Radiography
243 theses under this subject heading
Farklı iskeletsel yüz tiplerine sahip bireylerin maksilla ve mandibula hacimlerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi yöntemi ile incelenmesi
Bu çalışmada farklı iskeletsel yapıya sahip bireylerdeki maksiller ve mandibular yapıların hacimlerinin, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) yardımı ile üç boyutlu ölçüm yöntemlerini içeren bilgisayar yazılım programı kullanarak incelenmesi hedeflenmiştir. Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Radyoloji ve Ortodonti Anabilim Dalı arşivinde kayıtları bulunan bireyler arasından şartlara uyan 1500 bireyin sefalometrik radyografileri ölçülerek belirlenen genel kriterlere uyan 500 birey seçilmiştir. Çalışmanın şartlarına uyan 135 kişiye ait KIBT araştırmaya dahil edilmiştir. Seçilen KIBT'ler ANB açılarına göre Sınıf 1 (0Anahtar Kelime: Anatomi = Anatomy ; Maksilla = Maxilla ; Mandibula = Mandible ; Radyografi = Radiography ; Tomografi-x ışınlı-bilgisayarlı = Tomography-x ray-computed ; Yüz = Face ; Yüz kemikleri = Facial bones
Türkiye'de bazı köpek ırklarında kalça ve dirsek displazisinin FCI (Federation Cynologique Internatinale) ve IEWG (International) kriterlerine göre radyografik değerlendirmeleri ve DNA tabanlı prediktif kan testleri sonuçlarıyla ilişkilendirilmesi
Bu çalışmada, köpeklerdeki gelişimsel ortopedik hastalıklardan kalça ve dirsek displazisi oluşumunda etkili olabilecek gen polimorfizmlerinin araştırılması ve elde edilen genetik bilginin hastalığı taşıyan köpeklerin erken yaşta tespit edilmesi ve hastalığa yatkınlık konularında kullanılma potansiyellerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu bağlamda, hasta ve sağlıklı hayvanlara ait radyolojik bulgular seçilen dört polimorfizme ait genotipik veri seti ile karşılaştırıldı. Çalışmaya 30 adet (n=30) Alman Çoban ve 30 adet (n=30) Labrador Retriever ırkı köpek dahil edildi. Tamamı 1 yaşını doldurup kemik olgunluğuna ulaşmış olan bu köpeklerden 36'sı dişi ve 24'ü erkekti. Damızlık izni almak üzere rutin tarama için getirilen köpeklere yapılan topallık ve ortopedik muayene sonrasında anestezi altında pelvis ve dirsek radyografileri uygun pozisyonlarda çekildi. Radyografiler FCI ve IEWG kriterlerine göre değerlendirildi ve derecelendirildi. Alınan kan örneklerinden gerçekleştirilen DNA izolasyonunu takiben genotiplendirme işlemi Real Time PCR teknolojisi kullanılarak yapıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. İstatistiksel analizlere göre sadece kalça displazisi yönünden hasta olan köpeklerde, dişiler ve erkekler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,0036). Hem kalça hem de dirsek displazisi yönünden hasta olarak değerlendirilen köpeklerde, SMYD3 gen lokasyonuna yakın (rs8897564) numaralı SNP1 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (sırasıyla p=0,015; p=0,007). Sonuç olarak, kalça/dirsek displazisinde etkili olduğu belirlenen gen lokasyonlarına yakın meydana gelen polimorfizmler ilk kez bu çalışma ile değerlendirildi ve SMYD3 gen lokasyonuna yakın meydana gelen (rs8897564) numaralı tek nükleotid mutasyonu (SNP1) hem kalça hem de dirsek displazisi için anlamlı bulundu. İlk kez dirsek displazisinde değerlendirilen bu polimorfizmin daha sonra yapılacak çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar Sözcükler: Kalça displazisi, dirsek displazisi, FCI, IEWG, tek nükleotid polimorfizmi (SNP), genetik, radyografik değerlendirme
Koyun ve keçilerin tırnakları üzerinde yapılan morfometrik ölçümler ile ekstremite radyografilerinde distal falanks kemiklerinin şekil ve ölçülerinin karşılaştırılması
Koyun ve keçi yetiştiriciliği ülkemiz hayvancılığında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmada doğal mera şartlarında yaşayan ve şiropodi yapılmamış koyun ve keçilerin tırnakları üzerinde bazı morfometrik ölçümlerin alınması ile sağlıklı ve tırnakları fazla uzamış olan bireylerde tırnak boyutlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu bilgiler sayesinde şiropodi yapılması kararı ve şekli hakkında fikir sahibi olunması beklenmektedir. Ayrıca koyun ve keçilerin distal ekstremite radyografilerinde paries ve solea ungulae kalınlıklarının belirlenmesiyle normal varyasyonların ortaya konması amaçlandı. Her iki türde III. falanks kemiklerinin morfolojik olarak sınıflandırılması ve karşılaştırılmasıyla da tür farkları ortaya konarak bunların kemik bazında identifikasyonlarının yapılabilmesine katkı sağlayacaktır. Çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Araştırma ve Uygulama Çiftliğinde bakılan 88 Saanen keçisi ve 50 Kıvırcık koyunu kullanıldı. Her hayvanda kumpas yardımıyla paries ungulae uzunluğu, ökçe uzunluğu, diyagonal paries ungulae uzunluğu, solea ungulae genişliği, solea ungulae uzunluğu, tırnağın aksiyal ve abaksiyal duvar yükseklikleri ve dorsal duvar açısı ölçüldü. Aksiyo-abaksiyal grafiler üzerinde paries ve solea ungulae kalınlıkları belirlendi. Ayrıca koyunlar için 5, keçiler için 6 değişik tip processus extensorius modeli ile üç değişik dorsal duvar şekli ortaya kondu. Tırnaklar üzerinde belirlenen parametrelerin nerdeyse tamamında tırnağın yerleşimi ve yaş gruplarına göre anlamlı farklar belirlendi. Aynı parametrelerin normal ve fazla uzamış/deforme tırnakların konumu ve yaş gruplarına göre ortalamaları belirlendi ve referans değerleri oluşturuldu. Koyunlarda tırnakların fazla uzaması %5,3, keçilerde %32,5 oranında görülmüştür. Koyunlarda processus extensorius'un ayağa göre şekilsel dağılımı istatistiki olarak anlamlı düzeyde bulunmadı, ancak keçilerde anlamlı farklar bulundu. Sonuç olarak, koyun ve keçilerin tırnak ölçüleri ile distal falanks şekilleri hem birbirlerinden hem de tırnakların yerleşimi yönünden farklılık göstermektedir.
Periodontitis-periimplantitis ve sağlıklı bireylerin radyografilerinin fraktal analiz yöntemi ile incelenmesi
Periodontal ve peri-implanter hastalıklar inflamatuar hastalıklardır ve teşhislerinde klinik muayenenin yanı sıra radyografların rolü büyüktür. Son yıllarda radyografiler ve dijital görüntüler kullanılarak birçok hastalığın kemikteki prognuzunun teşhisi için fraktal analiz (FA) yöntemi kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı periodontal ve peri-implanter hastalıklı bireylerin interdental kemik bölgesinde meydana gelen değişikliklerin FA yöntemiyle incelenmesidir. Çalışmamıza genel ağız teşhisine göre sağlıklı periodonsiyum tanısı konmuş 54, gingivitis tanısı konmuş 59 ve periodontitis tanısı konmuş 67 olmak üzere toplam 180 birey, örnek bazlı olarak sağlıklı diş tanısı konmuş 87, gingivitis tanısı konmuş 56, periodontitis tanısı konmuş 37, sağlıklı implant tanısı konmuş 30, peri-mukozitis tanısı konmuş 30 ve peri-implantitis tanısı konmuş 30 olmak üzere toplam 270 örnek dahil edildi. Bireylerin periodontal klinik ölçümleri [plak indeksi (PI), modifiye plak indeksi (mPI), gingival indeks (GI), modifiye sulkus kanama indeksi (mSKI), sondalamada kanama indeksi (BOP), klinik ataçman seviyesi (KAS), sondalanabilir cep derinliği (SCD), çekilme derinliği (ÇD) ve marjinal kemik kaybı (MKK)], ve panoramik röntgenleri alındı. Panoramik radyografiler üzerinde 10 x 25 piksel olacak şekilde dikdörtgen alanlar seçilerek, trabeküler yapının fraktal boyutu (FB) ImageJ program üzerinden hesaplandı. İstatistiksel analizler için SPSS, Kruskar-Wallis, Mann Whitney-U, Pearson korelasyon katsayısı ve t testleri kullanıldı. Değerlendirmeler sonucunda tüm peri-implant örneklerin FB değerleri periodontal örneklerin FB değerlerinden anlamlı derecede daha düşük bulundu(p<0,05). Ayrıca FB değerleri ile KAS arasında istatistiksel olarak anlamalı derecede pozitif korelasyon saptanmıştır. Örneklerm büyüklüğü daha fazla olan, başka radyografik tekniklerinin kullanıldığı, farklı ROI boyutlarının kullanıldığı, koronal ve apikal olarak maksilla ve mandibulada farklı interdental ve implant-diş arası alanları değerlendiren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Gaziantep doğumlu 15-18 yaşlarındaki Türk çocuklarında el ve el bileği grafilerinden Gök, Greulich-Pyle ve Gilsanz Ratib atlaslarına göre yaş tespitindeki korelasyonun değerlendirilmesi
Bireylerin kimliklerinin belirlenmesinde önemli bir unsur olan yaş tespiti Adli Tıp ve hukukun en önemli konularından biridir. Nüfus kayıtlarının düzenli tutulmamasına bağlı olarak adli, hukuki ve sosyal gerekçelerle yaş tespiti yapılmaktadır. Yaş tespitinde sıklıkla radyolojik, morfolojik ve histolojik yöntemler kullanılmaktadır. Toplumların coğrafi, genetik, ırksal, ekonomik ve sosyodemografik farklılıkları kullanılan yöntemlerin topluma özgü olmasını gerektirmektedir. Kullanımı yaygın olan Greulich-Pyle Atlası, Gök Atlası ve Gilsanz-Ratib Atlası arasındaki korelasyon 15-18 yaşları arasındaki 200 kız ve 200 erkekten oluşan toplam 400 Türk bireyin el ve bilek grafileri üzerinden değerlendirildi. Gök Atlası'nın kızlarda -0,38/+1,02 yıl, erkeklerde -0,87/+0,35 yıl; Greulich-Pyle Atlası'nın kızlarda -0,67/+0,70 yıl erkeklerde -0,28/+0,80 yıl, Gilsanz-Ratib Atlasının kızlarda -0,39/+0,88 yıl, erkeklerde -0,25/+0,38 yıl arasında değişen farklarla sonuç verdiği bulundu. Atlaslar arasındaki kemik yaşı dağılımının kronolojik yaşa göre ileride yoğunlaşması neticesinde coğrafik, ırksal, genetik, sosyokültürel özellikleri ile birlikte toplumumuza özgü bir yaş tespiti atlası oluşturulması gerektiği sonucuna varıldı.
Non-hodgkin lenfoma tanılı bireylerde radyolojik değişiklikler ile klinik bulguların değerlendirilmesi ve fraktal analiz yöntemi ile kemik mikromimarisinin incelenmesi
Non-Hodgkin lenfoma; farklı olgunluk evrelerindeki B veya T lenfositlerinden köken alan, lenfatik yapıların farklı malign neoplazmalarından oluşan ve Hodgkin Lenfoma dışındaki tüm lenfomaları kapsayan genel bir terimdir. Semptomları arasında ağrısız büyümüş lenf nodları, ateş, halsizlik ve kemik ağrısı görülür. NHL, nodal tutulum gösterdiği gibi ekstranodal olarak da gözlenebilir. Ağız boşluğu içindeki yumuşak dokular (diş eti, sert damak mukozası, yanak, dil, ağız tabanı ve dudaklar) ve çene kemikleri ekstranodal tutulum alanlarındandır. Çene kemiklerini tutan non-Hodgkin lenfoma parestezi, yutma güçlüğü, dişlerin sallanması ve mukozal kanama ile kendini gösterebilir. Ayrıca NHL; apse, epitelyal tümör veya çene osteonekrozu gibi durumlarla karıştırılabilir. Çalışmamızda NHL hastalarının klinik ve radyolojik muayene bulguları kaydedilmiştir, NHL'nin çene kemikleri üzerindeki etkisi fraktal analiz ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız toplam 112 kişiden oluşan 4 gruptan oluşmaktadır. Grup 1: Yeni tanı almış ve tedaviye başlamamış 11 NHL hastası, Grup 2: NHL tanısı almış ve aktif tedavi gören 33 hastayı, Grup 3: NHL tanısı almış, tedavisi tamamlanmış ve 6 aydan uzun süredir remisyonda olan 34 hastayı, Grup 4: 34 sağlıklı gönüllüyü ifade etmektedir. Hastaların yapılan lenf nodu muayenesinde lenfadenopati varlığının hastalığın aktif oluğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre daha fazla oluğu görülmüştür (p<0.05). OPG üzerinden mandibular kanal genişlemesi incelemesi yapılmış ve gruplar arasında anlamlı farklılıklar görülmüştür (p<0.05). Fraktal analiz sonucunda oluşan fraktal boyut değerleri incelendiğinde NHL hastalığının aktif olduğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre fraktal boyut değerlerinin daha düşük çıktığı görülmüştür. Elde edilen bilgilere dayanarak NHL'nin çene kemikleri üzerine etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu etkilerin tam belirlenmesi için daha fazla sayıda ve daha uzun takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Modifiye stoppa yaklaşımıyla cerrahi tedavi edilen asetabulum kırıklarının fonksiyonel ve radyolojik sonuçları
Amaç: Kliniğimizde Modifiye Stoppa yaklaşımı ile opere edilen asetabulum kırıklarının fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 2012-2020 yılları arasında asetabulum kırığı nedeniyle kliniğimize başvurup, Modifiye Stoppa yaklaşımıyla cerrahi tedavisi gerçekleştirilen ve en az 1 yıl takibi olan 40 hasta bu çalışmaya dâhil edildi. Kayıtlar, yaş, cinsiyet, travma oluşum şekli, kırık tipi, eşlik eden yaralanma, ameliyata kadar geçen süre, ameliyat süresi, perioperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu, komplikasyonlar ve takip süresi açısından retrospektif olarak gözden geçirildi. Ameliyat sonrası redüksiyon kalitesi ve son kontrollerdeki radyolojik sonuçlar, Matta kriterlerine göre değerlendirildi. Fonksiyonel değerlendirme için hastaların son kontrollerinde Harris Kalça Skoru, Merle d'Aubigne skoru ve Kısa Form 12 skoru uygulandı. Opere edilen taraf kalça eklem hareket açıklıkları ölçülerek kaydedildi. Bulgular: Ortalama yaş 37,4±16,3 yıl (14-69) ve ortalama takip süresi 32,6±23,9 ay (12-102) idi. Hastaların 24'ü erkek, 16'sı kadın idi. Travma oluşumundan operasyona kadar geçen süre ortalama 4,5±2,9 gündü (1-10). Yaralanma mekanizması, 22 hastada motorlu araç kazası, 14 hastada yüksekten düşme ve 4 hastada basit düşme idi. Judet-Letournel sınıflamasına göre 8 hastada anterior duvar, 8 hastada anterior kolon, 4 hastada transvers, 7 hastada anterior kolon+posterior hemitransvers, 10 hastada her iki kolon, 2 hastada transvers+posterior duvar ve 1 hastada T tipi kırık olduğu görüldü. Matta'nın redüksiyon kalitesi kriterlerine göre 30 hastada anatomik, 6 hastada kabul edilebilir ve 4 hastada kötü redüksiyon vardı. Matta'nın radyolojik evrelemesine göre radyografik sonuçlar 23 hastada mükemmel, 10 hastada iyi, 3 hastada orta, 4 hastada kötüydü. Elementer kırıklarda radyolojik evre, kompleks kırıklardan anlamlı derecede daha iyiydi. (p=0,02) Merle d'Aubigné Kalça Skoru 17 hastada mükemmel, 19 hastada iyi, 3 hastada orta ve 1 hastada kötüydü. Matta Redüksiyon Kriterlerine göre Anatomik redüksiyon sağlanan vakaların Merle D'aubigne Skoru ortalamaları, Kabul edilebilir veya Kötü redüksiyon sağlanan vakaların ortalamalarından anlamlı derecede daha yüksekti. (p=0.036) Harris Kalça Skoru 22 hastada mükemmel, 15 hastada iyi, 2 hastada orta, 1 hastada kötüydü. 2 hastada intraoperatif iliak ven yaralanması, 1 hastada postop yüzeyel enfeksiyon, 2 hastanın takiplerinde kasık fıtığı geliştiği saptandı. Sonuç: Bu çalışmanın verileri, modifiye Stoppa yaklaşımının, birçok karmaşık asetabulum kırığı için, tatmin edici radyolojik ve fonksiyonel sonuçlarla birlikte, başarılı bir yaklaşım olduğunu göstermektedir.
Humerus üst uç kırıklarında konservatif tedavi seçeneklerinin klinik ve radyolojik olarak karşılaştırılması. Prospektif ve randomize kontrollü çalışma
Amaç: Proksimal humerus kırığında(PHK), konservatif tedavinin yeri gün geçtikçe artmaktadır. Buna rağmen konservatif tedavinin protokolü literatürde net değildir. Protokollerden birisi olan immobilizasyonun şekli konusu literatürde araştırılmamış, önemli bir konudur. Çalışmamızda amaç ise; kolun değişen rotasyonlarında tespit sağlayan 3 farklı omuz kol askısı çeşidinin, radyolojik ve fonksiyonel sonuçlara etkisini, prospektif randomize olarak araştırmaktır. Hastalar ve Yöntemler: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Ortopedi Birimi'ne Aralık 2020-Mart 2022 tarihleri arasında başvuran ve konservatif tedavi kararı verilen PHK hastalarına, daha önce yapılan randomizasyona göre 3 farklı omuz askısı türünden biri verilerek, bir yıl prospektif olarak takip edildi. Hastalar yaralanma sonrası 1.yıl kontrolünde; Görece Omuz Değeri (SSV), Visual Analog Skala (VAS), Amerikan Omuz ve Dirsek Cerrahları (ASES), Kol, Omuz ve El Sakatlıkları (DASH), Constant Skorlarına, eklem hareket açıklık derecelerine ve radyolojik sonuçlarına göre değerlendirildi. Bu sonuçlar, her biri farklı askı türü ile tedavi edilmiş 3 grup arasında istatistiksel olarak analiz edildi. Toplam 120 hasta ile başlanan çalışma, verileri eksiksiz toplanabilen 105 hasta ile tamamlandı. Bulgular: Velpau bandaj verilen Grup A'da 34 hasta, normal omuz kol askısı verilen Grup B'de 39 hasta, yastıklı omuz kol askısı verilen Grup C'de ise 32 hastanın verileri incelendi. Tüm hastalar için ortalama yaş 60.6 ± 15.9 yıldı ve hastaların 67'si (%63,8) kadındı. Grup A,B ve C arasında yapılan analizde; gruplar arasında Neer Sınıflaması'na ve yaşa göre homojen bir dağılım olduğu tespit edildi. Gruplar arasında; SSV,VAS,ASES,DASH Skorları ve eklem hareket açıklık dereceleri açısından anlamlı fark bulunamadı. Radyolojik olarak yapılan değerlendirmede de, 120 hastamızdan 5'inde (%4,1) kaynamama, 105 hastamızın 24'ünde (%22,9) yanlış kaynama görüldü. Kaynamama görülen 5 hasta, sonuç analizine alınmadı. Yanlış kaynama görülen hastaların gruplar arası dağılımında, istatistiksel anlamlı fark bulunamadı. Sonuçlar: Çalışmamızın sonucuna göre; konservatif tedavide kullanılan kol askısı tipi, hastaların fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarınını etkilememektedir. Konservatif tedavi edilecek PHK'larda askı tipi seçilirken, hasta konforu ve maliyete göre karar verilebilir. Standart tedavi protokollerinin geliştirilebilmesi için konservatif tedavinin her bir parametresi; iyi planlanmış, yüksek kaliteli çalışmalarla araştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Humerus üst uç kırıkları, konservatif tedavi, omuz kol askısı
Kemik içi defektlerin minimal invaziv cerrahi olmayan tedavisinde yardımcı lokal hyaluronik asit jel uygulamasını takiben klinik ve radyografik parametrelerdeki değişikliklerin değerlendirilmesi
Son zamanlarda, kemik içi defektlerin tedavisinde minimal invaziv cerrahi olmayan tedavi (MINST) uygulaması ön plana çıkmaktadır. Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında önemli rol oynar. İlave olarak, periodontal doku rejenerasyonunun düzenlenmesinde ve periodontal hastalığın tedavisinde klinik olarak olumlu sonuçlar gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı 3 mm ve daha fazla kemik içi defekte sahip Evre III/IV periodontitis hastalarında MINST'e yardımcı olarak HA jel uygulamasının etkisini klinik ve radyografik olarak değerlendirmektir. Çalışmaya dahil edilen toplam 36 hasta rastgele a) MINST + HA (test; n=17) ve b) MINST (kontrol; n=19) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm bireylere supragingival diştaşı temizliği sonrası test grubundaki kemik içi defekt bölgelerine MINST tedavisine ek olarak subgingival % 0,8'lik HA jel uygulaması yapıldı. HA uygulaması tedavi sonrası 4. haftada tekrarlandı. Kemik içi defekt bölgesine ait sondalama cep derinliği (dSCD), klinik ataşman seviyesi (dKAS), diş eti çekilmesi (dDÇ), sondalamada kanama (SK), plak (P) ölçümleri başlangıç, 3. ay ve 6. ayda kaydedildi. Total defekt derinliği (TDD), kemik içi defekt derinliği (INFRA), mine sement sınırı ile alveol kreti noktası arası mesafe (MSS-AK), kemik içi defekt açısı ölçümlerini içeren radyografik değerlendirmeler başlangıç ve 6. ayda yapıldı. Çalışma popülasyonunda test ve kontrol gruplarında dSCD, dKAS, SK ve P (%) klinik parametrelerinde 3. ve 6. ayda başlangıca göre anlamlı azalma olduğu belirlendi (p <0,05). Klinik parametrelerdeki değişim gruplar arasında karşılaştırıldığında, test grubunda 3. aydaki dSCD ve dKAS değerlerinin başlangıca göre anlamlı olarak daha fazla azaldığı (p <0,05); diğer taraftan, 6. aydaki değerlerin başlangıca göre değişiminde gruplar arası anlamlı farklılık olmadığı belirlendi (p>0.05). dDÇ 3. ay ve 6. ay ölçümlerinin başlangıca göre değişiminde test grubunda daha az artış tespit edildi (p <0,05). Çalışma popülasyonunda hem test hem de kontrol gruplarında 6.ay TDD, INFRA ve defekt açısı ölçümlerinin başlangıca göre anlamlı azaldığı (p <0,05); diğer taraftan, değerlendirilen zaman dilimlerindeki değişimin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, kemik içi defektlerin tedavisinde ek % 0,8 HA jel kullanımının klinik periodontal parametrelerde olumlu iyileşmeler sağladığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği kemik içi defektlerin tedavisinde MINST prosedürüne ilave % 0,8 HA jelin subgingival olarak uygulanabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Minimal invaziv, cerrahi olmayan periodontal debridman, periodontitis, alveolar kemik kaybı, hyaluronik asit.
Kalça radyografilerinde derin öğrenme yöntemleri ile proksimal femur kırıklarının tanısı ve sınıflandırılması
Proksimal femur kırığı geçirmiş olan hastaların %4'ü hastanede, %30'u ise tedaviden sonra 1 yıl içerisinde yaşamlarını kaybederler. Acil servislerin yoğunlukları ve hastalara ayrılan zamanın kısalığı nedeniyle kalça radyografilerinde proksimal femur kırıkların tanısı atlanabilmektedir. Proksimal femur kırıklarına doğru ve hızlı tanı konulması ile tedaviye erken başlanması hasta morbidite ve mortalitesini azaltmaktadır. Dört veri seti hazırlanmıştır. İlk veri setimizde (VS-1) 178 x-ray görüntüsü, ikinci veri setimiz (VS-2), VS-1'e görüntü işleme yöntemlerinden CLAHE filtresi uygulanmış halidir, üçüncü veri setimizde (VS-3), VS-1'e veri artırımı yapılarak elde edilmiş olup 316 adet x-ray görüntüsü ve son olarak dördüncü veri setimizde (VS-4) ise VS-3'e CLAHE filtresi uygulanarak elde edilmiştir. Kırıkların teşhisinde öğrenim aktarımı modellerinden DenseNet201, Xception, ResNet152V2 ve InceptionResNetV2 kullanılmıştır. Bu modeller bütün veri setlerinde eğitilmiştir. VS-1'de InceptionResNetV2 modeli ile F1 score 0.9500 başarı elde edilmiştir. VS-2'de DenseNet201 ve InceptionResNetV2 modellerinde F1 score 0.9500 başarı elde edilmiştir. VS-3'de Xception ve InceptionResNetV2 modellerinde F1 score 0.9000 başarı elde edilmiştir. VS-4'te ise DenseNet201 modelinde F1 score 0.9250 başarı elde edilmiştir. Genel olarak baktığımızda veri seti artırıldığında ve görüntü işleme yöntemlerinden CLAHE filtresi uygulandığında başarısı düşük olan modellerde başarı oranları artmaktadır. Bu çalışmamızda yeterli miktarda veri olduğunda ve görüntü işleme teknikleri ile desteklendiğinde Yapay Zeka teknolojisini proksimal femur kırıklarının optimize tespiti için kullanılabilir ve ayrıca klinisyenlerin çalışmalarını kolaylaştırabilir olduğunu gördük.
Torakolomber vertebra kırıklarında anterior füzyon ve enstrümentasyon ile tedavi sonuçları
Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalına Torakolomber Vertebra Kırığı nedeniyle başvurup tanısı konulan ve anterior füzyon ve enstrümentasyon ile cerrahi olarak tedavi edilen hastaların işlevsel ve radyolojik etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Ocak 1995 ve Ocak 2010 tarihleri arasında torakolomber vertebra kırığı nedeniyle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na başvuran 38 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri yanı sıra, kırılan vertebranın seviyesi, travma tipi, cerrahiye kadar geçen süre ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve geç takiplerde Lokal Kifoz Açısı, Kifotik Deformite Açısı, Ön Duvar Yüksekik Kayıp Oranı, Kanal İşgal Miktarı radyolojik olarak değerlendirildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası Frankel Nörolojik Performans Skalası ile değerlendirildi. Takip sonu hastaların fonksiyonel değerlendirilmesi Oswestry Skatlık İndeksi ile yapıldı.Bulgular: Hastaların 20'si erkek, 18'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 33.9±15 yıl idi. Ortalama takip süresi 36 ( 16-134) aydı. Kıkıkların % 68.4'ü yüksekten düşme, %18.4'ü araç içi trafik kazası, %7.9'u araç dışı trafik kazası, %5.3'ü ağır cisim altında ezilme sonucu oluşmuştur. Kırıklarda en sık %57.8'i( L1-L2), %14.8'i (T12), %14.8`i (L3)idi. Hastaların %44.7'sinde ek travma mevcuttur. Radyolojik değerlendirmede hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası lokal kifoz açısı, kifotik deformite açısı, ön duvar yükseklik kayıp oranı ve kanal işgal oranı istatiksel olarak anlamlı düzelme görüldü (<0,001). Takip sonunda ise lokal kifoz açısı, kifotik deformite açısı istatiksel olarak anlamlı düzelme kaybı görüldü (<0,017). Frankel nörolojik performans skalasında hastalarda düzelme sağlandı ve en az bir frankel derecesi ilerleme görüldü. Son takipteki Oswestry sakatlık indeksine gore %71.5'inin mükemmel olduğu, %28.5'inin iyi olduğu saptanmıştır.Sonuç: Torakolomber vertebra patlama kırıkları tedavisinde anterior füzyon ve enstrümentasyon direkt kompresyona izin vermesi, kısa füzyon uygulaması, etkilenen bölgeye yönelik yapısal destek sağlaması ve posterior cerrahiye kadar komplikasyon oranı sahip olması gibi avantajları nedeniyle bu bölge kırıklarının tedavisinde etkili ve güvenilir bir yöntemdir.
Pankreas kanseri tedavisinde üç boyutlu konformal radyoterapi ve yoğunluk ayarlı radyoterapi tekniklerinin karşılaştırılması
Pankreas kanseri çok sık gözlenmese de yüksek invaze olma ve metastaz yapma potansiyelinden dolayı da kanser ölümlerinin % 5?ini teşkil etmektedir. Pankreas kanserinde radyoterapi hem küratif hem de palyatif olarak uygulanmaktadır. Bu çalışmada amaç, pankreas kanseri tanılı 10 hastanın tedavisinde yoğunluk ayarlı radyoterapi (YART) ile yaygın olarak kullanılan üç boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) tekniklerinin etkinliğini, hedef sarması ve kritik organların aldığı dozları doz volüm histogramı yardımıyla inceleyerek karşılaştırmaktır. Çalışmanın ilk aşamasında belirlenen hastalara 3BKRT tekniğinde 18 MV foton enerjisi kullanarak planlanan hedef hacim (PTV) için 45 Gy, tanımlanabilir tümör hacmi (GTV) için toplamda 50,4 Gy doz verecek şekilde her hastaya özel olarak belirlenen 2, 3, 4 alan planlar hazırlanmıştır. YART tekniğinde ise PTV için 45 Gy ve GTV için toplamda 50 Gy doz verecek şekilde 7 alan plan yapılmıştır. 3BKRT ile kıyaslandığında YART planlarında PTV?nin maksimum dozu 3,3 Gy, GTV? nin maksimum dozu 1,9 Gy azalmıştır. YART planları ICRU 83?e göre PTV için % 856, GTV için % 2027 daha homojen doz dağılımı sağlamaktadır. Ayrıca konformite indeksi ICRU 62?e göre % 42, ICRU 83?e göre ise % 45 artmıştır. 3BKRT ile karşılaştırıldığında YART planlarında kritik organ olan karaciğerin maksimum dozu 4,5 Gy artmış, spinal kordun maksimum dozu ise 5,1 Gy azalmıştır. 20 Gy doz alan sağ böbrek, sol böbrek ve bilateral böbrek hacmi, % 3,3, % 1,2 ve % 2,9 azalmıştır. Çalışmanın sonucunda, YART tekniğinin 3BKRT tekniğine göre hedef hacimlerde daha homojen doz dağılımı elde edildiği, kritik organ olan spinal kord ve böbrekleri daha iyi korunduğu belirlenmiştir.
Akut apandisit tanısı veya şüphesi olan vakalarda alvarado skorlamasının görüntüleme yöntemleri ve CRP, prokalsitonin değerleriyle desteklenmesi
ÖZET Akut Apandisit Tanısı Veya Şüphesi Olan Vakalarda Alvarado Skorlamasının Görüntüleme Yöntemleri ve Crp, Prokalsitonin Değerleriyle Desteklenmesi Akut apandisit tüm yaş gruplarında en sık görülen akut karın nedenidir. Akut apandisit şüphesi olan hastalarda amaç negatif apendektomiyi ve buna bağlı komplikasyonları azaltmaktır. Alvarado Skoru 1986 yılında tanımlanmış bir skorlama sistemidir. Hastanın semptomları, fizik muayene bulguları ve laboratuar değerlerinden oluşur. Bu çalışmanın amacı, Alvarado Skorunun akut apandisit tanısı koymadaki değerine diğer tanısal yöntemlerin etkisini saptamaktır. Çalışmaya Mayıs 2012 ile Mayıs 2013 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Acil Servisi ve Genel Cerrahi polikliniğine başvuran, akut apandisit şüphesi olan 133 hasta dahil edildi. Hastaların seçimi konusunda herhangi bir kısıtlama getirilmedi. Hastaların tedavisinin planlaması çalışmadan bağımsız olarak hastayı izleyen hekim tarafından yapıldı. Yüz otuz üç hastanın 20'si (%15) gözlem sonrası taburcu edildi. Yüz on üç hasta (%85) ameliyat edildi. Doksan dört hastaya (%83,2) histopatolojik olarak apandisit tanısı kondu. On dokuz hastada (%16,8) apendiks normal idi. Tüm hastalardan rutin laboratuar tetkikleriyle birlikte serum CRP ve PCT değerleri istendi. Tüm hastalara başvuru anında karın USG yaptırıldı. Klinik olarak şüpheli ve ayırıcı tanı gerektiren hastalara oral ve IV kontrastlı BT çekildi. Tüm bu sonuçların Alvarado skorunun tanı koymadaki etkinliğini arttırıp arttırmadığı araştırıldı. Bu çalışmada Alvarado skorunun duyarlılığı %85, özgüllüğü ise %46 olarak bulundu. CRP ve PCT'nin Alvarado skoruyla beraber kullanılması durumunda skorlamanın tanı koymadaki başarısını arttırdığı ancak BT ve USG'nin aynı etkiyi Alvarado skorlaması üzerinde gösteremediği saptandı. Bu sonuç özellikle radyologların klinik deneyimlerinin farklı olması ile açıklandı. Sonuç olarak hiçbir ek tanısal yöntemin tek başına akut apandisit tanısını koyamayacağını düşünüyoruz. Bununla birlikte Alvarado Skoru düşük olan vakalarda ek tanısal yöntemlerin kullanılmasının klinisyene yol gösterici bir araç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, Alvarado Skoru, CRP, PCT, BT, USG
Spinal patolojilerde manyetik rezonans görüntüleme, dijital röntgenogramlar ve klinik bulguların tanıya katkısı
Vertebral kolonun, özellikle yaşa bağlı dejeneratif hastalıklar ve birçok sistemik patolojinin hedefi olması nedeniyle spinal incelemeler, günümüzde gerçekleştirilen manyetik rezonans görüntülemelerin (MRG) büyük bir kısmını oluşturmaktadır. Dijital radyografilerle ilgili son teknoloji ürünü yazılım ve donanımların kullanıma girmesi ve getirdiği yenilikler, tanı ve etyolojiye yönelik değerlendirmede birçok katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada spinal patolojilerin değerlendirilmesinde MRG ve dijital röntgenogramların tanısal ve etyolojik etkinliği araştırılmış, ortaya konan bulgular klinik verilerle korele edilmiş, klinik semptom ve bulguların tanı sürecinde etkinlikleri ve görüntüleme yöntemleriyle ortaya konan patolojilerin yorumlanmasına katkıları araştırılmıştır. Çalışmamızın amacı spinal patolojiler için tetkik yükünü azaltmak; gereksiz zaman, tanısal prosedürler ve medikal maliyetlerden kaçınmaktır. Dejeneratif, infeksiyöz-inflamatuar ve spinal kolon tutulumuyla seyreden hastalıkları bulunan 308 olguya ait direkt grafi, MRG ve klinik veriler değerlendirilerek tanıya katkı sağlamadaki başarıları karşılaştırılmıştır. Bunun yanında 166 olguda dejeneratif hastalıklarda görülen bazı görüntüleme bulgularının direkt grafi ve MRG tarafından ortaya konma oranları araştırılmıştır. Çalışmamızda öncelikle tanısal algoritmanın kuralına uygun şekilde takip edilmesinin gerekliliği sonucunda varılmıştır. Dijital radyogramlarda hastaya uygulanan dozun daha düşük olması, yüksek gri skala rezolüsyonu ve kullanım-erişim kolaylığı göz önüne alındığında direkt grafilerin tanısal süreçte ilk basamakta yer alması doğru bir yaklaşımdır. Spinal patolojilerde; ayırıcı tanıda güçlük yaşandığında, erken dönem inflamatuar ve dejeneratif hastalıklarda, var olan tablonun direkt grafi ile açıklanamadığı durumlarda ya da tanısı bilinen hastalarda yeni gelişen tablolarda MRG'ye başvurulması daha akılcı olacaktır.
Paratiroid adenomu tanılı hastalarda klinik, laboratuar ve görüntüleme bulgularının birbiriyle ilişkisi
Amaç: Paratiroid adenomu saptanmış ve opere edilmiş hastalarda klinik, laboratuar, radyolojik ve histopatolojik bulguların incelenmesi ve bu bulguların birbirleriyle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Ocak 2010 – Aralık 2016 tarihleri arasında, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Bilim Dalı'nda primer hiperparatiroidi ön tanısı ile takip edilen 169 hasta incelendi. Histopatolojik sonuçları paratiroid adenomu olarak saptanmış olan ve cerrahi tedavisi başarılı olarak değerlendirilen 71 hasta ise ayrı olarak ele alındı. Hastaların başvuru semptomları, eşlik eden hastalık varlığı, USG bulguları, sintigrafi sonuçları, direkt grafileri, KMY ölçümleri, ameliyat raporları, patoloji raporları, biyokimyasal parametreler(intakt PTH, serum kalsiyum, albumin, fosfor, kreatinin, alkalen fosfataz, D vitamini, TSH, sT4, sT3, kalsitonin, 24 saatlik idrarda kalsiyum, 24 saatlik idrarda kreatinin ) için dosyalarda kayıtlı olan veriler incelendi. Bulgular: Paratiroid adenomu olan 71 hastanın 62'si(%87) kadın ve 9'u(%13) erkekti. Ortalama yaş 52 yıl olarak saptandı. Hastaların %35'i asemptomatik olarak başvurmuştu. Semptomatik hastalarda en sık görülen başvuru sebepleri halsizlik(%24) ve kemik ağrısı(%18) idi. Nefrolitiazis sıklığı %10 olarak saptanırken, patolojik fraktür olan hasta yoktu. El grafisi incelemelerinde %34 oranında subperisotal rezorpsiyon saptandı. Ön kol KMY ölçümlerinde %37 oranında osteoporoz görüldü. Hasta grubumuzda pankreatit vakası olmadığı tespit edildi. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık hipertansiyon(%28), diabetes mellitus(%18) ve multinodüler guatr(%18) olduğu görüldü. Papiller tiroid karsinomu ile paratiroid adenomu birlikteliği %12,7 olarak saptandı ve %36 hastada aynı zamanda tiroidektomi de yapıldığı görüldü. Hastaların 2'sinde MEN1 sendromu ve 1'inde MEN2A sendromu vardı. D vitamini eksikliğinde serum intakt PTH düzeyinde anlamlı bir artış mevcuttu(p=0,010). İlk başvuruda bakılan serum intakt PTH ve kalsiyum düzeyi ile paratiroid adenomu boyutu arasında pozitif korelasyon mevcuttu(sırasıyla p=0,005, p=0,000). Ayrıca adenom ağırlığı ile serum intakt PTH düzeyi arasında da pozitif korelasyon saptandı(p=0,030). Sadece 1 hasta normokalsemik primer hiperparatiroidi tanımına uygundu. Serum Ca/P ile PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,037). Boyun USG incelemesinin paratiroid adenomu saptamada duyarlılığı %86,5 iken, 99mTcSestamibi sintigrafinin %92,6 olarak tespit edildi. USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi sonuçlarının birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğu görüldü. Sonuç: PHPT tanılı hastalarda osteoporoz ve nefrolitiazis en sık spesifik bulgulardı; ancak rutin taramalarda hiperkalsemi saptanması halinde, asemptomatik PHPT tanısı da akla gelmelidir. Başvuruda bakılan serum kalsiyum ve PTH düzeyi adenom boyutu hakkında fikir verebilir. PHPT ön tanısı ile tetkik edilen hastalarda mutlaka serum D vitamini düzeyine de bakılmalıdır. Paratiroid görüntülemesinde USG ve 99mTcSestamibi sintigrafi birlikte kullanılmalıdır. Paratiroidektomi öncesi değerlendirmede tiroid bezi de dikkatle incelenmelidir. Serum Ca/P ile intakt PTH düzeyi arasında pozitif korelasyon saptanmış olması normokalsemik hastalarda PHPT için tanısal ipucu verebilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Kliniğimizde takip ve tedavi edilen asetabulum kırıklı hastaların klinik ve radyolojik sonuçları
Bu çalışmanın amacı, asetabulum kırığıyla takip ve tedavi edilen hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesidir. Çalışmaya en az 8 ay izlemi olan 83 hasta alındı. Kırıklar Judet-Letournel sınıflamasına göre sınıflandırıldı. Hastaların post operatif redüksiyon kalitesi ve takiplerdeki radyolojik değerlendirmeleri Matta'nın Radyolojik Evreleme sistemine göre yapıldı. Klinik sonuçlar Modifiye Merle D'Aubigne Değerlendirme ölçeği'ne göre değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşı 34.6 (15-86) olarak saptandı. Bu hastalar ortalama 33,3 ay (8-85 ay) takip edildi. Hastaların 67'si erkek (%80,7), 16'sı kadındı (%19,3). Kırık etyolojisi değerlendirildiğinde 33 hastada ADTK (%39,8), 16 hastada AİTK (% 19,3), 29 hastada düşme ve yüksekten düşme (%34,9), 1 hastada darp (%1,2), 1 hastada üzerine depo devrilmesi (%1,2) ve 3 hastada üzerine duvar devrilmesi (%3,6) sonucu ortaya çıktığı görüldü. Cerrahi yapılan hastalara ortalama 5,67 gün(0-26) iskelet traksiyonu uygulandı. Takip edilen hastaların 5'inde ilk başvuruda peroneal araz (%6), 1 hastada da femoral sinir arazı (%1,2) olduğu saptandı. Hastaların 4 tanesinde takiplerde sinir arazı tamamen düzeldi. 8 hastada asetabulum kırığına eşlik eden kalça çıkığı varlığı saptandı (%9,6). 2 hastada klinik bulgu veren emboli varlığı saptandı (%2,4). Hastaların 1 tanesinde yatışının 3. gününde barsak perforasyonu saptanarak genel cerrahi tarafından opere edildi. Hastaların 1 tanesinde intra operatif superior gluteal venin kesik olduğu görüldü ve kalp damar cerrahi'ye haber verilerek damar onarımı yapıldı. 2 hastada klinik başarısızlık nedeniye revizyon cerrahisi gerekli oldu (%2,4). Matta'nın Radyolojik Evreleme Sistemi'ne göre 67 hastada anatomik (%80,7), 12 hastada orta (%14,5), 4 hastada kötü (%4,8) redüksiyon varlığı saptandı. Hastaların son takip grafileri üzerinden yapılan Matta'nın Radyolojik Evreleme Sistemi değerlendirmesinde 59 hastada çok iyi (%71), 11 hastada iyi (%13,3), 5 hastada orta (% 6), 8 hastada kötü (%9,6) takip grafileri olduğu görüldü. Modifiye Merle D'Aubigne Değerlendirme Ölçeği'ne göre 46 hastada mükemmel (%55,4), 26 hastada iyi (%31,3), 7 hastada orta (%8,4), 4 hastada kötü (%4,8) klinik sonuç elde edildi. Yapılan bu çalışma bize asetabulum kırıklarında redüksiyon kalitesinin, kırık tipinin, optimum şartlarda stabil fiksasyonla yapılan anatomik redüksiyonun klinik sonuçlarla kuvvetli ilişkili olduğunu göstermektedir.
Acil servise başvuran pnömotoraks olgularının analizi
GİRİŞ VE AMAÇ: Pnömotoraks, visseral ve parietal akciğer plevrası arasındaki potansiyel boşluğa serbest hava girmesiyle ortaya çıkan bir klinik tanımlamadır. Acil servislerde en sık görülen göğüs cerrahisi acilidir. Pnömotoraks hastaları acil servise en sık nefes darlığı ve göğüs ağrısı ile başvurmaktadır. Pnömotorakslar klinik olarak edinsel ve spontan olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Acil serviste pnömotoraks tanısı alan ahstaların demografik, klnik ve radyolojik verileri kullanılarak acil tıp hekimlerine tanıdan tedaviye uzanan süreçte yardımcı olacak bir çalışma hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif kesitsel analiz olarak plananan çalışmamızda Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil Servisi'ne 01/01/2018 ile 01/12/2022 tarihleri arasında pnömotoraks tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 113 hastanın değerlendirildiği bu çalışmada; hastaların laboratuvar testleri, radyolojik görünülemeleri, tıbbi öyküleri (sigara kullanımı, ek hastalıkları ), başvuru semptomları, vital parametreleri ve diğer demografik ve klinik özellikleri hastane sistemi üzerinden incelenmiştir. Elde edilen sonuçların istatiksel testler uygulanarak analizleri yapılmış, anlamlılığı değerlendirilerek raporlanmıştır. BULGULAR: Araştırmaya katılan 113 hastanın %85,8'i (n = 97) erkek %14,2'si, (n = 16) kadındır. Olguların klinik sınıflaması olarak %51,3'ü (n = 58) spontan pnömotoraks; %48,7'si (n = 55) travmatik pnömotoraks olarak tespit edilmiştir. Olguların %37,2'si (n = 42) Primer spontan pnömotoraks, %23'ü (n = 26) trafik kazası, %18,6'sı (n = 21) düşme, %14,2 'si (n = 16) sekonder spontan pnömotoraks, %7,1'i (n = 8) ise penetran travma etiyolojisi ile başvurmuştur. Katılımcıların ana başvuru semptomları %60,2'si (n = 68) göğüs ağrısı, %30,1'i (n = 34) nefes darlığı, %7,1'i (n = 8) sırt ağrısı ve %2,7'si (n = 3) bilinci kapalı olarak değerlendirilmiştir. Hastalara ait Akciğer grafilerinde, %48,7 oranında (n = 55) sağ hemitoraksta pnömotoraks, %45,1 oranında (n = 51) sol hemitoraksta, %6,2'sinde (n = 7) ise her iki hemitoraksta pnömotoraks saptanmıştır. Primer Spontan Pnömtoraks (PSP) hastalarında acil servise göğüs ağrısı ile başvuru daha sık saptanırken, Sekonder Spontan Pnömotoraks (SSP) hastaları ise nefes darlığı ile daha sık başvurduğu bulunmuştur (p < 0,01). Genç ve yaşlı grupları başvuru semptomları ve pnömotoraks alt grupları ile karşılaştırılmış ve istatiksel olarak anlamlı değerler elde edilmiştir (p < 0,01). SONUÇ: Pnömtoraks hayatı tehdit edebilen bir klinik tablodur. Göğüs ağrısı, nefes darlığı gibi semptomlar pnömotoraksı düşündüren ana semptomlar olmaktadır. Acil tıp pratiğinde bu semptomlar değerlendirilirken pnömotoraks mutlaka ayırıcı tanılarda bulundurulmalıdır. Sınıflamasında ''spontan'' değerlendirmesi olan bir hastalık olması sebebiyle hastaların semptomları, demografik verileri, görüntülemeleri ve klinik sonuçları merak konusu olmuştur. Hastanın acil servise gelmesine sebep olan ana şikayetinin, sigara kullanımının, yaşının, pnömotoraks türü ve boyutuna etkisi ile ilgili sonuçlar değerlendirilmiştir. Yanı sıra klinik sonlanım durumu, tedavi yöntemleri, yatış türü ve süresi ilgili parametrelerin de etiyolojik ve radyolojik verilerle birlikte değerlendirilme ve istatistiksel sonuçlar ışığında analizleri yapılmıştır. Acil tıp hekimleri için semptomlardan tedaviye uzanan süreçte yardımcı olacağını inandığımız bir çalışma olmuştur. ANAHTAR KELİMELER: Pnömotoraks, Epidemiyoloji, Hacim, PAAC, Tedavi
Asetabulum kırıklarında açık redüksiyon internal tespitin fonksiyonel ve radyolojik sonuçları
Amaç: Bu çalışmanın amacı, asetabulum kırığı nedeniyle açık redüksiyon ve içten tespit uyguladığımız hastalarda fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kasım 2005 ile Eylül 2015 tarihleri arasında asetabulum kırığı nedeniyle açık redüksiyon ve içten tespit yöntemi ile cerrahi tedavi uygulandığımız en az 1 yıllık takibi olan 81 hasta çalışmaya alındı. Kırıklar radyografiler ve tomografi yardımı ile Letournel ve Judet sınıflama sistemine göre sınıflandırıldı. Redüksiyon kalitesi Matta'nın redüksiyon kalitesi kriterleri kullanılarak değerlendirildi. En son kontrollerinde radyolojik değerlendirme Matta'nın Radyolojik Değerlendirme Ölçeği'ne göre ve fonksiyonel değerlendirme Modifiye Merle D'Aubigne Kriterleri'ne göre yapıldı. Bulgular: Ortalama yaş 42,9 (17-79) ve ortalama takip süresi 51,9 ay (12-140) idi. Hastaların 64'ü erkek (% 79), 17'si (% 21) kadındı. Hastaların 43'ü (% 53,1) sağ, 38'i (% 46,9) sol asetabulum kırığı mevcuttu. Ortalama başlangıç deplasman miktarı 14,7 mm (5-28) olarak ölçüldü. Ortalama cerrahiye alınma süresi 6,2 (1-45) gündü. Letournel sınıflandırmasına göre kırıkların 37'si (% 45,7) basit, 44'ü (% 54,3) kompleks tipteydi, 32'sinde (% 39,5) ilave posterior çıkık mevcuttu. Redüksiyon 54'ünde (% 66,7) anatomik ve 27'sinde (% 33,3) kötü redüksiyon elde edildi. Klinik sonuçlar 11'inde (% 13,6) mükemmel, 31'inde (% 38,3) iyi, 12'sinde (% 14,8) orta ve 27'sinde (% 33,3) kötü sonuç saptandı. Radyografik sonuçlar 15'inde (% 18,5) mükemmel, 23'ünde (% 28,4) iyi, 15'inde (% 18,59) orta ve 28'sinde (% 34,6) kötü sonuç saptandı. Erken dönem komplikasyonları; 1 hastada yüzeyel enfeksiyon, 1 hastada derin enfeksiyon, 2 hastada tespit yetmezliği, 1 hastada iyatrojenik lateral kutanöz femoral sinir yaralanması, 1 hastada derin ven trombozu ve pulmoner emboli saptandı. Geç dönemde 9'unda (% 11,1) heterotopik ossifikasyon, 23'ünde (% 28,3) posttravmatik artroz ve 8'inde (% 9,8) AVN saptandı. Asetabulum cerrahisi sonrası 14 hastaya kalça artroplastisi uygulandı. Sonuçlar: Çalışmamızda kompleks kırıklar, yaş (>40) ve redüksiyon kalitesinin kötü prognoz ile ilişkili olduğu saptandı. Bu sonuçlar ışığında, posttravmatik artriti önlemek ve kalça eklem fonksiyonlarının devamlılığı sağlamak için cerrahi olarak tedavi edilen deplase asetabulum kırıklarında anatomik redüksiyon ve stabil içten tespit sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: asetabulum kırıları, cerrahi tedavi, kırık tespiti, fonksiyonel sonuçlar
Açık redüksiyon ve konservatif yaklaşılan izole kondil fraktürlü postop son 10 yılın hastalarının geriye dönük klinik ve radyolojik olarak kıyaslamalı değerlendirmesi
Mandibula kırıklarında en fazla etkilenen bölge kondil bölgesidir ve bu tür yaralanmalarda primer etiyolojik faktör trafik kazalarıdır. Mandibula kırıklarının tedavisinde ana hedef, kırık kemik segmentlerinin anatomik redüksiyonu ve stabilizasyonu sonucu, en az morbidite ile fonksiyonu yeniden sağlamaktır. Tedavi seçenekleri arasında, intermaksiller fiksasyon tekniklerinden oluşan kapalı redüksiyon ve açık redüksiyon teknikleri mevcuttur. Bu tedavi yöntemlerinin seçiminde pek çok faktör göz önünde bulundurulmalıdır. Bunlar; hastanın yaşı, genel durumu, mandibulanın kemik yapısı, mevcut dişler, kırığın tipi ve lokalizasyonu, tek ya da multipl olması ve enfeksiyon varlığıdır. Bu derlemede; yetişkin ve çocuk hastalarda, son on bir yılda mandibular kondil kırıklarına farklı cerrahi tedavi yaklaşımları güncel literatür bilgileri eşliğinde retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Yapılan klinik muayeneye ek olarak görüntüleme ile tedavi yöntemine karar verme açısından literatüre ışık tutabileceğini düşündüğümüz sonuçlar elde edilmiştir.
TSC'lu hastaların klinik ve radyolojik bulguları, genotip-fenotip ilişkisi ve epilepsi seyrini etkileyen haberci belirtiler
Amaç : Bu çalışmada, TSC tanısıyla takip edilen çocukların klinik ve radyolojik bulgu ve komplikasyonlarının değerlendirilmesi, bunlar arası ilişkiler araştırılarak literatür bilgileri ile karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem : Bu çalışmaya Mayıs 2015 ile Mayıs 2017 tarihleri arasında Çocuk Nöroloji Polikliniğine düzenli takibe gelen TSC tanılı 63 hasta alındı. Bunlardan çağrımıza yanıt verip hastaneye gelen 37 hastanın dosya eksik bilgileri tamamlandı. Geri kalan ve kayıtlarımızda 26 hastanın mevcut bilgileri değerlendirildi. Bulgular : Olguların yaş ortalaması 14 yaş olup; 32'i kız (%5,8), 31'u erkek (%49,2); 12'si (%19,1) herediter, 51'i (%80,9) ise sporadik geçişliydi. Hastalar klinik ve radyolojik olarak değerlendirildiğinde; MRG'deki tüber sayısı ile öyküde infantil spazm varlığı, epileptik refrakterlik ve mental retardasyon arasında herbiri ile ayrı ayrı anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). 58 hastanın (%93,5) epilepsisi vardı ve epilepsi olan hastaların 27 tanesinde (%48,2) refrakterlik, 9 tanesinde ise (%18,3) infantil spazm öyküsü vardı. Hastaneye en sık başvuru şikayeti nöbet idi (53 hasta, % 84,3). Hastaların 25'inde (% 45,5) otizm mevcuttu. Otizm ile infantil spazm, MRG'de tüber sayısı, refrakterlik ve mental retardasyon arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). Nöbet başlangıç yaşı daha erken olan hastalarda nöbet kontrolünün daha zor olduğu, MRG'de tüber sayısının fazla olduğu görüldü (p<0,05). Batın USG'de anjiyomiyolipom olan hastalarda hipertansiyon varlığı arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç : TSC'li hastalarda tüber sayısının fazla olması, otizm varlığı, infantil spazm öyküsü, erken nöbet başlangıç yaşı ve mental retardasyon varlığının yaşam kalitesini olumsuz etkileyen kötü prognostik faktörler olduğu söylenebilir.
Proksimal falanks ve orta falanks kırıklarında k teli kullanımı ile vida kullanımının fonksiyonel ve radyografik sonuçlarının karşılaştırılması
El, insanın günlük hayatta en çok kullandığı ve fonksiyonel olmasını sağlayan en önemli uzvudur. Genel olarak da bilindiği gibi eklem içi kırıklar iyileşme süreci daha uzun olan ve ideal tedavi uygulanamazsa hastaların en çok ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi sorunlar yaşadığı kırıklardır. Bunun için çeşitli tespit yöntemleri vardır. Bu kırıklar mini vidayla tespit, mini plakla tespit, K teliyle tespit, dinamik ve statik eksternal fiksatörle tespit şeklinde tedavi edilebilmektedir (72,73) . Bu yöntemlerin hangisinin hangi açıdan daha üstün olduğu araştırılmaktadır. Bu yüzden bu tezin konusu orta ve proksimal falanks eklem içi kırıklarında K teli kullanımının ve mini vida kullanımının fonksiyonel ve radyografik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır. Amacımız bu kırıklarda hangi tedavinin daha etkili olduğunu bulmak ve bu hastaları daha erken rehabilite edip günlük hayatlarına ve iş hayatlarına en erken olacak şekilde kavuşturmaktır. Bu çalışma Manisa Celal Bayar Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda yapılmıştır. Çalışmaya kliniğimizde 01.01.2013-15.10.2022 tarihleri arasında opere edilen hastalar dahil edilmiştir. Hastalar proksimal falanks ve orta falanksta eklem içi kırığı olan hastalarla sınırlanmış olup 30 tanesi K teliyle tespit edilmiş eklem içi kırığı olan hastalardan, 28 tanesi de mini vida ile tespit edilmiş eklem içi kırığı olan hastalardan oluşmaktadır. K teliyle tespit edilen hastalarda 10 tanesi, mini vida yapılan hastalardan da 8 tanesi kontrole gelmediği veya aşağıda belirtilen dışlama kriterlerine sahip olduğu için bu hastalar çalışmaya dahil edilmedi. 20 tanesi vida ile 20 tanesi K teliyle tespit edilen toplam 40 erişkin hastayla çalışma retrospektif olarak yapıldı. Bu sonuçlar çerçevesinde orta ve proksimal falanks eklem içi kırıklarında vida kullanımının K teline göre daha erken rehabilitasyona izin verdiği, TAF derecelerinin hem 1. ay hem de 2.ay K teli kullanılan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu, TAE kayıpları arasında 1.ay istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı 2.ayda ise vida yapılan grubun TAE kaybının anlamlı olarak daha az olduğu, vida yapılan grubun DASH, MHQ ve VAS sonuçlarının istatistiksel anlamlı olarak daha iyi olduğu saptanmıştır. Toplam 3 hastada enfeksiyon bulguları saptandı. Bunları 2'si K teli uygulanan grupta, 1'i vida uygulanan grupta ortaya çıkmış olup hepsi yüzeyel enfeksiyondu ve hepsi oral antibiyoterapiyle ortadan kayboldu. Hastayı daha kısa süre atelle takip etme imkanı vermesi, hastaya daha erken hareket başlama imkanı vermesi ve anket sonuçlarına dayanarak daha iyi fonksiyonel sonuç sağlaması vida kullanımının avantajlarıdır. Bununla beraber orta ve proksimal falanks eklem içi kırığı gözüken hastaların yüksek enerjili travmalar nedeniyle bazılarının açık yaralanmaları olduğu saptandı. Bu nedenle K telinin geçici bir tespit olduğu ve çıkarılmasının daha kolay olması ve 2. ameliyat gerektirmemesi düşünülmelidir. Ayrıca K telinin ucuz olması, mini vidaya göre kolay ulaşılabilir olması, daha kısa sürede uygulanabilmesi, kapalı yapılan bir cerrahi olduğu için yumuşak dokuya daha az zarar vermesi K teliyle tespitin avantajları arasındadır. Bütün bunların ışığında hastaların yumuşak dokusunun değerlendirilerek, hastanın beklentilerine dikkat edilerek vida veya tel kullanımına karar verilmesi önerilir.
Çocuklarda, thoracoabdominal bölgenin major anatomik yapılarının, yüzey anatomisi ile karşılaştırılması
Yüzey anatomi bilgisi, klinikte hasta değerlendirmesinde, invaziv girişimlerde ve cerrahi insizyonların yapılmasında önemlidir. Çalışmamızda çocuklarda thorax ve abdomendeki major oluşumların yüzey anatomisiyle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda 0-18 yaşları arasındaki sağlıklı çocuklara ait 129'u abdominal, 127'si thoracal bölgeye ait toplam 256 bilgisayarlı tomografi görüntüsü incelendi. Olgular yaşa göre 0-3,4-7,8-11,12-14 ve 15-18 olarak 5 gruba ayrıldı. Thorax ve abdomen'deki major vasküler yapıların, böbreklerin, dalağın, kalbin, akciğerlerin, m.diaphragmanın ve anatomik düzlemlerin yüzey anatomisi belirlendi. En büyük yaş grubunda truncus coeliacus, a.mesenterica superior(AMS), bifurcatio aortae ve a.renalis sinistra daha alt düzeyde, v.cava inferior oluşumu ise en küçük yaş grubunda planum medianum'a (PM) daha yakın bulundu. Böbreğin pozisyonu sağda T12-L3, solda ise T11-L3 seviyesinde bulundu. Hilum renalis(HR) sağ'da L2, solda L1 ve L2 seviyelerinde bulundu. Her iki böbreğin en sık costa XII ile komşu olduğu bulundu. Dalak costa VIII-XI düzeyinde ve linea axillaris mediana'nın anterior'unda bulundu. Hilum renalis'ler ve fundus vesicae fellae, planum transpyloricum'un altında, bifurcatio aortae ise planum supracristale'nin yukarısında bulundu. Vv. brachiocephalicae küçük yaşlarda art.sternoclavicularisin(Art.SC) lateralinde, büyük yaşlarda posteriorunda oluşmaktadır. VCS, Art.SC ile cartilago costalis(CC) I düzeylerinde oluşmakta ve spatium intercostale(Sİ) II - CC III düzeylerinde atrium dextrum ile birleşmektedir. Apex cordis, Sİ IV-Sİ V seviyelerinde ve PM'nin 4,7-7,6 cm uzağındadır. Tüm yaş gruplarında foramen venae cavae T8 den alt seviyede, hiatus aorticus T12 seviyesinde bulunmuştur. Hiatus oesophageus 0-7 yaşlarında T10 düzeyinden yukarıda bulunmuştur. Bulgularımızın klinikte çocuklarda dalağın ve kalbin değerlendirmesine, diyafram eventrasyonların tanımlanmasına, santral venöz kateterizasyon, göğüs tüpü yerleştirilmesi gibi uygulamalar ile pediyatrik ürolojideki prosedürlere katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pediyatrik anatomi, Yüzey anatomisi, Thorax, Abdomen, Radyolojik anatomi
Antik çağ'dan bugüne Anadolu medeniyetlerinde yaşayan farklı toplumlardaki antropometrik ve radyolojik değerler
Boy uzunluğu, toplumlar hakkında bilgi vermesi açısından literatürde önemli bir parametre olarak kabul edilmiş ve birçok araştırmacı iskelet kalıntılarından boy uzunluğu tahmini için farklı yöntemler geliştirmiştir. Günümüzde kullanılan ve geçerliliğini koruyan çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Bu projede ilk aşamada, günümüz populasyonundaki yetişkin bireylerin kemik radyografilerinden elde edilen ölçümlerle boy uzunluğu regresyon denkleminin oluşturulması, daha sonra bu denklemin Antik dönemde yaşamış toplumlara ait yetişkin isketlere uygulanması ve değişik boy uzunluğu tahmin yöntemleri ile kıyaslayarak iskelet boylarındaki farklılıkların incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Van ve Kütahya bölgelerinde yapılan kazılardan elde edilen eski Anadolu toplumlarına ait 158 (84 erkek, 74 kadın) iskelet ile günümüz toplumundaki 167 (97 erkek, 70 kadın) sağlıklı bireyin radyografik görüntülerden alt ve üst ekstremitede bulunan altı uzun kemiğin (humerus, radius, ulna, femur, tibia ve fibula) maksimum uzunluk ölçümleri alınmıştır. Populasyonumuza ait bireylerin maksimum kemik uzunluklarından boy uzunluğu tahmini için doğrusal ve çoklu regresyon denklemleri oluşturulmuştur. Bu denklemlerde standart hata 1,68-4,09 cm aralığında bulunmuştur. Ayrıca toplumumuzdaki kadın ve erkeklerde, boy uzunluğu ile sağ maksimum humerus uzunluğu ölçümleri arasında yüksek bir pozitif korelasyon görülmüştür. Çalışma sonucunda, elde ettiğimiz regresyon denklemleri boy uzunluğu tahmininde oldukça güvenilir ve başarılı sonuçlar vermiştir. Bu denklemler özellikle ülkemizde yapılan kazılarda elde edilen tarih öncesinde yaşamış toplumlara ait boy uzunluğu tahmininde bize oldukça kolaylık ve tahmin doğruluğu sağlayacaktır.
Total diz atroplastisinde operasyon öncesi radyografik ölçümlerle implant boyutu belirlenebilir mi ?
Amaç: Total diz protezi planlanan hastaların operasyon öncesi görüntülemeleri ile kullanılacak implant boyutunun güvenirlirliği, doğruluğunu ve klinik rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ortopedi Travmatoloji Polikliniğine diz ağrısı şikayeti ile başvurmuş ve primer osteoartritli tanısı ile Mart 2011 - Mart 2020 tarihleri arasında takip edilen, primer total diz protezi yapılmış olan 499 hasta ve 625 diz retrospektif olarak incelendi. 499 hastadan uygun radyografik görüntülemesi olan, dört farklı implant markasından eşit olacak şekilde 160 hasta çalışmaya dahil edildi. Operasyon öncesi ön-arka ve yan diz grafilerine göre, distal femur ve proksimal tibia ölçümleri ile tahmini implant boyutu şeçildi. Ameliyat sırasında femur ve tibia için kullanılan implant boyutlarıyla operasyon öncesi seçilen tahmini implant boyutları karşılaştırıldı. Seçilen ve önerilen protezler arası uygunluk ve güvenirlilik değerlendirildi. Bulgular: Tüm hastalar için operasyonda kullanılan proteze göre cronbach's alfa katsayısı incelendi ve seçilen protez ile önerilen protez arasında yüksek uyum olduğu saptandı. Ancak önerilen tibia protez tipi ile operasyonda kullanılan arasındaki kappa uyumu 0.54 orta düzey uyum; Femur için 0.70 yüksek uyum olarak bulunmuştur. Markalara göre femurda en yüksek uyumun Stryker (kappa: 0.72) ve Depuy (kappa: 0.71), tibia için en yüksek uyum Depuy (kappa: 0.64) bulunmuştur. Tibia ve femur için kullanılan protezler ile önerilen protezler arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. ( p<0.05) Tüm çalışma grubunda genel femoral komponent uyumu % 76,9 (123) iken, ± 1 boyutuna göre uyum % 96,8 (155) olarak bulunmuştur. Tibial komponent uyumu ise % 64,4 (103) iken, ± 1 boyutuna göre uyum % 92,5 (148) olarak bulunmuştur. Sonuç: Total diz atroplasti ameliyatı öncesi direk radyografik ölçümlerle implant tahmini uygun protez boyutunun belirlenmesinde tatmin edici ve kabul edilebilir sonuçlar bulunmuştur. Uygun implat tahmini cerrahi etkiliği ve verimliliği arttıracaktır. Ortopedik cerrahlara ek görüntüleme yapılmadan operasyon öncesi planlama yaparken kullanılabilecek protez hakkında bilgi sahibi olabileceklerdir.