Public law
382 theses under this subject heading
6413 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu kapsamında disiplin hukuku ilkelerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amaçları; pozitif düzenlemeler, içtihat ve doktrin tarafından ortaya konulan disiplin hukuku ilkelerini derleyip incelemek, bu ilkelerin uygulanması açısından farklı görüşleri ortaya koymak, ilkelerin birbirleri ile olan etkileşimini bütüncül bir bakış açısıyla ele almak, 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu kapsamındaki görünürlüklerini ve eksikliklerini benzer disiplin mevzuatı ile yapılan karşılaştırmalarla tespit etmek ve tespit edilen eksikliklere çözüm önerileri getirmektir. Tespit edilen ilkeler esas ve usule göre tasnif edilerek kanun koyucu, yargı organları ve idareye yönelik olarak incelenmiş ve disiplin soruşturmasının öncesinde, soruşturma esnasında ve sonrasında etkili oluşlarına göre de sınıflandırılmışlardır. Bu kapsamda özellikle 2013 öncesi döneme kıyasla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uyum açısından sağlanan ilerlemeler dikkat çekici olmakla beraber, başta kanunilik, ceza muhakemesi ile disiplin soruşturmasının bağımsızlığı ilkeleri ve disiplin amirlerinin kıyas yetkisini kullanımı kapsamında Kanun'da yapılacak değişikliklerle askerî disiplin hukukunun hukuk devleti idealine daha da yaklaştırılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu alanda daha önce yapılan diğer çalışmalardan farklı olarak, geçirdiği değişikliklerle adeta yaşayan bir kanun olan 6413 sayılı Kanun'un son hali ile Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'ın benzer disiplin mevzuatına dair son içtihatları ışığında değerlendirmeler yapma fırsatı bulunmuştur.
Siber egemenlik
Bu tez, modern egemenlik anlayışının dijital çağdaki dönüşümünü 'siber egemenlik' olgusu çerçevesinde ele almaktadır. Geleneksel Vestfalya düzeninden itibaren 'egemenlik', devletin fiziksel sınırları üzerindeki mutlak otoritesini ifade ederken, siber uzay bu anlayışın sınırlarını zorlayan ve farklı aktörlerin de güç sahibi olabildiği yeni bir mecra yaratmıştır. Büyük teknoloji şirketlerinin veri toplama ve işleme kapasitesi, devletlerin siber saldırı ve savunma stratejileri, uluslararası örgütlerin (NATO, AB gibi) mevzuat çalışmaları ve bireylerin temel hakları (mahremiyet, ifade özgürlüğü vb.) bu yeni egemenlik alanında iç içe geçmiştir. Çalışma üç temel bölüme ayrılmaktadır. İlk bölümde, 'siber uzay', 'büyük veri', 'yapay zekâ', 'siber saldırı' gibi kavramlar tanımlanarak siber mekânın fiziksel olmaktan ziyade söylemsel ve ekonomik-politik yönlerine vurgu yapılmaktadır. İkinci bölümde, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin ve Türkiye gibi farklı ülke ve bölgelerdeki siber düzenlemeler ele alınarak, devletlerin dijital dünyada egemenlik inşa etme girişimlerinin yöntemleri incelenmektedir. Üçüncü bölümde, siber savaş, siber güç ve dijital yayılmacılık konuları Vestfalya sonrası uluslararası hukuk ve ilişkiler ekseninde değerlendirilmekte; ayrıca siber alanda var olan devletlerin egemenlik anlayışları Vestfalyan egemenliğin 'dış egemenlik' boyutuyla değerlendirilmektedir. Genel olarak, tez, siber egemenliğin salt ulusal güvenlik veya teknik bir düzenleme meselesi olmadığını; aksine, politik, ekonomik, hukuksal ve toplumsal boyutlarıyla bütüncül bir yaklaşım gerektiren kompleks bir olguya dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Bu bakımdan, dijital çağın getirdiği fırsatların yanı sıra, birey hakları ve kamu yararının nasıl dengelenebileceği sorusu, siber egemenlik tartışmalarının merkezinde yer almaktadır.
Modern bürokrasinin doğuşu
Bu tez, modern bürokrasinin tarihsel gelişimini ve sosyolojik temellerini Max Weber'in bürokrasi teorisi çerçevesinde incelemektedir. Çalışma, bürokrasinin yalnızca bir idari yapıdan ibaret olmadığını; modern devletin meşru otoritesini kuran ve sürdüren temel mekanizma olduğunu ileri sürmektedir. Bu çerçevede Weber'in "ideal tip", "egemenlik" ve "meşruiyet" kavramları esas alınarak farklı otorite tiplerinin nasıl farklı bürokratik yapılara yol açtığı ortaya konulmuştur. Tezin ilk bölümünde Weber'in yaşamı, düşünsel gelişimi ve sosyolojik yöntemi açıklanmış, özellikle onun "anlama sosyolojisi" ile "ideal tip" kavramı detaylandırılmıştır. Ardından karizmatik, geleneksel ve rasyonel-yasal otorite türlerinin bürokratik yapılar üzerindeki etkisi incelenmiştir. Bu bağlamda, Eski Mısır, Çin ve Kilise bürokrasileri örnekleri üzerinden tarihsel kıyaslamalar yapılmıştır. İkinci bölümde ise modern bürokrasinin tarihsel çıkış noktaları olan İtalya şehir devletleri, Fransız mutlak monarşisi ve devrim sonrası Fransa ile Prusya örnekleri analiz edilmiştir. Analiz için dört maddelik bir kontrol listesi geliştirilmiştir: Para ekonomisinin gelişmesi, idari görevlerin çoğalması (memurun ortaya çıkışı), teknik üstünlük ve yazılılık ilkesi üzerinden tarihsel örnek ele alınmıştır. Bu analizlerde, bürokratik yapılanmanın kapitalizmle eşzamanlı olarak geliştiği ve modernleşme sürecinin ayrılmaz bir parçası olduğu savunulmuştur. Tezin temel savı, modern bürokrasinin rasyonel-yasal otoritenin idari kadrosu olarak özellikle Prusya örneğinde kurumsallaştığıdır. Bu kapsamda elde edilen veriler doğrultusunda modern bürokrasinin doğum yeri Prusya Krallığı yönetimi altındaki Almanya coğrafyası olarak tespit edilmiştir. Doğum tarihi olarak adlandırılmaya en uygun tarih olarak ise Genel Yasa'nın yürürlüğe girdiği 1794 yılı belirlemiştir. Sonuç olarak, Weberyen sosyolojiyle desteklenen bu çalışma, modern bürokrasinin sadece bir örgütlenme biçimi değil, aynı zamanda hukuki meşruiyetin taşıyıcısı olan temel bir yönetim aracı olduğunu göstermektedir.
İdari yargı kararları bağlamında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması
TAHANCI, Fatih. İdari Yargı Kararları Bağlamında Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2024. Devlet, bireylerin adalet ve güvenlik kaygıları sonucunda insanoğlunun ihtiyaçları ile ortaya çıkmıştır. Devlet adını verdiğimiz bu yapının içerisinde insanlar birtakım ilke ve kurallar çerçevesinde istihdam edilmektedir. Güvenlik ve adalet ihtiyacı ile ortaya çıkan bu yapının içerisinde görev alacak olan kişilerin istihdam edilmeleri sürecinin de titizlikle yürütülmesi gerekmektedir. Modern devletin günümüzdeki halinin vücut bulmasıyla birlikte kişilerin göreve atanma sürecinde son halka niteliğinde bulunan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması müessesesi ortaya çıkmıştır. Geçmişten günümüze Türk idare hukuku incelendiğinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının geçmişinin Yıldız jurnallerine kadar uzandığı görülmektedir. 1994 yılına dek kanuni dayanağı bulunmayan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması süreci yönetmelikler çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. 1994 yılında çıkartılan 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli ile Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile kanuni zemin oluşturulmuştur. Ancak 2020 yılına gelindiğinde Anayasa Mahkemesi'nin hem 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hem de 4045 sayılı kanun nezdinde ortaya koyduğu iptal kararları neticesinde kanun koyucu müstakil bir kanun yapmak zorunda kalmıştır. 2021 yılında 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu'nun yasalaşmasıyla kamu personel rejiminde yeni bir düzen ortaya konmuştur. 2022 yılında da Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yapılmasına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiştir. 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu öncesinde müstakil bir kanun bulunmamaktaydı. Böyle bir kanun bulunmadığı için uygulamadaki birçok boşluk yargı kararları ile doldurulmaya çalışılmıştır. İdare hukuku ile ceza hukuku alanındaki yeni uygulamalar, kanun değişiklikleri ve öğretideki farklılıklar süreç içerisinde yargı kararlarına da yansımış benzer konularda farklı kararların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çalışmada Türk idare hukuku içerisinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının tarihsel gelişimi üzerinde durulmuş sonra sırasıyla temel kavramlar güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak kişiler, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını yapacak yetkili kişi ve kurumlar, görev ve yetkilileri, izlenecek süreç yeni kanun ve yönetmelik çerçevesinde anlatılmıştır. Son bölümde ise güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması alanındaki temel tartışma konuları idari yargı kararları bağlamında anlatılmıştır. Anahtar Kelimeler: Güvenlik Soruşturması, Arşiv Araştırması, Kamu Personeli, Devlet Memuru, Kişi Güvenlik Belgesi
Ceza muhakemesinde soruşturma evresinde savunma
Daha Maddi gerçeğe ulaşılması için ceza muhakemesi sürecinde iddia, savunma ve yargılama makamlarının iş birliği içerisinde faaliyet göstermesi büyük önem arz etmektedir. Maddi gerçeğe ulaşılırken tüm bu süreçte şüpheli/sanık haklarının da korunması elzemdir. Ceza muhakemesi faaliyeti, soruşturma aşaması ile başlamış olur. Şüpheliye yönelik ceza muhakemesi işlemlerinin başlaması ile birlikte şüphelinin savunma hakkı başlar. Ancak şüphelinin savunma hakkını kullanabilmesi için hakkındaki suç isnadından haberdar olması gerekir. Şüpheli, savunma hakkını kendisi bizzat kullanabileceği gibi müdafiin hukuki yardımından da faydalanabilir. Şüphelinin müdafi yardımından faydalanması hâlinde şüphelinin kolektif savunmasından bahsedilir. Kolektif savunmanın yapılması, bireysel savunmaya engel olmadığı gibi şüphelinin bireysel savunmasını destekler niteliktedir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda gösterilen bazı durumlarda şüphelinin müdafi yardımından faydalanması zorunlu tutulmuştur. Şüphelinin savunma hakkını kullanmasına ilişkin kimi zaman mevzuatta yer alan düzenlemelerden kimi zamansa hukuka aykırı uygulamalardan kaynaklanan ihlaller yaşanmaktadır. Çalışmamızda uygulamada sık karşılaşılan savunma hakkı ihlalleri incelenmiş; tartışmalı konular ortaya konmaya çalışılmış ve çözüme yönelik birtakım önerilere yer verilmiştir.sonra doldurulacaktır.
Vergi Hukuku açısından kişisel verilerin korunması
Kişisel verilerin korunması ve bu hususta verisi işlenen kişilere tanınan haklar, günümüzde önemi gittikçe artan ve ülkeler tarafından çeşitli çözüm önerileri getirilmek istenen konulardan birisini oluşturmaktadır. Nitekim teknolojinin de gelişmesiyle birlikte, kişisel verilerin işlenmesi hem çok daha kolay hale gelmiş hem de işlenen veri sayısı çok daha fazla artmıştır. Çalışma kapsamında, öncelikle kişisel verilerin korunmasına ilişkin kavramsal açıklamalara ve kişisel verilerin korunması hakkının niteliğine ilişkin tartışmalara yer verilmektedir. Kişisel verilerin korunması, küresel bir konu olduğundan, kişisel verilerin korunması hukukunun gelişiminin değerlendirilmesi de önemlidir. Bu çerçevede, mevzuatımıza da etki eden uluslararası kaynaklar ele alınmıştır. Ülkemizde ise, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile Anayasa'nın 20. maddesinin 3. fıkrasına eklenen hüküm çerçevesinde, kişisel verilerin korunması bir hak olarak Anayasa'da açıkça yer almaya başlamıştır. 2016 yılında da, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu çerçevede, çalışma kapsamında 6698 sayılı Kanun'un getirdiği düzenlemelere de ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Söz konusu Kanun ile getirilen düzenlemeler, vergi mükellefleri açısından da önemlidir. Nitekim uluslararası kaynaklara da benzer şekilde, Kanun ile kişisel verileri işlenen gerçek kişilere oldukça önemli haklar tanınmaktadır. Çalışma kapsamında da, vergi mükelleflerinin kişisel verilerin korunmasına ilişkin hakları, vergi konularına ilişkin istisnalar ışığında ele alınmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 15. maddesi uyarınca taraf devletlerin sözleşme'den kaynaklanan yükümlülüklerinin azaltılması (Derogasyon)
Sözleşme'nin 15. maddesi taraf devletlere, belli koşulların gerçekleşmesi halinde Sözleşme ve Eki Protokollerde güvenceye bağlanan hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin yükümlülüklerini azaltma (derogasyon) imkânı tanımaktadır. Mahkeme içtihatlarına bakıldığında da, AİHS'in 15. maddesine başvurma konusunda taraf devletlere geniş bit takdir payının (the margin of appreciation) tanındığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, askıya alma (derogasyon) sınırsız ve denetimsiz bir biçimde uygulan(a)mamaktadır. Altını çizmek gerekir ki istisnai / kriz halleri taraf devletlere, günümüz çağdaş demokrasilerinin olmazsa olmazları olarak: demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayanan yönetim temellerini aşındırmaya yönelik açık bir çek (carte blanche) vermemektedir. Sözleşme'nin 15. maddesinin 2. fıkrasında da, taraf devletlere askıya almaya başvurduklarında uymaları gereken birtakım maddi ve usuli koşullara yer verilmiştir. Askıya almaya başvurulduğu durumlarda da Konsey organlarınca iki tür denetim / gözetim gerçekleştirilmektedir: İlk olarak Strazburg Mahkemesi önüne gelen başvurularda, taraf devletlerin Sözleşme'nin 15. maddesinin gereklerine riayet edip etmedikleri nazarında, alınan / alınacak tedbirlerin yalnızca durumun gerektirdiği ölçüde tedbirler olup olmadığı, haklı bir mazeret / zaruret hâli görülüp görülemeyeceği, bu mazeretin geçerli olup olmadığı ile ulusal düzeyde yeterince gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini denetlemektedir. İkinci olarak Konsey'in kimi uzmanlık birimleri de denetim / gözetim gerçekleştirmektedir. Mezkûr çalışmada, bölgesel bir insan hakları koruma sistemi öngören AİHS özelinde, savaş, seferberlik, askeri darbe teşebbüsü (15 Temmuz darbe teşebbüsü) salgın hastalık (COVID-19) veya ağır ekonomik bunalım gibi ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlike durumunda uygulanmak zorunda kalınan, bir bakıma taraf devletler yönünden bir can simidi niteliğinde olan "olağanüstü hallerde Sözleşme'den doğan yükümlülüklerin azaltılması / askıya alma / derogasyon" müessesesi inceleme konusu yapılmıştır. Söz konusu bu inceleme sürecinde özellikle Konsey'in yargılama makamı olarak başta Strazburg Mahkemesi'nin kararları olmak üzere Konsey'in diğer organlarının derogasyona yönelik rapor, görüş, açıklama gibi çalışmaları ile Türk Anayasa Mahkemesinin Türkiye'de ilan edilen OHAL kapsamında alınan tedbirlere / kısıtlamalara yönelik başvurularda vermiş olduğu kararlar analiz edilmiştir. Uygulamanın aksayan yönleri ise ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Askıya alma / yükümlülüklerin azaltılması (derogasyon), Olağanüstü hal, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk Anayasa Mahkemesi.
Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu
Neo-liberal politikalarla devlet yapılanmasında bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu dönüşüm uluslararası örgütler ve sermaye kuruluşları tarafından önerilen yapısal uyum paketleri ve düzenleyici reformlar çerçevesinde meydana gelmiş ve geleneksel devlet yapılanmasında bir kopuş yaşanmıştır. Türkiye'de bağımsız düzenleyici kurumlar ve üst kurullar olarak bilinen yapısal biçimler ülke ekonomilerinin birbirine eklemlenmesi hedefine yönelik oluşturulmuştur. Önemli alanların yönetiminin teslim edildiği bu kurullar yönetişim tipi örgütlenme modeline örnek teşkil etmektedir. Kurullar, sermaye ilişkilerinin yoğunlaştığı küreselleşmeye aracılık eden yapısal biçimler olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye'de, uluslararası ekonomiyle bütünleşmeyi sağlayacak ve sermaye açısından kolaylaştırıcı düzenlemelere öncülük edecek bir yapı olarak Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK) kurulmuştur. Daha sonra yatırım ortamını iyileştirme çalışmalarına katkı sağlayacak Yatırım Danışma Konseyi (YDK) oluşturulmuştur. YOİKK platformu ve YDK çok uluslu şirketler ve uluslararası finans kuruluşlarının aktörlerini bir araya getirerek, yatırımcıların taleplerinin ve isteklerinin idarede ve yasal mevzuatta karşılanmasına yönelik faaliyetlerde bulunmaktadır. YOİKK, bu faaliyetleri farklı alanlar için oluşturulmuş teknik komitelerle, yeni adıyla çalışma gruplarıyla yürütmektedir. Yatırım mevzuatı ve yatırımla ilgili idari işlemleri eylem planları vasıtasıyla yeniden düzenleyen bu yapının, toplumsal ilişkileri dönüştürme kapasitesi bulunmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle değişime uğrayan yapı, çalışmalarına devam etmesine rağmen eski etkinliğini yitirmiştir. Bu çalışmada kurullar, YOİKK ve YDK'nın çalışmaları, yapıları, oluşturulmalarında etkili olan politikalar, devlet idaresindeki dönüşümü anlamak maksadıyla incelenmiştir.
Uzay hukukunda milli iktisaba konu olmama ilkesinin yeniden değerlendirilmesi
Milli iktisaba konu olmama ilkesi, uzay hukukunun yaklaşık 60 yıllık geçmişinin bütününe eşlik etmiş bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Hiçbir devletin uzayda herhangi bir egemenlik iddiasında bulunamayacağına hükmeden bu ilke, uzay hukukunun tüm gelişim sürecine tanıklık etmiştir. Bu sürecin milli iktisaba konu olmama ilkesi üzerindeki etkisi ve ilkenin mevcudiyette kabul edilen yorumunun uzay teknolojilerinin gelecek planlarına hazırlıklı olup olmadığı hususu ise çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Çalışmamızda öncelikle tarihsel gelişimi içerisinde milli iktisaba konu olmama ilkesi tüm yönleriyle ve diğer ilkelerle ilişkisiyle birlikte ele alınacaktır. Sonrasında ise planlanmakta olan uzaya yerleşim projelerinin milli iktisaba konu olmama ilkesini nasıl etkileyeceği ve bu projelerin gerçekleştirilmesi için uzay hukukunda bir değişimin gerekip gerekmeyeceği değerlendirilecektir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türk Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında mülkiyet hakkı ve kamulaştırma
Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkı zaman içerisinde farklı formlarda ortaya çıkmış ve dinamikliğini daima korumuştur. Günümüzde sosyal devlet anlayışının etkisiyle mülkiyet hakkı sınırlanabilir bir hak olarak kabul edilmektedir. Kamulaştırma işlemi ise bu hakka müdahale yollardan biridir. Ancak özel mülkiyet hakkına verilen önem de devam etmektedir. Nitekim anayasal düzeyde güvencesi olan mülkiyet hakkına müdahale biçimlerinden Kamulaştırma da yine Anayasada düzenlenmiştir. Bu bağlamda mülkiyet hakkı düzenlemesi ulusal ve uluslararası düzenlemelerde sınırlanabilir bir temel hak olarak yer almıştır. Söz konusu form elbette ki belirli bir sürecin sonucu olarak olgunlaşmıştır. Ancak özel mülkiyet ile bu hakka müdahale biçimlerinden Kamulaştırma, hala yargı organlarının sıklıkla incelediği bir konudur. Dolayısıyla güncelliği devam etmekte ve mülkiyet hakkı ile hakka müdahale arasında adil denge gözetmek üzere, yargı organlarınca da geliştirilen ölçütler oluşmaktadır. Sonuç olarak çalışmanın konusu ve sorununu; mülkiyet hakkının varlığı, hakkın kapsamının gelişimi, sosyal devlet formundaki kamulaştırma işleminin meşruiyet koşulları ve buna ilişkin düzenlemeler ile yargı organlarının kararları oluşturmaktadır. Anahtar Sözcükler Mülkiyet Hakkı, Kamulaştırma, Türk Anayasa Mahkemesi Kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları
Türk vatandaşlığının istisnai yoldan kazanılması
Vatandaşlık, gerçek kişi ile devlet arasında kurulan hukuki ve siyasi bağ olarak ifade edilmektedir. Vatandaşlık, kişilerin bir devlete olan aidiyetini belirlemektedir. Ancak vatandaşın bir devlete olan aidiyeti değiştirilemez nitelikte değildir. Devletler, kendi vatandaşlığının kazanılma ve kaybedilme yolları ile bir kişinin kendi vatandaşı olup olmadığını milli hukukuna göre tespit etmektedir. Türk hukukunda Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin temel düzenleme 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (TVK)'da yer almaktadır. Vatandaşlığının sonradan kazanılması TVK'nın 9. maddesi gereğince yetkili makam kararı, evlat edinilme ya da seçme hakkının kullanılması ile gerçekleşmektedir. Yetkili makam kararıyla vatandaşlığın kazanılması ise bir yabancının vatandaşlığını kazanmak istediği ülkenin kanunlarında belirtilen şartları gerçekleştirerek o ülkenin vatandaşlığını sonradan kazanmasıdır. Türk vatandaşlığının istisnai yoldan kazanılması ise yetkili makam kararıyla Türk vatandaşlığının kazanılması türlerinden biridir. Birçok devlet özel nitelikleri bulunan bazı yabancılara vatandaşlık kanunlarında getirdikleri düzenlemeler ile kolay yoldan vatandaşlık kazanma imkânı sağlamaktadır. TVK'nın 12. maddesinde de bazı yabancılara, yetkili makam kararıyla Türk vatandaşlığının kazanılmasında aranan genel şartlar aranmaksızın, Türk vatandaşlığının istisnai yoldan daha kolay bir şekilde kazanılması olanağı tanınmıştır. "İstisnai Yoldan Türk Vatandaşlığının Kazanılması" başlıklı çalışmamızda istisnai olarak Türk vatandaşlığının kazanılması, ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde değerlendirilecek ve karşılaştırmalı hukukta istisnai yoldan vatandaşlığın kazanılmasına ilişkin düzenlemeler incelenecektir. Bu kapsamda istisnai yoldan vatandaşlık kazanabilecek kişilerin mevzuatta ne şekilde düzenlendiği ve düzenlemenin uygulamada ortaya çıkarabileceği belirsizlikler üzerinde durulacaktır.
Türk Anayasa Hukukunda sosyal güvenlik hakkı ve uygulamaları
İnsanlığın başlangıcından itibaren bireyin ihtiyaç duyduğu korunma ve güvenlik duygusunun bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyal güvenlik kavramı, 18. ve 19. Yüzyıllarda sanayileşmenin de etkisiyle hak formuna kavuşmuş, önce ulusal anayasalarda ardından uluslararası sözleşmelerde sosyal bir hak olarak yerini almıştır. Toplumsal ve bireysel ihtiyaçlara cevap verebildiği ölçüde işlevselliğini koruyan sosyal güvenlik hakkı, ortaya çıktığı günden itibaren içeriğini genişletmeye devam etmektedir. Devlete pozitif edim yükümlülüğü yükleyen haklardan olması onu hem ulusal hem de uluslararası düzeyde talep edilebilirlik, gerçekleştirilebilirlik ve yargılanabilirlik anlamında farklı bir noktada konumlandırmaktadır. Türkiye'de sosyal güvenlik hakkının anayasal bir hak olarak tanımlanmasıyla ve özellikle Anayasa Mahkemesi'nin de kuruluşuyla birlikte başlayan süreçte sosyal haklar içerisinde en çok yargılama konusu yapılan hakkın sosyal güvenlik hakkı olması dikkate değerdir. Bu durum, sosyal güvenlik hakkının birçok boyutuyla değerlendirilebildiği içtihat çeşitliliğini de beraberinde getirmiştir. Çalışmanın amacı sosyal güvenlik hakkının geçmişten günümüze geldiği noktayı Yüksek Mahkeme'nin içtihatları da değerlendirilmek suretiyle ortaya koymak ve Yüksek Mahkeme'nin sosyal güvenlik hakkına bakış açısına genel bir çerçeve çizmektir.
Yeni nesil teknolojilerden insansız hava aracı ve özel hayatın gizliliğinin korunması
Askeri amaçlar için üretilen insansız hava aracının (İHA), birey kullanımına kadar olan evrimi ve gelişimi hayatın her alanına nüfuz etmeye devam etmektedir. İHA'lara entegre edilebilen faydalı yükler, uçuş süresinin uzunluğu, insan faktörünün nerdeyse sıfıra inmesi gibi avantajları sayesinde kamu güvenliğinin ve huzurunun sağlanması için polis teşkilatı tarafından da İHA kullanımı son yıllarda çarpıcı biçimde artmaktadır. Türkiye'de Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki Havacılık Dairesi Başkanlığı 2018 yılı itibari ile 81 ilde İHA büro amirliklerinin kurulumu tamamlanmış olup gelecek vizyonu olarak her geçen gün İHA kapasitesini arttırmaktadır. ABD'de yaşanan 11 Eylül saldırısından sonra "tehlikenin tehlikesini önlemek" proaktif polislik anlayışı olarak benimsenmektedir. Tehlikenin önlenmesi ancak gelişmiş gözetim teknolojileriyle mümkün olmaktadır. Bu bağlamda polis tarafından aslında her an var olduğunu bildiğimiz ama aslında çoğu zaman göremediğimiz yeni nesil araçlarla yoğun bir gözetim teknolojisi kullanılmaktadır. Bilimdeki yenilikler, teknolojinin ilerlemesi bunun sonucu olarak, daha sofistike teknolojik kapasite, yalnızca artan verimlilikle değil, aynı zamanda ahlaki değerlerle, politik ve hukuki ilerlemeyle de ilişkilidir. Günümüzde gözetim teknolojilerinin yaygın ve yoğun kullanılması bireylerin, tüm hareket ve davranışlarının her zaman izleniyormuş gibi kendilerini ayarladıkları bir öz disiplin etkisini, Jeremy Bentham'ın kurguladığı ve Michel Foucault tarafından anlatılan "Panopticon" metaforunu beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, özel hayatın gizliliği ve kamu güvenliği arasındaki değer çatışması, kolluğun yeni nesil gözetim araçlarından olan İHA kullanarak kapsamlı gözetiminden kaynaklanan en önemli etik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Kolluğun İHA kullanımının her geçen gün yaygınlaşması ve kullanılan teknolojinin daha sofistike hale geleceği dikkate alındığında özel hayatın gizliliğine müdahale olabilecek durumların ihtimali artmaktadır. Kolluğun yetkilerini, bireyin haklarını belirlemek bu bağlamda özel hayatın gizliliği ile kamu güvenliğini arasındaki hassas dengenin sağlanmasında büyük önem arz etmektedir. Anayasa tarafından korunan temel ve hak hürriyetlere, olabilecek sınırlamaların ancak kanunla düzenlenebileceği noktasından hareketle, kolluğun İHA kullanımı ile ilgili kanuni düzenleme yapılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada insansız hava araçlarının kamu güvenliğinin sağlanmasına yönelik artan önemine değinilmiş, bu bağlamda insansız hava araçlarıyla ilgili mevzuatta ve güvenlik yönetimi alanlarında kapsamlı düzenleme yapılması ihtiyacının ortaya konulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Vergi Usul Hukukunda elektronik tebligat
Vergilendirme aşamalarından biri olarak tebliğ; mükelleflere, vergisel yükümlülüklerini ve ödevlerini bildirme amacı taşımaktadır. Tarh edilen vergi, tebliğ ile mükellefe bildirilir. Bu bildirim üzerine mükellefin hukuki yollara başvurma süresi başlar. Görüldüğü üzere tebliğ aşaması, mükellef haklarının korunmasında, büyük öneme sahiptir. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin, günlük hayatın her alanında olduğu gibi vergilendirme aşamalarında da kullanılmasıyla elektronik vergilendirme kavramı, ortaya çıkmıştır. Böylece mükellefler, birçok vergi ödevini internet üzerinden yerine getirebilmektedir. Elektronik vergilendirme faaliyetlerinden biri de vergilendirmeye ilişkin evrakların elektronik ortamda tebliğ edilmesidir. Elektronik ortamda tebliğ usulü, 2010 tarihinde, VUK'a 107/A maddesinin eklenmesiyle yasalaşmıştır. 107/A maddesinin hükmüne göre, elektronik tebliğ usulüne dair çeşitli usul ve esasları belirleme yetkisi Hazine ve Maliye Bakanlığına verilmiştir. Hazine ve Maliye Bakanlığı bu yetkiye dayanarak, 2015 yılında, 456 Sıra No'lu VUK Genel Tebliği'ni yayınlamıştır. Elektronik ortamda tebliğ kısaca; VUK'a göre mükellefe tebliğ edilmesi gereken belgelerin, elektronik tebligat sistemi aracılığıyla, muhatabın internet vergi dairesi bünyesinde oluşturulacak elektronik tebligat adresine, vergi idaresi tarafından iletilmesi olarak tanımlanabilir. Elektronik tebliğ, modern tebliğ olarak da isimlendirilebilir. Elektronik ortamda tebliğ usulünün birçok faydası vardır. Özellikle klasik tebliğ usulleriyle karşılaştırıldığında elektronik tebliğ usulü çok daha işlevseldir. Bunun yanında, düzenlemenin yeni olmasından dolayı birtakım eksikliklerin bulunması normaldir. Çalışmada, elektronik tebliğ usulünün güçlü olduğu yönlerden bahsedildiği kadar eksik yönleri de tespit edilmiştir. Ayrıca, tespit edilen bu eksiklikler hakkında öneriler sunulmaya çalışılmıştır.
Yabancı yatırımlar ve kamu hizmeti
Bu tez neoliberal devlet döneminde kamu hizmeti kavramı ve kamu hizmetinin örgütlenmesinde yaşanan değişimin idare hukuku boyutunda ele alınması ve Türkiye açısından bahsi geçen değişimlerin değerlendirilmesine ilişkindir. Çalışmada kamu hizmetleri teknik bakımdan incelenmeye, genel bir tanıma oturtulmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte özellikle doktrine hakim olan kamu hizmeti yaklaşımına günümüz siyasal süreci göz önüne alınarak alternatif bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede milli/yabancı yatırım hukukunun düzenlenmesinde siyasal tercihlerin önemi ve hukukun da buna göre şekillendiği anlaşılmaktadır. Türkiye'de hukuk sisteminin yapısal olarak değiştirilme sürecinin hem esas gayesi hem de bu dönüşümün belirleyeni niteliğindeki yabancı yatırım kavramı, emperyalizmle ilişkilendirilerek hukuka sosyolojik yaklaşımlar üzerinden bir açıklama geliştirilmiştir. Buradaki esas amaç ise yabancı yatırımlara bakıştaki değişikliği anlama ve anlamlandırma çabasından ileri gelmektedir. Anahtar Sözcükler: Yabancı yatırımlar, kamu hizmeti, artı değer, sermayenin serbest dolaşımı, iktisadi kamu hizmetleri.
Lekelenmeme hakkı kapsamında internete erişimin engellenmesi
İnternet ortamında kişilik haklarının korunması, internetin gelişimiyle beraber güncelliğini ve önemini korumakta ve tazelemektedir. İnternetin teknik özelliklerinden kaynaklanan yapısı ve kitle iletişim araçlarındaki yeri, interneti ifade ve basın özgürlüğünün kullanımı noktasında çekici kılmaktadır. Ancak giderek bu özgürlüklere daha fazla müdahale edilmeye başlandığı görülmektedir. İnternete erişimin engellenmesi ile 5651 sayılı Kanun kapsamında yapılan bu müdahalelerin büyük bir çoğunluğunu kişilik haklarının korunması gayesi oluşturmaktadır. Kişilik haklarından biri olan ve giderek daha fazla mütalaa edilen lekelenmeme hakkı, kişinin masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının korunması ile kişinin itibarının korunmasına hizmet etmektedir. Lekelenmeme hakkı kapsamında internete erişimin engellenmesi uygulamalarının internet ortamında ifade ve basın özgürlüğünün sağladığı menfaat ile çatışması ve yarışması sebebiyle dengenin sağlanması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler İnternet, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, kişilik hakları, lekelenmeme hakkı, erişimin engellenmesi.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde bütçe hakkının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
İngiltere'de 1215 yılında Magna Carta ile ortaya çıkan bütçe hakkı; "kamu gelir ve giderlerinin miktarı ve türünün belirlenmesi ve onaylanması" olarak tanımlanmaktadır. Bütçe hakkının süjesi olan halk bu hakkın kullanım yetkisini domgrafik koşullar nedeniyle kendi seçtiği temsilcilere devretmiştir. Bu bakımdan parlamentolar bütçe hakkına değil, bütçe yetkisine sahiptir. Yasama organının yürütme organı karşısındaki konumuna bağlı olarak etkinlik düzeyi değişen bu yetki, hükümet sistemleri açısından farklılık göstermektedir. 2017 Anayasa değişikliği ile parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesi dolayısıyla bütçe hakkı etkinliği Türkiye açısından da değişim göstermiştir. Çalışmanın birinci bölümünde bütçe ve bütçe hakkı kavramı ve bütçe hakkının tarihsel gelişimi incelenmiştir. Bütçenin hukuki niteliği ve bütçe hakkının unsurlarından hareketle bütçe hakkının etkinliğini artıran faktörlere ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur. Etkinlik kavramı çalışmada iktisadi açıdan kullanılmamaktadır. İkinci bölümde farklı hükümet sistemlerinden seçilen örnek ülkelerin bütçe hakkı etkinlikleri karşılaştırmalı olarak incelenerek söz konusu ülkelerin bütçe hakkı etkinliği artıran hususlar karşılaştırmalı olarak tespit edilmiştir. Üçüncü bölümde ise değişen hükümet sistemi ile birlikte değişim gösteren bütçe süreci ve bütçe sürecine etki eden yeni süjeler itibariyle etkilenen bütçe hakkı etkinliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur. Farklı hükümet sistemlerine sahip ülkelerdeki bütçe hakkı etkinliği ile karşılaştırmalı olarak yeni hükümet sisteminde bütçe hakkı etkinliğini sağlamaya yönelik çözüm önerileri ortaya konulmuştur.
Türk vergi hukukunda hata kavramı ve düzeltme yolu
Vergilendirme işlemlerinde yapılan hatalar, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ile öngörülen düzeltme yolu ile giderilebilmektedir. Düzeltmenin konusunu aynı Kanun ile tanımlanan vergi hataları oluşturmaktadır. Düzeltme yolunun öngörülmesindeki amaç, vergi hatalarının sebebiyet verdiği hukuka aykırılıkların, yargılama yoluna gidilmeksizin hızlı ve pratik bir şekilde giderilmesidir. Ancak düzeltme yoluyla giderilebilecek vergi hatalarının kapsamının belirlenmesine ve düzeltme başvurusunun reddi halinde yargı yoluna başvuru usulünün ne şekilde olacağına ilişkin hususların yanlış değerlendirilmesi halinde, ilgililerin hak kaybına uğraması söz konusu olabilir. İdari aşamada çözüm yöntemi olarak öngörülen bu yola ilişkin olarak; vergi hatalarının kapsamının belirlenmesi, düzeltme başvurusu ile başvurunun reddi halinde yargı organlarına başvuru usulünün incelenmesi bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır.
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şartı
Anayasa Şikâyeti, ülkemizde oldukça yeni bir müessese olup 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren yürürlüktedir. "Bireysel başvuru" olarak ifadesini bulan bu anayasal hak, temel hak veya hürriyetleri kamu gücü tarafından ihlal edilen kişilerce, hak ihlali iddiasının iç hukukta öngörülen tüm başvuru yolları tüketildikten sonra son çare olarak Anayasa Mahkemesi'nde açılan bir dava ile ileri sürülmesidir. Bireysel başvurunun kabul edilebilirlik koşullarından biri olan "olağan kanun yollarının tüketilmiş olması" şartının kapsam ve sınırlarının tartışıldığı bu çalışmada, uygulamada ortaya çıkan sorunlar, kuralın uygulanmadığı veya uygulanamayacağı durumlar etraflıca ele alınmaktadır. Çalışma boyunca, bireysel başvurunun insan haklarının korunmasına hizmet eden bir başvuru yolu olması esasında yol alınmış ve özün usule hâkim olması gerektiği savunulmuştur. Bireysel başvuruda bulunmadan önce tüketilmesi gereken başvuru yollarının tüketilmemesi, çoğu zaman bu konudaki bilgi ve tecrübenin yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu çalışma ile bireysel başvuru sisteminin etkin uygulanmasına katkı sağlanması amaçlanmaktadır.
Ceza muhakemesi hukukunda karakter delili
Ceza muhakemesinde karakter delili muhakemenin konusu olan vakıalar dışındaki davranışlar ile eğilime ilişkin delillerdir. Anglo-Amerikan Hukuku'ndaki karakter delili kullanım yasaklarına karşılık; Kıta Avrupası Hukuku'nda karakter deliline ilişkin kısıtlamalara yer verilmemektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda da herhangi bir yasak öngörülmemektedir. Tez kapsamında öncelikle karakter kavramı çeşitli disiplinlerin yardımıyla tanımlanmaya çalışılırken; karakterin ceza muhakemesinde neden önemli olduğu vurgulanmaktadır. Karakter deliline ilişkin doğrudan düzenleme yapılmamış olmasına karşın Ceza Muhakemesi Kanunu'ndaki genel düzenlemeler ve öğretideki görüşlerden hareketle karakter delilinin ispat hukukundaki yerini tespit etmek amaçlanmıştır. Bu çerçevede çalışmada emare vakıa olarak karakterin ispat hukukunda çeşitli kurumlarla ilişkisi ortaya konulmaktadır. Son olarak Anglo-Amerikan Hukuku ve Kıta Avrupası Hukuku'nun karakter delili yaklaşımlarındaki farklılıklar izah edilmektedir. Anglo-Amerikan Hukuku'nda karakter delilinin leh ve aleyhine görüşlere yer verilerek Türk ceza muhakemesi hukukunda düzenleme yapılmasına gerek olup olmadığı belirlenmeye çalışılmaktadır.
Parada sahtecilik suçu
''Parada sahtecilik suçu'', günümüzde teknolojik yenilikler sonucu gün geçtikçe artmakta ve daha farklı bir boyut kazanmaktadır. Ülke ekonomileri ve kamunun güveni için ciddi bir tehdit unsuru olmaya devam etmektedir. Bu kapsamda, incelenen suç tipi, sadece ulusal düzeyde değil uluslararası düzeyde de mücadele edilmesi gereken bir konu olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Nitekim, bu durum da ülkeleri işbirliği yapmaya ve bu konuda çeşitli önlemler almaya itmektedir. Bu sebeple, ülkemizde de 765 sayılı Türk Ceza Kanunu zamanında olduğu gibi yine yoğun bir uygulama alanı bulmuştur. Ancak, buna rağmen doktrinde bu suç tipi üzerinde yeterli çalışma da yapılmadığı gözlenmiştir. Her ne kadar, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmeden önce konuyla ilgili öğretide birtakım doyurucu çalışmalar olsa da iki kanunda yer alan düzenlemeler birçok yönden farklılık içermektedir. Bu sebeple eskiden oluşan doktrinel çalışmalar ve uygulamalardan yararlanma imkânı oldukça kısıtlıdır. Anılan eksikliklerin giderilmesine kısmen de olsa katkı sağlayabilmek amacıyla hazırlanan çalışmamızda, tartışmalı noktalar ön plana çıkarılmak suretiyle, suça ilişkin temel kavramlar, suçun yapısal unsurları incelenmiş; bu kapsamda ''sahte üretim'', ''sürüm yeteneği'' gibi bu suç açısından önem arz eden kavramlar detaylı şekilde irdelenmiştir. Ayrıca, çalışma yapılırken konuya ilişkin örneklere ve güncel vakalara sık olarak olarak başvurulmakla birlikte; özellikle Yargıtay içtihatlarına da mümkün olduğunca yer verilmeye çalışılmıştır. Son olarak, suçun özel görünüş şekilleri, yaptırımı ve ceza muhakemesi sürecinde gösterdiği bazı özellikler ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Parada sahtecilik, sürüm yeteneği, ekonomi, kamu güveni.
Kamu kaynakları ve kamu kaynaklarının verimli kullanılması ilkesi
Devletler, sahip olduğu sorumluluk ve yetki alanı ile en iyi ve kaliteli hizmeti en hızlı şekilde vatandaşına ulaştırmakla görevlidir. Kuşkusuz bu hizmet sunumunda kaynağa ihtiyaç duymaktadır. Bu kaynaklar nakdi gelir getiren kaynaklar olabileceği gibi niteliği gereği kamu kaynağı görevi gören, olumlu dışsallığı olan mallar da olabilir. Bunun yanında, doğal kaynaklarımız ve insan kaynağımızın etkili, ekonomik ve verimli değerlendirilmesi de önem arz etmektedir. Geçmişten bugüne artan nüfus ve çeşitlenen ihtiyaçlar sebebiyle devletler ellerindeki kaynakları daha etkili, ekonomik ve verimli kullanma yolları aramış, bunlara ek olarak yeni kaynak arayışlarına yönelmiştir. Kuşkusuz, bu arayış zamanla hukuki düzenlemeleri de beraberinde getirmiş, anayasa ve yasalarda birçok kanuni düzenlemeye gidilmiştir. Bu düzenlemelerin ne kadar yeterli olduğu, eksik yanları ve yürürlükte olan düzenlemelerin ne kadar uygulanabildiği tezimizin önemli tartışma noktalarından biri olacaktır. Bunun yanında, plansız bütçe yönetimleri ve kontrolsüz kamu harcamaları da kamu kaynaklarının israf edilmesine sebep olmaktadır. Tezin birinci bölümünde, kamu kaynakları tasnifi yapılarak kamu kaynaklarının verimli kullanılmasından kısaca bahsedilecek ikinci ve üçüncü bölümlerde ise sırası ile Anayasa'da yer alan hükümler ve kamu yönetimi çerçevesinde kamu kaynaklarının etkili, ekonomik ve verimli kullanılması üzerine değerlendirme, tespit ve çözüm önerileri sunulacaktır.
Genel kamu hukuku açısından soykırım: Bosna Hersek-Sırbistan soykırım davası çerçevesinde inceleme
Bosna-Hersek'te 1992-1995 döneminde yaşanan savaş, yeni bir uluslararası sistem yaratımı, uluslararası hukukta değişim ve dönüşüm imkânı yaratmıştır. BM'nin yetersizliği ve ulus-devletin sonunun geldiğine işaret edilmiştir. İnsani müdahale konsepti bu savaştan sonra geliştirilmiş ve NATO, uluslararası müdahalede BM Güvenlik Konseyi'nin yetki tekeline ortakçı olmuştur. Bosna savaşı sonrasında yürütülen uluslararası yargılamalar, Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesinin pratiğine ilişkin kapsamlı bir içtihat oluşturmuştur. Tartışmalı kavramlara yanıt ve çerçeve sunulmuştur. Ne var ki, Uluslararası Adalet Divanı'nın Sırbistan'ın ihlalini araştırdığı davada, Devletlere Sözleşmede yer almayan "soykırım işlememe" yükümlülüğü de atfedilmiştir. Diğer taraftan adaletin siyasallaştığı tartışmaları, Sözleşmedeki boşlukların siyasi yönelimlerle doldurulduğu iddiaları gündeme gelmiştir.
İskandinav Hukuki Realizmi çerçevesinde Alf Ross'un hukuk kuramı
İskandinav Hukuki Realizmi (İHR) özellikle 20. Yüzyılın ilk yarısında (görece) hâkim olan bir hukuk kuramı olarak özellikle hukuk kavramının gerçeklikle ilişkisini kurulması yolunda dikkate değer katkılar sunmuştur. Tezimizde İHRnin temel özellikleri, İHR'nin en önemli temsilcilerinden olan Alf Ross'un hukuk kuramı özellikle hukuki geçerlilik problemi odağında ele alınacaktır. Bunu yaparken, genelden özele bir izlek ve "deskriptif" bir yaklaşım benimsenmiştir. İlk bölümde İHR'nin temel özellikleri ve temaları ortaya konulmuştur. Öncelikle hukuki realizm(ler)e ilişkin genel değerlendirmeler yapılmış, sonrasında İHR'nin tarihsel kökleri ve temsilcileri üzerinde durulmuştur. Devamında, İHR'nin ana özellikleri "negatif" ve "pozitif" yönler olarak ikiye ayrılarak detaylandırılmıştır. Negatif güzergahlar olarak, metafiziği reddiye, geleneksel hukuk bilimine ve kuramlarına eleştiri, geleneksel hukuki kavramlara eleştiri İHR tarafından yüksek perdeden dillendirilmiştir. Pozitif güzergahlar ise, hukukta dilin ve psikolojik süreçlere yapılan vurguları ve yasa koyucunun, hukukçunun ve yargılamanın konumuna dair görüşleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır. İlk bölümde ayrıca İHR ile Amerikan Hukuki Realizmi karşılaştırılmıştır. İkinci ana bölüme gelindiğinde daha özelde Alf Ross'un hukuk anlayışı ele alınmıştır. Bu kapsamda Ross'un kısaca akademik serüveni, farklı eserlerinde dile getirdiği hukuk düşüncesindeki önemli duraklar, hukuk felsefesi yaklaşımı ve hukukun doğası problemi üzerinde durulmuştur. Üçüncü ve son bölümde ise Ross'un hukuki geçerlilik kuramı ilk elden detaylı bir şekilde irdelenmiştir. Ayrıca Ross'un hukuk kuramına ve özellikle de hukuki geçerlilik problemine yaklaşım biçimine getirilen eleştirilere yer verilmiştir. Nihayetinde bu tezin temel ereği, İskandinav Realizmden başlayıp, Alf Ross'un hukuk kuramına oradan da Ross'un hukuk kuramının önemli bir parçası olan hukuk geçerlilik anlayışını deskriptif bir yöntemle incelemektir.