Infant-newborn diseases

119 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsis tanısı alan preterm ve term yenidoğanlarda mikro CRP ve delta nötrofil indeksinin tanısal değeri

Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günlük sürecini kapsamaktadır. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusunun invazyonuna karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik hali neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğinin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyellerin gereksiz kullanım olasılığı sebepleri ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem arz etmektedir. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi halen kan kültürüdür. CRP ve hemogram gibi kan tetkikleri de tanı sürecinde büyük önem taşımaktadır. Tanıda önemli kan sayımı parametrelerinin modifiye bir hali olan, nötrofil farklılaşması ile nükleer lobülarite değişikliklerini temel alan ve immatür granülosit sayısı olarak ifade edilen delta nötrofil indeksi neonatal sepsisin tanı süreci için büyük önem arz etmektedir. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında delta nötrofil indeksi ve Mikro CRP değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 30 yenidoğan ile 30 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler tüm örneklemden alınan venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Mikro CRP ile rutin CRP sonuçları pozitif yönlü güçlü ilişkili saptanmıştır (p<0,001; r=0,918). Neonatal sepsis grubunda Mikro CRP ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,905 mg/dL değeri %86,7 sensitivite ve %83,3 spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis grubunda delta nötrofil indeksi ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p<0,01). Neonatal sepsis tanısı için 1,95 değeri %90,0 sensitivite ve spesifite ile kesim değeri olarak belirlenmiştir. Neonatal sepsis tanısında Mikro CRP ve delta nötrofil indeksi rutin kullanıma geçmeye aday belirteçler olarak düşünülmüştür.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+6
Soner Günder
Tekirdağ Namık Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soluble ürokinaz plazminojen aktivatör reseptörünün yenidoğan sepsisinde tanısal değeri

Yenidoğan dönemi hayatın ilk 28 günüdür. Enfeksiyon etkeni bir mikroorganizma tarafından yenidoğanın herhangi bir dokusununun istilasına karşı, yenidoğanın inflamatuar süreçleri içeren mekanizmalar ile oluşturduğu cevabın klinik durumu neonatal sepsis olarak tanımlanmaktadır. Neonatal sepsisin ciddi mortalitesi, kliniğin hızlı kötüleşmesi ve antimikrobiyal ajanların gereksiz kullanımları ile tanı sürecinde hız ve özgüllük oldukça önem kazanmaktadır. Neonatal sepsis için altın standart tanı yöntemi kan kültürüdür. Bu çalışma ile neonatal sepsisin tanısında SUPAR değerlerinin biyobelirteç olarak değeri araştırılmıştır. Klinik veya kanıtlanmış neonatal sepsis tanısı alan 34 yenidoğan ile 20 kontrol yenidoğan çalışmanın örneklemini oluşturmaktadır. İlgili parametreler venöz kan örnekleri ile değerlendirilmiştir. Neonatal sepsis tanısı için SUPAR >1160,8 ng/L kesme değeri için duyarlılık %88,24 özgülllük %100,00'dur. Neonatal sepsis grubunda SUPAR ortalama değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır. SUPAR ölçümü >1160,8 ng/l olan olguların ilk CRP ölçümleri anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Exitus olan olguların ilk SUPAR ölçümü, taburcu olanlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Tüm bu veriler ışlığında neonatal sepsis tanısında SUPAR molekünün yeni bir biyobelirteç olarak kullanılmaya aday görülmüştür. Ancak bu konuda daha fazla sayıda hastayı içeren çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Yenidoğan Sepsis, Prematürite, SUPAR, Tanı Belirteci

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Fatıma Sümeyye Sertoğlu
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Otuz dört gestasyon haftasından önce doğan prematürelerde gelişen tedavi gerektiren prematüre retinopatisinde risk faktörlerinin incelenmesi

Bu çalışmada, tedavi gerektiren prematüre retinopatisi (ROP) risk faktörlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız tek merkezden ve retrospektif olarak planlandı. Koç Üniversitesi Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 01.01.2019-31.12.2022 tarihleri arasında takip edilmiş yenidoğanlar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen yenidoğanların demografik ve klinik özellikleri incelendi. Çalışmaya 185 prematüre bebek dahil edildi. Hastaların 83'ünde (%44.86) ROP tespit edildi. Çalışma hastaları olan 185 hastadan 60'ında (%32.43) evre 1, 22'sinde (%11.89) evre 2 ve birinde (%0.54) evre 3 prematüre retinopatisi tespit edildi. Prematüre retinopatisi tespit edilen 83 hastanın 13'ünün (%15.66) ROP için tedavi edildiği belirlendi. Prematüre retinopatisi nedeniyle tedavi edilen 13 hastadan dördü evre 1, sekizi evre 2 ve birinde evre 3 prematüre retinopatisi olduğu tespit edildi. Prematüre retinopatisi grubunda solunum destek süresi, maksimum oksijen desteği düzeyi, yatış süresi, maternal hipertansiyon, canlandırma ihtiyacı, bebekte hipotansiyon, erken ve geç sepsis, apne, patent duktus arteriozus (PDA), respiratuar distres sendromu, bronkopulmoner displazi (BPD), intraventriküler kanama (İVK), transfüzyon ihtiyacı ve propranolol kullanımı yüksek bulundu. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde canlandırma ihtiyacı, postnatal steroid, eritrosit süspansiyonu transfüzyonu, İVK, BPD, PDA, sepsis (erken ya da geç), çoğul gebelik yokluğu, bebekte hipotansiyon, apne ve propranolol kullanımı hem ROP gelişimi hem de tedavi gerektiren ROP için risk faktörleri olarak anlamlı bulundu. Çoklu değişkenli lojistik regresyon modelinde ROP gelişimi için en önemli bağımsız risk faktörleri maternal hipertansiyon varlığı ve gebelik haftasının olduğu bulundu.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıKomorbidite+1
Mustafa Törehan Aslan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Annelerin perspektifinden işitme kaybı ve yenidoğan işitme tarama programları

Çalışmada annelerin işitme kaybına dair bilgi düzeyleri, yenidoğan işitme tarama programlarına dair memnuniyetleri ve algıladıkları stres düzeyinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışma Buca Seyfi Demirsoy Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde bebeğine yenidoğan işitme taraması uygulanan 19-46 yaş aralığında 75 anne ile gerçekleştirilmiştir. Anneler yenidoğan bebeğe sahip olanlar ve 12-60 ay aralığında küçük çocuğa sahip olanlar olmak üzere iki grupta incelenmiştir.Her grup işitme tarama testine göre geçti sonucunu alanlar ve refere edilenler olarak ikiye ayrılmıştır. Değerlendirmede İşitme Kaybına Yönelik Anne Bilgi Düzeyi Kontrol Listesi, Yenidoğan İşitme Tarama Programı için Ebeveyn Memnuniyet Anketi ve Algılanan Stres Ölçeği kullanılmıştır. Bilgi düzeyi, memnuniyet ve stres faktörleri arasındaki ilişki incelendiğinde işitme kaybına yönelik bilgi düzeyinin tarama öncesi bilgilendirmeye dair memnuniyet ile negatif (p<0.05), toplam memnuniyet ile pozitif korelasyon (p<0.05) gösterdiği sonucuna ulaşılmıştır. Tarama programına yönelik genel memnuniyet, personele (p<0,01) ve randevu sürecine (p<0,01) yönelik memnuniyet ile pozitif korelasyon göstermiştir. Tarama programına dair toplam memnuniyet puanları ile personel (p<0,01), randevu (p<0,01) ve genel memnuniyet (p<0,01) puanları arasında güçlü pozitif korelasyon elde edilirken tarama öncesi bilgilendirmeye yönelik memnuniyet ile negatif korelasyon elde edilmiştir (p<0.01). Personele yönelik memnuniyet ile bilgilendirmeye yönelik memnuniyet arasındaki ilişki negatif yönlü (p<0.05), randevu süreci memnuniyeti ile güçlü pozitif yönlü (p<0,01) elde edilmiştir. Annelerin stres düzeyi ile bilgi ve memnuniyet durumları arasında ise herhangi bir korelasyon elde edilmemiştir(p>0,05).Çalışmanın sonucunda gruplar arasında işitme kaybına dair bilgi düzeyi ve algılanan stres açısından anlamlı farklılık gözlenmezken memnuniyet düzeyleri arasında anlamlı fark elde edilmiştir. Bu farkın personel faktörüne bağlı olabileceği düşünülmüştür. Elde edilen bulguların işitme tarama programının iyileştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

AnnelerBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
Bilge Keskin
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Konjenital kalp ameliyatı olan yenidoğanlarda endotrakeal aspirasyon sırasında dinletilen beyaz gürültü ve ninni sesinin ağrı üzerine etkisi

Araştırma, konjenital kalp ameliyatı olan yenidoğanlarda endotrakeal aspirasyon (EA) sırasında nonfarmakolojik iki yöntem olan beyaz gürültü ve ninni sesi dinletmenin ağrıya etkisini belirlemek amacıyla randomize çapraz tasarım (crossover) olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini, Haziran 2022 ve Ekim 2022 tarihleri arasında İstanbul Mehmet Akif Ersoy Kalp, Damar ve Göğüs Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pediatrik Kardiyovasküler Yoğun Bakım Ünitesi'nde yatan entübe yenidoğanlar, örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan 27 bebek oluşturdu. Veri toplamada Yenidoğan Tanıtıcı İzlem Formu, Yenidoğan Girişim İzlem Formu, Yenidoğan Ağrı/Ajitasyon ve Sedasyon Ölçeği (N-PASS) kullanıldı. Endotrakeal aspirasyon işleminden beş dakika (dk) önceden 15 dk sonrasına kadar yer aldığı gruba göre bebeklere beyaz gürültü ve ninni sesi dinletildi. İşlem öncesi, sırası ve sonrası bebeklerin fizyolojik parametreleri (kalp tepe atımı (KTA), solunum, kan basıncı, satürasyon) kaydedildi ve video kaydı alınarak iki gözlemci tarafından N-PASS puanları verildi. Araştırmada başlangıç değerleri açısından grupların tüm parametrelerinin benzer olduğu, ses dinlemeye başladıktan sonraki 5.dk, EA sırası, hemen sonrası, 5 dk ve 15 dakika sonrası ninni ve beyaz gürültü gruplarının N-PASS puan ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu, beyaz gürültü grubunun N-PASS puan ortalamasının da ninni grubuna kıyasla anlamlı olarak daha düşük olduğu saptandı. (p<0,001). Ninni ve beyaz gürültü gruplarının EA sırasındaki KTA, sistolik ve diastolik kan basıncı ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu (p<0,05). Araştırmada EA işlemine bağlı ağrının azaltılmasında yenidoğanlara beyaz gürültü ve ninni sesi dinletmenin etkili olduğu sonucuna varıldı. EA işlemi sırasında yenidoğanların ağrısının azaltılması amacıyla öncelikle beyaz gürültü tercih edilmesi, beyaz gürültü dinletmenin mümkün olmadığı durumlarda ninni dinletilmesi önerilir. Beyaz gürültü ve ninni dinletmenin yenidoğana özgü diğer nonfarmakalojik yöntemlerle karşılaştırıldığı çalışmalar yapılması önerilir. Anahtar Kelimeler: ağrı, beyaz gürültü, endotrakeal aspirasyon, ninni, yenidoğan.

Anestezi-endotrakealAğrıAğrı şiddeti+6
Ecem Öztürk Acar
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İndirekt hiperbilirubinemi nedeniyle kan değişimi uygulanan yenidoğanların retrospektif analizi

İndirekt Hiperbilirubinemi Nedeniyle Kan Değişimi Uygulanan Yenidoğanların Retrospektif Analizi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Van, 2019. Amaç: Bu çalışmada yedi yıllık süre içerisinde hastanemize başvuran, kan değişimi yapılmış indirekt hiperbilirubinemili hastaların sarılık nedenleri, klinik özellikleri, risk faktörleri, kan değişimine bağlı komplikasyonların araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğunbakım Ünitesi'ne 01.05.2012 ve 30.09.2019 tarihleri arasında indirekt hiperbilirubinemi tanısıyla yatırılan ve hastaneye kabul edildiğinde total serum bilirubin değeri kan değişimi yapılmasını gerektirecek sınırda veya sınırın üstünde olan 214 yenidoğan retrospektif olarak araştırılmıştır. Hastalarda bebek kan grubu, anne kan grubu, Rh alt grupları, kan değişimi öncesi ve sonrası hemoglobin, platelet, kalsiyum ve total bilirubin değerleri, G6PD aktivitesi, direk coombs, albümin, total bilurubin/albümin oranı, başvuru yeri, doğum şekli, doğum haftası, cinsiyet, kaçıncı gebelik ve kaçıncı yaşayan çocuk olduğu, doğum ağırlığı, eşlik eden ek patoloji varlığı, beslenme şekli, kan değişimi öncesi kilosu, kilo kaybı yüzdesi, beslenme şekli, çoğul gebelik olup olmadığı, doğum travması varlığı, hastaya IVIG verilip verilmediği, hastada başvuru esnasında akut bilirubin ensefalopatisi bulgusu olup olmadığı, kardeşlerde sarılık, fototerapi, kan değişimi öyküsü, kan değişimi sayısı, anne yaşı, anne baba arası akrabalık, hastaneye başvuru yaşı, doğumunun kaçıncı saatinde kan değişimi yapıldığı, hastaneye yatışının kaçıncı saatinde kan değişimi yapıldığı, hastanede kaç gün yattığı, kan değişimi şekli, kan değişimi esnasında veya sonrasında komplikasyon gelişimi, etiyoloji bulunamayan hastalarda metabolik panel sonucu, beyin MR sonucu ve olgunun kan değişimi sonrası nörolojik durumu gibi demografik ve klinik bulgular araştırılmıştır. Verilerin analizinde SPSS paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların %55,6'sı erkek, %60,7'si NSVY ile doğmuş, doğum ağırlıkları ortalaması 2884±608 gr idi. Etiyoloik nedenlere bakınca %36'sında ABO uyuşmazlığı, %27,1'i Rh uyuşmazlığı, %2,3'ünde ABO ve Rh uyuşmazlığı, %8,8 prematürite, %5,1'inde Rh subgrup uygunsuzluğu, %2,8'inde hipernatremik dehidratasyon, %2,8'inde G6PD eksikliği, %1,8'inde konjenital hipotiroidi, %4'ünde idrar yolu enfeksiyonu, galaktozemi, herediter sferositoz, sefal hematom, polisitemi ve sepsis olduğu görüldü. Olguların %9,3'ünün etiyolojisi aydınlatılamamıştır. NSVY ile doğan bebeklerde, sezeryanla doğan bebeklere göre total serum bilirubini istatistiksel açıdan daha yüksek bulunmuştur (p:0.01). Erkek olguların başvuru TSB değerlerinin kızlara göre anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Etiyolojisinde hemolitik hastalık olan olguların başvuru hemoglobin ve yaş düzeyleri hemolitik hastalık olmayanlara göre anlamlı şekilde daha düşük saptanmıştır (p<0.01). Yatış süreleri kıyaslandığında, sepsis tanısı alan vakaların, sepsis olmayan vakalara göre hastanede yatış sürelerinin anlamlı derecede fazla olduğu saptandı (p<0.01). Doğum ağırlıkları, başvuru ağırlıkları ile karşılaştırıldığında anlamlı derecede fazla bulundu (p<0.01). Patolojik kilo kaybı olanların hastaneye yatış tartılarının daha düşük olduğu ve yatış total serum bilirubin değerinin daha yüksek olduğu bulundu (p<0.05). Hipernatremik dehidratasyon tanısı olan vakaların, diğer tanılı vakalara göre tartı kaybı oranlarının anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Olguların başvuru total serum bilirubin değeri, fototerapi sonrası bilirubin değerine göre anlamlı derecede düşüş gösterdi (p<0.01). Hastaneye geç başvuranların istatiksel olarak anlamlı şekilde, ciddi hiperbilirubinemi (TSB ≥25 mg/dl) ile yattığı gösterilmiştir (p<0,01). En sık görülen kan değişimi komplikasyonları; trombositopeni (%26,1), hipokalemi (%24,7) ve hiperkalsemidir (%23,8). İşlem sırasında 2 olgu solunum arresti geçirmiştir, birisi ex olmuş ve çalışmamızda kan değişimine bağlı mortalite oranı %0,5 bulundu. Yüksek risk grubundaki hastaların orta ve düşük risk grubundaki hastalara göre daha düşük bilirubin düzey ile hastaneye başvurduğu görüldü (p:0.01). Akut bilirubin ansefalopatisi tanısı ile başvuran olguların başvuru TSB düzeyi ve başvuru yaşı değerlerinin, ABE olmayan olgulara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p:0.01). Sonuç: Hiperbilirübinemi ülkemizde hala önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Kan değişimi indirekt hiperbilirubineminin acil tedavisinde etkili bir yöntem olmasına rağmen, nörolojik sekellerin önlenmesinde en iyi tedavi yöntemi taburculuk öncesi riskli bebekleri belirleyerek, belirli aralıklarla kontrol edip erken müdahele etmektir.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıEnsefalopati+5
Aysun Atay Güneş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Yenidoğan hastalarda ilaç kaynaklı sorunlar

Hastaneye yatışı yapılan yenidoğanlarda ilaç kaynaklı sorunların daha yüksek olmasının, kullanılan ilaçların çeşitliliği ve hastaların yaş, ağırlık ve tanılarındaki farklılıklar ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu tez çalışmasında, Hacettepe İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitesine (YYBÜ) Şubat 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında yatışı yapılan hastaların tüm tedavi basamaklarında tespit edilen ilaç kaynaklı sorunların (yan etki, ilaç etkileşimi ve ilaç hatası) risk matrisi kullanarak risk (olasılık ve şiddet) analizini gerçekleştirme, yapay zekâ teknolojisini kullanarak hasta odaklı bir yaklaşımla bu sorunların gerçekleşmeden tahmin edilmesini sağlayan modeller geliştirme ve bu modeller ile optimal farmakoterapinin uygulanması ile klinisyenlerin uyarı yorgunluğunu ve işyükünü azaltma amaçlanmıştır. Aynı zamanda YYBÜ'nden taburcu olan hastalarda malnütrisyon belirteci ekstrauterin büyüme geriliği (EUBG) varlığını tahmin eden bir başka modelin daha geliştirilmesi amaçlanmıştır. Toplam 412 hastanın dahil edildiği çalışmada, 98 (%23,8) hastada saptanan 49 farklı ilaç kaynaklı yan etkiden 6'sı (%12,25) objektif risk analizine göre yüksek riskli bulunmuştur. Bununla birlikte 125 (%30,4) hastada potansiyel ilaç etkileşimi ve bu hastaların 38'inde (%30,3) klinik anlamlı belirteçlere sahip ilaç etkileşimi görülmüştür. Ayrıca 75 farklı klinik anlamlı ilaç etkileşiminden 4'ü (%5,33) yüksek riskli bulunmuştur. İlaç hatalarına bakıldığında ise hastaların 174'ünde (%42,2) hekim kaynaklı (reçeteleme ve monitörizasyon), 235'inde (%57,0) hemşire kaynaklı (hazırlama ve uygulama) en az bir hata türü saptanmıştır. Çalışmaya prospektif olarak dahil edilen hastalar, R programı (caret paketi) kullanılarak 10-kat çapraz doğrulama yöntemi ile randomize olarak 70:30 oranında bütün modellerde train ve test seti olarak ayrılmıştır. Elde edilen yan etki, ilaç etkileşimi, ilaç hatası ve malnütrisyon modellerinin doğru tahmin performansını gösteren AUC değerleri sırasıyla 0,862, 0,929, 0,920 ve 0,884 olarak saptanmıştır. Sonuç olarak elde edilen risk analizleri ve yüksek performanslı tahmin modelleri ile klinik pratikte kullanılmak üzere geliştirilen web araçlarının; EUBG (http://www.softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER/), yan etki (http://softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER_Adverse_Effect/), ilaç etkileşimi (http://www.softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER_Drug_Interaction/) ve ilaç hatası (http://softmed.hacettepe.edu.tr/NEO-DEER_Medication_Error/) varlığını tahmin etmede kullanılmaya başlanmasıyla bu sorunların en aza indirileceği tahmin edilmektedir.

Bebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebeklerMakine öğrenmesi+7
Nadir Yalçın
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Riskli bebeklerde farklı nöromotor değerlendirmeler arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı; prematüre doğan riskli bebeklerin düzeltilmiş 3 - 5 aylarında uygulanan farklı nöromotor değerlendirmelerin arasında ilişki olup olmadığını belirlemekti. Çalışmamıza, Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Fakültesi Gelişimsel ve Erken Rehabilitasyon Ünitesi'ne başvuran düzeltilmiş yaşları 3 - 5 ay olan (13,70±1,71), 95 prematüre bebek (doğum haftası: 33,74±2,57 hf, doğum ağırlığı: 2176,73±649,29 gr.) dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen bebeklerin klinik ve demografik bilgileri (hikaye, risk faktörleri) alındıktan sonra Hammersmith Infant Neurological Examination (HINE), Bayley Bebek ve Çocuk Gelişimi Değerlendirme Ölçeği – III (Bayley – III) ve Prechtl Genel Hareketlerin Niteliksel Değerlendirmesi (GMs) değerlendirme yöntemleri uygulandı. Elde edilen verilerin korelasyonu, Spearmen Korelasyon Analizi ile SPSS 20.00 programında incelendi. HINE değerlendirme yönteminin alt bölümleri olan kranial fonksiyon, hareket, tonus ile Bayley Bilişsel, Dil ve Motor Bileşik arasında; postür ve refleks/reaksiyon alt bölümleri ile Bayley Bilişsel ve Motor Bileşik arasında; Hammersmith Total puanı ile Bayley Bilişsel, Dil ve Motor Bileşik arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulundu. (p < 0,05) GMs değerlendirme yöntemi ile HINE ve Bayley – III değerlendirme yöntemi arasında ilişki bulunmadı. (p > 0,05) Her değerlendirme yöntemi farklı ölçümler içerdiğinden dolayı, yapılması mümkün olan durumlarda prediktif değeri yüksek olan değerlendirme yöntemlerinin entegrasyonu ile daha etkin tedavi yöntemleri oluşturulmalıdır. HINE değerlendirme yönteminin kullanılması kliniklerde yaygınlaştırılmalı, riskli bulunan prematüre bebekler erken müdahale programlarına alınmalıdır.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+1
Yıldız Yücel
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Noninvaziv mekanik ventilasyondaki prematürelerde hidrokolloid bant ve yüz masajı uygulamasının nazal yaralanma, konfor ve stres üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışma noninvaziv mekanik ventilasyon (NIMV) desteği alan prematürelerde hidrokolloid bant kullanımı ve yüz masajı uygulamasının nazal septum yaralanması, stres ve konfor üzerine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma, tek kör, randomize kontrollü deneysel olarak, Şubat 2023-Şubat 2024 tarihleri arasında 3. Basamak yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YYBÜ) yatan, NIMV desteği alan ve dahil olma kriterlerini karşılayan 28-34 gestasyon haftaları arasındaki 108 prematüre bebek (Hidrokolloid bant grubu: 36, yüz masajı grubu: 36, kontrol grubu: 36) ile yürütüldü. Çalışmanın verileri Yenidoğan Tanıtıcı Bilgi Formu, Yenidoğan Cilt Durumu Değerlendirilmesi Ölçeği (YCDDÖ), Burun Yaralanması Skalası (BYS), Prematüre Bebek Konfor Ölçeği (PBKÖ) ve Yenidoğan Stres Ölçeği (YSÖ) kullanılarak toplandı. Verilerin analizinde parametrik yöntemler kullanıldı. Gruplar arasında niceliksel sürekli verilerin karşılaştırılmasında Tek yönlü (One way) Anova testi kullanıldı. Anova testi sonrasında farklılıkları belirlemek üzere tamamlayıcı post-hoc analizi olarak Scheffe, grup içi ölçümlerin karşılaştırılmasında tekrarlı ölçümler anova testi ve tamamlayıcı bonferroni testi kullanıldı. Tüm hesaplamalarda ve yorumlamalarda istatistik önem düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen preterm bebekler gruplar arasında tanımlayıcı ve klinik özelliklerine göre cinsiyet hariç anlamlı farklılık göstermedi (p>0.05). Gruplar arasında BYS puanları, YCDDÖ puanları, PBKÖ puanları ve YSÖ puanları anlamlı farklılık gösterdi. Tüm değerlendirmelerde en yüksek BYS ve YCDDÖ puanı kontrol grubunda; en düşük BYS ve YCDDÖ puanının ise hidrokolloid bant grubunda olduğu görüldü. Grupların YSÖ puanları incelendiğinde en düşük yüz masajı uygulanan grupta; en yüksek ise kontrol grubundaki bebeklerde olduğu saptandı (p<0.05). Gruplar arası PBKÖ puanları incelendiğinde ise en yüksek yüz masajı grubunda, en düşük ise kontrol grubunda olduğu belirlendi (p<0.05). Sonuçlar: Çalışmada NIMV desteği alan prematüre bebeklerde hidrokolloid bant uygulamasının burun yaralanmalarını önlemede yüz masajı uygulamasına göre daha etkili olduğu ve cilt durum puanını düşürdüğü ancak stres puanını düşürmede ve konfor düzeyini artırmada yüz masajı uygulamasının daha etkili olduğu sonucuna ulaşıldı. Anahtar Kelimeler: Burun yaralanması, Hidrokolloid bant, Noninvaziv mekanik ventilasyon, Prematüre, Yüz masajı

Basınç yarasıBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+2
Dilara Cengiz
Ordu University · Institute of Health Sciences
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Prematüre retinopati tanısı almış yenidoğanların işitme tarama sonuçları

Bu araştırmada, prematüre retinopatisi muayenesi sonucunda prematüre retinopati (retiopathy of prematüre-ROP) tanısı almış veya almamış yenidoğanların işitme tarama sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın evrenini, Sağ. Bil. Üniv. Ankara Dr.Zekai Tahir Burak Kadın Sağ. Eğt. ve Arş. Hastanesi' nde Ocak 2016 - Haziran 2018 tarihleri arasında (2.5 yıl) prematüre doğmuş bebek oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini ise toplam 6304 premature bebek oluşturmuştur. Bu prematüre doğmuş bebekler önce Göz Polikinliği' nde ROP muayenesi olmuştur. Bunlardan 3008 bebek ROP tanısı almış (1520 erkek, 1488 kız) ve 3296 bebek ROP tanısı almamıştır (1641 erkek, 1655 kız). Bu prematüre bebeklerin sonra Ulusal Yenidoğan İşitme Tarama Programı çerçevesince Yenidoğan İşitme Tarama Ünitesi'nde TEOAE ve AABR testleri yapılmıştır. ROP tanısı alan 1520 erkek bebekten 46' sı, 1488 kız bebekten 53' ü işitme tarama testlerinden kalmıştır. ROP tanısı almayan 1641 erkek bebekten 54' ü, 1655 kız bebekten 54' ü işitme tarama testlerinden kalmıştır. Toplam 6304 premature bebeğin işitme tarama testlerinden %96.7' si geçmiş %3.3' ü kalmıştır. Yapılan Ki Kare analizi sonuçlarına göre ROP tanısı ve işitme tarama test sonuçları arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (χ2=.001, p>.05). Araştırma sonucunda ROP tanısı alan ve almayan bebeklerin işitme tarama test sonuçları ortaya konmuştur. Buna göre prematüre retinopatisi ve işitme kaybı arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görülmüş, prematüre bebeklerdeki görme ve işitme sistemi üzerindeki sorunların birbirinden bağımsız görülebileceği düşünülmüştür. Tanısal testler kullanılarak yapılacak araştırmalar bu konuya ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Prematüre Retinopatisi, risk faktörleri, işitme taraması, işitme kaybı

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Barış Demir
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antibiyotik tedavisi alan yenidoğanlarda probiyotik desteğinin idrar d-laktik asit düzeyi üzerine etkisinin incelemesi

D-Laktik asit, normal şartlar altında insanda majör rolü olmayan laktat izomeridir. İnsanda D-laktik asitin en önemli kaynağı bağırsaktaki mikrobiyal üretimdir. Normal şartlar altında sağlıklı bireylerde klinik bir önemi yokken, çeşitli nedenlerle artmış gastrointestinal mikrobiyal üretim sonucu kan, idrar ve dışkıda tespit edilebilir. Yenidoğan bağırsak florası oldukça hassastır ve konağın kısa veya uzun vadeli sağlığını önemli ölçüde etkileyebilecek dış etkilere son derece duyarlıdır. Erken bağırsak disbiozisi ile çeşitli kronik hastalıkların gelişme riskinin ilişkili olması nedeniyle disbiyozisin tespit edilmesi ve probiyotik takviyesi ile disbiyozun düzeltilmesi neonatolojide umut verici bir araştırma alanıdır. Çalışmanın amacı geç prematüre ve zamanında doğan sağlıklı bebeklerde idrarda normal D-laktat düzeylerini belirlemek, antibiyotik tedavisinin bağırsak florası üzerine olumsuz etkisini indirekt olarak idrarda D-laktat ölçümü ile göstermek ve probiyotik desteğinin flora üzerine düzeltici etkisini yine idrar D-laktat düzeylerini karşılaştırarak araştırmaktır. Çalışmaya kontrol grubunda sağlıklı geç prematüre ve zamanında doğan 40 bebek, çalışma grubunda yenidoğan döneminde antibiyotik tedavisi başlanan 39 bebek dahil edildi. Çalışma grubundaki bebeklerden antibiyotik tedavisi başlanmadan önce, tedavi bitiminde ve tedavi bitiminden 4 hafta sonra idrar örnekleri alındı. Çalışma grubu içinde probiyotik alan ve almayan bebekler alt grup olarak incelendi. İdrar örneklerindeki D-laktik asit düzey tayini, İnsan D-laktik asit Elisa kiti (BT Lab) yönergesi takip edilerek gerçekleştirildi. Çalışmamızda geç prematüre ve zamanında doğan sağlıklı bebeklerin yaşamın ilk 48-72 saatindeki ortalama idrar D-laktat düzeyleri 20,57 ± 3,67 µmol/L, ve ortanca idrar D-laktat atılım düzeyleri 3,15 mmol/mol kreatinin (minimum ve maksimum değerleri sırasıyla 1,23-14,11 mmol/mol kreatinin) olarak ölçüldü. Antibiyotik tedavisi alan bebeklerin tedavi sonrası idrar D-laktat atılım düzeyleri (ortanca: 20,27 mmol/mol kreatinin), tedavi öncesine (ortanca: 13,12 mmol/mol kreatinin) göre belirgin olarak daha yüksekti (p=0,047). Antibiyotik tedavisi sonrası probiyotik desteği alan bebeklerin 4. hafta idrar D-laktat atılım düzeylerinde (ortanca: 27,2 mmol/mol kreatinin), probiyotik almayan bebeklere göre (ortanca: 27,01 mmol/mol kreatinin) istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Çalışmamız antibiyotik tedavisi nedeniyle gelişen bağırsak disbiyozisinin indirekt göstergesi olarak idrar D-laktat atılım düzeylerinin kullanılabileceğini göstermektedir. Bu çalışma bildiğimiz kadarı ile antibiyotik ilişkili disbiyozisi ve probiyotik desteğinin flora üzerine düzeltici etkisini indirekt olarak bağırsak florasının ürünü olan idrar D-laktat atılım düzeyleri ile değerlendiren, sağlıklı geç preterm-term bebeklerde normal referans değerlerini araştıran ilk çalışmadır. Çalışmamız ve bu konuda yapılacak diğer çalışmalara yol gösterici olacaktır.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarBebek-yenidoğmuş+5
Yağmur Tabur
Hacettepe University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Motor etkilenimi olan preterm bebeklerde motor beceri ile duyusal işlemleme becerisi arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışmada motor etkilenimi olan ve olmayan prematüre bebeklerin motor becerileri ile duyusal işlemleme becerileri karşılaştırıldı. Bebeklerin motor etkilenimini belirlemek için Infant Motor Profile (IMP) kullanıldı. Çalışmaya düzeltilmiş yaşı 7-18 ay aralığında olan toplam 40 bebek dahil edildi. Araştırma Grubu (motor etkilenimi olan bebekler) için 20 bebek ve Kontrol Grubu (motor etkilenimi olmayan bebekler) için 20 bebek olmak üzere katılımcı bebekler iki gruba ayrıldı. Bebeklerin motor becerileri Alberta Infant Motor Scale (AIMS) ile değerlendirildi. Duyusal işlemleme becerileri için Bebeklerde Duyusal Fonksiyonlar Testi (BDFT) ve Bebeklik Çağı Duyu Profili 2 (BÇDP-2) kullanıldı. Motor etkilenimi olan ve olmayan katılımcılar arasındaki IMP, AIMS, BDFT ve BÇDP-2 skor farkları parametrik olmayan Mann Whithney U testi ile analiz edildi. Araştırma Grubu ile Kontrol Grubu karşılaştırıldığında; BDFT'ye ait toplam skor, uyumsal motor fonksiyonlar, vestibüler uyarana tepki ve görsel-dokunsal entegrasyon skorlarında; BÇDP-2'ye ait duyusal davranış, genel süreç, oral duyusal süreç alt maddeleri ile arayış ve kaçınan çeyreklikler skorlarında iki grup arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05). Çalışmaya dahil edilen tüm bebeklerin motor becerileri ile duyusal işlemleme becerileri arasındaki ilişki incelendiğinde; BDFT'ye ait total skor, uyumsal motor fonksiyonlar ve görsel-dokunsal entegrasyon, BÇDP-2'ye ait oral duyusal süreç ve arayan çeyreklik sonuçlarında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamız sonuçlarına göre; motor etkilenimi olan prematüre bebekler, motor etkilenimi olmayan akranlarına göre daha zayıf duyusal işlemleme becerilerine sahiptir. Bu nedenle motor etkilenimi olan prematüre bebeklerin değerlendirme ve tedavisinde duyusal işlemleme becerileri ile motor becerilerin birlikte ele alınması önerilir.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Nilay Külahlı
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Riskli bebeklerin klinik özellikleri ve yaşam kalitelerinin, annelerinin yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin incelenmesi

Bu çalışmada, riskli bebeklerin klinik özellikleri ve yaşam kalitelerinin annelerinin yaşam kalitesi üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 130 riskli bebek ve bebeklerin anneleri dahil edildi. Bebeklerin klinik bilgileri ve demografik özellikleri kaydedildi. Annelerin yaşam kalitesini değerlendirmek için Pediatrik Yaşam Kalitesi Soru Formu (PedsQL™)'nun Ailevi Etki Anketi ve Aile Etki Ölçeği (IPFAM) kullanıldı. Riskli bebeklerin yaşam kalitesini değerlendirmek için Pediatrik Yaşam Kalitesi Envanteri (PedsQL™) (Bebek Skalaları-Bebekler için Ana Baba Raporu (1-12 aylık)) kullanıldı. PedsQL™ Bebek Skalaları total skoru ile PedsQL™ Ailevi Etki Anketinin total skoru ve IPFAM total skoru arasında pozitif yönde istatistiksel yönden anlamlı ilişkiler bulundu (p<0,05). İntrauterin gelişim geriliği, maternal risk faktörleri varlığının ve düşük doğum ağırlığının aile üzerinde etkisi bulunamamıştır (p>0,05). Riskli bebeğin yaşam kalitesinin ailesi üzerine etkisi olduğu ve annenin yaşam kalitesini etkilediği görüldü.

AnnelerBebek-düşük doğum ağırlığıBebek-prematür+6
Melek Güngör
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

24-34 hafta arasında preterm erken membran rüptürü gelişen gebelerin tedavisinde kullanılan iki farklı antibiyotik rejiminin neonatal enflamasyonu ve erken neonatal sepsisi önlemedeki etkinliklerinin karşılaştırılması

Preterm erken membran rüptürü yönetiminde kullanılan antibiyotikler hakkında görüş birliği yoktur ve farklı antibiyotik rejimleri önerilmektedir. İntraamniyotik enfeksiyon için alternatif bir tedavi rejimi olan sulbaktam-ampisilin rejiminin erken neonatal sepsis ve neonatal enflamasyon açısından, azitromisin-ampisilin rejimine göre P-EMR tedavisindeki etkinliğini gösteren bir araştırma bulunamamıştır. Bu nedenle biz 2015-2020 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde ve 2019-2021 yılları arasında Ankara Şehir Hastanesi Yenidoğan Kliniğinde preterm erken membran rüptürü tanısı ile izlenen yenidoğanları ve annelerini, preterm erken membran rüptürü tedavisinde kullanılan antibiyotiklere göre gruplayarak, antenatal dönemde verilen tedavilerin neonatal enflamasyon ve erken neonatal sepsisi engellemedeki etkinliklerini karşılaştırmayı hedefledik. Araştırmaya dahil edilen 208 hastanın incelenmesi sonucunda sulbaktam-ampisilin rejimi verilen gruptaki hastalar (n=100) ile azitromisin-ampisilin rejimi (n=108) verilen hastalar arasında erken neonatal sepsis sıklığında fark tespit edilmedi (p=0,75). Sulbaktamampisilin tedavisi verilen grupta (n=92) serum prokalsitonin düzeyi Z skorunun, azitromisin-ampisilin tedavisi verilen gruba göre (n=95) daha yüksek olduğu görüldü (p<0,001). Sulbaktam-ampisilin tedavisi verilen grupta (n=100) lökosit sayısı, azitromisin-ampisilin tedavisi verilen gruba göre (n=108) daha yüksek saptandı (p=0,042). Sulbaktam-ampisilin tedavisi verilen grupta (n=97) serum CRP düzeyi Z skoru, azitromisin-ampisilin tedavisi verilen gruba göre (n=102) daha düşük saptandı (p<0,042). Bronkopulmoner displazi (p=0,096), nekrotizan enterokolit (p=0,11), patent duktus arteriyosus (p=0,42), respiratuar distres sendromu (p=0,057), intraventriküler kanama (p=0,096) açısından gruplar arasında fark saptanmadı.

AntibiyotiklerBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
İsmail Ulusoy
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Direkt antiglobulin testin fetüs ve yenidoğanın hemolitik hastalığını tanımlama ve şiddetini tahminde klinik değeri

Fetus ve Yenidoğanın Hemolitik Hastalığı (FYHH) son yıllarda sıklığında azalma olmakla beraber yüksek mortalite oranları ve uzun dönem morbiditesi nedeniyle önemini halen korumaktadır. Amaç: Bu çalışma ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde (EÜTFH) doğan bebeklerde, ABO ve ABO dışı FYHH sıklığını saptamayı ve Direkt Antiglobulin Test (DAT) pozitifliğinin FYHH'nı ve şiddetini öngörmedeki değerini incelemeyi ve FYHH tanısındaki diğer immun-hematolojik test algoritmalarını gözden geçirmeyi planladık. Gereç ve Yöntem: EÜTFH'de 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2018 tarihleri arasında doğan ve kan merkezimize DAT çalışılmak üzere kan örneği gönderilmiş olan 1737 yenidoğan ve anneleri çalışmaya dahil edildi. Perinatal döneme ait ABO, Rh(D) kan grubu, DAT sonucu, hastaneye yatış durumu, fototerapi gereksinimi, bilirubin ve hematokrit seviyeleri, intrauterin hastalık durumu, intrauterin gelişme geriliği (İUGG), antikor tarama ve antikor tanımlama çalışmaları kayıt altına alındı. Yenidoğanların annelerine ait gestasyon haftası, önceki gebelikler, Rh(D) ve ABO kan grubu, indirekt antiglobulin test (İAT), antikor tarama sonuçları, gereklilik halinde yapılan İAT titrasyonu ve antikor tanımlama özelikleri incelendi. Rh D negatif annelere yapılan anti D immunglobulin ile FYHH ilişkisi incelendi. Bu bilgilere KHD (Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı) hastaneye yatış dosyaları, Yenidoğan Bilim Dalı hastaneye yatış epikrizleri ve doğum kayıt dosyalarından ulaşıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 1737 yenidoğanın 95 (%5,4)'inde DAT pozitif saptanırken bu grupta fototerapi alma oranları, fototerapi süresi, maksimum bilirubin ortalaması, İUGG varlığı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. ABO uygunsuzluğu olan grupta fototerapi alma oranı, ABO uygunsuzluğu olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek iken (p=0,018), Rh(D) uygunsuzluğu olan ve olmayan yenidoğanlar arasında fototerapi alma oranı açısından istatistiksel anlamlı bir fark yoktu. Gebelerin 820 (%47,2)'sine antikor tarama yapılmış ve 50'inde (%60) pozitif saptanmıştı. Antikor taraması pozitif olan bu gebelerin 43'üne (%86) antikor tanımlama yapılmıştı. En sık D (%69)' ye karşı antikor mevcut olup bunu %11 ile Kell'e karşı antikor varlığı izlemekteydi. RhD ilişkili FYHH önlenmesinde en etkin yol olan Rh(D) immunglobulin uygulamasının 172 gebeden 104'üne (%60,5) yapıldığı, yapılmayan 68 gebeden de 52'sine yapılmama nedeninin bebeğin Rh(D) negatif saptanması olduğu belirlendi. DAT pozitif saptanan 95 bebeğin sadece bir tanesinde antikor tarama yapıldığı belirlendi. DAT pozitifliği bulunmayan 31 yenidoğana antikor tarama yapılmış olup bunlardan hiçbiri fototerapi almamıştı. DAT pozitif olguların fototerapi alma oranı (%9.4), DAT negatif olgulara (%1.8) göre anlamlı olarak yüksek bulundu. DAT<2 pozitif olan hiçbir yenidoğan fototerapi almamıştı. Buna karşın DAT ≥2+ olan ve fototerapi alan 9 hastanın 8'i ABO uygunsuzluğu olan yenidoğanlardı. Rh D uygunsuzluğu bulunan 116 yenidoğanın sadece 20'inde zayıf DAT pozitifliği (<2+) mevcuttu ve hiçbirinin fototerapi gereksinimi olmamıştı. Sonuç: Zayıf (<2+) DAT pozitifliğinin olgu grubumuzda hemoliz ile ilişkili klinik bir anlam taşımadığı görüldü. Anlamlı DAT ≥2+ pozitifliğine klinik hemolizin eşlik etme olasılığı da güçlü değildi. Yenidoğanlarda DAT pozitifliğinin ve DAT negatif ancak fototerapi gereksinimi olan bebeklerin immun hemoliz açısından incelenmesinde uygun immun-hematolojik algoritmin izlenmediği görüldü. Buna karşın, allo-immunizasyon gelişiminin izlemi ve yönetimi bakımından maternal izlem yeterli ve uygun bulundu.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Mehmet Ateş
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronkopulmoner displazili prematüre bebeklerin okul çağı prognozu

Giriş ve Amaç: Bronkopulmoner displazi (BPD), prematüre doğan bebeklerde doğumdan belli bir süre sonra devam etmekte olan oksijen ihtiyacı, solunum sıkıntısı ve eşlik eden radyolojik bulgular ile karakterize klinik bir sendromdur. Halen süt çocukluğu döneminin en sık kronik solunum sistemi hastalığıdır. BPD tanısı almış premature bebekler uzun dönemde solunumsal, nörogelişimsel, kardiyovasküler, işitsel ve görsel bozukluklar ve büyüme geriliği açısından yüksek risk altındadırlar. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde uygulanan tıbbi tedavilerin ve teknolojinin gelişimi ile BPD'nin klinik özellikleri, hastalığın seyri ve uzun dönem prognozu değişiklik göstermektedir. Uzun dönemde risklerin bilinmesi uygun izlem ve erken tedavinin planlanması açısından önemlidir. Ancak BPD'nin uzun dönem izlemine ilişkin bilgiler sınırlıdır. Bu çalışmada BPD tanısı almış premature bebeklerin okul çağındaki durumlarının yeni teknikler ile çok yönlü değerlendirilmesi ve uzun dönem kısıtlılıklar açısından olası risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 2005 - 2008 yılları arasında doğan, Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde (YYBÜ) yatarak izlenen, taburculuk sonrası prematürite ve BPD komplikasyonları açısından izlemleri yapılan prematüre kohortumuzun 8-10 yaş okul çağı değerlendirmeleri yapılmıştır. Okul öncesi 2-4 yaş değerlendirmelerini yaptığımız BPD'li 20 çocuk (13 hafif, 6 orta, 1 ağır) ve prematüre doğan 14 BPD'siz çocuk ile benzer yaş ve cinsiyette, bilinen herhangi bir hastalığı olmayan miadında doğan 23 çocuk kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Antropometrik ölçümleri ve vital fonksiyon ölçümleri uygun şekilde yapılan çalışma popülasyonunun nörolojik durumunun değerlendirilmesinde Kaba Motor İşlevsellik Ölçeği ve Mizrahi skorlaması; solunumsal değerlendirmede spirometri, impulse osilometri ve egzersiz provokasyon testi ölçümleri; kardiyovasküler değerlendirmede elektrokardiyografi, konvansiyonel, doku Doppler ve specle-tracking ekokardiyografiye ek olarak biyokimyasal belirteçler (B tipi Natriüretik Peptid, N terminal B tipi Natriüretik Peptid, Kitotriozidaz, kitinaz benzeri protein (YKL-40), yüksek duyarlıklı C-reaktif protein, miyeloperoksidaz (MPO), tümör nekroz faktör-alfa (TNFα), interlökin-6 (IL-6), interlökin-18 (IL-18), matriks metalloproteinaz-1 (MMP1) ve matriks metalloproteinaz-9 (MMP9)) değerlendirilmiştir. Bulgular: Antropometrik ölçümler incelendiğinde; hem BPD'li hem de BPD'siz premature doğan çocukların vücut ağırlıkları term doğanlara göre anlamlı olarak düşüktü (p<0,001, p=0,027). BPD'li pretermlerin boyları term doğanlardan anlamlı olarak kısa bulunurken (p<0,001), diğer iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p=0,190) Boy uzunlukları ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,348). BPD'li bebeklerin baş çevreleri hem BPD'siz pretermlerden hem de term doğanlardan anlamlı olarak küçüktü (p<0,001, p=0,001). Solunumsal değerlendirmede; spirometri ölçümünde BPD'siz prematüre grubunun FEF25-75% BPD ve term gruplarına göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,035, p=0,046). İmpulse osilometri ölçümlerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Egzersiz provakasyonu sonrasında; spirometride FEV1 hem BPD'li hem BPD'siz pretermlerde azalma (p<0,001), FEV1/FVC ve FEF25-75% ise BPD'siz prematüre grubunda azalma (p=0,047, p<0,001), impulse osilometride ise sadece R 5Hz; BPD'siz prematüre grubunda diğer gruplara göre daha fazla yükselme eğiliminde idi (p=0,005). Serebral palsi BPD grubunda %20, BPD'siz prematürelerde %7,1 oranında mevcuttu. BPD grubunda nörolojik kısıtlılık kaba motor işlevsellik ölçeği ile %25; Mizrahi klinik skorlama ölçeği ile %35 oranında saptandı. Kardiyovaskuler değerlendirmede; konvansiyonel ekokardiyografi BPD'li pretermlerde çeşitli yapısal etkilenmelere ek olarak pulmoner hipertansiyon göstergesi olan PAAT düşüklüğünün devam ettiğini gösterdi (p=0,003). Doku Doppler ekokardiyografide sağ ventikülde global etkilenme bulgusu olarak RVMPI (Sağ ventikül m,yokard performans indeksi) BPD grubunda BPD'siz prematüre ve term kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,001). Speckle Tracking ekokardiyografi ile BPD grubunda sağ ventrikül, sol ventrikül ve interventriküler septumda etkilenmeler saptandı. Postnatal kortikosteroid tedavisi pulmoner hipertansiyon bulguları ve sağ ventikül miyokard performans indeksleri ile ilişkiliydi. NT-proBNP ile BPD grubundaki RVMPI arasında pozitif ilişki saptandı. BPD grubunda proinflamatuvar belirteçlerden MMP1 anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). YKL-40 ve MPO düzeyleri ise hem BPD'li hem de BPD'siz pretermlerde term doğanlardan daha yüksekti. Sonuç: Okul çağına gelmiş BPD'li ve BPD'siz pretermler term doğmuş yaşıtlarına göre daha zayıf olmakla beraber; BPD grubunda buna ek olarak boy ve baş çevresi düşüklüğü dikkat çekmektedir. Baş çevresi düşüklüğü ile uyumlu olarak bu grupta nörolojik kısıtlılıklar daha sık görülmektedir. Solunumsal değerlendirmelerde; BPD durumundan bağımsız olarak preterm doğumun etkileri silik de olsa okul çağında devam etmekte olup; bu etkilenmeler egzersiz provakasyonu ile fark edilmektedir. BPD'li hastalarda kardiyovasküler etkilenmeler okul çağında devam etmekte olup; erişkin yaştaki kardiyovasküler hastalıkların habercisi olabilecek biyokimyasal bulgulara rastlanmıştır. Kronik solunumsal bir hastalık olarak tanımlanan BPD'de hastalarının okul çağı değerlendirmelerinde solunumsal bulgular silikleşirken saptadığımız kardiyovasküler etkilenmeler; BPD'nin aslında vasküler bir hastalık olduğu hipotezini destekler yöndedir. BPD'li hastaların izleminde kardiyavasküler kısıtlılıklar akılda tutulmalıdır.

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
Mümine Türksoylu
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde izlenen bebeklerde konjenital malformasyon sıklığı

Konjenital malformasyon veya doğum kusuru, doğumda mevcut olan, genetik olarak kalıtsal olabilen, gebelik sırasında edinilmiş veya doğumdan kaynaklanan yapısal veya işlevsel herhangi bir anormallik olarak tanımlanır. Konjenital malformasyonlar yenidoğan ve çocukluk çağı ölümlerinin, kronik hastalıkların ve morbiditenin en önemli nedenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatarak tedavi gören olgularda konjenital malformasyonları tanımlamak, sıklığını saptamak ve etiyolojide etkili olabilecek faktörleri araştırmaktır. 1 Ekim 2017 – 15 Ekim 2021 tarihleri arasında yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan 4860 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Bu vakalar arasında malformasyon sıklığı %8.7 olarak saptandı. Organ sistemlerine göre malformasyonların dağılımına bakıldığında en sık etkilenen sistem kardiyovasküler sistemdi (%23,8). Bunu sırayla santral sinir sistemi (%21,6), genitoüriner sistem (%17,7), gastrointestinal sistem (%12,5), baş-boyun-yüz (%11,5), kas-iskelet (%7) ve solunum sistemi (%6) anomalileri izledi. En sık saptanan izole anomali ise hidronefrozdu (%11,5). Çalışma kapsamına giren olgularda ayrıca; cinsiyet, anne-baba akrabalık durumu, anne yaşı, antenatal tanı alıp almadığı, gebelik haftası, doğum ağırlığı, doğum şekli, fetüs sayısı, gebelik sayısı, eşlik eden sendromlar, maternal hastalıklar, maternal ilaç, sigara ve madde kullanımı, gebelik öncesi ve gebelikte folik asit replasmanı, önceki gebeliklerde düşük, malformasyon ve ölüm hikayesi, malformasyonlu bebeklerdeki ölüm oranı, malformasyonun tipi, tekli/çoklu oluşu araştırıldı, bu parametreler arasındaki ilişki arandı. Çalışma sonucunda, idrar yolu enfeksiyonu geçiren gebelerin bebeklerinde GÜS malformasyonları ve Covid-19 enfeksiyonu geçiren gebelerin bebeklerinde santral sinir sistemi malformasyonlarının görülmesi göze çarpmaktaydı. Ayrıca preterm bebeklerde kardiyovasküler ve gastrointestinal sistem anomalilerinin ortaya çıkması ve solunum sistemi malformasyonlarının ise yüksek oranda ölümle sonuçlanması diğer öne çıkan bulgular arasındaydı. Genel olarak konjenital malformasyon sıklığının belirlenmesi ve etiyolojide etkili olabilecek faktörlerin saptanıp buna göre önlemler alınması gerek morbidite ve mortalitenin azalmasında gerekse toplumların sosyoekonomik refahının artmasında önemli bir rol oynayacaktır.

AnomalilerBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+4
Mustafa Öz
Necmettin Erbakan University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı term yenidoğanlarda topuk kanı alma öncesi uygulanan sıcak uygulamanın ağrı düzeyi, konfor düzeyi ve işlem süresine etkisi

Bu araştırma sağlıklı term yenidoğanlarda topuk kanı alma öncesi uygulanan sıcak uygulamanın ağrı düzeyi, konfor düzeyi ve işlem süresine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma, Samsun Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi Kadın Doğum Servisi-4 'te Haziran- Eylül 2015 tarihleri arasında anne yanında yatan ve çalışmayı kabul eden 80 sağlıklı term yenidoğan ile gerçekleştirildi. Araştırmada "NIPS Ölçeği", "Yenidoğan Konfor Davranış Ölçeği" kullanıldı. Araştırmada kan alma işlem süresi ile kontrol ve deney grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farkın olduğu saptandı (p<0,05). Uygulama sonucunda sıcak uygulamanın (65,53±32,09) rutin uygulamaya (97,00±71,80) göre toplam işlem süresini kısalttığı saptandı. Yenidoğan bebek ağrı ölçeği puanı ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin olduğu görüldü (p<0,05). Ağrılı işlem öncesi sıcak uygulamanın yapıldığı deney grubu puanın (5,27±1,38) kontrol grubuna göre düşük olduğu belirlendi. Ağrılı işlem öncesi uygulanan sıcak uygulama rutin uygulamaya göre, topuk delme sayısını azaltmaktadır. Yenidoğan konfor ölçeği ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin olduğu görüldü (p<0,05). Ağrılı işlem öncesi sıcak uygulamanın yapıldığı deney grubu puanının (19,78±3,05) kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptandı. Yenidoğan konfor ölçeği puanın yüksek olması yenidoğanın konforlu olmadığını göstermektedir. Ağrılı işlem öncesi uygulanan sıcak uygulamanın yapılan işlem süresini, delme sayısını ve ağrısını azaltırken, konfor düzeyini artırmaktadır. Anahtar Kelimeler; Term, Yenidoğan, Ağrı

AğrıAğrı ölçümüBebek-yenidoğmuş+4
Özlem Karabıyık Oğurlu
Avrasya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde bebeği olan annelerin anksiyete düzeylerinin emzirme öz yeterlilik ve bebeklerini besleme tutumlarına etkisi

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde bebeği yatan annelerin bebeklerinin sağlığı konusunda endişelenmesi ve yaşamsal kaygı duyması bebeklerini anne sütü ile beslenmesine engel olabilmektedir. Annelerin stres düzeyleri, yaşamış ve yaşamakta oldukları duyguları emzirmeye karşı hissettikleri özgüveni ve yeterlilik algılarını, bebeklerini anne sütü ile besleme yatkınlığını etkileyebilir. Bu anlamda çalışmada annelerin anksiyete düzeylerinin, emzirme öz yeterlilikleri ve bebeklerini besleme tutumları üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı tipte yapılan çalışmanın örneklemine Giresun Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde bebeği olan 138 anne alınmıştır. Veriler Tanıtıcı Bilgi Formu, Preterm Bebeklerin Anneleri İçin Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği, Iowa Beslenme Tutum Ölçeği ve Durumluk/Sürekli Kaygı Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerinin analizinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemler, t testi, Anova, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis ve MANOVA kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0,050 olarak alınmıştır. Çalışmaya alınan annelerin kaygı düzeylerinin yüksek olduğu saptanmıştır (Durumluk Kaygı Ölçeği puan ort. 50, Sürekli Kaygı Ölçeği puan ort. 47). Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği puan ortalamaları 70,5'dir. Annelerin Beslenme Tutum Ölçeği puan ortalamalarının 63 olduğu, emzirme konusunda kararsız oldukları belirlenmiştir. Aynı zamanda emzirme öz yeterlilik ile Durumluk/Sürekli Kaygı Ölçek puan ortalaması arasında pozitif yönlü bir ilişki (sırası ile r=0,215, p=0,011; r=0,003, p=0,974) saptanmıştır. Durumluk/Sürekli Kaygı Ölçek puanı ile beslenme tutumu ölçek puanı ortalaması arasında pozitif yönlü (sırası ile r=0,334, p<0,001; r=0,189, p=0,027) bir ilişki saptanmıştır. Ayrıca emzirme öz yeterlilik ve beslenme tutum ölçeği puan ortalamaları (r=0,490, p<0,001), Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçek puan ortalamaları arasında pozitif yönlü (r=0,306, p<0,001) bir ilişki belirlenmiştir.

AnnelerBebek-yenidoğmuş hastalıklarıEmzirme+5
Yasemin Uzunay
Avrasya University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yenidoğan taramaları hakkında annelerin bilgi ve tutumları ile kaygı düzeyleri arasındaki ilişki

Bu çalışmada, 0-1 yaş aralığında bebeği olan annelerin yenidoğan tarama programlarına ilişkin bilgi ve tutum düzeyleri ile kaygı düzeyleri arasında ilişkinin tespiti amaçlanmıştır. Bununla birlikte, annelerin farklı demografik özelliklerine göre yenidoğan taramaları hakkında bilgi ve tutum düzeyi ve kaygı durumlarının farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Çalışmaya seçkisiz olmayan uygun örnekleme yöntemi kullanılarak Artvin ilinde yaşayan ve 0-1 yaş çocuğu olan 267 anne katılmıştır. Annelerin yenidoğan taramaları hakkında bilgi ve tutumlarını belirlemek amacıyla Newcomb ve arkadaşları tarafından 2013 yılında geliştirilen ve Erbay tarafından 2020 yılında Türkçe'ye uyarlanan "Yenidoğan Taramaları Hakkında Anne Bilgi ve Tutumları Ölçeği" ve annelerin kaygı düzeylerini saptamak amacıyla, 1970 yılında Spielberger ve arkadaşları tarafından geliştirilmiş, 1983 yılında Öner ve LeCompte tarafından Türkçeye uyarlanmış "Durumluk Kaygı Ölçeği" kullanılmıştır. Annelere ilişkin demografik bilgilerin elde edilmesi amacıyla araştırmacı tarafından hazırlanan "Anne Kişisel Bilgi Formu" kullanılmıştır. Annelerin yenidoğan taramaları hakkında bilgi ve tutumları ile kaygı düzeyleri arasındaki ilişkilerin belirlenmesi için Pearson korelasyon analizi gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte, annelerin yenidoğan tarama programlarına ilişkin bilgi ve tutumları ve kaygı düzeylerinin, farklı sosyo-demografik özelliklere göre anlamlı farklılaşıp farklılaşmadığı belirleyebilmek için bağımsız örneklem t testi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) tekniği kullanılmıştır. Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, annelerin yenidoğan tarama taramalarına ilişkin bilgi ve tutum düzeyleri ile kaygı düzeyleri arasında negatif yönde ve düşük düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r = -.262, p < .01). Annelerin farklı demografik özelliklerine göre yenidoğan taramaları hakkında bilgi ve tutum düzeyi ve kaygı durumlarının farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiş ve annelerin yaşlarına, eğitim düzeylerine, çalışıp çalışmadıklarına ve gelir düzeylerine göre yenidoğan tarama testlerine ilişkin bilgi ve tutum düzeyleri ve kaygı düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Sonuç olarak, annelerin yenidoğan tarama programları hakkında yeterli bilgiye sahip olmalarını sağlayacak ve bu süreçle ilgili kaygı düzeylerini azaltacak önlemlerin alınmasına dair önerilerde bulunmuştur.

AnksiyeteAnnelerBebek-yenidoğmuş+4
Esra Beşaltı
Avrasya University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Prematüre yenidoğanlarda topuktan kan alma işlemi sırasında anne sütü kokusu ve beyaz gürültü kullanımının ağrı yönetimine etkisinin değerlendirilmesi: Randomize kontrollü çalışma

Tek merkezli, tek kör, randomize kontrollü deneysel nitelikte olan bu araştırma prematüre yenidoğanlarda, topuktan kan alınması işleminde anne sütü koklatmanın ve beyaz gürültü dinletmenin ağrı yönetimine olan etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın verileri 16 Mayıs-1 Ekim 2022 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Uygulama ve Araştırma Hastanesi yenidoğan yoğun bakım ünitesi anne-bebek odalarında ve doğum sonu servisinde toplanmıştır. Araştırmaya, 34-37. hafta aralığında doğan ve dâhil etme kriterlerine uyan 66 yenidoğan dâhil edilmiştir. Örneklem sayısının yeterliliğini belirlemek üzere yapılan güç analizi sonucunda gruplar arasındaki ağrı puanı bakımından farklılık tespiti için tip 1 hata=0,05 ve etki büyüklüğü=0,737 değerine göre güç düzeyi=0,99 olarak tespit edilmiştir. Veriler Prematüre Bebek Ağrı Profili Ölçeği-Revize Formu, araştırmacı tarafından hazırlanan tanıtıcı bilgi formu ve fizyolojik bulgular takip çizelgesi kullanılarak toplanmıştır. Ağrı değerlendirmesi, çalışmada uygulama aşamasında bulunmayan 2 farklı araştırmacı tarafından video kayıtlar aracılığı ile işlemden 5 dakika önce, işlemden 2 dakika önce, işlem anında ve işlemden 5 dakika sonra gerçekleştirilmiştir. Gözlemciler arasındaki uyum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Veriler IBM SPSS Statistics 23 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için frekans dağılımları (sayı, yüzde), sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma) kullanılmıştır. Ölçümlerin gruplar arasındaki farklılıklarının analizi için one-way ANOVA testinden yararlanılırken, ölçümlerin zamana göre değişimi tekrarlı ölçümler varyans analizi ile incelenmiştir. Kategorik ölçümlerde gruplar arasındaki farklılıklar için ki-kare testinden yararlanılmıştır. Araştırmada, deney ve kontrol grubundaki bebeklerin cinsiyet, doğum şekli, beslenme durumu, doğum haftası, doğum sonrası saati, ağırlığı, boyu, baş çevresi, 1. ve 5 dakika Apgar skorları benzer bulunmuştur (p>0.05). Kalp atım hızı incelendiğinde işlemden 2 dakika önce (F= 4,026) ve işlemden 5 dakika sonra (F=8,162) izlenen kalp atım hızı değerleri anne sütü kokusu ve beyaz gürültü grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p<0,05). Oksijen satürasyonuna ilişkin bulgular incelendiğinde, işlemden 5 dakika önce (F=3,945) anne sütü kokusu grubunda fark anlamlı derecede yüksek (p<0,05) bulunsa da, tüm gruplarda ortalamalar %95 üzerinde izlenmiştir. İşlemden 2 dakika önce (F=7,145), işlem anında (F=4,657) ve işlemden 5 dakika sonra (F=6,123) kontrol grubunda oksijen satürasyonu düzeyleri anne sütü kokusu ve beyaz gürültü grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Ağrı puanlarına ilişkin bulgular incelendiğinde, işlem anı (F=11,263) ve işlemden 5 dakika sonra (F= 8,082) beyaz gürültü ve anne sütü kokusu grubunun ağrı puanları kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşük olarak izlenmiştir (p<0,05). Anne sütü kokusu ve beyaz gürültü grupları arasında işlem anında ve işlemden 5 dakika sonra kalp atım hızı, oksijen satürasyonu ve ağrı puan ortalamaları açısından anlamlı bir farklılık olmadığı görülmüştür (p>0,05). Yenidoğanlarda non-farmakolojik yöntem olarak beyaz gürültü dinletiminin ve anne sütü koklatımının ağrı yönetiminde etkili olabileceği ve yöntemlerden herhangi birinin bir diğerine üstünlüğünün olmadığı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Ağrı, Anne sütü kokusu, Beyaz gürültü, Prematüre yenidoğan

Anne sütüAğrıAğrı yönetimi+5
Burcu Otlu
Ankara University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklere uygulanan erken müdahale programının konfor ve gelişime etkisi

Amaç: Bu çalışma yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklerde, şefkatli dokunma ile birlikte ninni söylemenin erken dönemde konfora ve sonrasında gelişimsel destek programı uygulamanın gelişime etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Araştırma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde 28 Kasım 2021- 18 Temmuz 2022 tarihleri arasında yapıldı. Örnekleme yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan 330/7 -366/7 gestasyon haftasındaki prematüre bebekler alındı. Örneklem çalışma grubunda n=27 ve kontrol grubunda n=30 olmak üzere n=57 prematüre bebekten oluştu. Veriler iki aşamada toplandı. Çalışma grubundaki bebeklere birinci aşamada annesi haftada üç kez ninni söyledi ve şefkatli dokundu. İkinci aşamada aynı bebeklere 40. gestasyon haftasından itibaren üç ay süre ile gelişimsel destek programı (GEDEP) uygulandı. Kontrol grubundaki bebeklere rutin bakım yapıldı. Verilerin toplanmasında, Anne ve Yenidoğan Tanıtıcı Bilgi Formu, Prematüre Bebek Konfor Ölçeği (PBKÖ), Gelişimsel Destek Programı Değerlendirme Formu, GEDEP kullanım kılavuzu formu ve Ses Desibel Ölçüm Cihazı kullanıldı. Veriler, Ki-kare testi, Student t-testi ve tek yönlü varyans analizi, Mann-Whitney U testi ve Wilcoxon testi ile değerlendirildi. Tekrarlı ölçümler için bağımlı gruplarda t testi ve Wilcoxon işaretli sıralar testi kullanıldı. Bulgular: Çalışma ve kontrol grubunun uygulama öncesi PBKÖ puan ortalamaları uygulama sonrasına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Uygulama sonrası çalışma grubunun PBKÖ puan ortalamaları kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşüktü. Çalışma grubundaki bebeklerin birinci ayda sosyal duygusal gelişim becerisi -1, alıcı dil becerisi-2, alıcı dil becerisi-3, ifade edici dil becerisi-1, ifade edici dil becerisi-3 ve ifade edici dil becerisi-4, bilişsel beceri-1, bilişsel beceri-2 ve küçük kas becerisi-1 becerilerini yapabilme oranları kontrol grubundaki bebeklere göre daha fazlaydı (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubundaki bebeklerin ikinci ayda alıcı dil becerisi-3 becerisini yapabilme oranları arasında anlamlı fark varken, alıcı dil becerisi-1, alıcı dil becerisi-2, ifade edici dil becerileri ve motor becerilerin tüm alanlarında fark yoktu. Çalışma ve kontrol grubundaki bebekler arasında üçüncü ayda alıcı dil becerileri, ifade edici dil becerileri ve motor becerilerin tüm alanlarında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, çalışma grubunun bilişsel beceri-4 becerisini yapabilme oranı kontrol grubuna göre daha fazlaydı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde yatan prematüre bebeklere şefkatli dokunmayla birlikte ninni söylenmesi, bebeğin konforunun artmasına, şefkatli dokunmayla birlikte ninni söylenmesi ve GEDEP uygulaması sosyal duygusal gelişim, dil gelişimi ve bilişsel gelişime olumlu etki gösterdi.

Ana-çocuk hemşireliğiBebek-prematürBebek-yenidoğmuş+6
Funda Güler
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Term ve preterm yenidoğan bebeklerde fototerapi öncesi ve sonrası farklı bölgelerden transkutan bilirubin ölçümünün doğruluğunun karşılaştırılması

Amaç: Serum bilirubin düzeyinin ölçümü, neonatal hiperbilirubinemiyi belirlemede altın standarttır, ancak ağrılı ve invaziv bir işlemdir. Yenidoğanlarda sarılık taramasının transkutan bilirubin (TcB) ölçümü ile güvenilir bir şekilde, daha kısa sürede, non-invaziv olarak kolaylıkla yapılabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı fototerapi öncesi ve fototerapi sonrası alın, sternum, karın, interskapular ve gluteal bölgeden ölçülen TcB düzeyleri ile TSB düzeylerini karşılaştırarak TcB ölçümü için en uygun bölgeyi belirlemektir. Yöntem: Bu prospektif çalışma Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Ünitesi'nde Ağustos 2020–Ağustos 2021 tarihleri arasında yapıldı. Fototerapi amacıyla Yenidoğan Kliniği'ne yatırılan, 34-41 gebelik haftaları arasında doğan ve yaşamının ilk 28 gününde olan sarılıklı bebekler araştırma kapsamına alındı. Çalışmaya dahil edilen tüm bebeklerde fototerapi öncesi ve fototerapi sonrası beş bölgeden (alın, sternum, karın, interskapular ve üzeri bebek beziyle örtülü gluteal bölge) ölçülen TcB düzeyleri ile venöz kandan ölçülen TSB düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 108 bebeğin ortalama doğum haftası 37,6 ± 1,5 hafta ve ortalama doğum ağırlığı 3108 ± 548 gramdı. Intraclass correlation coefficient (ICC) analizine göre fototerapi öncesi sternum üzerinden yapılan TcB ölçümünün (ICC=0,657, p<0,001), fototerapi sonrası ise gluteal bölgeden yapılan TcB ölçümünün (ICC=0,619, p<0,001) TSB ile en iyi uyumu sağladığı görüldü. Geç pretermlerde ise (34-36 hafta) TSB ile en iyi korelasyonun fototerapi öncesi alın (r=0,948, p<0,001), fototerapi sonrası ise gluteal (r=0,623, p=0,002) bölgeden yapılan TcB ölçümleriyle sağlandığı görüldü. Sonuç: TcB ölçümlerinin yenidoğan sarılığı taramasında sternum üzerinden, fototerapi sonrası ise üzeri bebek beziyle örtülü gluteal bölgeden yapılmasının etkin ve güvenilir olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Yenidoğan, sarılık, transkutan bilirubin, fototerapi, hiperbilirubinemi

Bebek-prematürBebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıkları+5
Seda Eken
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnönü Üniversitesi yenidoğan işitme taraması modeli geliştirilmesi

Amaç: İnönü Üniversitesi Yenidoğan İşitme Taraması modeli geliştirilmesi, uygulanan programın sonuçlarının değerlendirilmesi, saptanan işitme kaybı tanılarının belirlenmesi ve kullanılan tarama protokolunun etkinliğinin değerlendirilmesi.Metod: Ocak 2007- Ocak 2008 tarihleri arasında, yenidoğan ve yoğun bakım ünitelerinde yatan 1453 bebeğe geçici uyarılmış otoakustik emisyon ölçümü (transiet evoked otoacoustic emissions,TEOAE) ile protokolün ilk basamağını oluşturacak şekilde işitme taraması yapıldı. Refere edilen bebekler 18 aylık sürede takip edildi. Yenidoğan bebekler ilk 2-48 saat içinde test edildi. Her iki kulakta TEOAE testine yanıt alınması ?geçti? olarak değerlendirildi. İkinci basamaktaki TEOAE testi ile ?refere et? yanıtı alınan bebeklere 30 gün içinde, ABR testini de içeren tam odyolojik değerlendirme uygulandı.Bulgular: Tarama programına dahil edilen 1453 bebeğin 1395 (% 96,10)' inde ilk basamakta ?geçti? sonucu alındı. 45 bebeğin ailesi ikinci kontrole gelmedi. 604 bebekte (% 41,60) ikinci basamak tarama testinde ?refere et? sonucu alındı. Onüç bebekte (% 0,89) üçüncü basamakta ?refere et? sonucu elde edildi ve 10 bebek (% 0.69) işitme yetersizliği tanısı aldı. Üç bebekte bilateral ileri düzeyde işitme kaybı, 7 bebekte hafif ve orta düzeyde işitme kaybı saptandı. Takip sırasında ve tedavi sonrasında 3 bebek normal işitme sınırları içinde tespit edildi. Beş bebekte işitme cihazı ile amplifikasyon yapıldı. İki bebekte koklear implantasyon ameliyatı planlandı, bir bebeğe implantasyon gerçekleştirildi.Sonuç: Taranan populasyonda prematüritenin bir risk faktörü olmadığı gözlendi. Bu çalışma, her canlı yenidoğanda ve yoğun bakım ünitesinde yatan tüm bebeklerde işitmenin değerlendirilmesi gerekliliğini vurgulamaktadır. Yenidoğan işitme tarama programı ile işitme kaybının erken tanısı ve 6 aydan önce tedavisi planlanmalıdır.

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Yeşim Durgun
İnönü University
2009
00

Related subjects