Insulin

130 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trakya Üniversitesi Hastanesinde takipli erişkin Tip 2 Diyabetlilerde Akdeniz diyetine bağlılık durumu ve trigliserit-glikoz indeksi arasındaki ilişki

Diyabet yönetiminin en zorlu unsurlarından biri, hastaların yaşam tarzı değişikliklerine uyumunu objektif olarak takip edebilmektir. Yaşam tarzı değişiklikleri içinde tıbbi beslenme tedavisine uyum başat roldedir. Bu çalışmanın amacı, Trigliserit-Glikoz (TyG) indeksinin, Tip 2 Diyabetli hastalarda Akdeniz diyetine bağlılık durumuyla olan ilişkisidir. Kesitsel tasarımlı bu çalışma, Kasım 2024 – Nisan 2025 tarihleri arasında Trakya Üniversitesi Hastanesi Diyabet ve Obezite Polikliniği'nde takip edilen 252 Tip 2 Diyabetli hasta ile gerçekleştirilmiştir. Hastaların beslenme düzeni Akdeniz Diyeti Bağlılık Ölçeği (MEDAS) ile puanlanmış, metabolik durumları ise hastane yönetim bilgi sisteminde son altı ay içindeki en güncel laboratuvar verileriyle hesaplanan TyG indeksi ile analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede diyet bileşenlerinin etkisi adımsal regresyon, indeksin ayırt etme gücü ise ROC analizi ile incelenmiştir. Çalışma grubunda, MEDAS toplam puanı ile TyG indeksi arasında çok güçlü bir ters orantı saptanmıştır (r = -0.765; p <0.001). Regresyon analizleri, TyG indeksini düşürmede en etkili beslenme alışkanlıklarının şekerli/gazlı içecek kısıtlaması, ana yağ olarak zeytinyağı kullanımı ve kuruyemiş tüketimi olduğunu ortaya koymuştur. Çalışmanın en çarpıcı bulgusu, TyG değeri 8,97'nin altında olan bireylerin Akdeniz diyetine güçlü bir bağlılık gösterdiğinin (MEDAS ≥9) %85,7 duyarlılık ve %85 özgüllük oranıyla tahmin edilebilmesidir. Ayrıca bu çalışmada düzenli fiziksel aktivite ve bu aktivitenin sıklığının hem diyet uyumunda hem de insülin direnci üzerindeki etkililiği gösterilmiştir. TyG indeksi, Tip 2 Diyabetli hastalarda sadece insülin direncini değil, aynı zamanda hastanın beslenme disiplinini de yansıtan güvenilir bir biyobelirteçtir. Çalışmamız, bu indeksin 8,97 değerinin altına çekilmesinin, hastaların metabolik profilini diyabet öncesi risk seviyelerine döndürebileceğini (metabolik reset) göstermektedir. Aile hekimleri, maliyetli testlere gerek duymadan TyG indeksini kullanarak hastalarının diyet uyumunu objektif olarak izleyebilir.

Aile hekimliğiAkdenizAkdeniz diyeti+7
Ekin Dikmen
Trakya University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Liraglutid'in fare pankreas beta hücrelerinde insülin salgısı ve beta hücre sağ kalımıyla ilişkili GPCR genlerinin ifadesine etkisinin belirlenmesi

Diyabet artan sıklığı ve hastalık yükü nedeniyle günümüzde önemli bir halk sağlığı sorunudur. Liraglutid, antihiperglisemik aktivite ile uzun etkili glukagon benzeri peptit yapıdaki bir ilaçtır. Bu ilaç, hücre zarında bulunan Glukagon Benzeri Peptit-1 Reseptörü'ne (GLP-1R) bağlanarak etki göstermektedir. G proteinine bağlı reseptörler (GPCR) hücre yüzeyinde önemli sinyal yollarına aracılık eden moleküllerdir. Pankreatik beta hücrelerinde belirli G proteinine bağlı reseptörler için insülin salgılama potansiyelinin araştırılmasına yönelik yapılan çalışmalar, pankreas beta hücre fonksiyonunun düzenlenmesinde GPCR'lerin rolünü kanıtlamıştır. Tez çalışmamız kapsamında birer GPCR olan GPR75, GPR56, GLP1R, M3R, CB1R genlerinin obez olmayan diyabetik NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde liraglutid muamelesine bağlı olarak gen ifadesindeki değişimleri araştırılmıştır. NIT-1 fare pankreas beta hücreleri 10, 100, 1000 nM konsantrasyonlarda 30, 60, 120, 240 dakika sürelerde liraglutid ile muamele edilmiştir. GPCR genlerinin mRNA düzeyindeki gen ifadesi değişiklikleri qPCR yöntemiyle belirlenmiştir. 240 dakika liraglutid muamelesi NIT-1 hücre gelişimini olumsuz etkilediği için bu gruplardan kullanışlı bir veri elde edilememiştir. İn vitro koşullarda GLP1-R reseptör proteininde 1000 nM konsantrasyonda liraglutid muamelesine bağlı olarak test edilen tüm zamanlar için anlamlı bir değişim saptanmıştır. GPR75, GPR56, M3R, CB1R mRNA düzeylerinin 30. dakikada azaldığı, 60. dakikada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı, 120. dakikada tekrar azaldığı gözlenmektedir. Liraglutid'in NIT-1 fare pankreatik beta hücrelerinde araştırılan genlerin ifadesi üzerinde geçici bir etkisi olduğu görülmekle birlikte GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin liraglutidin beta hücresi üzerindeki etkilerine aracılık edebilecekleri düşünülmektedir. GPR75, GPR56, M3R ve CB1R genlerinin ifadesindeki değişimler bu genlerin ve ürünlerinin antidiyabetik ve antiobezitik tedavi için hedef moleküller olabileceklerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, GPCR, İnsülin Sekresyonu, Liraglutid

Diabetes mellitusGen ifadesiGenler+4
Melikenur Türkol
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Zaman-sınırlı beslenme programının rekreaktif aktif erkeklerde vücut kompozisyonu, insülin duyarlılığı ve yağ oksidasyonu üzerine etkisi

Zaman-sınırlı beslenme (ZSB), bireylerin beslenme penceresinin günün belirli saatleriyle sınırlandırıldığı ve açlık penceresinin en az 12 saat olduğu en sık tercih edilen aralıklı açlık modelidir. Bu araştırmanın amacı; 6 haftalık ZSB programının aktif erkeklerde vücut kompozisyonu, insülin duyarlılığı, dinlenim durumunda ve egzersiz sırasında yağ oksidasyonu üzerine etkisini belirlemektir. Çalışmaya 18-39 yaş aralığında, sağlıklı, en az 1 yıldır haftada en az 3 gün egzersiz yapan 31 rekreasyonel olarak aktif erkek gönüllü katılmıştır. Katılımcılar rastgele yöntemle ZSB (n=14) veya kontrol (n=17) grubuna dâhil edilmişlerdir. ZSB grubu, 6 hafta boyunca 16:8 programını uygulamış, kontrol grubundan ise mevcut beslenme alışkanlıklarını değiştirmemeleri istenmiştir. Tüm katılımcıların vücut kompozisyonu, dinlenik metabolik hız ve submaksimal egzersiz sırasındaki yağ oksidasyonu 6 haftalık program öncesi ve sonrası ölçülmüştür. Ayrıca katılımcılardan çalışma başında ve sonunda 12 saatlik açlık sonrası kan örnekleri alınmıştır. Verinin normal dağılım gösterdiği belirlendikten sonra, ZSB uygulaması öncesinde ve sonrasında gruplar arasındaki ve grup içi farkları incelemek için iki yönlü tekrarlı ölçümlerde (grup×zaman) varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Vücut ağırlığı (p=0,002; kısmi eta kare (p2) = 0,280), kas kütlesi (p=0,015; p2=0,20), yağsız vücut kütlesi (p=0,015; p2=0,19) ve yağ kütlesi (p=0,017; p2=0,18) 6 haftalık ZSB programı sonrası anlamlı düzeyde azalmıştır. Tüm bu değişkenlerin grup×zaman etkileşimleri de istatistiksel olarak anlam bulunmuştur (p<0,05). Bu bulgular, bu değişkenlerde 6 hafta içerisindeki gruplardaki değişimin istatistiksel olarak farklı olduğunu göstermektedir. Tekrarlı ölçümlerde ANOVA sonuçları gruplar arasında ve zaman içerisinde dinlenik metabolik hız ve karbonhidrat oksidasyonunda anlamlı bir değişiklik olmadığını göstermiştir (p>0,05). Dinlenik solunum değişim oranında (RER) (p=0,014; p2=0,19) azalma ve dinlenik yağ oksidasyonunda (p=0,006; p2=0,23) artış, grup×zaman etkileşimi açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Uygulanan 6 haftalık ZSB programı, egzersiz sırasındaki yağ ve karbonhidrat oksidasyonunu, egzersiz sırasındaki RER'i ve metabolizmayla ilişki kan parametrelerini ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değiştirmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak, 6 haftalık ZSB programı, genç sağlıklı erkeklerde yağ kütlesini ve vücut ağırlığını azaltarak vücut kompozisyonunu iyileştirirken, dinlenme halindeki substrat oksidasyonunu geliştirmektedir. Egzersiz sırasındaki substrat oksidasyonu üzerinde etkisi ise sınırlıdır.

Aralıklı açlıkAçlıkBeslenme incelemeleri+6
Hale Engin
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İnsülin direnci olan obez erkeklerde diyet ve egzersizin irisin ile lipasin üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, insülin direnci olan obez erkeklerde kısa süreli asidik ve alkali beslenme müdahalelerinin akut aerobik egzersize verilen irisin, lipasin ve glikoz yanıtları üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya insülin direnci olan, 11 obez erkek (Yaş: 34,63±4,12 yıl; Beden kütle indeksi: 35,68±4,38 kg/m2) katılmıştır. Katılımcıların sağlık kontrolleri yaptırılmış, vücut kompozisyonları dual X-ray absorbtiometri ile, dinlenik metabolik hız ve maksimum oksijen tüketimleri indirekt kalorimetre yöntemi ile belirlenmiştir. Katılımcılara rastgele çapraz düzende, birer hafta süre ve aralarında iki günlük arınma dönemleriyle, üç farklı izokalorik diyet (konrol, asidik, bazik) 7 gün uygulanmıştır. Her diyet uygulamasından sonra sekizinci günde ise akut aerobik egzersiz (koşu bandında maksimal kalp atım hızının (KAH) %65'inde 36 dk) yaptırılmıştır. Egzersizden 1 saat önce, hemen sonra ve 1 saat sonra alınan kanlarda glikoz, insülin, irisin ve lipasin düzeyleri belirlenmiştir. Diyet uygulamalarının incelenen değişkenler üzerine etkisini karşılaştırmak amacıyla Friedman varyans analizi kullanılmıştır. İrisin ve lipasinde egzersiz ve beslenmeye bağlı anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir (p>0,05). Egzersiz öncesi insülin, bazik beslenmede diğer iki duruma göre daha düşüktür (p<0,05). Glikoz, üç beslenme durumunda da egzersiz öncesine göre, sonrasında ve 1 saat sonrasında düşüktür (p<0,05). Ayrıca katılımcıların aynı KAH'a ulaşmak için, bazik diyetteki koşu hızı asidik duruma göre daha yüksektir (p<0,05). İnsulin direnci olan obez erkeklerde, asidik ve bazik beslenme sonrasında irisin ve lipasin düzeylerinde egzersize bağlı bir değişiklik görülmemiştir (p>0,05). Glikozda egzersize bağlı düşüş beklenen bir yanıt olup diyetten bağımsızdır. Ancak bazik beslenme programından sonra, aynı kalp atım hızında daha yüksek koşu hızı değerlerine ulaşılması, bazik beslenmenin egzersiz performansını iyileştirdiğine işaret etmektedir.

BeslenmeBeslenme durumuDiyet+7
Naile Faideci Keskin
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İnsülin direnci olan kişilerde aralıklı oruç ve eliminasyon diyetinin bazı kan parametreleri üzerindeki etkisinin araştırılması

İnsülin direnci, insülinin kan şekerini düşürmede daha az etkili hale gelmesidir. İnsülin direnci kardiyovasküler hastalık, erken ölüm, kanser, demans gibi hastalıklarda önemli rol oynamaktadır. Sağlıklı populasyonda %25 oranında insülin direnci görülmektedir. Genetik özelliklerin yanı sıra; hareketsiz yaşam tarzı ve beslenme alışkanlığı insülin direncinde ciddi önem taşır. Bu çalışma insülin direnci olan bireylerin güncel diyet yaklaşımı olan aralıklı oruç ve eliminasyon diyeti birlikte uygulandığında bazı kan parametrelerinin değişimini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Çalışmaya özel bir endokrinoloji kliniğine tedavi olmak amacıyla gelen 30 yaş ve üzerinde olup insülin direnci olan 52 hasta ile kontrol grubu olarak dahil edilen ve insülin direnci olmayan 30 yaş ve üzeri 30 hasta olmak üzere toplam 82 kişi dahil edilmiştir. Çalışmadaki kadın katılımcı oranı %41.46 iken erkek katılımcı oranı %58,54 olarak belirlendi. Çalışma prospektif olarak planlamıştır. Bu çalışma için klinikte kayıt altına alınmış olan hasta dosyaları ile tedavi olmak için kliniğe gelirken halihazırda yaptırmış oldukları tahlilleri incelenmiştir ve hastaların sosyodemografik durumları, kilo, boy, açlık kan şekeri, insülin, HOMA - IR gibi insülin direncine ait bulgular ile LDL, HDL ve trigliserit gibi kan lipitlerine dair bulgular alındı. Aynı zamanda ALT, AST ve GGT değerleri incelendi. Hastaların tümüne 6 haftalık süre boyunca eliminasyon diyeti ve aralıklı oruç diyetini beraber uygulamaları sağlandı. Hastalara 'Bireylerin Genel Özellikleri Anket Formu' uygulandı. Diyet müdahalesi öncesinde ve sonrasındaki laboratuvar bulguları kaydedildi. Paired sample t-testi sonuçlarına göre, insülin direnci olan ve olmayan tüm hastalar için değerlendirilen tüm laboratuvar bulgularının başlangıç ve diyet sonrası sonuçlarında anlamlı bir fark mevcuttur (p<0,05). Beraberinde insülin direncine sahip hastalarda tüm laboratuvar bulgusu ortalamalarının diyet sonrası olumlu yönde düştüğü tespit edildi. Çalışma sonucunda aralıklı oruç ve eliminasyon diyetlerinin insülin direnci olan hastalar için etkili bir diyet tedavisi olduğu görülmekte olup insülin direnci olan hastalarda beslenme ve diyet uzmanları tarafından uygulanmasının ve benimsenmesinin önemli olduğu vurgulanmalıdır.

Aralıklı açlıkDiyetKan parametreleri+2
Büşra Toyga
Haliç University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Glisemik yükü düşük besinleri içeren diyetin insülin direncine erken dönem etkisi

Bu çalışma, insülin direnci üzerine glisemik yükü düşük besinleri içeren bir diyetin erken dönemde etkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Şubat-Ağustos 2018 tarihleri arasında, Fark Etmeden Diyet Beslenme ve Eğitim Danışmanlığı'na başvuran 20-45 yaş arası insülin direnci olan 14 yetişkin birey (7 erkek, 7 kadın) ile yapılmıştır. Bireylerin yaş ortalamaları kadınlarda 34,4±8,3 yıl; erkeklerde ise 40,1±3,8 yıldır. Bireylerle yapılan ilk görüşmede genel bilgileri, sağlık ve beslenme durumunu saptamak amacıyla anket yapılmış ve antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca açlık kan glikozu, açlık insülin ve HOMA-IR parametreleri değerlendirilmiştir. Tüm bireylere 21 gün süresince 110-130 gr karbonhidrat, %20-%25 protein, %25-30 yağ ve glisemik yükü düşük besinleri içeren hipokalorik bir diyet uygulanmıştır. Çalışma sonucunda; toplam grupta diyet sonrası antropometrik ölçümler ve biyokimyasal parametrelerin hepsinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Kadınlarda bel/kalça oranı dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde ise VFA, bel/kalça oranı ve açlık kan glikozu dışındaki tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı azalma görülmüştür (p<0,05). Erkeklerde kas kütlesinde saptanan azalma kadınlara göre daha fazladır (p=0,002). VFA değeri ise kadınlarda erkeklere göre daha fazla azalmıştır (p=0,018). Erkek ve kadınlar ayrı ayrı incelendiğinde her iki grupta da bel çevresinde anlamlı azalma görülürken bel/kalça oranında azalmanın anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). Erkeklerde açlık kan glikozunda düşüş olmasına rağmen anlamlı olmadığı saptanmıştır (p>0,05). HOMA-IR'de azalma kadınlarda 3,01; erkeklerde ise 1,96 olarak saptanmıştır. Kadınlarda azalma daha yüksek olmasına rağmen cinsiyetler arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır. BKİ ile yağ kütlesi (r=0,775; p=0,001), VFA (r=0,618; p=0,018) ve bel çevresi (r=0,868; p=0,005) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Diyet öncesi açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR değerleri arasında korelasyon gözlenmez iken diyet sonrası açlık kan glikozu ile açlık insülin ve HOMA-IR arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (p≤0,05). Sonuç olarak; düşük kalori, düşük karbonhidrat ve düşük glisemik yük içeren diyetler insülin direncinin önlenmesi ve tedavisinde etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: glisemik indeks, glisemik yük, insülin direnci.

BesinlerDiyetGlisemik indeks+2
Selin Sezgin
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Diyabet tanısı alan bireylerde insülin enjeksiyonu ve parmak delme korkusunu etkileyen faktörler

Araştırma, diyabetli bireylerin insülin enjeksiyonu ve parmak delme korkusunu etkileyen faktörleri belirleyebilmek amacıyla; kesitsel, ilişki arayıcı ve tanımlayıcı nitelikte bir çalışma olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya insülin tedavisine yeni başlayan 122 hasta alındı. Veriler Tanımlayıcı Hasta Formu, Diyabetlilerde Kendi Kendine Enjeksiyon ve Test Yapma Korkusu Sorgulama Formu (D-FISQ) ile elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis H testi ve Spearman korelasyon kullanıldı. Ölçek puanları üzerindeki etkili faktörler çoklu doğrusal regresyon analizi ile değerlendirildi. p<0,05 değeri istatistiksel olarak önemli kabul edildi. Çalışma grubunun %56,6'sını erkek hastalar oluşturdu. Kadınların kendi kendine enjeksiyon yapma korku (enjeksiyon), kendi kendine test yapma korku (test) ve toplam korku (toplam) puanları istatistiksel olarak erkeklerden yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Yaş, cinsiyet ve ağrı deneyimi hastaların enjeksiyon korkunu etkileyen önemli değişkenlerdi. Bir birimlik yaş artışı ile enjeksiyon korku puanın 0,13 puan azaldığı ve erkeklere kıyasla kadınların enjeksiyon korku puan ortalamaları 2,11 puan yüksekti. Yaş, cinsiyet, hastanın kimle yaşadığı ve geçmişte kan bağışı değişkenlerinin kendi kendine test yapma korkusunu etkileyen önemli değişkenler olduğu belirlendi. Bir birimlik yaş artışı ile test korku puanının 0,18 puan azaldığı ve erkeklere kıyasla kadınların test korku puanları ortalama 3,358 puan, tek yaşayanların test korku puanları aile bireyleri ile yaşayanlara göre ortalama 4,711 puan, ve kanbağışı yapmayanların test korku puanları kan bağışı yapanlara göre 2,572 puan yüksek olduğu saptandı. Sonuç olarak, diyabetli bireylerin insülin enjeksiyonu ve parmak delme korkusunu etkileyen en önemli faktörlerin yaş, cinsiyet, geçmiş ağrı deneyimi, hastanın kimle yaşadığı ve geçmişte kan bağışı değişkenlerinin olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Enjeksiyon korkusu, İğne fobisi, İnsülin enjeksiyonu.

Diabetes mellitusEnjeksiyonlarFobiler+3
Gaye Demirtaş Adlı
Haliç University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

20-60 yaş arası kadın popülasyonunda yaş, beden kütle indeksi ve bel çevresi değerlerinin insülin direnci ile ilişkisinin belirlenmesi

ÖZET İnsülin direnci, glikoz heomeostazisinde insülinin bozulmuş etkisi veya insüline verilen cevapta eksiklik olarak tanımlanmaktadır. Genetik faktörler, fetal malnütrisyon, fiziksel inaktivite, obezite ve yaşın ilerlemesi insülin direncine neden olur. Hipertansiyon, koroner arter hastalığı, obezite, dislipidemi, glikoz intoleransı gibi metabolik hastalıkların fizyopatolojisindeki temel etken olan insülin direnci, toplumun %25'inde bulunan ve genetik olarak geçen hücre içi bir patolojidir. İnsülin direnci ile başlayan metabolik hastalıklar düşünüldüğünde önemi iyice artmaktadır. Yaşlanmayla birlikte, kan glikozunun düzenlenmesinde insülinin etkinliği azalır. İnsülin mekanizmasının ve glikoz toleransının bozulmasında, yaşlanma sürecine eşlik eden başka sebepler de olabilir. Fiziksel aktivitedeki azalma ve yağ dokusundaki artış, özellikle de abdominal bölgenin yağlanması insülin direnci gelişmesinde rol oynar. Bu araştırma Ocak 2018-Nisan 2018 tarihleri arasında Özel Bilge Hastanesi Dahiliye Polikliniği'ne başvuran ve biyokimyasal tetkikler sonucunda insülin direnci tanısı almış bireylerle yapılmıştır. Çalışmaya, katılmayı gönüllü olarak kabul eden 20-60 yaş arası 36 yetişkin kadın dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin boy uzunlukları, vücut ağırlıkları, vücut yağ yüzdeleri alınmıştır. Bireylerin demografik özellikleri, genel sağlık durumları ve genel beslenme alışkanlıkları anket formu kullanılarak, araştırmacı tarafından yüz yüze görüşülerek doldurulmuştur. Çalışmaya katılan bireyler üç ayrı yaş grubunda değerlendirilmiştir. Katılımcıların yaş dağılımı incelendiğinde; %36,1'i (13 birey) 20-35 yaş arasında, %33,3'ü (12 birey) 36-45 yaş arasında, %30,6'sı (11 birey) 46-60 yaş arasındadır. Bireylerin yaş sınıflamasına göre Beden Kütle İndeksi (BKİ), yağ oranı (%), bel çevresi (cm), açlık kan glikozu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p≤0,05). Yaş grupları, BKİ ve bel çevresi değerleri ile HOMA-IR test sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Anahtar Kelimeler: abdominal yağlanma, açlık kan glikozu, insülin direnci, metabolik sendrom, obezite,

Bel çevresiKadınlarKarın yağı+5
Tuğçe Özge Özyön
Haliç University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

İn vitro ortamda insülin reseptör substrat 1 (IRS1) bağımlı sinyal iletim ağının glioblastoma multiforme gelişimindeki rolünün belirlenmesi

Beynin temel enerji kaynağı glukozdur ve beyin, glukozu yoğun bir şekilde kullanmaktadır. Dolayısıyla beynin fizyolojik rolünü yerine getirmesi, glukoz metabolizmasının sıkı bir şekilde kontrolü ile sağlanmaktadır. İnsülin Reseptör Substrat (IRS) proteinleri, glukoz metabolizmasının regülasyonunda rol alan en önemli adaptör proteinlerdir. IRS1 bu protein ailesinin üzerinde en çok çalışılan elemanıdır. IRS1, kanserle ilgili birçok reseptörle etkileşime geçmektedir ve literatürde IRS1'in meme, akciğer, prostat, böbrek gibi birçok kanser türünde ekspresyon artışı gösterilmiştir. Yapılan çalışmalarda merkezi sinir sistemi tümörlerinden biri olan medulloblastomda da IRS1 ekspresyonunun arttığı gösterilmiştir. Bizde bu bilgiler ışığında, IRS1'in merkezi sinir sisteminin bir diğer önemli tümörü olan glioblastoma multiforme (GBM) gelişiminde de böyle bir ekspresyon artışı olabileceğini düşündük. Buradan yola çıkarak in vitro ortamda IRS1 bağımlı sinyal iletim ağının GBM gelişimindeki rölünü belirlemeyi amaçladık. Çalışmada, U-87 MG hücre hattı kullanıldı. IRS1 proteinin ekspresyonunu U-87 MG hücrelerinde arttırmak amacıyla pcDNA3.1-flag tagged-insan IRS1 ekspresyon vektörü lipofektamin aracılığı ile hücrelere transfekte edildi. Ektopik IRS1 ekspresyon artışının GBM hücrelerinin sağkalımı üzerindeki fonksiyonel etkisi MTT analizi, insülin sinyali üzerindeki moleküler etkisi western blot analizi ile belirlendi. Elde ettiğimiz sonuçlar, ektopik IRS1 ekspresyon artışının GBM hücre sağkalımını arttırdığını göstermektedir. Ayrıca, IRS1 ekspresyon artışının, insülin indüklü Grb2, ERK ve AKT proteinlerinin aktivasyonlarında artış gerçekleştirdiği saptanmıştır. Çalışmamız, GBM hücrelerinde IRS1 ekspresyon ve aktivasyon artışının, hücre sağkalımını AKT aktivasyonu aracılığıyla arttırdığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Beyin Tümörleri, Glioblastoma Multiforme, IRS1, İnsülin Reseptör Substrat Proteinleri (IRS), İnsülin Sinyali.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıGlioblastoma+5
Zafer Yaren
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çoklu doz insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli çocuklarda gece ara öğün seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada, 5-8 yaş çoklu doz insülin tedavisi alan 28 çocukta kontrol ve test öğünleri tüketimi sonrası glukoz verileri değerlendirilerek tip 1 diyabetli küçük çocuklarda nokturnal normoglisemiyi korumak için gece ara öğünü ihtiyacı olup olmadığının saptanması ve gece ara öğünü seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tüm çocuklarda 4 farklı günde eşdeğer miktarda (10 g) karbonhidrat içeriğine sahip aynı marka süt (200 mL), yoğurt (140 g) ve kefirin (200 mL) gece ara öğününde tüketilmesi ile ara öğün alınmaması durumları karşılaştırılmıştır. Test öğünleri sonrasındaki 6 saatlik glukoz verileri (CGM) ile kaydedilmiş ve 112 deneme günü glukoz verileri analiz edilmiştir. Kapiller glukoz ölçümü değerinin 300 mg/dL'ye ulaşması veya 70 mg/dL'nin altına düşmesi durumunda kontrol veya test öğünleri sonlandırılmıştır. Sonlanıma kadarki glukoz verileri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresi (0-6 sa) glisemik etki olarak Tekrarlı Ölçümler Anova Testi ile analiz edilmiştir. Glisemik parametreler, Uluslararası CGM uzlaşı raporuna göre glukoz değerlerinin hedef aralıkta olma yüzdesi (TIR), 1. ve 2. düzey hiperglisemi (TAR1 ve TAR2) ve hipoglisemide (TBR1 ve TBR2) olma yüzdeleri bakımından değerlendirilirken, öğün sonrası eğri altında kalan alanlar (iAUC) da karşılaştırılmıştır. iAUC değerleri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresince (0-6 sa) süt, yoğurt ve kefir öğünleri için kendi aralarında benzer iken, bu değerler test öğünü verilmeyen durumdan anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,001). Tüm zamanlarda ortalama TIR süt, yoğurt, kefir öğünleri ve ara öğün verilmeyen durumda sırasıyla % 34,7, % 38,7, % 45,9 ve % 75,5'tir. Ara öğün verilmeyen deneme günlerinde TIR en fazla, ortalama glukoz değeri ise en düşük bulunmuştur (p<0,001). Geç dönemde, süt öğünü sonrası TAR2 değeri, yoğurt öğünü ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinden daha fazla iken, TAR1 süt, yoğurt ve kefir günlerinde benzerdir. Süt yoğurt, kefir ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinde yüksek değer nedeniyle sonlandırılma oranları sırasıyla % 7, % 4, % 1 ve % 0 iken, düşük değer nedeniyle sonlandırılma oranları ise sırasıyla % 0, % 1, % 0 ve % 2'dir. Sonuçlar, gece ara öğünü almamanın ara öğün seçeneklerine kıyasla normogliseminin sürdürülmesi için daha iyi bir seçenek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, hipogliseminin önlenmesi açısından gece ara öğünü alınması için sensor glukoz eşik değerinin belirlenmesine ihtiyaç vardır.

BeslenmeBeslenme bozukluklarıDiabetes mellitus+7
Tuğba Gökçe
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

İnsülin kullanan tip 2 diyabetli bireylerde diyabet belirtileri, öz yönetim ve bakım bağımlılığını etkileyen değişkenler

Bu tanımlayıcı araştırmanın amacı, Tip 2 diyabetli bireylerde diyabet belirtileri, öz yönetim ve bakım bağımlılığı düzeyleri ile bu durumları etkileyen değişkenlerin belirlenmesidir. Araştırma, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Erişkin Hastanesi dahiliye klinikleri ve polikliniklerinde 6 Nisan 2021 ve 15 Ağustos 2021 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırma örneklemini Tip 2 diyabetli (n=245) hasta oluşturmuştur. Katılımcılara, "Hasta Tanıtıcı Bilgi Formu", "Diyabet Belirtileri Kontrol Listesi Ölçeği", "Diyabet Öz Yönetim Ölçeği" ve "Bakım Bağımlılığı Ölçeği" yüz-yüze görüşme tekniğiyle uygulanmıştır. Verilerin analizinde ortanca, çeyrekler arası dağılım aralığı, minimum ve maksimum, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis testi ve çoklu doğrusal regresyon (stepwise) analizi kullanılmıştır. Katılımcıların %53,5'i kadın olup, yaş ortancası 58 yıldır. Araştırmada hastaların en sık genel bitkinlik/tükenmişlik hissi, duygusal değişimler, halsizlik, uyku hali/sersemlik, ağız kuruluğu, sabah uykudan kalkınca bitkinlik hissi, ayaklarda uyuşma, gün içinde bitkinlikte artma, aşırı susama ve yemekten önce sinirlilik hali belirtilerini yaşadıkları, Diyabet Kontrol Listesi Ölçeği ortanca puanlarının 100 (63-172) olduğu ve Diyabet Kontrol Listesi Ölçek puanındaki değişimin %20'sinin komorbidite, hipertansiyon ve sosyal destek alma durumu bağımsız değişkenleri tarafından açıklandığı belirlenmiştir (R2=0,208). Hastaların Diyabet Öz Yönetim Ölçeği puanlarındaki toplam değişimin %21'inin katılımcıların komorbidite, eğitim durumu, KBH ve hastalıkla ilgili eğitim alma durumu değişkenleri tarafından açıklandığı belirlenmiştir (R2=0,214). Bakım Bağımlılığı Ölçeği ortanca puanı 67 (17-85) olarak belirlenmiştir. Bakım bağımlılığı düzeyindeki toplam değişimin %39'unun komorbidite, yaş, kronik böbrek hastalığı, hiperlipidemi ve koroner arter hastalığı bağımsız değişkenleri tarafından açıklandığı belirlenmiştir. (R2=0,393). Bu çalışmada, yaş, komorbid hastalıklar, eğitim durumu, diyabet ile ilgili eğitim alma durumu, sosyal destek durumu değişkenleri diyabet belirtileri, öz yönetim ve bakım bağımlılığını anlamlı olarak etkilemiştir (p<0,05). Ayrıca, diyabet belirtileri arttıkça öz yönetimin azaldığı ve bakım bağımlılığının arttığı bulunmuştur. Hemşirelerin Tip 2 diyabette diyabet belirtileri ve öz yönetim düzeylerini izlemeleri ve bakım bağımlılığı açısından hastaları değerlendirmeleri önerilmektedir.

BağımlılıkBelirti ve semptomlarDiabetes mellitus+5
Damla Nur Bozkaya
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal insülinin mukozal iyileşmeye etkisinin rat modeli üzerinde incelenmesi

Topikal insülin, in vitro, in vivo hayvan ve insan çalışmalarında iyileşmeyi arttırıcı etkisi gösterilen etkin, güvenli, ucuz ve kolay erişilebilen, non-karsinojenik bir büyüme faktörüdür. Etkisini glukoz metabolizmasında, protein sentezinde, gen transkripsiyonunda, hücre proliferasyonunda ve migrasyonunda artışla gerçekleştirmektedir. Literatürde benzer çalışma olmadığından, bu çalışmada sinonazal mukozadaki iyileşmeye topikal insülinin etkinliğinin test edilmesi amaçlanmıştır. Kırk sekiz adet 10-12 haftalık, 250-300 gram aralığında Wistar sıçanı kullanılmıştır. Deneklerin sol burun pasajına, 1.9 mm'lik küret yardımıyla kıkırdağa kadar mukoza defekti oluşturulup, yarısına %0.9'luk SF solüsyonu, günde 3kez 1cc; diğer yarısına ise günde 3kez %0.9'luk SF ile sulandırılmış 1cc 5IU/ml regüler insülin solüsyonu tatbik edilmiştir. İnsülin uygulanan deneklere işlem öncesi ve sonrasında glukoz seviyesi ölçümü yapılmış olup herhangi bir fark saptanmamıştır. Deney sırasında da herhangi bir hipoglisemi semptomuna rastlanmamıştır. Denekler beşinci, onuncu, onbeşinci günde sakrifiye edilerek incelemelerde bulunulmuştur. Hiçbir denekte enfeksiyon ve mukozal sineşi bulgusuna rastlanmamıştır. Beşinci günde insülin grubunda defekt uzunluğu %56 azalmış iken, bu oran SF grubunda %21'dir (p=0.006). Onuncu günde insülin grubunun defekt uzunluğu %79 azalmış iken, SF grubunda bu oran %62'dir (p=0.034). On beşinci günde insülin grubunda defekt tamamen kapanmış iken, SF grubunda kapanma %92 olarak bulunmuştur (p=0.036). On beşinci günde, insülin uygulanan grupta inflamasyonun ve ödemin, SF uygulanan gruba göre az olduğu görülmüştür (p=0.023, p=0.006). Deneyden elde edilen bulgular, topikal insülinin yara iyileşmesindeki güvenliğini ve etkinliğini desteklemektedir. Çalışmamız, topikal insülinin insandaki sinonazal iyileşmeyi arttırıcı yönde kullanımı için öncü basamağı teşkil etmektedir. Anahtar kelimeler: yara iyileşmesi, nazal mukoza, insülin

Hayvan deneyleriKulak-burun-boğaz hastalıklarıMukozalar+4
Muhammed Çağrı Külekci
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kilolu kadınlarda farklı diyet yöntemlerinin vücut kompozisyonu ve insülin, leptin, ghrelin hormonları üzerine etkisinin karşılaştırılması

Bu çalışmada amaç, kilolu bayanlarda benzer kalori kısıtlamalı sık öğünlü diyet ile gece açlığı ile yapılacak aralıklı diyet yöntemlerinin vücut kompozisyonu ve insülin, leptin, ghrelin hormonları üzerine etkilerini karşılaştırmaktır. Çalışmayı, metabolik hız üzerinde etkili olan hormon düzeyleri normal seviyede olan, 18-55 yaş aralığında, vücut kütle indeksi ≥25 kg/m2 olan toplam 30 kişi tamamlamıştır. Gönüllüler, gece açlığı diyet grubu (GADG) ve diyet grubu (DG) olarak rastgele ikiye ayrılmıştır. İki grubun da diyet listeleri aynı kalori kısıtlaması (%20) ile oluşturulmuş, DG'a 3 ana 3 ara öğünden oluşan standart sık öğünlü diyet ile GADG'a gündüz sık öğünlü beslenme ve en az 12 saatlik gece açlığı diyet programları 4 hafta boyunca uygulanmıştır. Katılımcılara kan analizleri ile genel sağlık, kan yağları, anemi, menopoz süreci parametreleri diyet öncesi; vücut kompozisyonu (biyoelektrik empedans yöntemi), istirahat metabolik hızı (gaz analizörü), fiziksel aktivite düzeyi (anket) ve kan analizi ile metabolik hız ve yağ metabolizması belirteçleri diyet öncesi ve sonrası ölçülmüştür. Diyet programları ile iki grupta vücut kompozisyonunda benzer anlamlı iyileşme görülmüş (p<0.05) iken, istirahatte metabolik hız (kcal), yağ-karbonhidrat oksidasyonu (gr/dk) ve solunum değişim oranında (VCO2/VO2) anlamlı fark (p>0.05) görülmedi. GADG'nda glikoz ve insülin düzeylerinin ve DG'nda insülin düzeyleri ile insülin direnci indeksinin diyet ile anlamlı azaldığı bulundu (p<0.05). GADG'nda leptin düzeyinde anlamlı azalma, ghrelin düzeyinde anlamlı artış bulunmuş iken, DG'nda sadece ghrelin düzeyinde anlamlı artış saptandı (p<0.05). Benzer kalori kısıtlamalı sık öğünlü diyet ile gece açlığı ile aralıklı diyetin bir aylık uygulaması sonunda vücut kompozisyonu ile insülin, leptin ve ghrelin hormonları üzerinde benzer iyileşmeler elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: obezite; yağ dokusu; gece açlığı ile aralıklı diyet; sık öğünlü beslenme

AçlıkBeslenme alışkanlıklarıDiyet+7
Begüm Sarıca
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

İntensif insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli bireylerde karbonhidrat sayımının metabolik kontrole ve iyilik haline etkisi

Diyabetes Mellitus dünyada artarak yaygınlaşan ciddi bir kronik hastalıktır. Diyabetli bireylerin tedavisinde çeşitli beslenme yöntemleri kullanılmaktadır. Karbonhidrat sayımı yöntemi diyabetli bireylere özgürlük tanımaktadır. Bu araştırma, intensif insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli bireylerde karbonhidrat sayımının metabolik kontrole ve iyilik haline etkisinin belirlenmesi amacıyla, tip 1 diyabeti olan 30 yetişkin birey ile yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 18.07.2016-06.03.2017 tarihleri arasında Ege Diyabetliler Derneği ve İzmir Ekol Hastanesi Beslenme ve Diyet polikliniğine başvuran, araştırmaya katılmayı kabul eden ve belirlenen araştırma kriterlerine uyan bireyler (15 kontrol, 15 çalışma) oluşturmuştur. Veri toplanmasında; literatür doğrultusunda geliştirilen Birey Tanımlama Formu, Besin Tüketim ve Kan Şekeri Kayıtları Formu, Beslenme Değerlendirme Formu, Metabolik Kontrol Değişkenler Formu ve WHO İyilik Hali Anketi kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarına planlı eğitim verilmiş olup elde edilen bulgular yönünden gruplar karşılaştırılmıştır. Araştırmada, çalışma ve kontrol gruplarının metabolik kontrol ve iyilik hali sonuçları karşılaştırıldığında; çalışma grubunda daha iyi metabolik kontrol sağlandığı görülmüştür. Çalışma grubunda; HbA1c ve total kolesterol değerinin kontrol grubuna göre daha fazla azaldığı saptanmıştır. Ayrıca çalışma grubunda depresyon ve anksiyete puanlarının azaldığı, enerji, pozitif iyilik hali ve genel iyilik halinin ise arttığı görülmüştür.

BeslenmeDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+4
Simge Şenman Altun
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diyabetli hastalarda insüline başlama tutumları ölçeğinin türk toplumu için geçerlilik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Araştırma Tip 2 diyabetli hastalarda "İnsüline Başlama Tutumları Ölçeği Geçerlilik Ve Güvenirlik Çalışması"nı yapmak amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Metodolojik olarak planlanan çalışma örnekleme alınma kriterlerine uygun 128 Tip 2 Diyabet hastası bireyin katılımı ile gerçekleştirildi. Veri toplamada bireyleri tanımlayacak "Birey Tanılama Formu" ve diyabete ilişkin tutumlarını değerlendiren "CH-ASIQ" ve paralel form olarak "İnsülin Tedavisi Tutum Ölçeği (ITAS)" kullanıldı. Verilerin istatistiksel analizi kapsamında yapı geçerliliği için Açımlayıcı Faktör Analizi ve Kaiser Meyer Olkin testi, Doğrulayıcı Faktör Analizi için, Pearson, Korelasyon katsayısı hesaplama, Gutmann, Split Half, Spearman, Cronbach Alfa katsayısı hesaplama yöntemleri kullanıldı. Bulgular: Çalışmadaki katılımcıların yaş aralığı %14,1'i 41-50 yaş, %37,5'i 51-60 yaş ve %48,4'ü 61 yaş ve üzeri olduğu görülmektedir. Çalışmada Keiser-Meyer-Olkin testi sonucu 0,626 bulunmuştur. Faktör analizinde varyansın %69,48'ini açıklayan 4 faktör ortaya çıkmıştır. Doğrulayıcı Faktör analizinde (Structural Equation Modeling Results) p=0,000 bulunmuştur. Cronbach Alfa değeri ölçek toplamı için 0.756 bulunmuştur. Madde toplam korelasyon değerleri 0.253- 0.891 arasında değişmektedir. Sonuç: Ölçeğin Türk popülasyonu için geçerli ve güvenilir olduğu saptanmıştır.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Güvenilirlik ve geçerlilik+3
İlayda Oylum Güleryüz
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hiperglisemik hastalarda insülin infüzyonu ile akut kan şekeri regülasyonunun endotel fonksiyonlarına etkisi

Amaç: Diyabetik hiperglisemik hastalarda insülin infüzyonu ile akut kan şekeri regülasyonunun endotel fonksiyonlarına etkisinin belirlenmesi Gereç ve yöntem: Dahil edilme kriterlerini (Endokrinoloji BD tarafından kan şekeri regülasyonu amaçlı iv insülin infüzyonu kararı alınan, 18-75 yaş arası) karşılayan hiperglisemik 44 olgu, çalışma kendilerine anlatılıp, onam formlarını imzaladıktan sonra çalışmaya alınmışlardır. Çalışma tek merkezli, prospektif, gözlemsel ilaç çalışması niteliğindedir. Endotel fonksiyonlarının değerlendirilmesi için yapılan brakiyal arter ultrasonografisinde Akım Aracılı Dilatasyon (FMD) % yöntemi kullanıldı. Brakiyal ultrasonografik değerlendirme iv insülin infüzyonu başlanması planlanan hastalara infüzyon başlanmadan önce ve infüzyon stoplandıktan hemen sonra toplamda 2 kez yapıldı. Hastaların koroner arter hastalığı, hipertansiyon, hiperlipidemi, atriyal fibrilasyon, kronik böbrek yetmezliği, kronik kalp yetmezliği, kalp kapak bozukluğu, tiroit hastalığı, sigara kullanımı açısından dağılımları değerlendirildi ve bilgileri olgu rapor formuna kaydedildi. Olguların 12 derivasyonlu elektrokardiyografi bulguları (ritim, kalp hızı, QRS süresi ve morfolojisi), sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, aldıkları tıbbi tedavileri, hemogram, üre, kreatinin, lipit profili, HbA1c ve insülin infüzyonu öncesi ve sonrası kan şeker düzeyi belirlenip olgu rapor formuna kaydedildi. Bulgular: Hasta grubunun ortalama yaşı 54.9±13.6 ve % 54.5'i kadındı. Hiperglisemik dönem ile normoglisemik dönem kendi aralarında karşılaştırıldığında normoglisemik dönemde ölçülen FMD parametresi istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (6,13±3,11'e karşı 10,89±3,65 p<0.001). DM hasta grubunda FMD değeri, tedavi sonrası dahi kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük saptandı ( FMD için 10,89±3,65'e karşı 12,84±1,86 p<0.006). Sonuç: Tip 2 DM hastalarında kan glukoz düzeyi yüksekliği sırasında FMD gibi endotel fonksiyonunu gösteren parametrelerde düşme mevcuttur ve bu durum hiperglisemik DM hastalarında koroner arter hastalık riskini ve diyabetik vasküler komplikasyon riskini artıran bir durum olabilir. Ayrıca glisemik kontrol sonrası bozulmuş endotel fonksiyonlarında anlamlı düzelme olsa da FMD değerlerinin sağlıklı kontrollere göre düşüklüğü devam etmektedir. Anahtar sözcükler: Diyabet; Hiperglisemi; Endotel disfonksiyonu; Akım aracılı dilatasyon

Diabetes mellitusEndotelyumHiperglisemi+2
Ganbar Mammadov
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkinlerde D vitamini ve lipid düzeylerinin insülin direnci ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnsülin direnci ve dislipidemi, dünyada kardiyovasküler mortaliteye en sık neden olan sorunların başında gelmektedir. Obezite, sigara kullanımı, sedanter yaşam gibi çağımızın problemleri ile birlikte, risk altındaki toplumlarda ciddi sağlık yüküne sebep olmaktadır. Diğer yandan bütün bu risk faktörlerinin kontol altına alınabildiği bilinmektedir. Yapılan çalışmalar hücresel düzeyde dislipidemi ve insülin direnci ilişkisini ortaya koymakta ve klinik araştırmalar bu durumu desteklemektedir. D vitamini eksikliği, ülkemiz için önemli ve yaygın bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Son yıllarda D vitamininin keşfedilen yeni reseptör dokuları ve ilişkili olduğu muhtemel hastalıklar nedeniyle, D vitamini önemli bir çalışma konusudur. Bu çalışmada Tip 2 Diyabetes Mellitüs (T2DM) için öncü olarak kabul edilen insülin direnci; güncel bir kardiyovasküler risk belirleyicisi olarak öngörülen, plazma trigliserid (TG) ile HDL-K (yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol) oranını yansıtan plazma aterojenik indeksi (Atherogenic Index of Plasma, AIP) ve D vitamini düzeylerinin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniklerine 01/06/2016 ile 01/06/2017 tarihleri arasında başvuran, başvuru esnasında serum 25(OH)D₃, insülin, glukoz ve lipit paneli değerlendirilen hastaların dosya kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi şeklinde yapılan kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, kronik hastalığı ve düzenli ilaç kullanımı olmayan 738 hasta dahil edilmiştir. İnsülin direnci hesabı için HOMA-IR, AIP oranı belirlenmesi için Log₁₀ (TG/HDL-K) formülasyonu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS programının 21.0 versiyonu kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler uygulanmış ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada yer alan bireylerin 533'ü kadın, 205'i erkektir. İnsülin direnci ile D vitamini düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.031). İnsülin direnci ve AIP ortalama oranları arasında anlamlı farklılık bulunamamış ancak matematiksel farklılık gözlenmiş, D vitamini düzeyleri ve AIP ortalama oranları arasında istatiksel anlamlı farklılık bulunamamış ancak yine matematiksel farklılık gözlenmiştir. Sonuç: Güncel çalışmalar, D vitamini düzeyinin optimal aralıkta tutulmasının prediyabetik dönemden T2DM' ye geçişi geciktirdiği ve T2DM hastalarında glisemik kontrole yardımcı olduğu yönünde sonuçlar vermekte, D vitamininin ateroskleroza karşı koruyucu etkisi olduğunu belirtmektedir. Diğer yandan insülin direnci ve dislipidemi ilişkisi, aterosklerozun geciktirilmesi veya önlenmesi anlamında büyük önem kazanmıştır. Kardiyovasküler risk öngörüsünde, duyarlı, ucuz ve kolay uygulanabilir oluşuyla AIP oranı öne çıkmaktadır. AIP oranının kılavuz yayınlarında vurgulanması ve rutin laboratuar hizmetine entegre edilmesi gibi hedefler, risk altındaki toplumun tespiti, mortalite ve sağlık harcamalarının azaltılması gibi faydalar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: D vitamini, insülin direnci, plazma aterojenik indeksi, dislipidemi

DislipidemiKolesterol-HDLVitamin D+3
Oğuz Ali Özşahin
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozosinle oluşturulmuş tip 1 diyabet sıçanların ovaryumlarında astaksantin'in etkisi

Amaç : Diyabetin overde oluşturduğu hasarına Astaksantin'in etkisini belirlemek, Astaksantin'in İnsülin'le beraber kullanılması durumunda bu etkideki değişikliği tespit etmektir. Astaksantin'in histolojik etkilerine, otofajik anlamda immunohistokimyasal belirteçlerine, biyokimyasal olarak oksidasyon parametrelerine bakılmıştır. Gereç Yöntem : Çalışmamızda her grupta 6'şar hayvan bulunan 5 grup oluşturulmuştur: Kontrol, Diyabet, Diyabet+Astaksantin, Diyabet+İnsülin, Diyabet+Astaksantin+İnsülin. Diyabet olan tüm gruplarda intraperitoneal 50mg/kg Streptozosin enjeksiyonu yapılmıştır. Deneyin ilk 4 haftası tamamlandıktan sonra 5. Hafta boyunca 7 gün D+A grubundaki her deneğe oral gavajla 25 mg/kg Astaksantin verilmiştir, D+I grubundaki her deneğe 0,5 IU/kg İnsülin i.p olarak uygunlanmıştır, D+A+I grubundaki her deneğe ise 25 mg/kg Astaksantin oral gavajla, 0,5 IU/kg İnsülin ise intraperitoneal verilmiştir. Bulgular : Deneklerden toplanan overlerde histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler için Hematoksilen-eozin (H-E), Masson Trikrom, ATG5 ve LC3 antikorların boyamaları yapıldı. Kistik folikül, atretik folikül, dejenere granüloza hücresi, CL dejenerasyonu, fibrotik ve hemorajik Medulla görülme sıklığının kontrol grubuna göre Diyabet'te görülme sıklığının arttığı, başta D+A+I olmak üzere tedavi gruplarındaysa normale daha yakın olduğu görüldü. TAS ve GSH değerlerinin Diyabet grubunda kontrol grubuna göre düşükken, tedavi gruplarındaki değerin normale daha yakın olduğu, MDA değerininse Diyabet grubunda kontrol grubuna göre artmış olduğu ama tedavi gruplarında normale daha yakın değerlere geldikleri tespit edildi. ATG5 ve LC3 için gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Sonuç : Astaksantin, Tip I Diyabet'in over üzerinde oksidasyon aracılığıyla yaptığı hasarların azaltınmasında İnsülin'e etkili bir alternatif ya da kombine olabilecek potansiyele sahiptir. Konu hakkında farklı dozların, farklı canlı türlerinin deneyleri gereklidir.

AstaksantinDiabet komplikasyonlarıDiabetes mellitus+7
Serhan Çamoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması

Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.

AdipokinlerAdiponektinLeptin+5
Ebru Okyay
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Tip 2 diyabet hastalarının tedaviye uyumu ile insülin uygulama becerileri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Tip 2 Diyabet hastalarının tedaviye uyumu ile insülin uygulama becerileri arasındaki ilişkinin belirlenmesi Bu çalışma, Tip 2 Diyabet hastalarının tedaviye uyumu ile insülin uygulama becerileri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma İzmir'de bir Devlet Hastanesinde 01.10.2020-01.10.2021 tarihleri arasında ilişki arayıcı tanımlayıcı araştırma tasarımı kullanılarak yapıldı. Çalışmada örnek hacminin belirlenmesi için G Power 3.1 paket programı kullanılarak testin gücü 0.95'i sağlayacak şekilde örnek hacmi 174 kişi olarak belirlendi. Araştırmada veri toplama aracı olarak Hasta Tanılama Formu, Tip 2 Diabetes Mellitus Tedavisine Hasta Uyum Ölçeği ve İnsülin Enjeksiyonu Beceri Gözlem Formu kullanıldı. Araştırmanın verilerinin istatistiksel analizinde; betimsel istatistikler, Kolmogorov Simirnov normallik testi, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis Varyans analizi ve Spearman Korelasyon analizi kullanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bu çalışmadaki katılımcıların %55.2'si (n=96) kadın, %38.5'i (n=67) 51-60 yaş aralığında, %41.4'ü (n=72) 11-20 yıldır diyabet hastası ve hastalarının tamamı insülin tedavisi uygulamaktadır. Hastaların Tip 2 Diabetes Mellitus Tedavisine Uyum Ölçeği puan ortalamaları 77.24±10.84, İnsülin Enjeksiyonu Beceri Gözlem Formu puan ortalamaları ise 52.22± 6.58'dir. Hastaların cinsiyet, insülin kullanma süresi ile Tip 2 Diabetes Mellitus Tedavisine Uyum Ölçeği puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. Hastaların yaş, diyabet hastalığı süresi ile İnsülin Enjeksiyonu Beceri Gözlem Formu puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi. Bu çalışmada hastaların Tip 2 Diyabet hastalarının tedavisine uyumlarının orta düzeyde olduğu ve hastaların Tip 2 Diabetes Mellitus Tedavisine Hasta Uyum Ölçek puanları ile İnsülin Enjeksiyonu Beceri Gözlem Formu puanları arasında negatif yönde anlamlı derecede bir ilişki olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diyabet, Tedaviye Uyum, İnsülin uygulama becerisi

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Enjeksiyonlar+2
Gülden Kandemir Polat
Muğla Sıtkı Kocman University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel diyabetin neden olduğu metabolik ve davranışsal değişimler üzerine insülinin ve Hypericum perforatum L. ekstresinin etkileri

Bu tez çalışmasında, streptozotosin (STZ) ile diyabet yapılmış sıçanların spontan lokomotor aktivitelerinde, anksiyete ve depresyon düzeylerinde, öğrenme davranışlarında ve ağrı duyularında oluşan değişiklikler incelenmiş, bu hayvanlarda Diabetes mellitus'un neden olduğu davranışsal değişiklikler insülin ve Hypericum perforatum (Hypericacea)'dan hazırlanmış olan ekstre ile tedavi edilmeye çalışılmıştır. STZ-diyabetik sıçanlarda hiperglisemi, hiperfaji, polidipsi ve zayıflama görülmüştür. Diyabetik hayvanların depresyon ve anksiyete düzeylerinin yükseldiği, spontan lokomotor aktivitelerinin ve öğrenme düzeylerinin azaldığı görülmüştür. Diyabetik sıçanlarda mekanik hiperaljezi görülürken, termal ağrı algılarının izlenen altı hafta süresince hiperaljeziden hipoaljeziye doğru değiştiği belirlenmiştir. İnsülin tedavisinin diyabetik hiperfajiyi ve polidipsiyi azalttığı, vücut ağırlıklarında artışa neden olduğu belirlenmiştir. İnsülin enjeksiyonunun, diyabetik hayvanların değişmiş depresyon, öğrenme ve ağrı düzeyleri üzerine tedavi edici etkisine karşılık spontan lokomotor aktivite ve anksiyete düzeyleri üzerine etkili olmadığı görülmüştür. Hypericum perforatum ekstresinin sağlıklı sıçanlarda doza bağlı hipofajik, antidipsojenik ve antidiüretik, antidepresan, analjezik ve sedatif etkiler gösterdiği ve öğrenme düzeylerini artırdığı görülmüştür. Diyabetik sıçanlara uygulanan ekstrenin, hiperglisemiyi düşürdüğü, hiperfajiyi ve polidipsiyi azalttığı ve vücut ağırlıklarındaki azalmayı önlediği ortaya konulmuştur. Ekstre tedavisinin diyabetik sıçanlarda yükselmiş olan depresyon ve anksiyete düzeylerini azalttığı, azalmış spontan lokomotor aktiviteyi ve öğrenme düzeylerini artırdığı, ayrıca analjezik etki gösterdiği belirlenmiştir. Bu araştırma ile Diabetes mellitus'un merkezi sinir sistemi komplikasyonlarının progresif özellik gösterdiği, kronik insülin tedavisinin bu komplikasyonları önlemekte tek başına yeterli olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Hypericum perforatum bitkisinden hazırlanmış olan ekstrenin gerek antidiyabetik gerekse merkezi sinir sistemi üzerine doğrudan etkileri nedeniyle bu komplikasyonları tedavi edici etki gösterdiği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Diabetes mellitus, insülin, Hypericum perforatum, davranış, öğrenme

Öğrenmeİnsülin
Özgür Devrim Can
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Capparis ovata var. palaestina bitkisinin farelerde hipoglisemik etkilerinin ve mekanizmasının araştırılması

Diabetes mellitus (DM), insülinin salgılanması ve/veya insülinin hedef dokulardaki etkisi üzerinde gelişen bozukluklardan kaynaklanan, özellikle hiperglisemi ile karakterize, karbonhidrat, lipid ve protein metabolizması bozuklukları ile seyreden kronik, metabolik bir hastalıktır. Dünyada hızla yayılan diyabet hastalığına karşı alternatif yardımcı tedavi yollarının geliştirilmesi amacıyla bu çalışmada, Capparis ovata var. palaestina bitksinin muhtemel hipoglisemik etkisi ve diyabet komplikasyonlarına karşı etkileri araştırılmıştır. Bunun için bitkinin tomurcuk ve meyvelerinin, etanol, metanol ve sulu ekstreleri hazırlanmıştır. Çalışmamız dişi BALB/c farelerden oluşacak şekilde yirmibir gruba ayrıldı. Etanol, metanol ve sulu ekstrelerin 100, 300 ve 500 mg/kg dozlarının uygulandığı grupların yanı sıra pozitif ve negatif kontrol grubu (glibenklamid ve serum fizyolojik) ve sağlıklı kontrol grubu oluşturuldu. Sağlıklı kontrol grubu dışındaki tüm farelerde alloksan ile diyabet oluşturulmasını takiben eksteler belirtilen dozlarda intraperitonal (i.p) olarak uygulanmıştır. Tüm hayvanların uygulama öncesi ve sonrasında, 0., 1., 2., 4. ve 6. saatlerde kuyruk veninden açlık kan şekeri ölçülmüştür. Tüm ekstrelerde; ısı kaynaklı hemoliz yöntemi ile anti-inflamatuar etki tayini, DPPH ve ABTS serbest radikal süpürme yöntemi ile antioksidan etki tayini ve toplam flavonoid ve fenolik madde miktarı tayinleri yapılmıştır. Tüm ekstrelerde YBSK yöntemi ile rutin maddesi miktar tayini yapılmıştır. Ayrıca tüm ekstrelerin agar well difüzyon testi ve minimum inhibitor konsantrasyon (MIC) testi ile antimikrobiyal etkileri karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucu diyabetli farelerde ; meyve-metanol (500 mg/kg; 6. saat) ve tomurcuk-metanol (300 mg/kg; 6. saat, 500 mg/kg; 4.-6. saat) ekstreleri ile meyve-sulu (100 mg/kg; 1.-2. saat, 300 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ve tomurcuk-sulu (500 mg/kg; 1.-2.-4.-6. saat) ekstrelerinin hipoglisemik etkisi tespit edilmiştir. Fareler üzerinde anlamlı etki gösteren ekstreler; antioksidan testler ile de etkili bulunmuştur. Capparis ovata var. palaestina bitkisinin tomurcuğunun sulu ve metanol ekstreleri ile meyvenin sulu ve metanol ekstrelerinin diyabetli farelerde oluşturduğu hipoglisemik etki ile bu ekstrelerdeki antioksidan etki, anti-inflamatuar etki arasında ilişki olabileceği düşünülmektedir.. Özellikle antioksidan etkinlik, bu ekstreler için ortak nokta olarak dikkat çekmektedir. Bunun yanında ekstrelerden elde edilen rutinden farklı, etkili bileşiklerin araştırılması hipoglisemik etkinin aydınlatılması için faydalı olacağı düşünülmektedir. Ayrıca tespit edilen antimikrobiyal etkinliğin de hipoglisemik etkide ve diyabetin komplikasyonlarının önlenmesinde etkisi olabileceği düşünülmektedir.

Bitki özütüCapparis ovataDiabetes mellitus+4
Mehmet Evren Okur
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessEN

The comparison of the effectiveness of treatment options in gestastional diabetes: Diet vs. insulin treatment

Şişik, N. (2016). The Comparison Of The Effectıveness Of Treatment Options In Gestastıonal Diabetes: Diet Vs. Insulin Treatment. Yeditepe University, Institute of Health Sciences, Department of Nutrition and Dietetics, MSc thesis. İstanbul. Gestational diabetes mellitus (GDM) is a severe condition which progresses with maternal obstetric and fetal complications if a well glycemic control cannot be provided. The basic principal of the therapy is medical nutrition therapy (MNT) and exercise. In cases where the foregoing is inadequate, glycemic control is provided with insulin therapy. The aim of this study is to compare those who are monitored with MNT with those who receive insulin in women who are diagnosed with GDM in terms of complication growth.147 pregnant women who were diagnosed with GDM during the pregnancy for the first time but had no previously known diabetes and glucose intolerance were recruited into this study. In all pregnant women, 24kcal/kg standard diet was applied in obese diabetes, 30kcal/kg in non-obese diabetes in the 1st trimester and 35kcal/kg in the 2nd trimester as from the diagnosis establishment. In the presence of uncontrolled glycemia with two weeks of SMBG (capillary blood glucose profile), insulin was started. Fasting blood glucose targeted was determined as < 95 mg /dl and 1st hour postprandial blood glucose as <140mg/dl during the pregnancy. At least 2 days 7 points blood glucose measurement was requested from all pregnant women in a week. Data collected were compared at the end of pregnancy.105 of pregnant women (71,4%) were monitored by starting medical nutrition therapy (MNT group), 42 (28,6%) were monitored with insulin therapy in addition to medical nutrition therapy (MNT+insulin group). Age average of pregnant women in MNT group was found higher than the average age of pregnant women in MNT+insülin group. (32,4+/-3,8 vs. 34,1+/-3,9 p= 0,018). When BMI values were compared between groups, a difference was not observed. No difference was found between groups in terms of weight gained in the pregnancy and birth week. A difference was not observed between groups in terms of GDM risk factors (DM history in the family, BMI, GDM history, fat infant history). No difference was found between groups in terms of maternal (preeclampsia, birth complications) and fetal (infant weight, prematurity, APGAR score) complications. Glycemic control is essential in pregnant women who are followed due to GDM. Monitoring only with nutrition or starting insulin therapy does not increase the complication risk. Key words: Gestastional diabates mellitus, GDM, insulin, medical nutrition therapy

Diabetes-gestationalDiabetes mellitusDiet+2
Nazlı Şişik
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessEN

Smoking-drug interactions with multiple drug usage in elderly people

Kaftan G. Smoking-Drug Interactions In Elderly People With Multiple Drug Usage. Yeditepe University Institute of Health Sciences Clinical Pharmacy Master Thesis. Istanbul, 2013. Purpose: Smoking-drug interactions in elderly people should be considered as a potential health risk and patients should be monitored closely during the change of smoking habit especially when they use particular drugs, a possible blood-plasma concentration variation may cause serious health consequences. Purpose of this study is to highlight the potential clinical risks of smoking-drug interactions in elderly people. Materials and Methods: The study was conducted at the Institution of Kayışdağı Darülaceze, a government organization for elderly as a nursing home, in Istanbul, Turkey. Routinely smoking 226 residents with multiple drug usage, are evaluated in our study. Drugs which have the possibility of interaction with smoking, are investigated in this study. Macros and formulas were designed via Microsoft Visual Basic that analyses the data and evaluates statistical outcomes. Correlation of smoking-drug interactions and multiple drug usage is analyzed by SPSS, statistical analysis program. Results and Discussion: There was a significant increase in the number of drugs that are interacted with smoking as multiple drug usage increase (p < 0.05). 27.25% of the patients have cardiovascular diseases, while 25,45% have psychiatric diseases, 14,07% have endocrinologic diseases, 10,78% have respiratory diseases and 5.69% have cognitive diseases. 29 patients were receiving theophylline which is a drug with narrow therapeutic index and use of theophylline might generate health risk due to its interaction potential with smoking during smoking cessation. Some of the antipsychotics might cause health risk in case of any change in their blood-plasma concentrations. Olanzapine was used on 48 patients, chlorpromazine was used on 12 patients and risperidone was used on 16 patients. Variations in dose or plasma concentration of antipsychotics might cause adverse effects or recurrence of the symptoms of psychiatric diseases might be observed. Although clinical significance of smoking-drug interactions has not been analyzed in detail, possible risks of mentioned drug groups are emphasized in many studies. Substrates of induced enzymes from PAHs such as particular antipsychotics, medicines with narrow therapeutic index and other groups that create risk in case of discontinuation should be monitored closely if patient starts or quits smoking. Especially, elderly patients in nursing homes are much more susceptible to those interactions compared to adults. Conclusion: Smoking-drug interactions with multiple drug usage in elderly people while changing their smoking habits may cause clinical health risks to patients. This potential risks should be assessed widely by physicians and the importance of patient monitorization for adverse effects should be highlighted by clinical pharmacists. When patients, whose drugs might have affected from smoking through pharmacokinetic and pharmacodynamic pathways, stop smoking; interaction status of the drugs should be investigated, clinical significance of any potential interaction should be determined, possible adverse effects of the drugs should be monitored closely and dose adjustment should be assessed if necessary.

EnzymesPharmacokineticsContraceptive agents+7
Gözde Kaftan
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00

Related subjects