Heart diseases
516 theses under this subject heading
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut alevlenmelerinde sağ kalp fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)'ın atak döneminin başta sağ kalp olmak üzere kalbin anatomik ve fonksiyonel değişiklikleri üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmaya hastanemiz göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 30 KOAH atak ve 30 kontrol hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, solunum fonksiyon testleri sonuçları, ekokardiyografi bulguları değerlendirildi. KOAH atak hastalarının 2.-3. haftalar esnasında kontrol solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik bulguları tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda KOAH'lı hastaların yaş ortalaması62,6±11,6 yıl, olup; hastaların %63,3'ü erkekti. Vaka ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, BMI, meslek,sigara içiciliği, komorbidite açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,923; p:1,000; p:0,056; p:0,839; p:0,842; p:1,000). Sigara içme sıklığı, KOAH'lı grupta yüksek saptandı (p:0,003).Gruplar arasında aort kökü, asendan aorta çapı, IVSD, LVPWD, mitral yetmezlik derecesi, aort kapağı yetmezlik derecesi, pulmoner yetmezlik derecesi, triküspüt yetmezlik derecesi, TAPSE, FAC, RV E', RV A' ve RV S' açısından farklılık saptanmadı (sırasıyla p:0,986; p:0,680; p:0,883; p:0,720; p:0,738; p:0,338; p:0,600; p:0,690; p:0,669; p:0,886; p:0,402; p:0,927; p:0,619). KOAH grubunda LA,LVSSÇ, LVDSÇ, PAB, RV anlamı olarak büyük (sırasıyla p:0,001;p:0,002; p:0,002; p:0,008; p:0,000). EF, RA anlamlı olarak küçük saptandı (sırasıyla p:0,036; p:0,006).KOAH hastalarında PAB'ın atak döneminde arttığı(p:0,022);TAPSE ve FAC'ın anlamlı olarak azaldığısaptandı (sırasıyla p:0,017; p:0,001). Sonuç: KOAH akut atak döneminde anatomik değişiklikler olmazsa da, PAB'ın atak döneminde arttığı, TAPSE ve FAC'ın atak döneminde azaldığısaptandı. Bu durumun kronik dönemde olan değişikliklerin temelini oluşturduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler:KOAH alevlenme, sağ kalp fonksiyonları
Koroner arter hastalarında efor testi sonrası kan basıncı toparlanma oranı ile syntax skoru arasındaki ilişki
Amaç: Koroner arter hastalığı yaygınlığını gösteren SYNTAX skoru ile efor testi sonrası kan basıncı toparlanma oranı arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Yöntem:Çalışmamıza kardiyoloji polikliniğine başvuran, efor testi sonucunda KAG kararı alınan 142 hastadan KAG sonucunda en az bir damarda >%50 lezyon saptanan 98 hasta (79erkek, 19kadın; ortalama yaş: 57.3 ± 7.3) alındı.SYNTAX skoru ≤ 22 olanlar düşük SYNTAX skoru grubunu, >23 olanlar orta-yüksek SYNTAX skoru grubunu oluşturdu. Tüm verilerbu iki grup arasındakarşılaştırılmıştır. SKB toparlanma oranı toparlanma dönemi üçüncü dakika sistolik kan basıncının egzersizde tepe sistolik kan basıncına bölünmesiyle hesaplandı. Bulgular:Sistolik kan basıncı toparlanma oranı düşük SS grubunda 0,87± 0,06 iken orta-yüksek SS grubunda 0,96 ± 0,05 olarak saptanmıştır (p<0,001). Ekokardiyografi bulgularından EF, lateral anüler e′ velositesi, septal annüler velosite ve E/e′orta-yüksek SS grubunda anlamlı olarak düşük(hepsi için p<0,05),SVEDÇ, sol atriyum çapı ve sol atriyum hacmi orta-yüksek SS grubunda anlamlı olarak daha yüksek(hepsi için p<0,05)saptandı.SYNTAX skoru ile ilişkili sürekli değişkenlerin korelasyon analizinde, EF,e′ lateral,E/e′, LA hacmi, SKB toparlanma oranıSYNTAX skoruile korele bulunmuştur. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde SKB toparlanma oranı(OR:1,446, p<0.001) ve EF(OR:0,802, p:0.005)orta-yüksek SYNTAX skorunun bağımsız belirleyicileri olarak saptandı.Yapılan ROC analizinde,cut-off değeri 0,928 olarak alındığında SKB toparlanma oranının%86,1sensitivite,%82,3spesifite ile orta-yüksek SYNTAX skorunu öngördürdüğü saptandı. Eğri altında kalan alan (AUC) 0,892 olarak bulundu (p<0,001). Sonuç: SYNTAX skoru ile sistolik kan basıncı toparlanma oranı arasında güçlü bir korelasyon bulundu. Egzersiz testi sırasında kan basıncı ölçümlerinden kolaylıkla elde edilebilen kan basıncı toparlanma oranı, koroner arter hastalığı yaygınlığı göstermede egzersiz testinin öngördürücülüğünüartırabilir. Anahtar Kelimeler: Kararlı koroner arter hastalığı, Egzersiz testi, SYNTAX skoru, Sistolik kan basıncı toparlanma oranı
"The functional difficulties questionnaire-shortened version" anketinin Türkçeye uyarlanması ve psikometrik özelliklerinin belirlenmesi: Geçerlilik ve güvenilirlik çalışması
Amaç: Bu çalışmanın amacı "The Functional Difficulties Questionnaire-shortened version" (FDQ-s) anketini Türkçeye çevirmek ve Türkçe versiyonunun güvenilirlik ve geçerliliğini incelemektir. Yöntem: Araştırmaya 18 yaş üzeri elektif açık kardiyotorasik cerrahi geçiren 70 gönüllü hasta dahil edildi. Anketin anlaşılırlığı pilot çalışma ile test edildi (n=20). Veriler hastaneye yatış günü, taburculuk günü ve 15.gün kontrolde toplandı. Hastaların ağrı durumları "Görsel Analog Skala", fonksiyonel durumları Fonksiyonel Zorluklar Ölçeği (FZÖ) ile değerlendirildi. Taburculuk ve 15.gün kontrolde "Perme Yoğun Bakım Ünitesi Mobilite Skoru" (PYBÜMS), "Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi" ve KF-36 Yaşam Kalitesi anketi uygulandı. Test-tekrar test güvenilirliği için 15.gün kontrolde FZÖ tekrarlandı (n=35). Ölçeğin iç tutarlılığı, test-tekrar test güvenilirliği ve yapı geçerliliği incelendi. FZÖ ile diğer ölçeklerden alınan puanların ilişkileri değerlendirildi. Ölçekler arası uyum için Bland-Altman grafiği değerlendirildi. Ayrıca minimal belirlenebilir değişiklik indeksi hesaplandı. Sonuçlar: Katılımcıların yaş ortalamaları 60.07±8.86 yıl olup %84'ü (n=59) erkektir. Ölçeğin genel iç tutarlılık katsayısı α=0.746 hesaplanmış ve iç tutarlılığın kabul edilir düzeyde olduğu belirlenmiştir. Test-tekrar test güvenilirliği soru bazında 0.74-1.00 arasında toplam puan olarak ise 0.97 ICC değeri alarak ölçek yüksek düzeyde güvenilirlik göstermiştir. Bland Altman analizine göre ölçeğin 15.gün değerlendirme sonuçları uyum sınırları içerisindedir. Minimal belirlenebilir değişiklik indeksi 100 (cm) üzerinden 4.9 olarak bulunmuştur. Ölçeğin benzer ölçek (birleşim-ayrışım) geçerliliği incelendiğinde PYBÜMS, Barthel İndeksi ve KF-36'nın alt kategorileri ile arasında negatif yönde düşük oranda yapısal ilişki görülmüştür (p<0.01). Tartışma: FDQ-s ölçeğinin Türkçe versiyonunun açık kardiyotorasik cerrahi geçiren hastaların fonksiyonel durumlarının objektif olarak değerlendirilmesinde kullanılabilecek güvenilir ve geçerli bir ölçek olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: kalp cerrahisi, fonksiyon, sonuç ölçeği, geçerlilik ve güvenilirlik, psikometrik özellikler
Persistan atriyal fibrilasyon hastalarında başarılı direkt akım kardiyoversiyonu takiben rekürensin genetik belirleyicileri
Direkt akım elektriksel kardiyoversiyon (DAKV),semptomatik persistan atriyal fibrilasyon (AF) hastalarında uygulanan etkin bir tedavi yöntemidir. Bununla birlikte, başarılı DAKV'yi takiben hastaların yarısına yakın bir kısmında rekürens olabilmektedir. Bazı genom çapında ilişkilendirme çalışmaları diğer toplumlarda bazı tek nükleotid polimorfizmlerinin (TNP) başarılı DAKV sonrası rekürensle ilişkili olduğunu gösterse de bu konuda yeterli veri yoktur. Çalışmamızda, kendi toplumumuzda daha önceden AF ile ilişkili bulunmuş 11 adet TNP'nin persistan AF hastalarında başarılı DAKV sonrası rekürens için belirleyici olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza başarılı DAKV sonrası sinüs ritmi elde edilen 75 adet persistan AF hastasını aldık. Hastalar izlemde AF rekürensi gelişimi açısından prospektif olarak takip edildi. Temel klinik özellikler ve 11 adet AF ilişkili TNP AF rekürensi olan ve olmayan hastalar arasında karşılaştırıldı. TNP'ler ve AF rekürensi arasındaki ilişki aditif model (doğal tip/heterozigot varyant/homozigot varyant), dominant model (doğal tip /heterozigot ve homozigot varyant ), ve resesif model (doğal tip ve heterozigot varyant/homozigot varyant) ile değerlendirildi. Ortanca 17.0 (11.0-25.0) aylık takipte 38 hastada (%50.7) AF rekürensi gelişti. Aditif modelde, PITX2 gen lokusunda bir TNP (rs17570669_T için OR: 9.00, %95 GA: 1.28-63.02, p=0.027) ve ZFHX3 gen lokusunda bir TNP (rs2106261_T için OR: 8.96, %95 GA: 1.03-77.66, p=0.047) AF rekürensi ile anlamlı ilişki içindeydi. Çok değişkenli Cox regresyon analizi, bir TNP'nin (rs17570669_T) aditif modelde başarılı DAKV'yi takiben AF rekürensinin bağımsız belirleyicisi olduğunu gösterdi (HR: 3.59, %95 GA: 1.05-12.21, p=0.04). Sonuç olarak, PITX2 lokusunda bir TNP (rs17570669_T) persistan AF'si olan hastalarda başarılı DAKV sonrası uzun dönem AF rekürensinin bağımsız belirleyicisidir. Böyle bireyler, başarılı DAKV sonrası AF rekürensi gelişimi bakımından daha sıkı takip edilebilir. Anahtar Kelimeler: Kardiyoversiyon, atriyal fibrilasyon, tek nükleotid polimorfizmi
Atriyal fibrilasyonu olmayan ancak yüksek CHA2DS2-VASc skoruna sahip kişilerde sol atriyal ekokardiyografi parametrelerinin değerlendirilmesi
CHA2DS2-VASc skoru atriyal fibrilasyonlu hastalarda emboli riski ve antikoagülan kullanım gerekliliğini belirlemede kullanılır. Atriyal fibrilasyon oluşum ve devamlılığında atriyumların fonksiyonel ve yapısal yeniden şekillenmesi etkilidir. Ekokardiyografi ile sol atriyum çapı, alanı, volümleri ve strainleri tespit edilerek CHA2DS2-VASc skoru yüksek ancak henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş hastalarda atriyal disfonksiyon erken tespit risk faktörlerinin erken ve etkin kontrolü ile atriyal fibrilasyon prevalans ve morbiditesinin azaltılması sağlanabilir. Çalışmamıza atriyal fibrilasyonu olmayan 149 hasta dahil edilerek; CHA2DS2-VASc skoru 2-4 ve >4 olarak gruplara ayrıldı; sol atriyum boyut, alan, volüm, fazik fonksiyonları ve strainleri karşılaştırıldı. CHA2DS2-VASc parametrelerin tamamı, kadın cinsiyet hariç, CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta daha sıktı(p<0,05). Skoru yüksek grupta sol atriyum çapları, volüm, volüm indeksi ve alanları, LAVmaks, LAVpreA, LAVmin daha yüksek; fazik fonksiyonu gösteren LA total ve aktif boşalma fraksiyonu ise daha düşüktü (p<0,05). Strain bulguları PALS, LAScd, LAsct CHA2DS2-VASc(5-9) olan grupta azalmış; sol atriyal stiffnes'ı gösteren LAst ise artmış bulundu (p<0,05). CHA2DS2-VASc skoru ile LA çapı, LA volüm ve LAst arasında pozitif yüksek dereceli korelasyon mevcut iken PALS ve LAScd ile negatif orta dereceli korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak CHA2DS2-VASc skoru günlük pratikte hızlıca hesaplanabilen embolik risk skorlama sistemi olup; sol atriyum boyut ve fonksiyonunu belirlemede kullandığımız ekokardiyografik parametreler ile birlikte değerlendirildiğinde farklı cinsiyet, yaş ve hasta gruplarında prognostik ve olası sonlanımlarla ilgili öngördürücü bilgiler elde edebiliriz. CHA2DS2-VASc skoru ile yüksek korelasyon gösteren parametreler LA çapı, LA volümü ve LAst olup; henüz atriyal fibrilasyon gelişmemiş CHA2DS2-VASc skoru yüksek hasta gruplarında atriyal yeniden şekillenmeyi ön görmek istediğimiz durumlarda klinik pratikte kullanmak fayda sağlayabilir.
Malatya ve çevresinde çocukluk çağında akut romatizmal ateş
Giriş: Akut romatizmal ateş A grubu beta hemolitik streptokoklar tarafından oluşturulan üst solunum yolu enfeksiyonunu takiben geç dönemde gelişen enflamatuvar bir hastalıktır. Gelişmekte olan ülkelerde edinilmiş kalp hastalıklarının en önemli nedenidir. Yıllık insidansı gelişmiş ülkelerde 100 000'de 0,5-1 iken, gelişmemiş ülkelerde 100 000'de 100-200'e kadar çıkmaktadır. Türkiye ile ilgili insidans çalışmaları sınırlı sayıdadır.Yöntem: Bu çalışmada Malatya ve çevresinde akut romatizmal kardit sıklığını belirlemek amacıyla Ocak 2007- Aralık 2011 yılları arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediyatrik Kardiyoloji Bölümünde akut romatizmal kardit tanısı alan hastalar çalışmaya alınmıştır. Tüm hastaların kayıtları geriye dönük olarak değerlendirildi. Modifiye Jones kriterlerine göre 2 major veya 1 major ve 2 minor kriter kullanılarak ve DSÖ tarafından hazırlanmış olan 2002-2003 ARA ve RKH tanı kriterlerine göre akut romatizmal ateş tanısı konuldu. Hastaların EKG, telekardiyografi, ekokardiyografi, boğaz kültürü, ASO, sedimantasyon ve CRP sonuçları kaydedildi.Sonuçlar: Çalışmamız süresince 132 hastanın ARA tanısı almış olduğu belirlenmiştir. Kardit (% 83,3) en sık majör bulgu olarak saptanmış olup, sırasıyla onu artrit (% 47), kore (% 13,6), ve eritema marginatum (% 0,8) izlemiştir. Mitral kapak (% 76,5) en sık tutulan kapak olup, onu aortik kapak tutulumu (% 25,8) takip etmekteydi. Bu çalışmada Malatya ve çevresinde akut romatizmal kardit sıklığının 100 000'de 42,3 ile 104,8 arasında değiştiği saptanmıştır.Sonuç: Ülkemizde daha önce yapılmış olan birçok çalışmanın gerçek akut romatizmal kardit prevalansını yansıtmamaktadır. Ülkemizin nisbeten geri kalmış bölgelerin akut romatizmal ateş sıklığının diğer bölgelerden daha yüksek olduğuna inanmaktayız.Anahtar Kelimeler: Romatizmal ateş, kardit, Malatya
Koroner arter hastalarında sağlık okuryazarlığı düzeyi ile psikososyal ve davranışsal faktörler arasındaki ilişki
Bu çalışma, koroner arter hastalarında sağlık okuryazarlığı düzeyi ile psikososyal ve davranışsal faktörler arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu araştırma Mart 2019-Mart 2020 tarihleri arasında Kastamonu Devlet Hastanesi'nde yatarak tedavi gören 50 yaş ve üzeri 275 koroner arter hastası ile tamamlandı. Araştırmanın verilerinin toplanmasında Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32 ve Beck Depresyon Envanteri kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, ki-kare testi, Fisher's Exact test ile binary lojistik regresyon analizi kullanıldı. Analizlerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Araştırma grubunun genel indeks puanı ortalaması 31,78,4 olup %59,3'ünde sağlık okuryazarlığı düzeyinin yetersiz/sorunlu olduğu belirlendi. Sağlık okuryazarlığı düzeyi yetersiz olanların oranı 65 yaş ve üzeri grupta %58,3 iken 50-64 yaş grubunda %41,7 bulundu (p<0,05). Sağlık okuryazarlığı yeterli düzeyde olanların oranı erkeklerde %62,5 ve kadınlarda %37,5 bulundu (p<0,05). Evliler, herhangi bir işte çalışmayanlar, kentsel alanda yaşayanlar, ekonomik durum ve sağlık algısı orta düzeyde olanlar, alkol tüketmeyenler, bireysel koruyucu uygulamaların gereğine inananlar daha yeterli sağlık okuryazarlığı düzeyine sahipti (p<0,05). Komorbitide, aile öyküsü, anjiografi öyküsü, sağlık kontrollerini düzenli yaptırmayanlar, sağlık hizmetlerinden yararlanmada öncelikle devlet/özel hastaneyi tercih edenler, sigara içenler, orta/şiddetli depresif belirtisi olanlar daha yeteriz/sınırlı sağlık okuryazarlığına sahipti (p<0,05). Sonuç olarak, koroner arter hastalarının sağlık okuryazarlığı düzeyinde kısıtlılıkların yaygın olduğu belirlendi. Yaş, cinsiyet, medeni durum ile bireysel koruyucu uygulamalara inanma yeterli sağlık okuryazarlığı üzerinde etkili olan değişkenlerdi. Koroner arter hastalarında kardiyovasküler bilgiyi geliştirmede sağlık okuryazarlığı odaklı müdahalelerin benimsenmesi önerilebilir.
İskemik kalp hastalığı olan hastalarda kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kanbasıncı değişkenliği üzerine etkisi
Amaç: Hipertansif hastalarda kan basıncı değişkenliğinin kan basıncı düzeyinden bağımsız olarak hedef organ hasarı ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalarda kardiyak rehabilitasyon sonrası hastaların uzun dönemde herhangi bir nedene bağlı ölüm oranlarında anlamlı düşüş olduğu gösterilmiş olup kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi henüz netleştirilememiştir. Bu nedenle iskemik kalp hastalığı olan hipertansif hastalarda kardiyak rehabilitasyonun kan basıncı değişkenliği üzerine etkisi incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 05.10.2022-169) alındıktan sonra başlandı. Çalışma retrospektif olarak planlandı ve çalışmaya hipertansiyon ve iskemik kalp hastalığı tanıları ile takipli koroner stent ve/veya koroner By-pass öyküsü bulunan, kardiyak rehabilitasyon programına alınmış toplam 151 hasta dahil edildi. Ambulatuvar kan basıncı ölçüm cihazları kullanılarak üç aylık kardiyak rehabilitasyon programı öncesinde ve sonrasında 24 saat boyunca gündüz 15 dakika, gece 30 dakika aralıklarla kan basıncı ölçümleri alınmış olan hastaların ölçümlerinden matematiksel hesaplama ile kan basıncı değişkenliğini gösteren ortalama gerçek değişkenlik (ARV) (sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı) değeri elde edildi. Kardiyak rehabilitasyon ile ARV arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bulgular: Başlangıç ölçümlerine göre kardiyak rehabilitasyon programı sonrası hastaların 24 saatlik sistolik, diyastolik ve ortalama arteriyel kan basınçlarındaki düşüş anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Aynı şekilde başlangıç ARV değerlerine göre 24 saatlik sistolik, diyasyolik, ortalama arteriyel, gece sistolik ve gece diyastolik ARV değerlerindeki düşüş de anlamlı saptandı (hepsi için p< 0,001). Diabetes mellitus, konjestif kalp yetmezliği, obezite, yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, kullanılan antihipertansif tedavi çeşidi, koroner stent ve/veya By-pass öyküsü açısından alt grup analizlere bakıldığında kardiyak rehabilitasyon öncesi ve sonrası kan basıncı değişkenliği açısından anlamlı farklılık saptanmadı (hepsi için p> 0,05). Sonuç: Kardiyak rehabilitasyon sonrası 24 saatlik sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı, gece sistolik ve gece diyastolik kan basıncı değişkenliklerinde başlangıca göre düşüş saptandı. Bu sonuçlar eşliğinde, kardiyak rehabilitasyonun 24 saatlik kan basıncı VI değişkenliği üzerinde regülatuar rol oynayabileceği ve dolaylı olarak kardiyovasküler hastalık riskini azaltabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: İskemik kalp hastalığı, Kan basıncı değişkenliği, Hipertansiyon, Kardiyak rehabilitasyon
Kalp hastalarına verilen eğitimin COVID-19 korkusu, anksiyete ve koruyucu önlemleri (el yıkama ve maske kullanımı) doğru uygulamaya etkisi
Araştırma Bursa Uludağ Üniversitesi Kardiyoloji kliniğinde yatan kalp hastalarına verilen el yıkama ve maske kullanma eğitiminin doğru el yıkama ve doğru maske kullanma tekniği, COVID-19 korkusu ve yaygın anksiyete üzerine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışma öncesi örneklem büyüklüğü, %80 güç, 0,05 anlamlılık düzeyinde ve 0,60 etki büyüklüğüne göre her bir grup için en az 45 olarak hesaplanmıştır. Çalışmadan kayıplar olabileceği düşüncesiyle kriterlere uyan 112 gönüllü kişi dahil edilmiştir. Çalışma müdahale grubu (n=50) ve kontrol grubu (n=55) olmak üzere toplam 105 kişiyle tamamlandı. Araştırmaya katılan müdahale grubunun yaş ortalaması 46,16±15,89 yıl, Kontrol grubunun 52,20±14,87 yıldır. 'COVID-19 Enfeksiyon Zincirinin Kırılmasına Yönelik Önerilere Uyum Formu' puan ortalaması müdahale grubunda 103,14 ±16,68, kontrol grubunda 99,62±19,99'dur. 'COVID-19'un Günlük Yaşam Aktivelerde Yaptığı Değişimlere Uyum Formu' puan ortalaması müdahale grubunda 22,00± 1,31, kontrol grubunda 21,33± 3,85'dır. Kalp hastalarına verilen eğitimin, doğru el yıkama tekniğini (p<0,001) ve doğru maske kullanma tekniğini (p<0,001) artırdığı, COVID-19 korkusu (p<0,001) ve anksiyetesini (p<0,001) azalttığı saptanmıştır (p <0,05). Müdahale grubunda el yıkama puanını, eğitim pozitif yönde etkilerken yaş ve kalp hastası olarak yaşanılan süre negatif yönde etkilemiştir (p<0,05). Müdahale grubunda maske kullanma puanına COVID-19 Enfeksiyon Zincirinin Kırılmasına Yönelik Önerilere Uyum puanı pozitif yönde etkilerken yaş negatif yönde etkilemiştir (p<0,05). Müdahale grubunda COVID-19 Korku Ölçeği puanına anksiyete puanı pozitif yönde etkilerken COVID-19'un Günlük Yaşam Aktivelerde Yaptığı Değişimlere Uyum Formu puanı negatif yönde etkilemiştir (p<0,05). Müdahale grubunda izlem anksiyete puanına izlem koronavirüs korku puanı pozitif yönde etki etmiştir (p<0,05). Salgının önlenmesinde kalp hastalarına verilen eğitimin diğer riskli gruplarına da yapılmasının uygun olduğu düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Maske Kullanma, El Yıkama, COVID-19, Korku, Anksiyete, Kalp Hastaları
Koroner arter bypass cerrahisi geçiren hastalarda bisiklet ve kol ergometresi egzersizlerinin fiziksel ve psikososyal fonksiyonlara etkisi açısından karşılaştırılması
Bu çalışma, Koroner Arter Bypass Cerrahisi geçiren hastalarda bisiklet ve kol ergometresi egzersizlerini fiziksel ve psikososyal fonksiyonlara etkisi açısından karşılaştırılması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya 52-65 yaş aralığında bisiklet ergometresi (n=23) ve kol ergometresi grubu (n=16) olmak üzere iki gruptan oluşan, toplam 39 olgu ( 35 erkek, 4 kadın) dahil edilmiştir. Demografik veriler kaydedildik-ten sonra çalışmaya katılan tüm bireylere eğitim öncesinde ve sonrasında fiziksel fonksiyonları 6 dakika yürüme testi, bioempedans analizi ve HDL, LDL, Trgliserid ve Total kolesterol değerleri ile psikososyal fonksiyonları ise beck depresyon ölçeği, modifiye borg skalası ve SF-36 anketleri ile değerlendirilmiştir. Tüm katılımcılara 6 hafta, haftada 5 seans olmak üzere toplam 30 seans boyunca bisiklet veya kol ergometre egzersizleri yaptırılmıştır. Sonuçlar karşılaştırıldığında bisiklet ergometre grubunda kol ergometre grubuna göre yürüme mesafesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış bulunmuştur (p<0.05). Aynı zamanda kol ergometre grubunda bisiklet ergometre grubuna göre SF-36 alt parametrelerinden genel sağlık parametresinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık belirlenmiştir (p<0.05). Bu çalışmanın sonuçları bisiklet ve kol ergometre egzersizlerinin Koroner Arter Bypass Cerrahisi geçiren hastaların fiziksel ve psikososyal fonksiyonlarını benzer şekilde iyileştirdiğini göster-miştir. Ancak fonksiyonel kapasitenin geliştirilmesinde bisiklet egzersizlerinin daha avantajlı olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: KABG, bisiklet ergometre, kol ergometre, fiziksel fonksiyon, psikososyal fonksiyon, yaşam kalitesi
Covid-19 pandemisinde kardiyak cerrahi geçirecek hastaların cerrahi kaygısı ve etkileyen faktörler
Bu araştırma Covid-19 pandemisinde kardiyak cerrahi geçirecek hastaların cerrahi kaygısı ve bunu etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu araştırma; 07/03/2022 ile 10/05/2022 tarihleri arasında Bursa Şehir Hastanesi'nde Kalp ve Damar Cerrahisi yataklı servisinde tedavi gören çalışmada belirlenen dahil etme kriterlerine uygun 120 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmadaki veriler Hasta Tanılama Formu, Cerrahi Anksiyete Ölçeği ve Koronavirüs (Covid-19) Korkusu Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler Statistical Package for the Social Sciences for Windows (SPSS) v25 paket programında; Shapiro Wilks testi, t-testi, Mann-Whitney U testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Ölçek güvenirlikleri Cronbcah alpha güvenirlik katsayısı ile incelenmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi olarak α=0,05 alınmıştır. Araştırmaya katılan hastaların %50' sinin (n=60) kadın, %50' sinin (n=60) erkek, yaş ortalamasının 60,38 (SS±8,92), Cerrahi Anksiyete Ölçeği (CAÖ) puan ortalaması 25 (SS±11,84), Covid-19 (Koronavirüs) Korkusu Ölçeği puan düzeyi 16 (7-32) olarak bulunmuştur. Araştırmaya dahil edilen hastaların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde ise %75,8' inin (n=91) evli, %45' inin (n=54) ilk-orta okul mezunu, %43,3' ünün (n=52) emekli olduğu belirlenmiştir. Çalışmada cerrahi kaygı düzeyini belirleyen faktörlerin etkisi incelendiğinde %58,3' ünün (n=70) kronik hastalığı olduğu, %73,3' ünün (n=88) daha önce hastaneye yatış öyküsünün bulunduğu, %39,2 ' sinin (n=47) daha önce ameliyat olma öyküsü olduğu, %9,2' sinin (n=11) kendisi ve çevresinden ameliyatla ilgili olumsuz deneyim yaşadığı, %92,5 'inin (n=111) refakatçısı bulunduğu saptanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre çalışmaya katılan hastalardan kadınların erkeklere oranlara cerrahi kaygısının yüksek olduğu, pandemi döneminde de cerrahi girişim geçirmede cerrahi kaygı düzeyinin kadınlarda erkeklere göre daha fazla olduğu bulundu. İleri yaş grubunda yer alan hastaların cerrahi kaygısının gençlere göre daha az olduğu, evli kişilerin aldığı ailesinden sosyal destek sayesinde anksiyetesinin daha düşük olduğu, çalışan kişilerin çalışmayanlara göre daha fazla cerrahi kaygısının olduğu bulunmuştur. Hastaların cerrahi sürece bağlı anksiyete düzeyini azaltmaya yönelik uygulamaların geliştirilmesi önerilmektedir.
Yoğun bakım takibindeki pnömoni tanısı alan hastalarda diyastolik kalp yetmezliği parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Merkezimizde pnömoni tanısı ile yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların demografik verilerinin, biyokimyasal parametrelerinin, diyastolik kalp yetmezliği parametrelerinin diğer değişkenleri ile ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma; 01.03.2019- 01.03.2020 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi 16 yataklı İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesinde yatmakta olan 18 yaş üstü 63 hasta (pnömoni tanısı bulunan hastalarda) üzerinde yapıldı. Sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu ShaphiroWilk testi ile test edilmiştir. Normal dağılmayan değişkenlerin iki grupta karşılaştırılmasında Mann whitney U testi kullanılmıştır. Sağkalım sürelerinin hesaplanmasında Kaplan Meier yöntemi kullanılmıştır. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 70 olup %54'ü (35) erkek ve %46'sı (29) kadındı. Ek hastalık olarak çalışma grubunun %31,7'sinde hipertansiyon (HT), %25,4'ünde diyabetes mellitus (DM) %36,5'inde koroner arter hastalığı (KAH) saptandı. Sağ olan hastalar ile sol ventrikül diyastol sonu çapı (LVEDD) ve sol ventrikül sistol sonu çapı (LVESD) yüksekliği arasında anlamlı ilişki bulunamadı (p:0,215), (p:2,029). İnotrop tedavi almıyor olmak ile düşük SMARTCOP skoru arasında anlamlı ilişki bulundu (p:0,015). KAH olmayan hastalarda A' dalgası hızı yüksek E/A oranı ise düşük bulundu (p:0,027), (p:0,046), Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirme 2 skoru (APACHE2) ile LVEDD arasında negatif yönde zayıf bir korelasyon izlenmiştir (r: -0,295), (p:0,019). Ortalama sağkalım 1 aylık %54.8 olup 1 yıllık sağkalım %30,6 olarak tespit edildi. Sonuç: Genel sonuçlara bakıldığında hastalarda DM varlığı, brain natriüretik peptit (proBNP) düzeyi ve hastanede kalma süreleri ile diyastolik kalp yetmezliği parametreleri arasında ilişki bulunamadı. Hastaların yaşıyor olması ile E deselerasyon zamanı artması ve A dalgasının hızının artması arasında anlamlı ilişki bulundu. Diyastolik dolumun restriktif tipinde ve anormal relaksasyonda E deselerasyon zamanı kısaldığı için bu sürenin uzaması sağkalım ile ilişkili olarak değerlendirildi. Septal S' dalga hızının ve E/A oranının artması ile invaziv mekanik ventilasyon desteğine ihtiyaç olmaması arasında anlamlı ilişki tespit edildi. Hastalarda diyastolik kalp yetmezliği ile ekokardiyografi parametreleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Anahtar Kelimeler: Pnömoni, diyastolik kalp yetmezliği, ekokardiyografi, SMARTCOP skoru
Merkezimiz çocuk kardiyoloji bölümünde izlediğimiz sol ventrikül nonkompaksiyon kardiyomiyopati tanılı hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Nonkompaksiyon kardiyomiyopati (NKKMP) miyokardın intrauterin gelişim sürecinde duraksama sonucu, embriyojenezin erken döneminde görülen belirgin ventriküler trabeküler yapının doğum sonrası ve erişkin dönemde kalıcı olmasıyla karakterize ve nadir görülen bir kardiyomiyopati olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada; Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı poliklinik ve kliniklerinde sol ventrikül nonkompaksiyon kardiyomiyopati tanısıyla, 1 Ekim 2014 – 1 Ekim 2019 tarihleri arasında takip edilmiş olan 50 olgu taranmış olup olguların tanı yaşı, cinsiyet dağılımları, başvuru semptomları, etiyolojik dağılımları, eşlik eden hastalıklar, ekokardiyografi, Holter ve anjiyografi sonuçları, aldıkları medikal ve girişimsel tedaviler, tedavi süre ve tedaviye yanıtları ile prognozları değerlendirildi. Çalışma grubunu oluşturan olguların %54'ü (n:27) erkek, %46'sı (n:23) kızdır ve tanı yaşı medyan: 7 ay, minimum: 0,1 ay, maksimum: 180 ay olarak hesaplanmıştır. Olguların %8'i (n:4) asemptomatik olup en az bir semptomu olan hastaların ise; %68'inde üfürüm (n:34), %38'inde (n:19) solunum sıkıntısı, %28'inde (n:14) kardiyomegali mevcuttur. Asemptomatik hasta gözlenme sıklığı 2 yaş üstü hastalarda daha yüksektir (p=0,032). Hastaların takip sürelerinin medyanı 47 ay olup, minimum 1 ay ve maksimum 156 ay olduğu görülmüştür. Halen devam eden hastalığı olan hasta sayısı 46 (%92) olup, çalışmadaki hastaların 4'ü (%8) yaşamını yitirmiştir. Sonuç olarak; çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler, NKKMP'li hastaların tanı, takip ve tedavi süreçlerine yol gösterici olması açısından önemlidir. Ekokardiyografi bu hastaların izleminde en önemli tanı yöntemidir ve günümüzde daha yaygın kullanımı ile NKKMP tanısı daha erken konabilmektedir ve erken tedavi ile kalp yetersizliği (KY), tromboemboli, ventiküler aritmi ve ani kardiyak ölüm gibi klinik tabloların önüne geçilebilmektedir.
Kardiyopulmoner bypass esnasında uygulanan ventilasyonun postoperatif akciğer komplikasyonları üzerıne etkileri
Amaç: Koroner arter greftleme cerrahisinde kardiyopulmoner bypass esnasında ventilasyon uygulanan ve uygulanmayan hastaların Postoperatif Pulmoner Komplikasyon Skoru (PPCs) ve Modifiye Pulmoner Enfeksiyon Skoru (mCPIS) değerlendirerek karşılaştırmayı amaçladık. Ayrıca grupların postoperatif kan gazı değerlerini, ekstübasyon sürelerini, yoğun bakım ve hastanede kalış sürelerini de karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza koroner arter greftleme cerrahisi geçirmiş olan 18-70 yaş arası hastalardan kardiyopulmoner bypass esnasında akciğer ventilasyonu uygulanan (Grup V) 32 hasta ve akciğer ventilasyonu uygulanmayan (Grup N) 32 hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri (yaşı, cinsiyeti, ASA skoru, boyu, kilosu, vücut kitle indeksi (VKİ) ve sigara içme durumu) kaydedildi. Grup V'de hastalar kardiyopulmoner bypass aşamasında 3-4 ml/kg tidal volüm ile ventile edildi. Bu gruptaki hastalara 5 cmH2O PEEP uygulandı. Grup N'de kardiyopulmoner bypass aşamasında ventile edilmedi. Cerrahi sonlandıktan sonra entübe şekilde yoğun bakım ünitesine transfer edildi. Entübasyon sonrası 24. saatte PPC skoru ve mCPIS skoru değerelendirildi. Ek olarak yoğun bakıma girdikten sonra 1., 6., 12. ve 24. saatte kan gazı değerleri kaydedildi. Hastaların ekstübasyon süreleri, yoğun bakım yatış sürleri, serviste yatış süreleri de kaydedildi. Bulgular: İki grup arasında demografik veriler açısından fark yoktu (p>0,05). PPCs ve mCPIS değerleri Grup V'de Grup N'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Grup V'de hastaların preoperatif albümin miktarı ve intraoperatif verilen kristalloid miktarı Grup N'ye göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü (p<0,05). Postoperatif 6., 12. ve 24. saat kan gazında PaO2 Grup V'de Grup N'ye göre anlamlı derecede daha yüksekti (p<0,05). Hastaların mekanik ventilasyon süreleri, ekstübasyon süreleri, yoğun bakımda kalış süreleri ve hastaneden kalış süreleri KPB'de ventilasyon uygulananlarda ventilasyon uygulanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma kardiyopulmoner bypass sırasında uygulanan ventilasyonun, postoperatif akciğer komplikasyonlarını azaltabileceğini veya ortaya çıkmasını önleyebileceğini göstermiştir. Bunun sonucunda da hastaların daha kısa mekanik ventilasyon süresi, ekstübasyon süresi, yoğun bakım yatış süresi ve hastanede kalış süresi sağlayabileceğini göstermiştir. Anahtar kelimeler: Kardiyopulmoner bypass, Postoperatif Pulmoner Komplikasyon, Mekanik Ventilsyon
Kalp yetersizliği hastalarına uygulanan nefes egzersizinin yorgunluğa etkisi
Bu araştırma kalp yetersizliği hastalarına uygulanan nefes egzersizinin yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla 18.03.2020-06.07.2022 tarihleri arasında iki hastanenin kardiyoloji servisi ve polikliniğinde randomize, kontrollü ve deneysel olarak yürütüldü. Araştırmanın evrenini hastaneye başvuran tüm kalp yetersizliği olan hastalar, örneklemini ise araştırmaya katılmaya gönüllü olan ve araştırma kriterlerini karşılayan hastalar oluşturdu. Araştırma; nefes (n=22), plasebo (n=22) ve kontrol (n=22) grubu olmak üzere toplam 66 hasta ile tamamlandı. Nefes grubuna; hazırlanan nefes egzersizi protokolü haftada üç defa ve 20 dakika süre ile sekiz hafta boyunca uygulandı. Plasebo grubuna; haftada üç kez, 10-15 dakika süren ve sekiz hafta boyunca uygulanan spontan nefes alışverişini içeren egzersiz yaptırıldı. Haftanın kalan dört günü ise hatırlatıcılar (kısa mesaj veya sesli arama) kullanılarak hastaların kendi başlarına uygulama yapması istendi. Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yaptırılmadı. Araştırmaya başlamadan önce hastalardan, kurumlardan ve etik kuruldan izin alındı. Veriler soru formu, hasta izlem çizelgesi ve Piper Yorgunluk Ölçeği-PYÖ (Ölçekten alınan toplam puan 0-10 arasındadır ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır) ile toplandı. Tüm gruplara PYÖ; çalışmanın başlangıcında, dördüncü ve sekizinci hafta sonunda uygulandı. Satürasyon, kalp hızı ve solunum sayısını içeren hasta izlem çizelgesi ise nefes ve plasebo gruplarına her uygulama öncesi ve sonrası uygulandı. Araştırmanın verileri uygun istatistiksel yöntemlerle değerlendirildi. Nefes grubunda yer alan hastaların PYÖ toplam ve alt boyut puan ortalamasının uygulama sonrası azaldığı (p<0.05), plasebo ve kontrol grubunda ise PYÖ toplam ve alt boyut puanlarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir azalmanın olmadığı belirlendi. Ayrıca nefes grubundaki hastaların solunum sayısında anlamlı düzeyde azalmanın olduğu tespit edildi (p<0.05). Bu doğrultuda kalp yetersizliği hastalarının hemşirelik bakımında nefes egzersizlerine yer verilmesi ve yorgunluk yönetiminde kullanılması önerilir.
Yağ asitleri ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişkinin farmakolojik açıdan incelenmesi
Yağ asitleri ve kalp-damar hastalıkları arasındaki ilişki uzun yıllardır araştırmalara konu olmakla birlikte henüz tümüyle aydınlatılmış değildir. Bu çalışmanın amacı, yağ asitlerinin kalp-damar hastalıklarının fizyopatolojisindeki rolünün incelenmesi ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların yağ asidi kompozisyonuna etkisinin araştırılmasıdır. Bu amaçla; 98'i kadın, 216'sı erkek olmak üzere toplam 314 katılımcı koroner arter hastalığı, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve kontrol gruplarına ayrıldı. Katılımcıların plazma ve eritrosit hücre zarı yağ asitleri gaz kromatografisi-kütle spektrometresi tekniği ile analiz edildi. Hastalık grupları, yağ asidi kompozisyonu açısından kontrol grubu ile ayrı ayrı kıyaslandı. Katılımcıların kullandığı ilaç bilgilerinden hareketle kardiyovasküler sistem ilaçlarının yağ asidi kompozisyonuna etkisi incelendi. Hasta gruplarında pentadekanoik asit, palmitik asit, palmitoleik asit, oleik asit düzeyleri, doymuş yağ asitleri toplamı, tekli doymamış yağ asitleri toplamı ile delta 6 ve delta 9 desatüraz aktivitelerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. Bunun aksine linoleik asit ve dokozahekzaenoik asit seviyeleri, çoklu doymamış yağ asitleri toplamı ve Omega 3 İndeksi kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. Her bir yağ asidi için hasta ve kontrol grupları arasındaki düzey farklılıklarının sabit olmadığı gözlendi. Dolayısıyla, toplam veya gruplandırılmış yağ asidi düzeyi ifadelerinin tek başına yeterli olmadığı, tüm kompozisyonun incelenmesi gerektiği görüldü. İlaçların yağ asitlerine etkisiyle ilgili analizde beta bloker, diüretik ve trombosit topaklanmasını önleyen ilaçların yağ asidi düzeylerini etkilediği tespit edildi. Sonuç olarak yağ asidi kompozisyon değişikliklerinin koroner arter hastalığı, hipertansiyon ve kalp yetmezliği ile ilişkili olduğu ve kardiyovasküler sistem ilaçlarının yağ asidi kompozisyonunu değiştirebileceği yorumu yapıldı.
Acil tıp kliniğine hızlı ventrikül yanıtlı atriyal fibrilasyon ile gelen hastaların ekokardiyografi bulgularına göre metoprolol ve diltiazem'in karşılaştırılması
Bu çalışmamızda hızlı ventrikül yanıtlı AF'li hastaların ekokardiyografi bulguları (sol atrium A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı, sol ventrikül hipertrofi ve EF), vital parametreleri (Ateş, sistolik/diastolik tansiyon, nabız ve parmak ucu kan şekeri) incelenmiş ve bu ajanların etkinliğini ve birbirine üstün olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 120 hasta prospektif ve gözlemsel olarak incelendi. Randomizasyon sağlanmış 60 hastaya ilk tedavi olarak diltiazem ve 60 hastaya ilk tedavi olarak metoprolol verilmiştir. Çalışmaya katılar hastaların 53'ü erkek (%44,2), 67'i kadın (%55,8) olarak bulundu. Metoprolol verilen 21 hastada (%35) ve diltiazem verilen 11 hastada (%18,3) ek hız kırıcı ajan ihtiyacı mevcuttu. Metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.039). Sol ventrikül hipertrofisi olan hastalarda metoprolol kullanımında ek hız kırıcı tedavi ihtiyacı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.02). Hastaların sol atriyum A/P çapı, sol ventrikül sitolik/diastolik çapı ve EF ölçümlerine göre metoprolol ve diltiazemin tedavi etkinliği arasında anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızda literatürden farklı olarak kalp kapak hastalığı olan hastalarda diltiazem ve metoprolol başlanan hastalarda ek hız kırıcı ajan ihtiyacı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p<0.158). Çalışmamızda literatürden farklı olarak ekokardiyografi incelemeleri Yatak Başı Odaklanmış Ultrasonografi çekirdek eğitimi kapsamında Temel USG eğitimi almış acil tıp hekimleri tarafından yapılmıştır. Diltiazem çalışmamızda ilk doz etikliğinde metoprololden daha üstün olduğu görülmüştür.
Düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği (lvef<%40) olan diyabetik hastalarda SGLT-2 inhibitörü ilaçların epigenetik etkisi
Kalp yetmezliği tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en önemli sebeplerinden biri olmaya devam etmektedir. Son zamanlarda kalp yetmezliği tedavisinde mortalite üzerine direk etkisi nedeniyle kılavuzlarda kullanılması gereken ilaçlar listesine giren SGLT-2 inhibitörü ilaçların etki mekanizması hala tam olarak bilinmektedir. Bu çalışmada SGLT-2 kullanımı ile kalp yetmezliği hastalarında bazı mikro RNA'ların (miRNA) seviyelerinde değişim olup olmadığına bakılarak bu grup ilacın olası epigenetik etkisi araştırılmıştır. Üniversitemiz kardiyoloji kliniğinde ejeksiyon fraksiyonu %40'ın altında olduğu tespit edilen ve endokrinoloji tarafından SGLT-2 inhibitörü kullanımı uygun görülen 40 hasta ve 20 sağlıklı gönüllü hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların kan örneklerinden SGLT-2 inhibitörü ilaç kullanımı öncesi ve SGLT-2 inhibitörü ilaç kullanımını takiben üçüncü ayda Revers-Transkriptaz Polimeraz Zincir Reaksiyonu (RT-PCR) yöntemi ile miR-21, miR-132, miR-499 ve miR-210 gen ekpresyon düzeyleri analiz edildi. Yine sağlıklı gönüllülerden alınan kan örneklerinden aynı şekilde miR-21, miR-132, miR-499 ve miR- 210 gen ekpresyon düzeylerine bakıldı. İlaç kullanımı sonrası üçüncü ayda Mir-21 ve Mir-499 gen ekspresyon düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı biçimde artış olduğu saptandı (p=0,005) Mir-210 ekspresyon düzeyinde hastalarda istatistiksel olarak anlamlı bir artış olmakla beraber ilaç kullanımı sonrası değişiklik olmadığı bulundu. Mir-132 ekspresyon düzeyinde açısından ise gruplar arasında iistatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı saptandı (p =0,421). Sonuç olarak SGLT-2 inhibitörü ilaçların etki mekanizmalarından biri de epigentik olarak miRNA seviyelerini değiştirerek (miR-21, miR-499) olabilir.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan bireylerde serum magnezyum düzeyleri ve kardiyak komorbid hastalıkların üzerindeki etkisi
Kronik Obstriktif Akciğer Hastalığı (KOAH) kronik inflamasyon sonucu solunum yolunda hava akışını bozan ve sistemik yan etkilere sebep olan ilerleyici akciğer hastalığıdır. KOAH varlığında hiperekspande amfizematöz akciğerlerin varlığı ve hipoksik pulmoner vazokonstriksiyonun kalbin sağ tarafına uzun süreli etkileri pulmoner hipertansiyona ve daha sonra sağ atriyal, sağ ventrikül hipertrofisine yol açarak EKG değişimlerine ve kardiyak komorbiditelere neden olur. Magnezyum (Mg) elektrolitlerin iletilmesinde rol oynayan, hücre membran potansiyelini değiştirebilen bir iyondur ve ayrıca bronkodilatatör etkisi ile akciğer fonksiyonlarında iyileşme gösteren Mg, günümüzde KOAH için tanı, tetkik ve tedavi yönergelerinde bulunmamaktadır. Bu çalışmada evre 3 (%30 ≤FEV1<%50) ve evre 4 (FEV1<%30 veya FEV1<%50 ve kronik solunum yetmezliği) KOAH ile sağlıklı gönüllülerden hemogram, biyokimya, kardiyak enzimler ve EKG alınmıştır. KOAH olanlarda fosfor, laktat dehidrogenaz, total kolesterol, kırmızı hücre dağılım genişliği, ortalama trombosit hacmi, vitamin B12, antistroptolizin O, tiroid uyarıcı hormon, sedimentasyon, kütle CK-MB, troponin ile kalp atım hızı, V1'de P amplitüdü, QTc Mesafesi, V1'de R amplitüdü, V6'de S amplitüdü, V1'de R/S oranı, P dalga aksı sağlıklı gönüllülere göre anlamlı yüksek ve kreatinin, glomerular filtrasyon hızı, Mg, aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, total protein, albümin, hemoglobin, hematokrit, ortalama eritrosit hemoglobin konsantrasyonu, demir, total demir bağlama kapasitesi, serbest T3, QRS amplitüdü, V1'de S amplitüdü, V6'de R amplitüdü, V6'de R/S oranı anlamlı düşüktü. KOAH olanlarda hipertansiyon ve hiperlipideminin KVH için risk faktörü olduğu görüldü. Mg seviyesinin KOAH olanlarda <2 mg/dl olduğu, ayrıca troponin ve kütle CK-MB değerleri ile korelasyonu olmadığı; bu nedenle Mg seviyelerindeki değişimlerin KVH oluşma riskini arttırmadığı söylenebilir.
Asemptomatik sağlıklı gönüllülerde kardiyak MRG ile sağ ventrikül myokardiyal yağ araştırılması: Cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi ile ilişkisi
Amaç: Birçok patolojiye eşlik edebilen intramyokardiyal yağ bulgusunun, kardiyak patolojisi olmayan sağlıklı bireylerdeki oranını ve obezite, cinsiyet gibi faktörlerle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kardiyak patolojisi veya semptomu bulunmayan, 18-65 yaş arası 107 olgu sağ ventriküler myokardiyal yağ varlığı açısından incelendi. Tüm olgulara Siemens Avanto 1,5 T cihazı ile EKG tetiklemeli kardiyak manyetik rezonans (MRG) görüntülemesi yapıldı. T1A incelemelerde hiperintens yağ infiltrasyonu saptanan segmentlerde doğrulamak amaçlı 5 mm kesit kalınlığı ile T1A yağ baskılı görüntüler alındı. Her olgu myokardiyal yağ varlığı, tutulan segment sayısı, segmentlerin sıklığı, eşlik eden diskinezi varlığı açısından değerlendirildi. Sağ ventrikül end diyastolik ve sağ ventrikül çıkım yolu (RVOT) çapları, ejeksiyon fraksiyonu ölçüldü. Elde edilen bulgular ile cinsiyet, yaş ve vücut-kitle indeksi arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Toplamda 65 olguda (%60,7) intramyokardiyal yağ saptanmış olup, 42(%39,3) olguda ise yağ izlenmedi. Yağ saptanan olguların 49 u kadın, 16 sı ise erkektir. Erkek olguların %45,7 sinde yağ saptanırken bu oran kadın olgularda %68,1 e çıkmaktadır. Sağ ventriküler myokardiyal yağ birikimi ile kadın cinsiyet arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. 34 olgu BMİ <30, 73 olgu ise BMİ >30 olan gruptadır. BMİ<30 olan grupta 13 olguda yağ saptanmış olup grubun %38,2sini oluşturmaktadır. BMİ>30 olan grupta 52 olguda yağ saptanmış olup grubun %71,2 sini oluşturmaktadır. BMİ ile sağ ventriküler intramyokardiyal yağ varlığı arasında anlamlı pozitif ilişki mevcuttur. En sık yağlanma görülen segment sırasıyla midventriküler lateral, apikoanterior, midventriküler anterior, en az yağlanmanın görüldüğü alan ise RVOT olmuştur. BMİ ile tutulan segment sayısı arasındaki ilişki araştırıldığında, anlamlı ancak düşük değerde bir korelasyon tespit edilmiştir. Yağ saptanan ve saptanmayan iki grup karşılaştırıldığında sağ ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (RV EF), sağ ventrikül end diyastolik (RV ED) çapı ve RVOT ED çapları arasında anlamlı fark saptanmamış olup, RV ED ve RVOT ED çaplarında artış mevcut değildir. İntramyokardiyal yağ miktarı artışı ile RV EF, RV ED çapı ve RVOT ED çapları anlamlı pozitif korelasyon göstermemiştir. Sonuç: MRG ile yapılan ölçümler, BT ile yapılan ölçümlere göre otopsi çalışmalarıyla daha fazla uyumluluk göstermiş olup MRG'nin yağ saptama hassasiyetinin BT'ye üstün olduğu ortaya konmuştur. Cinsiyet, BMİ, RV ED çap, RVOT ED çap ölçümleri ve EF değerleri intramyokardiyal yağ olan ve olmayan iki grup arasında karşılaştırıldığında, BMİ ve kadın cinsiyet ile yağ varlığı arasında korelasyon ve anlamlı ilişki varlığı ortaya konmuştur. Ancak ventrikül fonksiyonları arasında fark saptanmamıştır. Bu sebeple sağ ventrikül myokardiyal yağ saptanan olgularda, eşlik eden duvar hareket bozukluğu veya fonksiyonel parametrelerde bozukluk olmadığı sürece aritmojenik sağ ventriküler displazi (ARVD) veya diğer patolojik yağ infiltrasyonu sebeplerinden uzaklaşılmalıdır.
Nondiyabetik hasta popülasyonunda HbA1c değerinin ve koroner arter hastalığı tanısının korelasyonu
Amaç: Koroner arter hastalığı tüm dünyada en önde gelen morbidite ve mortalite nedenleri arasında sayılmaktadır. Koroner hastalıklar açısından koruyucu hekimliğin temelinde ise hastaların daha sağlıklı ve uzun yaşam sürelerinin daha düşük maliyetler ile sağlanabilmesi yatmaktadır. Bu sebeple koruyucu hekimlik görevinde koroner arter hastalığı riskinin belirlenebilmesine olanak sağlayacak biyokimyasal belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamız HbA1c'nin koroner arter hastalığının öngörülmesinde kullanılabilirliğini sorgulamayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 ve Haziran 2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kardiyoloji polikliniklerine başvuru yapan ve çeşitli nedenlerle anjiografi endikasyonu konulan hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Bilinen diyabet hastalığı olanlar veya HbA1c değeri 6,5 ve üzerinde olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Toplam 247 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş aralığı 30-90 olarak belirlenmiştir. Darlık gruplarına göre karşılaştırmalı HbA1c verileri elde edilmiş ve istatistiksel anlamlılık aranmıştır. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken Student t Test, Oneway Anova Test, Bonferroni test, Kruskal Wallis test ve Bonferroni-Dunn test kullanılmıştır. Stenoz pozitifliği üzerine etki eden risk faktörlerinin incelenmesinde Lojistik Regresyon analizi (Backward Stepwise) kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher- Freeman-Halton testi kullanıldı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Herhangi bir koroner arterde darlığı olmayan 120 hasta, sadece bir koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 56 hasta, birden fazla koroner arterde >%50 darlık tespit edilmiş 71 hasta çalışmaya alınmıştır. Stenoz derecesine göre HbA1c ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Anlamlı farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını saptamak için yapılan ikili karşılaştırmalar sonucu; stenoz derecesi multiple >%50 olan grubun HbA1c ölçümleri, stenoz derecesi <%50 olan (p=0,001) ve stenoz derecesi single >%50 olan (p=0,001) gruplardan yüksek bulunmuştur (p<0,01). HbA1c düzeyi 5,7-6,5 olan olgularda stenoz (+) oranı, HbA1c düzeyi <5,69 olan olgulardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). HbA1c düzeyinin 5,7-6,5 olması stenoz görülme riskini 6,260 katına çıkartmaktadır. HbA1c için ODDS oranı 6,260 (%95 CI: 3,160- 12,401)'dir. Stenoz pozitifliğine göre HbA1c için cut off noktası 5,6 ve üzeri olarak saptanmıştır. Yapılan regresyon analizinde de HbA1c koroner arter hastalığı için ağımsız bir risk faktörü olarak karşımıza çıkmıştır. HbA1c ölçümlerindeki bir birimlik artış stenoz pozitif olma riskini 12,424 katına (%95 CI: 5,990-25,767) çıkartmaktadır. Sonuç: Yaptığımız geriye yönelik gözlemsel çalışmada diyabetik olmayan bireylerde HbA1c'nin koroner arter hastalığını belirlemede ve hastalığın şiddetini göstermede bağımsız bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösterdik. Bu sonucun koruyucu hekimlikte, hangi hastaların risk altında olduğu veya koruyucu sağlık işlemlerine alınması gerektiğini göstermesi açısından bize fikir verebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Nondiyabetik, HbA1c, koroner arter hastalığı
Acil serviste akut koroner sendrom tanısı konulan hastalarda yaş ile serum paraoksonaz/arilesteraz aktivitesi arasındaki ilişkinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Modifiye edilebilir bir risk faktörü olan HDL kolesterol, tıkayıcı plakların oluşumunun önlenmesinde rol almakta ve antioksidan özelliği paraoksonaz enzimine atfedilmektedir. HDL kolesterole bağımlı olan paraoksonaz/arilesteraz (PON1)'in, LDL kolesterolün oksidasyonunu önleyen antioksidan ve ateroprotektif etkisiyle KAH'deki etkileri yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Birçok hastalıkta biyomarker olan PON1 aktivitesinin aterosklerotik hastalıklarda ve yaşlanmayla birlikte azaldığı belirtilmiştir. Halihazırda yaşlanmayla birlikte azalan PON1 enzim aktivitesinin AKS hastalarında ve sağlıklı gönüllülerde yaş gruplarına ayırılarak karşılaştırılması daha önce çalışılmamıştır. Biz bu çalışmamızda özellikle 50 yaş altı genç popülasyondaki bireyleri hedef aldık. Acil servise başvuran AKS tanısı olan hastaları ve sağlıklı gönüllüleri karşılaştırarak, akut miyokard enfarktüsü ile PON1 enzim aktivitesi ve fenotipleri arasındaki ilişkiyi araştırdık. Böylece bu enzim aktivitesinin, AKS tanı, tedavi ve prognozunda kullanılmasının yanı sıra, bir tarama testi olarak etkisinin araştırılmasında yapılacak yeni çalışmalara ışık tutmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine Ekim 2019 – Kasım 2020 tarihleri arasında göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran ve AKS ön tanısı ile acil kırmızı alanda değerlendirilen 18 yaşından büyük 215 hasta ve herhangi bir ilaç kullanmayan sağlıklı 80 gönüllü alınmıştır. Prospektif olarak tasarlanan çalışmada dahil olma kriterlerini sağlayan ve KAH tanısı anjiyografi ile >%50 stenoz ya da total oklüzyon olarak kanıtlanmış 118 hasta ve 80 kontrol grubu verileri not edilerek karşılaştırıldı. AKS düşünülen hastalardan çekilen ilk elektrokardiyografi sonrası tedavi başlamadan önce alınan kan örneklerinden rutin tetkikler, lipid paneli, PON1 enzim aktivitesi ve fenotip dağılımı çalışıldı. Hastalarda yaş, cinsiyet, koroner anjiyografi öyküsü, kardiyak by-pass operasyon öyküsü, aile öyküsü, eşlik eden hastalıklar, kullanılan ilaçlar, sigara kullanımı değerlendirildi ve demografik veriler formuna not edildi. Tüm veri analizleri Windows v.22 için SPSS (IBM, Armonk, NY, Amerika Birleşik Devletleri) istatistik paketi kullanılarak yapıldı ve istatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak belirlendi. Bulgular: Acil servise göğüs ağrısı ile başvuran 216 hastanın 118'i çalışmaya uygun kabul edildi. AKS ön tanısı ile koroner YBÜ yatışı yapılan ve KAH tanısı koroner anjiyo ile kanıtlanmış 118 hastanın ve 80 sağlıklı gönüllünün verileri incelendi. Hasta grubunun 25'i (%21.2) kadın, 93'ü (%78.8) erkekti ve yaş ortalaması 58.61±11.31 olarak hesaplandı. Sağlıklı grubun 29'u (%36.3) kadın, 61'i (%63.7) erkekti ve ortalama yaş 49.98±12.14 olarak saptandı. Her iki grup yaş ve cinsiyet açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (sırasıyla p<0.001, p=0.020). Hasta ve sağlıklı gönüllülerin PON1 enzim aktivitesi olarak paraoksonaz ve arilesteraz medyan değerleri kıyaslanmış ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). Hastalar 50 yaş altı (A grubu) ve 50 yaş ve üstü (B grubu) olarak iki gruba ayrıldı. PON1 aktivitesinin paraoksonaz ve arilesteraz medyan değerleri hesaplanarak yaşla kıyaslanmış ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). 50 yaşından genç olan 26 hasta ve 47 sağlıklı gönüllünün PON1 aktivitesi karşılaştırılmış ancak önemli fark saptanmamıştır (p>0.05). Her iki grupta LDL düzeyi kıyaslandığında hasta grubunda ortalama 141.74±36.46 mg/dL, kontrol grubunda ortalama 130.91±33.49 mg/dL olarak tespit edilmiş ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.037). Hasta ve kontrol gruplarının PON'in üç ayrı fenotip dağılımı incelendiğinde, fenotip1 (PON1192QQ) en çok bulunan fenotiptir [hasta grubunda n=41 (%34.7), kontrol grubunda 39 (%48.8)]. Ancak fenotip dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubundaki tıkalı damar sayısı (tek damar n=65, çift damar n=28, üç damar n=25) ile fenotipik dağılım incelendi ve gruplar arası karşılaştırmada anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Fenotip1'de %95.1 oranında, fenotip2'de %70 oranında, fenotip3'de %63.6 oranında 50 yaş üstünde hasta sayısı saptanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0.006). Sonuç: Akut koroner sendromda PON1 enzim aktivitesinin incelendiği çalışmamızda, 50 yaşından genç hasta ve sağlıklı grubunda PON1 enzim aktivitesi karşılaştırıldı. Buna göre, yaşlılık durumunun paraoksonaz/arilesteraz aktivitesini etkilemediği izlenmiştir. Ayrıca çalışmamızda PON1 enziminin Q/R polimorfizmi incelenmiş olup, fenotip dağılımında ve KAH şiddetinde anlamlı bulguya rastlanılmamıştır. R-alelinin lipid oksidasyonuna karşı iyi koruma sağlamadığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Çalışmamızdaki 50 yaş üstü AKS hastalarında fenotip dağılımında elde edilen anlamlı sonuca göre, RR fenotipi genç yaşta ateroskleroza yatkınlığı göstermektedir ancak tek başına bunu kanıtlar nitelikte değildir. PON1 enzim aktivitesi ve genotip dağılımının AKS tanısını koymada ve risk sınıflandırılmasında işlevselliğine veya aterosklerozla olan ilişkisine ait belirgin bir kanıt saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Paraoksonaz, Arilesteraz, Akut Koroner Sendrom, PON, Yaş
Akut ST yükselmeli miyokart infarktüsü geçiren hastalarda müracaat ve altı aylık takipte serum intermedin seviyelerinin sol ventrikül fonksiyonları ve kardiyovasküler istenmeyen olaylar ile ilişkisi
ÖZET Giriş: İntermedin (İMD), kardiyovasküler ve renal sistemde hemostazı düzenleyen yeni keşfedilmiş bir hormondur. Kardiyak hipertrofi, fibroz ve iskemi-reperfüzyon hasarından korucu etkilerinin yanısıra aterosklerotik plak gelişimini önlediği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, akut yükselmeli miyokard infarktüsü (STYMİ) nedeni ile primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan hastalarda müracaat, taburculuk ve 6. ay serum İMD seviyesinin ölçülmesi ve transtorasik ekokardiyografik (TTE) ölçümlerdeki değişiklikler ve hastaların 6 aylık takibinde gelişen kardiyovasküler olaylar ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışmaya akut STYMİ tanısı ile başarılı primer PKG ile revaskülarize edilen ardışık 75 hasta (63 erkek, 12 kadın) alındı. Hastaların demografik özellikleri ve aterosklerotik risk faktörleri kaydedildi. Hastalardan hastaneye müracaatta, taburculukta ve 6. ay kontrolünde olmak üzere serum İMD ölçümü için kan numunesi alındı. Hastaneye yatışının ilk 48 saatinde (revaskülarizasyondan önce) ve 6. ay poliklinik kontrollerinde TTE yapıldı. İstenmeyen kardiyovasküler olaylar (tekrar hastaneye yatış, re-Mİ, planlanmamış PKG, yeni kalp yetersizliği gelişimi, kardiyovasküler nedenli mortalite) kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların büyük bölümü (%84) orta yaşlı (56.3 ± 9.6) erkeklerdi. Kadınların, hipertansif ve diyabetik hastaların müracaat serum İMD seviyeleri daha düşüktü (97.6 ± 19.7 pg/mL'ye karşın, 139.0 ± 69.2 pg/mL, p=0.04; 109.9 ± 38.7'ye karşın 143.6 ± 73.3 pg/mL, p=0.03; 103.6 ± 28.2'ye karşın 143.6 ± 72.5 pg/mL, p=0.02). Hastaların müracaat serum İMD seviyeleri (132.4 ± 65.6 pg/mL), taburculuk ve altıncı ay kontrolde ölçülenlere göre yüksek saptandı (sırasıyla 129.4 ± 73.1 pg/mL ve 119.0 ± 84.5 pg/mL). Sol ventrikül dilatasyonunu ve remodeling göstergesi olarak sol ventrikül diyastol sonu çapı (SVDSÇ) azalan hastaların serum İMD değerlerinde takip süresince çok fazla değişiklik olmazken SVDSÇ artan/değişmeyen hastaların 6.ay serum İMD seviyelerinin müracaat/taburculuktaki değerlere göre belirgin olarak düştüğü görüldü. Hastaların yaklaşık 1/3'ünde en az bir defa MACE (29 hasta, %38.7) gelişti. Her ne kadar MACE gelişen hastaların serum 6.ay serum IMD seviyeleri belirgin olarak daha düşük olsa da MACE gelişmeyenlerin İMD düzeylerine göre bu fark istatiksel anlamlı değildi (106.3 ± 30.4'ye karşın 126.3 ± 103.1 pg/mL, p>0.05). Serum İMD seviyeleri ile MACE arasındaki tek anlamlı ilişki, müracaat İMD düzeyi düşük hastaların tekrar hastaneye yatış oranının daha yüksek olmasıydı (102.6 ± 20.0 pg/mL'ye karşın 141.2 ± 74.1 pg/mL, p=0.04). Sonuç: Akut STYMİ geçiren hastaların, hastaneye müracaatından itibaren taburculuk ve altı aylık takip sırasında ölçülen serum İMD seviyelerinin, TTE ile değerlendirilen SV boyut ve sistolik fonksiyonlarındaki değişiklikler ve kardiyovasküler nedenli tekrar hastane yatış gibi klinik olaylar ile yakın ilişkili olduğunu tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: akut ST yükselmeli miyokard infarktüsü, intermedin, koroner arter hastalığı
Irak'in Al-Diwaniyah şehrinde akut miyokard enfarktüsü için trombolitik tedavi gören hastaların hemşirelik yönetimine ilişkin hemşirelerin bilgilerinin değerlendirilmesi
Background: Coronary artery disease (CAD) occurs in the coronary arteries surrounding and supplying the heart muscles, leading to a lack of perfusion and necrosis in these areas. This blockage is caused by the accumulation of fat or fibrous tissue on the vessels and, thus, a partial or complete blockage of these arteries. CAD consists of three types {Stable angina (or chronic coronary syndromes CCS newly), acute coronary syndrome (ACS), and Prinzmetal angina}.ACS is the most common worldwide disease that affects people and has caused mortality and morbidity in recent years. ACS is a subtype of CAD that consists of two types {: Myocardial infarction (MI) and unstable angina} that need dual therapy to reduce the event of its progression by aspirin and P2Y12 inhibitors. Myocardial infarction (MI), or what has been called a heart attack, is a CAD resulting in complete blockage of the coronary arteries which surround and supply the muscles of the heart. MI consists of two types {S.T. elevation MI (STEMI) and non-ST elevation MI (NSTEMI)}. Objectives: Assessment of nurses' knowledge about the nursing management of AMI patients receiving thrombolytic therapy in Al-Diwaniyah city, Iraq. Methods: A descriptive design study was conducted at Al-Diwaniyah Teaching Hospital (CCU and cardiac catheterization center). Face-to-face questionnaire was used. The questionnaire consists of the following parts: demographic information (8 questions), Nurses knowledge about heart and acute myocardial infarction (7 questions), Nurses' knowledge of the management of acute myocardial infarction (7 questions), Knowledge of nurses about thrombolytic therapy (8 questions) and Nurses' knowledge about nursing management in AMI patients receiving thrombolytic therapy (8 questions). 133 nurses working in the above units was choosen, the sample was collected during the period from April 1, 2022 to August 1, 2022. Results: The study showed that the females were more than half of the nurses (20-29) years of age, (1 to 5 years) of experience in nursing, Bachelor in Nursing, and (1 to 5 years) of experience in CCU and Cardiac centers. Three-quarters of nurses have not participated in previous courses related to patient care in the case of AMI, and (62.4%) of the sample educated themselves about thrombolytic therapy by using the Internet as a self-education tool. The overall assessment show fair assessment. In addition, the study illustrated that there was a statistically significant in participants' knowledge of their socio-demographic data in gender and educational level with (p < 0.05). While no significant differences in participants' knowledge in Age, participation in educational / training courses related to acute myocardial infarction, years of experience in nursing, Self-education about thrombolytic therapy, years of experience in CCU or Cardiac centers, and Self-education tools with (p > 0.05). Conclusion: The researcher concludes that the overall assessment, which represents the assessment of nurses' knowledge about the nursing management of AMI patients receiving thrombolytic therapy in Al-Diwaniyah city, shows a fair overall assessment. Recommendations: The study suggests to increase the programs related to self-education and thrombolytic therapy by using scientific resources in hospitals and continuing education centers in order to fulfill the requirements of the nursing profession with the participation of nurses in training courses or programs for thrombolytic therapy.