Macroeconomic policies
63 theses under this subject heading
Ekonomik politika belirsizliği ve politik istikrarsızlığın makroekonomik değişkenler üzerine etkisi
İktisat biliminde belirsizlik, teorik olarak gerçekleşen onca gelişmelere rağmen hala üzerinde tartışılan bir kavram olarak yerini korumaktadır. Belirsizliğin bu kadar çok tartışılmasının arkasında yatan unsur ise belirsizlik kavramının soyut iktisadi düşüncede sahip olduğu anlamsal ölçütlerin kavramsallaştırılamaması değil, belirsizlik kavramı ile ilgili bir fikir birliğinin oluşturulamamasından kaynaklanmaktadır. Belirsizlikle ilgili bir fikir birliğinin olmayışı ise bu kavramla ilgi farklı yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çalışmada diğer belirsizlik indeksleri ile karşılaştırıldığında daha güçlü ve politik unsurları da içermesi nedeniyle Baker, Bloom ve Davis (2015)'in Amerika Birleşik Devletleri için geliştirmiş oldukları ekonomik politika belirsizliği (EPB) indeksi kullanılmaktadır. ABD'deki EPB'nin yanında gelişmekte olan ülkelerdeki politik istikrarsızlık göstergeleri de dikkate alınmaktadır. Çalışmada Keşfedici Faktör Analizi'yle 17 politik istikrarsızlık göstergesi kullanılarak politik istikrarsızlığın üç farklı boyutu ortaya çıkarılmıştır. Bu boyutlar şiddet ve gerilim, hükümet karşıtlığı ve protesto ve rejim içi istikrarsızlıktır. Dinamik Panel Sistem Genelleştirilmiş Momentler Metodu kullanılarak gelişmekte olan ülkelerdeki politik istikrarsızlığın ve ABD'deki EPB'nin gelişmekte olan ülkelerdeki makroekonomik değişkenler üzerine etkisi incelenmektedir. Çalışmanın bulguları ABD'deki EPB'nin ve gelişmekte olan ülkelerdeki politik istikrarsızlığın üç farklı boyutunun enflasyon oranı ve doğrudan yabancı yatırımlar üzerinde farklı etkileri olduğunu ortaya koyarken bu değişkenlerin gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme oranı üzerinde güçlü ve negatif bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Ekonomik politika belirsizliği, Politik istikrarsızlık, Enflasyon,Büyüme, Doğrudan yabancı yatırımlar
Makro ihtiyati politikalar ve finansal istikrar: Türkiye deneyimi
Bu çalışmada vektör hata düzeltme modeli (VECM) kullanılarak Türkiye'de finansal istikrar ve makro ihtiyati politikalar arasındaki ilişki ortaya konulmuş ve makro ihtiyati politikaların finansal istikrar üzerindeki etkinliği araştırılmıştır. Tahminler 2010- 2017 yılları arasında aylık frekanstaki verilerin kullanılması ile gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla öncelikle finansal sistemin sağlık durumunu ifade eden bileşik bir finansal istikrar göstergesi (FSI) oluşturulmuş, daha sonra da tahmin modeli geliştirilmiştir. FSI değerlerinin hesaplanmasında bankacılık sektörü aktif karlılık oranı, bir yıl vadeli tüketici kredisi faiz oranı, bankacılık sektörü yurt içi kredi hacmi ve sepet kur göstergeleri kullanılarak bir ağırlık vektörü elde edilmiştir. Makro ihtiyati politika göstergesi olarak bankacılık sektörü kredi yoğunlaşması, bankalararası para piyasası net pozisyonu, kaldıraç oranı, sermaye tamponları, zorunlu rezervler ve yabancı para borç sınırları kullanılmıştır. Elde edilen VECM modeli sonuçlarına göre kredi yoğunlaşması ve sermaye tamponunu temsil eden oranlar finansal istikrara olumlu katkı sağlamaktadır. Kaldıraç oranı ve para piyasası net pozisyonunu temsil eden değişkenler ise finansal istikrarı olumsuz etkilemektedir. Çalışma sonucunda makro ihtiyati politika kullanımının finansal istikrara pozitif katkı sağladığı sonucuna varılmıştır ve para politikası makro ihtiyati politika araçlarıyla desteklenmelidir. Anahtar Sözcükler: Makro İhtiyati Politika, Finansal İstikrar, VECM Modeli.
Katılım bankalarının kullandırdığı fonların makro iktisadi göstergelere etkisi: Türkiye örneği
Türkiye'de katılım bankaları ve katılım bankacılığına verilen önem son dönemde giderek artmaktadır. Dünyada 20. y.y.'ın ikinci yarısından sonra finansal sistemde kendisine yer bulan faizsiz bankacılık Türkiye'de de son 20 yılda giderek artan payı ile finansal sistemdeki yerini almaya başlamıştır. Buradan hareketle bu çalışmada Türkiye'de ve dünyada katılım bankacılığının gelişimi ve Türkiye'de panel veri analiz yöntemiyle 2010-2017 yılları arası 3'er aylık dönemlere ilişkin veriler kullanılarak katılım bankalarınn kullandırdığı fonların reel makroekonomik göstergeler üzerindeki ( ithalat, ihracat, faiz oranı, ekonomik büyüme, gayrisafi yurt içi hasıla, istihdam, hane halkı tüketim harcamaları ve yatırımlar) etkileri analiz edilmiştir. Analiz sonuçları göstermiştir ki katılım bankalarının kullandırdığı fonlar Türkiye ekonomisinin dış ticaretini, istihdamını, arz ve talep cephesine ilişkin göstergeleri pozitif yönde etkilemektedir.
The Federal Reserve's response to the global financial crisis and its effects: An interrupted time-series analysis of the impact of its quantitative easing programs
The financial crisis that started in the U.S. at the end of 2007 and later spread to other countries was the most severe economic and financial disaster since the Great Depression. The crisis began in the U.S. housing market in August 2007, rapidly extended to other sectors of the U.S. economy, and became global following the collapse of various U.S.-based international financial institutions. To counter the negative effects of the crisis, the Federal Reserve (the central bank of the United States) and other central banks conducted monetary policies that are widely considered unconventional. This master's thesis examines the monetary policies the Federal Reserve implemented in response to the crisis. More specifically, the thesis analyzes the Federal Reserve's quantitative easing (QE) programs, liquidity facilities, and forward guidance operations implemented from 2007 to 2018. The thesis' detailed examination of these policies is concluded with an interrupted time-series (ITS) analysis of the causal effects of the QE programs on U.S. inflation and real GDP. The results of this design-based natural experimental approach show that the QE operations positively affected U.S. real GDP but did not significantly impact U.S. inflation. Specifically, it is found that, for the 2011Q2-2018Q4 post-QE period, real GDP per capita in the U.S. increased by an average of 231 dollars per quarter relative to how it would have changed had the QE programs not been conducted. Moreover, the results show that, in 2018Q4, ten years after the beginning of the Federal Reserve's QE programs, real GDP per capita in the U.S. increased by 14% relative to what it would have been during that quarter had there not been the QE programs.
Uluslararası rekabet gücünün teşvikinde devletin rolü: Türkiye örneği
Uluslararası rekabet gücü kavramı, bir ülkenin sahip olduğu firmaların uluslararası piyasalarda başarılı olma yeteneği ile birlikte devletin vatandaşlarının yaşam standartlarını ve yaşam kalitesini artırması anlamına gelmektedir. Bu bağlamda devletler ülkelerinin rekabet gücünü artırmak ve bu artışı sürdürülebilir bir hale getirmek için firma destekli ve piyasa ekonomisi tabanlı politikalar izlemelidir.Çalışmanın birinci bölümünü teorik çerçevede uluslararası rekabet gücü kavramı ve uluslararası rekabet gücünü belirleyen faktörler oluşturmaktadır. İkinci bölümde ise uluslararası rekabet gücünün teşvikinde devletin izlemesi gereken roller açıklanmaktadır.Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde ise uluslararası rekabet gücünü belirleyen makro-ekonomik faktörler ile Türkiye ve seçilmiş olan ülkeler arasında karşılaştırma yapılmakta olup çalışmanın üçüncü bölümünün son kısmında ise Türkiye'de devletin uluslararası rekabet gücünü artırmaya yönelik izlemesi gereken politika önerileri sunulmaktadır. Türkiye hukukun üstünlüğünü benimsediği ve uyguladığı, makro ekonomik istikrarı sağladığı, ekonomik ve teknolojik altyapı yatırımlarını ve kalitesini artırdığı, kayıtdışı ekonomi ve kayıtdışı istihdamı daralttığı, inovasyon gelişimini artırdığı, KOBİ'lerin rekabet gücünü artırmaya yönelik stratejiler oluşturduğu ve eğitimin kalitesini artırdığı takdirde uluslararası rekabet gücünü de artıracağı sonucuna varılmıştır.
Döviz kuru geçiş etkisi: Türkiye örneği
Makroekonomik performansın belirlenmesinde önemli değişkenlerden biri olarak kabul edilen döviz kuru, enflasyonun temel açıklayıcı değişkenleri arasında yer almaktadır. Literatürde döviz kurunun enflasyonist etkileri genellikle geçiş etkisi teorisiyle açıklanmaktadır.Gelişmiş ülkeler için ve döviz kurlarının dışsal ayarlamalar üzerine rolünün incelenmesi ile ilgili pek çok çalışmanın bulunduğu döviz kuru geçiş etkisi (exchange rate pass-through) literatüründe, gelişmekte olan ülkeler için yapılan çalışmalar da büyük artış göstermeye başlamıştır. Bu çalışmalarda döviz kurlarının dışsal ayarlamalar üzerine rolünün incelenmesinin yanında, esas olarak gelişmiş ülkelerdekine benzemeksizin döviz kurlarındaki artışın ithal malların yerli para birimi cinsinden değerinin yükseltilmesiyle, öncelikle ithalat fiyatlarını, daha sonra da ithal girdi kullanılarak üretilen tüm yerli malların piyasadaki fiyatlarını etkileyiş mekanizması üzerine yoğunlaşılmıştır.Bu çalışmada, Türkiye'de döviz kurunun ithalat fiyatlarına geçiş etkisi araştırılmıştır. Uygulamada Johansen Eşbütünleşme Analizi aracılığı ile 2002:01-2008:10 dönemi analiz edilmiştir. Bu çalışmada, Türkiye'de ithalat fiyatlarının döviz kuruna esnekliğinin oldukça yüksek oluğu ve kısa dönemde uzun döneme göre daha yüksek olduğu bulunmuştur.
Politik karar alma sürecinde oylama gücü ve makroekonomik göstergeler üzerindeki etkisi
Ekonomi ve politika arasındaki ilişki kendisini en net şekilde hükümetlerin ekonomi politikalarında gösterir. Bu politikalar ve ekonomiye etkileri her zaman ekonomistlerin ve politika bilimcilerin yoğun ilgisini çekmiştir. Bu yoğun ilgi politikaları belirleyen hükümetlerin oluştuğu demokratik iklimle ekonomi arasındaki ilişkiyi ilgi çeker hale getirmiştir. Ancak demokrasi ile ekonomik değişkenler arasındaki ilişki gerek teorik gerekse uygulamalı olarak kesin bir şekilde tanımlanamadığı için, alana ilişkin araştırmalar demokratik iklimden ziyade mevcut politik sistemin istikrarı temelinde irdelenmektedir. Politik istikrarsızlık içinde öne çıkan faktörlere bağlı olarak politik istikrarsızlık göstergelerinin oluşturulması iki farklı ölçüte bağlı kalarak yapılmaktadır. Bu ölçütler meclis dışı politik istikrarsızlık ölçütü ve meclis temelli politik istikrarsızlık ölçütüdür. Politik istikrarsızlık ile ekonomik performans arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar, özellikle ekonomik büyüme, enflasyon ve istihdam üzerinde politik istikrarın etkisinin varlığına işaret etmektedir. Bu tezin amacı politik istikrarsızlık literatüründe yer alan ampirik araştırmalardaki değişkenlere yeni bir değişken ekleyerek, makroekonomik değişkenler ile oylama gücü arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Oylama gücü, politik karar alma sürecinde iktidardaki partilerin veya muhalefetteki partilerin herhangi bir kararı almada sahip oldukları gücü ifade eder. Karar mekanizmalarında partilerin birbirine karşı sahip oldukları gücü ifade eden oylama gücü, yönetilenlerin seçimler yoluyla millet meclislerine gönderdiği politik partilerin birbirlerine göre sahip oldukları göreli güçtür. Tezimizde oylama gücünün politik istikrarsızlık değişkeni olarak kullanılabileceğini gösterdikten sonra, bu gücün 47 ülkenin 1987-2009 döneminde gerçekleşen seçim sonuçları temelinde oluşturulan Normalize Edilmiş Banzhaf İndeksi değerleri ile politik istikrarsızlık literatüründe de en çok kullanılan makroekonomik değişkenlerden enflasyon, istihdam ve ekonomik büyüme üzerindeki etkileri analiz edilmektedir. Oylama gücü indeks değerlerinin makro ekonomik değişkenler üzerindeki etkisi panel veri yöntemi ile test edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre üç ekonomik değişken (enflasyon, büyüme ve istihdam) üzerinde oylama güç değerleri etkilidir. Hem basit hem de nitelikli çoğunluk kuralı altında hükümeti kuran partinin ve koalisyonu oluşturan partilerin toplam güç indeks değerleri istatistiksel olarak büyüme ve istihdam üzerinde pozitif anlamlı bir etkiye sahipken, enflasyon üzerinde istatistiksel olarak anlamlı negatif bir etkiye sahiptir. Basit ve nitelikli çoğunluk kuralı altında ana muhalefet partilerinin oylama güç indeksi ile enflasyon arasında doğru orantılı bir etki varken, büyüme ve istihdam ile negatif ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Güç indeksi, Basit çoğunluk kuralı, Nitelikli çoğunluk kuralı, panel veri analizi, politik istikrarsızlık, demokrasi, oylama gücü, normalize edilmiş Banzhaf indeksi
Gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru rejimi tercihi ve makro ekonomik performans
Döviz kuru rejimleri, gerek ülkelerarası ekonomik ilişkilerin temel belirleyicisi olması, gerekse ulusal piyasaları doğrudan etkilemesi nedeni ile uluslararası iktisat literatüründe sıklıkla tartışılan bir konudur. Küreselleşmenin artması ile birlikte, hem uluslararası mal ve hizmet ticaretinin hacmindeki genişleme, hem de sermaye piyasalarındaki serbestleşme döviz kurlarının önemini daha da arttırmıştır.Bu çalışmada, gelişmekte olan ülkelerde, döviz kuru rejim tercihi ve döviz kuru tercihinin makro ekonomik etkileri incelenmiştir. Öncelikle bu ülkelerde döviz kuru rejim tercihinde ?İki kutupluluk Hipotezi?nin geçerliliği olup olmadığı araştırılmıştır. 1990 sonrasında gelişmekte olan ülkelerde, serbest dalgalı döviz kuru rejim tercihinde artış göstermiştir. Ancak finansal serbestleşmede artış olmakla birlikte, ara rejimlerin uygulamadan kalktığı söylenemez. İkinci olarak döviz kuru rejim tercihinin makro ekonomik performans üzerindeki etkileri incelenmiştir. Döviz kuru rejim tercihinin büyüme, enflasyon ve dış ticaret üzerinde net bir etkisi olduğu tespit edilememiştir.Ancak sabit kuru rejimlerinin gelişmekte olan ülkelerde kriz olasılığını arttırdığı söylenebilir.Son olarak gelişmekte olan ülkelerde rejim tercihine ilişkin Panel Probit analiz yapılmıştır. Analiz sonucunda Optimal Para Alanı'na ilişkin değişkenler, dışa açıklık hariç, teorik beklenti doğrultusunda etkide bulunduğu tespit edilmiştir. Ancak enflasyon ve merkez bankası bağımsızlığının, döviz kuru üzerinde tercihler üzerinde önemli bir etkide bulunmadığı gözlenmiştir. Demokratikleşme, finansal derinlik ve dış borç yükü ise, dalgalı döviz kuru tercihini pozitif yönlü etkilediği tespit edilmiştir.
Kamu açıklarının ekonomik, politik ve sosyal belirleyicileri: Gelişmekte olan ülkeler üzerine bir uygulama
Kamu açıkları günümüzde gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkelerde karşılaşılan en önemli makroekonomik sorunların başında gelmektedir. Kamu açıkları, özellikle 1970' li yılların başlarından itibaren gelişmekte olan ülkelerde kronik bir sorun haline gelmeye başlamıştır. 1980'li yılların ortalarından bu yana mali reformlarda sağlanan önemli gelişmelere rağmen, birçok gelişmekte olan ülke tekrarlanan büyük bütçe açıklarıyla karşı karşıyadır.Kamu açıklarını açıklamaya yönelik ekonomi literatürü, iki temel konu üzerine odaklanmıştır. Bunlardan biri son zamanlarda kamu borçlarındaki birikim diğeri ise, bütçe açıkları ve kamu borçları konusunda ülkeler arasında gözlenen önemli farklılıklardır. Geleneksel ekonomik modeller bu durumu tek başına yeterli biçimde açıklamakta başarısız olmuştur. Bu nedenle, politik ekonomi yaklaşımı olarak bilinen yeni analitik çalışmalar mali politikaların özellikle de bütçe dengelerinin açıklanması konularında politik ve kurumsal faktörlerin rolünü vurgulamaktadır. Bu bağlamda, maliye politikası literatüründe mali sonuçlar üzerinde etkili olan politik ve kurumsal faktörleri açıklayan ve ampirik kanıtlar sağlayan teoriler giderek artmaktadır. Bununla birlikte mevcut ampirik çalışmaların büyük bir kısmı OECD ülkeleri üzerine yapılmıştırBu çalışmanın amacı, gelişmekte olan ülkelerde ekonomik faktörlerin yanı sıra, politik ve kurumsal faktörlerin bütçe açıkları üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu doğrultuda ülkemizinde içinde yer aldığı gelişmekte olan 33 ülke için yatay kesit analizi yardımıyla ampirik bir çalışma yapılmıştır. Elde edilen uygulama sonuçlarına göre dışa açıklık düzeyi, ekonomik büyüme oranı ve kişi başı milli gelir düzeyi gibi ekonomik faktörlerin yanı sıra ekonomik özgürlük düzeyi, hukuk sisteminin etkinliği, kamusal regülasyonların yükü, kamusal harcamalardaki savurganlık ve politik istikrar gibi politik ve kurumsal faktörlerin de bütçe açıkları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir.Bu çalışmada yapılan ampirik analizler bütçe açıklarının farklı ekonomik ve politik kararların sonucu olarak ortaya çıktığını ve dolayısıyla ekonomik faktörler kadar politik faktörlerin de bütçe açıkları üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır.Anahtar Kelimeler: Kamu Açığı, Gelişmekte Olan Ülkeler, Ekonomik ve Sosyal Faktörler, Politik Faktörler, Yatay Kesit Analizi.
Sürdürülebilir ekonomik büyüme bağlamında yenilenebilir enerji kaynakları: Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye örneği üzerine bir değerlendirme
Enerji, hayatın vazgeçilmez unsurlarından birisidir. İnsanlık, tarih boyunca her zaman enerjiye bağımlı olmuş, hatta yerleşim alanlarını dahi enerji kaynaklarına yakın bölgelere kurmuşlardır. Ancak, günümüzde yüzyıllardır süregelen ve insanlığın kullanımına sunulan enerji kaynakları, gerek bilinçsiz kullanım ve gerekse de hızla artan dünya nüfusu nedeniyle talebi karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Bu bağlamda, yenilenebilir enerji kaynakları önem kazanmaktadır. Geleneksel enerji kaynaklarından yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelim, hem çevresel etki bağlamında tercih edilmekte hem de ülkelerin ekonomik büyüme performanslarının sürdürülebilirliğini sağlamaktadır. Fosil kaynaklarda dışa bağımlı olan ülkeler muhtemel fiyat artışları durumunda yüksek enflasyon baskısı altında kalmakta ve bu da, ekonomik istikrarı bozmaktadır. Bu tezde, yenilenebilir enerji kaynakları kullanımının ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğine katkısı Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ekseninde ele alınmaktadır.
Avrupa Birliği ve Türkiye'de genç işsizlik sorunu ve kaynakları
Günümüz küresel ekonomisinde genç işsizlik gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan tüm ülkelerin en önemli sorunu haline gelmiştir. Bu anlamda, işsizlik nasıl ki küresel bir sorun olarak görülüyorsa genç işsizlik de aynı doğrultuda hükümetlerin ortak bir sorunu olarak görülmektedir. İlk olarak 1980'lerde sanayileşmiş ülkeler için ciddi bir sorun olarak ortaya çıkan genç işsizliği 21.yüzyıl başında işgücü piyasalarında yaşanan kırılmalar ile tüm ülkelerin karşı karşıya geldiği ve çözümü en acil ekonomik ve sosyal bir sorun haline gelmiştir. Öyle ki dünya genelinde olduğu gibi, Avrupa Birliği ve Türkiye'de de genç işsizlik oranları, genel işsizlik oranının iki katı seviyesinde seyretmektedir. Makro ve mikro boyutta birçok faktör gençlerin işgücü piyasasında daha kırılgan olmalarına ve genç işsizlik oranlarının yüksek olmasına neden olmaktadır. Bu durum 15-24 yaş grubundaki bireylerin yaşadığı işsizlik sorununun çözümüne yönelik önlemler alınmasını gerektirmektedir. Genç işsizlik sorununu dikkate alan Avrupa'da, gençlerin istihdamının arttırılması ve işgücü piyasasına gençlerin aktif katılımının sağlanması politika hedeflerinin en üst sıralarında yer almaktadır. Diğer yanda, Avrupa Birliği ülkelerine kıyasla genç bir nüfusa sahip Türkiye ise dinamik bir ekonomi oluşturmak için daha avantajlı durumdadır. Dolayısıyla genç işsizlik sorununa yönelik olarak uygulanacak politikaların belirlenmesi hem Türkiye hem de Avrupa Birliği ülkeleri için önem arz etmektedir. Bu çalışmada Avrupa Birliği ülkelerinden; Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İrlanda, İspanya, İsveç, İtalya, Kıbrıs, Malta, Polonya, Portekiz, Yunanistan ile Türkiye için 1991-2016 yıllarına ait Gayrisafi Yurtiçi Hasıla, Enflasyon, Yabancı Doğrudan Yatırım ve Finansal Kriz verileri kullanılarak Avrupa Birliği ve Türkiye'de genç ve genel işsizliğin belirleyicileri panel veri analizi ile araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda ekonomik büyüme, enflasyon ve yabancı doğrudan yatırımlar genç işsizlik ve genel işsizlik oranını negatif etkilerken, finansal krizler pozitif etkilemektir. Ayrıca genç işsizlik, genel işsizliğe kıyasla makroekonomik faktörlerin etkilerine daha fazla duyarlıdır.
Durağan durum ekonomisi: Ekolojik sürdürülebilirlik ve sosyal adalet için parasal ve mali politikalar
Mevcut makroekonomik politika sürekli olan bir ekonomik büyümeyi teşvik etmektedir. Bu iktisadi iklimde işsizlik, yoksulluk ve borç, yetersiz büyüme ile ilişkilendirilmektedir. Ekonomik faaliyet, doğal materyallerin dönüşümü ve nihai olarak çevreye atık olarak geri dönmesine dayanmaktadır ve mevcut akım hacmi seviyeleri gezegenimizin taşıma kapasitesini geçmektedir. Başarısız bir şekilde kurulmuş ekonomik kuruluşların bir sonucu olarak toplum, ekolojik felaket ve sefalet arasında kabul edilemez bir seçim yapmaya zorlanmaktadır. Gezegenin sınırları ile uyumlu bir akım hacmi ile karakterize edilen bir durağan durum ekonomisine geçiş şarttır. Bu çalışma, mevcut parasal ve mali politika yapılarının eksik yanlarını inceleyerek ve çözüm önerileri sunarak bir durağan durum ekonomisi kurulmasına katkı sağlayacaktır. Bir durağan durum para politikası, kamu sektörü aracılığıyla, sürdürülebilir bir refahı destekleyecek şekilde, döngüsel olmayan ve borçtan bağımsız bir dikey para yaratımı sağlar. Bir durağan durum maliye politikası, gelir elde etmek için değil ama para politikası hedeflerine ulaşmak için, harcanan ve borç verilen her para ile bu paranın geri kazanımı arasında dikkatli bir şekilde denge oluşturmak zorundadır. Bir durağan durum maliye politikasının öncelikleri stratejik kamu malı yatırımları, ekolojik zararların ve ekonomik rantların vergilendirilmesi ve artan oranlı vergi mekanizmalarının yürürlüğe konması olmalıdır. Bu çalışmada ayrıca, akım hacmini düzenleyecek bir "Müşterekler Sektörü" ve para arzını sıkı sıkıya düzenleyecek bir "Para Komitesi" da dahil olmak üzere çeşitli kurumsal yenilikler düşünülmüştür.
Impacts of Brexit on The United Kingdom's internatonal politics and macroeconomic rates
Britain's decision to exit the European Union, which is abbreviated as Brexit, is a culmination of events in the history of EU-UK relations and this process will have crucial consequences on both continental and global scale. Therefore, this study focuses on determining the impacts of BREXIT on the United Kingdom's international politics and macroeconomic indicators through analysing the United Kingdom-European Union relations from a global perspective regarding the historical background, political aspects, and economic matters. From the perspective of historical background, the impacts of it on the UK's international politics will be shown by the fact that Brexit has its roots in its close history. In this regard, from Winston Churchill to Theresa May, the UK governments' approach to the EU will be examined. Furthermore, by using the data sets such as Gross Domestic Product (GDP), Total Investment (TI), Inflation Rate (IR), Unemployment Rate (UR), General Government Total Expenditure (GGTE), General Government Net Debt (GGND), and Current Account Balance (CAB) between 2006-2023 obtained from International Monetary Fund Outlook Database and t-Test: Paired Two Sample for Means, a statistical method, the impacts of Brexit on UK's macroeconomic rates will be determined. In conclusion, the results of t-Test analysis has shown that Brexit decision is expected to bring an important advantage to the UK because Brexit significantly affects 4 macroeconomic indicators out of 7 macroeconomic indicators discussed in the thesis. However, even if the current situation looks positive, it is still difficult to determine the impacts of Brexit on the macroeconomics of the UK because the studies on Brexit are mostly based on estimated values. Therefore, it is also expected that the ongoing Brexit negotiations between the EU and the UK might cause serious political and economic negativeness and uncertainties in the near future.
Döviz kuru ve temel makro ekonomik göstergeler arasındaki ilişkilerin Toda Yamamoto Nedensellik Testleri ile analizi
Makro ekonomik göstergelerde meydana gelen değişimler, özellikle gelişmekte olan ülke ekonomileri için hayati önem taşımaktadır. Bunula birlikte döviz kurların da meydana gelecek olan değişimler diğer ekonomik göstergelerle de karşılıklı etki edebilecektir. Bu çalışmanın temel amacı Türkiyede ki temel makro ekonomik göstergelerin birbirleri arasındaki ilişkilerin test edilmesidir. Çalışmada Ocak 2009-Aralık 2021 tarihleri aralığında Türkiye'de döviz kurları, reel efektif döviz kuru, TÜFE, enflasyon, vadeli mevduat faiz oranı, ödemeler dengesi gibi makro ekonomik göstergeler veri olarak kullanılmıştır. Nedensellik ilişkisi Toda-Yamamoto nedensellik testleri ile ölçülmüştür. Yapılan analizler sonucunda; makro ekonomik göstergelerin belirli yıllarda birbirleri ile etkileşim içerisinde olduğu, belirli yıllarda ise birbirleri arasında etkileşim içerisinde bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Makroekonomik değişkenlerde toplulaştırma problemi: Teori ve uygulama
Zaman serilerinin büyük bir kısmı çeşitli toplulaştırma yöntemleri ile oluşturulmaktadır. En yaygın toplulaştırma biçimi zamansal toplulaştırmadır. Zamansal toplulaştırmada yüksek frekanslı serilerden, düşük frekanslı seriler elde edilmektedir. Dolayısı ile zamansal toplulaştırma sonrasında gözlemlenen frekans ile varsayılan zaman birimi birbiri ile örtüşmemektedir. Bu durum, toplulaştırılmış serilere ilişkin bireysel özellikler ile model seçimi ve öngörü sonuçlarının, orijinal frekanstaki serilerden elde edilen sonuçlardan farklılık gösterebilmesine yol açmaktadır. Bu açıdan zamansal toplulaştırmanın ekonometrik analizler üzerindeki etkilerini görebilmek zaman serisi analizleri için önemlidir. Bu çalışmada, zamansal toplulaştırmanın iki farklı yaklaşımı olan sistematik örnek ve ortalama örnek toplulaştırmaları kullanılarak normal dağılım, otokorelasyon, birim kök, yapısal kırılmalı birim kök, mevsimsel birim kök, deterministik mevsimsellik, eşbütünleşme ve nedensellik gibi bazı ekonometrik analizler üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmada 1990-2015 dönemi itibari ile M1, fiyat, rezerv ve kur serileri kullanılmıştır. Logaritmik dönüşüme tabi tutulmuş ve tutulmamış aylık frekanstaki serilerden her iki toplulaştırma biçimine göre üçer aylık ve yıllık frekanslarda seriler elde edilmiştir. Serilerin logaritmasının alınması veya alınmaması, aynı zamanda toplulaştırmanın biçimi serilerin bireysel istatistiki özellikleri üzerinde belirgin bir farklılığa yol açmamıştır. Ancak zamansal toplulaştırma sonrasında serilerin normal dağılım sonuçlarının değiştiği belirlenmiştir. Logaritmik dönüşüm yapılıp yapılmaması serilerin seviyelerinde birim kök testleri bakımından pek bir farklılık yaratmazken, birinci farklarında bazı farklı bulguların çıkmasına yol açmıştır. Aynı zamanda toplulaştırma biçimi de birim kök testi sonuçlarını etkilemiştir. Toplulaştırılmış seriden elde edilen sonuçlar mevsimsel birim kök, deterministik mevsimsellik, eşbütünleşme ve nedensellik analizleri bakımından da orijinal frekansa göre farklılık göstermektedir.
Türkiye`de IMF istikrar politikalarının makroekonomik etkileri
239 ÖZET Türkiye, 1947 yılında üye olduğu IMF ile çok sayıda düzelemeye gitmiştir. 1980'li yıllara kadar ağırlıklı olarak istikrar üzerinde duran IMF politikaları, 1980 sonrasında yapısal uyum kavramını da bünyesinde bulundurmaya başlamıştır. Türkiye, 1980 yılı 24 Ocak Kararları ile ithal ikameci kalkınma stratejisinden, ihracata yönelik kalkınma stratejisine geçerek, IMF'nin yapısal uyum içerikli politikalarına uygulama zemini hazırlayan bir değişim geçirmiştir. Toplam 19 düzenlemenin yapıldığı, Türkiye'nin IMF'li tarihinde, IMF'den büyük miktarlarda kredi kullanılmıştır. Yapılan IMF destekli programların sonuçları ve etkileri irdelendiğinde, dış ticaret dengesi üzerinde kısa vadeli olumlu etkilerle karşılaşılırken, GSMH büyümesi, enflasyon gibi değişkenlerde olumsuz etkiler gözlenmiştir. IMF, kısa dönemde büyüme oranının artırılmasını hedefleyen politikalar gütmemektedir. Ancak, orta ve uzun dönemde sürdürülebilir kalkınmayı hedeflemektedir. Türkiye'nin sık sık ve devamlı olarak IMF'ye "istikrar" için başvurmuş olması, IMF politikalarının Türkiye'de istikrarı ve dolayısıyla sürdürülebilir kalkınmayı sağlayamamış olduğu sonucunu doğurmaktadır. 1999 yılında uygulamaya konan "Enflasyonu Düşürme Programı", 2000 ve 2001 yıllarında Türkiye'de yaşanan iki krizin meydana gelmesine ve derinleşmesine neden olmuştur. Bu çerçevede, Türkiye'de IMF destekli programların, büyüme ve enflasyon oranına olan negatif etkilerinin yanı sıra, krizlere de neden olabileceği görülmektedir.
Türkiye'de tarımsal üretimin iktisadi büyüme üzerindeki etkisi
Tarımsal üretim, gıda üretiminin sürdürülmesi, ekonomik kalkınmayı desteklemesi, yoksulluğun azaltılmasına katkı sağlaması, biyoçeşitliliği koruması, çevresel yönetimi iyileştirmesi, kırsal kalkınmayı teşvik etmesi ve ulusal güvenliği artırması gibi çok çeşitli ve kritik işlevler üstlenmektedir. Bu nedenle, tarımsal üretim ve ekonomik büyüme arasındaki karşılıklı ilişki, gıda üretiminin ötesinde çok daha geniş bir etki alanına sahiptir. Bu ilişkinin doğası ve boyutlarının doğru bir şekilde tespit edilmesi, ilgili politikaların etkin bir biçimde tasarlanmasında büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda, mevcut çalışmanın amacı, Türkiye örneğinde, 1988-2021 dönemi için tarımsal üretimin iktisadi büyüme üzerindeki muhtemel simetrik ve asimetrik etkilerini tespit etmektir. Bu amaçla, kişi başına gelir, tarımsal üretim, işgücü ve yurtiçi sabit sermaye yatırımı değişkenlerine ilişkin veriler kullanılmış ve doğrusal gecikmesi dağıtılmış otoregresif (ARDL) ve doğrusal olmayan ARDL (NARDL) modelleri kapsamında bu seriler arasındaki eşbütünleşme ilişkisi incelenmiştir. Doğrusal model kapsamında elde edilen bulgular, ilgili değişkenler arasında eşbütünleşme ilişkisinin mevcut olmadığını göstermekle birlikte asimetrik ARDL metodololojisine dayalı sonuçlar tarımsal üretimin iktisadi büyüme üzerindeki etkisinin asimetrik olduğunu doğrulamaktadır. Spesifik olarak, tarımsal üretimdeki artışların iktisadi büyüme üzerindeki pozitif etkisi tarımsal üretimdeki düşüşlerin pozitif etkisine kıyasla daha güçlüdür. Elde edilen bulgular, tarımsal üretimdeki artış sonucu ortaya çıkan çarpan etkisinin, sanayi ve hizmet sektöründeki genişlemeyle ikame edilen tarımsal üretimdeki daralmanın gelir üzerinde yarattığı artıştan daha kuvvetli olduğu şeklinde yorumlanabilir.
Türkiye ve Brezilya ekonomileri: 1987-2009 döneminin analitik karşılaştırılması
Bu çalışmada Türkiye ve Brezilya ekonomilerinin 1987-2009 dönemi kapsamında, makro ekonomik göstergeler yardımıyla karşılaştırmalı analizi yapılmıştır. Ayrıca iki ülkenin değişkenleri arasında basit korelasyon analizi yapılarak, değişkenler arasında ilişkinin olup olmadığına hakkında bilgi edinilmiştir. Çıkan sonuçlar Brezilya'nın makro ekonomik performansının Türkiye'ye nazaran daha iyi olduğu yönündedir. Ayrıca iki ülkenin ihracat, ithalat, M2 para arzı, döviz kurları, büyüme değişkenleri arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki tespit edilmiştir.
Para ve maliye politikaları arasındaki etkileşimin zaman serileri ile analizi: Türkiye örneği
Klasik makro iktisat modelleri enflasyonun parasal bir olgu olduğunu savunur ve fiyat düzeyinin belirlenmesini miktar teorisi ile açıklar, sözkonusu modellere göre mali değişkenler dolayısıyla maliye politikası fiyat düzeyini etkilemez. Bu görüş, tüketiciler rasyonel beklentilere sahip olduğu sürece maliye politikasının toplam talep düzeyi dolayısıyla fiyat düzeyi üzerinde etkisi olamayacağını öne süren Ricardocu Eşdeğerlik Teoremi ile desteklenmektedir. Miktar teorisine alternatif olarak öne sürülen fiyat belirlenme teorisi olan Fiyat Düzeyinin Mali Teorisinde ise maliye politikası, özel tüketim talebi üzerindeki servet etkisi aracılığıyla fiyat düzeyini etkilemektedir.Maliye politikasının fiyat düzeyini etkilemesi para politikası açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu çalışmada, Fiyat Düzeyinin Mali Teorisi ile ilgili teorik ve ampirik literatür ışığında Türkiye örneğinde 1989:1-2010:4 dönemi için para ve maliye politikalarının yapıları, politika kurallarına dayalı olarak belirlenmeye çalışılmıştır. Taylor (1993) tarafından önerilen para kuralı ve Leeper (1991) tarafından önerilen ve Favero ve Monacelli (2005) tarafından geliştirilen mali kural denklemlerinin tahminlenmesinde Markov rejim değişim tekniği uygulanmıştır.Ekonometrik analiz sonuçları politika karmaları açısından incelendiğinde, rejim geçişleri arasında sistematik bir ilişki tanımlanamamış ancak para politikası pasif tespit edilen rejimlerin çoğunun maliye politikası aktif rejim dönemleriyle eşleştiği tespit edilmiştir. Leeper (1991) terminolojisine göre, para ve maliye politikalarının her ikisinin de 1994, 1998, 2001 ve 2008 krizleri süresince pasif yapıya sahip oldukları, kriz öncesi dönemlerde ise mali baskınlığın ve maliye politikası aktif rejime geçiş olasılıklarının arttığı belirlenmiştir. 2001 yılına kadar genel itibariyle maliye politikası aktif yapı, özellikle de krizlerin başlangıç dönemlerinde para politikasını pasifize etmiş ve etkinlik kaybına neden olmuştur. 2001 sonrasında ise maliye politikasında yükselen aktif rejime geçiş olasılıkları para politikasını pasif yapıya taşıyamamış ve önceki döneme göre daha etkin para politikaları uygulanabilmiştir.Analiz sonuçları dikkate alındığında, 2001 yılını Türkiye'de uygulanan iktisat politikaları açısından bir dönem noktası olarak değerlendirmek mümkündür.Anahtar Kelimeler: Fiyat Düzeyinin Mali Teorisi, Markov Rejim Değişim Modeli, Para Politikası, Maliye Politikası.
Phillips eğrisi üzerine Lucas Değişkenlik Hipotezi Türkiye örneği 1950-1995
Makroekonomik teori ve politika literatüründe son 30-40 yıl içinde yaşanan değişmelerin ve süregelen tartışmaların odak noktasının enflasyon-işsizlik ve enfiasyon- çıktı ilişkisini veren Phillips eğrisi ile bu eğrinin ortaya koyduğu politika uygulamaları olduğu hemen herkes tarafından kabul edilen bir gerçektir. 1958 yılında A. W, Phillips'in, enflasyonla-işsizlik (enflasyonla-çıktı) arasındaki fonksiyonel ilişkiyi temsil eden ve daha sonraları kendi adıyla anılan eğrinin, hem kısa hem de uzun dönemde negatif (pozitif) ve istikrarlı olduğu şeklindeki gözlemi, Keynesyen yaklaşım tarafından sadece benimsenmemiş, aynı zamanda bu yaklaşımın en önemli politika aracı olmuştur. Phillips'in çalışması, ampirik gözlemlere dayanmış, teorik açıklamalar daha sonra Lipsey (1960) ve Samuelson - Solow (1960) tarafından tarafından yapılmıştır. Orijinal Phillips eğrisine göre, politika uygulayıcıları, Phillips eğrisi üzerinde herhangi bir enflasyon-çıktı bileşimini seçebilir ve bu bileşimde kısa ve uzun dönemde kalabilir. Çünkü, enflasyon-çıktı ödünleşmesi kısa ve uzun dönemde ekonominin yapısal özelliklerinden ve uygulanan politikalardan bağımsızdır. Ne var ki, 1960'lı yılların sonlarında ortaya çıkan stagflasyon olgusunun orijinal Phillips eğrisi tarafından açıklanamamış olması, dönemin çalışmalarını Phillips eğrisinin şekline yöneltmiştir. Orijinal Phillips eğrisine göre, enflasyonla işsizlik arasında pozitif ya da enflasyonla çıktı arasında negatif bir ilişkinin ortaya çıkması mümkün değildir. Buna karşın, Phelps (1967) ve Friedman (1968), Phillips eğrisinin kısa dönemde negatif (pozitif) eğimli ve istikrarlı ancak uzun dönemde dikey olacağını gösterdiler. Dolayısıyla, enflasyon-işsizlik ya da enflasyon-çıktı ödünleşmesi kısa dönemde mümkün olabilirken, uzun dönemde bu ödünleşme mümkün olamamaktadır. Bununla birlikte, 1970'li yılların başlarında, uyarlanan yerine rasyonel beklentileri analize katan Lucas, ödünleşmenin hem kısa hem de uzun dönemde mümkün olamayacağını savunmuştur. Lucas tipi Phillips eğrisi üzerindeki ödünleşme, toplam talep politikalarından bağımsız değildir. Lucas'a göre, enflasyon-çıktı ödünleşmesinin büyüklüğü; toplam talep ve spesifik piyasa şokları gibi bir çok parametreye bağlı olacaktır. Dolayısıyla Lucas tipi Phillips eğrisindeki ödünleşmenin, izlenen politikalardan bağımsız olması söz konusu değildir. Toplam talep şokları varyansı ile ödünleşme parametresi arasındaki negatif ilişki, "Lucas Değişkenlik Hipotezi" olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, "Phillips Eğrisi Üzerine Lucas Değişkenlik Hipotezi" olarak adlandırılan hipotezin, Türkiye örneği için geçerliliğini tartışmaktır. Çalışmada, mümkün VIIolduğu ölçüde geniş bir zaman kesitinin kapsanmasına özen gösterilmiş ve 1950-1995 dönemine ait yıllık veri setinden yararlanılmıştır. Elde edilen bulgular, Lucas hipotezinin testi ile elde edilecek olan sonuçların, ele alınan değişkenlere, ele alınan periyoda ve kullanılan ekonometrik tekniğe göre farklı sonuçlar vereceğini; ayrıca Türkiye örneği için, tam olarak kanıtlanamasa dahi, özellikle son yıllardaki işsizlikle-çıktı arasındaki ödünleşmenin talep şoklarından daha çok arz şoklarından etkilendiğini ortaya koymaktadır. VIII tC YÜKSEKÖĞRETİM KDBIJU! âHSKHfi
The macroeconomic determinants of personal remittances in Sierra Leone
The topic of migration has sparked an intense debate in the field of academia and policy discourses. Many have argued that it leads to a brain drain syndrome, while others have strongly supported its relevance for economic growth through inward personal remittances worldwide. The substantial flow of remittances and its less volatile nature compared to the other forms of international capital inflows to many countries has made remittances a dependable engine for economic growth. Sierra Leone still hugely depends on international capital inflows to achieve its development goals. Despite this reality, there is no study to the author's knowledge on this important topic in the country. Thus, this study uses a combination of econometric estimation techniques to ascertain the macroeconomic variables determining personal remittances in Sierra Leone and the causality among the variables in the period 1980 – 2018. The study found out that economic growth, broad money, age dependency ratio, war, and Ebola negatively influence personal remittances in the country, whereas inflation exerts no significant influence on it within the study period. Also, Granger causality running from economic growth to remittances was confirmed, whereas no causality between the other variables and remittances was found. The study, therefore, suggests that the government should implement pro-growth macroeconomic policies and keep inflation within reasonable limits. This stable macroeconomic environment would attract more remittances for investment purposes and reduce the negative impacts that could result from a pure altruism motive of remittance thereby resulting in sustainable remittance inflows and economic development in the country.
Tax competition, official development assistance and macroeconomic performance in Sub-Saharan Africa
Despite the enormous flows of foreign direct investment and aid in direction to Africa, sub-Saharan Africa still struggles to improve macroeconomic outcomes. This thesis aims to analyze tax competition and foreign aid as contributing elements of macroeconomic performance in sub-Saharan Africa. The study employs the gravity model, static and dynamic panel techniques to data spanning from 2005 to 2019 for analysis. The findings not only reveal evidence of horizontal tax competition and vertical tax competition but also show that these competitions have negative effects on macroeconomic performance. Likewise, foreign aid exerts negative effects on macroeconomic performance in the region. This may be explained by several reasons, including the nature of tax competition models similar to the monopolist competition market, and the inefficiency of aid to reduce poverty. Hence, we recommend policymakers to further efforts in fighting against corruption, fraud, tax evasion, and profit shifting by improving transparency and exchange of information; fighting against embezzlement, taking much more severe sanctions against officials who are involved in, and improving governance. Furthermore, a better accountability system should be developed. That system should be transparent and include all forms of aid from all international agencies. That could guarantee that aid is strictly used for development purposes only. Besides, to ensure a better impact of aid, governments should channel aid inflows to key sectors such as education, health, and infrastructure. In short, aid should be tailored to poverty reduction.
Geleneksel olmayan para politikalarının makroekonomik göstergeler üzerine etkisi: Türkiye örneği
2008 küresel finans krizi öncesinde geleneksel anlamda merkez bankalarının kullandığı en önemli para politikası araçları açık piyasa işlemleri ve faiz oranlarıdır. Ancak 2008 krizi ile birlikte merkez bankalarının geleneksel anlamda kullandıkları para politikası araçlarının yetersiz kaldığı görülmüştür. Bu nedenle, yeni para politikası araçları geliştirilmiştir. Miktarsal genişleme, kredi genişlemesi, faiz taahhüdü, faiz koridoru, zorunlu karşılıklar ve rezerv opsiyon mekanizması gibi geliştirilen yeni araçlar, geleneksel olmayan para politikası araçları olarak ön plana çıkmaktadır. Merkez bankalarının fiyat istikrarı ve finansal istikrar gibi hedeflerine ulaşmada para politikalarının etkinliği önem arz etmektedir. Bu kapsamda, çalışmanın amacı, 2008 krizi sonrasında Türkiye'de uygulanan geleneksel olmayan para politikası araçlarının makroekonomik göstergeler üzerindeki etkisini incelemektir. Çalışmada Türkiye'de uygulanan geleneksel olmayan para politikası araçlarını temsilen politika faizi, rezerv opsiyon mekanizması kullanım oranı, TL ve yabancı para cinsinden zorunlu karşılık oranları değişkenleri kullanılırken; makroekonomik göstergeler açısından tüketici fiyat endeksi, sanayi üretim endeksi, işsizlik oranı, reel efektif döviz kuru, cari açık, toplam kredi hacmi, para arzı, imalat sanayi kapasite kullanım oranı, BİST 100 endeksi ve kısa vadeli sermaye hareketleri değişkenleri kullanılmıştır. Değişkenlere ait Ocak 2008- Mart 2022 dönemi kapsayan aylık veriler, Vektör Otoregresyon (VAR) modeli kullanılarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda Türkiye v ekonomisinde geleneksel olmayan para politikası araçlarının makroekonomik göstergeler üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Geleneksel Olmayan Para Politikaları, Faiz Koridoru, Zorunlu Karşılıklar, Rezerv Opsiyon Mekanizması, VAR Analizi.
Konumsal mal olarak eğitimin ekonomi politiği: Türkiye örneği
Daha sonra Bu tezin amacı, kamu ekonomisi literatüründe konumsal mallar yaklaşımı çerçevesinde eğitim hizmetlerinin değerlendirilererek Türkiye özelinde eğitim hizmetlerinin konumsallığını ölçmektir. İkinci dünya savaşı sonrası dönemde özellikle gelimiş ülkelerde daha sonrasında ise nerdeyse tüm dünya ülkelerinde eğitimlilik oranı artmış, okullaşmada tarihin hiçbir evresinde gerçekleşmemiş bir artış yaşanmıştır. Bu büyüme her türlü eğitim düzeyinde kendi içsel dinamikleri içinde gerekleşmiştir. Devletler ve hükümetler ekonomik büyüme ve kalkınmayı gerçekleştirmek için eğitimliliği artırarak, insan sermayesi teorisi çerçevesinde, verimlilik ve becerilerdeki artış ile sağlanabileyeceğini düşünmüştür. Günümüze kadar süren bu eğitimsel genişlemenin kendisiyle birlikte yarattığı kimi sorunlar ortaya çıkmıştır. Eğitim hizmetlerine ilişkin konumsal mallar yaklaşımı bu sorunlardan en önemlilerinden biridir. Eğitimsel genişleme bir aşamaya kadar fırsat eşitliliğini artırsa da belirli bir doyum sonrasından sonra nitelikli eğitim ve onun doğrudan sonucu olan yüksek presitijli iş imkânları artık herkesin ulaşabileceği gerçeklik değildir. Kimi bireylerin elde ettiği kazanımlar başkalarının kaybetmesi pahasına gerçekleşir; zaman, emek ve finansal anlamda israfı içeren bir süreç yaşanır. Bireysel refah ile toplumsal refah arasındaki ilişki kopar, aşırı rekabetçi bir ortamada sosyal anlamda kıt olan prestijli yüksek eğitim ve iş konumları için verilen mücadele sıfır toplamlı bir oyuna dönüşür. Bu bağlamda tez'de konumsal malların tarihsellliği içinde teorik çerçeve çizilecek bu konuya ilişkin farklı teorik yaklaşımlar ele alınacaktır. Daha sonrasında eğitim hizmetleri ile konumsal mallar arasındaki ilişkiyi net bir şekilde ortaya koyabilmek için eğitim ile işgücü piyasası sonuçları konumsal mal perspektifinden değerlendirilecektir. Teorik bölümlerin ardından eğitim hizmetleri ile konumsallık ilişkisi ampirik ve ekonometrik yöntemle Türkiye üzerine değerlendirmeler yapılacaktır. doldurulacaktır.