Inhibition
55 theses under this subject heading
Yenı̇ hı̇drazı̇tlerı̇n çeşı̇tlı̇ enzı̇m aktı̇vı̇telerı̇ üzerı̇ndekı̇ etkı̇sı̇nı̇n in vı̇tro ve in sı̇lı̇ko yaklaşımlarla değerlendı̇rı̇lmesı̇
Bu çalışma bazı enzimlerin inhibisyonunu araştırmaktadır. Metabolizma ve nörotransmisyon gibi biyokimyasal süreçler, biyolojik katalizörler olan enzimlere dayanır. Asetilkolinesteraz (AChE), bütirilkolinesteraz (BChE), α-amilaz ve α-glukozidaz gibi enzimlerin anormal düzenlenmesi diyabet ve Alzheimer gibi durumlarla bağlantılıdır. Bu enzimlerin inhibisyonu yoluyla nörodejeneratif ve metabolik hastalıkların tedavisi için umut vardır. Bu çalışmanın amacı, moleküler kenetlenme simülasyonları kullanarak bu enzimlerin bağlanma süreçlerini araştırmak ve yeni sentezlenen on üç hidrazit bileşiğinin inhibitör etkilerini değerlendirmektir. Kimyasallar dimetil sülfoksit (DMSO) içinde çözülmüş ve ardından enzimatik testler kullanılarak inhibitör dozları (IC₅₀) açısından test edilmiştir. Protein Data Bank enzim yapıları (4EY7, 4BDS, 4W93 ve 5NN4) aktif bölgelerdeki etkileşimleri incelemek için moleküler yerleştirme deneylerinde kullanılmıştır. Ayrıca, farmakokinetik özellikleri değerlendirmek için SwissADME kullanılmıştır. İncelenen maddeler arasında inhibitör güç açısından belirgin farklılıklar görülmüştür. Bileşik 12, AChE için en yüksek bağlanma afinitesine sahip olup, önemli inhibitör potansiyeli IC₅₀ değeri ve -191.597 MolDock skoru ile gösterilmiştir. BChE ile ilişkili olarak, benzer modeller görülmüş; bileşik 12, -174.874 MolDock skoru ile en yüksek bağlanma afinitesine sahip olmuştur. IC₅₀ değerleri sırasıyla 52.116 µM ve 96.270 µM olan 9 ve 12 numaralı bileşikler, α-amilaz ve α-glukozidazın önemli ölçüde inhibisyonunu göstererek diyabet tedavisinde terapötik ajanlar olarak kullanılabileceklerini göstermiştir. Enzim-ligand komplekslerini stabilize eden hidrojen bağı, π-π kümelenmesi, π-sülfür temasları ve van der Waals kuvvetleri gibi önemli etkileşimler moleküler yerleştirme ile gün ışığına çıkarılmıştır. π-π ve π-sülfür grupları arasındaki etkileşimler, enzimdeki aromatik kalıntılarla avantajlı kümelenme konfigürasyonları üretmiş ve bu da özellikle aromatik halkalar içeren bileşikler için fayda sağlamıştır. Örnek olarak, hem AChE hem de BChE'de, bileşik 12 TRP A:86 ile sağlam π-kükürt bağlantıları kurmuştur. Ayrıca, α-amilaz ve α-glukozidaz, Pi-Sigma ve geleneksel hidrojen bağları, güçlü aromatik temaslar ve minimum sterik çatışmalar dahil olmak üzere benzersiz etkileşimlerine atfedilebilecek 9 ve 12 bileşikleri için cesaret verici bağlanma modelleri göstermiştir. SwissADME kullanılarak yapılan farmakokinetik profilleme, lipofiliklik (LIPO), çözünürlük (INSOLU) ve doygunluk (SATU) dahil olmak üzere biyoyararlanımı ve ilaca benzerliği etkileyen önemli fizikokimyasal özellikleri ortaya çıkarmıştır. Bileşiklerin çoğunluğu tarafından optimum aralıklar korunmuştur; ancak, lipofiliklik ve çözünürlük açısından normdan sapan birkaç molekül için yapısal optimizasyon gerekmiştir. Bileşik 9 ve 12'nin umut verici farmakokinetik özellikleri, gelecekteki araştırma ve geliştirme için umut verici öncü bileşikler olarak statülerine güven vermektedir. Bu araştırmada umut vaat eden enzim inhibitörleri, metabolik ve nörolojik bozuklukların tedavisinde terapötik kullanımlara sahip olabilir. Terapötik gelişim için molekülleri optimize etmek amacıyla, sonuçlar yapı tabanlı tasarımın önemini vurgulamaktadır. Bu bileşiklerin klinik kullanıma daha uygun hale getirilmesi için daha fazla deneysel doğrulamaya ihtiyaç vardır. Amaç, hidrojen bağını ve hidrofobik etkileşimleri değiştirecek şekilde kimyasal olarak modifiye ederek seçiciliklerini ve güçlerini iyileştirmek olmalıdır.
The inhibition effects investigation of metal complexes with coumarin schiff base on G6PD activity
The G6PD enzyme is the primary focus of this investigation. Cancer cells cannot survive or spread without G6PD. A G6PD deficit of less than one percent has no influence on the onset or progression of cancer. Inhibition of G6PD, which regulates cell growth and division, has a negative impact on cell development. Glucometabolism definition of cancer In order to synthesize NADPH and DNA, cancer cells rely on G6PD. NADPH and DNA synthesis are both inhibited when SIRT2 is turned on. G6PD is activated by Ras, Src, and PI3K/AKT in cancer cells. Glioma, lung, and ovarian cancers are all known to have G6PD (ROS). G6PD has an impact on treatment outcomes. In bladder cancer, BCG expression is linked with a bad prognosis. G6PD may be used to predict glioma treatment sensitivity and risk.
The inhibition effects investigation of metal complexes with coumarin Schiff base on 6PGD activity
This work is focused on the 6PGD enzyme. Without 6PGD, cancer cells are unable to thrive or spread. The beginning or course of cancer is not affected by a 6PGD shortage of less than one percent. Delaying or stopping cell growth and division may have a detrimental effect on the development of cells. Definition of cancer-based glucose metabolism, cancer cells depend on 6PGD to produce NADPH and DNA. When 6PGD is inhibited, it reduces NADPH production as well as DNA synthesis. OPP enzymes are now being considered as prospective therapeutic targets because of their close ties to tumor metabolism. In this research, some Schiff bases and their metal complexes were tested to determine their inhibitory effects on the 6PGD enzyme. The increase in NADPH at 340 nm was utilized to measure the activity of the enzyme. Pd(3MeOCTS)2 and Pd(5MCTS)2 exhibited strong inhibitory effects against the 6PGD enzyme with 3.87 and 6.03 µM IC50 values, respectively. Metal complexes increased the inhibition potential of ligands on enzyme activity. The four metal complexes showed inhibition effect with IC50 values between 12-21 µM.
Anadolu'daki bazı Abies (köknar/göknar), Pinus (çam), Juniperus (ardıç) taksonları bitki ekstraklarının α-amilaz, lipaz, α-glukozidaz enzimleri üzerinde inhibisyon etkilerinin araştırılması ve ana bileşenlerinin in siliсo çalışmaları
Bu tez çalışması kapsamında, Abies, Pinus ve Juniperus cinslerinin bitki ekstrelerinin α- amilaz, α-glukozidaz ve lipaz enzimlerine karşı enzim aktiviteleri incelendi. Ayrıca bu ekstrelerdeki 25 tane fenolik bileşiğin enzimlere muhtemel bağlanma modelleri in silico çalışmalarla belirlendi. Juniperus oxycedrus subsp. oxycedrus türünün yaprak kısmının metanol (IC50=8µg/mL) ekstresinin ve Juniperus oxycedrus subsp. oxycedrus türünün meyve kısmının metanol (IC50= 6µg/mL) ekstresinin α-glukozidaz enzimini önemli ölçüde inhibe ettiği tespit edildi. Juniperus oxycedrus subsp. oxycedrus türünün yaprak kısmının metanol ekstresinin (IC50=74µg/mL) ekstresinin aynı zamanda α-amilaz enzimini de inhibe edici etkisinin yüksek olduğu belirlendi. Pinus brutia Ten. türünün yaprak kısmının su ekstresinin lipaz enzimine karşı 45µg/mL IC50 değeri ile inhibitör etkisine sahip olduğu belirlendi. İn silico çalışması sonucunda, hesperidin molekülünün enzimlere karşı bağlanma enerjisi α-amilaz, α-glukozidaz ve lipaz enzimleri için sırasıyla-159,952 MolDock Scoru-160,057 MolDock Scoru ve -156,552 MolDock Scoru olarak bulundu. Moleküllerin enzimler ile etkileşiminde, hidrojen bağı, hidrofobik ve van der waals etkileşimlerinin önemli katkılar sağladığı görüldü.
Orak hücre krizlerinde trombosit aktivasyonu, inhibisyonu ya da adezivitesi ile klinik bulguların değerlendirilmesi
Giriş: Orak hücre anemisi (OHA), otozomal resesif kalıtım gösteren, dünyada en sık görülen hemoglobinopatilerden biridir. Oraklaşan eritrositler; lökosit, trombosit ve endotel hücreleri ile etkileşime girer ve vazooklüzyona sebep olur. Amaç: Bu çalışmada orak hücre krizinde trombosit aktivasyonu, inhibisyonu ya da adezivitesinin hastalığın kliniği ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı'nda izlenen 30 orak hücre anemili hastadan kriz döneminde kan örnekleri alındı. Kontrol grubu olarak kronik bir hastalığı olmayan 30 sağlıklı çocuktan kan örnekleri alındı. Hasta ve kontrol grubundan tam kan sayımı ve biyokimya parametreleri çalışıldı. Ayrıca alınan örnekteki trombositlerin hücre dışı aktivasyonunu engellemek için kan örneği alınır alınmaz içerisindeki kan miktarı ile eşit olacak şeklide fiksatif solüsyon ile karıştırıldı. Akım sitometrik analiz için hazırlanan solüsyon, CD14, CD16 ve CD42a monoklonal antikorları ile inkübe edildi. Tam kan örneği içerisindeki granülosit-trombosit ve monosit-trombosit agregatlarını belirleyebilmek için akım sitometri cihazı kullanıldı. Akım sitometri analizinde monositler kuvvetli CD14 ekspresyonu, granülosit hücreleri ise CD16 ekspresyonu ile tespit edildi. Monosit-trombosit ve granülosit-trombosit agregatlarını saptayabilmek için sırasıyla CD14+/CD42a+, CD16+/CD42a+ hücre gruplarının yüzdeleri hesaplandı. Bulgular: Orak hücre krizindeki hastalarda kontrol grubuna göre hemoglobin, hemotokrit, ortalama trombosit hacmi (MPV) değerleri düşük idi (p<0,05). Trombosit, lökosit ve nötrofil sayısı ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p <0,05). Hasta grubunun ortalama CD14/CD42a değeri %26±22,6 iken; kontrol grubunda ortalama %10,1±3,4 idi. Aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulundu (p=0,001). Hasta grubundan elde edilen ortalama CD16/CD42a değeri %19,8±17,9 ve kontrol grubundan elde edilen ortalama CD16/CD42a değeri ise %9,8±3,5 olarak saptandı ve iki grup arasında anlamlı fark olduğu gözlendi (p=0,001). Ağrı skorlarına göre hastalar iki gruba ayrılarak CD14/CD42a ve CD16/CD42a değerleri karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar olmadığı saptandı (sırasıyla p=0,172 ve p=0,983). Sonuç: Çalışma sonucunda CD14/CD42a ve CD16/CD42a değerleri orak hücre krizindeki hastalarda yüksek saptandı. Ancak orak hücre krizi ile trombosit adezyonu arasındaki ilişkinin net bir biçimde ortaya konulabilmesi için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnsan serum ve domuz böbrek prolidazının özellikleri
ÖZET Yüksek Lisans Tezi İNSAN SERUM VE DOMUZ BÖBREK PROLİDAZININ ÖZELLLÎKLERİ Emine Sibel NAMIDURU Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Biyokimya Anabilim Dalı Danışman : Doç. Dr. Yüksel ÖZDEMÎR Ocak 1999 - 74 Sayfa Bu çalışmanın amacı, insan serum ve saf domuz böbrek prolidazmm optimal deney koşullarının ve kinetik özelliklerinin saptanmasıdır. Serum kaynağı olarak 30 sağlıklı bireyin kanlarından oluşturulan serum havuzu kullanıldı. Ayrıca enzim aktivitesi üzerine bazı metal iyon ( Mn+2, Fe+2, Zn+2, Hg+2, Mg,+2 Cu+2 ve Sr+2 ) ve maddelerin ( EDTA, ÎAA, p-CMBA ve glutatyon ) etkileri araştırıldı. Her üri enzimde de optimal aktivite, final konsantrasyonu 2.5mmol/l Mn+2 ve 40 mmol/1 tampon ( pH: 8 ) kullanılarak 2 saat 37 °C*da preinkübe edilerek elde edildi. Mn+2 nin serum prolidazmm aktivitesini T.C. YtelKÖĞRlTOf KÜRÜLÖ23 kez, domuz böbrek prolidazmın aktivitesini 9.5 kez artırdığı tespit edildi. Serum prolidazı için optimum substrat (glisil-prolin) final konsantrasyonu 30 mmol/1 olarak bulunurken, domuz böbrek prolidazı için 40 mmol/1 olarak saptandı. İnsan serum ve domuz böbrek prolidazmın bulunan Km değerleri, glisil-prolin için sırasıyla 13mmol/l ve llmmol/1, alanil-prolin için 14mmol/l ve 12mmol/l olarak tespit edildi. Mn+2 dışındaki metal iyonlarının serum prolidazmı aktive etmediği, domuz böbrek jjrolidazını ise düşük oranlarda aktive ettiği belirlendi. Bu sonuçlardan enzimin en iyi aktivatör katyonunun Mn+2 olduğu bir kez daha anlaşıldı. EDTA, ÎAA ve p-CMBA'in hem serum hem de domuz böbrek prolidazının aktivitesini inhibe ettikleri, bu inhibisyonun da preinkübasyon aşamasında inkübasyon aşamasına nazaran daha fazla olduğu belirlendi. Sonuç olarak;enzimin kolay ve doğru ölçümü ile optimal deney koşullarının ve özelliklerinin bilinmesinin bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler : Serum prolidaz, domuz böbrek prolidaz, kinetik özellikler, inhibisyon T.r*. vAtrcnvJUı
Farklı çözücülerle hazırlanmış bitki özütlerindeki karbonik anhidraz (CA) inhibisyon seviyelerinin belirlenmesi; ca araştırmalarında yeni yaklaşımlar
Karbonik anhidraz (CA) metabolizma sonucu oluşan karbondioksitin (CO2) bikarbonat (HCO3-) ve hidrojen (H+) iyonuna dönüştürülerek ortamdan uzaklaştırılmasında hayati öneme sahip bir enzimdir. Bugün çok yaygın olan kanser, obezite, glokom, nörolojik bozukluklar, epilepsi gibi hastalıkların tedavisinde CA enziminin inhibitörleri ilaç etken maddesi olarak araştırılmakta veya kullanılmaktadır. Piyasada bulunan çoğu sentetik olan ilaçların yan etkileri fazla ve vücut sıvılarındaki çözünürlükleri düşüktür. Özellikle sentetik ilaçların yan etkilerinin ve biyouyumsuzluklarının fazla olması günümüzde bitkisel kaynaklı ilaçlara yönelimi artırmıştır. Bu tez çalışmasında bitki ekstraktlarının karbonik anhidraz inhibisyonları belirlendi. Bu amaçla karbonik anhidrazın aktivitesini belirlemek için kullanılan esteraz ve hidrataz aktivitesi kullanıldı. Hidrataz aktivitesi esterazdan farklı olarak enzimin fizyolojik aktivitesidir. Bu çalışma sırasında üç farklı çözücüde (su, asetonitril ve metanol) ekstre edilmiş numuneler kullanılarak denemeler yapıldı. Tüm bunlarla beraber çalışılan numunelerden en iyi sonuç alınan numune seçilerek HPLC ile kromatografik profilleri belirlendi. Çözücünün aktif bileşen ekstraksiyonundaki etkisi farklı çözücülerle elde edilen ekstraktların kromatogramları ve aktiviteleri karşılaştırılarak ortaya koyuldu. Bu çalışmanın yapılmasıyla ilaç etken maddesi olarak yeni CA inhibitörlerinin belirlenmesindeki önemli bir adım tamamlanmış oldu. Daha ileri yapılacak çalışmalarla birçok hastalığın tedavisi için yan etkileri daha az olan ya da hiç yan etkiye sahip olmayan vücutla biyouyumluluğu yüksek yeni ilaç hammaddeleri geliştirilebilecektir.
Kalpain inhibisyonunun ratlarda oluşturulan kontrast madde nefropatisi üzerine koruyucu etkisi
Kontrast madde nefropatisi (KMN), kontrast madde (KM) kullanımı sonrası görülen kompleks bir akut böbrek yetmezliği sendromu olup hastanede gelişen akut böbrek yetmezliklerinin en sık üçüncü sebebidir. KMN, hastanın hastanede kalış zamanını, tedavi maliyetini ve hastanın mortalite ve morbiditesini belirgin bir şekilde artırır. KMN patofizyolojisinde, renal kan akımındaki hemodinamik değişikliklere bağlı gelişen renal medüller hipoksi, KM'nin direkt sitotoksik etkileri ve oksidatif stres gibi mekanizmalar suçlansa da, altta yatan neden henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Antioksidan ve antiapopitotik etkileri bilinen kalpain inhibitör-1 (KAL-1) uygulaması ile böbrekte iskemi/reperfüzyon hasarının engellendiğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, ratlarda deneysel olarak oluşturulmuş KMN modelinde, KAL-1'in antioksidan etkilerinin ve rat böbrek dokusundaki apopitotik değişiklikler üzerine olan koruyucu etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada, 28 adet 8-10 haftalık Sprague Dawley cinsi dişi ratlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 7 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı: Kontrol grubu, KM verilen grup (KM), KAL-1 verilen grup (KAL-1) ve KAL-1 ve KM verilen grup (KM +KAL-1) Kontrol grubuna herhangi bir uygulama yapılmadı. Kontrol grubu dışındaki gruplardaki ratlar 3 gün susuz bırakıldı. KMN, dehidretasyon periyodundan sonra, KM ve KM + KAL-1 gruplarındaki ratlara yüksek ozmolal KM diatrizoate (6 ml/kg) kuyruk venlerinden uygulanması suretiyle indüklendi. KAL-1 uygulaması 10 mg/kg dozunda intraperitoneal olarak, KAL-1 ve KM + KAL-1 gruplarına KM uygulamasından 30 dakika önce yapıldı. Böbrek fonksiyon parametreleri ve böbrek dokusundaki oksidatif stress belirteçleri ölçüldü. Deney sonrasında sıçanlar dekapite edilerek böbrek dokuları çıkarıldı. Böbrek dokularına Hematoksilen- Eozin (H&E), periyodik asit shiff (PAS) ve TUNEL boyama yapıldı.Sadece KM grubunda, serum kreatinin ve üre değerlerinde anlamlı yükselme bulundu (sırasıyla, p<0.002, p<0.002). KM + KAL-1 grubunda serum kreatinin ve üre seviyesi KM grubuna göre belirgin olarak düşük saptandı (sırasıyla, p<0.002, p<0.007). Doku malonildialdehid (MDA) düzeyleri KM + KAL-1 grubunda KM grubuna göre daha düşük saptandı. Katalaz (CAT) aktivitesi KM ile birlikte KAL-1 verilen grupta kontrol grubuna göre yüksek, KM grubuna göre düşük olarak izlendi. Süperoksit dismutaz (SOD) seviyelerinde gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi.Bu çalışmada KM grubu ratların böbrek dokularında PAS boyaması sonucu glomerüllerde yapısal değişiklikler, mezengial matriks artışı, medüllada infiltratif hücre artışı belirgin olarak görüldü. Tübüllerde dilatasyon, tübül epitellerinde ayrılma ve bozulmalar ile vakuolizasyonu gösteren şeffaf görünümlü tübüller gözlendi. KAL-1 ve KM + KAL-1 gruplarında ise kontrol grubuna yakın histolojik bulgular mevcuttu. TUNEL boyamada, KM grubundaki ratların renal dokularında kontrol grubuna göre anlamlı olarak apopitotik hücre artışı gözlendi. KM + KAL-1 grubunda ise KM grubuna göre apopitotik hücrelerde azalma gözlendi.Sonuç olarak, bu çalışmanın sonuçları KMN patogenezinde oksidatif stres ve apopitozisin rolü olduğunu desteklemektedir. KAL-1 uygulaması ile oksidatif stres ve histolojik hasarın azaltılabileceğini göstermiştir. Bu çalışmanın neticesinde elde edilen veriler, başka klinik ve deneysel çalışmalarla desteklenmelidir.Anahtar Kelimeler: Kontrast madde nefropatisi (KMN), apopitozis, oksidatif stres, kalpain inhibitörü-1 (KAL-1)
İnhibitör kontrolün GABAerjik ve glutamaterjik reseptörle ilişkisi: Kortikal uyarilabilirlik ve durdurma sinyali görevi performansindan elde edilen bulgular
Inhibitory control, a core component of executive functions (EFs), is the ability to regulate attention, behavior, thoughts, and emotions to override automatic or prepotent responses. It enables individuals to resist distractions, delay gratification, and adapt to changing goals or environments. Inhibitory control operates at multiple levels, including interference control (suppressing irrelevant stimuli) and cognitive inhibition (resisting unwanted thoughts or memories). Neural mechanisms underlying inhibitory control involve GABAergic and glutamatergic processes in the motor cortex, which can be measured via Transcranial Magnetic Stimulation (TMS). While GABAergic inhibition has been linked to inhibition control, the relationship between cortical excitability and broader cognitive control remains unclear. This study seeks to deepen understanding of how cortical excitability influences inhibitory processes across age groups and individual differences. Forty-eight healthy participants underwent a TMS session to assess cortical excitability, measuring Short-Interval Intracortical Inhibition (SICI), Intracortical Facilitation (ICF), and Short-Latency Afferent Inhibition (SAI). Participants also completed cognitive tasks, including the Stroop Task, Flanker Task, and Stop-Signal Task (SST), to evaluate cognitive control performance. Behavioral metrics such as reaction time (RT), stop-signal delay (SSD), and stop-signal reaction time (SSRT) were recorded. Data analysis showed, faster RT in congruent trials of the Stroop task was correlated with stronger SICI 3 ms. (r = 0.38, p = 0.04), and faster RT in-congruent trials of the Flanker task was correlated with reduced ICF 12 ms. (r = 0.33, p = 0.03). Furthermore, for SST: shorter SSD correlated with decreased CSP (r = 0.33, p = 0.04), increased SICI 2 ms. (r = -0.42, p = 0.012), and increased ICF at 10 ms (r = -0.38, p = 0.017) and 12 ms (r = -0.37, p = 0.023), on the other hand, faster SSRT correlated with increased SAI 20 ms. (r = 0.34, p = 0.044). Finally, group comparisons revealed Good Inhibitors demonstrated significantly higher SICI at 2 ms (p = 0.019) and ICF at 10 ms (p = 0.03), and 12 ms (p = 0.044), than Poor Inhibitors. Fast SSRT individuals showed increased SAI at 20 ms (p = 0.035) compared to Slow SSRT individuals. Age correlated with Flanker RT (r = 0.40, p = 0.01), but no other age-related effects were significant. The study underscores the dynamic interplay between GABAergic inhibition and glutamatergic facilitation in inhibitory control performance. GABAergic inhibition is essential for optimizing brain function by suppressing irrelevant or competing neural activity, thereby refining signal processing and behavioral responses. Conversely, glutamatergic facilitation enhances cortical excitability, priming motor circuits for rapid engagement and enhancing the readiness of inhibitory processes.
Yoğun bakım hastalarında rektal sürüntü örneklerinden izole edilen karbapenem dirençli klebsiella pneumoniae escherichia coli suşlarının araştırılması
Hastane enfeksiyonları morbidite ve mortalitesinin yüksek olması, hastanede kalış süresini uzatması ve yüksek tedavi maliyeti nedeniyle önemli bir sağlık sorunudur. Son yıllarda özellikle yoğun bakım üniteleri başta olmak üzere hastane enfeksiyonlarından karbapeneme dirençli Enterobacteriaceae (KRE) ve özellikle de Klebsiella pneumoniae sık izole edilmeye başlanmıştır. KRE enfeksiyonlarında, özellikle uzun süreli tedaviler esnasında minimum inhibisyon konsantrasyon (MİK) değerlerinin dikkatle izlenmesi gereklidir. Bu çalışmaya, Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hastaneleri Tıbbi Mikrobiyoloji Kültür Laboratuvarı'na Mart 2014-Mart 2015 tarihleri arasında yoğun bakım ünitelerinden gelen 462 rektal sürüntü örneği dâhil edildi. Ertapenemli EMB besiyerinde üreyen laktoz olumlu bakteriler BD Phoenix (Becton Dickinson, A.B.D) otomatize sisteminde tanımlanarak antimikrobiyal duyarlılık testleri çalışıldı. İzolatlarda genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) varlığı ve karbapenem grubu antibiyotik duyarlılıkları Kirby Bauer disk difüzyon testi (DDT) ile test edildi. E-test yöntemi ile de Ertapenem, Meropenem, İmipenem ve Doripenem antibiyotiklerinin MİK değerleri araştırıldı. Toplam 462 rektal sürüntü örneğinin 107'sinde (%23.2) Ertapenemli EMB besiyerinde laktoz olumlu üreme saptandı. Phoenix otomatize sistemi ile 107 örneğin 100'ünde ertapenem, 35'inde meropenem direnci saptanırken DDT yönteminde 106'sı ertapenem, 83'ü meropeneme dirençli olarak belirlendi. Referans yöntem olarak alınan gradiyent strip test yönteminde ise izolatların 91'inde ertapenem, 49'unda da meropenem direnci saptandı. Perianal kültür sürveyansı, KRE infeksiyon/kolonizasyon takibinde önemli bir infeksiyon kontrol yöntemidir. Karbapenem direncinin moleküler epidemiyolojisinin ve risk faktörlerinin tespiti için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
Bir antibakteriyel adeziv sistemin ve farklı kavite dezenfektanlarının S. mutans, L. acidophilus ve C. albicans üzerine etkilerinin incelenmesi
Dişteki patolojik durum olarak kabul edilen diş çürüğü; plak mikroorganizmaları, dişin yapısı, kişinin beslenme alışkanlığı ve zaman gibi faktörlerin tesiri altında ilerleyen ve bu faktörlerin birbirleri ile etkileşmesi sonucu toplumda oldukça sık görüldüğü kabul edilen enfeksiyonel bir hastalıktır. Diş çürüğü oluştuktan sonra, bu durumun eliminasyonu çürüğün mekanik ya da kimyasal bir yöntemle uzaklaştırılması ile mümkün olmaktadır. Çürük temizlendikten sonrada kavite kenarlarında, mine- dentin sınırında mikroorganizmalar kalabilmektedir.Dental tedaviler sonrasında meydana gelen sekonder çürükler ortamdaki çürüğün yeteri kadar uzaklaştırılamaması kadar kavite duvarlarında kalan bakterilerin varlığıyla da alakalıdır. Bu sebeple, restorasyon öncesi kavite duvarlarında kalan bakterilerin elimine edilmesi amacıyla antibakteriyel bir ajanın uygulanması önerilmektedir. Kavite dezenfektanları adıyla piyasada farklı etken maddeli ürünler hala hazırda kullanılmaktayken, son dönemlerde antibakteriyel etkili dentin-bonding sistemi piyasaya sürülmüştür.Bu çalışma, klorheksidin glukonat esaslı Consepsis, benzalkolyum klorid etken maddeli Tubulicid Red, sodyumhipoklorid etken maddeli Wizard ve %3' lük hidrojen peroksit etken maddeli 4 farklı kavite dezenfektanı ile antibakteriyel etkili MDPB içeren Clearfil Protect Bond' un S. mutans, L. acidophilus, C. albicans üzerindeki antibakteriyel etkinliğini araştırmayı amaçlamaktadır.Bu amaçla, her birinde 10 petri kutusu olacak şekilde 3 ayrı grup oluşturuldu. Bütün petri kutularına standart kalınlıkta Müller Hilton Agar dökülerek, 10' arlı gruplardan birincisi S. mutans ile, ikincisi L. acidophilus ile, üçüncüsü ise C. albicans ile enfekte edildi. Petri kutularının her birine 5 ayrı çukurcuk oluşturarak her çukura dezenfektan maddelerden biri steril enjektörler yardımıyla bırakıldı. 370 C' de 24 saat bekletilen petri kutularındaki her bir çukurun etrafında oluşan inhibisyon çapları ölçülerek kayıt edildi. Oluşan zon çapının büyüklüğüne göre antibakteriyel etkisi değerlendirildi.Yapılan istatistiksel değerlendirmeler ANOVA, Tukey HSD ve `İndepent + T-testi' kullanılarak analiz edildi.Elde edilen veriler ışığında her bir dezenfektanın, farklı mikroorganizmalar üzerinde farklı antibakteriyel etkinliği olduğu görüldü.Bu sonuçların özetle;Klorheksidin glukonat, benzalkolyum klorid, sodyumhipoklorid, hidrojen peroksit içerikli kavite dezenfektanları ve antibakteriyel etkili MDPB içeren dentin bonding sisteminin S. mutans, L. acidophilus, C. albicans üzerinde antibakteriyel etkinlik gösterdiği, bu aktivitenin mikroorganizma türüne göre değiştiği,Klorheksidin glukonat içerikli consepsis maddesinin bu üç mikroorganizma türünden en çok S. mutans üzerinde etkili olduğu,Sodyumhipoklorid içerikli Wizard maddesinin, S. mutans ve L.acidophilus üzerinde benzer ve C. albicans üzerinde olan etkisinden daha fazla etkili olduğu,Benzalkolyum klorid içerikli Tubulicid Red maddesinin S. mutans üzerinde en etkili olduğu,MDPB içerikli Clearfil Protect Bond maddesinin en etkili olduğu mikroorganizmanın S. mutans olduğu ve bunu sırasıyla L. Acidophilus ve C. albicans' ın izlediği,Hidrojen peroksit maddesinin en etkili olduğu mikroorganizmanın C. albicans olduğu görüldü.Kullanılan materyallerin mikroorganizmalar üzerine etkisine bakıldığında C. albicans üzerine en etkili olan maddenin Hidrojen peroksit olduğu, S. mutans ve L. acidophilus üzerine en etkili maddenin ise Clearfil Protect Bond olduğu görüldü.Çalışmanın, kavite preperasyonu sonrasında dezenfektan madde seçiminde yol gösterici olduğu düşünülmektedir.
Kandan izole edilen candida albicans suşlarında biyofilm oluşumunun, antifungal ajanlarla inhibisyonun ve biyofilm duyarlılığının araştırılması
Son yıllarda artan tıbbi gereç kullanımından dolayı Candida albicans biyofilmine bağlı enfeksiyonların artması ve bu biyofilmlerin antifungal ajanlara yüksek direnç gösterebilmesi nedeni ile yeni tedavi protokollerine ve özellikle riskli hastalarda biyofilm oluşumunu engelleyen profilaktik ilaç rejimlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada sıklıkla hastane enfeksiyonlarına neden olabilen Candida albicans'ın biyofilm oluşturma oranlarını görmek ve özellikle yoğun biyofilm yapan suşlarda antifungal duyarlılık paternlerini planktonik ve sesil hücre karşılaştırmalı olarak incelemek hedeflenmiş, ayrıca bu suşlarda antifungallerin biyofilm oluşumunu önlemedeki etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır. Başkent Üniversitesi Ankara, Adana ve İstanbul hastanelerinde yatan hastaların kan kültürlerinden elde edilmiş, germ tüp oluşumu ve Corn Meal Tween 80 besiyerindeki morfolojilerine göre tiplendirilmiş, 162 Candida albicans izolatı çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm suşlarda Modifiye Christensen 96 kuyucuklu plak yöntemi ile biyofilm oluşumu araştırılıp derecelendirilmiştir. Randomize seçilen 30 yoğun biyofilm yapan klinik izolat, C.albicans ATCC 10231 ve C.albicans ATCC 90028 standart suşu, toplam 32 suş ayrıca iğne kapaklı mikroplaklarda biyofilm yapma yetenekleri XTT yöntemi ile araştırılmıştır. Bu suşların kaspofungin, mikafungin, anidulafungin flukonazol,voriconazol, posakonazol, itrakonazol, ve amfoterisin B'nin standart toz formları ile CLSI standartlarına uygun olarak mikrodilüsyon yöntemi (M27-A3) ile antifungal duyarlılıkları çalışmıştır. Sesil formların antifungal duyarlılıkları ise aynı antifungal ajanlara karşı Modifiye Calgary biyofilm yöntemi ile minimum biyofilm inhibisyon konsantrasyon (MBİK) değerleri spektrofotometrik olarak belirlenmiştir. Ayrıca iğne kapaklı mikroplaklarda antifungal ilaçların planktonik hücreleri üzerinde biyofilm oluşumunu inhibe etme etkisi spektrofotometrik olarak ve spot ekimler ile araştırılmıştır. Çalışmamızda Modifiye Christensen yöntemi ile 162 suştan %38'i (n=61) orta düzeyde biyofilm yaparken, %29'unun (n=47) zayıf ve %23'ünün (n=37) ise yüksek düzeyde biyofilm oluşturduğu saptanmıştır. Biyofilm duyarlılık test sonuçlarına göre ekinokandinler en düşük MBİK değerlerine sahip olarak terapötik konsantrasyon aralığında bulunmuştur. Azoller ve amfoterisin B' ye karşı suşların tümü dirençli olarak saptanmıştır. Amfoterisin B'nin en düşük MBİK/ MİK oranı ile sesil hücrelere karşı en etkili olduğu görülse de, MBİK50 ve MBİK 90 değerleri CLSI'ın duyarlılık aralığında bulunmamıştır. Biyofilm oluşumunda inhibisyon etki sonucuna göre itrakonazolün diğer ajanlara göre daha çok suşta inhibisyon (26/32 suş; %81,3) yaptığı saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda ekinokandinler biyofilmlere karşı en etkin grup olarak bulunmuştur. İtrakonazol ise biyofilm oluşumu inhibisyonunda en etkili antifungal olarak görülmüştür. Biyofilm antifungal duyarlılık testleri için, gerece bağlı enfeksiyonların tedavi ve profilaksisinde, standardize yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Nitrik oksit sentaz inhibisyonu hipertansiyon modelinde 20-HETE'nin rolü
Hipertansiyon, günümüzde oldukça yaygın ve ciddi komplikasyonlara sebep olduğu için üzerinde sıkça çalışılan bir hastalıktır. Deneysel hayvan modelleriyle çalışılması ise hipertansiyon patogenezini, etiyolojisini, komplikasyonlarını ve tedavi yollarını araştırmak için etkili bir yöntemdir. Güçlü bir damar gevşetici olan nitrik oksit (NO) üretiminin bloke edildiği nitrik oksit sentaz (NOS) inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modeli esansiyel hipertansiyon etiyolojisinde yer alan endotel disfonksiyonunu yansıtmaktadır. Öte yandan 20-hydroxyeicosatetraenoic acid (20-HETE) vasküler tonusun ve kan basıncının düzenlenmesinde önemli rolü olduğu vurgulanan bir ajandır. 20-HETE'nin, vasküler dokuda vazokonstriktör ve vazodilatörlerin etkilerini değiştirerek, özellikle endotel disfonksiyonu ve oksidatif stres yaratarak periferik vasküler direnci arttırdığı ve kan basıncını etkilediği çeşitli hipertansiyon modellerinde gösterilmiştir. Ancak bu konuda NOS inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modelinde herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada NOS inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modelinde 20-HETE'nin kan basıncı ve hem iletim hem de direnç damarlarının kasılma ve gevşeme yanıtları üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla in-vitro ve tedavi çalışması olarak iki ayrı çalışma planlandı. İn vitro çalışmada kontrol ve hipertansiyon grupları kullanıldı. Tedavi çalışmasında ise kontrol, tedavi, hipertansiyon ve hipertansiyon+tedavi olmak üzere 4 grup oluşturuldu. Her iki çalışmada da hipertansiyon, hayvanların içme sularına 5 hafta boyunca 25 mg.kg-1.gün-1 Nω-Nitro-L-arginine methyl ester hydrochloride (L-NAME) ilavesiyle gerçekleştirildi. Hayvanların kan basınçları non-invaziv bir yöntem olan kuyruktan ölçüm yöntemiyle yapıldı. 20-HETE inhibitörü olan N-Hydroxy-N'-(4-butly-2-methylphenyl)-formamidine (HET0016) in vitro çalışmada damar banyosuna eklenirken tedavi çalışmasında tedavi gruplarına 10 mg.kg-1.gün-1 ip yolla son iki hafta boyunca uygulandı. Deney sonunda torasik aort ve mezenter arterin 3. dalı izole edilerek kasılma ve gevşeme yanıtları organ banyosu ve telli miyograf düzeneklerinde incelendi. Her iki çalışmanın sonuçları birbirine paralellik gösterdi. Hipertansif grupta L-NAME uygulaması kan basıncında kontrol grubuna göre önemli artış yaratırken HET0016 tedavisi ile önemli olarak azalma gösterdi. Hipertansif gruplarda kontrol gruplarına kıyasla aortun fenilefrin (Phe) ile kasılma yanıtında artış, asetilkolin (ACh) ile gevşeme yanıtında azalma saptandı. HET0016 hem banyoya uygulandığında hem de ip yolla verildiğine bu yanıtlarda hipertansif hayvanlarda önemli düzelmeye neden oldu. Aortik halkaların potasyum klorür (KCl) aracılı kasılma ve sodyumnitroprussid (SNP) aracılı gevşeme yanıtları gruplar arasında fark göstermedi ve banyoya HET0016 eklenmesiyle ya da HET0016 tedavisi ile de değişmedi. Mezenter arterin 3. dalı'nın KCl ve Phe aracılı kasılma yanıtları gruplar arasında benzer bulundu. Banyo sıvısında HET0016'nın bulunması veya hayvanlara ip yolla verilmesi bu yanıtlarda bir değişikliğe neden olmadı. Öte yandan bu damarların ACh aracılı gevşeme yanıtları hipertansif gruplarda kontrol gruplarına kıyasla azalmış olarak bulundu. Ancak hem HET0016 inkübasyonu hem de tedavisi hipertansif gruplarda ACh aracılı gevşeme yanıtında düzelmeye neden oldu. Hipertansif sıçanların SNP aracılı gevşeme yanıtları kontrol grubundaki hayvanlarla benzer bulunurken, hem HET0016 inkübasyonu hem de tedavisi, hipertansif gruplardan elde edilen damarların SNP'ye cevaben oluşturdukları gevşeme yanıtlarında artışa neden oldu. Sonuç olarak 20-HETE inhibisyonu NOS inhibisyonu ile oluşturulan hipertansiyon modelinde artmış olan kan basıncını önemli düzeyde düşürdü. 20 HETE'nin inhibisyonu ile iletim tipi damarlarda agonist aracılı kasılma yanıtlarında azalma oluşurken, gevşeme yanıtları artış meydana geldi. Direnç tipi damarlarda ise endotel bağımlı ve bağımsız gevşeme yanıtlarında artış izlendi. 20-HETE inhibisyonunun kan basıncını düşürücü etkilerine, çalışmamızda damarlar üzerine olduğu gösterilen çeşitli etkilerin katkısının bulunduğu söylenebilir.
Hipertiroidli ratların idrar kesesi kontraksiyonları üzerine eritromisinin etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada, eritromisinin hipertiroidli rat idrar kesesi kontraktil cevapları üzerindeki olası inhibe edici etkisinin ortaya konması amaçlandı. Deneyde 250-350 g ağırlığında yetişkin erkek Wistar albino rat kullanıldı. Ratlar 2 gruba ayrıldı (her grupta 10'ar olmak üzere), birinci gruba standart rat yemi ve su (euthyroid), ikinci gruba ise 10 gün boyunca derialtı yolla 50 µg/100g L tiroksin verildi (hipertiroid). Rat idrar keseleri izole organ banyosuna asıldı. Eritromisin (10-3, 5x10-4 ve 10-8 M) varlığı ve yokluğunda, karbakol (10-3-10-8 M) ve potasyumun (10-2 – 6×10-2 M, KCl) kontraktil cevapları Emax, pD2 ve shiftEC50 olarak belirlendi. Ayrıca eritromisin varlığında ve yokluğunda, atropin (10-8 M), verapamil (10-8 M) ve kalsiyumsuz Krebs Henseleit çözeltisinde karbakol (10-3-10-8 M) kontraktil cevapları belirlendi. Eritromisin uygulaması, karbakol ve KCl ile uyarılmış kontraksiyonları önemli derecede azalttı. Buna karşın atropine direnç gösteren karbakol ile uyarılmış kontraksiyonları engellemedi. Kalsiyumsuz Krebs Henseleit çözeltisinde ve 10-8 M verapamil varlığında karbakolün kontraktil cevapları azaldı. Ayrıca eritromisin verapamil (10-8 M) ile birlikte uygulandığında karbakolun kontraktil cevaplarını engelledi. Çalışma sonunda eritromisinin hipertiroidli rat idrar kesesi kontraksiyonlarını engellediği, bu etkisini de kalsiyumun taşınımında değişikliğe yol açarak ve kalsiyumun hücre içine girişini kısıtlayarak gösterdiği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Eritromisin, hipertiroid, idrar kesesi, kontraksiyon, inhibisyon, rat.
Seçilmiş fenol türev bileşiklerinin pankreatik kolesterol esteraz enzim aktivitesi üzerine etkilerinin in vitro ve in silico olarak belirlenmesi
Bu tez kapsamında seçilmiş pankreatik kolesterol esteraz enzim aktivitesi üzerinde bazı fenolik bileşiklerinin inhibisyon etkisi in vitro ve in siliko olarak test edilmiştir. Enzimin inhibisyonu diyetle alınan kolesterolü durduracağı için farmakolojik uygulamalar için önem taşımaktadır. İn vitro sonuçlardan elde edilen IC50 değerleri 12-64 µM aralığındadır. Enzim-ligand etkileşimlerini moleküler seviyede belirlemek için Molegro Virtual Docker MVD 2019.7.0 programı kullanılarak doking çalışması yapıldı. Hidrojen bağlarının ligand-protein bağlanmasında etkili olduğu gözlemlendi. İn vitro ve in silico çalışmalar değerlendirildiğinde oleropinin enzim üzerinde en etkili molekül olduğu belirlenmiştir.
Glutatyon s -transferaz enziminin kaz (Anser Anser Domesticus) karaciğerinden saflaştırılması, karakterizasyonu, bazı kimyasalların ve metallerin enzim aktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu tez kapsamında, Kaz (Anatidae) karaciğer dokusunda Glutatyon S-transferaz (GST; EC 2.5.1.18) enziminin saflaştırılması, karakterizasyonu ve bazı kimyasalların enzim aktivitesi üzerine etkileri incelenmiştir. Kaz karaciğer dokusundan GST enziminin saflaştırılması işlemi için afinite kromatografisi yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntemle enzim 0,121 EÜ/mg protein spesifik aktiviteye sahip %70 verim ile 48,4 kat saflaştırılmıştır. Saflaştırılan enzimin saflık derecesi SDS-poliakrilamid jel elektroforezi yapılarak kontrol edilmiş ve tek bant elde edilmiştir. Molekül ağırlığı yaklaşık 23 kDa olarak hesaplanmıştır. Enzimin optimum pH'sı 7, stabil pH'sı 6.5, optimum iyonik şiddeti 100 mM K-fosfat ve son olarak optimum sıcaklığı 40 °C olarak hesaplanmıştır. Bunun yanı sıra GSH substratı için KM sabiti 1,34 mM ve Vmax değeri 1,14 EÜ/ml, CDNB substratı için KM sabiti 0,68 mM ve Vmax değeri 0,5 EÜ/ml olarak hesaplandı. Son olarak kaz karaciğer dokusundan saflaştırılan GST enzimine Se-2, Hg+2, Ag+, ve Fe+2 gibi metal iyonları ile Oksitetrasiklin, Tilosin Tartarat, Enrofloksasin ve Doksisiklin kimyasallarının inhibisyon etkileri incelendi ve bu kimyasallar ile metal iyonlarının IC50 değerleri hesaplandı.
Asetilkolinesteraz ve butirilkolinesteraz enzimleri üzerinde bazı bitki yağlarının etkilerinin incelenmesi
Bitkilerden doğal olarak elde edilen yağlar yüzlerce yıldır geleneksel tedavide kullanılan en etkili araçlardan biri olmuştur. Birçok hastalığın tedavisinde yararlanılan direkt olarak ya da karışımın bir parçası olarak doğal bitki yağları önemli bir bileşen olmuştur. Çalışmamızda çörek otu yağı, nane yağı, limon yağı, hint yağı ve lavanta yağının AChE ve BChE enzimleri üzerindeki inhibisyon etkileri incelendi. Bu amaçla enzim aktiviteleri üzerine inhibisyon etkisi gösteren bu maddeler için IC50 değerleri hesaplandı.
Bazı bitki ekstrelerinin kolinesteraz inhibisyon potansiyellerinin belirlenmesi
Asetilkolin (ACh), vücutta periferik ve merkezi sinir sisteminde işlev gören temel bir nörotransmitterdir. Asetilkolinesteraz (AChE, EC 3.1.1.7), asetilkolini parçalayan bir hidrolaz enzimi olarak görev yapar. Öte yandan, Bütirilkolinesteraz (BChE, EC 3.1.1.8), spesifik olmayan bir kolinesteraz enzimidir. Kolinesteraz inhibitörleri, asetilkolinin yıkılmasını engelleyen enzimleri baskılar. Bu inhibitörlerin başlıca kullanımı Alzheimer hastalarının demansını tedavi etmektir. Alzheimer hastalığında beyindeki ACh seviyeleri düşer ve kolinesteraz inhibitörleri, bu seviyeleri dengeleyerek hastalığın iyileştirilmesine katkıda bulunur. Bu tez çalışmasında bazı bitkilerin (Alcea setosa, Eryngium campestre, Falcaria vulgaris ve Glycyrrhiza glabra L.) ekstrelerinin AChE ve BChE enzimleri üzerindeki inhibisyon potansiyelleri belirlenmeye çalışıldı. Bu amaçla enzim aktiviteleri üzerine inhibisyon etkisi gösteren bu ekstreler için IC50 değerleri hesaplandı.
Yeni sentezlenen bazı sülfonamid türevlerinin karbonik anhidraz ve kolinesteraz enzim inhibisyon potansiyellerinin belirlenmesi
İnsan karbonik anhidraz izoenzim I ve II (CA I ve II) inhibitörleri, glokom, kanser vb. hastalıkların tedavisinde kullanılma potansiyelleri nedeniyle önemli terapötik ajanlar olarak kabul edilmektedir. Kolinesterazların (ChE'ler), yani asetilkolinesteraz (AChE) ve bütirilkolinesterazın (BChE) inhibisyonu, bugüne kadar Alzheimer hastalığı (AD) için en etkili tedavi yaklaşımı olarak kabul ediliyordu. Bu çalışmada sülfonamid grubu içeren bir dizi yeni Schiff bazı türevi sentezlendi. Sentezlenen mokelüllerin karakteizasyonu elementel analiz ve FTIR, 1H- ve 13C-NMR gibi bazı spektroskopik yöntemler kullanılarak yapıldı. Bu dört esteraz enzimine karşı sentezlenen tüm moleküller, güçlü bir şekilde etkisi gösterdiler. Sonuç olarak, sentezlenen bazı Schiff bazı sülfoamid türevlerinin, bu çalışmada kullanılan enzimlere karşı nanomolar seviyesinde güçlü inhibisyon aktiviteleri nedeniyle yeni potansiyel ilaç adayı moleküller olabileceği söylenebilir.
Triple negatif meme kanserinde WNT/B-katenin sinyal yolağının inhibisyonunun terapötik etkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Wnt/β-katenin sinyal yolağının aktivatör kinazı olan TNIK' ın NCB-0846 ile inhibisyonunun triple negatif meme kanseri üzerindeki terapötik etkisinin moleküler düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Triple negatif meme kanseri hücre hattı olarak MDA-MB-231, kontrol hücre hattı olarak ise MCF-10A hücreleri kullanılmıştır. WST-1 analizi ile NCB-0846'nın sitotoksik etkisi, Annexin V analizi ile apoptotik etkisi, hücre döngüsü analizi ile hücre döngüsüne etkisi ise , Akridin Oranj boyama ile hücre morfolojisine olan etkisi gösterilmiştir. Ayrıca CTNNB1 (β-katenin) gen ekspresyonu üzerindeki etkisi RT-PCR analizi gösterilmiştir. Tüm analizlerde hücrelere 1, 2 ve 3 μM dozlarda NCB-0846 uygulanmış ve NCB-0846 uygulanmayan hücre hatları negatif kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir ve deneyler üçer kez tekrar edilmiştir. BULGULAR: NCB-0846, MDA-MB-231 hücrelerindeki canlılık oranları zaman ve doz bağımlı olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0,01). MDA-MB-231 hücreleri için en düşük canlılık oranları 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda %42,20 olarak belirlenmiştir. MCF-10A hücrelerinde 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda canlılık oranı %53,92 olarak belirlenmiştir (p<0.01). Apoptotik hücre oranları, MDA-MB-231 ve MCF-10A hücrelerinde 3 μM NCB-0846 inkübasyon için sırasıyla %60,5 ve % 39,33 olarak tespit edilmiştir. MDA-MB-231 hücrelerinde NCB-0846'nın artan konsantrasyonuna bağlı olarak G2/M evresinde hücre tutulmasına neden olduğu belirlendi (p<0.01). Ayrıca morfolojik olarak, MDA-MB-231 hücrelerinde DNA fragmentasyonu, kromatin yoğunlaşması ve hücre büzülmesi gözlemlendi. RT-PCR analizinde ise MDA-MB-231 hücrelerinde CTNNB1 ekspresyon seviyesi azalırken, MCF-10A hücrelerinde anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir. SONUÇ: NCB-0846'nın, MDA-MB-231 hücrelerinde hücre canlılığını inhibe ederken, apoptozu indüklediği gösterildi. Sonuçlarımız, NCB-0846'nın kanser tedavisi için uygun bir aday olabileceğini, ancak moleküler düzeyde etki mekanizmalarını daha iyi anlamak için daha ileri in vitro ve in vivo çalışmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Triple negatif meme kanseri, Wnt/β-katenin, TNIK, NCB-0846
Hacıhaliloğlu kayısı Pprunus armeniaca L. cv. Hacıhaliloğlu ) meyvesinden biyoaktif bileşiklerin ekstraksiyonu ve özelliklerinin belirlenmesi
Bu çalışmada Kayısı ( Prunus armeniaca L) meyvesinin toplam fenol miktarı, toplam antioksidan miktarı , diyabette anahtar konumda olan α-glikozidaz ve α-amilaz üzerine inhibisyon etkisi ve antibakteriyel aktivitesi gibi biyoaktif özellikleri incelenmiştir. Metanol, etanol ve hekzan kullanılarak elde edilen özütlerin toplam fenol miktarı gallik asite eşdeğer olarak 0.075 - 1.28 mg/g arasında değişirken, en yüksek toplam fenolik madde etanollü özütte bulunmuştur. Meyve özütlerinin antioksidan kapasiteleri, DPPH yöntemine göre serbest radikal giderici etkisi 1.20-12.4 mM TE/ g ekstrakt arasında değişirken, FRAP yönteminde indirgeme gücü kapasitesi 5.73- 15.03 mM TE/ g ekstrakt arasında değişmiştir. En güçlü antioksidan etki FRAP yöntemine göre etanolde bulunurken, DPPH yöntemine göre hekzanlı özütte gözlenmiştir. α-glikozidaz inhibisyonu IC50 cinsinden 63.38- 954,00 mg/mL arasında farklılık gösterirken, α-amilaz inhibisyonu ise IC50: 6.26- 9.69 mg/mL arasında değişmiştir. α-glikozidaz ve α-amilazı inhibe etmede etanollü özüt en etkili bulunmuş olup değerler sırasıyla 593.3 mg/mL ve 118.66 mg/mL tespit edilmiştir. Kayısı meyve özütlerinden sadece etanollü özüt antibakteriyel aktivite göstermiştir. Etanollü özütün disk difüzyon yönteminde oluşturduğu zon çapı 7.66 mm (Escherichia coli) ve 8.33 mm (Staphylococcus aureus) olmuştur.
İnme sonrası spastisitede spinal refleksler ve botulinum a toksin uygulamasının etkileri
Bu çalışma, İnme sonrası spastisite gelişen hastalarda spastisiteli alt ekstremitede spinal refleks değişimlerini incelemek, inmeli hastaların spastik alt ekstremitesinde olan spinal refleks değişimlerini inmeli hastaların sağlam alt ekstremitesi ve sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak amacı ile gerçekleştirildi. Bir başka amacı ise inme sonrası spastisite gelişen alt ekstremiye uygulanan Botulinum A Toksin (BoNT) uygulamasının hem spastik alt ekstremitede hemde sağlam alt ekstremitede ki spinal refleks değişimine etkisini ve bu sayede BoNT uygulamasının santral ve periferik etkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmaya yaş ortalaması 56 (±12) yıl olan 14 inmeli, yaş ve cinsiyet olarak eşleştirilmiş yaş ortalaması 61 (±16) yıl olan 14 sağlıklı birey alındı.Çalışmaya katılan tüm bireylerin sosyo-demografik özellikleri kaydedildikten sonra çalışma grubunun tüm bireylerine BoNT uygulama öncesi ve uygulama sonrası 1. ay ve 3. ayda Modifiye Rankin Skalası(MRS), Modifiye Ashwort Skalası (MAS)değerleri not edilerek, disinaptik inihibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyonyüzdesi ölçümü yapıldı. Kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesine tek bir defa disinaptik inhibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyon yüzdesi ölçümü yapıldı. İnme sonrası spastisite gelişençalışma grubunun alt ekstremitesinde;sağlam alt ekstremite ve kontrol grubuna göre disinaptik inihibisyon, presinaptik inhibisyon ve postaktivasyon depresyon yüzdesi azalmış olarak tespit edildi. Bu azalma disinaptk inhibisyon için özellikle 2 ve 5 ms interstimulus intervalde iken presinaptik inhibisyon için 20, 80, 100, 150 ms interstimülüs intervalde idi.BoNT uygulama sonrası 1.ay ve 3.ayda yapılan incelemelerde çalışma grubunun spastik alt ekstremitesinde azalmış olan disinaptik ve presinaptik inhibisyonun artarak çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesi ile benzer düzeylere ulaştığı tespit edildi.BoNT uygulama öncesi çalışma grubunun spastik alt ekstremitesinde azalmış olan postaktivasyon depresyon yüzdesi BoNT uygulama sonrası 1. ayda çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesi ile benzer düzeylere ulaştığı, BoNT uygulama sonrası 3. ayda ise çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ve kontrol grubunun çalışılan alt ekstremitesine göre azalmış olarak tespit edildi. BoNT uygulama öncesiçalışma grubunun sağlam alt ekstremitesi ile kontrol grubunun disinaptik inhibisyon düzeyi normal sınırlarda iken BoNT uygulama sonrası 1.ayda çalışma grubunun sağlam alt ekstremitesinde disinaptik inhibisyonun azaldığı tespit edildi. Bu çalışma ile spastisiteli hastalarda presinaptik inhibisyonun, disinaptik inhibisyonun ve postaktivasyon depresyon yüzdesinin azaldığı tespit edilmiştir. BoNT uygulamasının hastaların klinik değerlendirme olan MRS ve MAS değerlerinde bir düzelme sağladığı gibi; presinaptik, disinaptik ve postaktivasyon depresyon yüzdesini arttırıcı etkisiyle elektrofizyolojık olarak da düzeltmektedir.BoNT uygulamasının sağlam ekstremitede ki spinal refleks değişimi yapması BoNT'un santral etkimekanizmasını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler:Botulinum A toksin, disinaptik inhibisyon, postaktivasyon depresyon, presinaptik inhibisyon, spastisite
Eskişehir civarında kültürü yapılan Cuminum cyminum L. meyvelerinin uçucu yağı üzerinde kimyasal ve biyolojik aktivite çalışmaları
Kimyon (Cuminum cyminum L.) (Apiaceae) baharat olarak kullanımının yanında dünyada ve ülkemizde kültürü yapılan önemli bir tıbbi ve aromatik bitkidir. Son yıllarda kimyon meyvesinin uçucu yağıyla ilgili antimikrobiyal, antioksidan, antifungal, antienflamatuar, antidiyabetik, hipoglisemik aktiviteleri hakkında çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmada Eskişehir Sivrihisar ilçesi Böğürtlen köyü ve Eskişehir Geçit Kuşağı Tarımsal Araştırma Enstitüsü'nden kimyon meyveleri temin edilmiştir. Meyvelerin uçucu yağları Clevenger apareyinde su distilasyonu yöntemiyle elde edilmiş, elde edilen bu uçucu yağların kimyasal bileşimi GK ve GK/KS ile analiz edilmiştir. Elde edilen kimyon meyve uçucu yağlarının, 3 Gram pozitif (Staphylococcus aureus, Bacillus cereus, Bacillus subtilis) ve 1 Gram negatif (Escherichia coli) bakteri üzerine mikrodilüsyon yöntemiyle antibakteriyel aktivite ölçümü yapılmış, minimum inhibisyon konsantrasyonları (MİK) belirlenmiştir. Sonuç olarak iki kimyon meyve uçucu yağı örneği de dört bakteri üzerinde antibakteriyel etki göstermiş olup, Bacillus subtilis uçucu yağlara en duyarlı bakteri olarak belirlenmiştir. (1,25 mg/mL). Escherichia coli iki uçucu yağa karşı en dirençli bakteri olarak bulunmuştur ve sırasıyla MİK değerleri 5 mg/mL ve 10 mg/mL olarak tespit edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Cuminum cyminum L., Antibakteriyel aktivite, MİK, Uçucu yağ.
İşitme kayıplı çocukların yürütücü işlev ve dil becerilerinin geliştirilen yürütücü işlevler ölçeği ve uyarlanan pragmatik profil ile incelenmesi
Hedefe yönelik davranışlarımızı düzenlememizi sağlayan yürütücü işlevlerde yaşanan sorunlar sosyal ve akademik yaşantıda başarısızlığa sebep olmaktadır. Yürütücü işlevler ve dil becerilerinin ilişkili süreçler olduğu, işitme kayıplı çocukların hem yürütücü işlevlerde hem de dil becerilerinde sorun yaşadıkları göz önünde bulundurulduğunda her iki beceriyi de bildirime dayalı değerlendirmeyi sağlayacak araçlara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenle çalışmanın ilk bölümünde 3,0-11,11 yaş arası çocukların yürütücü işlevlerini değerlendiren geçerli ve güvenilir bir ölçek geliştirmek ve "The Pragmatics Profile for People who use AAC" dil değerlendirme aracının Türkçe uyarlama çalışmasını yapmak amaçlanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise amaç geliştirilen ve uyarlanan araçlar kullanılarak işitme kayıplı ve işiten çocukların yürütücü işlev ve dil becerilerini incelemektir. Sonuç olarak geliştirilen YİÖ-Ebeveyn ve YİÖ Öğretmen'in 6 boyutlu yapıdan oluşan, geçerli, güvenilir ve ayırt ediciliği yüksek iki ölçme aracı oldukları ortaya konmuştur. Uyarlama çalışması yapılan Pragmatik Profil'in dilsel ve yapısal eşdeğerliğine ilişkin kanıtlar süreç içerisinde görev alan uzmanların nitelikleri ve deneyimleri ile sağlanmıştır. Ayrıca pragmatik dil becerileri ve yürütücü işlevlerin ilişkili süreçler olduğu işitme kayıplı ve işiten çocukların yürütücü işlevlerinde işiten çocuklar lehine fark olduğu ortaya konmuştur.