Negative mood
52 theses under this subject heading
The relationship between cognitive emotion regulation and negative emotions moderated by exposure to traumatic news
This study aimed to investigate the relationship between cognitive emotion regulation strategies and emotions associated with exposure to traumatic news. Two studies were conducted in this context. In Study 1 (n = 72), traumatic news items were identified, while in Study 2 (n = 120), participants' cognitive emotion regulation strategies and emotions were assessed using the traumatic news selected, Demographic Information Form, Cognitive Emotion Regulation Questionnaire, and Positive and Negative Affect Scale. In Study 2, data analysis was conducted using descriptive statistics, t-test analysis, and moderation analysis. According to the findings, those exposed to traumatic news experienced more intense negative emotions compared to those exposed to neutral news. The moderator variable analysis showed that individuals exposed to traumatic news experienced greater negative emotion when they used rumination as a coping strategy. The results also showed that men and women show differences in cognitive emotion regulation strategies. In conclusion, it was observed that exposure to traumatic news has a negative impact on emotions. This effect can be mitigated or eliminated depending on the cognitive emotion regulation strategy used. Focusing on rumination is considered important, especially in psychotherapies and preventive approaches. This study highlights the impact of news on people and their cognitive and emotional processes.
Benlik kurgusunun sosyal onay ihtiyacı, kontrol odağı ve duygularını ifade edebilme ile ilişkisi
Bu çalışmada üniversite öğrencilerinde Benlik Kurgusunun Sosyal Onay İhtiyacı, Kontrol Odağı ve Duygularını İfade edebilme ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Veriler ilişkisel tarama modeline göre analiz edilmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu 2017-2018 öğretim yılında Mersin ve Arel Üniversitesinde eğitim öğretim gören 198 kadın (%56,9), 148 erkek (%42,5) olmak üzere yaşları (17-30) aralığında değişmek ile birlikte toplam 348 öğrenci oluşturmuştur. Katılımcılar, uygun / kazara örneklem yöntemi yoluyla belirlenmiştir. Araştırmada amaçlar doğrultusunda veri toplamak amacıyla "Sosyal Onay Ölçeği", "Özerk-İlişkili Benlik Ölçeği", "Duygu İfade Ölçeği" ve "Kontrol Odağı Ölçeği" kullanılmıştır. Sosyal Onay Ölçeği; Başkalarının Yargılarına Duyarlılık, Sosyal Geri Çekilme ve Olumlu İzlenim Bırakma olmak üzere üç alt boyuttan ve 25 maddeden oluşmaktadır. Özerk-İlişkili Benlik Ölçeği; İlişkili Benlik, Özerk Benlik ve Özerk-İlişkisel Benlik olmak üzere üç alt boyuttan ve 27 maddeden oluşmaktadır. Duygu İfade Ölçeği; Olumlu Duygu İfadesi, Yakınlık Duygu İfadesi ve Negatif Duygu İfadesi olmak üzere üç alt boyuttan ve 15 maddeden oluşmaktadır. Kontrol Odağı Ölçeği ise 47 maddeden ve iki alt boyuttan oluşmaktadır. Boyutlar; İç Kontrol Odağı ve Dış Kontrol Odağıdır. Örnekleme alınan öğrencilerin yaşlarının cinsiyete göre farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemek için t testinden yararlanılmıştır. Verilerin analizinde; değişkenler arasındaki ilişkileri incelemek amacıyla Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre İlişkili Benlik boyutu ile özerk benlik arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunurken; Başkalarının Yargılarına Duyarlılık, Olumlu İzlenim Bırakma, Özerk-İlişkisel Benlik, Olumlu Duygu İfadesi, Yakınlık Duygu İfadesi ve Negatif Duygu İfadesi arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmaktadır. Özerk Benlik boyutu ile Başkalarının Yargılarına Duyarlılık, Sosyal Geri Çekilme, Olumlu İzlenim Bırakma, İlişkili Benlik, İç Kontrol Odağı ve Dış Kontrol Odağı arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunurken; Özerk-İlişkisel Benlik arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Özerk-İlişkisel Benlik boyutu ile Sosyal Geri Çekilme, İç Kontrol Odağı, Dış Kontrol Odağı arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulunurken; İlişkili Benlik, Özerk Benlik, Olumlu Duygu İfadesi, Yakınlık Duygu İfadesi ve Negatif Duygu İfadesi arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Değişkenlerin benlik kurgularını yordama düzeylerini belirlemek için çoklu regresyon analizi kullanılmıştır. Bu araştırma sonuçlarına göre: Özerk Benliği; Başkalarının Yargılarına Duyarlılık, İç Kontrol Odağı ve Dış Kontrol Odağı yordamaktadır. İlişkili Benliği; Başkalarının Yargılarına Duyarlılık ve Yakınlık Duygu İfadesi yordamaktadır. Özerk-İlişkisel Benliği; Yakınlık Duygu İfadesi, İç Kontrol Odağı, Olumlu Duygu İfadesi ve Sosyal Geri Çekilme Yordamaktadır. Araştırma sonuçları, içinde yaşanılan toplumsal bağlamın, bireylerin benlik kurgularının şekillenmesinde önemli olduğunu göstermektedir ve Kağıtçıbaşı'nın üçlü benlik yapısını destekler niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Benlik Kurgusu, Sosyal Onay İhtiyacı, Duygularını İfade Edebilme, Kontrol Odağı
Üniversite öğrencilerinde olumlu ve olumsuz duygu düzenleme güçlükleri ile kişisel gelişim yönelimi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı üniversite öğrencilerinde olumlu ve olumsuz duygu düzenleme güçlükleri ile kişisel gelişim yönelimi arasındaki ilişkiyi incelemek, elde edilen bulgular çerçevesinde literature katkıda bulunmaktır. Araştırma 2020 bahar döneminde Haliç Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan 173 katılımcıya uygulanmıştır. Araştırmaya katılan öğrencilerin 140'ı (%80,9) kadın, 33'ü (%19,1) erkektir. Gönüllü katılımcılara kişisel bilgi formu, olumlu duyguyu düzenlemede güçlükler ölçeği (ODGÖ), duygu düzenleme güçlükleri ölçeği (DDGÖ) ve kişisel gelişim yönelimi ölçeği (KGYÖ) uygulanmıştır. Veriler SPSS programı kullanılarak analiz edilmiş; frekans analizi, ortalamaların karşılaştırılması ve korelasyon analizleri uygulanmıştır. Yapılan analizlerde cinsiyet faktörünün KGYÖ, DDGÖ ve ODGÖ puanları üzerinde etkili olmadığı, yaş değişkenin ise DDGÖ ve ODGÖ üzerinde etkili olup KGYÖ üzerinde etkili olmadığı görülmüştür. Araştırmada yaş ilerledikçe hem olumlu duygunun hem de olumsuz duygunun düzenlenmesinde daha fazla güçlük yaşandığı bulunmuştur. Kişisel gelişim yönelimi ile duygu düzenleme güçlükleri arasındaki ilişki incelendiğinde KGYÖ ile DDGÖ arasında orta düzeyde negatif ilişki bulunmuş, KGYÖ ile ODGÖ arasında ise zayıf düzeyde negatif bir ilişki bulunmuştur. Bu sonuçlara göre olumsuz duyguların düzenlenmesinde yaşanan güçlükler arttıkça bireylerin kendilerini geliştirmeye yönelik attıkları adımlar azalmaktadır, benzer bir ilişki olumlu duyguların düzenlenmesi ve kişisel gelişim yönelimli olma arasında olsa da olumsuz duyguların düzenlenmesi ile kişisel gelişim yönelimlilik arasındaki ilişkiden daha zayıftır.
İhanet içeriğinin ve travmatik yaşantı deneyiminin zihinsel kirlenme, olumsuz duygular ve öz-tiksinme üzerindeki etkisinin incelenmesi: Fail ya da mağdur olma deneyimi
Kirlenme korkusu farklı biçimlerde ortaya çıkabilen ve evrensel olduğu düşünülen bir korkudur. Obsesif-kompulsif bozukluk, travma sonrası stres bozukluğu gibi farklı psikopatolojilerle birlikte ortaya çıkabileceği gibi herhangi bir psikiyatrik tanı almamış bireylerde de görülebilmektedir. Kirlenme temas kaynaklı oluşabileceği gibi temas olmadan da oluşabilmektedir. Bu ikinci durum zihinsel kirlenme olarak kavramsallaştırılmıştır. Zihinsel kirlenme, temas kaynaklı kirlenmeden farklı olarak sıklıkla ahlaki bir ihlal sonucu ortaya çıkmakta ve insan kaynaklı olmaktadır. Önceki araştırmalar ihanete uğramanın ve ahlaki olarak değerlendirilmeyen eylemlerde bulunmanın zihinsel kirlenmeye neden olabileceği görülmektedir. Ayrıca travmatik deneyimler ve öz-tiksinme de zihinsel kirlenme ile ilişkilendirilmiştir. Bu çerçevede mevcut çalışmanın amacı ihanetin ve fail veya mağdur olma durumunun, zihinsel kirlenme ve öz-tiksinme üzerindeki etkisini travmatik yaşantı deneyimini ele alarak incelemektir. Çalışma Hacettepe Üniversitesi'nde öğrenim görmekte olan 112 kadın katılımcıyla yürütülmüştür. İlk aşamada katılımcılar zihinsel kirlenme düzeylerine göre dengelenerek 4 farklı senaryo koşuluna atanmışlardır. İkinci aşamada katılımcılar ilk olarak bir dizi ölçek setini doldurmuş sonrasında ihanet içeriği ve fail etkisine göre değişimlenmiş senaryoları dinlemiş senaryo sonrasında tekrar gerekli ölçekleri doldurmuşlardır. Analizler sonucunda, zihinsel kirlenmenin ve belirtilen tüm bağımlı değişkenlerin pozitif yönde anlamlı ilişkiler sergilediği gözlemlenmiştir. Travma sonrası stres belirti düzeyi ise manipülasyon öncesindeki değişkenlerle anlamlı ilişki sergilerken manipülasyon sonrasında sadece yıkama dürtüsüyle ilişki göstermiştir. İhanetle suçlanmanın ve fail etkisinin zihinsel kirlenme, olumsuz içsel ve dışsal duygular ve durumsal öz tiksinme üzerindeki etkisini incelemek amacıyla 4(senaryo koşulu)x 2 (zaman) son faktörde tekrar ölçümlü çoklu varyans analizi (MANOVA) yürütülmüştür. Sonuçlar senaryonun tüm bağımlı değişkenlerde artışa yol açtığını göstermiştir. İhanetle suçlanan grupta bulunan kişilerin en yüksek zihinsel kirlenme puanlarını bildirdikleri ve fail konumunda olan katılımcıların en yüksek durumsal öz tiksinme puanlarını bildirdikleri gözlemlenmiştir. Dışsal olumsuz duygular için senaryo koşulları arasında anlamlı bir farklılaşma bulunmazken mağdur konumunda olan ve ihanetle suçlanmayan grupta bulunan katılımcılar en düşük içsel olumsuz duygu düzeyini bildirmiştir.
Üniversite öğrencilerinin madde kullanma eğilimi düzeylerine göre duygularını ifade etmeleri
Bu araştırmada ulaşılmak istenen temel amaç üniversite öğrencilerinin madde kullanma eğilimi düzeylerine göre duygularını ifade etmeleri arasında farklılık olup olmadığını belirlemektir. Bununla beraber madde kullanma eğilimleri ile pozitif veya negatif duyguları ifade etmeleri arasında bazı sosyodemografik özelikler açısından anlamlı bir farklılık olup olmadığının araştırılması da amaçlanmaktadır. Bu araştırmanın çalışma grubunu sekiz farklı üniversitede öğrenim gören elverişli/ uygun yöntemi örnekleme yoluyla seçilen 756 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Tarama modeline uygun olarak gerçekleştirilen araştırmada verileri elde etmek amacıyla Madde Kullanma Eğilimi Ölçeği (MKEÖ), Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği (PNDÖ) ve Kişisel Bilgi Formu (KBF) kullanılmıştır. Veri toplama araçları, üniversite öğrencilerine çevrimiçi yöntemlerle uygulanmıştır. Araştırma sonucunda; yüksek madde kullanım eğilimine sahip üniversite öğrencilerinin negatif duygu puan ortalaması düşük madde kullanım eğilimine sahip üniversite öğrencilerinin negatif duygu puan ortalamasından anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır. Araştırmada negatif duygu puan ortalamaları cinsiyet değişkenine göre anlamlı şekilde farklılaşmaktadır. Düşük madde kullanma eğilimine sahip erkek ve kadın öğrencilerin pozitif duygu puan ortalamaları arasındaki fark anlamlıdır. Ayrıca düşük madde kullanım eğilimine sahip kadın öğrencilerin pozitif duygu puan ortalamasının yüksek madde kullanım eğilimine sahip erkek öğrencilerin pozitif duygu puan ortalamasından anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Sigara kullanma durumlarına göre öğrencilerin pozitif duyguları arasında farklılık bulunamazken; madde kullanma eğilimi düzeyi ile sigara kullanımı değişkenlerinin negatif duygu puanları üzerindeki ortak etkisi anlamlıdır. Yaşanılan yer değişkeni açısından öğrencilerin pozitif duyguları arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken; negatif duygular açısından ise anlamlı farklılık bulunmuştur. Daha önce geçirilmiş psikiyatrik hastalık olup olmamasına göre üniversite öğrencilerinin pozitif duygu puanları farklılaşmazken; negatif duygu puanları arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Araştırmada kronik hastalık olup olmamasına göre öğrencilerin pozitif duygu puanları arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Bir yıldan uzun süreli romantik ilişki yaşantısı olup olmamasına göre ise öğrencilerin pozitif ve negatif duygu puanlarının farklılaştığı saptanmıştır. Algılanan anne baba tutumlarına göre üniversite öğrencilerinin pozitif duygu puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmamış; negatif duygu puan ortalamaları arasında ise anlamlı farklılık bulunmuştur. Öğrencilerin kendilerini içe dönük veya dışa dönük olarak tanımlamalarına göre pozitif ve negatif duygu puanları arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Öğrencilerin algılanan akademik başarı düzeyine göre pozitif duygu puanları açısından anlamlı farklılık bulunurken; negatif duygu puanları arasında ise anlamlı farklılık saptanmamıştır. Araştırma sonuçları alan yazındaki diğer bulgular ile birlikte tartışılmış ve yorumlanmıştır. Araştırma sonuçları ışığında çeşitli araştırmacılara, uygulayıcı ve politika belirleyicilere öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Madde, Eğilim, Madde Kullanma, Duygu, Pozitif Duygu, Negatif Duygu
İş aile çatışma düzeylerinin sigara ve alkol kullanım sıklığı üzerindeki etkisi: Olumlu olumsuz duygulanım aracı rolü
Araştırma katılan 237 katılmcı demografik özellikleri bakımından değerlendirilmiştir. Araştırmanın tüm verileri SPSS 23.0 paket programında analiz edilmiştir. Araştırmada verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini ölçmek için Shapiro-Wilk testi uygulanmıştır. Çalışmada kullanılan veriler normal dağılım göstermediği için non-parametrik testler uygulanmıştır. Çalışmada ikili grupların karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi, üç ve daha fazla grubun karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi uygulanmıştır. Ölçekler arasındaki ilişkiyi ölçmek için Spearman testi uygulanmıştır. Ölçeklerin bir biri üzerindeki etkisinin ve aracı değişken etkisinin incelenmesi için regresyon analizi yapılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre , katılımcıların iş aile çatışması, olumlu olumsuz duygulanım, nikotin bağımlılık, alkolizm ölçeklerinden aldıkları puanların cinsiyete göre dağılımı incelendiğinde anlamlı bir farklılık göstermiştir. Öte yandan katılımcıların iş aile çatışması, olumlu olumsuz duygulanım, nikotin bağımlılık, alkolizm ölçeklerinden aldıkları puanlar yaş değişkeni açısından incelendiğinde nikotin bağımlılığı, alkolizm, olumlu ve olumsuz duygu puanları anlamlı bir farklılık göstermediği görülmüştür. Katılımcıların iş aile çatışması , olumlu olumsuz duygulanım ,nikotin bağımlılık , alkolizm puanları medeni hal değişkenine göre bakıldığında anlamlı bir farklılık vardır. Katılımcıların alkolizm , nikotin bağımlılık , olumsuz duygulanım puanları arasında anlamlı bir farklılık gösterdiği , ancak olumlu duygu puanına anlamlı bir farklılık göstermediği görülmüştür. Katılımcıların iş aile çatışması , olumlu olumsuz duygulanım , nikotin bağımlılıktan aldıkları puanların gelir düzeyine göre anlamlı bir farklılık gösterdiği ancak alkol ölçeğinden alınan puanların gelir düzeyine göre anlamlı bir farklılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Katılımcıların nikotin bağımlılığı puanları 'Ailede sigara kullanan kimse var mı' sorusuna verdikleri cevaplara göre anlamlı bir farklılık göstermiştir. Katılımcıların sigara kullanım puanlarına baktığımızda, ailelerinde sigara kullanan kişi olanların puanları ailelerinde sigara kullanan kişi olmayanlardan daha yüksek olarak belirlenmiştir. Katılımcıların alkolizm puanları 'Ailede sigara kullanan kimse var mı' sorusuna verdikleri cevaplara göre anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Olumlu duygu, olumsuz duygu, alkol kullanımı arttıkça iş aile çatışma düzeyleri de artmaktadır. İş aile çatışması ile nikotin bağımlılığı arasında ise negatif yönlü bir ilişki vardır. Sigara kullanımı arttıkça iş aile çatışması düzeyi azaldığı, alkol kullanımı % 26 oranında iş aile çatışmasına bağlı olarak ortaya çıktığı ve olumlu olumsuz duygulanımın bu ilişkide aracı olduğu çıkan sonuçlar arasındadır.
Ebeveyn kabul-reddi ile sosyal kaygı belirtileri arasında pozitif ve negatif duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü
Bu araştırmanın amacı, ele alınan değişkenler arasındaki ilişkiyi ve ebeveyn kabul-reddi ile sosyal kaygı belirtileri arasındaki ilişkide pozitif/negatif duygu düzenleme stratejilerinin aracı etkisinin olup olmadığını incelemektir. Veri toplama grubunu, Ankara ve Hacettepe Üniversitesi'nin çeşitli bölümlerinde öğrenim görmekte olan ve kolay örnekleme yoluyla seçilen 18-25 yaş aralığındaki 311 katılımcı oluşturmuştur. Çalışma kapsamında ele alınan değişkenlere yönelik bilgi edinmek amacıyla Kişisel Bilgi Formu, Ebeveyn Kabul-Red Ölçeği Yetişkin Kısa Formu, Pozitif Duygulara Verilen Tepkiler Ölçeği, Duygu Düzenleme Süreçleri Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verileri, SPSS 20.0 programı ve PROCESS Makro v3.3 sürümü ile analiz edilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkileri saptamak amacıyla Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Tekniği'nden, pozitif/negatif duygu düzenleme stratejilerinin aracı rolü ile istatistiksel anlamlılığı belirlemek için ise dolaylı etki yaklaşımını temel alan aracı etki analizi (Hayes, 2018) ve Bootstrapping yönteminden yararlanılmıştır. Analiz sonuçları incelendiğinde, hatırlanan ebeveyn reddi ile yalnızca sosyal kaygı belirtileri, pozitif duyguları artırma ve pozitif duyguda indirim yetileri arasında beklenen yönde ve anlamlı düzeyde ilişkiler olduğu belirlenmiştir. Ayrıca sosyal kaygı belirtileri ile her bir duygu düzenleme stratejisi arasında da istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. Bir sonraki aşamada korelasyon analizi bulguları dikkate alınarak pozitif duyguda indirim ve pozitif duyguları artırma becerilerinin aracı rolü, anne-baba boyutları temelinde incelenmiştir. Ulaşılan sonuçlar, çocuklukta algılanan reddedici ebeveyn tutumları ile genç yetişkinlikte bildirilen sosyal kaygı belirtileri arasındaki ilişkiye bu yetilere ait toplam dolaylı etkinin kısmi aracılık ettiğine ancak özgül dolaylı etkilerin boyutlar arasında farklılaştığına işaret etmiştir. Aracı etkilerin istatistiksel açıdan anlamlılığı, Bootstrapping yöntemi sonuçlarıyla da desteklenmiştir. Elde edilen bulgular, ilgili yazın çerçevesinde değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler Ebeveyn kabul-reddi, sosyal kaygı belirtileri, pozitif/negatif duygu düzenleme stratejileri
Lise öğrencilerinde kendine zarar verme davranışının işlevlerinin bazı değişkenler ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmada lise öğrencilerinde kendine zarar verme davranışının işlevlerinin benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve olumlu olumsuz duygular ile yordanma düzeyi incelenmiştir. Araştırma ilişkisel tarama modeline dayalı bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini İzmir ili merkez ilçelerinde yer alan Ortaöğretim, Din Öğretimi, Mesleki Teknik Eğitim ve Özel Öğretim Genel Müdürlüğüne bağlı liselerde öğrenim gören 9, 10, 11, ve 12. sınıf öğrencileri oluşturmaktadır. Her bir lise türünde her sınıf düzeyinden 1 şube seçilmiş, uygulamaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden 2375 öğrenciye uygulama yapılmış ve örneklem grubu kendine zarar verme davranışı olan toplam 1169 öğrenciden oluşmuştur. Araştırmanın verileri Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanteri, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, Olumlu ve Olumsuz Yaşantı Ölçeği ve araştırmacı tarafından geliştirilen Kişisel Bilgi Formu uygulanarak elde edilmiştir. Araştırmanın verileri aşamalı çoklu regresyon analizi kullanılarak çözümlenmiştir. Verilerin analizinde aşamalı çoklu doğrusal regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre örneklemin seçildiği grupta öğrencilerin %57'sinin kendine zarar verme davranışı gösterdiği, sorgulanan on iki kendine zarar verme yönteminden en az birini kullandığı bulunmuştur. Sorgulanan on iki kendine zarar verme yöntemi arasında öğrencilerin en sık "yaranın iyileşmesine engel olma" ve " kendini sert bir yere çarpma veya kendine vurma" yöntemini kullandıkları görülmüştür. En az görülen kendine zarar verme davranışları ise Tehlikeli/zararlı madde içme/yutma ve Yakma olarak saptanmıştır. Kendine zarar verme davranışı olan kız ve erkek öğrenciler arasında kendine zarar verme davranışının görülme oranlarının kız öğrenciler için %4.6 - %40 arasında, erkek öğrenciler için %5.2 - %30.8 arasında değiştiği, kız öğrencilerin kendine zarar verme oranının erkek öğrencilere göre daha fazla olduğu bulunmuştur. Kendine zarar verme davranışının sıklığının okul türlerinde farklılaşmadığı, ayrıca kendini orta sosyoekonomik düzey olarak değerlendiren öğrencilerde ve kendilerini orta düzey başarılı olarak gören öğrencilerde kendine zarar verme davranışının frekansının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Otonom işlevleri; olumsuz duygular, benlik Saygısı, aile destek ve diğer destek yordamıştır. Sosyal işlevleri ise aile destek, benlik saygısı, diğer destek ve olumsuz duygular yordamıştır. Arkadaş desteğin hem otonom hem de sosyal işlevler için yordayıcı olmadığı saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda araştırmacılara ve uygulayıcılara öneriler sunulmuştur. Anahtar kelimeler: Kendine zarar verme davranışının işlevleri, benlik saygısı, algılanan sosyal destek, olumlu olumsuz duygular, ergenlik.
Maternal regulation of toddlers: Emotions in delay of gratification task
Maternal Regulation of Toddlers: Emotions in Delay of Gratification Task The present study investigated the association between Turkish mothers? regulation strategies and their toddlers? desire-driven behaviors as well as affect during a delay task. Sixty-two mothers and their toddlers (31 boys, 31 girls; between 19- to 34-month old) participated in our laboratory observations. Children?s behaviors and affects and maternal regulatory strategies were independently coded in 5-sec intervals during the 4-minute-task. The relationships between maternal regulation strategies and toddler affect as well as behavior have been examined. Consistent with our hypotheses, Turkish mothers mostly preferred distractive strategies, which were correlated with child compliance during the task. Children?s tendency to non-compliant behaviors was associated with maternal verbal explanations (i.e. reasoning and bargaining), non-supportive strategies (i.e. statements that return child?s attention to delay object, physical refraining), and maternal permissive approach (i.e. giving in to hold and eat the delay object). Moreover, maternal verbal strategies, restriction and physical comfort were related to children?s negative emotionality (i.e. anger and sadness). Surprisingly, children whose mothers ignored them during the task, were less likely tend to reach for the delay object and express their negative emotions. In addition, the results of the study confirmed that emotional reactions of mothers and their children?s influence each other. Findings were discussed in the light of previous literature.
Bahçeşehir Üniversitesi uluslararası öğrencilerdeki özgüven, direnç, Olumlu ve olumsuz duyguların kültür şokunu yordayıcı rolü
The number of international students' enrollment is increasing each year and turning the world into a global village. These students share great experiences of studying in new environment however these experiences are accompanied with some issues also. This correlational and descriptive research has twofold; the first one understands the extent to which self-esteem, resilience, positive affect and negative affect predict culture shock in international students at BAU. Second, to examine the group differences with respect to gender, educational level, living style and interaction with Turkish people. The sample group consists of international students (N=302) currently studying at Bahcesehir University. The sample was reached face to face, through official university emails and whatsapp groups. All participants of the study were required to fill an online questionnaire that consisted of a consent form, demographic information form, Rosenberg Self Esteem Scale (RSES), Connor Davidson Resilience Scale (CD-RISC 10), Positive and Negative Affect Schedule (PANAS) and Culture Shock questionnaire. The current study concluded that culture shock was predicted 16% (R=.42, R2=.16, p<.05), by self-esteem, Resilience, positive affect and negative affect. Differences with respect to gender, living style and communication were found. Males had higher levels of culture shock, resilience and positive affect than females. On the other hand, females had higher levels of Negative affect than males. Students who lived with a family member scored low levels of self-esteem, positive affect and higher levels of culture shock than students who lived without family. There was no significant difference found between students living with or without family regarding resilience and negative affect. Students who had been in contact with Turkish people had higher levels of culture shock, resilience, positive affect and lower levels of negative affect than those who were less in touch with Turkish people. Keywords: Self-Esteem (SE), Resilience, Positive Affect (PA), Negative Affect (NA), Culture Shock (CS).
The effects of age-related positivity on autobiographical memories and counterfactual thoughts of regret
The current study examined the age-related positivity effect on the biggest regret memories and their upward counterfactuals. Socioemotional selectivity theory claims that with increasing age, a positivity effect is observed, such that positive information is more likely to be attended to and memorized. The opportunity principle states that when there is no opportunity to change the situation, regret evolves to be functional. Based on these, it was hypothesized that regret memory's negative affect would decrease, and positive affect would increase across adulthood. One hundred seventeen participants between the ages of 18 to 84 were included in the study. The number of young, middle-aged, and older participants was equal. The research was conducted with an online survey. All participants were instructed to first evaluate the phenomenological experience of their biggest regret memory, and then its upward counterfactual with regard to positivity, positive and negative affect, and centrality to identity and life story. The results showed three main findings: (1) As expected, regret memory was found more negative and intense than its counterfactual. (2) The evaluations of regret memory and its related counterfactual did not differ across the adulthood. (3) The relationship between positive affect of the regret memory and age was positively correlated. Age predicted the positive affect of the regret memory. The results were explained with the development of a positive perspective for the negatively evaluated memory. The findings are discussed in the context of the opportunity principle of regret, cognitive decline, cognitive resonance, wisdom, and fading affect bias.
Otel yöneticilerinin kişilik özellikleri ve duygu durumlarının, etik karar almalarına etkisi
Otel işletmeleri pek çok farklı kültüre ve düşünce sistemine sahip işgörenlerin, ziyaretçilerin ve yöneticilerin bir arada bulunduğu alanlardır. Bireysel etkileşimin oldukça fazla yaşanması otel işletmelerinde etik konusunu daha hassas hale getirmiştir. Etik dışı uygulamaların ve kararların işletmeyi, işgörenleri ve tüketicileri etkileyeceği bilinen bir gerçektir. Araştırmanın iki amacı bulunmaktadır. Otel yöneticilerin kişilik özellikleri ve duygu durumunun etik karar alma üzerine etkisini araştırmak ve yöneticilerin kişisel özelliklerine göre araştırma değişkenleri arasında farklılıkları incelemektir. Araştırma, İstanbul'da faaliyet gösteren uluslararası beş yıldızlı otel işletme yöneticileri üzerinde gerçekleşmiştir. Toplamda 412 otel yöneticisine ulaşılmıştır. Değişkenler arası ilişkiler modeller kurularak incelenmiş ve yapısal eşitlik modeliyle analiz edilmiştir. Yapısal eşitlik modellerinin sınanması SmartPLS hazır yazılımı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda; uyumluluk, deneyime açıklık, dışa dönüklük ve duygusal denge kişilik özellikleri ile rölativizm görüşü arasında aynı yönde istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Sorumluluk kişilik özelliği ve idealizm görüşü arasında aynı yönde istatistiksel açıdan anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Pozitif ve negatif duygu durumlarının ise otel yöneticilerinin etik karar almalarına dolaylı yönde etki ettiği belirlenmiştir. Pozitif duygu durumları otel yöneticilerinin karar almalarını işbirlikçi yönde desteklemektedir. Negatif duygu durumunun ise bazı kişilik özelliklerinde rölativizm görüşünü azalttığı tespit edilmiştir. Otel yöneticilerinin çalıştıkları departmanlara göre pozitif ve negatif duygu durumlarına sahip olmaları ile idealizm ve rölativizm görüşleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Anahtar Kelimeler: Etik-Ahlak, Etik Karar Alma, Kişilik Özellikleri, Duygu Durumu, Otel İşletmeleri
Benlik marka uyumu marka özdeşleşmesi ve duyguların mutluluk üzerindeki etkisi
Pazarlamanın amacı tüketicileri memnun etmekten ziyade memnuniyet kavramının ötesine geçerek, tüketicilerin mutluluklarını artırmaya yönelmiştir. Tüketici mutluluğunu artırmanın birden çok kavramla ilişkilendirilebileceği öngörülmüştür. Bu kavramlardan benlik marka uyumu ve marka özdeşleşmesi ifadeleri tüketicilerin mal veya hizmet satın alırken kendi kişiliklerine daha uygun gördükleri markaları seçerek markaya karşı yakınlık hissetmesi ile ilgilidir. Bu çalışmada havayolu hizmetinden faydalanan 18 yaş ve üzeri tüketicilerin benlik marka uyumu marka özdeşleşmesi ve duyguların mutluluk üzerindeki etkilerinin ve bununla birlikte mutluluğunda satın alma niyeti üzerindeki etkisinin tespit edilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmada yüz yüze anket yöntemi kullanılmış ve anket görüşmeleri Adana havalimanında 551 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma kapsamında yer alan hipotezleri test etmek için regresyon analizi uygulanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, benlik marka uyumunun marka özdeşleşmesini yüksek düzeyde etkilediği gözlenmiştir. Yani tüketicilerin benlikleri ile uyumlu gördükleri markalarla daha güçlü özdeşleşme eğiliminde oldukları tespit edilmiştir. Mutluluk üzerinde en fazla etkisi olan boyut marka özdeşleşmesi olarak tespit edilirken, mutlu tüketicilerin satın alma niyeti düzeylerinin yüksek olduğu sonucuna varılmıştır.
Changes in psychological well-being after disclosing negative autobiographical memories
Emotional disclosure of negative experiences has long been associated with improvement in physical and psychological health (Pennebaker, 1997). The present study has three main goals: First, to test whether disclosure of previously undisclosed autobiographical memories (AMs) is more beneficial than disclosed memories. Second, to find whether disclosing shame and guilt memories differs in terms of health consequences. Third, to determine the predictors of well-being. To achieve these goals, participants were randomly assigned to three groups: undisclosed shame, guilt or disclosed negative memory, and attended three writing sessions. Well-being measures were collected before, immediately after writing and one month after the writing sessions. Results revealed that, contrary to our hypotheses, immediate psychological and physical symptoms decreased through writing sessions. However, in long term psychological and physical health deteriorated. Shame and guilt memories did not show any difference, but undisclosed memory groups were affected more negatively by emotional disclosure than disclosed memory group. Finally, negative affect and resolution were found to be significant predictors of well-being. Overall, the present study failed to replicate previous studies with shame and guilt memories. Moreover, the reverse effect demonstrated that benefits of emotional disclosure might be more restricted to certain types of memories and health outcomes.
Processing loss using the expressive writing paradigm: How negative affectivity influences the outcome
Experiencing and processing a loss can be challenging. The Expressive Writing (EW) paradigm, which has been studied for decades to examine its benefits on both people's physical and psychological well-being, is one intervention method to facilitate this process. In order to contribute to the previous EW studies and to examine individual differences, negative affectivity (NA), which is known to be influential on people's psychological functioning, was chosen. The sample of the present study was 86 Boğaziçi University students (59 female and 27 male) who were randomly assigned into two conditions. The experimental group (EG) was instructed to write about their loss experience and the control group (CG) was asked to write about their daily routines, for 15 minutes on four days within one week. The daily writing instructions for the EG were structured to increase the efficacy of the intervention by adding the perspective switching approach and writing about resilient parts of the self on separate days. The assessments were done both at baseline and three weeks later after the completion of the writing intervention. Being in line with some of the previous studies, it was hypothesized that the EW intervention would bring positive changes in terms of lower depression, rumination, and the loss-related intrusion, avoidance, and hyperarousal as well as higher post-traumatic growth, especially for the EG participants who were high on NA level. Although this hypothesis was not supported, the exploratory analyses using Linguistic Inquiry and Word Count (LIWC) program revealed some pioneering results for the negative affectivity groups.
Ortaöğretim kurumlarında görev yapan yöneticilerin duygu yönetimi davranışlarının incelenmesi
Bu araştırmanın genel amacı; yönetim süreçleri açısından resmi ortaöğretim kurumlarında görev yapan yöneticilerin duygu yönetimi davranışlarını öğretmen görüşleri doğrultusunda incelemektir. Bu genel amaç doğrultusunda öğretmenlerin görev yaptıkları kurumlarda olumlu ve olumsuz duyguları hissetme sıklığı ile yöneticilerin yönetim süreçleri alt boyutlarında duygu yönetimi davranışları sorgulanmıştır. Araştırmada tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın verileri 2017-2018 Eğitim-Öğretim Yılı'nda İstanbul İli Avcılar, Başakşehir, Fatih ve Esenler ilçelerinde bulunan resmi ortaöğretim kurumlarında görev yapan toplam 553 öğretmene ölçek uygulanarak toplanmıştır. Araştırmada kullanılan veri toplama aracının ilk bölümünü demografik değişkenler, ikinci bölümünü Watson, Clark ve Tellegen (1988) tarafından geliştirilen "Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği" ve üçüncü bölümünü Çoruk (2012) tarafından geliştirilen "Yönetim Süreçleri Açısından Yöneticilerin Duygu Yönetimi Davranışları Ölçeği" oluşturmaktadır. Elde edilen verilerin çözümlenmesinde frekans, yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma, t-testi, Pearson korelasyon katsayısı ve tek faktörlü varyans analizi kullanılmıştır. Araştırmada şu sonuçlara ulaşılmıştır: (1) Öğretmenler görev yaptıkları kurumlarda olumlu duyguları genel olarak "sık" düzeyinde (2) olumsuz duyguları ise "az" düzeyinde hissetmektedirler. (3) Öğretmenlerin olumlu ve olumsuz duyguları hissetme sıklığı cinsiyet ve branş değişkenlerine göre anlamlı farklılık göstermezken; 21 yıl ve üzeri kıdeme sahip öğretmenlerin olumlu duyguları hissetme sıklığının 16-20 yıl arası kıdeme sahip öğretmenlerin olumlu duyguları hissetme sıklığından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur. 2/4'ü hizmet alanında bulunan okullarda görev yapan öğretmenlerin olumlu duyguları hissetme sıklığının 2/5'i hizmet alanında bulunan okullarda görev yapan öğretmenlerin olumlu duyguları hissetme sıklığından yüksek; yine 2/4'ü hizmet alanında bulunan okullarda görev yapan öğretmenlerin olumsuz duyguları hissetme sıklığının 2/5'i hizmet alanında bulunan okullarda görev yapan öğretmenlerin olumsuz duyguları hissetme sıklığından düşük olduğu tespit edilmiştir. (4) Öğretmenlerin olumlu ve olumsuz duyguları hissetme sıklığı arasında anlamlı, negatif yönde ve orta düzeyde bir ilişki bulunmuştur. (5) Öğretmenler yönetim süreçleri açısından yöneticilerin duygu yönetimi davranış düzeylerini hem genel olarak (6) hem de tek tek tüm yönetim süreçleri alt boyutlarında "kısmen katılıyorum" derecesinde değerlendirmişlerdir. (7) Öğretmen görüşleri doğrultusunda yöneticilerin duygu yönetimi davranış düzeyleri yönetim süreçleri alt boyutlarında cinsiyet, branş ve kıdem değişkenleri bazında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermezken; görev yapılan okulun hizmet alanı değişkeni bazında incelendiğinde 2/4 hizmet alanında görev yapan öğretmenlerin görüşlerinin planlama, iletişim, koordinasyon ve değerlendirme alt boyutlarında daha olumlu olduğu görülmüştür. Son olarak (8) yönetim süreçleri alt boyutlarından karar verme ve değerlendirme süreçleri arasında anlamlı, pozitif yönde ve orta düzeyde, diğer yönetim süreçleri arasında ise anlamlı, pozitif yönde ve yüksek düzeyde bir ilişki bulunmuştur.
Olumlu ve olumsuz duyguların işgören motivasyonu üzerindeki etkileri ve bir uygulama
Duygu bireyin temel gereksinmeleriyle ve onun bir sonucu olan davranışlarla ilgilidir. Duygu repertuarındaki her bir duygunun özgün bir rolü ve etkisi vardır. Kuvvetli duygular bedenimizde belirgin değişikliklere (fizyolojik belirtilere) neden olurlar. Bu nedenle, duyguları incelemek, insan davranışını anlamayı kolaylaştırır. İnsan doğasını duyguların gücünden soyutlayarak anlamak yerine, çevrenin talep ve fırsatlarına uygun, hayatta kalmayı sürdürmeye yardımcı olan tepkileri idare ve motive etmek için değişen sistemlerin geçici koordinasyon ve senkronizasyonu olarak görmek çok daha anlamlıdır.İşgörenin sahip olduğu olumlu veya olumsuz duyguların, işgören motivasyonu üzerine olan etkilerinin incelenmesi, araştırmanın amacı olarak tespit edilmiştir.Bu çalışmada duygu kavramı, olumlu ve olumsuz duygular ile iş hayatında duyguların yeri ve önemi incelenerek motivasyon ile ilişkisi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda, olumlu duyguların motivasyon üzerine doğrusal ve pozitif yönlü, olumsuz duyguların ise motivasyona negatif yönlü ancak doğrusal olmayan etkisinin olduğu tespit edilmiştir. İşgören motivasyonu artırılarak işletme verimliliğinin de artırılabileceği detaylı olarak değerlendirilmiştir.
Pozitif ve negatif duygu durumlarının tüketicilerin satın alma kararları üzerine etkisinin belirlenmesine dair davranışsal ekonomi perspektifinden bir araştırma
Duygular, günlük yaşantımızın önemli bir parçasıdır. Özellikle son dönemde, işletmeler tüketici davranışlarını daha iyi anlamak için duygu kavramına ve fonksiyonlarına ilişkin yapılan araştırmalara önem vermektedirler. Fakat insanlar, uzun süreler boyunca geleneksel ekonomi yaklaşımı tarafından rasyonel varlıklar olarak değerlendirilmiştir. Geleneksel ekonomi yaklaşımına göre insanlar, bazı varsayımlar çerçevesinde hareket eden ve "homoeconomicus" olarak adlandırılan çıkarcı varlıklardır. Davranışsal ekonomi yaklaşımı ise insanı "sadece insan" penceresinden ele almaktadır. Dolayısıyla insanların daima rasyonel davranışlar göstermesinin mümkün olamayacağını savunmaktadır. Bu yönüyle davranışsal ekonomi, psikoloji temelli metotları ile insan davranışlarının "homoeconomicus" varsayımından sapma durumlarını incelemektedir. Duygu durumlarına ilişkin araştırmalar incelendiğinde, satın alma kararları üzerine davranışsal ekonomi perspektifinden yapılan bir araştırmaya rastlanılmamıştır. Bu durum çalışmanın temel çıkış noktasını oluşturmaktadır. Bu tez çalışmasında, yöntem olarak davranışsal ekonominin varsayımsal seçim tekniği kullanılmıştır. Ayrıca davranışsal ekonominin bilimsel araştırma sürecine uygun olarak katılımcı davranışları incelenmiş, bulgular bilimsel yöntemlerle değerlendirilmiş ve geleneksel ekonomi yaklaşımları ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada anket tekniği kullanılmıştır. Çalışmanın temel amacı, tüketicilerin duygu durumlarının satın alma kararları üzerindeki etkisini davranışsal ekonomi yöntemi perspektifinden belirlemeye yöneliktir. Ayrıca katılımcıların demografik değişkenleri ve tüketici profillerinin satın alma kararı üzerindeki etkisinin belirlenmesi de amaçlanmıştır. Duygu durumları pozitif ve negatif olmak üzere kategorize edilmiştir. Duygu durumlarının satın alma kararları üzerindeki etkisi, davranışsal ekonominin çıpalama, sürü davranışı ve çerçeveleme yöntemleri kapsamında incelenmiştir. Çalışmanın örneklemi 500 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara toplam 4 bölüm ve 40 sorudan oluşmaktadır. Anketler demografik bilgiler bölümü, Tüketici Karar Verme Tarzları Envanteri, PANAS Ölçeği'nden oluşmaktadır. Çalışmanın kavramsal modeli kapsamında 9 araştırma sorusu geliştirilmiştir. Verilerin güvenirlik, geçerlik ve normal dağılım durumları belirlenmiştir. Ardından korelasyon analizi, U Testi ve H Testi uygulanmıştır. Tanımlayıcı istatistikleri kapsamında, çıpalama, sürü davranışı ve çerçeveleme yöntemlerinin satın alma kararlarını etkilediğine yönelik güçlü bulgular elde edilmiştir. Ayrıca, çalışma kapsamında geliştirilen araştırma soruları belirlenen testler kapsamında analiz edilmiştir. Çıpalama, sürü davranışı ve çerçeveleme yöntemleri kapsamında, tüketicilerin duygu durumlarının satın alma kararları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar verdiği belirlenmiştir.
Effects of toxic emotional experiences and perceived organizational support on positive work behaviors and withdrawal behaviors
This study aimed to determine the effects of positive and negative affectivity, toxic emotional experiences sub-dimensions (psychologically recurring, disconnecting, draining) and perceived organizational support on on-the-job behaviors (positive work behaviors, psychological and physical withdrawal behaviors, and antagonistic work behaviors). In addition, it was tested whether toxic emotional experiences differ according to demographical factors such as gender and age. Quantitative research was carried out targeting people of public and private organizations in Benin Republic. Watson, Clark, and Tellegen's (1988) The PANAs Scale, Kiefer and Barclay's (2012) Toxic Emotional Experiences Scale, Eisenberger, Huntington, Hutchinson, and Sowa's (1986) Perceived Organizational Support Scale, and Lehman and Simpson's (1992) On-the-Job Behaviors Scale were used for gathering data. A total of 306 employees (132 females, 174 males) participated in the survey. According to results female employees experience more toxic emotions. The results also showed that there was a low level of significant correlation between toxic emotional experience and perceived organizational support, psychological withdrawal behavior, and antagonistic work behavior. The hierarchical regression results revealed that only psychologically recurring sub-dimension predicts psychological withdrawal behaviors. In addition to this, positive affect, psychologically recurring sub-dimension together with diminished perceived organizational support predict positive work behaviors, and physical withdrawal behaviors. The remarkable finding is that employees who experience toxic emotions and perceive less support from their organization may exhibit antagonistic work behaviors.
Erken dönem uyumsuz şemaların evlilik doyumu ile ilişkisi: Duygulanımın aracı değişken rolü
Bu çalışmanın amacı, evli ya da boşanmış yetişkinlerin erken dönem uyumsuz şemaları ile evliliklerinde yaşadıkları doyum arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkideki pozitif ve negatif duygulanımın aracı rolünü incelemektir. Rastgele seçilen, 132'si erkek ve 168'i kadın olmak üzere toplam 300 kişi çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılanlara, Kişisel Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form (YŞÖ-KF3), Pozitif ve Negatif Duygulanım Ölçeği ile Evlilik Yaşam Ölçeği uygulanarak veriler elde edilmiştir. Elde edilen veriler, SPSS 21.0 programı kullanılarak regresyon analizi sonuçlarına göre değerlendirilmiştir. Veriler, üç model çerçevesinde incelenmiştir: İlk modelde erken dönem uyumsuz şema alanları ve evlilik doyumu arasındaki ilişkiye; ikinci modelde pozitif ve negatif duygulanımın evlilik doyumu ile ilişkisine; üçüncü modelde ise şema alanları ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide, duygulanımın aracı değişken rolüne bakılmıştır. Araştırma bulguları, erken dönem uyumsuz şema alanlarından, duygusal yoksunluk, başarısızlık, karamsarlık, sosyal izolasyon, duyguları bastırma, onay arayıcılık, iç içe geçme/bağımlılık, ayrıcalıklılık/yetersiz özdenetim, terk edilme, kusurluluk, tehditler karşısında dayanıksızlık ve yüksek standartların, evlilik doyumunun anlamlı birer yordayıcısı olduğunu göstermiştir. Pozitif ve negatif duygulanım da evlilik doyumunu anlamlı bir şekilde yordamıştır. Araştırma sonuçları bize; erken dönem uyumsuz şemaların, evlilik doyumu ile olumsuz bir ilişkisi olduğunu, bireylerin pozitif ve negatif duygulanımlarının bu ilişkiyi anlamlı bir şekilde etkilediğini göstermektedir.
Acil serviste çalışan hemşirelerin duygu yükleri ve duygu yönetim becerilerinin belirlenmesi
Acil servisler farklı nedenlerle gelen vakaların aynı anda bakıldığı, olguların yaşamları ile ilgili kritik kararların kısa zamanda verildiği, mortalitenin yüksek olduğu birimlerdir. Bundan dolayı çalışanlar açısından oldukça stresli bir servistir. Acil serviste çalışanlar vaka yoğunluğu nedeni ile çoğu kez yeme-içme gibi fizyolojik gereksinimlerini dahi karşılayamamakta, bitkinlik derecesinde yorgunluk yaşamakta, bu da çalışanlarda gerginlik yaratabilmektedir. Kritik halde acile getirilen vakaların aileleri, yakınları, arkadaşları belirsizlik, endişe ve korku yaşamakta; tedavi konusunda fazla beklenti içinde olunması, maddi sorunlar, tedaviye rağmen bazen hastanın kurtarılamaması vb. gibi nedenlerle acil servis çalışanları rahat bir şekilde suçlanabilmekte, sözlü ya da fiziksel şiddette bulunabilmekte; bu duruma ünitede çalışanların yorgunluk, gerginlik, anlayışsızlık ve düşük toleransları da eklendiğinde saldırganlığın şiddeti artabilmektedir. Bu araştırma acil servislerde çalışan hemşirelerin olumlu-olumsuz duygu yüklerini belirlemek ve duygu yönetimlerini incelemek amacıyla 10.02.2017-10.08.2017 tarihleri arasında Suruç ilçe Devlet Hastanesi acil servisinde çalışan 30 hemşire ile tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmadaki veriler araştırmacı tarafından geliştirilen "Sosyo Demokrafik Özellikler Formu", "Duyguları Yönetme Becerileri Ölçeği" ve ''Pozitif-Negatif Duygu Ölçeği'' kullanılarak toplandı. Veriler SPSS (Statistical Package for Social Science for Windows) 18.0 paket programı kullanılarak değerlendirildi. Tanımlayıcı değişkenler ortalama ve yüzdelik değerlerle sunuldu. Sosyo-demografik özelliklere göre oluşturulan gruplar (cinsiyet, medeni durum vb.) arası karşılaştırmalar normal dağılımlar için İki Ortalama Arasındaki Farkın Önemlilik Testi (İndependent Samples T test) analizleri kullanıldı ve normal olmayan dağılımlar için Mann-Whitney U testi ve Kruskal-Wallis Testi kullanılarak analiz edildi. Araştırmada p<0.05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edildi. Araştırmanın sonucunda Olumsuz Bedensel Tepkiler Ortalaması erkek hemşirelerde (13.50±2.78), mesleği isteyerek seçmeyen hemşirelerde (13.67±2.18), hizmet içi eğitimlere hiç katılmayan hemşirelerde (14.50±2.889) daha yüksek çıkmıştır ve sözel ifade edebilme alt boyut puan ortalaması çalıştığı bölüme atamayla gelen hemşirelerde (24.44±5.04) daha yüksek çıkmıştır. Gruplar arsındaki farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Pozitif-Negatif Duygu Ölçeğinde; Pozitif Duygu Yükü Ortalaması, ön lisans mezunu hemşirelerde (46.67±19.40) ve negatif duygu yükü ortalaması sürekli gecede çalışan hemşirelerde (38.00±14.14) daha yüksek çıkmıştır. Gruplar arsındaki farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Duyguları Yönetme Becerisi, Pozitif-Negatif Duygu, Hemşire
Üniversite öğrencilerinde olumsuz üst biliş düzeyleri ile akademik erteleme arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada üniversite öğrencilerinin üst biliş düzeyleri ve akademik erteleme davranışı arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma 2021-2022 eğitim öğretim döneminde Çağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde öğrenim gören öğrencilerle kolayda örnekleme yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri Wells ve Cartwright-Hatton'nın (2004) tarafından geliştirilen ve Tosun ve Irak (2008) tarafından Türkçeye uyarlanan Üstbiliş Ölçeği ile Çakıcı (2003) tarafından geliştirilen Akademik Erteleme Davranışı Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Araştırmanın uygulaması, zaman, maliyet avantajı, daha fazla katılımcıya ulaşılması ve Covid-19 pandemi koşulları gibi nedenlere bağlı olarak forms.google.com üzerinden "Google documents" aracılığı ile online gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya Çağ Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde öğrenim gören 318 kişi katılmış olup evrenin %60,3'üne ulaşılmıştır. Araştırmada katılımcıların cinsiyet, yaş, öğrenim görülen sınıf, aile birliktelik durumu ve akademik başarı düzeylerine göre üstbiliş ölçeği alt boyutları ve akademik erteleme davranışları ortalamaları arasında farklar analiz edilmiştir. Araştırmada ayrıca Üstbiliş Ölçeği ve alt boyutları "olumlu inançlar", "kontrol edilmezlik ve tehlike", "bilişsel güven", "düşünceleri kontrol ihtiyacı" ve "bilişsel farkındalık" düzeyleri ile akademik erteleme davranışı arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda katılımcıların üstbiliş düzeyi "yüksek" olduğu ortaya çıkmıştır. Araştırmada Üstbiliş Ölçeği alt boyutları "kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel farkındalık", "kontrol edilemezlik ve tehlike, bilişsel farkındalık" ve "düşünceleri kontrol ihtiyacı" düzeyinin "yüksek" ve "olumlu inançlar ve bilişsel güven" düzeyinin "düşük" olduğu ortaya çıkmıştır. Araştırma sonucunda "olumlu inançlar", "kontrol edilmezlik ve tehlike", "bilişsel güven", "düşünceleri kontrol ihtiyacı" ve "bilişsel farkındalık" düzeyleri ile akademik erteleme davranışı arasında negatif yönlü anlamlı ilişki olduğu ortaya çıkmıştır.
Pozitif ve negatif duygu durum ile kullanım türünün yaratıcılık üzerindeki etkisi
Yaratıcılık uzun bir süredir psikoloji literatüründe araştırılan bir konudur. Özellikle yaratıcılığı etkileyen faktörler, araştırmacılar için en ilgi çekici başlıklardan biridir. Yaratıcılığı etkileyen bu faktörler arasında da en yaygın çalışılan değişkenlerden bir tanesi duygudurumdur. Pozitif ve negatif duygudurumun yaratıcılığı artırdığına ilişkin pek çok kuram bulunsa da, deneysel çalışmalarda negatif duygudurumun etkisi daha zayıf kalmaktadır. Mevcut çalışmanın amacı bu duruma açıklama getirmektir. Pek çok yaratıcılık tanımında ve duygudurumun yaratıcılığa etkisini inceleyen deneysel çalışmada yaratıcılığın pozitif açıdan ele alındığı görülmektedir. Oysa yaratıcılığın karanlık bir tarafı da bulunmaktadır. Negatif çıktıları olan ama oldukça yaratıcı pek çok çıktıdan söz edilebilir. Bu nedenle negatif duygudurumun yaratıcılığa etkisini incelerken yaratıcılığı pozitif anlamda ele almak hatalı yorumlamalara neden olabilir. Bu bağlamda mevcut araştırma kapsamında iki çalışma yürütülmüştür. İlk çalışmada kötü niyetli yaratıcılığı ölçen bir ölçeğin Türkçeye geçerlilik ve güvenilirlik çalışması yapılmıştır. İkinci çalışma kapsamında pozitif ve negatif olmak üzere iki farklı duygudurum koşuluyla birlikte normal ve kötü niyetli olmak üzere iki farklı yaratıcılık kullanım türü incelenmiştir. Beklenildiği gibi negatif duygudurum ile birlikte yaratıcılık kullanım türü kötü niyetli olduğunda yaratıcılık artmaktadır. Öte yandan, pozitif duygudurum ve pozitif kullanım durumunda yaratıcılık en yüksek düzeydedir. Kullanım türü ile yaratıcılık arasında esneklik aracı rol oynamaktadır. Bu bulgular ilgili literatür çerçevesinde tartışılmış ve literatürdeki kuramsal yorumlamalara yeni bakış açıları getirilmiştir.
Regulation of anger by writing: Usage of expression, problem solving and distraction strategies
The main purpose of this study was to examine the effects on anger regulation of emotion regulation strategies applied through writing tasks. In this respect, a scenario that would trigger the emotion of anger was created to be used in the experimental phase. Levels of anger regulation were then evaluated by examining the effects of expression, problem-solving, and distraction strategies applied through writing tasks on positive affect, negative affect, valence, and arousal values of emotion. In addition, the levels of effectiveness of these emotion regulation strategies were compared with each other. The sample of the study consisted of 152 female university students. The Positive and Negative Affect Scale, Emotion and Arousal Assessment Form, and Emotional Valence Form were used as data collection tools and the dataset was analyzed with IBM SPSS Statistics in accordance with the research questions and hypotheses. It was found that all three emotion regulation strategies had significant effects on negative affect and arousal. The most effective strategy for negative affect was distraction, while the least effective was expression. Finally, the most effective strategies for arousal were distraction and expression with problem-solving, and there was no significant difference between the effectiveness of these two strategies, while the least effective strategy was expression. All findings are discussed in light of the relevant literature.