda uygulanan fosfor dozlarının genotiplere ait etkilerinin belirlenmesi amacıyla verim parametrelerinden bitki boyu, dal sayısı, tabla sayısı, tabla tohum sayısı, tabla çapı, tane verimi, bin tane ağırlığı, klorofil miktarı tespit edilerek, kalite hakkında önemli bilgiler veren protein, yağ ve yağ asitleri kompozisyonları saptanmıştır.Tarla koşullarında yürütülen deneme sonucunda; Araştırmada genotiplere göre değişmekle birlikte genotipler arasındaki farklılık ve fosfor doz uygulamaları arasındaki farklılıklar önemli görülmüştür. Araştırma sonucunda fosfor dozu oranı etkili görülmüş olup; Bitki boyu 109,29-127,21 cm, dal sayısı 8,80-12,56 adet/bitki, tabla sayısı 12,20- 17,49 adet/bitki, tabla çapı 4,04-4,92 cm, tabla tane sayısı 24,43-36,60 adet/bitki, 1000 tane ağırlığı 37,13 - 42,20 g, tane verimi 246,60 – 387,24 kg/da, protein %12,27-15,42, klorofil 258,53 – 394,42 ve yağ oranı %28,01-33,13 değerleri arasında belirlenmiştir. Yağ asitleri kompozisyonu bakımından çeşitler ve fosfor dozlarının etkisi önemli görülmüştür. Oleik (%13,08-25,85), araşidik (%0,41-0,50), eikosenoik asit (%0,13-0,18), stearik asit oranı (%2,82-3,16), palmitik (%6,88-7,64), miristik (%0,11-0,14), linoleik (%62,47-74,84) ve linolenik asit (%0,78-0,98) arasında değiştiği saptanmıştır. Bu çalışmada fosfor uygulamalarının genotiplerin hem verim öğeleri hem de kalite özellikleri açısından ön plana çıktığı ve fosforun aspir üretimi için önemli olduğu kanaatine ulaşılmıştır.
Farklı çinko doz uygulamalarının bazı aspir (CarthamusTinctorius L.) genotiplerinde verim ve yağ kalitesi üzerine ekilerinin belirlenmesi
Bu araştırma, farklı çinko dozlarının bazı aspir genotiplerinde verim ve yağ kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmada, Dinçer ve Remzibey genotipleri materyal olarak kullanılmıştır. Çinko içerikli sıvı yaprak gübresi kontrol dahil 5 farklı dozda (0, 250ppm, 500ppm, 1000ppm, 2000ppm) yapraktan uygulanmıştır. Tarla denemeleri, 2020-2021 üretim yılında Dicle Üniversitesi araştırma alanında, tesadüf bloklarında bölünmüş parseller deneme desenine göre, üç tekerrürlü olacak şekilde kurularak yürütülmüştür. Farklı dozlarda yapraktan uygulanan çinko dozlarının genotiplere ait etkilerinin belirlenmesi amacıyla verim parametrelerinden bitki boyu, dal sayısı, tabla sayısı, tabla tohum sayısı, tabla çapı, tane verimi, bin tane ağırlığı, klorofil miktarı tespit edilerek, kalite hakkında önemli bilgiler veren protein, yağ ve yağ asitleri kompozisyonları saptanmıştır. Tarla koşullarında yürütülen deneme sonucunda; Araştırmada genotiplere göre değişmekle birlikte genotipler arasındaki faklılık ve çinko doz uygulamaları arasındaki farklılıklar önemli görülmüştür. Genel olarak Remzibey çeşidi (bitki boyu 125,87 cm, dal sayısı 12,33 adet/bitki, tabla sayısı 12,83 adet/bitki, verim 386,79 kg/da, protein %15,05, klorofil 350,66 değerleri açısından ) 2000 ppm uygulamasıyla ön plana çıkmıştır. Yağ asitleri kompozisyonu bakımından çeşitler ve çinko dozlarının etkisi önemli görülmüştür. Oleik (%28,36), araşidik (%0,52) ve eikosenoik asit (%0,19) oranları en yüksek Remzibey genotipinde ve 2000 ppm, fakat stearik asit oranı ise 1000 ppm çinko uygulamasında belirlenmiştir. Buna karşın en yüksek palmitik (%7,72- 500 ppm), miristik (%0,15- 2000 ppm), linoleik (%74,39 – 250 ppm) ve linolenik asit (%1,02- 500 ppm) oranları Dinçer çeşidinde ön plana çıkmıştır. Bu çalışmada çinko uygulamalarının genotiplerin hem verim öğeleri hem de kalite özellikleri açısından ön plana çıktığı ve çinkonun aspir üretimi için önerilebileceği kanaatine ulaşılmıştır.
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde azot dozu uygulamasının Aspir'in (Carthamus tinctorius L.) verimi ve kalitesi üzerine etkileri
Aspir (Carthamus tinctorius, L.) insan beslenmesine uygun yağa ve yağ bileşenlerine sahip sıcağa ve kurağa dayanıklı bir yağ bitkisidir. Bu nedenle, Türkiye'nin yemeklik yağ açığının kapatılmasında potansiyele sahip olması, alternatif alanlarda yetiştirilebilmesi, münavebeye girebilmesi ve nadas alanlarını daraltması gibi nedenlerle üzerinde önemle durulması gerekir. Bu araştırma, farklı azot dozlarının bazı aspir çeşitlerinde verim ve yağ kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacıyla yürütülmüştür. Araştırmada, Dinçer ve Remzibey genotipleri materyal olarak kullanılmıştır. Azot içerikli gübre kontrol dahil 5 farklı dozda (0, 4, 8, 12 ve 20 kg/da) uygulanmıştır. Tarla denemeleri, 2020-2021 üretim yılında Dicle Üniversitesi araştırma alanında, tesadüf bloklarında bölünmüş parseller deneme desenine göre, üç tekerrürlü olacak şekilde kurularak yürütülmüştür. Farklı dozlarda uygulanan azot dozlarının genotiplere ait etkilerinin belirlenmesi amacıyla verim parametrelerinden bitki boyu, dal sayısı, tabla sayısı, tabla tohum sayısı, tabla çapı, tane verimi, bin tane ağırlığı, klorofil miktarı tespit edilerek, kalite hakkında önemli bilgiler veren protein, yağ ve yağ asitleri kompozisyonları saptanmıştır. Tarla koşullarında yürütülen deneme sonucunda; Araştırmada genotiplere göre değişmekle birlikte genotipler arasındaki farklılık ve azot doz uygulamaları arasındaki farklılıklar önemli görülmüştür. Araştırma sonucunda azot dozu oranı etkili görülmüş olup; Bitki boyu 76,99 - 120,03 cm, dal sayısı 6,90 - 13,13 adet/bitki, tabla sayısı 8,63 - 18,36 adet/bitki, tabla çapı 3,50 - 5,40 cm, tohum sayısı 24,80 - 44,45 adet/bitki, 1000 tane ağırlığı 34,63 - 42,23 g, tane verimi 225,56 - 400,50 kg/da, protein %14,37 - 18,90, klorofil 1 226,82 - 394,63 ve yağ oranı % 26,47 - 30,81 değerleri arasında belirlenmiştir. Yağ asitleri kompozisyonu bakımından çeşitler ve azot dozlarının etkisi önemli görülmüştür. Oleik (% 13,13 - 29,71), araşidik (% 0,41 - 0,52), eikosenoik asit (% 0,14 - 0,25), stearik asit oranı (% 2,70 - 3,03), palmitik (% 6,88 - 7,64), miristik (% 0,11 - 0,14), linoleik (% 62,47 - 74,84) ve linolenik asit (% 0,78 - 0,98) arasında değiştiği saptanmıştır. Bu çalışmada azot uygulamalarının genotiplerin hem verim öğeleri hem de kalite özellikleri açısından ön plana çıktığı ve azotun aspir üretimi için önemli olduğu kanaatine ulaşılmıştır.
Zayıflama diyeti alan metabolik sendrom hastalarında biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyi arasındaki ilişki
Bu çalışma zayıflama diyetine başlayan, yeni tanılı 80 metabolik sendromlu (MetS) hasta üzerinde, zayıflama diyetinin biyokimyasal ve antropometrik değişkenler ile CD36 düzeyine etkisini değerlendirmek amacı ile planlanmıştır. Çalışma, Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Dahiliye Polikliniğine başvuran yeni tanı MetS'li yaş ortalaması 44,27±10,80 yıl olan 49'u kadın, 16'sı erkek toplam 65 birey ile tamamlanmıştır. Çalışmaya katılan bireylere çalışma başında enerji ve besin öğesi gereksinimleri ve yaşam tarzlarına uygun, 8 haftada en az %5 ağırlık kaybedecekleri bir tıbbi beslenme tedavisi (TBT) verilmiş ve düzenli aralıklarla hastalar takip edilmiştir. Diyet tedavisi öncesi bireylerin genel özellikleri ve beslenme alışkanlıklarına yönelik bilgiler araştırmacı tarafından yüz yüze alınmış; diyet tedavisi öncesi ve 8. haftanın sonunda bireylerin 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı ve antropometrik ölçümleri araştırmacı tarafından yapılmış, biyokimyasal ölçümleri hasta dosyasından kaydedilmiş, kan basıncı ölçümleri hekim tarafından yapılmış ve CD36 düzeylerinin belirlenmesi için bir tüp açlık kanı alınıp analiz edilinceye dek -80°C'de saklanmıştır. Çalışma sonunda MetS'li 32 kişi verilen TBT'yi sıkı bir şekilde uygulayarak kadınlar (n=23) -8,85 ± 2,45, erkekler (n=9) -12,34 ± 3,86 kg ağırlık kaybetmiş ve TBT'ye uymayanlara (n=33) kıyasla açlık kan glukoz, LDL, VLDL, total kolesterol, trigliserit, CRP, insülin, Homa-IR, AST, ALT düzeylerinde ve sistolik kan basıncında azalmalar gözlenmiştir (p<0,05). CD36 düzeyleri ile diyetteki yağdan gelen enerji yüzdesinde zayıf düzeyde negatif yönde bir ilişki saptanmıştır (r=-0,358, p<0,05). CD36 düzeyleri ile açlık kan glukozu (r=0,390, p<0,05) arasında zayıf düzeyde; CD36 ile ALT (r=0,402, p<0,05) ve CRP (r=-0,455, p<0,05) arasında ise orta düzeyde pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). CD36 düzeyleri ile vücut ağırlığı, BKİ, kalça çevresi, bel/kalça oranı, vücut yağ kütlesi ve yüzdesi arasında negatif yönlü; yağsız vücut kütlesi ve yüzdesi ile pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Öte yandan çalışma sonunda gruplar arasında CD36 düzeyi açısından bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak; CD36'nın MetS için önemli bir parametre olduğu ancak ağırlık kaybının CD36 düzeylerini etkilemediği söylenebilir.
Türkiye sularında avlanan Engraulis encrasicolus (Linnaeus, 1758)'un kas dokusu yağ asidi kompozisyonunun lokasyona ve mevsime göre değişimi
Sunulan tez kapsamında Türkiye'de Karadeniz ve Marmara Denizi'nden avlanan hamsi balığının (Engraulis encrasicolus) kas dokusundaki yağ asidi içeriğinin mevsimsel ve lokasyona bağlı değişimi araştırılmıştır. Her lokasyondan av sezonu boyunca aylık alınan balık kas örnekleri paçal yapılarak elde edilen yağ örneklerinin gaz kromatografisi (GC) ile yağ asitleri kompozisyonu incelenmiştir. Farklı lokasyon ve avlama mevsimlerine bağlı olarak hamsi etinin yağ asidi kompozisyonundaki değişimlerinin belirlenmesi ile su ürünlerinde sağlık açısından besin değeri araştırmalarına katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Gaz kromatografi sonuçlarına göre kas dokusunda hem Marmara Denizi hem de Karadeniz için tüm avlanma aylarında en yüksek yüzdeye sahip doymuş yağ asidi palmitik asittir. Toplam doymuş yağ asidi (SFA) oranı Marmara popülasyonunda %29,89 ile en yüksek Mart ayında görülmüşken; %19,43 ile en düşük Aralık ayında görülmüştür. Karadeniz'de ise bu oranlar %25,52 (Aralık) ve %16,22 (Ocak) şeklindedir. Toplam SFA oranında, aylık karşılaştırmalarda her iki popülasyon için de istatistiki açıdan önemli farklılıklar gözlenmiştir (p<0,05). Marmara ve Karadeniz popülasyonları için toplam MUFA (tekli doymamış yağ asidi) yüzdeleri sırasıyla 23,78 – 24,93 ve 16,06 – 23,57 arasındadır. Karadeniz'de ΣMUFA içinde Aralık ve Mayıs aylarında C18:1 n-9 baskın bulunurken diğer avlanma ayları olan Kasım, Ocak, Şubat ve Mart aylarında C16:1 baskın bulunmuştur. Marmara'da ise ΣMUFA içinde Kasım ve Mart aylarında C18:1 n-9 baskın bulunurken, Aralık ayında C16:1 baskın bulunmuştur. Toplam MUFA oranında her iki popülasyon için de avlanma ayları arasında istatistiki açıdan önemli bir farklılık gözlenmemiştir. Hamsinin tüm av sezonu ve lokasyonunda önemli miktarlarda DHA ve EPA içerdiği tespit edilmiştir. Tüm avlanma aylarında hem Karadeniz hem de Marmara hamsisinde DHA (dokosahekzanoik asit) seviyeleri EPA'dan (eikosapentanoik asit) daha yüksek bulunmuştur. Karadeniz hamsisinde Kasım, Şubat ve Mart aylarında ΣPUFA (çoklu doymamış yağ asidi) yüzdelerinde istatistiki farklılık (p<0,05) gözlenmiş ancak Aralık, Ocak ve Mayıs aylarında bu yüzdeler istatistiki olarak benzer bulunmuştur. Marmara hamsisinde ise avlanma sezonu boyunca ΣPUFA yüzdelerinde istatistiki bir farklılık gözlenmemiştir. Ortalama ΣPUFA yüzdeleri ise Karadeniz ve Marmara için farklılık (p<0,05) göstermiş, Marmara sularında yakalanan hamsilerde bu yüzdenin daha fazla olduğu tespit edilmiştir. ∑PUFA ile ∑n-3 yüzdeleri bu çalışmada, hem Karadeniz hem de Marmara Denizi'nde deniz suyu sıcaklığıyla doğru orantı yakalamıştır. Karadeniz popülasyonunda kondisyon faktörü ile n-3 PUFA arasında doğru orantılı bir ilişki yakalanmış ve kondisyon faktörünün yüksek olduğu aylarda n-3 PUFA yüzdelerinin de yüksek olduğu saptanmıştır. N-3/n-6 oranı Karadeniz'de tüm avlanma sezonu boyunca istatistiksel olarak farklılık göstermiştir.
Tip II diyabetli hastalarda beslenme durumu ile kanda CD36 yağ asit transport düzeyi ve bazı inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, tip II diabetes mellitus (T2DM) tanısı almış, prediyabet ve kontrol grubunu içeren bireylerin beslenme durumu ile kanda CD36 yağ asit taşıyıcı reseptör düzeyi ve bazı inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışma, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji Polikliniğine başvuran T2DM tanısı alan 27 (kadın:18, erkek:9), prediyabeti olan 27 (kadın:18, erkek:9) ve herhangi bir rahatsızlığı olmayan 27 birey (kadın:18, erkek:9) olmak üzere, 25-65 yaş arası 81 kişi ile yürütülmüştür. Bireylerden sosyo-demografik özellikler, fiziksel aktivite durumları ve 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları üzerinden beslenme durumunu saptamaya yönelik bilgiler yüz yüze alınmış, antropometrik ölçümleri yapılmıştır. Hasta dosyasından alınan rutin kan parametreleri dışında her bireyden bir tüp açlık kanı alınmış ve alınan bu kan örneklerinin serumlarında CD36, CRP, adiponektin, leptin, omentin, TNF-α ve insülin düzeyleri ölçülmüştür. Çalışma sonunda kan CD36, glukoz, trigliserit, HbA1c, CRP ve TNF-α düzeyleri ile HOMA-IR, TyG-indeksi ve sCD36 indeks düzeyleri T2DM grubunda diğer iki gruba göre daha yüksek kan omentin düzeyi ise daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Çalışmada kontrol grubunun günlük aldığı enerjinin MUFA'dan gelen oranı diğer iki gruba göre daha yüksek görülmüştür (p<0,05). T2DM grubunda yer alan bireylerde kan CD36 düzeyi ile diyetle alınan kolesterol ve hayvansal protein miktarı arasında orta düzeyde, pozitif yönde, toplam posa, çözünür ve çözünmez posa alımı arasında ise orta düzeyde, negatif yönde bir ilişki görülmüştür. Çalışmada kan CD36 düzeyi ile TNF-α arasında her üç grupta da pozitif yönde anlamlı bir ilişki görülmüştür (p<0,05). Sonuçta kan CD36 düzeyi T2DM için önemli bir parametre olmakla birlikte, diyetle alınan besin ögeleri ve T2DM'ye etki eden inflamasyon göstergeleri ile ilişkili olabilir. Anahtar Kelimeler: T2DM, CD36 Reseptör, İnflamasyon, Beslenme
Diyetle alınan doymuş yağ asitleri veya fruktozun böbrek ve kalpte bazı PRO-inflamatuar sitokinler üzerine etkisi
Son yıllarda, diyetle tüketimi artan fruktoz ve doymuş yağ asitlerinin, kan ve dokularda pro-inflamatuar yanıt sürecini aktive ederek kronik hastalıkların etiyolojisinde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, doymuş yağ asitleri veya fruktozu yüksek içeren diyetin farelerin plazma ile kalp ve böbrek gibi bazı organlarda pro-inflamatuar sitokin düzeyleri üzerine olası etkilerinin incelenmesidir. Dokuların elde edildiği bir önceki çalışmada C57BL/6 tipi fareler (n=40, 8 haftalık) 2 haftalık standardizasyon sürecinin ardından 4 farklı gruba ayrılarak; izokalorik standart yem (kontrol), tekli doymamış yağ asitleri (MUFA), doymuş yağ asitleri (SFA) ve fruktozu (FRU) yüksek içeren diyetler ile ad libitum 15 hafta süresince beslenmiştir. Diyet dönemi sonunda ötenazi yapılan farelerin kan ve dokuları izole edilerek deney sonlandırılmıştır. Diyet müdahalesi döneminde en yüksek yem tüketimi FRU grubunda saptanmıştır (p<0,05). Diyet müdahalesi döneminde grupların yüksek enerji alımlarına (p<0,001) paralel olarak ortalama ağırlık kazanımlarındaki değişim de kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Plazma tümör nekrozis faktör (TNF) ve interlökin (IL)-6 düzeyleri SFA veya FRU gruplarında diğer gruplara kıyasla daha yüksek saptanmıştır (p<0,001). Plazma monosit kemoatraktan protein-1 (MCP-1) düzeyleri, FRU grubunda kontrol ve MUFA gruplarına kıyasla daha yüksek saptanırken (p<0,001), SFA grubunda daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Plazma IL-10 konsantrasyonları, SFA (p<0,05) ve FRU gruplarında, kontrol ve MUFA gruplarına göre daha düşük saptanmıştır. Plazma interferon-γ (IFN-γ) ve IL-12p70 düzeyleri gruplar arasında farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Western-blot bulgularına göre, SFA ve FRU gruplarında böbrek ve kalp dokularının TNF-α, IL-1β ve IL-6 ekspresyon düzeylerinin artış gösterdiği saptanmıştır. Sonuçlar; diyetle fruktoz veya doymuş yağ asitlerinin yüksek alımının, kan ve dokularda aktive ettiği pro-inflamatuar yanıt süreçleri göz önüne alınarak, kronik hastalıklar için bir risk faktörü olabileceğini ve bu nedenle tüketiminin sınırlanması gerektiğini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, doymuş yağ asitleri, fruktoz, kalp, böbrek
Yağ asidi amid hidrolaz (FAAH) ve monoaçil gliserol lipaz (MAGL) inhibitörlerinin farede deneysel solunum yolu inflamasyonu üzerindeki etkileri
Endokannabinoid sistem, solunum yollarını da içeren bir çok biyolojik sistemde fizyolojik fonksiyonların düzenlenmesinde önemli rol oynar. Bu çalışmada, endokannabinoid metabolizmasından sorumlu olan FAAH ve MAGL enzimlerinin inhibitörleri ile tedavinin farelerde deneysel solunum yolu inflamasyonu ve trakeal hiperreaktivite üzerine etkileri incelenmiştir. Solunum yolu inflamasyonu farelere intranazal (i.n.) lipopolisakkarit (LPS) (60 μl, 0.1 mg/ml) uygulanarak gerçekleştirilmiştir. FAAH inhibitörü URB597 [0.3 mg/kg (i.n./i.p.)] ve MAGL inhibitörü JZL184 [1 mg/kg (i.n.), 5 mg/kg (i.p.)] tedavileri alt gruplara LPS uygulamasından bir saat önce verilmiştir. LPS uygulamasından kırk sekiz saat sonra trakea ve akciğerler izole edilmiştir. LPS uygulaması izole trakea halka preparatlarında karbakol kasılmalarını değiştirmezken 5-hidroksitriptamin (5-HT) kasılmalarında artışa neden olmuştur. Hem URB597 hem de JZL184 tedavileri artmış olan 5-HT kasılmalarını önlemiştir. İ.p. URB597, i.p ve i.n. JZL184 tedavileri LPS gruplarında periferik ve parankimal inflamasyonu azaltırken, bu tedavilerden yalnızca i.p. URB597 uygulaması nötrofil artışını engelleyebilmiştir. Bu sonuçlar FAAH ve MAGL inhibisyonunun solunum yolu hiperreaktivitesinde koruyucu etkiye sahip olabileceğini göstermektedir. Ancak, bu inhibitörlerin inflamasyon üzerindeki değişken etkileri FAAH ve MAGL inhibitörleri ile tedavinin özellikle kronik inflamatuar solunum yolu hastalıklarında kullanılabilmesi ile ilgili olarak daha fazla çalışma yapılmasının gerekli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Yağ Asidi Amid Hidrolaz (FAAH), Monoaçilgliserol Lipaz (MAGL), Solunum yolu hiperreaktivitesi, solunum yolu inflamasyonu, kannabinoid
Obez ve obez olmayan annelerin mature anne sütü yağ asidi kompozisyonlarının karşılaştırılması
Bu çalışma, obez ve normal vücut ağırlığına sahip annelerden alınan olgun anne sütünün yağ asidi kompozisyonlarını karşılaştırmak, ön süt ve son süt arasındaki yağ asidi kompozisyonlarının farklarını belirlemek, anne sütündeki yağ asitleri ile maternal diyet ve bebeğin antropometrik ölçümleri arasındaki ilişkiyi inceleme amacıyla planlanmıştır. Araştırmaya Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran, 40-70 günlük bebeği olan ve bebeğine sadece anne sütü veren, 20 normal vücut ağırlığına sahip ve 20 obez anne ve bebekleri dahil edilmiştir. Annelere genel özellikleri ve beslenme alışkanlıkları ile ilgili anket uygulanmış, annelerin ve bebeklerin antropometrik ölçümleri alınmış ve annelerden 5 mL ön süt ve 5 mL son süt toplanmıştır. Normal vücut ağırlığına sahip ve obez annelerde sırasıyla doymuş yağ asidi %37,69±5,10 ve %36,94±5,19 (p=0,638); tekli doymamış yağ asidi %30,44±3,72 ve %33,08±5,29 (p=0,185); çoklu doymamış yağ asidi %28,65±5,52 ve %26,53±4,66 (p=0,213)'dır. Ön süt örneklerinde normal vücut ağırlığına sahip annelerde obez annelere göre, DHA (p=0,044) ve toplam n-3 yağ asitleri (p=0,045) istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Ön süt örneklerinde toplam n-3 yağ asidi, son süt örneklerinde n-6/n-3 yağ asidi oranı istatistiksel açıdan anlamlı daha yüksek bulunmuştur (p<0,05). Son sütteki EPA ile diyetteki toplam n-3 arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r=0,454; p=0,045). Bu çalışma sonucunda, obez olan ve olmayan annelerin anne sütü yağ asidi bileşiminin farklı olabileceği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Anne sütü, yağ asitleri, maternal obezite, maternal diyet
Sağlıklı ve obez bireylerde hindistan cevizi yağı ve zeytinyağı alımının açlık ve tokluk üzerine akut etkilerinin değerlendirilmesi
Obezite dünya genelinde önemli bir halk sağlığı sorunudur ve kardiyovasküler hastalıklar, diyabet ve bazı kanser türleri ile ilişkilendirilmektedir. Besinlerin açlık ve tokluk üzerine etkilerinin araştırılması obezite tedavisinde iştah kontrolünün sağlanması açısından önemlidir. Bu çalışmada uzun zincirli yağ asitlerinin kaynağı zeytinyağı tüketimine göre orta zincirli yağ asitlerinin kaynağı hindistan cevizi yağı tüketiminin normal ağırlıktaki ve obez erkek bireylerde akut etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma T.C. Cumhurbaşkanlığı, Sağlık Merkezinde, normal ağırlıkta (n=10) ve obez (n=10) 20 erkek birey üzerinde yapılmıştır. Normal ağırlıktaki ve obez bireylerin yaş ortalaması sırasıyla 33.5±3.9 ve 35.5±4.1 yıldır. Çalışmaya katılmayı kabul eden bireylere birbirini takip etmeyen günlerde yağsız inek sütü (300 mL), yağsız beyaz peynir (30 g), beyaz ekmek (75 g) ve hindistan cevizi yağı (25g) veya zeytinyağı (25g) içeren kahvaltı öğünü verilmiştir. Bireylerin test kahvaltı öğünü öncesi ve sonrası vizüel analog skala değerlendirmeleri (0., 30., 60., 120 ve 180. dakikalarda), indirek kalorimetre ile enerji harcaması ölçümleri (0., 60., 120 ve 180. dakikalarda), bazı kan parametreleri analizleri (serum glukoz, serum trigliserit, serum insülin ve peptid YY hormonu)(0., 30., 60., 120 ve 180. dakikalarda) yapılmıştır. Ayrıca ad-libitum öğle öğünü (180. dakika) tüketimi ile enerji alımları değerlendirilmiştir. Normal ağırlıktaki bireylerde zeytinyağına göre hindistan cevizi yağı tüketimi sonrası 180. dakikada açlık ve yeme isteği vizüel analog skala değerlerinin anlamlı seviyede daha fazla azaldığı saptanmıştır (sırasıyla p=0.031, 0.020). Normal ağırlıktaki bireylerde hindistan cevizi yağı tüketimi sonrası 30., 60., 120. ve 180. dakikalarda peptid YY değişimi sırasıyla 41.8±67.7, 52.5±103.2, 28.2±43.3, 47.7±77.9 pg/dL olarak saptanırken zeytinyağı tüketimi sonrası -1.8±71.1, 15.9±53.9, 7.8±51.6, -5.±59 pg/dL olarak saptanmıştır (sırasıyla p=0.075, 0.322, 0.454, 0.073). Normal ağırlıktaki bireylerde kahvaltı öğünü sonrası öğle öğünündeki ad libitum enerji alımları hindistan cevizi yağı ve zeytinyağı tüketimi sonrası sırasıyla 924.86±302.91, 845.47±158.39 kkal (p=0.272) olarak saptanırken obez bireylerde ise sırasıyla 859.26±238.37, 994.69±265.16 kkal (p=0.069) olarak saptanmıştır. Hem normal ağırlıktaki hem de obez bireylerde hindistan cevizi yağı ve zeytinyağı tüketimi sonrası dinlenme enerji harcaması değerlerinin eğri altında kalan alanlarında anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0.274, 0.337). Bu çalışmanın sonuçları zeytinyağına göre hindistan cevizi yağı tüketiminin normal ağırlıktaki bireylerde açlık ve yeme isteği üzerine baskılayıcı etkisinin olabileceğini, tokluk peptid YY düzeylerini farklı etkileyebileceğini ve tokluk enerji harcaması üzerine farklı etkisinin olmadığını göstermektedir. Anahtar kelimeler: dinlenme enerji harcaması, hindistan cevizi yağı, zeytinyağı, obezite, orta zincirli yağ asitleri, peptid YY
Free radical initiated grafting of vinyl silane to saturated triglycerides
In this study silanized hydrogenated palm stearin was synthesized by reacting hydrogenated palm stearin with vinyltrimethoxysilane via free radical reaction. Dicumylperoxide was used as initiator. The characterization of silanized-HPS was done by 1H NMR and FT-IR spectroscopy. Homopolymer of silanized-HPS was synthesized by moisture curing. The silanized-HPS homopolymer was characterized by IR spectroscopy. The effect of the crosslink density upon moisture cure on the mechanical properties, thermal properties and swelling of silanized-HPS polymer was analyzed by surface hardness test, DSC (Differential Scanning Calorimetry), swelling test respectively. According to swelling test and surface hardness tests, silanized-HPS shows heterogeneous distribution of crosslinks in crosslinked areas. Hydrophobicity of silanized-HPS coated glass surface was studied by water contact angle measurements and the contact angles reach their maximum value of 107°.
Bitkisel yağlardan çözücü ekstraksiyonu ile serbest yağ asitlerinin giderilmesinin ardından çözücünün iyon değişimi ile geri kazanılması
Ham bitkisel yağlar gıda veya endüstriyel amaçlı kullanılmak istendiğinde, yapılarında oksidatif bozunmalar meydana getiren, yağın tadını ve kokusunu bozarak kullanımını sınırlayan serbest yağ asitlerinin giderilmesi, elde edilecek olan ürünün kalitesi ve maddi anlamda en büyük etkiyi yapması nedeniyle rafinasyon prosesinin en önemli basamağıdır. Yüksek yağ asidi içerikli ham bitkisel yağlarda, geleneksel asit giderme yöntemleri fazla miktarda nötral yağ kaybedilmesi, yüksek enerji gereksinimi, bazı istenmeyen maddelerin oluşumu ve onların giderilmesi, ayrıca fazla miktarda atık oluşturması gibi dezavantajlara sahiptir. Bu dezavantajların bu yöntemlerin kullanımını sınırlaması araştırmacıları yeni alternatif yöntemler geliştirmeye itmiştir. Sıvı–sıvı ekstraksiyonu da bu yöntemlerden biridir. Bu yöntem ortam sıcaklığında ve atmosfer basıncında uygulanması nedeniyle daha az enerji gereksinimi duyulan bir proses olması ve atık problemi olmaması gibi önemli avantajlara sahiptir. Sıvı–sıvı ekstraksiyonunda yağı çözebilecek uygun bir çözücü gerekmektedir ve bu çözücüler genellikle metanol ve etanol gibi kısa zincirli alkollerdir. Sıvı–sıvı ekstraksiyonu sonucunda oluşan ekstrakt fazın proseste yeniden kullanılmak üzere geri kazanılması hala üzerinde çalışılan ve araştırılan bir konudur. Çözücünün geri kazanılmasında yaygın olarak kullanılan distilasyon ve evaporasyon gibi yöntemler yüksek sıcaklık ve düşük basınç gerektirmesi nedeniyle enerji yoğun işlemlerdir. Son yıllarda bu yöntemlere alternatif olarak iyon değiştirici reçinelerin kullanılması umut vadeden bir yöntem olarak dikkat çekmektedir. İyon değiştirici reçinelerin saflaştırma ve ayırma işlemlerinde kullanılmasıyla ilgili literatürde pek çok çalışmaya rastlanmaktadır. Ancak yağ asidi+çözücü sistemlerinden çözücünün geri kazanılmasında iyon değiştirici reçinelerin kullanılmasıyla ilgili çalışmalar sınırlıdır ve bu konuda literatürde bulunan çalışmaların birçoğunda etanollü veya etanol+su çözeltilerinden yağ asitlerinin ayrılması üzerine odaklanılmış ve metanollü çözeltiden yağ asitlerinin giderilmesi ile ilgili bir çalışma daha önce yapılmamıştır. Bu bilgiler ışığında, yapılan bu çalışmada yağ asidi+metanol sisteminden metanolün iyon değiştirme yöntemi ile geri kazanılmasının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla gerçekleştirilen deneysel çalışmada yağ asitlerinin bitkisel yağlardan veya yağ+çözücü sistemlerinden ayrılmasında etkinliği literatürde belirtilmiş olan Amberlyst A26 OH reçinesi ve birçok bitkisel yağda ana yağ asidi olarak bulunan oleik asit kullanılmıştır. Çalışma iyon değişim denge izotermlerinin belirlenmesi ve iyon değişim kinetiğinin incelenmesi olmak üzere iki aşama olarak planlanmış ve yürütülmüştür. Denge deneyleri için oleik asit konsantrasyonu ağırlıkça %1 ile %15 arasında değişen karışımlara reçine/çözelti oranı 1/3 olarak sabit tutularak reçinenin ilavesinden sonra, karışımlar 30°C' de çalkalamalı su banyosunda 5 saat bekletilmiştir. Reçine ve çözelti fazının filtrasyon ile ayrılmasının ardından çözeltideki oleik asit ve kalan ıslak reçinedeki uçucu madde miktarları belirlenmiştir. Denge durumunda reçinede tutulan oleik asit konsantrasyonu q* (mg oleik asit/g kuru reçine) her deney için kütle denkliğinden belirlenmiştir. Elde edilen denge verileri Langmuir, Freundlich ve Redlich– Peterson adsorbsiyon modelleri kullanılarak doğrusal ve doğrusal olmayan regresyon ile değerlendirilmiştir. Deneysel olarak belirlenen ve Freundlich izotermine göre hesaplanan q* değerleri arasındaki korelasyon katsayısı R2=0,45 bu modelin incelenen sistem için uygun olmadığını göstermiştir. Literatürde yapılan çalışmaların çoğunda da bu tip sistemler için uygun olduğu belirtilen Langmuir izotermi ise, Freundlich izoterminden daha iyi bir korelasyon (R2=0,55) sağlamakla birlikte incelenen sistemi tam olarak tanımlamamaktadır. İyon değişim kapasitesinin değiştirilen iyonunun çözeltideki konsantrasyonuna bağlı değişimini dikkate alan modifiye edilmiş Langmuir izotermi ile regresyon korelasyon katsayısı R2=0,97 olarak elde edilmiştir. Deneysel verileri çok iyi tanımlayan bu modeldeki konsantrasyon bağımlılığı parametresinin x=13 gibi yüksek bir değerde olması Amberlyst A26 OH-Metanol-Oleik asit sisteminde iyon değişim kapasitesinin çözeltideki oleik asit konsantrasyonuna çok bağlı olduğunu göstermektedir. Kinetik deneyler başlangıç oleik asit konsantrasyonu ağırlıkça %2, %8 ve %15 olarak değiştirilen metanollü çözeltilerde reçine/çözelti oranı 1/3, sıcaklık 30 °C ve karıştırma hızı 175 rpm olarak sabit tutularak yürütülmüştür. Oleik asit konsantrasyonundaki değişim karışımdan belirli zamanlarda sıvı çekilerek incelenmiştir. Reçinede her bir t anında tutulan oleik asit miktarı qt (mg Oleik asit/g Kuru reçine) çözeltideki oleik asit konsantrasyonu kullanılarak hesaplanmıştır. İyon değişimi çözeltideki kütle transferi, iyon değiştiriciyi saran sıvı film tabakasında kütle transferi, iyon değiştiricide kütle transferi ve kimyasal reaksiyon olmak üzere dört önemli adımdan meydana gelmektedir. İyon değişim mekanizmasının belirlenmesinde bu adımlar arasından hız belirleyici basamağın seçilebilmesi için film difüzyonu, gözenek difüzyonu ve kimyasal reaksiyondan oluşan üç kinetik model incelenmiştir. Çalışılan konsantrasyon aralıklarının tümünde film difüzyonu modelinin deneysel verilerle diğer iki modelden daha yüksek korelasyon gösterdiği görülmüştür. Bu çalışmada elde edilen bulgulara göre, sıvı-sıvı ekstraksiyonunda elde edilecek ekstrakt fazları temsil eden oleik asitli metanol çözeltilerinden oleik asidin Amberlyst A26 OH anyon değiştirici reçine ile %99 civarında yüksek bir ayırma verimi ile ayrılması mümkündür. Ayrıca, iyon değişim ilk hızlarının yüksek olması da sıvı-sıvı ekstraksiyonuna dayanan asit giderme proseslerinde iyon değişimi yönteminin çözücü geri kazanımı için distilasyon ve buharlaştırma gibi bilinen yöntemlere iyi bir alternatif olduğunu göstermektedir.