Pediatrics

65 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Pediatrik onkoloji hastalarının anne-babalarının stresle baş edebilme becerileri ile hastaların kardeşlerinin kaygı ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişki

Bu araştırmada pediatrik onkoloji hastalarının anne-babalarının stresle baş edebilme becerileri ile hastaların kardeşlerinin kaygı ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve İstanbul Üniversitesi Pediatrik Onkoloji ve hematoloji hastalarının anne-baba ve kardeşleri ile yürütüldü. Başlangıçta 34 aile ve 51 kardeş katılmıştır. Araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayamayan aileler çıkartıldıktan sonra 30 aile ve 40 kardeş ile devam edilmiştir. İlk önce katılımcılardan demografik bilgiler alınmıştır. Daha sonra anne ve babalara Cope Ölçeği, Beck Anksiyete ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Çocuklara ise Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Durumluluk-Sürekli Kaygı Ölçekleri (Nasıl Hissediyorum-1, Nasıl Hissediyorum-2) uygulanmıştır. Uygulamalarının ardından rastlantısal olarak seçilmiş 20 çocuğun anne ve babasına stresle baş edebilme eğitimi verilmiştir. Eğitimden sonra ailelere öğretilen stresle baş edebilme tekniklerini ne kadar yapabildiklerini takip edebilmek amacı ile 10 günlük bir takip çizelgesi verilmiştir. Eğitimin 11. günü tamamlandıktan sonra çizelgeler ailelerden alınmıştır. Daha sonra araştırmaya katılan bütün çocuklara ve ailelere (eğitim ve kontrol grubundaki aile ve çocuklara) tekrardan Cope Ölçeği, Beck Anksiyete, Beck Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Depresyon Ölçeği ve Çocuklar için Durumluluk- Sürekli Kaygı Ölçekleri uygulanmıştır. Araştırmada ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Çocuklara ve ailelere ön test ve son test yöntemiyle ölçekler uygulandıktan sonra analizler yapılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre grupların kendi içlerinde Ön test ve son testleri değerlendirildiğinde ailelerin stresle başedebilme düzeyleri ve anksiyete düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Eğitim grubu için ailelerin depresyon düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. öntest ortalamaları (15,48± 10,39) ve Son test ortalamaları (10,97±7,90) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmıştır (t29=-3,479; ,001). Buna göre son test ortalamaları yaklaşık 4,5 puan düşmüştür. Kardeşlerin bulgularını değerlendirdiğimizde; grupların kendi içlerinde Ön test ve son testleri değerlendirildiğinde Çocuklar için Durumluluk Kaygı Ölçeği (t19=-1,112; 0,280), Sürekli Kaygı Ölçeği (t19=-2,080; 0,051) ve Depresyon Ölçeğine (t19=-0,367; 0,718) göre ön test ortalamaları ve son test ortalamaları arasında istatistiksel olarak fark çıkmamıştır. Eğitim grubundaki kardeşler için yapılan analizlerde, Çocuklar için Depresyon Ölçeği (t19=2,669; 0,015) düzeylerine göre ön test ortalamaları (12,30±4,71) ve son test ortalamaları (8,15±5,31) arasında istatistiksel olarak fark bulunmuştur.Çalışmamızın sonuçlarına göre; vermiş olduğumuz stresle baş edebilme eğitiminin anne-baba ve kardeşlerin depresyon düzeylerinin düşmesi yönünde fayda sağladığını düşündürmektedir. Bu bağlamda Onkoloji servislerinde ailelere ve çocuklara gerektiğinde destek verilmesi için psikologların bulundurulması ve ailelere eğitim seminerlerinin verilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Pediatrik Onkoloji, Stres, Kaygı, Depresyon, Anne, Baba, Kardeş

Ana-babaDepresyonHastalar+7
Mekiya Filiz
İstanbul Arel University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatri kliniklerinde çalışan hemşirelerin ilaç uygulama hatalarının gözlenmesi

Araştırma, İstanbul'daki bir devlet hastanesinin pediatri kliniklerinde çalışan hemşirelerin parenteral, oral ve inhaler ilaç uygulama hata oranlarını gözlemlemek amacıyla tanımlayıcı tasarım tipinde gerçekleştirildi. Araştırmanın örneklemini Nisan-Aralık 2018 tarihleri arasında bu hastanede çalışan toplam 43 hemşireye ait 653 pediatrik ilaç uygulaması oluşturdu. Verilerin toplanmasında güvenli ilaç uygulama ilkeleri doğrultusunda hazırlanan "gözlem formu" ve "veri toplama formu" kullanıldı. Araştırmadan elde edilen verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin yanı sıra iki grup arası karşılaştırmalarda Mann-Whitney U test, ikiden fazla grup arası karşılaştırmalarında Kruskall Wallis test, farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını saptamak amacıyla da Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U test kullanılmıştır. Araştırma sonucunda hemşirelerin güvenli ilaç ilkeleri doğrultusunda ilaç uygulama hata oranlarının parenteral ilaçlarda 0,53, inhaler ilaçlarda 0,67, oral ilaçlarda ise 0,57 olduğu, inhaler ilaç hata oranının istatistiksel olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). İlaç hata oranlarının; hemşirelerin yaşına, öğrenim durumuna, meslekte toplam çalışma süresine, pediatri kliniğindeki çalışma deneyimine, çalıştığı birime, pediatri kliniğinde kendi isteği ile çalışıp çalışmama durumuna, aylık ortalama nöbet sayısına, hemşire-hasta oranına ve uygulama zamanına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0,05). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda ilaç uygulamalarına yönelik daha fazla sayıda gözlemsel çalışma yapılarak ilaç hatalarının nedenlerine yönelik önlemler alınması ve etkin standart eğitim modellerinin geliştirilmesi önerilmektedir.

Ana-çocuk hemşireliğiGözlemHasta güvenliği+7
Zeynep Yayla
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatri hemşireleri için moral distres revize-ölçeği Türkçe formunun geçerlik güvenirlik çalışması

"Bireyin ahlaki bütünlüğünün ciddi bir şekilde tehlikeye girmesi ya da temel değerler ve yükümlülüklere göre hareket edememe ya da eylemlerinin istenilen sonuca ulaşmada başarısız olmasından dolayı ortaya çıkan sıkıntı" olarak tanımlanan moral distres, hemen hemen tüm sağlık çalışanları tarafından sağlık bakım ortamlarının tümünde deneyimlenmektedir. Günlük uygulama içeresinde sık sık etik karar verme gereğinin ortaya çıktığı, yoğun bakım üniteleri, onkoloji klinikleri gibi birimler moral distres yaşanması açısından daha da özellikli birimlerdir. Pediatri klinikleri ise örselenebilir bir gruba yönelik hizmetleri kapsadığı için bu birimler içinde yer almaktadır. Moral distresin, sağlık kurumunu, sağlık çalışanlarını ve bakım alan bireyi olumsuz etkilediği çeşitli araştırmalarla ortaya konmuştur. Moral distresle mücadele etmenin ilk adımı, mevcut durumun değerlendirilmesidir. Bu çalışma, pediatri hemşirelerine yönelik moral distres düzeylerini ölçmek için Hamric ve ark. (2012) tarafından geliştirilen "Moral Distress Scale-Revised Pediatric Nurse Questionnaire" in Türkçe uyarlamasını, geçerlik ve güvenirlik çalışmasını yaparak alana özgü yeni bir ölçme aracı kazandırmak amacıyla planlanmıştır. Tanımlayıcı desende planlanmış bir ölçek geçerlilik güvenilirlik çalışması olan araştırmanın evrenini, Ankara ilinde yer alan çocuk hastanelerinde görev yapmakta olan hemşireler oluşturacaktır. Araştırmada örneklem seçimine gidilmeyecek, araştırma örneklemi ulaşılan ilk 210 hemşire oluşturulacaktır. Verilerin toplanmasında, Hemşire Bilgi Formu (EK 1), Moral Distress Scale-Revised Pediatric Nurse Questionnaire (EK 2) kullanılacaktır. Dil ve kapsam geçerliği çalışmasından sonra, ölçeğin yapı geçerliliği, açıklayıcı faktör analizi ve doğrulayıcı faktör analizi, iç tutarlılığı ise tüm madde ve alt boyutlar için Cronbach's Alpha kat sayısı değerlendirilerek hesaplanacaktır. Ölçek güvenirliği ise eş değer yarılar (split half) yöntemi kullanılarak incelenecektir.

Ahlaki sıkıntıEtikGüvenilirlik ve geçerlilik+7
Mustafa Sabri Kovancı
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk immünoloji-romatoloji servisine yatan hastalarda malnütrisyonun değerlendirilmesi

Giriş: Hastalık ilişkili malnütrisyon dinamik ve multifaktöriyel bir süreç olup inflamasyon, yetersiz beslenme ve artmış enerji ihtiyacı ile yakın ilişkilidir. Hastalık ilişkili malnütrisyon son yıllara kadar yeterince üzerinde durulmamış bir konu olup nütrisyonel anormallikler pediatrik hastalarda önemli derecede morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Pek çok çalışma hastanede yatan çocuklarda %6-51 malnütrisyon prevalansı olduğunu göstermektedir. Hastaneye yatan başta malignite hastaları, kardiyak, nörolojik, enfeksiyon hastaları ile yoğun bakım hastaları olmak üzere pek çok hasta grubunda malnütrisyon ile ilgili çalışmalar olmasına karşın Çocuk İmmünoloji ve Romatoloji hastaları ile ilgili malnütrisyon çalışmaları oldukça kısıtlıdır. Amaç: Bu çalışmada Çocuk İmmünoloji-Romatoloji Servisi'ne yatan çocuk hastalarda malnütrisyon prevalansını tespit etmeyi; hastanede yatış süresi, eşlik eden klinik durum (ateş varlığı, Akut Faz Reaktan yüksekliği) varlığı ile verilen tedavilerin malnütrisyon sürecine olan etkisini incelemeyi; mevcut olan pek çok malnütrisyon sınıflaması (WHO, Gomez, Waterlow, Wellcome) ve malnütrisyon skorlamasını (PeDİSMART, STAMP, PYMS) birbirleri ile karşılaştırıp hastalığa (Primer İmmün Yetmezlik (PİY) /Romatoloji) ve koşullara (tekrarlayan yatış/ uzun süren yatış) göre en uygun olan sınıflama ve skorlamayı seçmeyi, malnutriyonu olan hastalara müdahele edip özellikle uzun yatışlarda görülen hastane kaynaklı malnütrisyonların önüne geçip tedavi etmeyi amaçladık. Olgular ve Metod: Prospektif özellikteki çalışmaya Nisan 2017-Haziran 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi Çocuk İmmünoloji ve Romatoloji Servisi'ne yatırılarak izlenen 1 ay-18 yaş arası 371 hasta alındı. Her hastanın yatış esnasında ateş, ishal/kusma, steroid kullanma, oral aft, bronkopnömoni, TPN alma, nazogastrik sonda ile beslenme, albümin alma, enteral ürün kullanma, intravenöz (i.v.) hidrasyon alma, intravenöz demir/eritrosit alma, insülin kullanma, metformin kullanma durumunun ve fizik muayenede ödem bulgusunun olup olmadığı kaydedildi. Girişte kan alınan hastaların nütrisyonel parametreleri (protein, albumin, hemogram, demir, TDBK, Ferritin) kaydedildi. Olguların hastaneye yatış-çıkışları esnasında ve iki haftadan uzun süre yatanlarda haftada bir olmak üzere; vücut ağırlığı, boy, orta kol çevresi ve triseps deri kıvrım kalınlığı aynı doktor (S.G.) tarafından aynı araçlarla ölçüldü. Her hasta için yatışta WHO, Gomez, Waterlow, Wellcome sınıflamaları ve PeDİSMART, STAMP, PYMS malnütrisyon skorlamaları yapıldı. Malnütrisyon skorlamarı 2 haftadan uzun yatanlar için haftada bir tekrarlanıp çıkışta hem malnütrisyon sınıflamaları hem de malnütrisyon skorlamaları tekrar uygulandı. Tekrarlayan yatışlar için mevcut uygulamalar her yatışta tekrar uygulandı. Hasta ve hasta yakınlarından onam formu alındı ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı alındı. Bulgular: Çocuk İmmünoloji Romatoloji Servisi'ne yatan 371 hastada %1.9 morbid obezite, %5.7 obezite, %14.8' aşırı kilo, %7.8 zayıflık, %4.3 ciddi zayıflık, %65.5 normal VKI saptandı. 371 hastanın %16.4' ünün vücut ağırlığı, %15.6' sının boyunun 3 persentil ve altı; %5.9 'unun vücut ağırlığı, %3.8 'inin boyu 97 persentil ve üstü saptandı. Hastane malnütrisyonu kriteri olarak hastanın çıkış ölçümleri ile giriş ölçümleri karşılaştırıldığında VKI z skorunda 0.25 SDS' den daha fazla azalma olması kabul edildi. 371 hastanın 50' sinde (%13,5) çıkış esnasında yapılan ölçümlerde yatış VKI z skoruna göre 0.25 SDS 'den fazla sapma olduğu görülüp hastane malnütrisyonu geliştiği tespit edildi. Hastane malnütrisyonu gelişen 50 hastanın ortalama yatış gün sayısı 13± 11,2 gün olup minimum 3 gün maksimum 57 gün olarak tespit edildi. İki haftadan uzun yatan 85 hastanın 16'sında (%19'u) çıkış VKI z skorlarında girişe göre 0.25 SDS' den fazla düşme olduğu görülüp hastane malnütrisyonu geliştiği saptanırken en uzun yatan ilk 10 hastada belirgin olmak üzere, iki haftadan uzun yatan hastaların %67' sinde kilo alımı olduğu görüldü. Kilo alımı olan hastaların %23'ünün hastaneye yatış esnasında VKI z skorunun -2 SDS altında olduğu görüldü. Bu durum uzamış yatışlarda hastane malnütrisyonu görülme sıklığının arttığını göstermekle beraber hastalarda malnütrisyonun erkenden tespit edilip zamanında nütrisyonel müdahele yapılmasıyla malnütrisyonu düzeltmede başarılı olunduğu görüldü. PİY tanılı hastaların Waterlow' a göre %21'inde akut, %17'sinde kronik, %9' unda kronik zemininde akut malnütrisyon; Gomez' e göre hastaların %23.8'inde hafif, %10.5'inde orta, %8'inde ağır malnütrisyon tespit edilerek hastaların yarısına yakınında malnütrisyon olduğu görüldü. PİY hastalarının girişte PeDİSMART skorlamasına göre %74 düşük risk, %17.4 orta risk, %8.5 yüksek malnütrisyon riski; STAMP skorlamasına göre %51.3 düşük risk, %30.6 orta risk, %18 yüksek malnütrisyon riski; PYMS skorlamasına göre %55 0 puan, %13.7 1 puan, %31.2 2 puan ve üzeri aldı. Romatoloji hastalarında yapılan ölçümlerin sonucunda Gomez' e göre hastaların %25.2' si hafif, %9.3'ü orta, %1.6' sı ağır malnütrisyonlu tespit edilerek hastaların yaklaşık 3'te birinde malnütrisyon saptandı. Waterlow' a göre hastaların %28'inde akut, %12.6'sında kronik, %5'inde kronik zemininde akut malnütrisyon tespit edildi. Yaklaşık 3'te 1'inde malnütrisyon olduğu saptanan romatoloji hastalarının girişte PeDİSMART skorlaması yapıldığında %88 düşük risk, %10.4 orta risk, %1.6 yüksek malnütrisyon riski; STAMP skorlaması yapıldığında %67 düşük risk, %23.7 orta risk %9.3 yüksek malnütrisyon riski; PYMS skorlaması yapıldığında %71 0 puan, %12 1 puan, %17' si 2 puan ve üzeri aldı ve malnütrisyon riski var olarak değerlendirildi. Tekrarlayan yatışlarda PİY hastaları için PeDİSMART ve STAMP skorlamasının, Romatoloji hastaları için ise PYMS skorlamasının daha uygun olduğu görüldü. İki haftadan uzun yatan hastalarda her iki hasta grubu için de PYMS skorlamasının diğer malnütrisyon skorlamalarına göre daha kullanışlı olduğu görüldü. PİY tanılı hastalarda Wellcome ve Gomez sınıflamasına göre malnütrisyonu olanların tekrarlayan yatış satısının yüksekliği anlamlı bulunurken Romatoloji hastalarında anlamlı farklılık görülmedi. WHO ve Waterlow sınıflamaları ile servise tekrarlatan yatış sayısı arasında ne Primer İmmün Yetmelik tanılı hastalarda ne de Romatoloji hastalarında anlamlı ilişki bulunmadı. PYMS skorlamasında Kwashiorkor dan itibaren malnütrisyon skorunun sabit kaldığı, PeDİSMART'ın da hastalarda ödem görülmeye başladıktan sonra malnütrisyonu saptamada yetersiz kaldığı ve skorlama puanının düştüğü görülürken STAMP skorlamasının Wellcome ile paralellik göstererek malnütrisyon tablosu ağırlaştıkça yüksek puan vermeye devam ettiği görüldü. PYMS, STAMP ve PeDİSMART skorlamalarının Gomez Skorlaması ile uyumlu olup, akut malnütrisyonu saptamada yeterli iken; Waterlow ile uyumlarının kronik malnütrisyonda bozulduğu ve kronik malnütrisyonu saptamada yetersiz kaldığı saptandı. Sonuç: Bu çalışmada Çocuk İmmünoloji-Romatoloji hastalarında malnütrisyon prevalansını tespit etmek, hastanede yatış süresi, eşlik eden hastalık, klinik durum ve verilen tedavilerin malnütrisyon sürecine olan etkisini incelemek ile mevcut olan pek çok malnütrisyon sınıflaması (WHO, Gomez, Waterlow, Wellcome) ve malnütrisyon skorlamasını (PeDİSMART, STAMP, PYMS) birbirleri ile karşılaştırıp hastalığa ve koşullara göre en uygun olan malnütrisyon tespit yöntemini seçmeye çalıştık. Çalışmamızda Çocuk İmmünoloji-Romatoloji Servisi' ne yatan tüm hastalarda Waterlow 'a göre % 21.3 oranında akut, % 17.5 oranında kronik malnütrisyon saptandı. Servise yatan tüm hastalarda % 13.5 hastane malnütrisyonu geliştiği saptanmış olup ortalama yatış sürelerinin 13 gün olduğu görüldü. Bu durum iki haftayı bulan yatışların hastane malnütrisyonu gelişimi için risk oluşturduğunu düşündürdü. Literatürde PİY hastaları ile Romatoloji hastalarını malnütrisyon açısından karşılaştıran ya da malnütrisyon sınıflamaları (WHO, Gomez, Waterlow, Wellcome gibi) ile malnütrisyon skorlamalarını (PeDİSMART, PYMS, STAMP gibi) karşılaştıran bir çalışma olmayıp, bizim çalışmamızda PİY hastalarının yarısına yakınında; Romatoloji hastalarının ise yaklaşık 3' te birinde malnütrisyon olduğu ve malnütrisyon skorlamalarının akut malnütrisyonu saptamada yeterli iken kronik malnütrisyonu saptamada malnütrisyon sınıflamalarına göre yetersiz kaldığı görüldü. PİY hastalarının yarısına yakınında malnütrisyon varken; kilo kaybını ve nütrisyonel destek gereksinimini tahmin etmede PeDİSMART'ın duyarlılığı %52, STAMP' in duyarlılığı % 97, PYMS 'nin duyarlılığı ise % 89 oldu. Romatoloji hastalarının yaklaşık 3'te 1'inde malnütrisyon varken kilo kaybını ve nütrisyonel destek gereksinimini tahmin etmede PeDİSMART' ın duyarlılığı % 37, STAMP 'in duyarlılığı % 99, PYMS' nin duyarlılığı % 88 olarak saptandı. İki haftadan uzun yatışlarda her iki hasta grubu için de diğer skorlamalara göre PYMS' nin daha uygun olduğu; tekrarlayan yatışlarda ise PİY hastaları için PeDİSMART ve STAMP uygunken Romatoloji hastaları için PYMS skorlamasının daha uygun olduğu görüldü. Modern malnütrisyon skorlamalarının yanında, skorlamaların kronik malnütrisyonu saptamadaki yetersizlikleri ve malnütrisyonun sınıflandırılabilmesi (hafif/ orta/ ağır; akut/ kronik/ kronik zemininde akut ya da düşük ağırlıklı/ marasmus/ kwashiorkor) adına malnütrisyon sınıflamalarının da kullanıma devam edilmesi gerektiği görüldü. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre hastaneye yatan hastalarda hastane malnütrisyonu gelişimi açısından dikkatli olunması; malnütrisyon tespitinde WHO, Gomez, Waterlow, Wellcome sınıflamalarını kullanırken bir yandan da hastaya ve koşullara (tanı, yatış süresi tekrarlayan yatış sayısı gibi) en uygun olan malnütrisyon skorlamasının seçilmesi; böylece hem hastada var olan malnütrisyonun hızlı tespiti ile ilerlemesini erkenden önlemeyi hem de skorlamaların yönlendirmesi ile hastaların düzenli kontrolünü sağlayarak klinik gidişatını yakından takip etmeyi ve malnütrisyonu düzeltmeyi öneriyoruz. Anahtar sözcükler: primer immün yetmezlik, romatoloji, pediatri, malnütrisyon, hastane malnütrisyonu

Alerji ve immünolojiMalnütrisyonPediatri+4
Sebla Güneş
Ege University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkileri

Sağlık Çalışanlarının Pediatrik Onkoloji Hastalarının Annelerinin Umudu Üzerine Etkileri Amaç: Araştırma, sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi ve annelerin deneyimlerinin çok boyutlu incelenmesi amacıyla tanımlayıcı niteliksel araştırma türlerinden fenomenolojik (olgubilim) araştırma tipinde yapılmıştır. Görüşmeler Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi Pediatrik Onkoloji Ünitesi'nde araştırmaya katılmayı kabul eden 6 anne ile gerçekleştirilmiştir. Veriler yarı yapılandırılmış görüşme formu ve annelerin yaşı, eğitim durumu gibi özelliklerini tanımlayan soruları içeren sosyodemografik veri formuyla toplanmıştır. Katılımcılarla gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelerde, sağlık çalışanlarının pediatrik onkoloji hastalarının annelerinin umudu üzerine etkilerinin belirlenmesi amacıyla annelerin deneyimlerini, duygularını ve algılarını açığa çıkarmaya yönelik sorular sorulmuştur. Annelerin sorulara verdiği cevaplar ses kaydına alınarak, temel içerikleri çözümlendikten sonra MAXQDA Analytics Pro-18 nitel veri analizi programı ile kodlanarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırma bulguları dört temaya ayrılarak incelenmiştir. Temalar; umut, tanı ve tedavi süreci, sağlık çalışanlarının yaklaşımları hakkındaki olumlu düşünceler ve sağlık çalışanlarının yaklaşımları hakkındaki olumsuz düşüncelerden oluşmaktadır. Yapılan görüşmelerde annelerin umudunun tanıyı öğrendikleri andan itibaren tedavi süreci boyunca sağlık çalışanlarının yaklaşımlarından etkilendiği saptanmıştır. Çocuğu onkoloji tedavisi alan annelerin umudu sağlık çalışanlarının tavır ve tutumlarıyla artma ya da azalma eğilimi göstermektedir. Annelerin umudunun ilk tanı anında doktorların tanıyı söylerken rahat tavırlar içerisinde olması, hastanede hemşirelerle yaşanan tartışmalar ve annelerin sağlık çalışanlarından yeterli bilgi alamamaları gibi nedenlerden olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Sağlık çalışanlarının güler yüzlü ve yapıcı yaklaşımları, hasta çocuğa ilgi gösterilmesi, invaziv girişimler sırasında hemşirelerin hassas yaklaşımları, doktorların tedavide çaba göstermeleri gibi faktörlerin de annelerin umudunu artırdığı saptanmıştır. Sonuç: Kanser gibi kronik hastalıklarda hasta yakınının ruhsal durumunun olumlu olmasının hastaların yaşadıkları zorlukları aşmalarında yardımcı olduğu bilinmektedir. Bu nedenle sağlık çalışanlarının, kanser hastası çocukların annelerinin umudu üzerine etkilerinin bilinmesi ve bunun göz önünde bulundurulması, profesyonel bakımın güçlendirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler; pediatri, umut, kanser, anne, onkoloji

AnnelerDoktor-hasta etkileşimiHasta yakınları+7
Büşra Gül
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı pediatrik popülasyonda fonksiyonel baş itme testinin normalizasyonu

Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlıklı pediatrik yaş grubunda fHIT'in normatif değerlerini belirlemektir. Materyal ve metot: Araştırma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji Ünitesi'nde Haziran 2024- Şubat 2025 tarihleri arasında sağlıklı 6-18 yaş arası 120 çocuk ile yapılmıştır. Katılımcılara test-tekrar test ölçümleri ile fHIT uygulandı. Elde edilen DCY yaşa, cinsiyete ve fHIT güvenilirliği için test-tekrar test sonuçlarına göre analiz edildi. Çocuklar 6-10 yaş, 11-13 yaş ve 14-17 yaş olmak üzere üç yaş grubunda incelendi. Bulgular: Lateral SSK DCY 92.32, posterior SSK DCY 95.53 ve anterior SSK DCY 94.24 bulundu. Lateral, posterior ve anterior SSK toplam DCY değerlerinde test tekrar test sonuçları arasında istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). Test-tekrar test cevaplarında lateral, posterior ve anterior SSK ortalama DCY ölçümlerinde cinsiyete göre istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). Yalnızca sağ lateral SSK 6000°/s2 test ve tekrar test ölçümlerinde DCY erkeklere göre kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p<0.05). Sonuç: DCY değerleri 6-10 yaş grubunda en düşük, 14-17 yaş grubunda en yüksekti. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Lateral, posterior ve anterior SSK'lerde pearson korelasyon analizi ile belirlenen fHIT test-tekrar test sonuçları arasında pozitif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel baş itme testi, Pediatri, Vestibüler sistem, Vestibülooküler refleks.

PediatriVestibüler sistem
Furkan Ali Filiz
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Efüzyonlu otitis media ile pediatrik obezite ilişkisinin araştırılması

Amaç: Pediatrik obezitenin, efüzyonlu otitis media gelişimi üzerine etkisinin olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Çalışmaya 2-10 yaş arası çocuklar alındı. Çalışma grubuna 60 efüzyonlu otitis medialı çocuk, kontrol grubuna ise 86 sağlam çocuk mevcuttu. EOM tanısı anamnez, otoskopi, timpanometri ve yaşı uygun olanlara saf ses odyometrisi yapılarak kondu. Çalışma grubundaki tüm çocukların adenoid vejetasyon oranları ve tonsil hipertrofisi olup olmadığı not edildi. Kontrol grubuna ise sistemik ve KBB hastalığı olmayan çocuklar alındı. Çalışma ve kontrol grubundaki toplam 146 çocuğun boy ve ağırlık ölçümleri yapıldı. Her çocuğun VKİ, RA ve Z skor değerleri hesaplandı. Yaşa ve cinsiyete uygun persentil eğrileri kullanılarak düşük kilolu, normal kilolu, aşırı kilolu ve obez olmak üzere 4 gruba ayrıldı. İstatistiksel değerlendirmede SPSS for Windows Version 13 programı kullanıldı. P<0,05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Çalışma ve kontrol grubu VKİ, RA, Z skoru ortalamaları yönünden karşılaştırıldığında VKİ ve RA ortalamalarının çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksekti (VKİ için p=0,035 ve RA için p=0,026). Her iki grup arasında VKİ ve RA kullanılarak belirlenen düşük kilolu, normal kilolu, aşırı kilolu ve obez çocukların istatistiksel karşılaştırılmasında sadece RA kullanılan grupta istatistiksel olarak fark olduğu görüldü (p=0,012). VKİ'ye göre çalışma ve kontrol grubunda obez+aşırı kilolular bir grup kabul edildiğinde, obez+aşırı kilolular, normal ve düşük kilolu çocuklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,044). RA'ya göre yapılan değerlerdirmede obez+aşırı kilolular bir grup kabul edildiğinde, obez+aşırı kilolular, normal ve düşük kilolu kişiler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,005). Ayrıca Z skoru ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen çalışma grubunda ortalama değer kontrol grubuna göre daha yüksekti. Çalışma ve kontrol grupları ayrı ayrı okul öncesi (2-6 yaş) ve okul dönemi(6-10 yaş) olarak ikiye ayrıldı. 6-10 yaş grubunda RA ortalamaları çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksekti (p=0,023). Çalışma grubundaki unilateral EOM'li çocukların, bilateral EOM'li çocukların ve kontrol grubundaki çocukların VKİ, RA ve Z skoru ortalamaları karşılaştırıldığında RA ortalamaları yönünden anlamlı fark vardı (p=0,035). Çalışma grubundaki her iki kulağında EOM olan 31 hastanın RA ortalaması kontrol grubundaki çocukların RA ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p=0,046). Çalışma grubundaki çocukların 36(%60)'sında %50'nin altında adenoid vejetasyon bulunurken 24(%40) çocukta %50'nin üstünde adenoid vejetasyon bulundu.Sonuç: Çocuklarda obezite 6-10 yaş grubunda daha belirgin olmak üzere EOM etyolojisinde rol oynayabilir.Anahtar kelimeler: Efüzyonlu otitis media, pediatrik obezite

Kulak hastalıklarıObeziteOrta kulak+2
Serdar Kaya
İnönü University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı epilepsi hastalarında gastrointestinal mikrobiyota özelliklerinin incelenmesi

Epilepsi, çocukluk çağının en sık görülen kronik nörolojik hastalıklarından biri olup, patofizyolojisinde bağırsak-beyin aksının rolü giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Çalışmamızın amacı, epilepsi tanısı alan çocukların bağırsak mikrobiyota özelliklerini sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırarak hastalığa özgü potansiyel bir mikrobiyal imzanın varlığını araştırmaktır. Çalışmamıza, 4-12 yaş aralığında 20 epilepsi tanılı çocuk ile 20 sağlıklı çocuk dahil edildi. Katılımcılardan toplanan gaita örneklerinde, 16S rRNA gen dizileme yöntemiyle mikrobiyota analizi yapıldı. Demografik veriler açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Mikrobiyal çeşitlilik analizlerinde (alfa ve beta) gruplar arasında istatistiksel bir farklılık gözlenmezken, taksonomik kompozisyonda belirgin değişimler tespit edildi. Epilepsi grubunda, sağlıklı gruba kıyasla Bacteroidota filumunda (%33.9'a karşılık %23.6) ve Bacteroides cinsinde (%26.4'e karşılık %15.4) anlamlı bir azalma saptandı. Buna karşılık, immün modülasyonla ilişkili Bifidobacterium (%4.98'e karşılık %13.02) ve Akkermansia (%4.07'e karşılık %9.43) cinslerinin göreli bolluğu epilepsi grubunda belirgin şekilde arttı. Doğrusal Ayırt Edici Analiz Etki Büyüklüğü (LEfSe) analizi, sağlıklı grubu en güçlü şekilde Bacteroides vulgatus'un (Doğrusal Ayırıcı Analiz (LDA) skoru: 5.02), epilepsi grubunu ise Bifidobacterium longum'un (LDA skoru: 4.80) karakterize ettiğini ortaya koydu. Sonuç olarak, çalışmamız pediatrik epilepsinin genel mikrobiyal çeşitlilikte bir kayıp olmaksızın, kendine özgü bir disbiyotik imza ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu durum, Bacteroides gibi temel faydalı cinslerin azalması ve immün sistemi etkileyebilen cinslerin artması ile karakterizedir. Çalışmamız, ülkemizde bu alanda yapılan öncü çalışmalardan biri olup, elde edilen bulgular bağırsak-beyin aksının epilepsi patofizyolojisine katkıda bulunduğu hipotezini güçlü bir şekilde desteklemektedir. Bu sonuçların, gelecekte mikrobiyotayı hedef alan tanısal biyobelirteçler ve terapötik stratejiler geliştirilmesi konusunda farkındalığın artırılmasına katkı sağlayacağını öngörmekteyiz. Anahtar Kelimeler: epilepsi, bağırsak mikrobiyotası, disbiyozis, bağırsak-beyin aksı

EpilepsiMikrobiyotaPediatri
Perihan Sezer
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda heterotopik reversed pozisyon teknikle karaciğer nakli

Amaç: Pediatrik canlı vericili veya kadaverik split karaciğer naklinde büyükboyutta karaciğer greftlerinin kullanılmasına bağlı olarak çeşitli problemlerle karşılaşılabilmektedir. Büyük greft implantasyonu sonrası karnın zorlanarak primer kapatılması ve grefte yeterli kan akımı sağlanamaması bu sorunlardan bazılarıdır. Bu çalışmanın amacı heterotopik reversed pozisyon tekniğinin uygulandığı hastaların sonuçlarından bahsetmektir.Materyal ve metod: Bu teknikte, canlı vericili ya da kadaverik split segment 2- 3 greftlerinin ön-arka çapı, alıcının ortotopik konumda greftin transplante edileceği karın boşluğunun ön-arka çapından büyük olduğunda greft sagittal planda 180o döndürülerek, heterotopik olarak sağ subfrenik alana yerleştirilmektedir. Bu sayede karnın primer kapatılması mümkün olmaktadır. Ayrıca hiler yapıların da ters dönmesi nedeni ile vasküler ve biliyer anastomozların sırası değişebilmektedir. Bu teknikle karaciğer nakli yapılan 11 hastadan 10'u 5 yaş altındaydı. On olgunun vücut ağırlığı 9 ? 20 kg arasında, GRWR 1.5 ? 3.4 arasında idi.Sonuçlar: Onbir hastanın 9'una fulminant karaciğer yetmezliği nedeni ile transplantasyon yapıldı. Postoperatif dönemde hiçbir hastada vasküler problem görülmezken, geç dönemde biliyer striktür gelişen 2 hasta perkütan olarak tedavi edildi. Yedi olgu ortalama 11.5 aydır hayatta olup, 4 hasta greft dışı nedenlerle (ensefalopatinin gerilememesi, hemodinamik instabilite, GVHD, peptik ülser perforasyonu) kaybedildi.Tartışma: Pediatrik karaciğer naklinde, özellikle akut fulminant yetmezlikli olgularda, ascite veya kolestatik büyük karaciğer olmadığından karın yeterli genişlemez. Greft boyutunun büyük olması nedeni ile karnın primer kapatılamaması, greft ve alıcının hiler yapılarının uygun bir şekilde karşı karşıya gelmemesi gibi sorunlar mevcuttur. Bu sorunlar tanımlanan teknikle aşılabilmektedir. Ancak transplante edilen karaciğerlerin, rejenerasyon sonrası uzun dönem sonuçlarının incelenmesi bu tekniğin kabul edilebilirliğinin daha da yerleşmesi için gereklidir.

AtellerDoku ve organ tedariğiKadavra+2
Veysel Ersan
İnönü University
2012
10
Master'sOpen AccessTR

Doğum sonu kanguru bakımı eğitiminde iki farklı simülasyon tekniği kullanımının hemşirelik öğrencilerinin bilgi, beceri, memnuniyet ve kendine güven düzeyine etkisi: Randomize kontrollü çalışma

Amaç: Bu randomize kontrollü çalışmanın amacı, iki farklı simülasyon yöntemi ile gerçekleştirilen simülasyon deneyiminin hemşirelik öğrencilerinin doğumda kanguru bakımına ilişkin bilgi, beceri, öğrenmeden memnuniyet ve öğrenmede özgüven düzeyleri üzerine etkisinin incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini bir vakıf üniversitesinin hemşirelik bölümünde 3. sınıfta okuyan 56 hemşirelik öğrencisi oluşturmuştur. Öğrenciler randomize bir şekilde standardize hasta simülasyon grubu (n=28) ve düşük gerçeklikli simülasyon grubu (n=28) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Araştırma verilerinin toplanmasında "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Kanguru Bakımı Bilgi Düzeyi Değerlendirme Formu", "Kanguru Bakımı Beceri Kontrol Listesi", "Öğrenmede Öğrenci Memnuniyeti ve Özgüven Ölçeği" ve "Simülasyon Tasarım Ölçeği" kullanılmıştır. Başlangıçta, öğrencilerin doğumda kanguru bakımı teorik eğitiminden önce ve sonra olmak üzere bilgi düzeyleri ölçülmüştür. Ardından bir gruptaki öğrenciler standardize hasta simülasyon yöntemi ile, diğer gruptaki öğrenciler ise düşük gerçeklikli simülasyon yöntemi ile doğumda kanguru bakımı uygulaması yapmıştır. Öğrencilerin beceri düzeyleri iki bağımsız araştırmacı tarafından "Kanguru Bakımı Beceri Kontrol Listesi" ile değerlendirilmiştir. Simülasyon sonunda her iki gruptaki öğrenciler "Öğrenmede Öğrenci Memnuniyeti ve Özgüven Ölçeği" ve "Simülasyon Tasarım Ölçeği"ni doldurmuştur. Bulgular: Araştırmadan elde edilen bulgular, verilen teorik eğitimin her iki grubun da bilgi düzeyini arttırdığını (p<0.05), ancak standardize hasta simülasyon grubundaki öğrencilerin bilgi, beceri, öğrenmeden memnuniyet ve öğrenmede özgüven düzeylerinin düşük gerçeklikli simülasyon grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek olduğunu göstermiştir (p<0.05). Ayrıca standardize hasta yöntemi ile uygulama yapan grubun simülasyon tasarımına ilişkin tüm ölçek toplam ve alt boyut puanlarının, düşük gerçeklikli simülasyon grubundan daha yüksek olduğu, dolayısıyla simülasyon deneyiminden daha memnun kaldıkları tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç: Bu araştırmada, simülasyona dayalı doğumda kanguru bakımı eğitiminin hemşirelik öğrencilerinin bilgi, beceri, öğrenmeden memnuniyet ve öğrenmede özgüven düzeylerini arttırdığı ve standardize hasta yönteminin düşük gerçeklikli simülasyon yönteminden daha etkili bir öğretim stratejisi olduğu kanıtlanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda kanguru bakımı eğitiminde simülasyona dayalı yöntemlerin kullanımının yaygınlaştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kanguru bakımı, hemşirelik eğitimi, simülasyon, standardize hasta

BeceriBenzetimBenzetim tekniği+7
Gökçe Naz Çakır
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda damar yolu girişiminde ağrının azaltılmasında topikal kullanılan lidokain spreyin etkisi

Ağrı, "var olan ya da olası doku hasarıyla ilişkili veya bu tür hasara benzer, hoş olmayan bir duyusal duygusal bir deneyim" şeklinde tanımlanmaktadır. Ağrı duyusu insanlık tarihi kadar eskidir ve binlerce yıldır canlılar tarafından deneyimlenmesine rağmen bu durumla nasıl baş edileceği henüz tam olarak netlik kazanmamıştır. Ağrı duyusunun intrauterin yaşamdan başlayarak hissedildiği, yenidoğan ve diğer pediatrik hastaların bu duyuyu algılayabildikleri, hatırlayabildikleri gösterilmiştir Çocukların deneyimledikleri ağrının tanımlanması, doğru bir şekilde değerlendirilmesi, en uygun tedavinin sağlanması çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimi için çok önemlidir. Bu çalışmada amacımız; pediatrik hastalarda çeşitli damar yolu girişimleri sırasında ağrının azaltılmasına yönelik Lidokain sprey kullanımının etkisini gözlemlemektir. Lidokain sprey ile plasebonun karşılaştırıldığı prospektif, çift kör, randomize kontrollü olarak yapılan araştırmamızda 40 hasta tedavi grubunda, 40 hasta ise kontrol grubunda olacak şekilde toplam 80 hasta ile çalışma planlandı. Hem kontrol grubunda hem de tedavi grubunda yer alan 80 hastaya, venöz damar yolu girişimi öncesinde bulunduğu gruba göre 0,3 ml serum fizyolojik veya 0,3 ml Lidokain Hidroklorik Asit (HCl) püskürtülmüş pedli yara örtüsü damar yolu açılması planlanan cilde yapıştırılıp 10 dakika bekletildi. Bu işlem sonrasında damar yolu açma işlemi uygulandı. İşlem sırasında kullanılan damar yolu kateterin büyüklüğü (Gauge), uygulanan işlemin lokalizasyonu kayıt altına alındı. Hastanın damar yolu açılma işlemi öncesinde vital bulguları kayıt altına alındı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. İşlem sonrası ağrı değerlendirmesi için Vizuel Analog Skala (VAS) ve Sayısal Değerlendirme Ölçeği (NRS) kullanıldı. Ayrıca 9 yaş üzeri hastalarda geçmiş venöz girişimleri sorgulanarak NRS skorlaması yapıldı ve güncel verilerle karşılaştırma yapıldı. Elde edilen veriler istatiktiksel olarak incelendi. Bu çalışmada hastaların 37'si erkek (%46.3), 43'ü kızdı (%53.7). Çalışma grubunun yaş ortalaması 9.59 ± 3.22 idi. Çalışmadaki tüm hastaların işlem sırasında ölçülen kalp tepe atım değerlerinin ortalaması; işlem öncesi ve işlem sonrası ölçülen kalp tepe atım değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksekti (p:0.001). Ancak oksijen saturasyonu (spO2), ve vücut sıcaklığında (Vsıc) işlem öncesi ve sonrası anlamlı bir fark yoktu. Tedavi ve kontrol gruplarında yaşa ve cinsiyete bağımlı olmadan yapılan VAS kıyaslamasında gruplar arası VAS değerlerinde; tedavi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede azalma saptanmıştır. (p=0,0001). Çalışmada yaşa göre bakılan NRS skorlaması hem 5-9 yaş hem de 9-17 yaş gruplarında tedavi grubunda anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Sonuç olarak, pediatrik hastalarda topikal Lidokain sprey uygulaması intravenöz girişimler sırasındaki ağrıyı azaltmaya yönelik yeni bir metod olarak değerlendirilebilir ki, çalışmamızda bu metodun ağrıyı anlamlı derecede azalttığı gösterilmiştir. Bu yüzden topikal Lidokain sprey uygulamasını, damaryolu açma veya kan alma gibi küçük girişimler öncesinde ağrıyı azaltmak için alternatif ve pratik bir çözüm olarak önermekteyiz.

AğrıKan almaLidokaine+2
Büşra Çağlar
Yeditepe University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatri kliniklerinde çalışan hemşirelerde empati ve duygusal zeka düzeyi ilişkisi

Duygusal zeka becerisinin empati ile ilişkili olduğu, bu iki bileşenin stresli zamanlarda iletişimi kolaylaştırdığı bilinmektedir. Empati ve duygusal zekası yeterli hemşirelerin verdikleri bakımın kalitesi, iş doyumu ve hasta memnuniyeti yüksektir. Araştırma pediatri kliniklerinde çalışan hemşirelerde empati ve duygusal zeka arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı, kesitsel olarak, 21.03.2019-01.05.2019 tarihleri arasında 387 pediatri hemşiresi ile yapılmıştır. Veriler Tanıtıcı Özellik Formu, Jefferson Empati Ölçeği (JEÖ), Petrides Duygusal Zeka Özellik Ölçeği (PDZÖ) ile toplanmıştır. Değerlendirmede sayı, yüzde, ortalama, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Spearman Korelasyon (Spearman rank correlation – ρ), stepwise regresyon testleri kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hemşireler ortalama 31.78±7.60 yaşında ve 6.10±6.12 yıldır pediatri kliniklerinde çalışmaktadır. Hemşirelerin JEÖ ortama puanı 83.46, PDZÖ ortama puanı 5.21'dir. JEÖ toplam puanı ile hemşirelik mesleğinde çalışma yılı ve çalışma ortamından memnuniyet arasında anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Çocuk sahibi olma, hemşirelik mesleğinde 16 yıl ve üzerinde çalışma, çalışma ortamından fiziksel ve duygusal memnuniyet JEÖ toplam puanını yükseltmektedir. PDZÖ toplam puanı ile yaş, çalışılan klinik, çalışma ortamından memnuniyet ve mesleğini sevme arasında anlamlı bir ilişki vardır (p<0.05). Yaşın büyümesi, poliklinik/acil kliniklerde çalışma, çalışma ortamından memnuniyet ve mesleği sevme PDZÖ toplam puanını yükseltmektedir. JEÖ alt boyutu PT ve PDZÖ alt boyutu İyi Oluş ve Duygusallık alt boyutlarında pozitif yönde zayıf şiddetli anlamlı bir ilişki varken, JEÖ ve PDZÖ toplam puanları arasında ilişki yoktur. Pediatri hemşirelerinin empati ve duygusal zekaları arasında ilişki bulunmamıştır. Pediatri kliniklerinde mesleki tecrübeye sahip hemşirelerin görevlendirilmesi, erkek hemşirelerin sayısının arttırılması, empati ve duygusal zeka düzeylerine arttırmaya yönelik eğitimler, konu hakkında farklı ve daha büyük gruplarla ileri düzeyde çalışmalar yapılması önerilebilir. Anahtar kelimeler: Duygusal zeka, empati, pediatri hemşiresi, ilişki

Duygusal zekaEmpatiHemşire-hasta ilişkileri+6
Merve Oral
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik onkoloji hastalarında nütrisyonel durumun değerlendirilmesi

Çocuk onkoloji hastalarınâa malnütrisyon sık karşılaşılan önemli bir sorundur. Hastalarda tanı anında veya kanser tedavisi sırasında gelişebilir. Bir çocuk malnütrisyonlu hale geldikten sonra tedavisi daha zor olduğu için, hastalar tanıdan itibaren dikkatli bir şekilde değerlendirilmeli ve izlenmelidir. Literatürde bu hastalarda beslenme durumunun değerlendirilmesiyle ilgili yapılmış çalışmalar mevcuttur. Bu tez çalışmasında, çocuk onkoloji hastalarında tanı anında ve tedavi sırasında beslenme durumunun antropometrik ölçümlerle değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 1 Şubat 2018–31 Temmuz 2018 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Onkoloji Polikliniği'ne başvuran ve yeni tanı alan 1-17 yaş arası 43 kanserli çocuk hastanın beslenme durumu tanı anında ve 6 aylık tedavi periyodu süresince antropometrik ölçülerle değerlendirildi. Tanı anında (0. ay) ve 6 ay boyunca aylık olarak hastaların vücut ağırlığı, boy, orta kol çevresi ve subskapular, triseps deri kıvrım kalınlığı ölçümleri yapıldı. Ölçümlerden vücut ağırlığı z-skoru, boy z-skoru, orta kol çevresi z-skoru, subskapular ve triseps deri kıvrım kalınlığı z-skorları, boya göre ağırlık (BGA) ve beden kitle indeksi değerleri (BKİ) bulundu. Çalışmaya alınan hastaların demografik, klinik özellikleri ve tedavi uygulamaları kaydedildi. Çalışmaya alınan toplam 43 hastanın 26'sı erkek (%60,5), 17'si kız (%39,5) olarak saptandı. Çalışmadaki hastaların 11'i beyin tümörü (%25,6), 7'si kemik ve diğer yumuşak doku sarkomu (%16,3), 6'sı nöroblastom (%14), 5'i non-Hodgkin lenfoma (%11,6), 4'ü Hodgkin lenfoma (%9,3), 3'ü Wilms tümörü (%7), 3'ü hepatoblastom (%7) ve 1'er nazofarengeal karsinom, renal karsinom, nut karsinom, endodermal sinüs tümörü (%9,3) tanılarına sahipti. Hastalarda tanı anında ve 6. ayda antropometrik ölçümlere göre değişen %39,5 ile %45 arasında malnütrisyon oranları tespit edildi. Antropometrik ölçümler aylık olarak tanı gruplarına göre incelendiğinde özellikle beyin tümörü ve sarkom tanılı olgularda nütrisyonel parametrelerde yüksek düzeyde bozulma saptandı. Antropometrik ölçümlerin z-skorları tanı grupları arasında karşılaştırıldı ancak istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Total parenteral nütrisyon (TPN) desteği almayan grupta, TPN desteği alanlara göre beden kitle indeksindeki azalmanın altı aylık izlem boyunca daha fazla olduğu gözlendi (p=0,04). Beyin tümörlü hastalarda araya giren nötropenik sepsis atakları sebebiyle kemoterapi sürelerindeki gecikmenin lenfomalı olgulara göre daha fazla olduğu saptandı (p=0,03). Sonuç olarak pediatrik onkoloji vakalarında malnütrisyon erken dönemde tanınmalı ve daha da önemlisi gerekli beslenme desteğiyle engellenmelidir. Bu çalışmada cilt kalınlığı ölçümleri ile boy, kilo, BKİ değerleri arasında nütrisyonel durumun değerlendirilmesi açısından fark olmadığı gözlendi. Özellikle beyin tümörü ve sarkom tanılı hastalarda erken dönemde beslenme desteği başlanması önerilmektedir. Hasta sayısı daha fazla olan gruplarla yapılacak çalışmalarla, kanserli hastalarda malnütrisyon erken dönemde tanınmalı ve engellenmelidir. Anahtar kelimeler: Kanser, çocuklar, malnütrisyon, antropometrik ölçümler

AntropometriBeslenme durumuKanser hastaları+4
Muzaffer Coşkun
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı hashimoto hastalığında tedavi alan ve almayan gruplardaki tiroid otoantikor düzeylerinin seyri

Giriş ve Amaç: Hashimoto Tiroiditi (HT), (kronik otoimmün tiroidit) iyot yetersizliği görülmeyen bölgelerdeki hipotiroidizmin en sık görülen nedenidir. HT tanısı ile izlenmekte olan hastaların yaklaşık %20-30'luk kısmında bireyin genetik yatkınlığından bahsetmek olasıdır. HT otoimmün saldırıya karşı tiroid bezinin immünolojik toleransının kaybolması olarak karşımıza çıkmaktadır. Hashimoto tiroiditi patogenezi; kademeli olarak ilerleyici, guatrın eşlik ettiği ya da etmediği otoimmün yanıtın tiroid bezi hücrelerini apoptozise sürüklediği bir hastalık olarak tanımlanabilir. Çalışmamızda çocukluk çağında hashimoto hastalığı tanısı alan hastalar, tedavi verilen ve tedavisiz izlenen gruplar olarak ayrılmıştır. Tedavi verilen ve tedavisiz izlenen grupların otoantikor seyri, hastanın klinik ve laboratuvar bulgularıyla birlikte karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem : Ankara Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde hashimoto tiroiditi tanısı alan hastaların dosya kayıtları geriye dönük olarak incelenmiştir. Belirlenen sürede 249 hasta dosyası tetkik edilmiştir. Hormon tedavisi alan ve tedavisiz izlenen hastalar karşılaştırılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, klinik ya da biyokimyasal olarak hipotiroidi, ötroidi ya da hipertiroidi dönemleri, hormon tedavisi alıp almaması, kullandığı hormon replasman tedavisi dozu, kullanım süresi, hastaların süreç içerisindeki kliniği, tiroid bezi değişiklikleri, ek sistem bulguları, antiTG, antiTPO, sT3, sT4 ve TSH düzeyleri kaydedilmiştir. İlgili hastaya ait geriye dönük birden fazla kayda ulaşılması durumunda ilaç kullanımı sonrası en son kaydı çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular : Çalışmaya toplamda 249 hasta dâhil edilmiştir. Bu hastaların 116'sı hormon replasman tedavisi alan 133'ü ise tedavisiz izlenen hastalardan oluşmaktadır. Tüm hastaların yaşları ortalama 13,91±3,71, ortanca yaş 14,8, en küçük yaş 3,56, en büyük yaş ise 19,95 yıldır. Tanı aldıkları yaşlar ise ortalama 11,51±3,79, ortanca tanı yaşı 12, en küçük tanı yaşı 1, en büyük tanı yaşı ise 17'dir. Toplam 249 hastanın 74'ünün (%29,7) özgeçmişinde bir hastalık öyküsü bulunmaktadır. Bu hastalarının 77'sinin (%30,9) ise soy geçmişinde bir hastalık öyküsü bulunmaktadır. Otoimmün yanıtın verdiği hasarın erken hormon replasman tedavisi ile önüne geçilebileceği verisini litaratüre sunmayı amaçladığımız çalışmamızda, ilk ölçülen anti TPO iii değerleri ile 12. ay sonra ölçülen anti TPO değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Tedavi almayan HT tanılı hastalarda, anti TPO değerlerinin istatistiki olarak anlamlı bir şekilde artış eğiliminde olduğu çalışmamızda gösterilmiştir. Klinik bulgular değerlendirildiğinde de tedavi alan gruptaki gerilemenin ise istatistiki olarak anlamlı olduğunu bulduk. Sonuç: Çocukluk çağında hipotiroidinin en sık sebebi olan hashimoto tiroiditidir. Guatr ya da atrofik tiroidit olarak da karşımıza çıkabilmektedir. Bu süreç antikor aracılı lenfositik infiltrasyonlara ikincil olarak gelişen tiroid foliküllerinin harabiyeti ile karakterize olarak tanımlanmaktadır. Hastalığın tanısı antikorların gösterilmesine dayanmakla birlikte hastaların bir kısmında tanı anında antikor titreleri normal seviyelerde de olabilmektedir. Hashimoto tiroiditinde bezin aldığı hasara ve işlevselliğinin etkilenme seviyesine bağlı olarak, farklı kliniklerle hastalar karşımıza çıkabilmektedir. Çalışmamızda hormon replasman tedavisi alan ve tedavisiz izlenen hastaların otoantikor düzeylerininin retrospektif olarak incelenmesiyle klinik bulgularının laboratuvar ile ilişkisini daha erken yakalayabilmek amaçlanmıştır. Klinik bulgularda gerileme durumu da tedavi alan grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olarak bulunmuştur. (p=0,044) (Tablo 10). Böylelikle hashimoto tiroiditi gibi otoimmün bir hastalığın seyrinde başlanılan erken hormon replasman tedavisinin otoimmünitenin verdiği hasarı azaltıp, hastanın konforu ve klinik şikayetlerini yatıştırma açısından ne kadar değerli olduğunu gözler önüne sermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hashimoto Tiroiditi, Pediatri , Hormon Replasman Tedavisi

Hashimoto hastalığıHormon replasman tedavisiHormonlar+5
Başak Alan Tehçi
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

GÜTF Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen ventilatöre bağlı hastaların endotrakel aspirasyonları sırasında meydana gelen serebral oksijenizasyon değişikliklerinin near ınfrared spektroskopi cihazı ile değerlendirilmesi

Amaç: GÜTF Çocuk Yoğun Bakım Ünitesindeki hastaların, ventilatördeki takipleri sırasında uygulanan endotrakeal aspirasyon işleminin serebral oksijen satürasyon indeksini (rSO2), splanknik oksijen satürasyon indeksini (rBO2), arteriyel oksijen satürasyonunu (SO2), nabız sayısını ve arteriyel kan basıncını nasıl etkilediğini belirlemek. astalar ve Yöntem: Çalışma, Haziran 2012-Aralık 2012 tarihleri arasında GÜTF Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde ventilatöre bağlı takip edilen 38 çocuk hastayı kapsayan prospektif bir çalışmadır. Hastaların aspirasyondan önceki bir dakikalık süreçte, aspirasyonun 5.ve 10. saniyesinde, aspirasyondan sonraki bir dakikalık süreçte rSO2, rBO2, SO2 ve nabız sayıları sürekli kaydedildi. Aspirasyon öncesindeki 30. saniyede ve sonrasındaki 90. saniyede sistolik, diyastolik ve ortalama arteryel kan basınçları ölçüldü. Aspirasyondan önce hastaların FiO2 değerleri %100 yapıldı ve 10 saniye bu şekilde preoksijenizasyon uygulandı. 130. saniyede tekrar bazal FiO2 değerlerine dönüldü. Aspirasyon 10 saniye süresince yüzeyel uygulandı. Veriler SPSS 11.5 programında değerlendirildi. p<0.05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların endotrakeal aspirasyon sırasında ve sonrasında, nabız sayısı, SO2, rSO2, rBO2 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik olmadı. Sistolik, diyastolik ve ortalama arteriyel kan basınçlarında ise aspirasyondan sonra, aspirasyon öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış bulundu. rSO2 ve rBO2 değerlerinde en belirgin düşüş 80. saniyede; arteriyel oksijen satürasyonunda en belirgin düşüş ve nabız sayısında en belirgin yükselme 90. saniyede görüldü. Near infrared spektroskopi (NIRS) cihazı ile yapılan ölçümlerde SO2 düşüşünden 10 saniye e rSO2 ve rBO2 değerlerinde düşüş tespit edildi. Sonuç: Mekanik ventilasyon desteği alan pediatrik hastalara standart metodla yapılan endotrakeal aspirasyon işlemi rSO2, rBO2, SO2 ve nabız değerlerinde kötüleşmeye neden olmadı. NIRS cihazı oksijenizasyon değişikliklerini yoğun bakım monitörlerinden daha önce tespit etti. Anahtar Kelimeler: Pediatrik, Endotrakeal aspirasyon, Near infrared spektroskopi, Çocuk Yoğun Bakım

AspirasyonKalp hızıKan basıncı+6
Murat Şan
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2013-2014 yılları arasında pediatri kliniklerinde yatan vankomisin rezistan enterokok ile kolonize hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Servis ve Yoğun Bakımları'nda 1 Haziran 2013 - 1 Şubat 2014 tarihleri arasında yatan hastalardan alınmış olan rektal sürüntü ile VRE taşıyıcılığı araştırılarak hastanemizdeki durumun ortaya konması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 1 Haziran 2013 – 1 Şubat 2014 tarihleri arasında yatan 139 VRE pozitif hasta dahil edildi. Değerlendirmede hastalar Çocuk Servisi, Hematoloji, Yoğun Bakım ve Yenidoğan Yoğun Bakım servislerine göre ayrı ayrı ele alındı. Hastaların tanıları, kullandığı antibiyotikler, yatış süresi, kaçıncı gün VRE olduğu ve aldığı diğer tedaviler kaydedildi. Bulgular: Yatan 1726 hastadan rektal sürüntü örneği alındı. 139 (% 8) hastada VRE kolonizasyonu saptandı. Pediatri servisinde yatan 1202 hastanın 54'ünde (%4,5), Pediatrik Hematoloji servisinde yatan 257 hastadan 50'sinde (%19,5), Pediatrik Yoğun Bakım'da yatan 55 hastanın 24'ünde (%43,5) ve Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesin'nde yatan 212 hastanın 11'inde (%5) VRE pozitifliği saptanmıştır. Çalışmamızda özellikle Pediatrik Yoğun Bakım ve Pediatrik Hematoloji ünitelerindeki VRE oranı (sırasıyla %43,5 ve %19,5) belirgin olarak yüksekti. Hastaların 71'i (%51) erkek ve 68'i (%49) kız olup ortalama yaş 5 yıl olarak saptandı. Hastaların ortalama yatış süresi 55,2 gün olup belirgin olarak uzundu. Pediatrik Yoğun Bakım, Pediatrik Hematoloji servisi ve Yenidoğan Yoğun Bakım'da bu süre sırasıyla 93,5 gün , 60 gün ve 86,8 gündü. Hastaların rektal kolonizasyonunda ilk VRE üremesi en erken 1. en geç 163. gün meydana gelmiştir (ortalama 25. gün).En fazla kullanılan antibiyotikler vankomisin, amikasin ve meropenem'di. Kullanılan ortalama antibiyotik sayısı ise 4,9'du. En fazla karşılaşılan tanı ise Lösemi ve Kronik Böbrek Yetmezliği'ydi. 13 hastada (%9,4) takiplerinde VRE'de negatifleşme oldu. Hastalardan 14'ü (%10,1) hastanede ex olmuştur. Pediatrik Yoğun Bakım ve Hematoloji Servisleri ile Pediatri Servisi kullanılan antibiyotik sayısı ve yatış süresinin VRE kolonizasyonuna yatkınlık oluşturması açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmuştur (sırasıyla p<0,001 ve p=0,002). Sonuç: Hastaların uzun süreli tedavi gördüğü ve antibiyotik kullanımının yaygın olduğu özellikle Hematoloji ve Yoğun Bakım Üniteleri'nde VRE görülme sıklığı yüksektir. Bu nedenle VRE taraması yapılmalıdır. VRE tespit edilen hastalar için kontrol ve korunma önlemleri alınmalıdır. Anahtar Kelimeler: VRE, Pediatri, Nozokomiyal

PediatriRetrospektif çalışmalarVankomisin+4
Ferhat Özkan
Gaziantep University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatrik kardiyovasküler cerrahi yoğun bakım hastalarının santral venöz kateter uygulamalarının değerlendirilmesi

Bu araştırma pediatrik kardiyovasküler cerrahi yoğun bakım ünitesinde tedavi gören hastaların santral venöz kateter (SVK) uygulamalarındaki enfeksiyon gelişimi ve nedenlerinin değerlendirilmesi amacıyla retrospektif olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini, özel bir hastanede 1 Ocak-31 Aralık 2017 tarihleri arasında pediatrik kardiyovasküler yoğun bakım ünitesinde tedavi gören 300 hasta verisi oluşturdu. Örneklemini ise, evren içindeki hastalardan santral venöz kateter uygulanan hastalar ile ilgili veriler oluşturdu (N=70). Araştırmanın verileri; araştırmacı tarafından hazırlanmış olan Hasta Bilgi Formu, Santral Venöz Kateterlere Yönelik Bilgi Formu aracılığı ile toplandı. Kurum arşivinden temin edilen hasta dosyaları tek tek tarandı ve ilgili bilgiler veri toplama formlara aktarıldı. Çalışma kapsamındaki pediatrik hastaların yaş ortalamasının 2,21±1,14 ay olduğu belirlendi. Pediatrik hastaların %37,1'nin 0-1 ay aralığında, %41,4'ünün kız, %58,6'sının erkek olduğu saptandı. Hastaların büyük çoğunluğunun (%57,1) siyanotik kalp hastalığı nedeni ile ameliyat olduğu, ortalama 1,37±0,48 gündür yoğun bakımda tedavi gördüğü ve SVK kalış süresinin ortalama 1,54±0,50 gün olduğu belirlendi. Hastaların büyük çoğunluğunda SVK giriş bölgesinde (%62,9) ve genel enfeksiyon (%55,7) belirti-bulgusunun olmadığı belirlendi. Oluşan enfeksiyonların ise; büyük çoğunluğunun bakteriyel kaynaklı olduğu (%38,6) saptandı. Pediatrik hastaların yoğun bakımda kalış süresi ve santral venöz kateter kalış süresi ile enfeksiyon varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Yoğun bakımda kalış süresi ve kateter kalış süresi attıkça bakteriyel enfeksiyon görülme oranının istatistiksel açıdan çok ileri düzeyde anlamlı olarak arttığı belirlendi (p≤0,001). Hastalarda yoğun bakımda kalış süresi ve SVK kalış süresi ile kateter giriş yerinde enfeksiyon varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Buna göre yoğun bakımda kalış süresi ve SVK kalış süresi arttıkça, kateter giriş yerinde enfeksiyon görülme oranını da anlamlı olarak arttığı saptandı (p≤0,05). Sonuç olarak yoğun bakımda kalış ve santral venöz kateter kalış sürelerinin uzun olmasının kateter ilişkili enfeksiyonunu arttırdığı söylenebilir.

CerrahiCerrahi-kardiyovaskülerKardiyovasküler cerrahi girişimler+5
İrem Habibe Taşdelen
Bezmialem Vakıf University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik ilaçların süt dişlerinde neden oldukları dental erozyonun önlenmesinde florürlü vernik ve kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfatın etkilerinin değerlendirilmesi

Dental erozyon, bakteri tutulumu olmaksızın kimyasal çözünme yoluyla dental sert dokuların ilerleyici kaybı olarak tanımlanır. Günümüzde dental erozyonun prevalansı özellikle çocuklar ve adölesanlar arasında artış göstermektedir. Dental erozyonun etiyoloji, düşük pH, yüksek asiditeye sahip, içeriğinde kalsiyum, florür ve fosfat iyonlarının düşük konsantrasyonlarının bulunduğu veya hiç olmadığı ürünlerin tüketimi ile ilişkilendirilmiştir. Bütün bu özelliklere sahip oldukları için sıvı ilaçlar da bu ürünler arasındadır. Son yıllarda özellikle kronik rahatsızlıkları bulunan çocuklar tarafından ilaç kullanımının artmasından yola çıkılarak, bu in vitro çalışmaki amaç ilaçların süt dişlerinde yol açtıkları erozyona karşı florürlü vernik ve amorf kalsiyum fosfatın etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamızda, yeni çekilmiş, çürüksüz, sağlıklı 60 adet süt dişi ve farklı etken bileşenler içeren 4 ilaç grubu kullanıldı. İlaçların ve eroziv atakların neden olduğu dental erosyonun önlenmesinde koruyucu ajan olarak %5 NaF vernik (Enamelast®, Ultradent Product Inc., ABD) ve Tooth Mousse (Tooth Mousse®, GC America Inc., Alsip, ABD) kullanıldı. Örnekler her bir akrilik blokta 5 diş olacak şekilde otopolimerizan akrilik bloklara gömüldü ve toplamda 24 adet akrilik blok elde edildi. Örnekler 12 gruba (n=10) ayrıldı: G1= Augmentin, G2= Lordes, G3= Polivit, G4= Ventolin, G5= Florürlü vernik + Augmentin, G6= Florürlü vernik + Lordes, G7= Florürlü vernik + Polivit, G8= Florürlü vernik+ Ventolin, G9= GC Tooth Mousse + Augmentin, G10= GC Tooth Mousse + Lordes, G11= GC Tooth Mousse + Polivit, G12= GC Tooth Mousse + Ventolin. Daldırma sikluslarından önce, ilaçların pH, titre edilebilir asidite ve tamponlama kapasitesi ölçüldü. Kontol grubu G1, G2, G3, G4 grupları günde iki defa 5 dk ilaç solüsyonuna batırıldı ve daha sonra yapay tükürükte bekletildi. G5, G6, G7, G8'e pH siklusundan önce florürlü vernik uygulandı ve örnekler 24 saat nemli ortamda bekletildi. G9, G10, G11, G12'ye günde iki defa 3 dakika demineralizasyon işleminden önce ve sonra CPP-ACP uygulandı. Kontrol grubu hariç, diğer gruplar 5 gün pH siklusuna tabi tutuldu. Eroziv siklustan sonra örnekler iki gün boyunca remineralizasyon solüsyonunda (yapay tükürük) bekletildi. Vickers sertlik cihazı (HMV-2 series Shimadzu Corporation, Kyoto, Japonya) kullanılarak örneklerin başlangıç ve 7ci günün sonundaki son mikrosertlik ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analiz eşleştirilmiş t testi, Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi, Kruskal Wallis varyans analizi ve Mann Whitney U testi kullanılarak gerçekleşitirildi. Tüm istatistikler için anlamlılık sınırı p<0.05 olarak alındı. Bütün grupların (G5, G7, G8 hariç) başlangıç ve son mikrosertlik ölçüleri arasındaki fark anlamlı bulundu. G5, G7 ve G8 hariç tüm gruplarda daldırma siklusundan sonra mikrosertlik değerleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulundu. Bütün bu bulguların ışığında, florürlü verniğin erozyon üzerinde etkili olduğu, minenin remineralizasyonunu belirgin şekilde koruyarak dental erozyonu önlediği görülmüştür. CPP-ACP ise diş örneklerini eroziv ataklara karşı korumada başarısız bulunmuştur.

Diş erozyonuFlorürlerPediatri+5
Narmın Mammadlı
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda perkütan üriner girişimler

Amaç: Çalışmanın amacı, üriner traktus obstrüksiyonu olan bebek ve çocuklarda görüntüleme kılavuzluğunda perkütan üriner girişimlerin etkinliğini saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Kasım 2004-Haziran 2008 tarihleri arasında üriner sistem obstrüksiyonu mevcut olan 25 bebek ve çocukta (15 gün-11 yaş arası) toplam 31 böbreğe görüntüleme kılavuzluğunda perkütan girişim uygulandı. Üriner traktusa ilk giriş 22 Gauge çaplı ince iğne ile ultrasonografi kılavuzluğunda yapıldı. Sonrasında işlem fluoroskopi kılavuzluğunda koaksiyel mikroponksiyon tekniği ile tamamlandı. 17 böbreğe perkütan nefrostomi, 6 böbreğe perkütan nefroüreterostomi ve 8 böbreğe perkütan nefroüreterosistostomi ile üriner drenaj sağlandı. Bir hastaya perkütan üreteral balon dilatasyon uygulandı ve bir hastaya ise perkütan double J kateter yerleştirildi. İzleyen günlerde kateterlerin yerinden çıkmasını engellemek düşüncesiyle kateterler üriner traktusda mümkün olduğunca distale yerleştirildi.Bulgular: 9 hastada ve 10 böbrekte üriner obstrüksiyon üreteropelvik bileşke darlığına, 11 hastada ve 13 böbrekte ise üreterovezikal bileşke darlığına bağlı idi. Bir hastada hem üreteropelvik bileşke darlığı hem de üreterovezikal bileşke darlığı mevcuttu. Bir hastada renal tüberküloza bağlı sağ böbrekte proksimal, 1 hastada pelvik tümöre bağlı sol böbrekte distal ve 1 hastada yine pelvik tümöre bağlı iki taraflı distal darlıklar mevcuttu. Tüm hastalarda işlem teknik olarak başarı ile gerçekleştirildi. İşleme bağlı minör komplikasyon olarak 8 hastada (% 32) kendini sınırlayıcı hematüri görüldü. Üreterovezikal darlığı mevcut bir hastada distal üreter perforasyonu gözlendi. Ancak kateterizasyonla giderildi. İzlemde tüm hastalarda üriner drenajın etkili olarak sağlandığı görüldü.Sonuç: Üriner traktus obstrüksiyonlarında görüntüleme kılavuzluğunda yapılan perkütan drenaj işlemleri pediatrik yaş grubunda güvenli ve etkilidir. Erişkin hastalardan farklı olarak, çocukluk yaş grubunda yerleştirilen kateterin stabilizasyonunu sağlamak amacıyla drenaj kateterinin mümkün olduğunca distale yerleştirilmesi gerekmektedir.

Nefrostomi-perkütanPediatriÜreter hastalıkları+3
Kadir Geylani Korur
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisinde yüksek akım düşük rezistans perfüzyon tekniğinin beyin metabolizması üzerine etkileri

Kardiyopulmoner bypass'ın bir sonucu olarak görülen vazokonstrüksiyon, kanama, olası kapiller kaçış sendromu, intraoperatif ödem gibi patofizyolojik olaylardan dolayı birçok kalp cerrahisi merkezinde bypass sırasında uygulanan pompa akımını azaltma yöntemi uygulanmaktadır. Bunun sonucunda dokularda yetersiz oksijen desteği ve metabolik son ürünlerde (laktat) artış olmaktadır.Beyin glukozu depolayamaz. Metabolizmasının devamı için O2 ve glukoza devamlı ihtiyaç duyar. Beyin total kan akımı 45-55 ml/100 gr/dk dır. Bu vücut ağırlığının % 2'sini oluşturmasına rağmen kardiak outputun % 12-15'ini alır. Beyin total O2 tüketimi 49 ml/dk, buda tüm vücut O2 tüketiminin % 20'sindir. Beyin 5,5 mgr/100 gr/dk glukoz kullanır ki, buda total vücut glukoz tüketiminin % 25'idir.Pediatrik açık kalp cerrahide hastalarda yüksek akım düşük rezistans etkileri ile normal akımın etkilerini karşılaştıran çalışma sayısı sınırlıdır. Bu prospektif çalışma ile yüksek akım düşük rezistans tekniğinin normal akıma göre faydalarının araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya konjenital kalp hastalığı nedeni ile açık kalp ameliyatı uygulanan 40 hasta alındı. Hastalar normal akım uygulananlar (grup I: 2,4 l/m2/BSA) ve yüksek akım düşük rezistans uygulananlar (grup II: 2,8 l/m2/BSA) olarak ikiye ayrıldı. Hastaların anestezi indüksiyonundan sonra, cilt insizyonundan önce (Dönem I), aortik kross klemp' in 20. Dakikası (Dönem II), 40. Dakikası (Dönem III), 60. Dakikası (Dönem IV) ve kardiyopulmoner by pass durdurulduktan 10 dakika sonra (Dönem V) arteryel ve venöz kan örneklerinden glukoz, laktat, kan gazı parametreleri bakıldı. Ayrıca imminolojik parametrelere interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8), prokalsitonin (PCT) dönem I, dönem V ve operasyondan 24 saat sonra (Dönem VI) bakıldı. Sonuçların grup içerisinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığı araştırıldı. Çalışmada normal akım uygulanan grup I ile yüksek akım düşük rezistans uygulanan grup II arasında bakılan parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı ortaya konuldu (p<0,05).Anahtar Sözcükler: Yüksek akım, düşük rezistans tekniği, beyin metabolizması, kardiyopulmoner baypass, pediatrik açık kalp cerrahi

BeyinCerrahi-kardiyovaskülerEkstrakorporeal dolaşım+4
Yasin Güzel
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant uygulanan pediatrik hastalarda yaşam kalitesi

ÖZET Koklear İmplant Uygulanan Pediatrik Hastalarda Yaşam Kalitesi Amaç: Bu çalışmada ?ailesel bakış perspektifi? anketi uygulanarak koklear implantlı hastalaların ailelerinin memnuniyetleri ve bu memnuniyeti etkileyen değişkenlerin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2002 ile Kasım 2012 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı?nda koklear implant operasyonu uygulanan bilateral prelingual total sensorinöral işitme kayıplı 161 hasta dahil edildi. Hastaların ailelerine 58 sorudan oluşan ailesel bakış perspektifi anketi uygulandı. Anket 11 ayrı alt ölçeğe ayrıldı. Her ölçekte ailelerin memnuniyetleri araştırıldı. Ayrıca hastaların devam ettiği okul, yaş ve implantasyon kullanım süresi değişkenlerinin bu alt ölçeklerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Koklear implant uygulanan çocukların yaş grupları açısından 62 çocuk 2-5 yaş arasında (%38.5), 99 u (%61.5) ise 6-11 yaş ve üstü idi. İmplantasyon süreleri olarak 127?si (% 78.89) 18 aydan uzun süredir implantlı, 34?ü (%21.11) daha kısa süredir implantlı idi.Çocukların 70 i okula gitmiyor (%43.5), 13 ü anaokuluna (%8.1), 63?ü ilkokula (%39.1), 15?i de liseye (%9.3) devam ediyordu.. Ailelerin 144?ünün (%89.5) implantasyondan memnun oldukları görüldü. Değişken parametrelere bağlı alt ölçek araştırmasında okula gidenlerin okula gitmeyenlere oranla kendilerine daha fazla güvendikleri, 18 aydan uzun süredir implantlılarda kendine güven, kendini iyi hissetme, sosyal ilişki konularında 18 aydan kısa süredir implantlılara göre daha iyi oldukları, 6-11 yaş grubunun 2-5 yaş grubuna oranla kendilerine daha çok güvendikleri ve sosyal ilişkilerde daha iyi oldukları görüldü. Sonuç: Koklear implantasyonun yaşam kalitesi üzerine pozitif etkisi olmakla beraber hastaların ailelerinde operasyon öncesinde ve sonrasında da endişeler bulunmaktadır. Hasta ve hasta yakınlarının endişelerinin azaltılması için bu konu ile ilgili olarak daha ayrıntılı bilgilendirilmesi gerekebilir. Hastaların implant kullanım süreleri ve yaşları arttıkça memnuniyetlerinin arttığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Koklear implantasyon, bilateral sensorinöral işitme kaybı,yaşam kalitesi, yaşam kalitesi ölçeği

KokleaKoklear implantlarKulak+6
Meysem Yorgun
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

1993-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi yanık ünitesinde tedavi gören pediatrik olguların retrospektif analizi

Amaç: Yanık vücudun karşılaşabileceği ağır travmalardan biri olup pediatrik yaş grubunun hassas fizyolojik dengelerini dramatik olarak etkilemektedir. Yanığın akut dönemde yarattığı komplike klinik seyri tedavi etmek ve sonrasında gelişen morbidite ile başa çıkmak ancak deneyimli kliniklerde başarılabilir. Çalışmamızda 1993-2013 yılları arasında takip edilen 1155 hastayı retrospektif olarak değerlendirerek yıllar içinde demografik dağılımda ve tedavi sonuçlarında görülen değişiklikleri saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1993-2013 yılları arasında yanık ünitemize takip edilen ve sağlıklı olarak verilerine ulaşılabilen 1155 pediatrik (0-18 yaş) olgunun başvuru yılları, yaş grupları, cinsiyetleri, yanık yüzdeleri ve derecelerini, başvurdukları mevsim ve aylar, ikamet ettikleri yerler, ilk başvuru merkezleri, kliniğimize ilk başvuru günleri, uygulanan tedavi şekilleri, tedavi sonuçlarına ve eksitus olan hastaların mortalite nedenleri değerlendirilmiş ve sonuçlar SPSS 17. 0 paket programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada tedavi sonucunu etkileyen risk faktörlerinin belirlenmesinde Lojistik Regresyon analizi kullanılmış olup, tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0. 05 olarak alınmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yanık yüzdesi 21 ve ortalama yaşı 6. 2'dir. En sık görülen yanık tipi haşlanma tipi yanık olduğu saptanmıştır. En sık mortalite alev yanıklarına bağlı görülmektedir. Mortalite oranımız % 20. 3 olarak bulunmuş olup yıllar içinde azalma göstermektedir. En sık sebep sepsis iken, akut böbrek yetmezliği ve gastrointestinal kanamalara bağlı ölüm yıllar içinde azalmıştır. Sonuç: Tüm bulgular irdelendiğinde; yaş, yanık yüzdesi ve yanık derecesinin mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri olduğu bulunmuştur. Yanık yüzdesi mortalite ihtimalini 1.2 kat, yanık derecesi ise 10.1 kat arttırmaktadır. Yanıklar özellikli planlama gerektiren sağlık problemleri kapsamında olup çocuklarda takip ve tedavi süreci çok daha karmaşık seyretmektedir. Tedavide multidisipliner ekibinin görev aldığı özelleşmiş ünite ve merkezler olmadan bu sorunun aşılması mümkün değildir. Bu konuda halkı bilinçlendirmek ve asgari önlemlerle bu travmanın önüne geçmeye çalışmak ise atılması gereken en önemli adımdır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik, Yanık, Mortalite, Risk faktörü, Yanık etiyolojisi

EtyolojiMortalitePediatri+5
Gökçen Oran
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik skolyoz hastalarının posterior enstrümentasyon ve rod uzatma tekniğiyle cerrahi tedavi sonuçları

Amaç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocuklarda, çift büyüyen rod tedavisinin klinik ve radyolojik sonuçlarını retrospektif olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2006 ile Mayıs 2009 arasında erken yaşta skolyoz tanısıyla çift büyüyen rod tedavisi uygulanan 16 hasta çalışmaya alındı. 1 hasta 3. uzatma sonrasında takiplerine gelmediği için çalışma dışında bırakıldı. 11 hastada tedavi sonunda kalıcı siteme geçildi. Hastaların Cobb, kifoz, lordoz açıları ve T1-S1 uzunlukları tedavi süresince değerlendirildi. Bulgular: İlk cerrahi anında tüm hastaların ortalama yaşı 6,3±2,5 yıl (dağılım: 3-10), ortalama takip süresi 88,2±9,3 ay idi. Hasta başına ortalama 6,9±2.6 defa (dağılım: 2-10) ve ortalama 8,2±2.6 ay (dağılım: 3-16) aralıklarla uzatma uygulandı. Füzyon uygulanma yaş ortalaması 13,02±3,6 (dağılım: 10-14) idi. Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası ve son takipte sırasıyla 63,6°, 33,3°, 38,8° bulundu. Kifoz açısı 46,3°, 36,3°, 39,6° ve lordoz açılarıysa 32,1°, 26,6°, 30,5° derece ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,3 cm'den 28,0 ve 32,0 cm'ye artış gösterdi. Kalıcı sisteme geçilen hastalar değerlendirildiğinde, Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası, kalıcı sisteme geçiş sırasında ve kalıcı sisteme geçtikten sonra sırasıyla 63,9°, 34,3°, 40,4°, 31,0° bulundu. Kifoz açısı 43,7°, 35,2°, 35,3°, 30,0°; lordoz açılarıysa 33,0°, 26,3°, 32,2°, 28,2° ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,1, 28,1, 32,2, 33,3 cm olarak ölçüldü. Sonuç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocukların çift büyüyen rod tekniğiyle tedavisi omurga eğriliğinin düzelmesi, gövde büyümesi ve akciğer gelişiminin sağlanması açısından etkili bir tedavi yöntemidir. Hastanın düzenli ve sık aralıklarla takibinin sağlanması, tedavi esnasında engel ve komplikasyonlarla sıkça karşılaşılması hala çözüm bekleyen problemlerdir.

CerrahiCerrahi tedaviEnstrümantasyon+4
Mahmut Karadağ
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi pediatrik onkoloji bölümüne başvuran onkolojik acil hastaların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Onkoloji Bölümüne 2014-2015 yıllarında başvuran onkolojik acil hastaların acil tanıları, klinik özellikleri, onkolojik acil duruma yaklaşım, tedavi, sonuçlar ve prognozu belirleyen faktörlerin prospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Haziran 2014 ie Aralık 2015 tarihleri arasında pediatrik onkoloji bölümüne başvuran febril nötropeni dışındaki 88 onkolojik acil hasta (90 onkolojik acil yatış) alındı. Bunlar arasında aynı yatışında birden fazla onkolojik acil durum saptanan hastalar da vardı. Bulgular: Çalışmamızda 30 tümör lizis sendromu, 19 hiperlökositoz, 1 konvülziyon, 7 spinal kord basısı, 7 hemorajik sistit, 9 plevral efüzyon, 6 vena kava süperior sendromu, 4 tiflit, 3 anüri, 4 gastrointestinal sistem kanaması, 3 hiperkalsemi, 4 akut solunum sıkıntısı sendromu, 2 akut masif hepatomegali, 1 kafa içi basınç artış sendromu saptandı. Onkolojik acil hastaların 65 tanesi (% 72,2) onkolojik hastalığın primer tanı anında, 25 (% 27,8) tanesi relaps anında başvurdu. Hastaların geliş şikayetleri değerlendirildiğinde en sık ateş (% 23,3) (n=21) ve solunum sıkıntısı (% 22,2) (n=20) şikayetleri saptandı. Çalışmamızda 59 hastanın (% 65,6) taburcu edildiği, 31 hastanın ise (% 34,4) ex olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda görüldüğü gibi pediatrik populasyonda en çok karşılaşılan onkolojik acil grubu tümör lizis sendromudur. Onkolojik aciller yeni tanı anında daha sık karşımıza çıkmaktadır. Onkolojik acillerin mortalitesi yüksektir. Bu yüksek mortalite oranı da pediatrik çağda onkolojik acil tanısı alan hastalara güncel bilimsel bilgiler ışığında hızlı ve sistematik bir şekilde yaklaşılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı, pediatrik onkolojik aciller, tümör lizis sendromu.

Acil servis-hastaneAcil tıpHiperkalsemi+6
Ahmet Çağrı Çiftci
Çukurova University
2016
00

Related subjects