Orientalism
130 theses under this subject heading
20. yüzyıl İngiliz oryantalizminde tasavvuf: Arthur John Arberry örneği
Tasavvuf gerek ilgilendiği konular gerek etkilediği kitleler dolayısıyla yalnızca Müslümanlara arasında değil, Batı dünyasında da ilgi görmüş; özellikle oryantalist araştırmaların önemli araştırma konularından biri olmuştur. Batılı ilim çevreleri, tasavvufu hem teorik hem de pratik boyutlarıyla anlamaya çalışmıştır. 20. yüzyılda İngiliz oryantalizminin önde gelen isimlerinden biri olan Arthur John Arberry, bu bağlamda dikkat çeken çalışmalara imza atmıştır. Bu çalışmada Arberry'nin hayatı ve eserleri bir bütün halinde değerlendirilmiş ve telif eserleri üzerinden onun tasavvufa ve tasavvufi kavramlara yaklaşımı analiz edilmiştir. Arberry'nin Arapça ve Farsça üzerindeki yetkinliği, onun tasavvufî metinleri birincil kaynaklardan hareketle doğrudan incelemesine olanak tanımış; aynı zamanda tasavvuf literatürünün İngilizce'ye aktarılmasında da önemli katkılar sunmuştur. Arberry, tasavvufu İslam'ın mistik ve evrensel yönü olarak değerlendirmiştir. Bu yaklaşımı doğrultusunda tasavvufun tarihsel gelişimini klasik dönemlendirme çerçevesinde, yani zühd, tasavvuf ve tarikatlar dönemlendirmesiyle ele almıştır. Zühd dönemini bireysel arınma ve zahitlik anlayışıyla özdeşleştiren Arberry, tasavvuf dönemini teorik derinliğin arttığı ve mistik öğretilerin sistemleştirildiği bir evre olarak görmüş; tarikatlar dönemini ise bu öğretilerin kurumsallaşarak geniş kitlelere yayıldığı bir aşama olarak değerlendirmiştir. Arberry, tasavvufun temel iki dayanağının Kur'an ve Sünnet olduğunu vurgulamakla birlikte, zühd döneminden tasavvufa geçiş sürecinde Hristiyanlık ve Neoplatonizm gibi dış etkenlerin etkili olduğunu düşünmektedir. Tasavvuf terminolojisini incelerken daha çok Kuşeyrî'den (ö. 465/1072) hareketle kavramların anlamlarına atıfta bulunmuş, derin analizlere girmemiştir. Arberry'nin öne çıkan görüşlerinden biri de tasavvufun zaman içinde bozulduğunu ve önemini yitirdiğini ileri sürmesidir.
The (re)construction of the image of "the Turk" in America, 1863-1963
This study delves into the history of transatlantic relations between the United States and Turkey by foregrounding the function of literary texts in the conduct of diplomacy. It highlights the role that individuals and civil institutions played in the course of affairs by reconstructing the image of Turkey and Turks in the United States between 1863 and 1963. It begins by tracing the history of American institutions, particularly Robert College and the Constantinople Woman's College, in the Ottoman Empire. Based on an analysis of works written by the founders and leading educators of these schools, with Cyrus Hamlin and Mary Mills Patrick occupying the most important place among them, the transformation of American institutions in the Ottoman Empire and the effects of these changes are discussed with an emphasis on their impact on Turkish-American relations. Within this framework, the autobiographical works written by the alumni of these schools, including Halide Edib Adıvar, and their contemporaries, constitute the primary sources for this study, as they represent the first cohort of Turkish writers who published works for American readers. A close reading of their works sheds light on the details of diplomatic, social, and cultural relations between Turkey and the United States in the aftermath of the First World War. As they endeavored to claim authority over representation of Turks in America, they challenged narrative hegemonies such as American Orientalism, the prevailing negative image of Turks, as well as grand narratives in the form of official histories in both countries. This dissertation concludes with a case study of the Turkish Information Office, a public diplomacy initiative that made use of both fictional and non-fictional texts to promote Turkey in America.
Irak'ta İngiliz sömürgeciliği ve anti-kolonyal milliyetçilik, 1918-1920
Bu tez, 1918-1920 yılları arasında İngilizlerin Irak'ta sömürge idaresi tesisi sürecini Avrupa-merkezcilik, modern Batı sömürgeciliği ve anti-kolonyal milliyetçi direniş kavram ve olguları ekseninde incelemektedir. Milliyetçilik teorilerinin Avrupa-merkezciliğini de eleştirel odağına alan tezin dayandığı birincil kaynaklar ise İngiliz arşivlerinden 1918-1920 yılları arasında Irak'a dair yayımlanmış belgelerdir. Yayımlanmış İngiliz arşiv belgelerinin söylem analizi yoluyla bu tezde Irak'taki sömürge-karşıtı milliyetçi direniş ve 1920 Irak İsyanı'nın İngiliz sömürge siyasetini nasıl şekillendirdiğine ışık tutulmaktadır. Irak'ta İngiliz sömürgeci idaresinin tesis edildiği süreçteki İngiliz sömürgeci söylemini analiz etmede elzem görünen kavramsal ve teorik çerçeve iki özellikle öne çıkmaktadır. Tezin ikinci bölümünde gösterileceği gibi, sömürgeciliğin meşrulaştırılmasının bir aracı olarak kullanılıp günümüzde egemen tarih anlatısını ve coğrafya tasavvurunu belirleyen perspektif Avrupa-merkezciliktir. Tezin üçüncü bölümünde milliyetçilik teorilerindeki Avrupa-merkezcilik eleştirilerek, Irak'taki İngiliz karşıtı direnişin de anti-kolonyal milliyetçilik çerçevesinde yorumlanmasının isabetli olduğu iddia edilmektedir. Tezin dördüncü ve son bölümünde ise İngiliz sömürgeci söylemi ve Irak anti-kolonyal milliyetçi direnişinin yayımlanmış İngiliz arşiv belgeleri aracılığıyla izleri sürülmektedir. Anahtar Sözcükler: Avrupa-merkezcilik, İngiliz sömürgeciliği, Irak, anti-kolonyal milliyetçilik, 1920 İsyanı.
Hatırat ve mektuplar üzerinden Avrupa medeniyetini anlamak (1830-1923)
Bu çalışmada, Erken Cumhuriyet ve Geç Osmanlı döneminde yaşamış Osmanlı entelektüellerinin kendi yaşamlarından tanıklıklarla yaklaşık yüz yıl süren bu evrenin medeniyet haritası ortaya çıkarılmıştır. Tanzimat dönemi, Osmanlı entelektüellerinin büyük zihniyet değişikliği yaşadığı bir dönemdir. Bu zihniyet değişikliğinin kökeninde Avrupa ile farklılaşan ilişkilerin etkisi büyüktür. Bu nedenle çalışma, Tanzimat döneminde 1837 yılında Avrupa'ya gönderilen Sadık Rifat Paşa'nın Batı ile ilgili ilk gözlemleriyle başlamıştır. Osmanlı entelektüellerinin Avrupa'yı nasıl anladıkları genellikle göz ardı edilen ve ikincil bir önem atfedilen hatırat ve mektuplar üzerinden yani birinci elden bilgilerle meydana çıkarılmaya çalışılmıştır. Yazarların bu tanıklıkları tarihi gerçeklikleri ve kırılma noktalarını anlamak açısından önemlidir. Avrupa medeniyeti yazarların hatırat ve mektuplarında kronolojik sırayla, Tanzimat devrinde sivilizasyon ve medeniyet, II. Abdülhamid döneminde terakki ve II. Meşrutiyet döneminde ise inkılap sözcüğüyle karşılanmıştır. Sözcüklerin dildeki değişimi belli bir sistemi takip etmektedir. Bu sistem, devrin siyasi ve toplumsal olaylarıyla yakından ilintilidir. Çalışmada bu sözcüklerin arkasında yatan zihniyet değişmelerinin, önemli kırılma noktalarının, Türk edebiyatını besleyen Batılı fikir akımlarının üzerinde durulacaktır.
Tarihsel sosyoloji açısından beden imgesi: Türkiye'de uluslaşma öncesinden günümüze beden tasarımı ve temsilleri
Bu araştırmada tarihsel sosyolojik bir yaklaşımla Türkiye'de bedenin bir proje olarak inşası ve bu inşanın günümüzdeki yansımaları ele alınmaktadır. Türkiye'nin uluslaşma öncesi, uluslaşma süreci ve günümüz olmak üzere üç döneminde, beden üzerine gelişen anlayışlar karşılaştırmalı olarak araştırılmaktadır. Bahsi geçen anlayışlar; klasik, modern ve postmodern anlayışlardır. Araştırmanın odakları, uluslaşma öncesi dönemde resim ve heykel sanatlarındaki beden temsilleri, uluslaşma sürecinde fotoğraf sanatındaki beden temsilleri ve aydınların bu bağlamdaki görüşleri, günümüzde ise resim, heykel ve fotoğrafı içeren görsel sanatlardaki beden temsilleri olmak üzere birkaç ayaktan oluşmaktadır. Böyle bir tercihin nedeni, beden temsili olgusunun farklı dönemlerde, dönemin özellikleri itibariyle farklı alanlarda öne çıkmasıdır. Bu bağlamda, uluslaşma öncesi dönemde, Türkiye'de beden temsilini etkileyen olaylar Avrupa'da gerçekleşmiştir. Avrupa'da sanatın yaygınlaşmasının neticesinde beden, henüz bugünkü anlamda kurumsallaşmamış sanatlara nazaran, resim, heykel gibi görsel sanatlarda temsil edilmiştir. Uluslaşma öncesi dönemi incelerken; ulusal bir beden tasarımının geliştirilmesinde etkili olan, dışarıdan ve içeriden bakışları gözler önüne seren görsel sanatlardaki Osmanlı ve Türk bedeni temsilleri ortaya konulmaktadır. Uluslaşma sürecinde bedenle ilgili temsillerin, fotoğraf teknolojisinin gelişmesi ile fotoğraf dalında ve basılı materyale ulaşımın kolaylaşması sayesinde, yazılı metinlerde karşılık bulduğu dikkat çekmektedir. Uluslaşma sürecinde Türkiye'deki aydınların Batı'daki fikirler karşısında, beden hakkındaki fikirlerinin tartışılmasına yer verilmektedir. Bunun yanında bedenin ulusal temsilin bir öğesi olarak aldığı biçimler fotoğraflardaki imgeler incelenerek tartışılmaktadır. Günümüzde ise Türkiye'de beden temsilinin inceleneceği zengin toplumsal bağlam görsel sanatlarda karşılığını bulmaktadır. Araştırmada görsel analiz tekniği uygulanmakta; tematik analiz çerçevesinde görseller analiz edilmektedir. Türk beden temsilleriyle ilgili araştırmanın amacına uygun olarak örnekler seçilmiş ve bu örnekler içerisinden imgeler incelemeye tabi tutulmaktadır. Ayrıca, resim, fotoğraf ve görsel sanat dallarından, sanatı aynı zamanda icra eden akademisyen ve sanatçılarla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar, Antalya ve Karaman'daki üniversitelerde çalışan akademisyenlerden ve sanat faaliyetlerini bu kentlerde yürüten sanatçılar arasından seçilmiştir. Araştırmanın amaçları gözetilerek seçilen dokuz kişi ile görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler, tematik analize tabi tutulmuştur. Türkiye'de ulusal beden tasarımı ve temsilleri konusunda, geçmişteki ve günümüzdeki örnekleri inceleyen karşılaştırmalı, sosyolojik bir çalışmanın tespit edilmemesi, bu araştırmanın önemini ortaya koymaktadır. Sanatta beden kavramı sıklıkla yer bulsa bile ikonolojinin ulusal bir kavram olarak tanımlanması ve merkezine bedenin toplumsal anlamlarının yerleştirilmesi nedeniyle özgün bir konum edinmektedir.
Interkulturelle aspekte in der Deutschen gegenwartsliteratur am beispiel der Orient-und Türkenbilder in den romanen "Sieger Nach Punkten" von Thorsten Becker, "Selim oder die Gabe der Rede" von Sten Nadolny und "Das Verschwinden des Schattens in der Sonne" von Barbara Frischmuth
The cultural diversity of today's world increases the interest in the foreign cultures. Literature, in which this interest arises, can be seen as a platform for getting to know other cultures. In this context, the present study aims to analyse the intercultural components in the samples of contemporary German literature using the novels Winner on points by Thorsten Becker, Selim or the Talent of Speaking by Sten Nadolny and The Shadow Disappears in the Sun by Barbara Frischmuth. It was questioned whether the novels in question have intercultural potential by supporting the intercultural agreement by prioritizing the meeting of different cultures they have brought with the literary studies of the Turkish culture as the other and making use of the knowledge of intercultural literature. At the same time, it was questioned whether the eastern images exhibited by the novels continued their previous perception patterns or they presented a new intercultural literature style by comparing them with the old eastern images in the history of German Literature. As a literary work, Thorsten Becker's novel, as a masterpiece which has never been dealt with before and which is a wide-ranging work, is prioritized in the analysis section, and the plot is scrutinized in terms of its characters, the narration of Turkish-Ottoman history, Islamic images, intercultural elements and current social discourses. As a result, the analysis of the works reveals that all three novels have an important place in contemporary German literature because they perceive Turkish foreigners in a different way and move away from traditional orientalism and promote an empathy-oriented perception, in which stereotypes can be overcome by providing new perspectives to the Turks. In addition, the study of the concept of literary interculturality in novels has shown that German writers who do not have immigrant backgrounds can produce literary works that have an intercultural potential and are of great importance in today's multicultural societies.
Postcolonial identity in Buchi Emecheta's in the Ditch and in Second Class Citizen in the light of Edward Said's postcolonial discourse
The aim of this study is to discuss the cultural problems of the African immigrants in the post-war Britain in the autobiographical immigrant novels written by Buchi Emecheta: In the Ditch (1972) and Second Class Citizen (1974) in the light of the 'Orientalist' philosophy introduced by Edward Said, one of the most leading authors and philosophers in the postcolonial era. Buchi Emecheta, one of the most significant African novelists in the field of postcolonial literature, questions the panorama of the African and the Western postcolonial societies in these two novels. Discussing the conflict between the African and the Western nations in terms of cultural values, she also reflects the problems of the African in the post-war Britain in terms of cultural integration. Consistent with the hypothesis that the African experienced difficulties in the postcolonial Britain while trying to adapt to the cultural and social norms in English society; the identity problems, the racial and the cultural shock of the African in England will be questioned in this thesis. The novelist, in the works mentioned, highlights the cultural depression experienced by the African in the postcolonial England. In the introduction part, the historical and the social issues dominating the colonial African society and the post-war Britain will be studied in order to problematize the status of the immigrants. Thus, in the introduction part, Said's postcolonial theory, 'Orientalism,' will also be examined revealing the huge gap between the Westerners and the non-Western countries in terms of the social and cultural notions in the colonial and postcolonial periods. In the first and second chapters, Emecheta's In the Ditch will be analyzed in terms of the social, racial, cultural and identity problems of the African in England. The second and the third chapters contain the author's novel Second Class Citizen in which the difficulties experienced by the African women in their homeland and their problems of adaptation into the culture of the English in the post-war era will be explored. Within the analysis of the postcolonial identity of the characters in these novels, the African origin of Emecheta and Said's Palestinian background together with their experiences in the West, will also be underlined. In the conclusion part, it will be proved that the African characters in Emecheta's In the Ditch and Second Class Citizen represent the African people in the postcolonial Britain, who experienced identity crisis and difficulties of cultural integration due to the duality of their identities. In the light of Said's 'Orientalism,' the reflections of the Western and the non-Western societies towards one another will be adapted to the mentioned novels of Emecheta, which demonstrate the cultural conflicts between these two sides, so the undeniable impact of cultural values upon the construction of identity will be confirmed.
Imperialism, orientalism and post - coloniality in modern British literature
In this thesis study, the colonial representations of the colonizer and the colonized are examined in the two important literary works in English Literature, namely Heart of Darkness by Joseph Conrad and A Passage to India by E. M. Forster. Together with these, the attitudes of these two writers towards imperialism and colonialism are scrutinized in the light of their above-mentioned books and the secondary sources related to the issue. In the colonial discourse and accordingly in the above literary works, the colonizer is usually represented as the superior race that has positive qualities which the colonized do not have. The colonized is shown as the inferior race that has various negative qualities, so that the colonized is the Other and the colonizer is not. At the same time, it is seen that the colonizer's attitudes and behavior may be better towards the colonized when the latter mimics back toward the former. However, even if colonized natives mimic the colonizer as in Bhabha's mimicry, they become like the colonizer, but not quite. The colonized becomes the mimic of the colonizer, but not quite, so the former is both the mimic of the colonizer and not like the colonizer himself or cannot be like him with all of his privileges. In other words, the colonized is neither the original native anymore after the mimicking process nor like the original colonizer himself with all his superior qualities, so the colonized's situation and thus colonial situations and representations are ambivalent and this negates the power of colonial representations. As has been shown in the literature in the field and especially in Forster's A Passage to India, the colonized must commit an error, do something excessively or have a lack in something so that the colonizer could keep their supremacy and thus their colonial authorityover the colonized. While these main issues of representation are examined, the effects of imperialism and colonialism upon the colonized, the colonizer, the animals, the plants, nature, and the environment are also reflected and explored in this study. As a result,it has been seen that the negative consequences of imperialism and colonialism have affected all the parties, whether the colonizer or the colonized, the animals or the people, the plants or the environment. The attitudes of the writers of the two above books towards imperialism and colonialism are also delineated as the other main issue. Considering the evidence from the texts of the above two books and the secondary sources, the colonial representations of the colonizer and the colonized that these writers use in their above-mentioned books, can be said to be utilized both as a criticism of these imperialistand colonialist representations by showing their awareness of these stereotypes and as a background for their novels which is familiar to the reader of those imperial and colonial days. In this way, the criticism of these two books on imperialism and colonialism would appear milder to the readership in their period of publication in the era of imperialism and colonialization while at the same time it would make the readers more aware of the detrimental and painful effects of imperialism and colonialism on the colonized, the colonizer, animals, plants, nature, and the environment.
Televizyon dizilerinde oryantalizm etkisi; Muhteşem Yüzyıl dizisinde Harem temsili
Televizyon ekranları, toplumun tarihi öğrendiği en önemli araçlardan birisidir. Televizyon, özellikle hazır bilgiye alışmış olan seyirciye sürekli enformasyon sunar. Sunduğu enformasyonların biri de tarihi kurgulardır. Bu yönüyle bir tarihi yapım milyonlarca kişiye ulaşarak tarihin yeniden inşasını sağlamaktadır. Son yıllarda gerek televizyonda, gerekse beyaz perdede Osmanlı tarihini anlatan yapımlar artmıştır. Özellikle tarihi ele alan dönem dizileri kimi zaman anakronik kimi zaman ise söylem yönüyle eksiklere, hatalara düşebilmektedir. Televizyon izleyicisi ise çoğu zaman ekranda gördüğü kurguyu araştırma gereksinimi duymaz ve böylece doğru ya da yanlış, televizyondaki enformasyonu belleğine alır. Ulus kimliğinin oluşmasında tarih bilinci, inancı oldukça önemlidir. Bu bağlamda, bu çalışmada son dönemlerin en popüler dizilerinden olan 10. Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın yaşamını ekranlara yansıtan "Muhteşem Yüzyıl" dizisi incelenecektir. Dizinin kurgusuyla, Oryantalizm söyleminin "Batı'nın sunduğu Doğu imajının" ne denli örtüştüğü ele alınacaktır. Oryantalizm günümüzde de etkinliğini devam ettiren uluslararası bir söylemdir. Batı'nın ötekileştirdiği Doğu, tarih boyunca olumsuz sıfatlarla tanımlanmıştır. Bu yönüyle Osmanlı tarihinin zirve yaptığı 16. yüzyıl, Avrupalıların Osmanlı ve harem adına oryantalist söylem içeren pek çok eser ortaya koyduğu bir dönemdir. Ortaya çıkan bu eserler, günümüzde hala kullanılmaktadır. Bu yaklaşım, yani oryantalist söylem televizyon ekranlarında da kendini göstermektedir. Bunlardan birisi de bu çalışmada örneklem olarak yer alan "Muhteşem Yüzyıl" dizisidir. Dizi oryantalist söylemi benimseyerek, kendi kendini oryantalize ederek iç- oryantalizm yapmaktadır. Yani yüzyıllardır Osmanlı, harem kavramını, kurgusunu seyyahların, gezginlerin tasvirleri üzerinden yaparak, tekrar kendini ötekileştirip, oryantalizm söylemini pekiştirmektedir.
19. Yüzyıl Osmanlı kadın giyim-kuşamında oryantalist yaklaşımların günümüze yansıması
Oryantalizm, pek çok farklı dalı kapsayan bir alandır. Çalışma kapsamında giyim-kuşama ve Osmanlı'da 19. yüzyılda kadın giyim-kuşamına yönelik etkileri üzerinde durulmaktadır. Oryantalizmde Batı, üstün taraftır. Doğu'yu Batı'nın şekillendirmesi gerekmektedir. Oryantalizm anlayışı, Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemi olan 18 ve 19. yüzyıllarda hâkim olmaya başlamaktadır. Doğu olarak görülen Osmanlı Devleti'nin gerilediğini gören Batı, kendi üstünlüğünü ve modernliğini Osmanlı'ya ilgi çekici şekilde göstermektedir. İçinde bulunduğu durumdan kurtularak eski güçlü hallerine dönmek isteyen Osmanlı Devleti ise Batı tarafından uzatılan eli tutmaktadır. Ancak Batı'nın uzattığı el, yardımdan ziyade himaye amaçlıdır ve bu durum çok sonraları fark edilebilmektedir. Osmanlı Devleti giyim-kuşamında geleneksellik, 19. yüzyıla kadar varlığını korumaktadır. Kadın giyim kuşamında şalvarlar, feraceler, kaftanlar, entariler önemli bir yere sahip olmaktadır. Ancak 19. yüzyılda Batı'ya yönelim gerçekleşmekte ve Batı giyim-kuşamı önemsenmektedir. Batı giyim-kuşamının etkisi ile geleneksel giyim-kuşam geride bırakılmaktadır. Çalışmada, oryantalizmin 19. yüzyıl Osmanlı kadın giyim-kuşamındaki etkileri incelenmekte ve etkilerin günümüze yansımaları ve önemi ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Oryantalizm, Osmanlı Devleti, Kadın Giyim-Kuşamı
Oryantalist literatürde Kur'an'ın Yahudi kökenli olduğu iddiası: Abraham Geiger örneği
Kur'an'ın kökeni meselesi, oryantalist Kur'an çalışmalarının en önemli tartışma konularından biridir. Bu minvalde Kur'an'ın kökeni hakkında birçok iddia ortaya atılmıştır. Kur'an'ın Yahudi kökenli olduğu iddiası da bunlardan biridir. Bu tezde, söz konusu iddianın modern dönemdeki öncüsü Alman-Yahudi oryantalist Abraham Geiger (1810-1874) örneğinden hareketle Kur'an'ın Yahudi kökenli olduğu iddiası ele alınmaktadır. Kur'an'ın Yahudi kökenli olduğu iddiasının tarihi seyrinin incelendiği birinci bölümde genel bir çerçeve sunmak adına ilk olarak oryantalizmin kökeni ve tarihî gelişimi sunulmaktadır. Ardından Geiger öncesi Yahudi köken iddiasının tarihteki izleri Kur'an'ın nüzul döneminden itibaren tespit edilmeye çalışılmaktadır. İkinci bölümde ise ilk olarak Geiger'ın hayatı, eserleri ve yaşadığı dönem olan 19. yüzyılda Alman-Yahudi oryantalistlerin durumu ve İslâm araştırmalarına dahil olmaları ana hatlarıyla ele alınmaktadır. Sonra eserleri üzerinden Geiger'ın Kur'an'ın Yahudi kökeni hakkındaki iddiaları sunulmakta ve bunlar değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Çalışmada son olarak Geiger'ın kendisinden sonraki çalışmalara etkisi ortaya konulmakta ve son yüzyılda köken iddialarında yaşanan dönüşüme dikkat çekilmektedir.
Change in security perceptions after 9/11: A comparative study of Orientalism and Islamophobia between Turkey and France
This thesis aims to compare and discuss Orientalism and Islamophobia in Turkey and France with the help of Postcolonial Theory and seeks to prove that a primarily Muslim-populated country like Turkey can have Oriental discourses just like the European former colonial powers. Turkey, which is a country that saw France as its role model for being modern and elite, has many common sides to compare with France. They are known as countries with common aspects in history, rigid laicism was one of the examples. Today, they both have one of the largest migrant populations in Europe, which increased significantly after the 2011 Arab Spring. France was a mighty colonial power over many Middle Eastern and African countries and had a unique history of being a dominant global power until World War II. France's "colonial" attitude seems to continue today on issues from assimilation to integration of the Muslim community. On the other hand, Turkey with its increased immigrant population is having problems and even though this problem of "irritation" seems something new, it goes back to the modernization era of Turkey. However, it is easier when we search about Europe or the West to analyze such aspects as Islamophobia and Orientalism, but it is hard to find a study that revolves around a country that is primarily Muslim-populated. Therefore, Turkey will provide us a unique example of a Muslim-majority country shaped by an Oriental mindset that is developed both externally and internally. Turkey is a unique example to study Orientalism among many other Muslim-majority countries in terms of its history as a former imperial power that once governed a vast part of the world – without being colonized by European powers. The increase of threat and change of identity for being Muslim with the post 9/11 attack caused both countries to construct different identities for their foreign Muslim communities and develop different types of problems within their borders. With the increased number of attacks and causes, such as the Arab Spring and its result on the migration process, the perceptions continued to evolve negatively. Negative impact and imaging created unwanted cases within both countries, such as hate, discrimination, and "Othering." Explaining the terms, cases, and methods with detailed information on both countries will provide a transparent comparison in this research. Therefore, the thesis will prove that in a Postcolonial world, not only a European country, which has a colonial past, can have Orientalist and Islamophobic discourses to their migrant subjects but also a country that is accepted as Middle Eastern throughout the world, and has primarily Muslim population, can also have these behaviors and approaches both in its history and contemporarily.
'The east is a delicate matter' or soviet orientalism in films about Central Asia 1955-1970
From the day modernity was instilled with the invention of motion picture, cinema has become a crucial instrument in the construction of identity and the development of the common sense of belonging. The issue of the Soviet representation of its own Orient, namely central Asia and its inhabitants via the 'most important art' as was emphasized by Vladimir Lenin, till this day has been significantly neglected within academia as a valuable source of research. The 'movies for the masses' which were made in the Soviet vostok (east/orient) or about it, through the complexity of ideas, together make up the Soviet Orientalist films' canon. This MA thesis sheds a new light on the discussions concerning Soviet Orientalism through the discursive analysis of the four different Soviet films that were produced during 1955-1970 visualizing central Asia. Also, my MA thesis demonstrates the continuity and connection of orientalist discourse in various types of Russia statehoods by providing the overview of the relationship between the Russian and its 'oriental' neighbors. Through an analysis of the discursive technics that were implemented in these cultural productions that aimed to visualize Central Asia from a 'Soviet' Weltanschauung, I aim to analyze how these tools were utilized to reconcile the Muslim heritage of certain Soviet territories with the presence of socialism. One wonders how the Soviet anti-imperialist rhetoric visualized in the context of the civilizatory mission? How exactly was the establishment of the Soviet authority depicted in films produced for a central-Asian audience allowing it to influence perceptions in the periphery of the Soviet? As such, this thesis will make a contribution to understanding the relationship between power and representation paradoxically manifested in the cinema productions of the Soviet towards central Asia during 1955-1970.
Christiaan Snouck Hurgronje'nin hayatı, alan çalışmaları ve düşünceleri
Bu çalışmada, Hollandalı oryantalist Snouck Hurgronje'nin (1857-1936) hayatı, oryantalist düşünce yapısı ve akademik-politik alanlarda gerçekleştirdiği çalışmalarda izlediği yol ele alınmaktadır. Özellikle eğitim hayatı, Mekke'ye yaptığı seyahati ve günümüzde Endonezya olarak bilinen Hollanda sömürge yönetimi altındaki Takımadalar'da verdiği danışmanlık süreci ön plânda tutulmaktadır. Aynı zamanda, Takımadalar'daki faaliyetleri ile bağlantılı olarak Hollanda'nın istila girişiminde bulunduğu Açe Darüsselam Sultanlığı ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiler ve Pan-İslamcı politika da bu çalışma kapsamında değerlendirilmektedir. Ele alınan bu konular doğrultusunda, modern İslam çalışmalarının kurucularından biri olarak anılan bu ismin Leiden Üniversitesi'ndeki eğitim yapısı incelenerek ortaya koyduğu akademik ve siyasî faaliyetlerinin anlaşılması hedeflenmektedir. Bu çerçevede, Snouck Hurgronje'nin İslam'a ve Müslümanlara yaklaşımı değerlendirildiğinde akademik çalışmalarda benimsediği rasyonel metot ile Avrupa akademisinde önemli bir yer edindiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, Osmanlı Devleti'nin kendisinden oldukça uzak bir bölge olan Takımadalar'daki Müslümanlarla ilişkisi ve bu ilişkilerde temel rol oynayan Pan-İslamcı politikanın Hollanda sömürge yönetimi üzerindeki etkilerinin önemi görülmektedir.
Between reality and fiction: The Ottoman Empire in Miguel de Cervantes "La Gran Sultana Catalina de Oviedo" (1615)
The comedy "La Gran Sultana Catalina de Oviedo" (from now LGS) is one of the masterpieces of the well-known Spanish novelist and playwright Miguel de Cervantes, known by his famous novel "Don Quixote", which many critics consider the first modern European novel. Although the play has not attracted sufficient attention from literary scholars, it includes many interesting references to the two different worlds of the Mediterranean, the Muslim cum Orthodox East and the Muslim cum Catholic West. LGS depicts the political, social and ideological conflicts of the Mediterranean world during the 16th and 17th centuries, all introduced in a special 'Cervantine' style. In the play, Cervantes referred to his personal experiences as a Hidalgo of Spain, an expat living in Italy, a soldier of the Lepanto battle (1571), and a captive in Ottoman Algiers. In addition, he made use of Italian sources, dealing with the Orient in general and the Ottoman Empire in particular. The image he presents is fictitious, but with references to 'real life' that contributed to the shape of the main theme and plot of his play. Accordingly, this thesis examines LGS as a work suspended between historical realities and fiction, touching upon its symbols and 'orientalist' implications. In my thesis research, I used the qualitative method. I started with the close reading approach of analyzing, reading between the lines and teasing out the play's main themes, an enterprise that allowed me to comprehend crucial metaphors and symbols. In addition, I resorted to discourse analysis, studying the language used by the comedy's main characters such as Catalina, Sultan Murad III and Madrigal. Likewise, this approach allowed me to go beyond the direct statements of the characters to approach their implicit meaning(s) highlighting some orientalist connotations and flawed representations of the 'oriental' other. Especially in the two last chapters, I have approached the subject through the biography of Cervantes, a subject intensively studied by literary scholars. Apart from the author's life and experiences, it has proven helpful to include work on the biography of the Ottoman sultan Murad III (r. 1574-1595); for Cervantes has incorporated numerous references to this real-life monarch into The comedy "La Gran Sultana Catalina de Oviedo" (hereafter LGS) is one of the masterpieces of the well-known Spanish novelist and playwright Miguel de Cervantes (1547-1616), known by his famous novel "Don Quixote", which many critics consider the first modern European novel. Although the play has not attracted sufficient attention from literary scholars, it includes many interesting references to the two different worlds of the Mediterranean LGS depicts the political, social, and ideological conflicts of the Mediterranean world during the sixteenth and seventeenth centuries, all introduced in a special 'Cervantine' style. In the play, Cervantes refers to his personal experiences as a Hidalgo of Spain, an expat living in Italy, a soldier of the Lepanto battle (1571), and a captive in Ottoman Algiers. In addition, he made use of Italian sources, dealing with the Orient in general and the Ottoman Empire in particular. The image he presents is fictitious, but with references to 'real life' that contribute to the shape of the main theme and plot of his play. Accordingly, this thesis examines LGS as a work suspended between historical realities and fiction, touching upon its symbols and 'orientalist' implications. This thesis utilizes a close reading approach of analyzing by reading between the lines and teasing out the play's main themes, an enterprise that allowed me to comprehend crucial metaphors and symbols. In addition, it resorts to discourse analysis, studying the language used by the comedy's main characters such as Catalina, Sultan Murat III (r. 1574-1595), and Madrigal. Likewise, this approach allowed me to go beyond the direct statements of the characters to approach their implicit meaning(s) highlighting some orientalist connotations and flawed representations of the 'oriental' other. Especially in the two last chapters, I have approached the subject through the biography of Cervantes, a subject intensively studied by literary scholars. Apart from the author's life and experiences, it has proven helpful to include work on the biography of the Ottoman sultan Murat III; for Cervantes has incorporated numerous references to this real-life monarch into this comedy. Moreover, the (fictitious) histories of the other main characters are inventions that include stories of late sixteenth century current events, which match events in the play, while biographical narratives and documents of the time allow us to see how Cervantes filled 'raw reality' with meaning. By using these research methods, I found that almost all the characters mentioned in the play refer to real persons that lived either in Cervantes' environment or in the circle of Sultan Murat III. Furthermore, I have come to believe that Catalina is Cervantes and Cervantes is Catalina. Saavedra fantasized about Istanbul. He wished to discover the city of the famed wonders that he had read about. Thus, in his poetic imagination, he placed himself at the center of the Ottoman world, and as his favored site, he chose the imperial Harem, the most private and inaccessible place that he could imagine. Keywords: Mediterranean, Ottoman world, Orientalism, captive, fiction.
Eugene Flandin'ün gravürlerinde Türkiye
Müslüman Doğu medeniyetinin en büyük temsilcisi olan Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu dönemden itibaren batılıların ilgisini çekmiştir. Bu yüzden Batılılar, bilinmeyen ve merak edilen İmparatorluğu tanımak amacıyla, uçsuz bucaksız coğrafyasına çeşitli nedenlerle seyahat düzenlemişlerdir. Erken dönemden itibaren seyahatlerinin ilk rotası Türkiye toprakları olmuştur. 19. yüzyılda Türkiye'ye seyahat eden Batılı sanatçılar arasında yer alan Fransız Oryantalist ressam Eugéne Flandin, Türkiye'yi üç farklı tarihte ziyaret etmiştir. Fransız elçiliğinin konuğu olarak başta İstanbul olmak üzere Anadolu'nun büyük bir kısmını gezen sanatçı, seyahat sırasında birçok gravür gerçekleştirmiştir. Gravürler arasında özellikle topoğrafik manzara türü içinde değerlendirilen resimler bulunmaktadır. Bunun dışında gravürlerde, anıtsal yapılar ve günlük yaşam sahnelerinden detaylar görmek mümkündür. Flandin'ün gerçekleştirdiği bu gravürler, Doğu gezisinde yaptığı resimlerle birlikte L'Orient adıyla 1853-67 yılları arasında Paris'te basılıp yayınlanmıştır. Dört ciltten meydana gelen eserde yer alan resimler, Romantik Doğu anlayışını yansıtan en çarpıcı örnekler arasında yer almaktadır. Sanatçının bazı çalışmalarında adeta fotoğrafik bir doğrulukla karşılaşırken bazı çalışmaları, büyük ölçüde, dönemin Avrupa sanat ortamındaki akımlardan, özellikle Oryantalizm'den etkiler taşımaktadır.
XX. yüzyıl başlarında Osmanlı eğitim kurumlarında yabancıların etkisi: Kahire Üniversitesi ve oryantalistler örneği
Fransızların Mısır'dan çekilmesinden sonra Mısır'a yerleşen Mehmet Ali Paşa, orada kalan Fransız subaylar gözetiminde yeni bir ordu kurdu, askerî okullar açtı ve en çok Fransa'ya olmak üzere Avrupa ülkelerine öğrenci göndermeye başladı. Nitekim yenileşme hareketleri sadece bununla da sınırlı kalmadı. Askeri okullar dışında da okullar açtı. Avrupa ve Türkiye'den birçok kitap çevirttirdi. Açılan okullarda eğitim verecek hocaların da yabancılardan seçilmesi, Avrupa'yı özellikle de Fransa'yı örnek aldığına işarettir.
Muhammed Mustafa el-A'zamî ve oryantalistlere yönelttiği eleştiriler
Oryantalizm, İslami ilimlerde, özellikle hadis alanında en popüler konulardan biridir. Şarkiyatçıların görüşlerinin İslami ilimlerdeki çalışmaları dolaylı veya dolaysız olarak uzun süredir etkiledikleri görülmektedir. Şarkiyatçılığın hadis sahasındaki güncel etkisinin artmasının ana sebeplerinden birisi de Goldziher, Juynboll ve Schacht gibi oryantalistlerin hadisler hakkında yaptığı ağır eleştirilerin karşılıklı dialetik hale dönüşmesidir. Hadis sahasındaki oryantalizm çalışmalarını İslam dünyasından ilk takip edenlerden birisi Muhammed Mustafa el-A'zamî'dir. A'zamî hem Goldziher'in hem de Schacht'ın özellikle hadis sahasındaki eserlerini incelemiş, bunları yorumlamaya ve e silentio, isnadların geriye doğru geliştirilmesi gibi teorilerini çürütmeye çalışmıştır. A'zamî'nin görüşleri, özellikle Schacht eleştirileri Türk akademisyenler tarafından çoğu kitapta atıfta bulunulması bakımından önemlidir. Türk akademisinde hadis alanında oryantalizm ile ilgili çalışmaların sayısı az gibi görünse de aslında çok kaliteli makaleler ve kitaplar ortaya çıkmıştır. Ancak dil sorunu gibi çeşitli sebeplerden dolayı alanda yeterince çalışma yapılmadığını söyleyebiliriz. Bu çalışmada öncelikle oryantalizm hakkında kısa bir sunum yapılmıştır. Bu kısımdan sonra A'zamî'nin oryantalistlerin görüşlerine yaptığı eleştirilere değinilmiş, başta Schacht olmak üzere şarkiyatçılar hakkındaki görüşleri, eleştirileri ve eserlerinde izlediği yöntemler gösterilmeye çalışılmıştır. Daha sonra Türk akademisinde doğrudan hadis ve oryantalizm üzerine yapılan çalışmalar ve A'zamî'nin alandaki etkileri hakkında genel bir fikir sunulmuştur.
19. yüzyılda İngiliz kadın ressamların gözünden Osmanlı dünyası: VAM Searight koleksiyonu
Bu çalışma, çeşitli nedenlerle Doğu coğrafyasında bulunan İngiliz kadınların, Victoria & Albert Müzesi (VAM) Searight Koleksiyonu'nda yer alan Doğu konulu resimleri üzerinden, kadınların Oryantalizmini, Doğu'ya ve Doğulu hemcinsine olan yaklaşımını ele almaktadır. Çalışmanın amacı, Searight Koleksiyonu öncelikli olmak üzere, kadın gezginlerin Doğu serüveninin izlerini sürmek, yerli halk ve kültürlerle olan ilişkisini belirlemek, bunların kadın belleğinin yazılı ve görsel kayıtları üzerindeki yansımalarına ışık tutmak, bunları veriler üzerinden belgelemek ve değerlendirmektir. Sanayileşme atılımlarıyla dünyanın en güçlü İmparatorluğu haline gelen 19. yüzyıl İngiltere'sine damgasını vuran romantizm ve Oryantalizm akımlarının etkisi, Doğu-Batı ilişkilerinin ve iki kültür arasındaki yakın temasın giderek artmasını ve bunları karşılamak üzere eserler üreten bir sanatçı grubunun oluşmasını beraberinde getirmiştir. Bir akım olmaktan çok, Doğu konulu olması bakımından ayrı bir kategoride yer alan ve zaman içinde kendine has özellikleriyle gelişim gösteren Oryantalist eserler, kimi zaman sanatçıların Doğu seyahati deneyimi olmaksızın hayali tasvirler üzerinden üretilen, belirli imgeler aracılığıyla yerel toplulukları hedef alan bir ötekileştirmenin ve ayrımcılığının hissedildiği örnekler olmuştur. Batılı hegemonyanın kurguladığı tasvirlerde durağan, bakımsız, sefil, vahşi, egzotik ve erotik imgeleriyle sunulan Doğu sahneleri, eril gözün bir yansıması olarak çeşitli biçimlerde varlığını göstermiştir. Doğu kadını da bu yerleşik anlayıştan payını alarak odalık figürlerinde, hamam sahnelerinde, köle pazarlarında, cariyelerin günlük yaşam sahnelerinde Batılı erkin bakış açısı üzerinden temsil edilen bir özellik kazanmış, 20. yüzyıla uzanan tarihi süreçte yerleşik bir imge haline gelmiştir. Çalışmada, geçmişten beri Batılı erkek gezginlerin egemenlik alanı olan Doğu kentlerinde, 19. yüzyılın ortalarından itibaren kendine yer bulmaya başlayan Batı kadınının, bu Oryantalist geleneğe olan tavrı ve Doğulu hemcinsiyle olan ilişkisinin eserler üzerindeki yansımalarının belirlenmesine çalışılmıştır. Bu amaçla VAM'da eserleri olduğu tespit edilen kadın sanatçıların biyografileri, eğitimleri, seyahat metinlerinde neleri kayıt altına aldıkları, Doğu topraklarına geliş nedenleri ve eserlerine ilişkin detayları, dönemin siyasi ve kültürel koşulları göz önüne alınarak aydınlatılmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: 19. Yüzyıl, Doğu-Batı İlişkileri, Oryantalizm, Kadın Seyyahlar, İngiliz Kadın Ressamlar
Vasily Vereshchagin'in Rus resim sanatındaki yeri ve eserlerinde izlenen oryantalist etkiler
Bu araştırma XIX. yüzyılın en önemli sanatçılarından biri olan Vasily Vasilyevich Vereshchagin'in Rus resim sanatındaki yeri ve Türk-İslam sanatı etkili oryantalist eserlerini konu almaktadır. İlgili eserlerden 66 tanesi örneklem olarak çalışılmıştır. XIX. yüzyılda Avrupa'da Doğu ülkelerine ve kültürüne karşı özel bir ilgi söz konusu olmuştur. Bu ilgi bir akıma dönüşerek aynı yüzyılda pek çok sanatçıyı etkileyen oryantalizmi ortaya çıkarmıştır. Oryantalizm akımı zamanla yayılarak yalnızca Batılı değil, Doğulu sanatçıları da etkisi altına almıştır. Böylece Doğulu sanatçılar da kendi kültürlerine Batı gözü ile bakmaya başlamışlardır. Eserlerinde gezdiği Doğu ülkelerini tema olarak kullanan sanatçılardan biri de araştırmanın konusu olan Vasily Vereshchagin'dir. Sanatçı çocukluğundan itibaren aldığı askeri eğitim katkısıyla ilk eserlerini doğa ve savaş teması altında üretmiştir. Varlıklı bir ailede doğmasına rağmen özellikle toplumsal sorunlara eğilerek ürettiği eserleriyle dönemine damgasını vurmuştur. Adalet ve eşitliğe olan inancını eserlerinde her daim vurgulaması da sanatçıyı özgün kılan diğer özellikler arasındadır. Sanatçının St. Petersburg'ta Güzel Sanatlar Akademisi'nde klasisizm ve Paris'te ünlü Fransız ressam Jean-Léon Gérôme'dan oryantalizm ağırlıklı eğitim alması üslubunun aynı dönemde yaşayan diğer sanatçılardan farklı bir noktaya gelmesinde oldukça etkili olmuştur. Burada edindiği bilgiler vasıtasıyla gerçekçi tutumunu oryantalizmle ortak paydada birleştirerek Türk-İslam sanatı bağlamında da incelenecek değerli eserler ortaya koymuştur. Zira sanatçı eserlerini üretirken Doğu'dan; özellikle Türk-İslam mimarisinden, Türk insanından ve Türk kültüründen yoğun olarak beslenmiştir. Araştırmada literatür taraması yönteminden yararlanılmıştır. Rusça, İngilizce ve Türkçe kaynaklardan faydalanılarak sanatçının eserleri analiz edilmiştir. Bu araştırma vesilesiyle Vasily Vereshchagin'in duyarlı, adaletli ve gerçekçi bir sanatçı olarak Rus resminde ulaştığı konumun ve eserlerindeki Türk-İslam sanatını dünyaya tanıtmasının önemi ortaya çıkarılmıştır. Sanatçı 1904 yılında hayatını kaybetmesine rağmen eserleri izleyici üzerinde aynı çarpıcı etkiyi yaratmayı başarmaktadır.
Osmanlı çinilerinin oryantalist resimlere yansımaları ve orijinalleri ile karşılaştırılması
19. yüzyılın ortalarına doğru, Batılıların zihninde canlanan egzotik Doğu anlayışı, Doğulu tarzda figürler ve aksesuarlarla oluşturulan kurgusal kompozisyonların sayesinde resim sanatında kendine yer bulmuştur. "Osmanlı Çinilerinin Oryantalist Resimlere Yansımaları ve Orijinalleri ile Karşılaştırılması" adlı çalışmamız bu kompozisyonlarda görülen Osmanlı etkisini belgeleyerek ortaya koymaya çalışmaktadır. Yüksek lisans tezinin belirli bir kapsamda kalması adına 50 adet tablo üzerinden yaptığımız değerlendirmede, sanatçıların bu resimleri sosyo-ekonomik nedenleri göz önünde bulundurarak mı yoksa estetik kaygı güderek mi yaptığı sorusu üzerinde durulmuş, konu açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Katalog bölümünde yer alan sanatçılar seçilirken, sanatçının Oryantalizm akımında adını duyurmuş olmasına, tablolarında çini süslemeyi öne çıkarmasına ve Osmanlı topraklarını ziyaret etmiş olmasına dikkat edilmiştir. Seçili Oryantalist resimlerde dekoratif olarak kullanılan Osmanlı çinilerinin bulunduğu yapılar tespit edilmeye çalışılmış, çiniler orijinalleri ile teknik, motif ve kompozisyon açısından karşılaştırılmış, ulaşılan verilerin ışığında çinilerin gerçeğe uygunluğu değerlendirilmiştir.
11 Eylül saldırıları sonrası Hollywood sinemasında Ortadoğu halklarının sunumu
Bu araştırmada Doğu hakkında yazan Oryantalistlerin ürettikleri Doğu ve Doğulu'ya ilişkin imgelemlerin 11 Eylül sonrası Hollywood filmlerindeki temsili arasındaki etkileşimin ve Oryantalist gelenek üzerindeki etkisinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Araştırmada, Doğu'yu ve Doğu halklarının Batı ve Batılı ile olan ilişkisini konu edinen 11 Eylül sonrası terörizm ve müdahaleciliğin Hollywood'un ürettiği politik gerilim filmleriyle yeni bir kültürel dolaşımı da beraberinde getirmesinden hareketle Operasyon Argo (2012), Charlie Wilson'ın Savaşı (2007) ve Syriana (2005) filmlerinde bu dolaşımın yansımaları değerlendirilmiştir. 11 Eylül 2001 tarihinden itibaren Hollywood sinemasında Doğu'ya ve Doğu halklarına yönelik yaklaşımların ele alındığı bu araştırmada, 11 Eylül'den itibaren Doğu ve Doğu halklarına yönelik sunumların incelenmesi amaçlanarak, 11 Eylül sonrası Hollywood sinemasındaki Doğu/Doğulu tasviri Oryantalizm düşüncesiyle açıklanmaya çalışılmıştır. İncelenen bu filmlerde, Hollywood'un Doğu'yu ve Doğuluları kültürel ve siyasi olarak konumlandırırken kullandığı söylem tespit edilerek, Oryantalistlerin Doğu'yu betimlemek için ürettikleri imge, imaj ya da klişelerin film içindeki Doğu/Doğulu temsiline nasıl etki ettiği ortaya çıkartılmıştır. Oryantalist klişeler ve kurgular Hollywood sinemasının ideolojik bir aygıt olarak kullanıldığına işaret etmektedir. Hollywood sineması, farklı basmakalıp ifadelerin sıklıkla tasvir edildiği bir mecra olup her dönemde kendi ötekisini yaratan, kurgulayan ve tanımlayan bir endüstridir. Doğu/Doğulu imgeleri üzerinden Batı/Batılı karşıtlığını oluşturan diyalog ve görüntü gibi temel bileşenler ele alınarak incelenen filmlerin mekân ve karakter çözümlemesi yapılarak Oryantalist söylemdeki klişelerin örnekleme alınan filmlere doğrudan ya da üstü kapalı bir biçimde eklemlendiğine ve bu söylemlerde var olan sabitleşmiş Doğu kurgusunun ve Doğulu tiplemesinin 11 Eylül sonrası çekilen Hollywood filmlerinde tehdit ve düşman metaforlarıyla verildiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Hollywood Sineması, 11 Eylül Saldırıları, Oryantalizm, Amerikan Dış Politikası, Kültürel Emperyalizm, Orta Doğu
Oryantalizm bağlamında Kafkasya'da Rus sömürgeciliği
Rusya, bir birlerinden kültürel, sosyal ve politik anlamda tamamen farklı iki kıtaya yayılmış büyük bir imparatorluktur. Kiev prenslikleri döneminde Batı ile olan ilişkileri göreceli olarak daha güçlü iken sonrasında yaşadığı Moğol-Tatar istilası ile yaklaşık 300 yıl kadar Batı'dan izole bir şekilde varlığını sürdüren Rusya'nın yönünü tekrar Batı'ya çevirmesi gerçek anlamda Büyük Petro (1682-1725) döneminde gerçekleşmiştir. Sıkı reformlar ve ülkeye davet edilen Avrupalılar ile Batı düşünce tarzına uygun bir devlet sistemi kurulmak istenmiştir. Petro ve ardılları dönemlerinde çağrılan Batılı ve özellikle Alman bilim insanları, kurulan araştırma merkezleri ve üniversiteler sayesinde Rusya'daki Doğu Araştırmaları belirli bir seviyeye ulaşmıştır. Kazan, St. Petersburg ve Moskova'da kurulan Doğu Araştırmaları Merkezleri, İmparatorluk Coğrafya ve Tarih dernekleriyle birlikte Doğu'nun değişik bölgelerine akademik seyahatler organize etmiştir. 19. yüzyılda Batı Düşünce hayatındaki değişimlerden ve özellikle Alman Romantizminden etkilenen Rus aydınları, Rusya'nın kimliği ve geleceği konusunda kendi içerisinde büyük tartışmalar yaşamıştır. Bu tartışmaları sonucunda Doğu'nun, Rusya'nın geleceği ve Anavatan'ın şanı adına zaferlerle ele geçirilmesi gereken bir coğrafya olduğu hususunda hemfikir olunmuştur. Dünya sistemi içerinde kendisine yer edinmek isteyen Rusya, ticaret yollarına ve hammaddeye hâkim olma amacıyla –bir bakıma Edward Said'in "oryantalizm – sömürgecilik" söyleminin en güçlü uygulamalarını sergileyerek– Kafkasya'yı işgal etmiştir. Bizim tez çalışmamızda incelemek istediğimiz nokta Rusya'nın emperyal amaçları doğrultusunda Kafkasya'da gerçekleştirmiş olduğu istila hareketlerinin akademik oryantalizm ile olan ilişkisi olmuştur. Bu doğrultuda Rus Düşünce Sisteminin Doğu'ya bakışı ve Avrupa'dan ithal edilen akademik oryantalizm çalışmalarının Rus emperyal ilerleyişine olan katkısı incelenmiştir.
Into the wild: Ottoman photographic excursions to Libya at the turn of the twentieth century
This study investigates the Ottoman center's conceptions and representations of the periphery, at the turn of the twentieth century as reflected in the representation of Libyan provinces of the empire. The main sources used in this study are the illustrated travelogues of two Ottoman officers posted to Libyan provinces. The first of these is Azmzâde Sadık El-Müeyyed's travelogue, published in 1896 and entitled "Travel in the Great Desert of Sahara," , about his travels in 1895. The second is Cami Baykurt's, "From Tripoli to the Great Desert of Sahara", which was published in 1910 and detailed his travels in 1906-1907. The theoretical framework of the study is orientalism and the Ottoman Empire's appropriation of orientalist discourse and practices. In its effort to be rigorously historical and contextual this study is based on a number of comparisons. Starting with comparing European colonial policies, concepts with Ottoman Empire's colonialist inspired policies and concepts adopted by the state in Libyan provinces and in the light of these comparisons the Ottoman officers' representations are compared with European orientalist discourse and representational conventions. The authors' renditions of Libya were related to the social and political context of the Libyan provinces in particular and the Ottoman Empire in general, thus their accounts give insights about these. The representations of the authors are also compared with each other, for their conceptions and representations do not monolithically reinforce the official imperial view, but also complicate it. The main argument of this study is that the representation of the Libyan provinces by these authors was inscribed in the orientalist discourse. Rather than challenging and opposing European orientalist constructs, the Ottoman authors ideological constructs about Libyan and peripheral subjects of the provinces were much more parallel to the former. However this does not mean that the Ottoman actors' representations were mere copies of European constructs. The Ottomans used the discursive and visual frameworks of orientalist representation, which was effective in the establishment of European colonial hegemony over the Orient, for their own purposes and agendas. In this way the Ottomans representations constitute an example of the complex process of the appropriation and multiplication of the orientalism in different contexts. The methodological discussions about the usefulness of photographs in further fracturing and complicating the eurocentric discourse of orientalism is central to the study.