Pediatrics

60 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Sağlıklı pediatrik popülasyonda fonksiyonel baş itme testinin normalizasyonu

Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlıklı pediatrik yaş grubunda fHIT'in normatif değerlerini belirlemektir. Materyal ve metot: Araştırma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji Ünitesi'nde Haziran 2024- Şubat 2025 tarihleri arasında sağlıklı 6-18 yaş arası 120 çocuk ile yapılmıştır. Katılımcılara test-tekrar test ölçümleri ile fHIT uygulandı. Elde edilen DCY yaşa, cinsiyete ve fHIT güvenilirliği için test-tekrar test sonuçlarına göre analiz edildi. Çocuklar 6-10 yaş, 11-13 yaş ve 14-17 yaş olmak üzere üç yaş grubunda incelendi. Bulgular: Lateral SSK DCY 92.32, posterior SSK DCY 95.53 ve anterior SSK DCY 94.24 bulundu. Lateral, posterior ve anterior SSK toplam DCY değerlerinde test tekrar test sonuçları arasında istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). Test-tekrar test cevaplarında lateral, posterior ve anterior SSK ortalama DCY ölçümlerinde cinsiyete göre istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). Yalnızca sağ lateral SSK 6000°/s2 test ve tekrar test ölçümlerinde DCY erkeklere göre kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p<0.05). Sonuç: DCY değerleri 6-10 yaş grubunda en düşük, 14-17 yaş grubunda en yüksekti. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Lateral, posterior ve anterior SSK'lerde pearson korelasyon analizi ile belirlenen fHIT test-tekrar test sonuçları arasında pozitif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel baş itme testi, Pediatri, Vestibüler sistem, Vestibülooküler refleks.

PediatriVestibüler sistem
Furkan Ali Filiz
İnönü University · Institute of Health Sciences
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda heterotopik reversed pozisyon teknikle karaciğer nakli

Amaç: Pediatrik canlı vericili veya kadaverik split karaciğer naklinde büyükboyutta karaciğer greftlerinin kullanılmasına bağlı olarak çeşitli problemlerle karşılaşılabilmektedir. Büyük greft implantasyonu sonrası karnın zorlanarak primer kapatılması ve grefte yeterli kan akımı sağlanamaması bu sorunlardan bazılarıdır. Bu çalışmanın amacı heterotopik reversed pozisyon tekniğinin uygulandığı hastaların sonuçlarından bahsetmektir.Materyal ve metod: Bu teknikte, canlı vericili ya da kadaverik split segment 2- 3 greftlerinin ön-arka çapı, alıcının ortotopik konumda greftin transplante edileceği karın boşluğunun ön-arka çapından büyük olduğunda greft sagittal planda 180o döndürülerek, heterotopik olarak sağ subfrenik alana yerleştirilmektedir. Bu sayede karnın primer kapatılması mümkün olmaktadır. Ayrıca hiler yapıların da ters dönmesi nedeni ile vasküler ve biliyer anastomozların sırası değişebilmektedir. Bu teknikle karaciğer nakli yapılan 11 hastadan 10'u 5 yaş altındaydı. On olgunun vücut ağırlığı 9 ? 20 kg arasında, GRWR 1.5 ? 3.4 arasında idi.Sonuçlar: Onbir hastanın 9'una fulminant karaciğer yetmezliği nedeni ile transplantasyon yapıldı. Postoperatif dönemde hiçbir hastada vasküler problem görülmezken, geç dönemde biliyer striktür gelişen 2 hasta perkütan olarak tedavi edildi. Yedi olgu ortalama 11.5 aydır hayatta olup, 4 hasta greft dışı nedenlerle (ensefalopatinin gerilememesi, hemodinamik instabilite, GVHD, peptik ülser perforasyonu) kaybedildi.Tartışma: Pediatrik karaciğer naklinde, özellikle akut fulminant yetmezlikli olgularda, ascite veya kolestatik büyük karaciğer olmadığından karın yeterli genişlemez. Greft boyutunun büyük olması nedeni ile karnın primer kapatılamaması, greft ve alıcının hiler yapılarının uygun bir şekilde karşı karşıya gelmemesi gibi sorunlar mevcuttur. Bu sorunlar tanımlanan teknikle aşılabilmektedir. Ancak transplante edilen karaciğerlerin, rejenerasyon sonrası uzun dönem sonuçlarının incelenmesi bu tekniğin kabul edilebilirliğinin daha da yerleşmesi için gereklidir.

AtellerDoku ve organ tedariğiKadavra+2
Veysel Ersan
İnönü University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatrik kardiyovasküler cerrahi yoğun bakım hastalarının santral venöz kateter uygulamalarının değerlendirilmesi

Bu araştırma pediatrik kardiyovasküler cerrahi yoğun bakım ünitesinde tedavi gören hastaların santral venöz kateter (SVK) uygulamalarındaki enfeksiyon gelişimi ve nedenlerinin değerlendirilmesi amacıyla retrospektif olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini, özel bir hastanede 1 Ocak-31 Aralık 2017 tarihleri arasında pediatrik kardiyovasküler yoğun bakım ünitesinde tedavi gören 300 hasta verisi oluşturdu. Örneklemini ise, evren içindeki hastalardan santral venöz kateter uygulanan hastalar ile ilgili veriler oluşturdu (N=70). Araştırmanın verileri; araştırmacı tarafından hazırlanmış olan Hasta Bilgi Formu, Santral Venöz Kateterlere Yönelik Bilgi Formu aracılığı ile toplandı. Kurum arşivinden temin edilen hasta dosyaları tek tek tarandı ve ilgili bilgiler veri toplama formlara aktarıldı. Çalışma kapsamındaki pediatrik hastaların yaş ortalamasının 2,21±1,14 ay olduğu belirlendi. Pediatrik hastaların %37,1'nin 0-1 ay aralığında, %41,4'ünün kız, %58,6'sının erkek olduğu saptandı. Hastaların büyük çoğunluğunun (%57,1) siyanotik kalp hastalığı nedeni ile ameliyat olduğu, ortalama 1,37±0,48 gündür yoğun bakımda tedavi gördüğü ve SVK kalış süresinin ortalama 1,54±0,50 gün olduğu belirlendi. Hastaların büyük çoğunluğunda SVK giriş bölgesinde (%62,9) ve genel enfeksiyon (%55,7) belirti-bulgusunun olmadığı belirlendi. Oluşan enfeksiyonların ise; büyük çoğunluğunun bakteriyel kaynaklı olduğu (%38,6) saptandı. Pediatrik hastaların yoğun bakımda kalış süresi ve santral venöz kateter kalış süresi ile enfeksiyon varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Yoğun bakımda kalış süresi ve kateter kalış süresi attıkça bakteriyel enfeksiyon görülme oranının istatistiksel açıdan çok ileri düzeyde anlamlı olarak arttığı belirlendi (p≤0,001). Hastalarda yoğun bakımda kalış süresi ve SVK kalış süresi ile kateter giriş yerinde enfeksiyon varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Buna göre yoğun bakımda kalış süresi ve SVK kalış süresi arttıkça, kateter giriş yerinde enfeksiyon görülme oranını da anlamlı olarak arttığı saptandı (p≤0,05). Sonuç olarak yoğun bakımda kalış ve santral venöz kateter kalış sürelerinin uzun olmasının kateter ilişkili enfeksiyonunu arttırdığı söylenebilir.

CerrahiCerrahi-kardiyovaskülerKardiyovasküler cerrahi girişimler+5
İrem Habibe Taşdelen
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik ilaçların süt dişlerinde neden oldukları dental erozyonun önlenmesinde florürlü vernik ve kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfatın etkilerinin değerlendirilmesi

Dental erozyon, bakteri tutulumu olmaksızın kimyasal çözünme yoluyla dental sert dokuların ilerleyici kaybı olarak tanımlanır. Günümüzde dental erozyonun prevalansı özellikle çocuklar ve adölesanlar arasında artış göstermektedir. Dental erozyonun etiyoloji, düşük pH, yüksek asiditeye sahip, içeriğinde kalsiyum, florür ve fosfat iyonlarının düşük konsantrasyonlarının bulunduğu veya hiç olmadığı ürünlerin tüketimi ile ilişkilendirilmiştir. Bütün bu özelliklere sahip oldukları için sıvı ilaçlar da bu ürünler arasındadır. Son yıllarda özellikle kronik rahatsızlıkları bulunan çocuklar tarafından ilaç kullanımının artmasından yola çıkılarak, bu in vitro çalışmaki amaç ilaçların süt dişlerinde yol açtıkları erozyona karşı florürlü vernik ve amorf kalsiyum fosfatın etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamızda, yeni çekilmiş, çürüksüz, sağlıklı 60 adet süt dişi ve farklı etken bileşenler içeren 4 ilaç grubu kullanıldı. İlaçların ve eroziv atakların neden olduğu dental erosyonun önlenmesinde koruyucu ajan olarak %5 NaF vernik (Enamelast®, Ultradent Product Inc., ABD) ve Tooth Mousse (Tooth Mousse®, GC America Inc., Alsip, ABD) kullanıldı. Örnekler her bir akrilik blokta 5 diş olacak şekilde otopolimerizan akrilik bloklara gömüldü ve toplamda 24 adet akrilik blok elde edildi. Örnekler 12 gruba (n=10) ayrıldı: G1= Augmentin, G2= Lordes, G3= Polivit, G4= Ventolin, G5= Florürlü vernik + Augmentin, G6= Florürlü vernik + Lordes, G7= Florürlü vernik + Polivit, G8= Florürlü vernik+ Ventolin, G9= GC Tooth Mousse + Augmentin, G10= GC Tooth Mousse + Lordes, G11= GC Tooth Mousse + Polivit, G12= GC Tooth Mousse + Ventolin. Daldırma sikluslarından önce, ilaçların pH, titre edilebilir asidite ve tamponlama kapasitesi ölçüldü. Kontol grubu G1, G2, G3, G4 grupları günde iki defa 5 dk ilaç solüsyonuna batırıldı ve daha sonra yapay tükürükte bekletildi. G5, G6, G7, G8'e pH siklusundan önce florürlü vernik uygulandı ve örnekler 24 saat nemli ortamda bekletildi. G9, G10, G11, G12'ye günde iki defa 3 dakika demineralizasyon işleminden önce ve sonra CPP-ACP uygulandı. Kontrol grubu hariç, diğer gruplar 5 gün pH siklusuna tabi tutuldu. Eroziv siklustan sonra örnekler iki gün boyunca remineralizasyon solüsyonunda (yapay tükürük) bekletildi. Vickers sertlik cihazı (HMV-2 series Shimadzu Corporation, Kyoto, Japonya) kullanılarak örneklerin başlangıç ve 7ci günün sonundaki son mikrosertlik ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analiz eşleştirilmiş t testi, Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi, Kruskal Wallis varyans analizi ve Mann Whitney U testi kullanılarak gerçekleşitirildi. Tüm istatistikler için anlamlılık sınırı p<0.05 olarak alındı. Bütün grupların (G5, G7, G8 hariç) başlangıç ve son mikrosertlik ölçüleri arasındaki fark anlamlı bulundu. G5, G7 ve G8 hariç tüm gruplarda daldırma siklusundan sonra mikrosertlik değerleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük bulundu. Bütün bu bulguların ışığında, florürlü verniğin erozyon üzerinde etkili olduğu, minenin remineralizasyonunu belirgin şekilde koruyarak dental erozyonu önlediği görülmüştür. CPP-ACP ise diş örneklerini eroziv ataklara karşı korumada başarısız bulunmuştur.

Diş erozyonuFlorürlerPediatri+5
Narmın Mammadlı
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda perkütan üriner girişimler

Amaç: Çalışmanın amacı, üriner traktus obstrüksiyonu olan bebek ve çocuklarda görüntüleme kılavuzluğunda perkütan üriner girişimlerin etkinliğini saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Kasım 2004-Haziran 2008 tarihleri arasında üriner sistem obstrüksiyonu mevcut olan 25 bebek ve çocukta (15 gün-11 yaş arası) toplam 31 böbreğe görüntüleme kılavuzluğunda perkütan girişim uygulandı. Üriner traktusa ilk giriş 22 Gauge çaplı ince iğne ile ultrasonografi kılavuzluğunda yapıldı. Sonrasında işlem fluoroskopi kılavuzluğunda koaksiyel mikroponksiyon tekniği ile tamamlandı. 17 böbreğe perkütan nefrostomi, 6 böbreğe perkütan nefroüreterostomi ve 8 böbreğe perkütan nefroüreterosistostomi ile üriner drenaj sağlandı. Bir hastaya perkütan üreteral balon dilatasyon uygulandı ve bir hastaya ise perkütan double J kateter yerleştirildi. İzleyen günlerde kateterlerin yerinden çıkmasını engellemek düşüncesiyle kateterler üriner traktusda mümkün olduğunca distale yerleştirildi.Bulgular: 9 hastada ve 10 böbrekte üriner obstrüksiyon üreteropelvik bileşke darlığına, 11 hastada ve 13 böbrekte ise üreterovezikal bileşke darlığına bağlı idi. Bir hastada hem üreteropelvik bileşke darlığı hem de üreterovezikal bileşke darlığı mevcuttu. Bir hastada renal tüberküloza bağlı sağ böbrekte proksimal, 1 hastada pelvik tümöre bağlı sol böbrekte distal ve 1 hastada yine pelvik tümöre bağlı iki taraflı distal darlıklar mevcuttu. Tüm hastalarda işlem teknik olarak başarı ile gerçekleştirildi. İşleme bağlı minör komplikasyon olarak 8 hastada (% 32) kendini sınırlayıcı hematüri görüldü. Üreterovezikal darlığı mevcut bir hastada distal üreter perforasyonu gözlendi. Ancak kateterizasyonla giderildi. İzlemde tüm hastalarda üriner drenajın etkili olarak sağlandığı görüldü.Sonuç: Üriner traktus obstrüksiyonlarında görüntüleme kılavuzluğunda yapılan perkütan drenaj işlemleri pediatrik yaş grubunda güvenli ve etkilidir. Erişkin hastalardan farklı olarak, çocukluk yaş grubunda yerleştirilen kateterin stabilizasyonunu sağlamak amacıyla drenaj kateterinin mümkün olduğunca distale yerleştirilmesi gerekmektedir.

Nefrostomi-perkütanPediatriÜreter hastalıkları+3
Kadir Geylani Korur
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik açık kalp cerrahisinde yüksek akım düşük rezistans perfüzyon tekniğinin beyin metabolizması üzerine etkileri

Kardiyopulmoner bypass'ın bir sonucu olarak görülen vazokonstrüksiyon, kanama, olası kapiller kaçış sendromu, intraoperatif ödem gibi patofizyolojik olaylardan dolayı birçok kalp cerrahisi merkezinde bypass sırasında uygulanan pompa akımını azaltma yöntemi uygulanmaktadır. Bunun sonucunda dokularda yetersiz oksijen desteği ve metabolik son ürünlerde (laktat) artış olmaktadır.Beyin glukozu depolayamaz. Metabolizmasının devamı için O2 ve glukoza devamlı ihtiyaç duyar. Beyin total kan akımı 45-55 ml/100 gr/dk dır. Bu vücut ağırlığının % 2'sini oluşturmasına rağmen kardiak outputun % 12-15'ini alır. Beyin total O2 tüketimi 49 ml/dk, buda tüm vücut O2 tüketiminin % 20'sindir. Beyin 5,5 mgr/100 gr/dk glukoz kullanır ki, buda total vücut glukoz tüketiminin % 25'idir.Pediatrik açık kalp cerrahide hastalarda yüksek akım düşük rezistans etkileri ile normal akımın etkilerini karşılaştıran çalışma sayısı sınırlıdır. Bu prospektif çalışma ile yüksek akım düşük rezistans tekniğinin normal akıma göre faydalarının araştırılması hedeflenmiştir.Çalışmaya konjenital kalp hastalığı nedeni ile açık kalp ameliyatı uygulanan 40 hasta alındı. Hastalar normal akım uygulananlar (grup I: 2,4 l/m2/BSA) ve yüksek akım düşük rezistans uygulananlar (grup II: 2,8 l/m2/BSA) olarak ikiye ayrıldı. Hastaların anestezi indüksiyonundan sonra, cilt insizyonundan önce (Dönem I), aortik kross klemp' in 20. Dakikası (Dönem II), 40. Dakikası (Dönem III), 60. Dakikası (Dönem IV) ve kardiyopulmoner by pass durdurulduktan 10 dakika sonra (Dönem V) arteryel ve venöz kan örneklerinden glukoz, laktat, kan gazı parametreleri bakıldı. Ayrıca imminolojik parametrelere interlökin 6 (IL-6), interlökin 8 (IL-8), prokalsitonin (PCT) dönem I, dönem V ve operasyondan 24 saat sonra (Dönem VI) bakıldı. Sonuçların grup içerisinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olup olmadığı araştırıldı. Çalışmada normal akım uygulanan grup I ile yüksek akım düşük rezistans uygulanan grup II arasında bakılan parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı ortaya konuldu (p<0,05).Anahtar Sözcükler: Yüksek akım, düşük rezistans tekniği, beyin metabolizması, kardiyopulmoner baypass, pediatrik açık kalp cerrahi

BeyinCerrahi-kardiyovaskülerEkstrakorporeal dolaşım+4
Yasin Güzel
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koklear implant uygulanan pediatrik hastalarda yaşam kalitesi

ÖZET Koklear İmplant Uygulanan Pediatrik Hastalarda Yaşam Kalitesi Amaç: Bu çalışmada ?ailesel bakış perspektifi? anketi uygulanarak koklear implantlı hastalaların ailelerinin memnuniyetleri ve bu memnuniyeti etkileyen değişkenlerin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2002 ile Kasım 2012 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı?nda koklear implant operasyonu uygulanan bilateral prelingual total sensorinöral işitme kayıplı 161 hasta dahil edildi. Hastaların ailelerine 58 sorudan oluşan ailesel bakış perspektifi anketi uygulandı. Anket 11 ayrı alt ölçeğe ayrıldı. Her ölçekte ailelerin memnuniyetleri araştırıldı. Ayrıca hastaların devam ettiği okul, yaş ve implantasyon kullanım süresi değişkenlerinin bu alt ölçeklerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Koklear implant uygulanan çocukların yaş grupları açısından 62 çocuk 2-5 yaş arasında (%38.5), 99 u (%61.5) ise 6-11 yaş ve üstü idi. İmplantasyon süreleri olarak 127?si (% 78.89) 18 aydan uzun süredir implantlı, 34?ü (%21.11) daha kısa süredir implantlı idi.Çocukların 70 i okula gitmiyor (%43.5), 13 ü anaokuluna (%8.1), 63?ü ilkokula (%39.1), 15?i de liseye (%9.3) devam ediyordu.. Ailelerin 144?ünün (%89.5) implantasyondan memnun oldukları görüldü. Değişken parametrelere bağlı alt ölçek araştırmasında okula gidenlerin okula gitmeyenlere oranla kendilerine daha fazla güvendikleri, 18 aydan uzun süredir implantlılarda kendine güven, kendini iyi hissetme, sosyal ilişki konularında 18 aydan kısa süredir implantlılara göre daha iyi oldukları, 6-11 yaş grubunun 2-5 yaş grubuna oranla kendilerine daha çok güvendikleri ve sosyal ilişkilerde daha iyi oldukları görüldü. Sonuç: Koklear implantasyonun yaşam kalitesi üzerine pozitif etkisi olmakla beraber hastaların ailelerinde operasyon öncesinde ve sonrasında da endişeler bulunmaktadır. Hasta ve hasta yakınlarının endişelerinin azaltılması için bu konu ile ilgili olarak daha ayrıntılı bilgilendirilmesi gerekebilir. Hastaların implant kullanım süreleri ve yaşları arttıkça memnuniyetlerinin arttığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Koklear implantasyon, bilateral sensorinöral işitme kaybı,yaşam kalitesi, yaşam kalitesi ölçeği

KokleaKoklear implantlarKulak+6
Meysem Yorgun
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

1993-2013 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi yanık ünitesinde tedavi gören pediatrik olguların retrospektif analizi

Amaç: Yanık vücudun karşılaşabileceği ağır travmalardan biri olup pediatrik yaş grubunun hassas fizyolojik dengelerini dramatik olarak etkilemektedir. Yanığın akut dönemde yarattığı komplike klinik seyri tedavi etmek ve sonrasında gelişen morbidite ile başa çıkmak ancak deneyimli kliniklerde başarılabilir. Çalışmamızda 1993-2013 yılları arasında takip edilen 1155 hastayı retrospektif olarak değerlendirerek yıllar içinde demografik dağılımda ve tedavi sonuçlarında görülen değişiklikleri saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 1993-2013 yılları arasında yanık ünitemize takip edilen ve sağlıklı olarak verilerine ulaşılabilen 1155 pediatrik (0-18 yaş) olgunun başvuru yılları, yaş grupları, cinsiyetleri, yanık yüzdeleri ve derecelerini, başvurdukları mevsim ve aylar, ikamet ettikleri yerler, ilk başvuru merkezleri, kliniğimize ilk başvuru günleri, uygulanan tedavi şekilleri, tedavi sonuçlarına ve eksitus olan hastaların mortalite nedenleri değerlendirilmiş ve sonuçlar SPSS 17. 0 paket programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada tedavi sonucunu etkileyen risk faktörlerinin belirlenmesinde Lojistik Regresyon analizi kullanılmış olup, tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0. 05 olarak alınmıştır. Bulgular: Hastaların ortalama yanık yüzdesi 21 ve ortalama yaşı 6. 2'dir. En sık görülen yanık tipi haşlanma tipi yanık olduğu saptanmıştır. En sık mortalite alev yanıklarına bağlı görülmektedir. Mortalite oranımız % 20. 3 olarak bulunmuş olup yıllar içinde azalma göstermektedir. En sık sebep sepsis iken, akut böbrek yetmezliği ve gastrointestinal kanamalara bağlı ölüm yıllar içinde azalmıştır. Sonuç: Tüm bulgular irdelendiğinde; yaş, yanık yüzdesi ve yanık derecesinin mortaliteyi etkileyen bağımsız risk faktörleri olduğu bulunmuştur. Yanık yüzdesi mortalite ihtimalini 1.2 kat, yanık derecesi ise 10.1 kat arttırmaktadır. Yanıklar özellikli planlama gerektiren sağlık problemleri kapsamında olup çocuklarda takip ve tedavi süreci çok daha karmaşık seyretmektedir. Tedavide multidisipliner ekibinin görev aldığı özelleşmiş ünite ve merkezler olmadan bu sorunun aşılması mümkün değildir. Bu konuda halkı bilinçlendirmek ve asgari önlemlerle bu travmanın önüne geçmeye çalışmak ise atılması gereken en önemli adımdır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik, Yanık, Mortalite, Risk faktörü, Yanık etiyolojisi

EtyolojiMortalitePediatri+5
Gökçen Oran
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik skolyoz hastalarının posterior enstrümentasyon ve rod uzatma tekniğiyle cerrahi tedavi sonuçları

Amaç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocuklarda, çift büyüyen rod tedavisinin klinik ve radyolojik sonuçlarını retrospektif olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2006 ile Mayıs 2009 arasında erken yaşta skolyoz tanısıyla çift büyüyen rod tedavisi uygulanan 16 hasta çalışmaya alındı. 1 hasta 3. uzatma sonrasında takiplerine gelmediği için çalışma dışında bırakıldı. 11 hastada tedavi sonunda kalıcı siteme geçildi. Hastaların Cobb, kifoz, lordoz açıları ve T1-S1 uzunlukları tedavi süresince değerlendirildi. Bulgular: İlk cerrahi anında tüm hastaların ortalama yaşı 6,3±2,5 yıl (dağılım: 3-10), ortalama takip süresi 88,2±9,3 ay idi. Hasta başına ortalama 6,9±2.6 defa (dağılım: 2-10) ve ortalama 8,2±2.6 ay (dağılım: 3-16) aralıklarla uzatma uygulandı. Füzyon uygulanma yaş ortalaması 13,02±3,6 (dağılım: 10-14) idi. Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası ve son takipte sırasıyla 63,6°, 33,3°, 38,8° bulundu. Kifoz açısı 46,3°, 36,3°, 39,6° ve lordoz açılarıysa 32,1°, 26,6°, 30,5° derece ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,3 cm'den 28,0 ve 32,0 cm'ye artış gösterdi. Kalıcı sisteme geçilen hastalar değerlendirildiğinde, Cobb açı değerleri ortalaması ameliyat öncesi, ilk ameliyat sonrası, kalıcı sisteme geçiş sırasında ve kalıcı sisteme geçtikten sonra sırasıyla 63,9°, 34,3°, 40,4°, 31,0° bulundu. Kifoz açısı 43,7°, 35,2°, 35,3°, 30,0°; lordoz açılarıysa 33,0°, 26,3°, 32,2°, 28,2° ölçüldü. T1-S1 uzunluğuysa 24,1, 28,1, 32,2, 33,3 cm olarak ölçüldü. Sonuç: Erken yaşta skolyoz tanısı alan çocukların çift büyüyen rod tekniğiyle tedavisi omurga eğriliğinin düzelmesi, gövde büyümesi ve akciğer gelişiminin sağlanması açısından etkili bir tedavi yöntemidir. Hastanın düzenli ve sık aralıklarla takibinin sağlanması, tedavi esnasında engel ve komplikasyonlarla sıkça karşılaşılması hala çözüm bekleyen problemlerdir.

CerrahiCerrahi tedaviEnstrümantasyon+4
Mahmut Karadağ
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi pediatrik onkoloji bölümüne başvuran onkolojik acil hastaların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Onkoloji Bölümüne 2014-2015 yıllarında başvuran onkolojik acil hastaların acil tanıları, klinik özellikleri, onkolojik acil duruma yaklaşım, tedavi, sonuçlar ve prognozu belirleyen faktörlerin prospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Haziran 2014 ie Aralık 2015 tarihleri arasında pediatrik onkoloji bölümüne başvuran febril nötropeni dışındaki 88 onkolojik acil hasta (90 onkolojik acil yatış) alındı. Bunlar arasında aynı yatışında birden fazla onkolojik acil durum saptanan hastalar da vardı. Bulgular: Çalışmamızda 30 tümör lizis sendromu, 19 hiperlökositoz, 1 konvülziyon, 7 spinal kord basısı, 7 hemorajik sistit, 9 plevral efüzyon, 6 vena kava süperior sendromu, 4 tiflit, 3 anüri, 4 gastrointestinal sistem kanaması, 3 hiperkalsemi, 4 akut solunum sıkıntısı sendromu, 2 akut masif hepatomegali, 1 kafa içi basınç artış sendromu saptandı. Onkolojik acil hastaların 65 tanesi (% 72,2) onkolojik hastalığın primer tanı anında, 25 (% 27,8) tanesi relaps anında başvurdu. Hastaların geliş şikayetleri değerlendirildiğinde en sık ateş (% 23,3) (n=21) ve solunum sıkıntısı (% 22,2) (n=20) şikayetleri saptandı. Çalışmamızda 59 hastanın (% 65,6) taburcu edildiği, 31 hastanın ise (% 34,4) ex olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda görüldüğü gibi pediatrik populasyonda en çok karşılaşılan onkolojik acil grubu tümör lizis sendromudur. Onkolojik aciller yeni tanı anında daha sık karşımıza çıkmaktadır. Onkolojik acillerin mortalitesi yüksektir. Bu yüksek mortalite oranı da pediatrik çağda onkolojik acil tanısı alan hastalara güncel bilimsel bilgiler ışığında hızlı ve sistematik bir şekilde yaklaşılması gerektiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı, pediatrik onkolojik aciller, tümör lizis sendromu.

Acil servis-hastaneAcil tıpHiperkalsemi+6
Ahmet Çağrı Çiftci
Çukurova University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Pediatrik onkoloji hastalarında influenza virus enfeksiyonları

İnfluenza virus enfeksiyonu pediatrik onkoloji hastalarında morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebidir. Bu çalışmanın amacı pediatrik onkoloji ve hematoloji hastalarında influenza virus enfeksiyonlarının insidansı ve influenza A virus alt tiplerinin tespit edilmesidir. Ocak 2014 ve Eylül 2017 tarihleri arasında solunum yolu enfeksiyonu olan 134 çocuktan flocked eküvyon (Copan Diagnostics, Italy) ile nazofaringeal sürüntü örnekleri alınmıştır. İnfluenza A ve B virus varlığını araştırmak için real-time PCR testi (RealStar Influenza S & T RT-PCR Kit 3.0, Altona Diagnostics, Germany) ve antijen tespiti için direkt floresan antikor testi (Argene SA, France) kullanılmıştır. İnfluenza A virus pozitif örnekler H1N1 ve H3N2 alt tiplerinin tanısı için influenza A H1N1 ve H3N2 Real-TM PCR testi (Sacace, Italy) ile analiz edilmiştir. Real-time RT-PCR ile 134 çocuğun %35'inde (47) influenza A virus ve %6'sında (8) influenza B virus olmak üzere influenza virus %41 (55/134) oranında tespit edilmiştir. İnfluenza A virus pozitif örneklerin 25'i (%18.7) influenza A/H1N1 ve 22'si (%16.4) influenza A/H3N2'dir. İnfluenza A ve B virus için real-time PCR testine göre DFA testinin sensitivitesi sırasıyla %83, %100 ve spesifitesi %97.7 ve %100 bulunmuştur. Sonuç olarak pediatrik onkoloji ve hematoloji hastalarında influenza virus enfeksiyonlarının real-time PCR test ile erken tanısı, antiviral tedaviye zamanında başlanmasıyla influenzaya bağlı ciddi komplikasyonları önleyecektir.

AltgrupFloresan antikor tekniğiKanser hastaları+4
Deniz Özdoğru Sağdıç
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'de aşı takviminin tarihçesi

Modern aşının tarihi 18. yüzyılda Edward Jenner ve çiçek aşısı (1796) ile başlamış ve Pastör'e kadar (1885 kuduz aşısı) 90 yıl boyunca da başka bir gelişme olmamıştır. Çiçek aşısı ilk olarak Sultan Abdülmecid döneminde Osmanlı Devleti'nde ordu mensupları için zorunlu kılınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile aşılama hizmetleri devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyet Resmi Gazete'sinde 6 Mayıs 1930 yılında yayımlanan Umumî Hıfzıssıhha Kanunu ile hem çocuk hem de yetişkin çiçek aşılaması resmi olarak başlamıştır. Rutin aşılamaya 1937 yılında difteri ve boğmaca aşıları, 1952 yılında BCG aşısı, 1963 yılında çocuk felci (oral polio) aşısı, 1968 yılında tetanoz aşısı, 1970 yılında kızamık aşısı eklenmiştir. Çiçek aşılamasına 1980 yılında hastalığın dünya üzerinden eradike edilmesi nedeniyle son verilmiştir. Ülkemizde 1981 yılında genişletilmiş bağışıklama programı başlatılmıştır. 1998 yılında Hepatit B aşısı, 2006 yılında Kızamıkçık, Kabakulak ve Hib (menenjit) aşıları, 2008 yılında konjuge pnömokok aşısı, 2012 yılında Hepatit A aşısı ve 2013 yılında Suçiçeği aşısı genişletilmiş bağışıklama programına eklenmiştir. Genişletilmiş bağışıklama programında halen toplam 13 hastalığa karşı aşı bulunmaktadır. Bu çalışmada ülkemizde çiçek aşısı ile başlayan aşılamanın tarihte izi sürülmüş, günümüze dek yaşanan gelişmeler ve aşıların tarihçeleri incelenmiştir. Yararlanılan kaynaklar T.C. Resmi Gazete nüshaları, Sağlık Bakanlığı genelgeleri-yönergeleri, sosyal bilimler ve tıp literatürü, tıp tarihi kitaplarıdır. Anahtar Kelimeler: Aşılama, Aşı Takvimi, Pediatri, Türk Tıp Tarihi

AşılamaAşılamaAşılar+7
Orkun Tolunay
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatri kliniğinde çocuğu tedavi gören ebeveynlerin çocuklarının hastalıkları ile ilgili internet kullanım durumlarının belirlenmesi

Pediatri Kliniğinde Çocuğu Tedavi Gören Ebeveynlerin Çocuklarının Hastalıkları İle İlgili İnternet Kullanım Durumlarının Belirlenmesi Fatih DOĞAN, Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Hemşirelik Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans, Gaziantep 2018 Bu araştırma, pediatri kliniğinde çocuğu tedavi gören ebeveynlerin çocuğunun hastalığı ile ilgili internet kullanım durumlarının belirlenmesi amacı ile tanımlayıcı olarak planlandı. Araştırma verileri etik kurul izni ve kurum izinleri alındıktan sonra araştırmacı tarafından geliştirilen Hasta Tanıtım Formu ve internet bilgi edinme formu kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile toplandı. Araştırmanın örneklemini 21 Aralık 2016 ile 10 Nisan 2017 tarihleri arasında Elazığ Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniklerinde çocuğu yatarak tedavi gören, iletişim sorunu olmayan, Türkçe bilen, çalışmaya gönüllü katılmayı kabul eden,763'ü kadın 254'ü erkek toplam 1017 ebeveyn oluşturdu. Verilerin değerlendirilmesi bilgisayar ortamında SPSS 20.0 yazılım programında yapıldı ve yüzdelik, ortalama, standart sapma, normal dağılım göstermeyen grupların ortalaması arasındaki ilişki ki-kare(chi-square) testi ile analiz edildi. Çalışmada elde edilen bulgulara göre; araştırmaya katılan ebeveynlerin yaş ortalamasının 32.56±0.847 yıl olduğu ve %57.4'ünün çocuğunun hastalığı ile ilgili olarak hiçbir yerden/kişiden bilgi almadığı, %34.5'inin çocuğunun hastalığına yönelik olarak internet ortamında araştırma yaptığı belirlendi. Çocuğun hastalığının tipi ile çocuğun hastalığı hakkında daha önce bilgi edinme durumu, internet ortamının bilgi edinmede yardımcı olma durumu arasında ve çocuğun hastalığı ile ilgili internette araştırma yapma ile ebeveyn eğitim durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Sonuç olarak internet ortamında çocuğunun hastalığına yönelik bilgi edinen ebeveynlerin büyük çoğunluğunun bu bilginin kendisine katkı sağladığını ifade ettikleri belirlendi. İnternet ortamında doğru adreslerden bilgi alındığında, çocuğun sağlık sorununa yönelik doğru bilgilerin edinilmesi sağlanabilir. Anahtar kelimeler: Ebeveynin Online Tutumu, İnternet Kullanımı, Doktor Hasta İletişimi

Ana-babaDoktor-hasta iletişimiPediatri+4
Fatih Doğan
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik romatoloji hastalarındaTNF-alfa blokörü kullanımı öncesi tüberküloz enfeksiyonu tanısında interferon-gama salınım testlerinin tanısal değeri

Amaç: Mycobacterium tuberculosis ile latent olarak enfekte olan olguların erken tanısında uzun yıllardır tüberkülin deri testi (TDT) kullanılmaktadır. Son yıllarda İnterferon-gama (IFN – γ) temelli testler, latent tüberküloz enfeksiyonunun (LTBE) tanısında yeni bir tanı aracı olarak gündeme gelmiştir. Bu araştırmada jüvenil idiyopatik artrit, entezit ilişkili artrit, psöriatik artrit, otoimmün üveit ve Adenozin Deaminaz 2 enzim eksikliği tanısı almış standart tedavilere dirençli, Tümör Nekrozis Faktör-α (TNF-α) blokörü kullanım endikasyonu olan çocuk hastalarda LTBE tanısında, İnterferon-γ Salınım Testleri'nin (İGST) tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 2017-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Romatoloji bilim dalında izlenen, standart tedavilere dirençli 99 çocuk hasta TNF-α blokörü kullanımı öncesi LTBE araştırılmak amacıyla retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik, klinik, radyolojik ve laboratuvar özellikleri ile TDT ve İGST sonuçları, İNH (izoniyazid) başlanma oranları araştırma föylerine kaydedildi. TDT ve İGST sonuçları ile demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri, romatolojik hastalık tanısı, TNF-α blokörü öncesinde kullandığı tedaviler ve akciğer grafi bulguları değerlendirildi. İGST ve TDT testlerinin birlikte uygulandığı 99 hastada her iki test sonucu arasındaki uyum değerlendirildi. TDT testi Mantoux yöntemi ile yapıldı. İGST testi için Quantiferon- TB Gold Plus cihazı kullanıldı. Veriler SPSS version 20.0 programı kullanılarak incelendi. Bulgular: Bu araştırmada incelenen 99 hastaya hem TDT hem İGST testi uygulandı. Doksandokuz hastanın 19'unun (%19,2) TDT sonucu 4'ünün (%4) İGST sonucu pozitif olarak saptandı.TDT sonucu pozitif (≥5 mm) ve İGST sonucu negatif olan 17 hasta (%17,2) saptandı. TDT sonucu negatif (<5 mm) ve İGST sonucu pozitif olan 2 (%2) hasta saptandı. TDT pozitif ve İGST pozitif hasta sayısı 2 (%2) olarak saptandı. Her iki testin uyumluluk oranı %12 olarak belirlendi. Her iki testin uyumu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,110 , kappa=0,115). BCG aşılanma süreleri <5 yıl, 5-10 yıl arası, ≥10 yıl olarak katogerize edildi. BCG aşılanma süresi ile TDT arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,243). JİA tanılı hastalar ve non-JİA tanılı hastalar ile TDT pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,999). JİA tanılı hastalar ve non-JİA tanılı hastalar ile İGST pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,999). TDT ve İGST sonuçları ile cinsiyet, yaş, BCG aşılanması, TB temas öyküsü, romatolojik hastalık tanısı, akciğer grafi bulguları arasında ilişki ististiksel olarak saptanmadı.TNF-α blokörü kullanımı öncesi metotreksat kullanımı ile TDT ve İGST pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p> 0,05). Sonuç: TNF-α blokörü kullanımı öncesi tüm hastaların latent tüberküloz enfeksiyonu açısından taranması gereklidir. Tarama için TDT ve İGST testleri kullanılabilir. Ancak BCG aşısı TDT sonucunu etkileyip BCG aşılılarda TDT'nin özgüllüğü ve güvenirliliği düşmektedir. Ayrıca anti-TNF tedavi gibi immünsüpresif durumlarda İGST'nin tercih edilmesinin daha doğru olduğu düşünülmektedir. Ancak bu kanıya varabilmek için, daha fazla olgunun değerlendirildiği çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: İnterferon-gama salınım testleri, tüberkülin deri testi, tüberküloz enfeksiyonu, tümör nekrozis faktör-α blokörü

PediatriRomatolojiTeşhis teknikleri ve prosedürleri+4
Fatma Tuğba Çetin
Çukurova University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatrik rehabilitasyon alanında çalışan fizyoterapistlerde fiziksel aktivitenin mesleki tükenmişlik, depresyon ve uyku kalitesi üzerine etkisinin araştırılması

Araştırmamız, rehabilitasyon merkezinde çalışan fizyoterapistlere uygulanan fiziksel aktivite programının yaşam kalitesi, mesleki tükenmişlik, depresyon ve uyku kalitesi üzerine etkisini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya 35 fizyoterapist dahil edildi. Bireyler gönüllülük esasına bağlı olarak, kontrol grubu (n=11) ve eğitim grubu (n=24) olarak ikiye ayrıldı. Eğitim grubuna 12 hafta fiziksel aktivite (haftada 7 gün / 40.000-65.000 adım) verildi. Kontrol grubuna günlük faaliyetleri haricinde ekstra fiziksel aktivite verilmedi. On iki haftalık fiziksel aktivite öncesi ve sonrasında her iki gruba dahil olan fizyoterapistlerin mesleki tükenmişliği Maslach Tükenmişlik Ölçeği, yaşam kalitesi EQ-5D Yaşam Kalitesi Ölçeği, uyku kaliteleri Pittsburg Uyku Kalitesi, depresyonları Beck Depresyon Ölçeği ve iş doyumlarını Minnesota İş Doyum Ölçeği ile değerlendirildi. On iki hafta sonunda eğitim ve kontrol gruplarında iş doyum, uyku kalitesi, depresyon düzeyi düzeylerinde değişim saptanmadı (p>0,05). Kontrol grubunda 12 hafta sonunda yaşam kalitesi düzeyinde anlamlı bir iyileşme gözlemlendi (p<0,05). Mesleki tükenmişlik düzeyinde ise eğitim grubunda on iki hafta sonunda düşük kişisel başarı düzeyinde azalma belirlenirken (p<0,05); duygusal tükenme, duyarsızlaşma düzeylerinde değişim saptanmadı (p>0,05). Gruplar arası değerlendirmeler incelendiğinde eğitim grubu lehine mesleki tükenmişlik parametresinin duyarsızlaşma parametresinde iyileşme görüldü (p<0,05), diğer tüm parametrelerde ise fark gözlemlenmedi (p>0,05). Fizyoterapistlerin günlük yaşamlarındaki fiziksel aktivitelerine eklenen fiziksel aktivitenin, mesleki tükenmişlik envanterinin düşük kişisel başarı ve duyarsızlaşma alt parametreleri üzerinde etkili olduğu, depresyon ve yaşam kalitesi üzerinde etkili olmadığı sonucuna varıldı.

DepresyonFiziksel aktiviteFizyoterapistler+5
Gökhan Çağlak
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik akut batın olgularında radyolojik değerlendirme

AmaçÇalışmamızda; akut batın ön tanısı ile opere olan pediatrik olgularda elde olunmuş olan radyolojik tetkiklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve YöntemŞubat 2003-Aralık 2009 tarihleri arasında akut batın ön tanısı alan ve opere olan 252 olgunun dosyalarından radyolojik tetkiklerindeki kayıtlı bulgular retrospektif olarak elde olunmuştur. Olguların tamamına ADBG ve USG, 10 olguya ise BT tetkikinin uygulandığı saptanmıştır. Her bir olgu için ADBG, USG bulguları ile var olan olgulardaki BT bulguları, klinik sonuçlara göre ayrıntılı olarak epikriz ve arşiv kayıtlarından belirlenmiştir.BulgularÇalışmaya alınan 252 olgunun 218'inin akut apandisit tanısı aldığı ve sıklık sırasına göre invajinasyon, over torsiyonu, Meckel divertikülüne bağlı patolojiler, intestinal obstrüksiyon ve tuboovaryan abse olgularından oluştuğu izlenmiştir.Çalışmamızda ADBG tetkikinde %48 oranında radyolojik bulgu saptandığı, bunların sırasıyla hava-sıvı seviyeleri, gaz distansiyonu, dilate bağırsak ansları ve sağ alt kadranda dansite artışı (apendikolit) olduğu ve ileus olgularında değerli olduğu görülmüştür.USG incelemede ise %75 oranında bulgu saptandığı belirlenmiştir. USG tetkikinde tüm olgular için izlenen bulgular sırasıyla patolojik apendiks, batın içi serbest sıvı, batın içi lenf nodu, periapendiküler yağlı dokuda heterojenite, apendikolit varlığı, invajine bağırsak ansı, over boyutunda artış, over dokusunda kanlanmanın azalması veya olmaması, dilate bağırsak ansı ve batın içi kitle şeklindedir. USG'nin apandisit ve invajinasyon tanısında en yararlı olduğu görülmüştür.BT tetkikinin ise sadece %4 olguda ileri görüntüleme yöntemi olarak kullanıldığı ve daha çok apandisit ve Meckel divertiküllü olgularda uygulandığı anlaşılmıştır.SonuçSonuç olarak çalışmamız, pediatrik akut batın olgularında, halen ADBG ve USG' nin rutin ve sık, BT' nin ise daha az kullanılan ileri görüntüleme yöntemi konumunda olduğunu ve olguların sıklıkla acil radyolojik şartlarda ve değişik deneyim sahibi araştırma görevlileri tarafından tetkik edilip raporlandırıldığını ortaya koymaktadır.Anahtar Sözcükler: Ayakta direkt batın grafisi, Ultrasonografi, Bilgisayarlı tomografi, pediatrik akut batın

Abdomen-akutApandisitAğrı+6
Şemsi Güliz Yılmaz
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatri yoğun bakım ünitesindeki hemşirelerin iş analizi ve iş yükü

Bu çalışmanın temel amacı Pediatri Yoğun Bakım Ünitesinde çalışan hemşirelerin, bilimsel yöntemler çerçevesinde iş analizini yaparak iş tanımlarını ve iş gereklerini oluşturmak ayrıca iş yükü hesaplamaları ile gerekli personel sayısını ortaya koymaktır. Çalışmanın örneklemini Pediatri Yoğun Bakım ünitesinde çalışan 7 hemşire oluşturmaktadır. Çalışma verileri 1 Ağustos 2020 ve 30 Eylül 2020 tarihleri arasında gözlem, mülakat, anket ve doküman inceleme yöntemleri kullanılarak elde edilmiştir. Çalışma kapsamında Pediatri Yoğun Bakım ekibini oluşturan 7 hemşire günlük çalışma faaliyetlerini gerçekleştirirken araştırmacı tarafından gözlemlenmiş, ne tür faaliyetler gerçekleştirdikleri tespit edilmiş ve kronometre yardımıyla faaliyetleri tamamlama süreleri ölçülmüştür. Gözlem, mülakat, anket ve doküman inceleme yöntemleri sonucunda hemşirelerinin iş analizleri yapılmış, iş tanımları ve iş gerekleri oluşturulmuştur. Hemşirelerin doğrudan hasta bakım faaliyetlerine %72,55, dolaylı hasta bakım faaliyetlerine %10,04, servis düzeni ve işleyişi ile ilgili faaliyetlere %5,11 ve fizyolojik ihtiyaçlar ve kişisel bakım aktivitelerine %12,3 oranında zaman ayırdıkları tespit edilmiştir. Hastane istatistik birimi ile görüşülerek Pediatri Yoğun Bakım Ünitesi için 2019 yılına ait hizmet çıktılarına ulaşılmıştır. Hemşirelerin iş yükünü belirleyebilmek için Dünya Sağlık Örgütü tarafından geliştirilen 'İş Yüküne Dayalı Personel İhtiyacını Belirleme (WISN)' manuel yöntemi kullanılmıştır. 2019 yılına ait hizmet çıktılarına WISN yöntemi uygulanarak 2020 yılı için Pediatri Yoğun Bakım Ünitesinin hemşire ihtiyacı tespit edilmiştir. Pediatri Yoğun Bakım Ünitesi için WISN oranı %99 olarak hesaplanmıştır. Bu sonuca göre Pediatri Yoğun Bakım Ünitesinin %99 oranı ile hemşire iş gücü standartlarını karşıladığı yani hemşire sayısının %99 oranı ile yeterli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sağlık kuruluşları için insan kaynakları niteliklerini ve gereksinimlerini tespit edebilmek ve dengeli insan kaynakları dağılımı sağlayabilmek için iş analizi ve iş yükü analizi çalışmalarının bilimsel yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: İş Analizi, İş yükü, Hemşire, Pediatri Yoğun Bakım Ünitesi, WISN Yöntemi

HemşirelerHemşirelikPediatri+4
Zeynep Güler
Düzce University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik hastalarda ultrasonografi eşliğinde internal juguler ven subklavyen ven ve periferal yerleşimli santral kateterizasyonun karşılaştırılması

Amaç: Santral venöz kateterizasyon yoğun bakım üniteleri ve ameliyathanelerde sık uygulanan prosedürlerden biridir. Santral venöz kateterizasyon genellikle parenteral hızlı sıvı replasmanı, ilaç uygulaması, parenteral beslenme ve kardiyak parametrelerin invaziv takibi için kullanılmaktadır. Santral venöz kateterizasyon için başlıca kullanılan venler internal juguler ven ve subklavyen vendir. Periferik venler (femoral, eksternal juguler ven, bazilik, sefalik, brakial gibi) yoluyla yerleştirilen santral venöz kateterler santral venlerden yapılan kateterizasyonun önemli bir alternatifi haline gelmiştir. USG eşliğinde santral venöz kateterizasyon tekniği, klasik tekniğe göre perioperatif dönemde komplikasyon oranlarının düşük olması ve işlem süresinin kısalığı gibi belirgin avantajlara sahiptir. Biz bu çalışmamızda pediatrik hastalarda ultrasonografi eşliğinde internal juguler ven, subklavyen ven ve periferik (sefalik) venlerden yapılan üç santral kateterizasyon yönteminin işlem süresi, major komplikasyonlar ve başarı oranları açısından karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışmaya hasta yakınlarından yazılı aydınlatılmış onam alındıktan sonra, anesteziyoloji kliniğimizde santral venöz kateter endikasyonu olan ve kateter açılan yedi yaş altı pediatrik hastalardan her bir grup için 35 olmak üzere toplam 105 hasta alınmıştır. 105 hasta ardışık olarak gruplara dağıtıldı. Alınan hastalar; internal juguler ven kateterizasyonu yapılacak grup (Grup J), subklavyen ven kateterizasyonu yapılacak grup (Grup S), periferal (sefalik) yerleşimli santral venöz kateterizasyon yapılacak grup (Grup P) olarak sınıflandırılmıştır. Olguların demografik özellikleri, kateterizasyona ait özellikler (kateterizasyon endikasyonu, kateterizasyon için geçen süre, başarı ve etkinlik) ve kateter yerleştirilmesi sırasında oluşan komplikasyonlara ilişkin verileri kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Üç grup arasında demografik veriler benzerdi. Grup J'de ortalama kateterizyon süresi 275,23 sn; Grup S'de 276,97 sn; Grup P'de 147,81 sn dir. Grup P'de kateterizasyon süreleri Grup J ve Grup S'e göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Grup J ve Grup S arasında kateterizasyon süresi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Tartışma ve Sonuç: Pediatrik olgularda USG rehberliğinde periferal venöz yolla uygulanan santral venöz kateterizasyonun; internal juguler ve subklavyen ven yaklaşımlarından hem daha kısa uygulama zamanı, hem de daha az komplikasyon oranı nedeniyle alternatif bir yaklaşım olarak önerilebileceği kanaatindeyiz.

Jugular venlerKateterizasyonPediatri+3
Mehmet Mustafa Anlaş
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2012-2015 yılları arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Kliniği'nde izlenen derin anemili olguların incelenmesi

Amaç: Derin anemi dünyadaki önemli sağlık problemlerinden biridir. Bu çalışmanın amacı Düzce Üniversitesi Çocuk Kliniği'nde izlenen derin anemili olguları değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Kliniğinde Ocak 2012-Temmuz 2014 tarihleri arasında derin anemi tanısı ile yatan 119 hasta prospektif olarak incelendi. Derin anemi tanısı konulan olguların yaş, cinsiyet, fizik inceleme ve laboratuar bulguları değerlendirilerek etyolojik nedenler araştırıldı. Derin anemi kriterleri, Dünya Sağlık Örgütü'nün yayınladığı şekilde belirlendi. Bulgular: Toplam 119 olgunun 49 (%41,2)'u erkek, 70 (%58,8)'İ kız. Yaşları 0,25 ile 18 yaş arasında olup ortalama 6,7±6,23 (0,25-17,5) yaştı. Anemili olgular değerlendirildiğinde kız cinsiyette oransal olarak fazla görüldüğü tespit edildi. Derin anemi ayırıcı tanısına göre göre hastalar değerlendirildiğinde; 52 (%43,7)'sinde demir eksikliği anemisi (DEA), 29 (%24,4)'unda kronik hastalık anemisi (KHA), 21 (%17,6)'inde kanama, 5 (%4,2)'inde otoimmun hemolitik anemi, 3 (%2,5)'ünde lösemi, 3 (%2,5)'ünde herediter sferositoz, 1 (%0,8)'inde talasemi major, 1 (%0,8) 'inde sideroblastik anemi, 1 (%0,8)'inde megaloblastik anemi olduğu tespit edildi. 2 (%1,7)'sinin çocukluk çağı geçici eritroblastopenisi tanısı saptandı. Yukarıda değerlendirilen ana tanılara ek olarak, ikincil tanı olarak 14 (%11,8) hastada demir eksikliği anemisi veya demir eksikliği, 8 (%6,7) hastada Vitamin B12 eksikliği, 1 (%0,8) hastada folat eksikliği olduğu saptandı. Tüm vakaların 52 (%43,7)'ünde DEA olduğu ve 27(%51,9)'sinin 5-18 yaş arasında olduğu tespit edildi. Çalışmamızda DEA ve KHA olgularda eritrosit indekslerini inceledik. KHA ile DEA grubu arasında MCV (Ortalama eritrosit hacmi), MCH (Ortalama eritrosit hemoglobini), ferritin, serum demiri karşılaştırıldığında bu değerlerin DEA grubunda kronik KHA oranla anlamlı olarak düşük olduğu gözlendi (p<0,05). Demir eksikliği olan hastalarda, Ferritin ile Hb (hemoglobin) arasında pozitif yönlü orta düzeyde bir korelasyon olduğu (r=0,457, p=0,001), ferritin ile beyaz küre arasında pozitif yönlü zayıf düzeyde korelasyon olduğu (r=0,315, p=0,029) saptandı. Derin anemili hastalarımızda DEA tanısı koymak için RDW'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırası ile %71,2 ve %74,6 olarak bulundu. Derin anemili olgularımızda DEA tanısı koymak için MCV'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırası ile %92,4 ve %86,6 olarak tespit edildi. RDW ve MCV birlikte değerlendirildiğinde ise duyarlılık %75,1 ve özgüllük %85 olarak tespit edildi. Derin demir eksikliği anemisi olan hastalarda eşlik eden sistemik hastalıklar incelendiğinde en sık 7 (%13,3) olguda pulmoner hastalıklar (bronşiolit, pnömoni, tbc), 6 (%11,5) olguda nörolojik hastalıklar (migren, epilepsi, hidrosefali, menenjit, serebral palsi, mental retardasyon) olduğu görüldü. Derin anemili demir eksikliği anemisi olan hastaların tedavisinde 42 (%80)'sine eritrosit süspansiyonu verildi. Sonuç: Dünya genelindeki derin anemili çocuklarda olduğu gibi, bizim çalışmamızda da olduğu gibi %50'den fazla çocukta etyolojide demir eksikliği anemisi saptandı. Çalışmamızdaki veriler nutrisyonel anemilerde, folik asit ve demir alımının artırılması, sanitasyon önlemlerinin artırılması ile genel anemi prevalansının ve derin anemi prevalansının dünya genelinde ve ülkemizde de azalacağını desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Derin anemi, çocuk, hematolojik parametreler, eşlik eden hastalıklar, demir eksikliği anemisi

AnemiAnemi-demir eksikliğiHematoloji+5
Hatice Mine Çakmak
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi pediatri kliniğine başvuran okul öncesi çocuklarda serum 25 (OH) vitamin D düzeylerinin araştırılması

D vitamini eksikliği ve yetersizliği özellikle bebekleri, çocukları ve adölesanları etkileyen önemli bir toplum sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. D vitamini eksikliğinin kemik sağlığına olan etkileri dışında, insan vücudunda başka birçok sistem de D vitamini eksikliği ve yetersizliğinden etkilenmektedir. Son yıllarda ailelerin ve dolayısıyla çocukların sosyal aktivitelerinin değişiklik göstermesi nedeni ile alışveriş merkezleri, kapalı oyun alanları ve evde daha çok vakit geçirmeleri sonucunda çocuklar güneş ışınlarından yeterince faydalanamamaktadır. Çalışmamızda yaşları 12–83 ay olan 100 çocuğun Haziran-Ağustos 2014 tarihleri arasında, serum 25 (OH) vitamin D düzeyleri ile Ca, P, ALP düzeyleri incelendi. Bu yaş grubundaki çocukların güneş ışınlarına maruziyetleri, sosyodemografik durumları, oral D vitamini desteği almaları gibi bazı özellikleri sorgulandı, fizik muayeneleri yapıldı ve serum D vitamini düzeylerini etkileyen parametreler saptanmaya çalışıldı. İncelenen olgularda serum 25(OH)D vitamini düzeyi ortalaması 27,0 ±12,4 ng/ml'ydi. Şiddetli D vitamini eksikliği %6, D vitamini eksikliği % 17, D vitamini yetersizliği %6 olguda saptandı. Anne sütü ile beslenme, kreş veya anaokulu gibi kapalı yerlerde gündüz bakımı alma, vücut kitle indeksinin 5. persentilin altında olması durumlarının serum 25(OH)D vitamini düzeyleri üzerinde azaltıcı etkisi olduğu saptandı. Yaşları 12–36 ay arasındaki çocukların 37–83 ay arasındaki çocuklara göre güneş ışığından yararlanma sürelerinin daha kısa olduğu görüldü. Ülkemiz güneş ışınları açısından zengin bir ülke olmasına karşın, günümüzde hala D vitamini yetersizliğinin önemli bir sağlık sorunu olması bu konuda yeterli toplum bilincinin olmadığını düşündürmektedir. Sağlıklı nesiller yetiştirilmesine katkıda bulunmak için toplumun güneşin fayda ve zararları konusunda bilgilendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: 25 (OH) vitamin D, güneş, çocuk, D vitamini eksikliği, D vitamini yetersizliği

Güneş ışığıKolekalsiferolOkul öncesi eğitim+7
Esra Ülgen Temel
Düzce University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik akut rabdomiyoliz hastalarının başvuru özellikleri ve klinik seyri

Rabdomiyoliz, çocuklarda nadir görülen klinik bir tablodur. Pediatrik rabdomiyoliz, hızlı tedavi ile böbrek yetmezligi gibi potansiyel komplikasyonların önlenebildiği, pediatristlerin bilmesi gereken bir tanıdır. Travma, egzersiz, ilaçlar ve enfeksiyon gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir, ancak pediatrik popülasyonda enfeksiyon ve kalıtsal bozukluklar rabdomiyolizin en yaygın sebepleridir. Rabdomiyolizin patofizyolojisi karmaşıktır ve hala araştırılmaktadır, ancak kas yaralanması meydana geldiğinde ortaya çıkan kaskadı anlamak, doğru yönetim için çok önemlidir. Erken tanı, uygun hidrasyon ile akut böbrek yetmezliğini (ABY) önlemek için çok önemlidir. Akut pediatrik rabdomiyolizin nedenleri erişkin rabdomiyolizinden farklıdır ve çocuklarda akut böbrek yetmezliği riski, yetişkinlerde bildirilen riskten çok daha azdır. Çocuk yoğun bakım ünitemizde Ocak 2016-Ağustos 2021 tarihleri arasında tedavi gören ve 1000 IU/L kreatinin kinaz düzeyi olan hastaları belirlemek için geriye dönük bir inceleme yaptık. İki bin seksen hasta incelendi. Ortanca yaşı 6,5 olan iki yüz yirmi bir hasta (141 erkek ve 80 kadın) çalışmaya dahil edildi. Bizim çalışmamızda pediatrik rabdomiyolizin en sık nedenleri enfeksiyon (31,2) ve travma (36,2) olarak bulundu. Hastaların %24,4'ünde ABY geliştiği görüldü. %37,6 sına eşlik eden kronik hastalık mevcuttu, bu hastalarda en fazla epilepsi (n: 35) ve serebral palsi (n: 32) hastalığı olduğu görüldü. Hastaların %29.1 i ex, %70.9 u taburcu olarak sonlandı. Günümüzde çocukluk çağı rabdomiyoliz ile ilgili çalışmalar kısıtlı olup, bizim çalışmamızda da, erişkine göre ABY oranları çocuklarda daha düşük olarak görülmüştür. Literatür incelendiğinde önceki çalışmalardan farklı olarak, rabdomiyoliz ile takip edilen ilk çocuk COVİD vakası, distoni nedenli rabdomiyolizde kloralhidrat kullanımı değerlendirildi. Pediatrik rabdomiyolizi yönetmek için ortak görüş birliği şu an mevcut değildir, ancak bizim çalışmamız, klinisyenlere öykü alma, fizik muayene, tanı, akut yönetim, takip ve önleme konusunda yardımcı olacak genel bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır. Anahtar kelimeler: pediatrik, rabdomiyoliz, kreatin, kinaz, böbrek yetmezliği

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği+5
Yeliz Kutat
Fırat University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pediatrik kateter anjiyografi hastalarında kontrast madde nefropatisi belirteci olarak NGAL ve Sistatin C düzeyleri

Bu çalışmaya non-iyonik düşük osmolariteli KM olan iyopromid (769 mg/ml) kullanılarak tanısal amaçlı kateter anjiyografi yapılan yaşları 2 ay ile 16 yaş arasında değişen (9 siyanotik 37 asiyanotik) 46 hasta dahil edilmiştir. Hastalardan işlem öncesi ve işlem sonrası 4, 4-8, 24 ve 48. saatlerde serum ve idrar örnekleri alınmıştır. Bu çalışmada; KMN oranı, risk faktörleri ve serum Sistatin C , serum NGAL, idrar NGAL düzeylerinin erken tanıdaki rolü saptanmaya çalışılmıştır.KMN; kateter anjiyografi işlemi öncesi alınan serum Cr düzeyinde ilk 48 saat içinde 0,5mg/dl 'den fazla veya bazal değere göre % 25 ve üzerinde artış olarak tanımlandığında, KMN gelişme oranı 16/46 (% 34,7) olarak saptanmıştır. Hastalar KMN gelişmeyenler (Grup 2) ve KMN gelişenler (Grup 3) olmak üzere 2 gruba ayrıldığında; KMN gelişen grupta KMV(cc/kg) düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (5,0±2,3cc/kg `e 3,7±2,0 cc/kg, p:0,051). KMV(cc/kg) için kesim değeri 4,09 cc/kg kabul edildiğinde sensitivite, spesifite, negatif ve pozitif tahmini değerler sırasıyla; % 68,7, % 70, % 50,6 ve % 50,1 olarak saptanmıştır.KMN gelişen grupta yer alan hastaların istatistiksel olarak anlamlı olmasa da; yaş, kilo, boy, VYA düzeylerinin daha düşük (sırasıyla p:0,169; p:0,228; p:0,088; p:0,167), kız cinsiyet oranlarının daha yüksek olduğu (p:0,152), anemik hasta oranının daha yüksek olduğu (p:0,189) , istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bazal idrar dansitesi düzeylerinin daha yüksek olduğu (p<0,001) saptanmıştır.İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da Grup 3'de siyanotik hasta oranı Grup 2'den yüksek saptanmıştır [Grup 2'de: % 13,3, Grup 3'de % 31,3 ( p: 0,241)]. Hasta grubu siyanotik ve asiyanotik olmak üzere 2 gruba ayrıldığında; her iki grup arasında 4, 4-8, 24 ve 48.saatlerdeki nefrotoksisite belirteçleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır.KMN'nin erken teşhisinde, işlem sonrasında Serum NGAL düzeyinde 24.saat sonrasında sebat eden yüksekliğin (p:0,289), idrar NGAL/idrar Cr düzeyinde 4-8. saatlerde olan yüksekliğin (p:0,333), Serum Sistatin C düzeyinde 24.saatte olan yüksekliğin (p:0,134) dikkate alınabileceği, fakat istatistiksel olarak tanısal etkinliklerinin serum Cr düzeyine göre üstün olmadığı saptanmıştır.Anahtar kelimeler: Kontrast Madde Nefropatisi, Sistatin C ve NGAL

AnjiyografiBöbrek yetmezliği-akutKateterizasyon+4
Abdülkadir Eren
Gazi University
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Hemiparetik serebral palsili bireylerde modifiye kısıtlayıcı-zorunlu hareket tedavisinin ardışık veya aralıklı günlerde uygulanmasının üst ekstremite fonksiyonu üzerine etkisi

Çalışmanın amacı hemiparetik Serebral Palsili (SP) bireylerde modifiye kısıtlayıcı-zorunlu hareket tedavisinin (mKZHT) ardışık veya aralıklı günlerde uygulanmasının üst ekstremite fonksiyonu üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmaya 33 hemiparetik SP'li birey dahil edildi. Bireyler ardışık mKZHT (n=11), aralıklı mKZHT (n=11) ve kontrol (n=11) grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Ardışık mKZHT grubuna ardışık 10 gün günde 6 saat, aralıklı mKZHT grubuna aralıklı 10 gün (5 hafta, haftada 2 gün) günde 6 saat mKZHT programı uygulandı. 6 saatlik sürenin 1 saatinde fizyoterapist eşliğinde yoğun motor egzersiz programı uygulandı. Kalan 5 saatte kol askısı kullanımı devam ettirildi. Kontrol grubu haftada 2 gün, günde 45 dakika klasik fizyoterapi programlarına devam etti. Değerlendirmeler tedaviden önce, 10 gün sonra ve 5 hafta sonra yapıldı. Bireylerin değerlendirilmesinde Kaba Motor Fonksiyon Sınıflama Sistemi (KMFSS), El Becerileri Sınıflama Sistemi (EBSS), Pediatrik Denge Ölçeği (PDÖ), Modifiye Tardieu Skalası (MTS), Jebsen-Taylor El Fonksiyon Testi (JTEFT), Çocukların El Kullanım Deneyimi Anketi (ÇEDA), Abilhand Kids Elle İlgili Yetenek Ölçeği, Pediatrik Özürlülük Değerlendirme Envanteri (PÖDE) ve yüzeyel EMG (yEMG) kullanıldı. Çalışma sonucunda tüm gruplarda gelişmeler elde edilirken hem ardışık hem de aralıklı mKZHT grubunda etkilenen tarafta günlük yaşam aktivitelerinde üst ekstremite kullanımı (p<0.001), aktiviteleri gerçekleştirme hızı (p<0.001), kavrama etkinliği (p<0.001), aktiviteleri gerçekleştirirken bireyin rahatsızlık hissinde azalma miktarı (p<0.001), günlük yaşamda kendine bakım aktivitelerinde bağımsızlık düzeyi (p<0.05) kontrol grubuna göre daha iyi olduğu görüldü. mKZHT gruplarında kazanım düzeyleri benzer (p>0,05) olduğundan, mKZHT'nin aralıklı günlerde uygulanması çocuk üzerinde stresi azaltarak çocuğun uyum sağlamasını kolaylaştırdığı için daha tolere edilebilir bir yöntem olduğu ve daha etkili olabileceği sonucuna ulaşıldı. Anahtar Kelimeler: Modifiye Kısıtlayıcı-Zorunlu Hareket Tedavisi, Hemiparetik Serebral Palsi, Yüzeyel Elektromiyografi.

Egzersiz tedavisiEl becerisiFizik tedavi+7
Sezen Tezcan
Bolu Abant İzzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sık reçete edilen pediatrik ilaçların daimi diş minesi mikro sertliği üzerine etkisinin in vitro değerlendirilmesi

Dental erozyon; içsel, dışsal ya da idiyopatik faktörlerden kaynaklanan multifaktöriyel bir süreçtir. Bakteri tutulumu olmadan asit çözünmesiyle diş sert dokularının ilerleyici, geri dönüşü olmayan kaybı olarak tanımlanmaktadır. Modern toplumlarda değişen alışkanlıklar; özellikle çocuklarda ve ergenlerde, diş erozyon insidansında artışa neden olmaktadır. Ayrıca akut veya kronik hastalıklar için uzun vadede kullanılan ve ağız boşluğunda uzun süreli bulunan ilaçlar sebebiyle de dental erozyon potansiyel bir sorun haline gelmektedir. Çalışmamızda son yıllarda akut veya kronik hastalıklı çocukların oral ilaç kullanımlarının artmasından dolayı, sık reçete edilen pediatrik ilaçların daimi diş minesi mikro sertliği üzerine etkisinin in vitro değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmada, çürüksüz, sağlıklı yeni çekilmiş 48 tane daimi molar diş ve farklı etken maddeli 11 ilaç kullanıldı. Örnekler 12 akril blok ve her bir akril blokta kullanılan 7 diş mine örneği olacak şekilde düzenlendi. Fazla olan 1 akril blok kontrol grubu olarak belirlendi ve distile suya batırıldı. Kullanılan ilaçların pH, Titre Edilebilir Asidite ve Tamponlama Kapasiteleri daldırma döngülerinden önce ölçüldü. Daldırma döngüleri günde 3 kere 1 dakika olacak şekilde uygulandı. Hazırlanan numulerin ölçümleri 0., daldırma döngüleri sonrası 7. ve 14. günlerde tekrarlandı. Mikrosertlik ölçümü Vickers sertlik cihazı kullanılarak yapıldı. Tekrarlayan Ölçümlerde Varyans Analizi, ikili karşılaştırmalar Bonferroni testi ve üç veya daha fazla bağımsız grubun ölçümsel verilerinin karşılaştırılmasında One-way ANOVA testi kullanıldı. Prednizolon dışında tüm ilaçlar, örnekler üzerinde bazal ölçüme kıyasla 7. ve 14. günlerde mikrosertlik değerlerinde istatiksel olarak anlamlı bir azalma meydana getirdi (p<0.05). Prednizolon etken maddeli ilaca batırılan örneklerin mikrosertlik değerlerinde azalma meydana geldi, fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.191). Distile suya batırılan kontrol grubunda da anlamlı bir fark saptanmadı. Buna göre sık reçete edilen pediatrik ilaçların dişler üzerinde eroziv etki meydana getirebileceği, ebeveynlerin ilaç kullanımı sonrası ağız hijyenine ayrıca önem göstermeleri hususunda uyarılmaları gerektiği, pediatristlerin ilaçları reçete ederken eroziv potansiyelleri hakkında bilgi sahibi olmaları ve pedodontistler ile işbirliği içerisinde olmaları gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Dental erozyon, mikro sertlik, pediatrik şurup, daimi diş.

Dental mineDental mine erirliğiDiş erozyonu+6
Nagehan Yılmaz
Karadeniz Technical University
2017
00

Related subjects